30 Ekim 2016 Pazar

E.LUTTWAK: ORTADOĞU’DA SAVAŞA BİR ŞANS VERİN



ORTADOĞU’DA SAVAŞA BİR ŞANS VERİN

Edward Luttwak (Stratejik ve Uluslararası Araştırmalar Merkezi (CSIS) kıdemli ortağı; Amerikan Savunma Bakanlığı, Dışişleri Bakanlığı, Ulusal Güvenlik Konseyi, Ordu, Donanma ve Hava Kuvvetlerinde, aynı zamanda finansal kurumlar, uluslararası şirketler ve bir dizi müttefik devletlerin hükümetlerinde danışmanlık görevlerinde bulundu; çeşitli üniversitelerde ve askeri okullarda dersler verdi; “Strategy: The Logic of War and Peace” kitabının yazarı)
The Cipher Brief, 13.10.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor

1999’de Foreign Affairs dergisine “Savaşa Bir Şans Verin” başlıklı, oldukça tartışma yaratan bir makale kaleme almış; burada barış çabalarının –yani ateşkes, müzakereler, barışı koruma operasyonlarının– acıları dindirmek yerine, çoğunlukla iç savaşların hem süresini hem de şiddetini uzattığını iddia etmiştiniz. Bu düşüncenizi biraz daha açabilir misiniz? Sizce Suriye’deki çatışma da bu kalıba uyuyor mu?
Bu makalemin ilham kaynağı Bosna müdahalesi olmuştu. Zira Yugoslavya’daki savaş, her defasında dış müdahaleyle ve sonunda dayatılan anlaşmalarla kesintiye uğratıldı. Bundan sonra bu bölgeye (…) barış gelmedi; barış yerine dondurulmuş savaş hali sözkonusu. Mesela Saraybosna şehrine baktığınızda, belirli amaçlar için verilen AB finansmanıyla inşa edilen, ama çoğunlukla işe yaramaz olan birçok bina görürsünüz. Burada hayatın esaslı/organik bir canlanışı sözkonusu değil. 
Avrupa’nın dört bir yanında Saraybosnalar yok. Geçmişin tüm savaşları –iyi veya pek de iyi olmayan– şekilde hayatın kaldığı yerden devamıyla sonuçlandı. İnsanlar evlerini tamir ettiler, kendilerini iyileştirdiler, yeni aileler kurdular vs. “Savaşa bir şans verin” makalesi, özetle “dünyayı barışla değil, dondurulmuş savaşlarla, çözülmemiş çatışmalarla darmadağınık ediyoruz” diyor. 
Filistinliler bunun en ileri noktası. Mülteci konumuna düşen Filistinlilerin bugün torunlarının çocukları dahi, Suriyeli veya Ürdünlü olmak veya Yeni Zelanda’ya göç etmek yerine, hala mülteci kamplarında yaşıyorlar, UNRWA’nın verdiği yemekle karnını doyuruyorlar. Eğer ki vakti zamanında Avrupa’da UNRWA’nın bir muadili olmuş olsaydı bugün Londra, Paris, Milano, Roma veya Prag şehirleri olmazdı. Zor duruma düşmüş Vizigotlar, tükenmiş Vandallar ve Romalı mülteciler için büyük kamplar olurdu bunların yerinde. 
Bu, felaketvari bir süreç. Afrika örneğine bakarsanız, Raunda katliamının sonuçlarından birisi Kongo’nun doğusunda kurulan mülteci kampları. Kamplar kurulduğunda hemen bir STK’lar akını yaşandı, ücretsiz gıda dağıtımına başlandı ve böylece mültecilerin yeni evler, yeni kimlikler bulabileceği, yeni vatandaşlıklar edineceği ve sonunda yeni hayatlara kavuşabilecekleri organik bir sürecin oluşumu engellendi. Hutular bu kamplarda çakılıp kaldılar. Bir daha evlerine gidemediler; tabii ki geri gidip Ruanda’ya saldıranlar dışında… Yıllarca Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nin Goma bölgesinin doğusundaki kamplarda kalıp toparlanacaklar, ardından birkaç Tutsi daha öldürme gayesiyle ülkelerine geri gideceklerdi. Bu böylece devam etti, ta ki Ruandalılar bu Hutu militanları öldürmek veya en azından oradan sürüp çıkarmak için Kongo’nun doğusuna girip saldırana kadar. 
Bu tür suni müdahalelerle ve bir çatışma başladığında yapılması gereken en doğru şeyin ateşkes dayatmak olduğu inancıyla nüfusların organik şekilde yeniden entegrasyonu engelleniyor. Bu yüzden biz dünyayı 65 milyon zorla yerinden edilen iç göçmenle ve 21 milyon mülteciyle karmakarışık ettik. On milyonlarca insan STK’lar, BM ve iyi niyetli ama yanlış yönlendirilmiş kurumlar tarafından besleniyor ve Tazmanyalı, Belçikalı, Türk vs. olarak yeniden ortaya çıkışı engelleniyor. 1945’ten sonra biz bir daha hiçbir zaman gerçek barışa ulaşamadık; sadece çözülmemiş çatışmaları kemikleştirdik. Bunların bazıları çok kanlıydı, bazıları değil. [Savaş sonrası] Bosna örneğinde şiddet yok, ama geçmişteki toplumlara geri dönüş de yok. Oysa tarihte bu topraklar onlarca savaşa sahne olmuş ve [toplumlar] her defasında küllerinden yeniden doğup hayatlarını yeniden kurmuşlardı. 
Konuyu Suriye’ye getirirsek, burada yaşanan gerçek bir iç savaş değil. Başlangıçta bir iç savaştı; ama hemen ardından önce İran’ın vekili Hizbullah üzerinden, daha sonra doğrudan İranlı milislerin müdahalesi ve en sonunda Rus hava kuvvetlerinin müdahalesi geldi. Bu müdahaleler dizisi iç savaştan ziyade kemikleşmiş bir çatışmaya yol açtı. 
Ayrıca Suriye’de ABD’nin de bir rolü ve dostlarıyla düşmanlarını ayırt etmede bir acziyeti sözkonusu. Mesela İslam Devleti (İD)’ni ele alalım. İD’in düşmanları Şiiler ve bir Şii devleti olan İran. İran ABD’nin de bir düşmanı. Her ne kadar Taliban Afganistan’daki Şiileri öldürüyor olsa da İran, Taliban’ın Amerikalılara karşı saldırılarının arkasındaki güç. ABD’nin Irak işgali sırasında Amerikalılara saldırmayı ahdetmiş Mehdi Ordusu milislerini fonlayan da yine İranlılardı; ama öte yandan Amerikan birlikleri onları Sünnilerin saldırılarından korumaktaydı. Yani Irak’ta Amerikalılar, Şii nüfusu Sünni milislerden korumak için müdahale ettiğinde Şiiler Amerikalıları arkalarından vuracaktı; yine Amerikalılar, Sünnileri korurken Sünniler de Amerikalılara arkalarından saldıracaktı. 
Ve bugün ABD, İD’in Sünnilerine saldıran Şii milislere askeri bilgi, teçhizat ve destek veriyor. ABD Şiilerin İD’e karşı saldırılarına yardım ederken, aynı zamanda Şiiler Halep’te Sünnilere saldırıyor. ABD Kürtleri takviye ederek dolaylı bir şekilde Halep’te Sünnileri destekliyor. Yani ABD, şu anda Şiileri silahlandırıyor, ama bunlar daha sonra Şiiler tarafından Amerikan müttefiklerine saldırmak için kullanılacak. Diğer bir deyişle ABD, bir yandan dostlarıyla savaşması için düşmanlarını silahlandırıyor, öte yandan düşmanlarına saldırması için dostlar arıyor. Bu düşmanlara dost deme temel acziyeti, dostla düşmanı tanımlamak için ürettiğimiz yanlış kategorilerin bir ürünü. 
Aslında özünde bu, kendi çıkarlarına uygun olmadığı halde, coğrafi açıdan kendisinden çok uzaklardaki çevre bölgelerde ciddiyetsiz bir tavırla çatışmalara giren ülkelerin bir olgusu. [ABD eski Dışişleri Bakanı] Hillary Clinton, [ABD Ulusal Güvenlik Müsteşarı] Susan Rice veya [ABD’nin BM Daimi Temsilcisi] Samantha Power gibi kişileri mesela Libya hakkında konuşurken duyarsınız; bunlar aslında çok az bilgi sahibi oldukları, çok uzak bir ülke üzerine spekülasyon yapan dar kafalı insanlar. 
Mesela topraklarını yönetmek için kendince bir sistem geliştirmiş olan Muammer Kaddafi’yi devirmek üzere Libya’ya müdahale ettiler; ama yerine bir alternatif geliştirmeden onu devirdiler. Eğer ki birazcık araştırma yapsalardı tarihte Libya diye bir devletin hiçbir zaman olmadığını öğrenirlerdi. Antik çağlarda dahi batıda Trablusgarp, doğuda Sireneyka olarak ayrılmıştı ve Sireneyka Grekçe, Traplusgarp ise Latince konuşurdu. Modern suni Libya yapısı sadece Kaddafi sayesinde bir arada tutulabildi. Eğer Kaddafi’yi deviriyorsan Libya’yı hemencecik 100.000 kişilik bir orduyla işgal edip orada 50 yıl kalman gerekir ki belki sonunda yeni bir yapı oluşabilsin. 
Burada hepsi de aynı şeyden türeyen üç olgu sözkonusu. (i) Çok az bildiğimiz, (ii) ama araştırmaya tenezzül etmediğimiz ülkelere (iii) uzun süreli müdahaleler yapıyoruz. Yoksa ABD’nin Saddam Hüseyin’i devirirsem Irak’a demokrasi gelir düşüncesiyle 2003’te Irak’a müdahalesini başka nasıl açıklayabilirsiniz ki? Olabilecek en yanlış kategori de Iraklılıktır; Iraklılık diye bir şey hiçbir zaman var olmadı. Bunun yerine Sünniler ve Şiiler, Araplar ve Türkmenler, Türkmenler ve Kürtler, Kürtler ve Yezidiler vardı. Bütün bu gruplar zaten oradaydı ve onların sayısal varlıkları Amerikan müdahalesinin bir iç savaştan başka bir şey getirmeyeceğinin apaçık garantisiydi. Yani biz uzun süreli bir cehalete sahibiz ve en hayret verici şey de hala daha öğrenme sürecimizin olmaması. 
(…)

Sözü Suriye’ye getirelim. Diyelim ki Batı, Suriye’ye müdahale etmedi; bunun mantıki sonucu olan senaryo nedir?
Suriye’de mantıki sonuç şu: Herkes şikâyet edip ağlaşsa da kimse ordu yollamaya istekli değil. ABD’nin Suriye’de hiçbir müttefiki yok. Hiç kimse sizin safınızda değilken tutup da bir müdahalede bulunamazsınız. Suriye Cumhurbaşkanı Esed daha başta hemencecik İran’ın vekili oldu. Buna karşı Nusra Cephesi de İslam Devleti de ABD’nin bir müttefiki olamaz. Bu yüzden ABD’nin müdahale edebilmesinin tek yolu, kendine müttefik büyük bir orduyu konuşlandırmak olabilirdi. 
Obama yönetimi, Suriye’de işlenen zulümlere karşı sözlü müdahaleyi sürdürmeye istekliydi, ama Amerikan ordusunu yollamaya değildi. ABD’nin destekleyebileceği hiçbir taraf olmadığından müdahale edemedi. Böyle bir ortamda Suriye’nin kuzey kenarında yaşayan Kürtlerle işbirliği yaptı. Kürtler, Esed birlikleri dikkatli bir şekilde Kürt topraklarından uzakta durduğundan iç savaşa taraf olmamıştı. ABD zamanla Kürtleri sahiplenerek savaştaki bir tarafı yanına çekmiş oldu; her ne kadar bu, Suriye’nin çok dar bir kısmında gerçekleşse de. Böylece ABD, Suriye’nin kenarında da olsa, bir şekilde müdahale için bir araç edindi.
Bu adım, ABD’nin Suriye’nin kenarına iyi düşünülmüş bir müdahalede bulunmasına ve buraya yerleşmesine imkân vermiş olmalı. Bundan sonra ABD, Washington’ın destekleyip koruyacağı küçük bir eyalet oluşturabilir. Eğer ki Amerikan politikası Irak’ta ve Türkiye’de Kürdistan’ın oluşumunu sağlamaksa [Suriye’deki bu yapı] oldukça anlamlı hale gelir. Nitekim Suriye Kürdistan’ı bunun mantıksal bir tamamlayıcısı olacaktır. Yoksa bu adım anlamsız; zira Esed, Kürt topraklarında faal değil. Evet, İslam Devleti burada faaldi; ama Kürtler, doğu Kürdistan’a girdiklerinde IŞİD militanlarını görece az bir yardımla püskürttüler. Bu nedenle İslam Devleti’ni uzak tutmak için burada bir orduya ihtiyaç yoktu. 

(…)
Özelikle Suriye konusunda müstakbel Amerikan başkanına ne tavsiye edersiniz?

Rusların başladıkları işi sürdürmesine müsaade edin derim. Başka devletlerin işine karışmama, onlara müdahale etmemek demektir, oraya buraya girmek değildir. Bırakın Ruslar devam etsinler; bırakın İran yerine Ruslar Esed’in zaferinin başkahramanı olsunlar. Zira İran zaferine kıyasla Rus zaferi ABD için daha az maliyetli olacaktır. 


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder