15 Mart 2018 Perşembe

D.IGNATIUS: TRUMP, BİR WILE E. COYOTE




David Ignatius (Washington Post gazetesi köşe yazarı, ödüllü gazeteci ve kitapları en çok satanlar listesinde yer alan casusluk romanı yazarı)
Washington Post, 8.3.2018

Tercüme: Zahide Tuba Kor

NOT: Lütfen kaynak göstermeden tercümenin bir kısmını veya tamamını kullanmayınız, alıntılamayınız, yayınlamayınız.

Brüksel
Kuzey Kore Devlet Başkanı Kim Jong Un diplomatik sempati atağını hızlandırırken, birkaç hafta evvel CIA analisti Robert Carlin’den aldığım e-postanın konu kısmında “Bip bip” yazıyordu. Carlin kısa e-postasında diyordu ki “Kuzey Koreliler [Z.T.K. Road Runner Show çizgi filmindeki kuş] Road Runner, ABD’liler de [çakal] Wile E. Coyote.”
Carlin, dünyadaki birçok dış politika meselesine uyarlanabilecek bir noktaya işaret ediyor. İş küresel diplomasiye geldiğinde -bizim çevik hasımlarımız toz bulutu içinde ok gibi fırlarken- Donald Trump’ın başkanlığındaki ABD ise bombaları kendi elinde patlatan ve duvarlara toslayan, bahtsız çizgi film kötü karakteri [Wile E. Coyote] haline geldi.
Trump’ın dış politikasını niteleyici kelimelerden biri “beceriksizlik/eli ağırlık”, diğeri ise “başarısızlık”. Trump’ın stratejisi -tabii buna ne kadar strateji derseniz- ABD’nin geleneksel iktisadi ve güvenlik ilişkilerini ve taahhütlerini bozmak oldu. Bunun kendisine yeni kozlar sağladığını düşünüyor olmalı; ama ekseriyetle sonuç, kendi kendine açılmış bir dizi yara...
Ticaret Trump’ın beceriksizliğinin en açık örneği. İktisadi rakibimiz Çin yapay zekâda,  kuantum hesaplamada ve robot biliminde teknolojinin hâkim tepelerini ele geçirmekle meşgulken Trump yaklaşık 50 yıldır düşüşte olan çelik, kömür ve diğer sanayileri korumaya çalışıyor. Görünen o ki ABD’yi bir öncü olmaktan çıkarıp gecikmeli göstergeye dönüştürmeye çalışıyor [Z.T.K. Gecikmeli göstergeler, değişikliklerin etkisi ekonomide hissedildikten sonra değişen ekonomik göstergeler anlamına gelmektedir].
Kore oyununda ağır hareket eden ABD kısa süre sonra diplomatik hızlı koşucuyla [Z.T.K. Kuzey Kore liderini kastediyor] eşleşecek. Tabii ki perşembe gecesi ilan edilen Trump-Kim doğrudan görüşmesi umut verici ve belki de Başkan’ın palavralarının ve saldırganlığının sonuç ürettiğinin bir kanıtı. Ancak benim gördüğüm, önümüzde nükleer silaha sahip bir devlete dönüşen ve eli güçlü halde ABD’yle müzakere etmek isteyen bir Kuzey Kore olduğu.
Trump, Kim’in nükleerden arındırma görüşmesini teklif ederken “samimi” olduğu düşüncesinde; ancak çok az meslektaş bu ümidi paylaşıyor. Muhtemelen bir süre müzakere masasında Kim’in peşinde koşuyor olacağız; tabii bu “eğil ve siper al”dan daha iyidir. Ama Carlin’in de dediği gibi “bip bip”.
Trump’ın en büyük karmaşası Ortadoğu. İran’la nükleer anlaşmadan çekilmek isteğini açıklıyor. Ama tuhaf bir şekilde ağır yükü, -İran’ın balistik füzeleri, askeri tesislerinin denetlenmesi ve anlaşmanın “sona ermesi” hakkında daha sert hükümlerin tasarlanmasını- Avrupalı müttefiklerine bırakıyor. Evet, tabii, bu adımları desteklemesi için onlar bir de Kongre’de lobi faaliyeti yürütüyorlar.
Daha sert bir anlaşma tabii ki daha iyidir; ama bunu başarmak için Trump, çok daha kötü sonuçlar doğuracak, [anlaşmanın bozulup ortada] herhangi bir anlaşma kalmaması riskini almaya istekli. Bu noktada Trump, tıpkı diğer alanlarda olduğu gibi, “sihirli düşünce”nin diplomatik versiyonuna kalkışmış durumda: bir şeyi ümit ederek doğru kılacağını zannetmek.
Trump’ın Suriye politikası o denli muamma ki bazı üst düzey yetkililer bunu açıklamaya bile çalışmıyor. ABD destekli Suriyeli Kürtler ülkenin üçte birini kontrol ediyorlar; ama Washington’ın taahhütlerine o denli güvenmiyorlar ki İslam Devleti’ne karşı savaşın nihai temizlik aşamasında [işi yarım bırakıp] alıp başlarını gidiyorlar. Amerikalı komutanları izlenecek politika konusunda Washington’dan talimat bekleyedursun Amerikan Özel Harekât birliklerinin hayatları sahada riske girmiş durumda.
İsrail-Filistin cephesinde Trump, yıllardır devam eden Amerikan politikasından koparak ve Amerikan büyükelçiliğinin Kudüs’e hızlıca taşınması emrini vererek “nihai anlaşma” ümitlerini muhtemelen suya düşürdü. Bu durum Filistinlileri barış sürecine dahil olmaktan vazgeçirdi; belki bundan daha da önemlisi, Kudüs konusunun masadan indirilmesiyle, Trump’ın Suudi Arabistan ve BAE’deki yeni dostlarının sözkonusu müzakereleri açık açık desteklemelerini imkânsızlaştırmış oldu.
Trump, haklı bir şekilde, Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’la yakın ilişkisine önem veriyor. Ama Beyaz Saray, başarılı olabilmesi için reform savaşını dikkatlice yürütmesi gerektiği konusunda veliahta akıl vermek yerine, bin Selman’ın tam Trump tarzı her cephede savaş vermesine müsaade ediyor. Bu akılsızca.
Bu arada Trump’ın Körfez monarşileriyle bağları derinleşirken ABD’nin geleneksel müttefiki Avrupa’yla ilişkileri ise yıpranıyor. Brüksel’de Alman Marshall Fonu himayesinde gerçekleşen (benim de düzenleme kurulunda yer aldığım) bir konferansta Bruce Stokes, Transatlantik liderlerinin ABD’nin Avrupa’yla ilişkilerinin bir yıl öncesine kıyasla daha da kötüleştiğine inandığını ve %60’ının iktisadi konularda, %84’ünün diplomaside, %66’sının da güvenlikte bir uyuşmazlık gördüğünü ortaya çıkaran Pew Araştırma Merkezi’ne ait bir araştırmanın sonuçlarını sundu.
ABD’nin iki baş rakibi Rusya ve Çin’e gelince Trump ne gibi bir strateji benimsedi? Moskova’ya karşı genellikle kılını kıpırdatmıyor; Pekin’de “ebedi devlet başkanı” Şi Cinping’in en büyük amigosu oldu. Bütün bu zayıf politikalara her zamanki sert söylemi eşlik ediyor.
Tıpkı [çizgi film kahramanı] Wile E. Coyote gibi, Trump da dinamitin neden sürekli elinde patladığını hala daha anlamış gibi görünmüyor.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder