17 Ocak 2022 Pazartesi

ROBERT D. KAPLAN’IN “COĞRAFYANIN İNTİKAMI” KİTABINDAN ÖNEMLİ BÖLÜMLER

 

ROBERT D. KAPLAN’IN “COĞRAFYANIN İNTİKAMI” KİTABINDAN ÖNEMLİ BÖLÜMLER

Zahide Tuba Kor

 

Robert D. Kaplan’ın COĞRAFYANIN İNTİKAMI kitabını tercüme ederken önemli gördüğüm bölümleri Ağustos-Kasım 2021 tarihleri arasında sıcağı sıcağına Twitter hesabımdan paylaşmıştım. Kitap 2022 yılı içinde Küre Yayınları’ndan çıkacak inşallah. 12 sayfayı bulan Twitter paylaşımlarımı toplu halde bloğuma da yüklüyorum. Tvitlerimi bir araya getirerek işimi kolaylaştıran Seyit Muhammet Subaşı’na bir kez daha teşekkür ederim. 

NOT: Blogumda yer alan 850 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.

3 Ağustos 2021

Şu an çevirdiğim Robert Kaplan’ın Coğrafyanın İntikamı kitabından son yüz yıldaki büyük dönüşümü ve önümüzdeki süreçte dünyayı nelerin beklediğini daha iyi anlamamız için önemli gördüğüm bir bilgiyi paylaşmak istiyorum: “2025’te dünya nüfusunun üçte ikisinin şehirlerde yaşayacağı öngörülüyor; oysa 20. yüzyılın başlında bu oran sadece %14’tü.”

Kaplan, mega şehirlerin 21. yüzyıl coğrafyasının merkezinde yer alacağını söylüyor, ama ekliyor: “İnsanların önemli bir yüzdesinin gecekondu şartlarında yaşadığı bir çağdayız.” Ve uyarıyor: “Kötü hayat koşullarından, emtia fiyatlarındaki periyodik artışlardan, su kıtlığından ve ihtiyacı karşılamayan belediye hizmetlerinden muzdarip kalabalık mega şehirler, -rejimleri füzeler ve modern, dışa odaklı ordularla giderek daha fazla takviye edilse bile- hem demokrasinin hem de radikalizmin yayılması için verimli birer bakteri üretme kaplarına dönüşecektir.”

Yine varoşlarla ilgili diyor ki: “Tam da devasa ve fakir şehir yoğunlaşmalarını yönetmenin yükü, devlet olmayı tarihin herhangi bir zaman dilimindekinden daha zahmetli bir hale getirmiş olup bu, hem genç demokrasilerin zayıflığının hem de katılaşan diktatörlüklerin çöküşünün bir nedenidir.”

 

4 Ağustos 2021

Robert Kaplan’dan basın ve kitle psikolojisiyle ilgili çevirdiğim bir bölümü paylaşmak isterim:

“Kitle psikolojisinin en büyük jeopolitik etkisinin olacağı başlıca yer Avrasya’nın mega şehirleridir. (...) Medya bu süreçte çok önemli bir rol oynayacaktır. Oswald Spengler, 1918 tarihli Batı’nın Çöküşü eserinde ‘Hiçbir hayvan terbiyecisi hayvanlarını’ medyadan daha fazla ‘etkisi ve gücü altında tutmaz’ der ve şöyle devam eder: ‘İnsanları bir okuyucu kitlesi olarak salıverin, sokaklarda öfkeyle fırtına gibi esecek ve kendisine işaret edilen hedefin üstüne atlayıverecektir. (...) Düşünce özgürlüğünün bundan daha korkunç bir karikatürü hayal edilemez. Eskiden bir adam özgürce düşünmeye cesaret edemezdi. Şimdi cesaret ediyor ama yapamıyor;  çünkü onun düşünme arzusu, yalnızca verilen emri düşünme istekliliğinden ibarettir ve bu onun kendi özgürlüğü olarak hissettiği şeydir.”

Kaplan’ın özet aktardığı için Spengler’den bu alıntı paragrafta eksik bıraktığı boşluk kısmı ben tamamlayayım. Spengler şöyle diyor: “Bugün basın, itinayla örgütlenmiş silahları ve şubeleriyle, subay olan gazetecileri ve asker olan okuyucularıyla bir ordudur. Ancak her orduda olduğu gibi asker körü körüne itaat eder ve savaş hedefleri ve operasyon planları onun bilgisi dışında değişir. Okuyucu hangi amaçla kullanıldığını da oynadığı rolü de bilmediği gibi, bunu bilmesine müsaade de edilmez.”

1918 Avrupa’sında yazılmış bu eser, medyanın geçmişten günümüze dünyanın neresinde olursa olsun değişmediğini ortaya koyuyor. Şimdi bir de anlık bilgi kirliliğiyle dolu sosyal medya fecaati var...

 

6 Ağustos 2021

Robert Kaplan diyor ki “Hayatının çoğunu sürü psikolojisiyle hareket eden insan topluluklarını incelemeye adayan Elias Canetti’nin Kalabalıklar ve Güç başlıklı eserine göre, hepimiz bir tür kalabalık içinde olmayı arzularız; çünkü bir kalabalık –veya hatta bir ayaktakımı güruh- tehlikeden ve dolayısıyla yalnızlıktan koruyan bir sığınaktır. Milliyetçilik, aşırıcılık, demokrasi özlemi, hepsi kalabalık kitle oluşumlarının birer ürünü ve dolayısıyla yalnızlıktan kaçış arayışının tezahürleridir. Geleneksel otoritenin yıkılmasına ve yenilerinin inşasına yol açan şey de Twitter ve Facebook’la kısmen giderilen yalnızlıktır. Yalnızlık, yabancıların çok, gerçek arkadaşların ve ailenin ise nispeten az olduğu şehre özgü varoluşun tipik bir özelliğidir. (...)  İnternet, romancı Thomas Pynchon’un da açıkladığı gibi, sanal bir kalabalığa koruma sunar. (...) Bu arada medya, halihazırdalığı, yani -olay her ne ise ona göre- şimdiki ânın öfkesini, coşkusunu ve erdemini iyisiyle, kötüsüyle abartır. Başka bir deyişle, kitle iletişim çağında siyaset, [an odaklılık nedeniyle] geçmiş ve gelecek silinmiş olacağından, deneyimlediğimiz her şeyden daha keskin ve gergin geçecektir.” 

Bu satırlar ilginizi çektiyse, Kaplan’ın 2015’te the American Interest dergisi için yazdığı şu yazısını da mutlaka okuyun derim. “Aleksander Wat’ın Ütopik İdeolojiler Tecrübesi Dünyaya Geri mi Dönüyor?” 

Robert Kaplan’ın Avrasya’nın geleceğinden bahsederken yazdığı bir başka önemli cümlesi de şu: “Yaygın eğitim, kadercilikten kurtulmuş kötü eğitimli bir yığın insan ürettiğinden istikrarsızlığa katkıda bulunacaktır.”

 

7 Ağustos 2021

Robert Kaplan’dan Amerikan deniz gücüne ilişkin bir alıntı:

“Şu an ABD, yüzyıl önceki Britanya’ya benzer bir konumda. Amerikan Donanması sayıca küçülüyor: Soğuk Savaş sırasında mevcut 600 gemiden 1990’larda 350’ye, şimdi 280’e düşmüş olup gelecek onyıllarda –bütçe kesintileri ve maliyet aşımları nedeniyle– 250’ye düşme ihtimali bulunuyor.  Bu yüzden Hindistan, Japonya, Avustralya, Singapur gibi deniz müttefikleriyle işbirliğine kucak açıyor. Amerikan Donanması’nın 2007’de yayınladığı (…) bir belgeye göre, büyük güç çatışmaları artık incelikli ve asimetrik olmaya meyyal. Geleneksel deniz ve kara savaşlarından pek bahsedilmiyor. Belgede Çin’in büyüyen deniz gücünden hiç söz bile edilmiyor. ‘Müşterek güvenlik’ ruhu belgenin her yerinde. ‘Hiçbir millet, (…) tüm denizcilik sahasının dört bir yanında (…) emniyeti sağlamak için gerekli kaynaklara sahip değil.’  vurgusu yapılıyor.”

Tabii Kaplan bu kitabı 2012-2013’te yayınladı. O tarihten sonra yayınlanan yeni Amerikan Donanması belgelerinde Çin’den bahsedilmemesi imkansız. Çünkü artık ABD’nin baş rakibi Çin. Bunu da not düşmüş olayım.

 

15 Ağustos 2021

Robert Kaplan’dan hem diktatörlüklerin tabiatını daha iyi anlayacağımız hem de haritanın önemini ve şimdiki âna odaklanmanın yanlışlığını ima eden satırlarını paylaşıyorum:

“Berlin Duvarı’nın yıkılmasından kısa bir süre sonra -Çekoslovakya, Macaristan, Romanya, Bulgaristan ve başka yerlerde- düşen rejimler, işim gereği ve seyahatlerim sayesinde yakından tanıdığım rejimlerdi. Yakından bakıldığında o kadar zapt edilemez ve dayanıklı, o kadar korku uyandırıcı görünüyorlardı ki... Apansızın çözülmeleri, benim için yalnızca bütün diktatörlüklerin altında yatan istikrarsızlık hakkında değil, aynı zamanda şimdiki ânın, ne kadar kalıcı ve karşı konulmaz görünürse görünsün aslında fani olduğu konusunda dikkate şayan bir dersti. Kalıcı olan tek şey, halkların haritadaki konumudur. Dolayısıyla kargaşa dönemlerinde haritaların önemi artar. Siyasi zeminin ayaklar altından hızla kaymasıyla birlikte harita, başlı başına belirleyici olmasa da, akabinde neler olabileceğine dair tarihsel bir mantığı kavramanın başlangıcıdır.”

Kaplan’ın, “şimdiki an, ne kadar kalıcı ve karşı konulmaz görünürse görünsün aslında fanidir; kalıcı olan tek şey halkların haritadaki konumudur” vurgusu o kadar önemli ki…

Coğrafya, tarih ve sosyoloji bilmeden sadece üst akıl sayıklayanlar ve günlük gelişmelere odaklananlar hiçbir zaman doğru bir analiz yapamazlar. Tıpkı şu an Afganistan’dan tutun Suriye’ye ve göç meselesine kadar ekranlarda bolca konuşanların aslında bomboş konuşması gibi…

R. Kaplan’dan bir başka önemli cümle: “Güncel olaylarla ne kadar meşgul olup kalırsak, ilgili bireyler ve onların tercihleri o ölçüde önemli sayılır; ama yüzyılların perspektifiyle ne kadar bakarsak, coğrafyanın rolü de o derece artar.”

Bu cümleyi sadece uluslararası meseleler için de düşünmeyin. Mesela çevre ve imar politikalarımızı şekillendirirken güncele saplanıp da rant gözlüğüyle bakmayıp her boş alana bina yapmasaydık, coğrafyayı dikkate alsaydık tabii afetlerde bu kadar can ve mal kaybına uğramazdık.

 

16 Ağustos 2021

Tam da Afganistan kaynarken ve Taliban’ın Kabil’i ele geçirmesinin şoku yaşanırken çevirdiğim Robert Kaplan’dan önemli bir cümle:

“Güneş sisteminin dışına uydular gönderebilsek de -ve hatta mali piyasalar ve siber âlem sınır tanımasa da- Hindukuş Dağları hala daha aşılması zor bir engel teşkil ediyor.” (Hindikuş’un önemli bir kısmı Afganistan’dadır.)

 

17 Ağustos 2021

Yine R. Kaplan Coğrafyanın İntikamı kitabında diyor ki “Bugünü anlamak ve gelecek hakkında sorular sormak için uygun yer, bizzat sahada, olabildiğince yavaş bir şekilde yolculuk etmektir.”

 

19 Ağustos 2021

Afganistan’ın dünya üzerinde Türkiye’yi en çok seven ülkelerden olduğunu yazmıştım. Bakın Kaplan’dan son çevirdiğim cümleyi paylaşayım: “Doğu Afganistan’ı karargâhı kılan Türk savaşçı Gazneli Mahmud, 11. yüzyılın başlarındaki imparatorluğu altında bugünkü Irak Kürdistanı, İran, Afganistan, Pakistan ve Delhi’ye kadar kuzeybatı Hindistan’ı birleştirdi.”

Afganistan-Pakistan-Hindistan coğrafyasını uzun yüzyıllar Türklerin yönettiğini; bugün hala Afganistan nüfusunun büyük kısmının Türk, kuzeyinin de Orta Asya’nın bir devamı olduğunu söylemeye gerek var mı?

 

3 Eylül 2021

Robert Kaplan Avrupa’yı bekleyen bir tehlikeye değinmiş:

“Avrupa, 2050 yılına kadar çalışma çağındaki genç, dinamik nüfusunun %24’ünü kaybedecek ve 60 yaş üstü nüfusu %47 artacak. Bu da muhtemelen Avrupa’nın yaşlanan refah devletlerini desteklemek için Üçüncü Dünya’dan gençlerin artan göçünü beraberinde getirecektir. Büyük Avrupa ülkelerindeki Müslümanların oranı 2050’ye kadar üç kat artarak %10’a ulaşacaktır. (...) Tam da Avrupa ülkelerinin nüfusları daha Afrikalı ve daha Ortadoğulu hale gelirken, Avrupa kuşkusuz Asya ve Afrika’nın geri kalanı karşısında demografik olarak küçülme sürecindedir.  1913’te Avrupa’da Çin’den daha fazla insan mevcutken, 2050’ye gelindiğinde Avrupa, ABD ve Kanada’nın toplam nüfusu, dünya nüfusunun sadece %12’sini teşkil edecektir ki bu oran Birinci Dünya Savaşı akabinde %33’tü.”

Bu alıntı üzerine 1800’lere ait dünya nüfus haritasını ve 2100 yılı beklentisini paylaşmadan geçmek olmaz. 

Bu arada tarih boyunca dünya nüfusunun 1/4’i Çin, 1/4’i Hint Yarımadası, 1/4’i Avrupa kıtasında yaşamış; 1/4 de dünyanın geri kalanında (yani Osmanlı ve Ortadoğu nüfusu zannettiğimizin aksine azdır). Avrupa nüfusunda son yüzyıldaki azalış bu açıdan da dikkat çekicidir.

 

14 Eylül 2021

Coğrafyanın İntikamı kitabından çevirdiğim Orta Asya’da Rus politikalarıyla ilgili kısmı paylaşmak istiyorum.

“Sovyetler 20. yüzyıl başlarında uçsuz bucaksız Orta Asya bozkırları ve yaylalarından etnik sınırlarla uyuşmayan ayrı ayrı devletler üretti; öyle ki, devletlerden herhangi birinin Sovyetler Birliği’nden ayrılmaya kalkışması, etnik gruplar arası savaşa yol açacağından imkansız olacaktı. Sovyetler pan-Türkizm, pan-Farsizm ve pan-İslamizmden korkuyordu; bu nedenle etnik grupların bölünmesi kısmen her derde deva mahiyetindeydi. Bu da bolca anormallikler üretti. Mesela Siriderya/Seyhun vadisi, Kırgızistan’ın Özbek nüfuslu bölgesinde başlar ve Özbekistan’dan geçer, ardından Tacikistan’dan devam eder, tekrar Özbekistan’a döner ve Kazakistan’da son bulur.

Özbekistan’ın başkenti Taşkent’i Özbek vilayeti Fergana’ya bağlayan yol Tacikistan’dan geçmek zorundadır. Tacikistan’ın başkenti Duşanbe’den etnik Tacik bölgeleri Hucend ve Harug’a gitmek için Özbekistan ve Kırgızistan’dan geçilebilir. 


Özbekistan’a yakın olan Çimkent şehri, Özbek ağırlıklı olsa da Kazakistan’a “bağlıdır”. Ağırlıklı olarak Tacik nüfuslu Semerkant ise Özbekistan’dadır vs. Bu nedenle Orta Asya’da ortaya çıkan şey, etnik milliyetçilikten ziyade bir kontrol ve otorite tekniği olarak “Sovyetizm”dir. Ancak Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra bile Sovyetizm ayakta kalırken, bölgedeki etnik Ruslar ötekileştirildi ve bazı yerlerde onlara karşı güçlü bir düşmanlık da oluştu. Bununla birlikte pan-Türkizm ve pan-Farsizm bölgede nispeten zayıf kaldı. İran 16. yüzyıldan beri Şii iken, Tacikler ve Orta Asya’nın diğer Farslaşmış Müslümanları çoğunlukla Sünni’dir. Türklere gelince, modern Türkiye ancak son zamanlarda Müslüman dünyanın odak noktası olma gayretindedir.” 

Velhasıl, emperyalizm her yerde aynıdır. İngiliz veya Amerikan emperyalizmine mahsus sandığımız nice özellik aslında Rus emperyalizmi için de geçerlidir. Hatta bazı bakımlardan Ruslarda daha da şiddetlidir. Ayrıca Sovyet komünistleri antiemperyalizmin bayraktarı olsalar da kendi rejimleri de basbayağı emperyalistti. Emperyal politikalarının tahribatı Orta Asya’dan Balkanlara tüm eski SSCB coğrafyasında halen mevcut. Söylem ile eylem tutarsızlığı tüm ideolojik rejimlerin ortak özelliğidir.

 

16 Eylül 2021

Kitapta Rus coğrafyasını ve jeopolitiğini daha iyi anlamamızı sağlayacak önemli bölümler de aşağıda:

“Fransa ve Britanya’nın deniz imparatorlukları amansız düşmanlarla denizaşırı topraklarda karşı karşıya kalırken, Ruslar onlarla kendi topraklarında yüz yüze geldiler ve dolayısıyla tarihlerinin erken döneminden itibaren endişeli ve tedbirli olmayı öğrendiler. Onlar şu ya da bu biçimde her zaman savaşta olan bir milletti. (...) Bolşevikler, Kuzey Kafkasya halklarının bağımsız ruhundan korktukları için onları tek bir cumhuriyet çatısı altında birleştirmeyi reddedip böldüler, sonra da dilsel ve etnik kalıplarına uymayan suni birimler altında yeniden bir araya getirdiler. Coğrafyacı Shaw şöyle der: ‘Kabardeylerin Çerkezlerle ve Balkarların da Karaçaylarla daha fazla ortak noktası olmasına rağmen, Kabardeyler Balkarlarla bir araya getirildi.’ Dahası Stalin 1944’te Çeçen, İnguş, Kalmuk ve diğerlerini Almanlarla işbirliği yaptığı iddiasıyla Orta Asya’ya sürdü. Kafkasya, Rus emperyalizminin yüzünün sertleşmesine çok büyük bir katkıda bulundu.”

“Ruslar yılmadan ilerlediler ve 19. yüzyılın ikinci yarısında Rus demiryolu inşasında ani bir artış yaşandı (…). 1857-1882 arasında yapılan 24.000 kilometreyi aşkın demiryolu hattı sayesinde Moskova, batıda Prusya sınırıyla ve doğuda Nijni Novgorod’la, güneyde ise Karadeniz kıyısındaki Kırım’la birbirine bağlandı. (...) Bu arada Kafkasya’yı aşmak için Hazar’ın batı kıyısındaki Bakü’yü Karadeniz’deki Batum’a bağlayan Transkafkasya Demiryolu inşa edildi. 1891’de Urallardan başlayıp Sibirya ve Uzak Doğu eyaletlerinin yanı sıra aradaki tüm ormanları, dağları, bataklıkları ve donuk toprakları aşarak 6500 km. ötedeki Pasifik’e uzanan Trans-Sibirya Demiryolu hattı inşasına başladı. 1904’e gelindiğinde Rusya’da 60.000 kilometreden fazla demiryolu hattı vardı ki bu da başkent St. Petersburg’un Bering Boğazı’na kadar toplamda 11 saat dilimine erişimini sağlayan bir unsurdu. Bunu motive eden şey bir kez daha güvensizlikti: Her yöne saldırmayı ve keşfe çıkmayı sürdürmek zorunda olan, aksi takdirde kendisi bozguna uğrayan bir kara gücünün güvensizliği…”

“Bir Avrasya kabartma haritasında Rusya’nın hikayesini açıklayan büyük bir gerçek göze çarpar. Batıda Karpat Dağları’ndan doğuda Orta Sibirya platosuna uzanan kıta büyüklüğündeki coğrafyada, küçük bir kabartı olan Urallar dışında, dümdüz alçak araziden başka bir şey yoktur. Bu düz arazi, Kuzey Buz Denizi’nden başlayıp Kafkasya’ya ve Afganistan’daki Hindukuş ile İran’daki Zagros dağlarına kadar uzanmaktadır; bu nedenle Rus emperyalizminin, her daim yakınındaki Hint Okyanusu’na bir sıcak su çıkışı elde etme umuduyla aklı çelinmiştir.”

“Kuş uçmaz kervan geçmez buzul bölgeye kaşifleri ilk getiren saik hayvan kürklerinin cazibesiydi. Ardından doğal kaynaklar aynı işlevi görecekti: petrol, doğalgaz, kömür, demir, altın, bakır, grafit, alüminyum, nikel, Sibirya’nın muazzam nehirlerinin ürettiği elektrik enerjisi (...) Madenler gerek çarlık gerekse Sovyet ceza infaz sisteminin can damarıydı. Sibirya coğrafyası, zulüm ve stratejik zenginlik ile eşanlamlı olup Rusya’yı hem ahlaken karanlık hem de enerji zengini bir güce dönüştürdü. Rusya’nın 1700’lerin başında Avrupa’nın büyük güçleri arasında birdenbire belirmesi, Ural ormanlarında bulunan, modern savaş için elzem olan top-tüfek yapımına uygun zengin demir cevheri kaynaklarıyla ilgiliydi. Yine 1960’larda kuzeybatı Sibirya’da geniş petrol ve doğalgaz sahalarının keşfi, Rusya’yı 21. yüzyılın başlarında bir enerji hiper gücü yapacaktı. Sibirya’nın fethinin diğer başarısı, Rusya’yı Pasifik jeopolitiğinin parçası kılması ve hem Japonya hem de Çin’le çatışmaya sokmasıydı. Rusya’nın Çin’le çatışması Soğuk Savaş dinamiklerinin tam kalbindeydi; hatta bu çatışma ABD’nin 21. yüzyılda her iki güçle de başa çıkma stratejisinin merkezinde yer alabilir.”

 

17 Eylül 2021

Kaplan’dan alıntıya yine Rus coğrafyasıyla ilgili önemli bilgilerle devam edelim:

“Rusya’yı her kim yönettiyse, çeşitli yönlerden komşu devletlere taşan, lanet olası düz bir kara kütlesi gerçeğiyle yüzleşmek zorunda kaldı. Bunu aşmak için Bolşevikler, selefleri çarlar gibi Rus emperyalistler oldular; Moldovalılar, Çeçenler, Gürcüler, Azeriler, Türkmenler, Özbekler, Kazaklar, Tacikler, Moğollar, Tatarlar vd. onların egemenliği altına girdi. Bolşevikler fetihlerini kolayca rasyonelleştirdi; ne de olsa bu halklara komünizm nimetini vermişler, hatta onlara kendi Sovyet cumhuriyetlerini bahşetmişlerdi. (…) Ancak bu cumhuriyetlerin çoğu etnik sınırlarla tam olarak örtüşmediğinden –mesela Özbekistan’da büyük bir Tacik azınlık ve Tacikistan’da da daha büyük bir Özbek azınlık vardı– iç savaşsız ayrılmak imkansızdı ve böylece Sovyetler Birliği bir milletler hapishanesi haline geldi.”

 

30 Eylül 2021

Gelelim Robert Kaplan’ın Çin’in Afganistan politikasıyla ilgili satırlarına:

“Dünyanın geri kalan son el değmemiş bakır, demir, altın, uranyum ve değerli taş yataklarından bazılarına göz diken Çin, savaşın harap ettiği Afganistan’da Kabil’in hemen güneyinde zaten bakır madenciliği yapıyor. Çin, doğal kaynakları Hint Okyanusu limanlarından alıp Pekin’in yeni yeni gelişmekte olan bir tür Orta Asya müstemlekesine bağlayacak yollar ve enerji boru hatları için güvenli bir kanal olarak gördüğü bir Afganistan (ve Pakistan) vizyonuna sahiptir. Doğu Türkistan’ı Kırgızistan-Tacikistan-Afganistan’a bağlayacak yolların inşası noktasında ‘olağanüstü aktif’tir. (…) Afganistan’ın Vardak vilayetinde karayolu inşa ederek ‘güvensizliğe meydan okuyor’. Afganistan’a farklı yönlerden ulaşan demiryolu altyapılarını geliştiriyor. Velhasıl ABD, el-Kaide’yi ve Taliban’ın uzlaşmaz unsurlarını mağlup etmeye çalışırken, güçlenecek olan Çin’in jeopolitik konumudur. Askeri konuşlanmalar kısa ömürlüdür; yollar, demiryolu bağlantıları ve boru hatları ise neredeyse kalıcıdır.”

“Çinliler bağımlılık ilişkisi kurmakta benzersiz bir deneyime sahiptir. Singapurlu bir yetkili bana şöyle dedi: Çinliler, seni cezbetmek istediklerinde cezbederler, sıkıştırmak istediklerinde de sıkıştırırlar ve bunu oldukça sistematik bir şekilde yaparlar.”

 

15 Ekim 2021

İran coğrafyası ve tarihi ile ilgili Robert Kaplan’dan bazı paragrafları paylaşıyorum:

“İran’ın kuzeybatı sınırındaki Azerbaycan’da yaklaşık 8 milyon Azeri Türk’ü yaşarken, kendi Azerbaycan eyaletleri ve Tahran’da ise bu sayının iki katı kadar Azeri Türk’ü vardır. Azeriler İran yönetiminin kurucu ortaklarıydı. İran’ın ilk Şii şahı (1501’de Şah İsmail) bir Azeri Türk’üydü. İran’ın halihazırda önemli Azeri iş adamları ve ayetullahları vardır. Batıda yanı başındaki Türkiye’de ve Arap dünyasında nüfuzu sağlam temellere oturmuşken, kuzey ve doğudaki nüfuzu da aynı ölçüde derindir.”

“İran coğrafi konumu, nüfusu ve enerji kaynakları bakımından Ortadoğu’nun kilit coğrafyasına sahip olduğundan küresel jeopolitik için birincil derecede önemlidir. 21. yüzyılda ABD’yle rekabete girecek Hindistan ve Çin’in İran’ın giderek daha fazla peşinden koşmaları şaşırtıcı değildir.”

“Diğer halkları ve dilleri kendi dil yörüngesine çeken İran, antik Yunan ve Çin kadar medeniyetsel bir cazibe merkezidir. (…) Darice, Tacikçe, Urduca, Hintçe, Bengalce ve Irak Arapçası ya Farsçanın varyantlarıdır ya da ondan ciddi etkilenmiştir. Bağdat’tan Kalküta’ya seyahat ederken bir tür Fars kültür dünyası içinde kalırsınız.”

“Safeviler Şiiliği 16. yüzyılda İran’a getirdi. İsimleri, aslen Sünni olan kendi militan Sufi tarikatı Safevyiye’den gelir. Safeviler, 15. yüzyıl sonunda doğu Anadolu, Kafkaslar ve kuzeybatı İran’ı buluşturan Karadeniz ile Hazar Denizi arasındaki dağlık plato bölgesinde meskun Türk, Azeri, Gürcü ve Fars karışık kökenli bir dizi süvari kardeşliğinden biriydi. Eklektik dilsel ve coğrafi kökenli bu yeni egemenler, Farsça konuşan İran platosunda istikrarlı bir devlet inşa etmek için (...) On İki İmam Şiiliğini devletin resmi dini olarak benimsedi. (…) Moğol kökenli İlhanlıların hükümdarı Olcaytu 13. yüzyılda On İki İmam Şiiliğine ihtida etmemiş olsaydı, kuzeybatı İran’da Şiiliğin gelişimi farklı olabilirdi (...) Her halükarda Şiilik, kuzeybatı İran’da çeşitli Türk tarikatları arasında güç toplayarak, fetihlerin ardından Şiiliği zorla dayatan ve devlete bağlı din adamları sınıfının çekirdeğini oluşturmak için güney Lübnan ve Bahreyn topraklarından Arap alimler getiren Safevi Şah İsmail’in ortaya çıkmasına zemin hazırladı.”

“Şiilik İran’ın modern bir ulus-devlet olarak dondurulmasının bir aracıydı; 16. yüzyılda Fars olmayan Şii azınlıkların İranlılaşması da bu konuda yardımcı oldu. İran antik çağdan beri büyük bir devlet ve ulus olabilir; ancak Safeviler İran platosuna Şiiliği sokarak İran’ı modern çağ için yeniden donattı. Günümüzün devrimci İran’ı bu mirasın bir tezahürüdür.”

“İran, Ortaçağ ve kadim geçmişinin yenilikçi emperyalist geleneklerine sadık kalarak, türünün ilk örneği olan post-modern bir askeri imparatorluğu ustalıkla inşa etti: sömürgeleri bulunmayan ve güce mutat olarak eşlik eden tanklar, zırhlılar ve uçak gemileri olmayan bir imparatorluk.. İran, istila ve işgale dayalı klasik emperyalizmden ziyade, eski CIA görevlisi Robert Baer’a göre, “üç ayaklı bir vekalet savaşı, asimetrik silahlar ve mazlumlara hitap stratejisi”nin bilhassa genç ve hüsrana uğramış sayısız erkeği cezbetmesi sayesinde Ortadoğu’da bir süper güçtür.”

“Ahlaki ve kültürel olarak ilham verici geçmişin Ahameniş, Sasani, Safevi vd. imparatorluklarının aksine, mevcut İran akıl imparatorluğu korku ve gözdağıyla, şairlerden ziyade intihar bombacıları aracılığıyla yönetiyor. Ve bu, onun hem gücünü sınırlıyor hem de çöküşüne işaret ediyor”

“Zengin kültürü, geniş toprakları, kalabalık şehirleriyle İran, –Çin ve Hindistan’ın yolunda olup– geleceği büyük ölçüde iç politika ve sosyal şartlarla belirlenecek başlı başına bir evrendir. Yine de İran’ın kaderine ilişkin tahmin yürütürken tek bir dayanak belirlenecekse bu Irak olur. Tarih ve coğrafya bize der ki Irak, başka hiçbir yabancı ülkeyle olmadığı kadar İran siyasetiyle iç içedir. (…) İranlılar Irak siyasetine derinden karıştıkça, uzun ve ortak bir sınıra sahip iki milletin yakınlığı, iki sistemden daha baskıcı olanının altını oyucu bir işlev görebilir. (…) İran’ın iktisadi krizi yayılmaya devam ederken sıradan İranlılar, hükümetleri tarafından Irak, Lübnan ve başka yerlerde nüfuz satın almak için harcanan yüz milyonlarca dolar karşısında öfkeyle dolup taşabilir. İranlıların Irak’ta “Çirkin Amerikalılar”ın dengi olarak nasıl gittikçe daha fazla nefret uyandıracağına hiç girmiyorum. (…) Nasıl ki coğrafya, İran’ın Irak siyasetini kurnazca sömürgeleştirmesini kolaylaştırdıysa, Irak’ın İran üzerindeki nüfuzunu teşvik edici bir faktör de olabilir.”

“Daha liberal bir İran, ülkenin kuzeyi ve başka yerlerindeki büyük Kürt, Azeri, Türkmen vd. azınlıklar göz önüne alındığında, etnik çevrelerin Tahran’ın yörüngesinden uzaklaşmasıyla çok daha adem-i merkeziyetçi bir yapıya dönüşebilir. İran, bir devletten ziyade sınırları belirsiz, çok-uluslu bir imparatorluktur. Gerçek boyutu haritadakinden hem daha büyük hem daha küçüktür. Bugün İran’ın kuzeybatısı Kürt ve Azeri Türk’ü iken, batı Afganistan ve Tacikistan’ın bazı yerleri kültür ve dil bakımdan İran devletiyle uyum içindedir.”

 

15 Ekim 2021

Suud’un Yemen’den korkusuna dair bakın Kaplan neler yazmış:

“Suudi Arabistan için temel tehlike Yemen’dir. Yemen, yüzölçümü bakımından Suudi Arabistan’ın yalnızca dörtte biri kadar olmasına rağmen nüfusu neredeyse eşittir. (...) Yemen sınırları içindeki ateşli silah sayısı tahminen 80 milyondur; bu, neredeyse her Yemenli için üç silah demektir. Amerikalı bir askeri uzmanın Yemen’in başkenti Sana’a’da bana söylediklerini asla unutmayacağım: “Yemen’de –kapı komşusu Suudilerle kıyaslandığında– hepsi de son derece çalışkan, 20 milyonun üzerinde atılgan, ticari zekaya sahip ve iyi silahlanmış insan var. Gelecek tam da bu olup Riyad’daki hükümetin ödünü patlatıyor.”

 

18 Ekim 2021

Suriye coğrafyası ve tarihi ile ilgili önemli paragraflar:

“Coğrafya ve tarih, bize 20 milyonluk nüfusuyla Suriye’nin Arap dünyasındaki çalkantının merkez üssü olmaya devam edeceğini söyler. Kuzeydeki Halep, başkent Şam’dan ziyade Irak’ın Musul ve Bağdat’ıyla daha büyük tarihi bağları olan bir pazar şehridir. Şam’ın talihi yaver gitmediğinde Halep azametini hep geri kazanmıştır. Halep’in çarşılarında dolaşırken Şam’ın bu denli uzak ve alakasız görünmesi çarpıcıdır. Daha ziyade Sünni Arapların bir dünyası olan Şam çarşısının aksine, Halep çarşılarına Kürtler, Türkler, Çerkezler, Arap Hıristiyanlar, Ermeniler vd. hakimdir. Tıpkı Pakistan ve eski Yugoslavya’da olduğu gibi, Suriye’de de her mezhep ve din belirli bir coğrafi bölgeyle bağlantılıdır. Halep ile Şam arasında, giderek İslamcılaşan Sünnilerin merkezi Hama ve Humus yer alır. Şam ile Ürdün sınırı arasında Dürziler, Lübnan’a bitişik müstahkem dağlarda Aleviler yaşamakta olup her ikisi de 1000 yıl önce İran ve Mezopotamya’dan gelip Suriye’yi sürükleyen bir Şii dalganın kalıntılarıdır. 1947, 1949, 1954’teki serbest ve adil seçimler, oyları bölgesel, mezhepsel, etnik temelde bölmek suretiyle mevcut bölünmüşlüğü daha da artırdı. Merhum Hafız Esed, 24 yılda 21 hükümet değişikliğinden sonra 1970’te iktidara geldi. İçeride bir sivil toplum inşa edemeyip geleceği ötelemek suretiyle 30 yıl boyunca Arap dünyasının Leonid Brejnev’i oldu. Yugoslavya dağıldığı sırada hala daha aydın bir sınıfa sahipken, Baba Esed’in rejimi bireysel inisiyatifi yavaş yavaş yok eden boğucu bir yapıda olduğundan Suriye’de böyle bir aydın sınıf yoktu.”

“Suriye’nin ateşli pan-Arabizmi Soğuk Savaş’ta (…) zayıf devlet kimliğinin yerini aldı. Biladüşşam (Büyük Suriye) günümüz Lübnan, Ürdün, İsrail-Filistin’ini de kapsayan bir Osmanlı dönemi coğrafi tabiri olup Suriye devletinin güdük bırakılmış sınırlarıyla muazzam bir tahrifata uğradı. Bu tarihi Biladüşşam’ı, Princeton Üniversitesi’nden Philip K. Hitti şöyle tanımlar: Avrupa, Asya ve Afrika’nın kavşak noktasındaki coğrafyasında ‘medeni dünyanın minyatür bir tarihi’ni ihtiva eden ‘cismen çok ufak ama etkisi muazzam olan haritadaki en büyük küçük ülkedir.’ Suriye, Greko-Romen dünyasına, Stoacı ve Yeni-Eflatuncuların da aralarında olduğu en parlak zekalı bazı düşünürleri sundu. (…) Roma’dan daha büyük olan ilk Arap hanedanı Emevi İmparatorluğu’nun da merkeziydi. İslam-Batı tarihinin en büyük draması Haçlı Seferlerine de sahne oldu. Ancak son onyılların modern Suriye’si bu muazzam coğrafi ve tarihi mirasın bir hayaleti oldu. Lübnan’ın kaybı, Suriye’nin zengin kültürüne hayat vermiş Akdeniz’e olan çıkışını büyük ölçüde kesti. Fransa 1920’de Lübnan’ı kopardığından beri Suriyeliler onu geri almak için hep çaresizce uğraştı.”


31 Ekim 2021

Türklerle ilgili bazı paragrafları:

“Araplar, İran platosunun ortasındaki Sasani İmparatorluğu’nu hicretten sadece 22 yıl sonra MS 644’te fethetti. Ancak Anadolu dağlık arazileri daha uzak ve yayılmış olduğundan  –yani kısmen coğrafya yüzünden– Anadolu’nun Kalpgâhı ancak 400 küsur yıl sonra 1071’de Araplar değil,  Selçuklu Türkleri tarafından Bizans’a karşı Malazgirt Savaşı’yla ele geçirecekti. Selçuklular, (…) Avrasya’nın derinliklerinden gelmiş bir bozkır halkıydı (...) Türk egemenliği doğuda Hint Alt-Kıtası’nın en uç noktasındaki Bengal’e kadar zafer kazanacaktı. Türk göçebeleri, kötü şöhretli Moğol orduları altındaki kabilelerin de büyük bir kısmını teşkil ediyordu.(...) Hodgson’a göre Moğolların ve Türk halklarının at göçebeliği tarih açısından Arapların deve göçebeliğinden daha önemliydi. Atlar Ortadoğu çöllerinin çoraklığına dayanamadığından ve göçebelerin sıklıkla beraberinde getirdiği koyunlar için yoğun meralar gerektiğinden, Moğol öncülüğündeki ordular, uzak Arabistan’a girmekten kaçınıp daha yakın ve daha çevre dostu olan Doğu Avrupa, Anadolu, kuzey Mezopotamya ve İran, Orta Asya, Hindistan ve Çin topraklarını yakıp yıktılar.(...) Moğol-Türk istilaları, milattan sonra ikinci binyılda dünya tarihinin muhtemelen en önemli olayıydı ve bunun başlıca nedeni, coğrafyaya bağlı belirli hayvanların kullanılmasıydı.”

“Doğuda Asya halkları ve batıda Yunanistan binlerce yıldır birbirleriyle savaşmış olup bunun günümüzdeki zirvesi Yunanistan ile Türkiye arasındaki gergin ilişkilerdir. Bu gerginliğin 1920’lerden bu yana doğrudan bir savaşa yol açmamasının temel nedeni, o dönemde yaşanan kitlesel nüfus mübadelelerinin derli toplu, tek etnili iki devlet üretmesidir. Başka bir deyişle barış, ancak coğrafyanın dayatmalarına göre işleyen etnik temizlikten sonra hakim olmuştur.”


3 Kasım 2021

Gelelim Kaplan’ın kitabından Hindistan’la ilgili bölümlere:

“Hindistan’ın tarihsel perspektifinden bakıldığında, Pakistan nükleer silaha sahip bir düşmandan, terörizme destek veren bir devletten ve sınırda burnunun dibinde büyük bir konvansiyonel ordudan bile çok daha fazlasıdır. Hindistan’ın kuzeybatısında dağların ovayla birleştiği yerde uzanan Pakistan, tarihi boyunca Hindistan’ı kasıp kavuran tüm Müslüman akınlarının tam da coğrafi ve milli vücut bulmuş halidir. Pakistan, tıpkı bir zamanlar geçmişin büyük Müslüman istilacı kuvvetlerinin yaptığı gibi, Hindistan’ın kuzeybatısında bir heyula gibi beliriyor.”

“Hindistan, 154 milyonluk Müslüman’la Endonezya ve Pakistan’dan sonra dünyanın üçüncü büyük Müslüman nüfusuna ev sahipliği yapar. Hindistan’ın üç Müslüman cumhurbaşkanı oldu. Ancak Hindistan Hindu çoğunluklu bir devlette (…) laik bir demokrasiyken Pakistan bir İslam cumhuriyetidir (…).”

“Pakistan’ı Afganistan’dan ayıran sınır, hem bugün hem de tarihte büyük ölçüde bir seraptan ibarettir. Pakistan’ın Afganistan sınırındaki Kuzeybatı Serhat Eyaleti’nin sarp kayalıkları ve kanyonları tamamen geçirgendir. Resmi Hayber sınır karakolundan bile her hafta on binlerce etnik Peştun kimliklerini göstermeden, her gün yüzlerce boyalı-süslü kamyon da hiç kontrol edilmeden geçip gider. Prosedürlerin yokluğu, yalnızca sınırın her iki tarafında da aynı kabilelerin varlığını teyit etmekle kalmaz, aynı zamanda –aralarına sınır çizmenin neredeyse imkansız olduğu, Hint-İslam ve Hint-Fars sürekliliklerinin tam kalbi olduklarından coğrafi iç tutarlılıklarının bulunmaması nedeniyle– Afganistan ve Pakistan devletlerinin bizzat temelsiz tabiatını da ispat eder. Ahameniş, Kuşan, Hint-Grek, Gazneliler, Babür ve diğer imparatorlukların tümü, hem Afganistan’ı hem de Pakistan’ı hükümran oldukları toprakların bir parçası yaparak ya Hindistan’ı tehdit ettiler ya da bazı kısımlarını doğrudan topraklarına kattılar. Bir de günümüz İran, Afganistan ve Pakistan’ındaki imparatorluk üslerinden Delhi’yi mağlup eden Orta Asyalı Timur (1398) ve Türkmen Nadir Şah (1739) var. Bu, Hint seçkinlerin bazı kesimlerinin iliklerine kadar bilirken, Batı’da çok az kişinin haberdar olduğu zengin bir tarihtir. Alt-kıta haritalarına baktıklarında –tıpkı kuzeydoğudaki Nepal, Butan ve Bangladeş gibi– kuzeybatıdaki Afganistan ve Pakistan’ı Hindistan’ın doğrudan nüfuz alanının bir parçası; keza İran, Fars Körfezi, eski Orta Asya Cumhuriyetleri ve Burma’yı da kritik gölge kuşaklar olarak görürler. Bu yerleri böyle görmemek, Yeni Delhi’nin bakış açısından, tarihin ve coğrafyanın derslerine kulak asmamak demektir. (…) Afganistan savaşı, Hindistan’ın uğraşması gereken bir güvenlik sorunundan daha ötedir; (…) çünkü Afganistan, Hint Alt-Kıta’sının bir parçası, Pakistan’ın geri üssüdür.”


19 Kasım 2021
Robert Kaplan, ABD’deki realist dış politika ekolünün bazı görüşlerini de kitabında paylaşmış:

“ABD üç temel jeopolitik ikilemle karşı karşıya: Ortadoğu’da kaotik bir Avrasya merkezi, yükselen ve iddialı bir Çin süper gücü, Meksika’da başı büyük belada olan bir devlet.  Çin ve Meksika kaynaklı meydan okumaların üstesinden en etkili şekilde, Ortadoğu’ya daha fazla askeri müdahalede ihtiyatlı davranmak suretiyle gelinebilir. Amerikan gücünün gelecek on yıllarda varlığını sürdürebilmesinin ve uzun vadede hayatta kalabilmesinin tek yolu budur.”


Ve son not:

Robert Kaplan’ın tercüme ettiğim Coğrafyanın İntikamı kitabı ne zaman yayınlanır diye soranlar var. 2022’de inşallah.

Daha önce 29 makalesini çevirdim. Başlıkların listesi aşağıda. Merak edenler, kitap çıkana kadar aşağıdaki linklerden makaleleri okuyabilir. Aslında kitap 10 yıl evveline ait, aşağıdaki makalelerin 4’ü hariç diğerleri çok daha yakın tarihlerde kaleme alınmış, yani daha güncel. Blogumun en başta paylaştığım içerik linkinden de bu makalelere ulaşabilirsiniz.

Bu kadar çok makale arasından hangisini önceleyelim derseniz en çok önem verdiklerimi koyu renkli olanlar…


Robert D. Kaplan (Dış Politika Araştırma Enstitüsü (FPRI) Robert Strausz-Hupé Jeopolitik Kürsüsü Başkanı; Avrasya Grubu Direktörü, Yeni Amerikan Güvenliği Merkezi Kıdemli Araştırmacısı Amerikalı stratejist ve jeopolitikçi)

 İMPARATORLUKLARIN ÖLÜMDEN SONRAKİ HAYATI (16 Ekim 2020, National Interest)

KÜRESEL SALGIN NİÇİN AMERİKA’NIN SAVAŞA BAKIŞINI DEĞİŞTİRMELİ? (Washington Post, 8.4.2020)

KORONAVİRÜS KORKTUĞUMUZ KÜRESELLEŞME ÇAĞINI AÇIYOR (Bloomberg, 20.3.2020)

DÜNYA SORUNLARLA BAŞ EDEMEYECEK KADAR KALABALIKLAŞIYOR MU? (National Interest, 28.2.2020)

ABD, ASYALI MÜTTEFİKLERİNİ ÇİN’E KAPTIRABİLİR (Foreign Policy, 1.9.2019)

IRAK VE SURİYE’DEKİ KAOSUN MÜSEBBİBİ BAASÇILIK (Foreign Policy, 7.3.2018)

İMPARATORLUK TUZAĞI VE OTORİTERLİK (National Interest, 5.3.3018)

AMERİKA’NIN DARVİNCİ MİLLİYETÇİLİĞİ (National Interests, Eylül-Ekim 2017)

AB, ZARURİ BİR İMPARATORLUK (New York Times, 5.5.2017)

TRAJEDİYİ ÖNLEMEK İÇİN TRAJİK DÜŞÜN: ‘BÜYÜK GÜÇ ANARŞİSİ’ ÇAĞINDA ABD’NİN BEKLENTİSİ NE OLMALI? (The Washington Free Beacon, 16.9.2016)

IRAK VE SURİYE BİR DAHA ESKİ HALİNE GERİ DÖNEMEZ (Inside EFT’s Europe, 26.4.2016)

DONALD TRUMP VE DIŞ POLİTİKA SARKACI (National Interest, 22.12.2016)

DONALD TRUMP DIŞ POLİTİKADA REALİST DEĞİL (Washington Post, 11.11.2016)

ABD’NİN ESED ÇIKMAZI (The National Interest, 17.10.2016)

AMERİKAN ÜSTÜNLÜĞÜ ABARTILIYOR MU? (The National Interest, 7.8.2016)

PUTİN’İN BREXIT ZEVKİ NASIL BASTIRILIR? (Wall Street Journal, 30.6.2016)

POSTEMPERYAL ÇAĞ (The National Interest, Mayıs-Haziran 2016 sayısı)

İSLAM AVRUPA’YI NASIL YARATTI? (The Atlantic, Mayıs 2016)

AVRASYA’DA YAKLAŞAN ANARŞİ (Foreign Affairs, Mart-Nisan 2016)

ALEKSANDER WAT’IN ÜTOPİK İDEOLOJİLER TECRÜBESİ DÜNYAYA GERİ Mİ DÖNÜYOR? (The American Interest, 10.10.2015)

AVRUPA YENİ BİR COĞRAFYAYI KEŞFEDİYOR (Bloomberg, 14.9.2015)

SAVAŞI ÖNLEME SANATI (The Atlantic, Haziran 2015)

ORTADOĞU’DA İMPARATORLUĞUN KALINTILARI (Foreign Policy, 25.5.2015)

İRAN’LA ISINMA (The Atlantic, Şubat 2015)

İMPARATORLUĞU SAVUNMA ADINA (The Atlantic, Nisan 2014)

NİYE JOHN J. MEARSHEIMER (BAZI KONULARDA) HAKLI? (The Atlantic, Ocak/Şubat 2012)

NÜKLEER BİR İRAN’LA YAŞAMAK (The Atlantic, Eylül 2010)

REAGAN GİBİ OL (The Atlantic, Ocak 2010)
SURİYE: KİMLİK KRİZİ (The Atlantic, Şubat 1993)

 

 

 



21 Ağustos 2021 Cumartesi

Z.T.KOR: GEÇMİŞİ, BUGÜNÜ VE GELECEĞİYLE EZBERLERİ BOZAN AFGANİSTAN


GEÇMİŞİ, BUGÜNÜ VE GELECEĞİYLE EZBERLERİ BOZAN AFGANİSTAN

Zahide Tuba Kor

Taliban’ın Afganistan’ın başkenti Kabil’i ele geçirmesi üzerine 15-20 Ağustos tarihlerinde Twitter hesabımdan yaptığım paylaşımları bir araya getirip yeniden düzenleyerek ve açıklayıcı eklemeler yaparak blogumda istifadenize sunuyorum. Yeni tvitler attıkça metnin sonuna eklemeye devam edeceğim. Kaynak göstermeden metni kullanmamanızı rica ederim. Toplamda 15 sayfa tutan tvitlerimi bir araya getiren Seyit Muhammet Subaşı’na teşekkür ederim. 

NOT: Blogumda yer alan 850 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.

 

11 Ağustos 2021

ABD yirmi yıl sonra Afganistan’dan çekilirken devirdiği Taliban hızla ülkede kontrolü geri alıyor. Son durumun haritasını paylaşıyorum: Griler Taliban’ın, sarılar Afgan hükümetinin kontrolünde; turuncular üzerinde mücadele sürüyor. 11 Eylül’e kadar ülkenin kahir ekseriyeti grileşecek gibi görünüyor.


15 Ağustos 2021

Dört gün aradan sonra sizinle yeni Afganistan haritasını paylaşıyorum. Çeperlerden başlayıp hızla merkeze doğru ilerleyerek ülkeyi kontrolü altına alan Taliban’ın eline bugün başkent Kabil de kansız bir şekilde düştü. Cumhurbaşkanı Eşref Gani’nin Tacikistan’a kaçtığı haberleri var. (Daha sonra Özbekistan’ın başkenti Taşkent’e gittiği öğrenilecek, ardından Birleşik Arap Emirlikleri’ne gidecekti). Sivil ve askeri yetkililer arasından yurtdışına kaçan kaçana. Kabil Havalimanı şu an tam bir ana baba günü. 

Amerikan askerleri yirmi yıl sonra ülkeden tamamen çekilme sürecindeyken Afgan hükümetinin ve ordusunun Taliban karşısında bu kadar hızlı çöküşüne hayret edenler çok. Evet, belki sadece on günde ülkeyi kontrol altına almaları sürpriz olabilir; ama aslında buna şaşılacak pek bir şey de yok. Mevcut hükümet zaten yıllardır NATO ve ABD sayesinde başta duruyordu. 2001’de Taliban düşse de birkaç yıl içinde toparlanmış ve ülkenin geniş kırsalını kontrol altına almıştı. Gündüz hükümetin veya NATO’nun kontrol ediyor göründüğü yerlerde geceleri kontrol Taliban’ın elindeydi. Kabil hükümeti genelde şehir merkezlerini kontrol ediyordu. Yani Taliban işgalin ilk birkaç yılı hariç zaten Afganistan oyununda hep baş aktörlerden biriydi.

Taliban’ın bu kadar hızlı ilerlemesinin başka önemli sebepleri de var. Bunlardan kanaatimce en önemlisi, sıradan Afganlıların mevcut yozlaşmış siyasilerden ve siyasi sistemden nefret etmesi, tıpkı Ortadoğu’nun kahir ekseriyetinde olduğu gibi. İşgalden sonra rüşvet, yolsuzluk, hırsızlık, sahtekarlık ve her türlü suçların zirveye çıktığı bir ülkeye dönüştü. Savaş ağalığından dönme siyasilerin birçoğu aynı zamanda birer çete lideri gibi. Vatandaşların emniyet hali yok, güvenlik problemleri çok. Bu şartlar altında -şehirlilerin değil- ama kırsal kesimin Taliban dönemini hasretle aradığı, İslami had cezaları geri gelsin ve suç işlemek caydırıcı olsun da suçlulardan kurtulalım diye düşündüğü söyleniyor. Şehirli nüfusun sadece %25 olduğunu da hatırlatayım.

Bugün BBC’ye çıkan Afganistan’ın son Eğitim Bakanı Rangina Hamidi, bir kadın olarak çok endişe duyduğunu, tam bir belirsizlik içinde olduklarını, sabaha hayatta kalıp kalmayacağını bile bilmediğini söyledi. On sekiz sene önce ABD’den Afganistan’a dönen bakanın ülkesini terk etmeden evvelki çarpıcı sözleri şöyleydi: “Tam bir şoktayım. Cumhurbaşkanı ve yakın ekibinin bize ve halkına haber vermeden kaçıp gitmesi çok büyük bir ihanet. Artık güveneceğimiz hiç kimse yok. (…) ABD çekip gidiyor, geride kalan biz Afganlar kaybedenleriz. (…) Yozlaşmış hükümet yetkilileri işte böyle bozuk kararlar alıyor.”

Röportajın sonunda Bakan Hamidi, bütün bunların müsebbibi olarak ülkenin yolsuz ve yozlaşmış sistemini gösterip eğitim bakanı olarak Afgan gençlere son bir tavsiyede bulundu: “Eğer ahlaklı, faziletli ve dürüst bir hayat yaşamak istiyorsanız asla ve kata siyasete bulaşmayın.”

Kim olduğunu kaçırdığım bir başka Afgan hanım BBC’ye dedi ki “Asla ABD’ye güvenmeyin, başkalarının ülkenizi kurtaracağına kanmayın. Siyasetçilerinize de güvenmeyin. Onlara inanların hepsi şu an işsiz güçsüz, akıbetleri belirsiz ortada kalakaldılar.”

Yani şu an ülkede büyük bir korku ve belirsizlik var. Tam da bu yüzden imkanını bulan herkes yurtdışına kaçıyor. Biz sanıyoruz ki Afganlar sadece Türkiye’ye geliyor. Hayır. Orta Asya ülkeleri, İran, Pakistan, hatta vizesi olanlar Batı ülkelerine kaçıyor. Ama biz her zamanki gibi sadece kendimize odaklandığımızdan dış güçler bize karşı kasıtlı bir oyun oynuyor, Afganları sistematik biçimde bize salıyor sanıyoruz.

Öte yandan şok yaşayan sadece Afganlar değil, karizması çizilen Batı da şokta. Kanada’nın eski Afganistan büyükelçisi ağlamaklı bir sesle “Biz Afganlara ihanet ettik” dedi. İhanet itirafında bulunan Batılı yetkililerin sayısı az değil. 

Bush dönemi yetkililerinden biri de Afgan ordusunun bu kadar çabuk çökmesinin şokundaydı. “Afganlara o kadar çok askeri eğitim ve silah verdik ki döktüğümüz paraların haddi hesabı yok; ama Taliban karşısında hiç direnmeden çekildiler. Bizim onlara veremediğimiz ve veremeyeceğimiz şey cesaretti” dedi.

Bu, ABD’nin başına ilk kez gelmiyor. Daha evvel Suriye, Irak ve başka yerlerde de aynısı oldu; eğitip donattığı gruplar “düşman”la daha ilk ciddi karşılaşmada silahlarını bırakıp kaçıp gittiler. (Bu arada eğitilip donatılanların ABD’yle aynı düşman algısına ne ölçüde sahip olduğu da ayrı bir soru işareti.) Çünkü -tıpkı Taliban gibi- davası uğruna ölmeye hazır ve razı olanlar karşısında parayla askerlik yapanlar kaybetme ve ölüm tehlikesiyle karşı karşıya kalınca kolay kolay tutunamazlar. Onlar yaşamak ve karnını doyurmak için asker olurlar. Afganistan’da eğitilmiş askerler ve polisler de böyle. Üstelik Afganistan özelinde eğitilip donatıldığı söylenin 330 bin askerin en az üçte biri kağıt üzerinde varlar, yani hayali askerler. Düzenli maaş alıyorlar, o kadar. Bu da biraz evvel bahsettiğim yolsuzluk ve yozlaşmanın kurumsal boyutuna çok iyi bir örnek. Dahası üstteki komutanlarının geri çekildiği bir ortamda alttaki erler kaçmayıp da ne yapsınlar?

1990’lar ve 2000’lerin başında emperyal kibrin zirvesini yaşayan ABD’ye, Ortadoğu maceralarından sonra Vietnam Sendromu yeniden nüksetmiş durumda. ABD’nin artık rejimleri devirme ve devlet inşa etme hedefli dış müdahalecilik çağı kapandı diyebiliriz. Ama tabii güvenlik tehditleri karşısında kısa ve kısmi hava operasyonlarını sürecektir.

 

Gelelim Afganistan’da bundan sonra ne olur sorusuna.

Dünya, Taliban’ın da içinde olduğu bir geçiş hükümeti istese de ve Katar’da müzakereler sürse de örgütün böyle bir iktidar paylaşımına girme ihtimali kanaatimce yok. Çöken mevcut yönetimin temsilcileri yurtdışına kaçarken tekrar oyuna nasıl sokulabilir? Ama farklı formülasyonlar gündeme gelebilir.

Taliban’ın bu ikinci iktidar tecrübesinde daha akıllı ve yumuşak gitme ihtimali ise yüksek. Bu da başta bir direnç olsa da kısa bir süre sonra bazı ülkeler nezdinde terör örgütü olmaktan çıkıp meşru bir hükümet vasfı kazanmasını sağlayabilir. İlk dönemde (1996-2001) Taliban yönetimini sadece üç ülke tanımıştı: Pakistan, Suudi Arabistan ve BAE. Yeni dönemde Taliban yönetimini tanıyacak ülke sayısı çok daha fazla olacaktır. Yani bir bakıma ABD, Afganistan coğrafyasına batarak rakipsiz süper güç olma vasfını yitirirken, Taliban yirmi yıl sonra daha fazla meşrulaşmış bir aktör olarak oyuna geri dönüyor diyebiliriz.

Afganistan’ı büyük bir belirsizliğin ve sıkıntıların beklediği ortada; nüfusun azımsanmayacak bir kısmı ülkeden kaçışı sürdürecektir. Bu kaçanlar kervanında sadece son yirmi yılın asker-sivil bürokrasisi, okumuş-yazmış eliti ve işgalciler safında çeşitli görevlerde bulunmuş ve Taliban’la savaşmış kesimi değil, aynı zamanda Peştunlardan nefret duyan farklı etnik kimliklere mensup Afganlar da olacaktır. 

(Bu arada önemli bir bilgiyi de paylaşmak isterim. Amerikan yönetiminin ülkeden kurtarma derdine düştüğü Afgan mütercimleri duymuşsunuzdur. BBC'ye konuşan bir Amerikalı gazeteci, "Bunlar sandığınız gibi basit tercüme yapan kişiler değildi, bize Afganistan hakkında yıllardır her türlü bilgiyi ve istihbaratı veren kişilerdi; onlar olmasaydı ne Afganistan'ı işgal edebilir ne de yirmi yıl orada kalabilirdik" dedi.)

Kısaca 1978’den beri ya dış işgal ya iç savaş ya da uluslararası ambargo ve tecritle boğuşan ve sürekli fakirleşen bu ülkede sıkıntılar sürecektir. Halkın Taliban’ı destekleyen kısmı güven ve emniyete kavuşabilir belki ama özellikle her şeyini bırakıp yurtdışına kaçanları çok zor günlerin beklediği aşikar.

Tabii Afganistan içinde şehirli kadınları da çok büyük bir korku sarmış durumda. Eski acı tecrübelerden sonra Taliban’ın kadınlara yönelik bu defa nasıl bir politika benimseyeceği en büyük merak konularından. Göçün boyutlarını da etkileyecek bir mesele bu… Bu arada kırsalın, nüfusunun %75’ini oluşturduğunu ve kırsal kadınlarının bu tür bir endişe taşımadığını, böyle bir gündemi bile olmadığını belirteyim. Afganistan’da şehirliler ile kırsal kökenlilerin beklentileri ve hassasiyetleri arasında dağlar kadar fark olduğunu bilmek gerekir. Ama bu demek değil ki kırsalın tamamı Taliban’dan memnun.

Bir kere Afganistan etnik olarak çok karmaşık bir ülke. Taliban, aslen Pakistan kaynaklı, Peştun etnik kimliğine bağlı bir örgüt. Pakistan’ın da önemli etnik gruplarından olan Peştunlar Afganistan’da %42’lik nüfuslarıyla ülkenin en büyük etnik grubu ama çoğunluk değiller. 

Zaten bir önceki iktidarında genelde Tacik (%27), Özbek (%9) ve Türkmenlerin (%4) yaşadığı kuzeyde etkinlik kuramamıştı. Bu defa önce kuzeyi alıp öyle başkente indi; ama bölgeyi ne ölçüde kontrol edebilecek koca bir soru işareti. Bekleyip göreceğiz. Kanaatimce Taliban’ın ilerleyişi karşısında direnemeyip kaçan kuzeyli gruplar bir müddet sonra toparlanıp silahlı mücadeleye başlayacak ve örgütü kuzeyden püskürtmeye çalışacaklardır. Bir de ülkenin orta kesiminde Şii Hazaralar (%9) var ki bunlarla Taliban’ın arası hiçbir zaman iyi olmadı. Bunların da kaçmaya çalışanlara arasında olduğu aşikar. Geçmişte Peştun milliyetçisi Talibancıları dermiş ki “Özbekler Özbekistan’a, Tacikler Tacikistan’a, Hazarlar da kabristana gidecek.” 

(Nüfus verilerini aldığım Esedullah Oğuz’un henüz Taliban başkenti ele geçirmeden 9 Ağustos’ta Fikir Turu’nda yayınlanan “Afganistan’ı Anlama Rehberi” başlıklı yazısını da okumanızı tavsiye ederim.)

Üç önceki Peştunların yaşadığı coğrafyayı gösteren harita, Pakistan ile Afganistan arasındaki nüfus sürekliliğini anlamak bakımından önemli. Üstteki iki harita ise Afganistan'ın Hint Alt-Kıtası ile Orta Asya arasında bölünmüşlüğünü ve kimlik çatışmasını, dolayısıyla bu ülkenin hem suniliğini hem de mozaikliğini görmek bakımından önemli. Peştunlar ve bu etnik grup içinden çıkan Taliban, Pakistan'ın arka bahçesi olarak gördüğü Afganistan'daki baş müttefiki. Kuzeyli grupların Taliban nefretini sadece ve sadece onun aşırı İslami yönetim anlayışına bir tepki üzerinden okumak da yanlış. İşin içinde ayrıca hem Afganistan'ın bir devlet olarak kimliği ve aidiyeti meselesi hem kabilecilik kültürü hem de daha büyük bölgesel jeopolitik oyundaki konumu var. Çok zorlu geçen bu oyunu yirmi yıl aradan sonra bir kez daha Pakistan kazanmış görünüyor. 

El-Cezire, Kabil Havalimanından canlı görüntüleri yayınlıyor. Şu an orada gece yarısı olduğu halde kadın erkek, çoluk çocuk Afganlar koşa koşa havalimanına akıyor. Korkunç bir kalabalık ve kaos var. Görüntüler ülkedeki korkuyu ve kaçışı çok iyi özetliyor.

Afganistan Cumhurbaşkanlığı Sarayından son görüntüyü paylaşıyorum. Az evvel makam koltuğunun arkasındaki Afganistan bayrağını indirip, sarıp kaldırdılar; yeni bir bayrak tasarladıkları aşikar. Şu an Kabil caddelerinde Taliban yanlıları kutlamalar yaparken, karşıtları havalimanına kaçıyor veya evlerine kapanmış durumdalar. 


16 Ağustos 2021

Dün paylaştığım BBC haritası tam doğru değil gibi hissetmiştim. El-Cezire’de daha iyisini buldum. On günde Taliban’ın nereden nereye vardığını interaktif haritayla gösteriyor. 

Bu link de on ayrı haritada Afganistan’ın ticaret rotalarını, fiziki yapısını, fakirlik ve okuma-yazma oranlarını, iç göç ve dış göçü, afyon ekim yoğunluğunu vs. gösteriyor. İncelenmeye değer. 

Afganistan nasıl bir coğrafya? Neden “imparatorluklar mezarlığı” diye anılır? Bu sorulara cevaben dünyanın, Avrasya’nın ve Hint Alt-Kıtası’nın kabartma haritalarını paylaşıyorum. Eğer harita okumayı biliyorsanız ABD’nin onca teknolojisine rağmen neden daha baştan başarısızlığa mahkum olduğunu anlarsınız. 




Bu siyasi harita da bir zamanlar 21. yüzyılı “Amerikan Yüzyılı” yapma ve pax-Americana’yı kurma hayalindeki ABD’nin neden Afganistan’ı işgal ettiğini gösteriyor. Doğusunda Çin, kuzeyinde Rusya, batısında İran ve güneyinde Pakistan ve Hindistan. Hepsi de nükleer ve ayrıca -Pakistan dışında diğerleri- yükselen güçler. Yani Afganistan bir nevi Avrasya dengelerinin de anahtarı. 

Bir de 11 Eylül saldırılarından sonra ABD’nin Orta Asya ve Ortadoğu’da kurduğu yeni askeri üslerle dünya çapında ne kadar fazla yayıldığının haritasını paylaşmak istiyorum. Aşırı yayılma ve emperyal kibir her büyük imparatorluğun sonunu getirmiştir. İşgallerin ve diğer müdahalelerin 7 trilyon doları bulan maliyeti ve 2008 ekonomik krizi Amerikan hegemonyası için sonun başlangıcıydı.


11 Eylül’ün ardından Afganistan (ve sonra Irak) işgal edildiğinde TV’lerimizdeki yorumlar dün gibi aklımda. ABD nasıl dünya enerji hatlarını kontrol altına alacaktı; diğer güçleri dize getirecekti; dünyanın hakimi olacaktı vs. Evet, ABD’nin hayali böyleydi; ama işler nasıl da ters gitti...

Dünyayı salt büyük güç ilişkileri, enerji (ekonomi politik), teknolojik kapasite ve tabii ki üst akıllar üzerinden okumanın ne denli yanlış olduğunu idrak etmenin tam zamanı. Tarih, coğrafya ve sosyoloji de hesaba katılsaydı ABD’nin daha baştan başarısızlığa mahkum olduğu çok net görülürdü.

Perspektifimiz bozuk olduğundan yıllarca Allah’ın esmasını ve sıfatlarını yükleyerek tanrılaştırdığımız, kadir-i mutlak yaptığımız bir ABD var ortada. Bu aynı zamanda itikadi de bir problem. Ezberleri bozucu Afganistan deneyimini gördükten sonra artık analizlerimizi ve zihinlerimizi değiştirmenin zamanı gelmiş durumda.

Tam da bu konuyu anlattığım, komplocu bakışları ele aldığım bir konuşmamın linkini sizinle paylaşmak istiyorum. İzlerseniz ne demek istediğimi çok daha iyi anlarsınız. 

Peki sağlıklı bir bölge ve ülke analizi nasıl yapılır? Geçen sene Bilim ve Sanat Vakfı’nda verdiğim 4 oturumluk (toplamda 3,5 saatlik) “Ortadoğu’ya Yaklaşımımızda Temel Problemler” seminerimi dinlemenizi tavsiye ederim. Konuyu Ortadoğu üzerinden ele alsam da anlattıklarım da tüm bölgelerin ve ülkelerin analizi için yol gösterici mahiyette. 

11 Eylül saldırılarının akabinde ABD’nin Ortadoğu politikalarını, işgallerini ve bunların bölgeye yansımalarını anlattığım, 2017’de Bilim ve Sanat Vakfı’nda verdiğim “Modern Ortadoğu’nun Siyasi Dönüşümü” seminerimin 6. oturumunu linkten izleyebilirsiniz. Afganistan işgaline kısmen giriyorum. 


Brown Üniversitesi raporuna göre, Afganistan savaşının ABD’ye maliyeti en az 2,2 trilyon dolar. Yani her ABD vergi mükellefinin cebinden çıkan para en az 16 bin dolar. 2442 Amerikan askeri ve 4000 özel güvenlik şirketi mensubu bu savaşta hayatını kaybetti, intihar eden askerlerin sayısı ise kat kat fazla. Yaralı Amerikan askeri de 40 bin kadar. Çeşitli NATO ülkelerinden hayatını kaybeden askerlerin sayısı ise 1150. Buna mukabil 43 bini Taliban mensubu, 60 bini asker ve polis, 38 bini sivil olmak üzere toplamda 141 bin Afgan hayatını kaybetti; ama istatistiklerin Afganistan'la ilgili boyutunun ne derece doğru tutulduğu bir soru işareti olduğu gibi, savaşın yol açtığı açlık, susuzluk, hastalık gibi dolaylı sebeplerden ölenlerin sayısı bu rakama dahil değil. Bunlar da katıldığında çok çok daha yüksek bir rakam ortaya çıkacağı aşikar.

Raporda kalem kalem hangi alana ABD’nin kaç para sarf ettiği yazılmış. Pentagon’a ayrılan bütçe 739 milyar dolar, Afgan asker ve polisinin eğitimine ayrılan bütçe 88 milyar dolar, yeniden inşa ve altyapının tesisine ayrılan 593 milyar dolar... Liste böyle uzayıp gidiyor.

Bu arada askerin, polisin eğitimi demişken önemli bir bilgiyi de paylaşayım. Afgan polisinin %60'tan fazlası okuma-yazma bilmiyor. Asker de benzer durumda. Dolayısıyla mesela yolda trafik ihlali yapan bir sürücüye polisin ceza yazma imkanı yok; başka suçlar için de aynısı geçerli. Afgan ordusu ve polisi görece modern bir anlayışla eğitilip donatılmaya ve bir kurumsal yapı oluşturulmaya çalışılsa da bunun o toplumun sosyolojik gerçekleriyle ne derece örtüştüğü bir soru işareti. Geleneksel hayat şartlarının hakim olduğu bir topluma yukarıdan modern, Batılı kurumları dayatmanın anlamsızlığı ve işlevsizliğine Afganistan iyi bir örnek.

New York Times’a göre Afganistan’da yirmi yılda savaşmış toplam Amerikan askeri sayısı 600 bin. Mart ayında Biden 11 Eylül’e kadar Afganistan’dan tamamen çekilme kararı aldığında şu söylenmişti: “Afganistan’a girdiğimizde yeni doğanlar şu an yirmi yaşında.”

Trilyon dolarların saçıldığı, Amerikan tarihinin bu en uzun savaşından geriye hafızalarda kalacak fotoğraf işte bu. ABD elçiliği ile Kabil havalimanı arası sadece 2 km olduğu halde dün personel apar topar havadan taşınmak zorunda kalındı. 

1980’lerde sıcak denizlere inmek için kuzeyden işgale kalkan Ruslar ile 2000’lerde el-Kaide’ye yardım ve yataklık bahanesiyle Taliban’ı devirmek üzere güneyden giren ABD’lilerin kaderi ortak oldu. Tarihi İpekyolu üzerindeki Afganistan’a Çin’in Yol-Kuşak Girişimi bağlamında yatırımlarını daha da artırarak girmesi yakındır. (İpekyolu demişken aşağıda tarihi ticaret güzergahlarının bir haritasını paylaşmak istiyorum; yeşil renkli alan günümüz Afganistan'ının sınırları.)

Afganistan’ın dünyanın ikinci büyük bakır rezervine sahip olduğunu, daha önemlisi elektrikli arabalar için hayati olan dünya lityum rezervinin çok büyük kısmının bu ülkede bulunduğunu hatırlatayım. Bunlar dışında daha birçok el değmemiş, 21. yüzyılın ihtiyacı yeraltı kaynağına sahip. Kısaca hem jeopolitik olarak hem de jeoekonomik olarak kendi haline bırakılmaması gereken bir ülke. Zaten 200 küsur yıldır Avrasya’daki Büyük Oyun’un ana duraklarından.

Taliban’ın Kabil’i ele geçirmesi sonrası Afganlıların kaçış çabasını, havalimanında uçaklara binebilmek için verdikleri mücadeleyi, havalanan uçaklara tutunanların düşme anlarını linkteki videolardan izleyebilirsiniz. 

Bu fotoğraf da Pakistan sınırına kaçanlar. Yani Afganlar sadece bize gelmiyorlar. 

Afganistan coğrafyasının önemine dair bugün yazdıklarımı daha iyi anlamanız için Robert Kaplan’dan yeni çevirdiğim şu cümleyi paylaşmak istiyorum: “Güncel olaylarla ne kadar meşgul olup kalırsak, ilgili bireyler ve onların tercihleri o kadar önemli sayılır; ama yüzyılların perspektifiyle ne kadar bakarsak, coğrafyanın rolü de o kadar artar.”

Yine Robert Kaplan’dan çevirdiğim önemli bir cümle daha: “Güneş sisteminin dışına uydular gönderebilsek de -ve hatta mali piyasalar ve siber alem sınır tanımasa da- Hindukuş Dağları hala daha aşılması zor bir engel teşkil ediyor.” (Hindikuş’un önemli bir kısmı Afganistan sınırları içindedir.)

 

Yirmi yıl sonra dün Taliban’ın Kabil’i ele geçirmesi ve Afgan hükümetinin çöküşü, ABD için sadece işgal ve emperyal yayılma politikasının nihai başarısızlığının bir göstergesi değildi; aynı zamanda 11 Eylül sonrası benimsediği terörle mücadele politikasının da ciddi bir darbe almasıydı. Henüz pek farkında değiliz ama Taliban’ın bu başarısı, dünyanın dört bir yanında benzer silahlı örgütler için çok büyük bir moral ve direnç kaynağı olacak. Batı’nın terörle mücadelede elde ettiği kısmi başarılar da bundan sonra tehlikeye girebilir. Taliban tecrübesi el-Kaide başta olmak üzere benzer örgütler için önemli bir rol modeldi. Hatta Ebubekir en-Naci’nin 2004’te yayınlanan İdarat et-Tevahhuş / Managing of Savagery / Vahşetin İdaresi kitabı, Taliban’ın 1990’larda iktidara geliş tecrübesi üzerinden silahlı örgütlere devletleşmenin yol haritasını sunuyordu.

Taliban yakında Rusya ve Çin tarafından meşru hükümet olarak tanınırsa -ki bu ihtimal çok yüksek- şimdiye kadar bastırılmış/zayıflatılmış terör örgütleri de daha özgüvenle yeniden harekete geçebilir. Yani yirmi yıllık küresel terörle mücadelede yeni bir aşamaya girildiğini iddia edebiliriz. Silahlı grupların yeniden canlanması Ortadoğu ve Afrika başta olmak üzere dünyadaki birçok rejimi yeniden sarsabilir, yeni yeni istikrarsızlıkları tetikleyebilir. Ortadoğu'da önümüzdeki süreçte yeni sürprizleri beklemek gerekir. 

Bu arada Rus yorumcular, yabancı kanallarda Taliban’a ve Afganistan’daki yeni döneme ilişkin gayet olumlu yorumlar yapıyor; hatta “Şanghay İşbirliği Örgütü’nün Taliban’la sorunu yok” bile diyen oldu. Dün Kabil’de Afgan güvenlik güçlerinin çöküşü üzerine Rus Büyükelçiliğini hemen Taliban milisleri korumaya başladı. Bu da aralarında yıllardır devam eden diyalogun bir ürünü.

Yeri gelmişken son yıllarda ABD, Rusya, Çin, İran, Hindistan vd.nin Taliban yetkilileriyle defalarca görüştüğünü de hatırlatayım. Özellikle IŞİD'in Afganistan'da alan hakimiyetine geçme çabası sonrası küresel değil, yerel iddiası olan Taliban kapalı kapılar ardında daha fazla muhatap alınan bir aktöre dönüştü. ABD bu savaşı kazanma imkanı olmadığını bildiğinden ve ülkede Taliban'ın dışlandığı bir düzen kurulamayacağından zaten birkaç yıldır Katar üzerinden örgütle doğrudan müzakere masasındaydı... Dün de yazdığım gibi, Taliban zaten yıllardır sahada önemli aktörlerden biriydi. Eğer ki meşru hükümet olarak tanınırsa gerçek bir dönüm noktası olacak.

20. yüzyıldan 21. yüzyıla geçerken 11 Eylül’le birlikte sadece Batı’nın değil, Rusya, Çin ve Hindistan da dahil tüm dünyanın ana politikası haline gelen terör ve radikal İslam’la mücadele politikasının ulusal çıkarlar ve büyük güç mücadelesi çerçevesinde nasıl de değişiverdiğini ibretle göreceğiz. Daha doğrusu radikal İslam, ılımlı İslam, terör gibi kavramların aslında nasıl da keyfi ve muğlak olduğunu keşfedeceğiz. Bu arada 11 Eylül saldırılarından Çin, Rusya, Hindistan’ın da bolca istifade edip kendi içindeki Müslümanlarla mücadelesini “terörizmle savaş” zeminine oturtarak “meşruiyet” sağladıklarını ve vahşi politikalarında ellerinin serbestleştiğini hatırlatayım.

Ve buradan ezberlerimizi bozmamız gereken bir başka konuya gelelim. Zannettiğimiz gibi Batı veya Doğu İslam’ı yok etmeye çalışmıyor, çalışsa bile bunu başaramaz; ama İslam’a boyun eğdirerek “uslu çocuk” yapmayı ve kendi menfaatleri doğrultusunda kullanmayı hedefliyor. Biz ikisi arasındaki farkı kaçırıyoruz. Bu konuya, daha evvel linkini paylaştığım “Ortadoğu’ya Yaklaşımımızda Temel Problemler” seminerinde iki defa girip uzun uzun anlatmıştım. Burada tekrar yazmayayım. Taliban büyük güçlerin çıkarlarına dokunmadığında birlikte iş tutmaktan hiç de çekinmeyeceklerdir. Tıpkı İslam'ın en radikal yorumu olan Vehhabi anlayışın on yıllardır taşıyıcısı ve yayıcısı Suudi Arabistan'ın Ortadoğu'da Batı'nın baş müttefiki olması gibi... 

Afganistan’da defalarca bulunmuş the New Yorker dergisinin en iyi kalemlerinden Robin Wright da dün yazdığım tvitlerle örtüşen bir yazı kaleme almış: AFGANİSTAN’DAN BÜYÜK GERİ ÇEKİLİŞ AMERİKAN ÇAĞININ SONUNA MI İŞARET EDİYOR? Bu önemli yazıyla bu akşamki tvitlerimi tamamlayayım. 


 17 Ağustos 2021

Afganistan’ın birçok bakımdan klişelerimizi, ezberlerimizi bozduğunu dün yazmıştım. Afganistan, Türkiye olarak hiç tanımadığımız ve gündeme geldiğinde de hep tepeden baktığımız bir ülke maalesef.

Ezber bozucu demiştim, bunlardan biri de “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur” hamaseti. Afganistan, dünyadaki en Türk dostu ülkelerdendir. Bizi bizden daha fazla seven iki ülke varsa biri Afganistan, diğeri Pakistan’dır. Yüz yıl evvel Ankara hükümetini ilk tanıyanlardadır ve yine ilk büyükelçi yollayandır. 1930’larda Afgan ordusunu Türkiye eğitmiştir. II. Abdülhamid döneminde Osmanlı’nın İngilizlere karşı Afganlara büyük destekleri olmuştur. Bunun gibi iki ülke ilişkilerindeki yakınlığın uzun bir listesini çıkartmak mümkün.

2003-2006 yılları arasında NATO’nun Afganistan’daki kıdemli sivil temsilciliğini yürüten eski Dışişleri Bakanımız ve TBMM Başkanımız Hikmet Çetin’i 2012’de Bilim ve Sanat Vakfı’na konuşmacı olarak davet etmiştim. Afganlar kendisini çok severler, hatta hep “Hikmet Abi” diye hitap ederlerdi. Hikmet Çetin demişti ki “Afgan halkı kadar dünyada Türkleri seven bir halk daha yoktur; görevimdeki başarımın sırrı da Türkiye’den gelmiş olmamdı.”

NATO çerçevesinde Afganistan’a giden Türk askerleri muharip değildi; ABD Ankara’ya muharip asker yollaması için defalarca büyük baskılar yaptığı halde böyle bir birlik yollanmadı. Askerlerimiz Afgan halkı tarafından o kadar sevildi ki diğer NATO ülkelerinin askeri araçları saldırıya uğramamak için zaman zaman Türk bayrağı asmak zorunda bile kaldı. Bunu da bir not olarak düşeyim.

Hikmet Çetin, NATO’daki görev süresi dolduktan sonra Türkiye’ye dönmeden evvel Afganistan meclisindeki veda konuşmasında “Kalbimin yarısını Afganistan’da bırakıp Türkiye’ye dönüyorum” sözlerine, Meclis Başkanı’nın “Siz kalbinizin sadece yarısını burada bırakıyorsunuz ama 30 milyon Afgan halkının kalbini alıp götürüyorsunuz” dediğini biliyor musunuz? Bu vedalaşmanın birçok milletvekilini ağlattığından haberdar mısınız?

Maalesef gerek akademik gerekse popüler alanda ülkemizde Afganistan’a hiç ilgi duyulmadığından bu ülke hakkında ahkam kesenlerin kahir ekseriyeti kibirle ve cehaletle bolca atıp tutuyor. Türk medyası neden orada yıllarca görev yapmış ve Afganistan’ın bütün kesimleriyle diyalog kurmuş Hikmet Çetin’i konuşturmuyor mesela?

Maalesef ki Afgan halkına geri kalmış, cahil sürüsü diye bakıyoruz. Peki 1979’dan beri bu talihsiz halkın hep işgal, savaş ve tecrit gördüğünü biliyor muyuz? “Vatanlarını neden savunmuyorlar” diye saçma sapan konuşuyoruz. Peki savunmadılarsa Ruslar ve Amerikalılar canları sıkıldığı için mi geri çekildiler? Tam da savaş yüzünden okuma-yazma bilmez, eğitimsiz hale geldiklerini; tam da savaş yüzünden ülkede doğru düzgün iş imkanı olmadığını ve aile geçimi için gençlerin yurtdışında çalışmak zorunda kaldığını; tam da savaş yüzünden ahlakın ve merhametin yitirildiğini biliyor muyuz?

Biz Türklerin zihninde savaş algısı da çok çarpık. Hamasi cengaverliğimiz hep zirvede. On yıllar süren savaşların siyasi, iktisadi, toplumsal, ahlaki, fikri her bakımdan çürüme ve çöküş getirdiğinin farkında mıyız? 1979’da doğanlar sadece savaş ve yokluk gördüler, o kadar. Bu savaşlar kaç nesli yuttu gitti.

Ortalama insan ömrü şu an bizde 75, dünyada 70 iken Afganistan’da sadece 50’dir (daha evvel sadece ve sadece ise 45’ti). Yani ömürleri bizden ve dünya genelinden çok çok daha kısa ve o yaşanan ömür de savaş, çatışma ve yoklukla doludur. Kadınların ise hayatı çok daha çilelidir. Afgan gençler işte bu kısır döngüden kurtulmak ve dışarıda çalışıp ailelerine para yollamak için yıllardır yurtdışına kaçıyor.

Dönemin işgalci süper güçlerini bir bir imparatorluk mezarlığına gömdüler; ama o süreçte kendi ülkeleri bir mezarlığa dönüştü. 1979’da Afganistan nüfusu 13 milyondu; 10 yıllık Sovyet işgalinin bilançosu 1,5 milyon can kaybı, 3 milyon yaralanma veya sakat kalma, 5 milyon dış göçme, 2 milyon içeride yer değiştirme oldu. Nasıl korkunç bir bilanço görüyor musunuz? Süper güçlerin en uzun işgallerini ve savaşlarını verdikleri Afganistan topraklarının muazzam bedeller ödediğinin farkında mıyız?

Bu arada hep Batı işgallerine odaklandığımız için Sovyet işgallerinin dehşet verici boyutundan ekseriyetle habersiziz. Ruslar yüzyıllardır işgal ettikleri devasa coğrafyalarda, bilhassa Kafkaslarda dehşet verici kıyımlar yapmıştır. En son Çeçenistan’a yaptıkları da hala hafızalardadır.

Başa dönelim. Türk’ün Türk’ten başka dostları var; ama biz dostlarımızı göremeyecek kadar kibirliyiz ve bilgisiziz, dolayısıyla hep dışlayıcıyız. 1979’dan beri uzun yıllar dünya gündemine oturmuş Afganistan gibi bir ülke hakkında hala yetkin uzmanlarımız yoksa bu bizim büyük bir ayıbımızdır. Taliban’ın Kabil’e girmek üzere olduğu gün gibi ortadayken medyamız olayları yerinde takip için muhabir yollamadıysa “Yazıklar olsun!”dan başka ne denebilir ki?

Neden bolca hamasete ve komplo teorilerine mahkum olduğumuzu, dış güçleri hep tanrılaştırdığımızı, önyargılarla bize benzemeyeni küçümsediğimizi anlıyor muyuz? Gerek sosyal medyamızdaki gerekse geleneksel medyamızdaki Afganistan ve Afganlar hakkındaki yorumlar ne kadar da utanç verici, gerçeklikten uzak ve manipülatif... Özellikle sosyal medyada gezen bilgilerin çoğu yalan yanlış. Mesela bugün, Taliban yönetimi ele geçirir geçirmez bakın ne kararlar aldı diye gezen bir liste var ki akıllara ziyan, hepsi yalan. 

Bu da bizi ciddi bir başka problemimize götürüyor. Biz fikri tartışma yürütme adabını bilmiyoruz, sahayı bilmenin öneminin farkında değiliz ve tabii ki her şeyi Türkiye’ye bağlıyoruz. Taliban’ı bile Afgan coğrafyasının dinamikleri değil, kendi korkularımız ve iç kavgamız üzerinden konuşuyoruz. Çok komik bu… Tam da her şeyi Türkiye üzerinden okuma ve anlama takıntımız dünyada yaşanan her şeyi anlamamızın önündeki en büyük engel.

Taliban’ın ortaya çıkış zeminini, fikri yapısını vs. objektif ve akademik bir şekilde anlatmaya çalışanları Taliban propagandacısı sanıyoruz. Yarın öbür gün Rusya, Çin vs. Taliban yönetimini tanıma yarışına girdiğinde yine neler olduğunu anlamayıp büyük komplolara bağlayacağız.

Afgan göçmenler Türkiye’yi çökertmek için salındı diye kuruyoruz. Oysa Afganlar önümüzdeki belirsizlik sürecinden duydukları haklı korkuyla ve can havliyle (tabii bir kısmı da geçmişteki işbirlikçilikleri veyahut Taliban’la olan haklı husumetleri nedeniyle) dört bir koldan karadan, havadan ülkelerinden kaçmaya çalışıyor. Bu insanlar yaşamak istiyor, her insan gibi.

Kafalarımızı 783 bin kilometrekarelik Türkiye Cumhuriyeti sınırlarından dışarı çıkarabildiğimizde ancak Afganistan vd. yerlerde gerçekte neler olduğunu, mülteci meselesini vs. anlayabiliriz. Tabii bu da yetmez; yargılamak değil anlamak/anlamlandırmak için bakmayı öğrenmeliyiz.

 

Az evvel BBC’de Afganistan’ın yurtdışına kaçan ve şu an saklanan Merkez Bankası başkanı Ajmal Ahmady ile röportaj vardı. Cumartesi günü Cumhurbaşkanı Eşref Gani ile uygulanacak makroekonomik politikalar konusunda bir toplantı yaptığını, ertesi gün Kabil’in düşeceğini hiç beklemediklerini, böyle bir konunun dahi geçmediğini anlattı. “Çünkü iyi eğitim almış 300.000 güvenlik gücümüz vardı. Onlara güvenmiştik. Hiç direniş göstermeden geri çekileceklerini zannetmiyordum... Her şeye rağmen pazar günü bir uçak bulup ailemle binebildiğim için çok şanslıydım” dedi. Taliban af ilan etti, geri döner misiniz diye sorulduğunda “Hayır, ekonomik reform programımız birçoklarını rahatsız ettiği için çok düşman kazandım, hayatım güvende değil” diye devam etti.

Söyledikleri ne kadar doğru ve samimi bir soru işareti olmakla birlikte bundan sonra Afganistan’da neler olacağını bekliyorsunuz sorusuna Ahmady’nin verdiği cevap önemliydi: “Afganistan’ın çok büyük borçları var, dış yardımlarla bugüne kadar hep ayakta kaldı. Şimdi bu yardımlar kesileceği için ülke çok ciddi bir ekonomik krize girecek. Hayat pahalılığı yaşanacak. Eğitimli kesim yurtdışına kaçmakta olduğu için ekonomiyi ayağa kaldıracak kadro da kalmayacak” dedi.

Eski Merkez Bankası Başkanı’nın tam da bu beklentisi nedeniyle Taliban’ın ikinci döneminin ilki gibi olmayacağı kanaatindeyim. Batı’nın kesilen yardımları yerine Çin, Rusya gibi aktörlerden yardım ve yatırım alması gerekli. Daha dışa dönük, içeride daha az baskıcı olmak zorunda… Gerçi kendisi de baskıcı olan Çin ve Rusya’nın Taliban yönetimine bu konuda herhangi bir önşart ileri sürmeyeceği aşikar; onlar daha ziyade İslami baskının azalmasını ve kendi “teröristler”ine yardım ve yataklığın kesilmesini yeterli sayacaklardır.

Taliban Sözcüsü Zebihullah Mücahid’in bugün düzenlediği ilk basın toplantısında verdiği yumuşamış, değişmiş Taliban imajı endişeli Afganları hiç ikna etmiş değil. Pakistan medreselerinden çıkmış bu ekolün yumuşaması ve değişmesinin imkansız olduğu kanaatindeler. Ama el-Cezire’ye çıkan 1990’larda muhabirlik yapmış bir gazeteci “Basın toplantısını izlerken yaşadığım şaşkınlığı anlatamam; Taliban’ın ilk yönetiminde kamera ve fotoğraf makinemizi nasıl saklayacağımız bilemezdik. Fotoğraf tamamen yasaktı, çekmek de evde herhangi bir fotoğraf bulunması da. O dönem çok zor gazetecilik yapmıştık. Şimdi onca kameranın ve fotoğraf makinesinin karşısına geçip kadın gazetecilerin bile sorularına cevap verdiler. İnanılır gibi değildi” dedi. “Ilımlılıkları nereye kadar olacak şüpheliyim ama değiştikleri kesin. Basın toplantısında kullandıkları kelimeler bile 20 yıl öncesine göre çok farklıydı” diye devam etti. Aynı gazeteci bir başka programda Katar’daki müzakereler sırasında muhatap olduğu Taliban yetkililerinin sözlerindeki ciddi farka bizzat şahit olduğunu da belirtti.

Taliban ilk iktidar tecrübesinde gerçekten çok katı bir dini anlayışla siyasetinin rotasını çizmişti. 1990'ların Sovyetlerle savaştan çıkmış ve iç savaş içindeki Afganistan'ında halk buna boyun eğmişti, başka bir imkanı yoktu. Ancak bu defa durum çok farklı. Öncelikle insanlar, özellikle de şehir ahalisi, yirmi yıldır işgal şartları ve çatışmalar olmakla birlikte, günlük hayatlarında serbest bir ortamda yaşadılar ve bu hayat tarzına da alıştılar. İnsanları tekrar bir cendereye sokabilmek artık çok zor. Dahası ismini şu an hatırlayamadığım BBC Arapça kanalında görüşlerini açıklayan bir Afganistan uzmanının da belirttiği gibi, "Artık her Afgan'ın evinde dört haberci/muhabir var: Facebook, Instagram, vd. Dolayısıyla artık Taliban kafasına göre halka aşırı muamelelerde bulunamaz, bulunduğu takdirde anında sosyal medyada yayılır ve halk sokağa dökülür." Bu öngörü çok da yanlış sayılmaz.

Taliban konusunda ne okuyalım sorusu geliyor. İslami hareketlerle ilgili ülkemizde en yetkin hocalarımızdan Prof. Mehmet Ali Büyükkara’nın Klasik Yayınları’ndan çıkan Çağdaş İslami Akımlar kitabını hararetle tavsiye ederim. İçinde sadece Taliban yok, bütün İslami akımlar var. Büyükkara’nın Taliban üzerine makaleleri de var; kendisi bu hareket üzerine ülkemizde ilk akademik çalışmaları yapan kişidir.

Ayrıca bu ülkeyi genel olarak tanımak için TDV İslam Ansiklopedisi’nin “Afganistan” maddesini okuyabilirsiniz. Bu ansiklopedi her konuda ilk başvuru kaynağınız olabilir. 


19 Ağustos 2021

Geçmişte El-Cezire’nin Afganistan ve Pakistan bölge şefi olan, Taliban’ı çok yakından tanıyan Ahmed Muvaffak Zeydan’ın Mana Yayınları’ndan çıkan Taliban’ın Yükselişi: Afganistan’da Yeni Dönem kitabı da önemli. Maalesef sadece girişini okuyabildim, vaktim olmadığından. Ama okuduğum kısmında bile on sene önceden bugün yaşanacakları bir bir anlatmış.

Taliban nedir, ne değildir diye soran çok. Vakit bulup da yazamamıştım. Muttalip Tütüncü, Twitter hesabında Taliban ile el-Kaide farkını derli toplu açıklanmış. Okumanızı tavsiye ederim.

Ben de buna, 2012’de daha evvel bahsettiğim toplantı sırasında, Hikmet Çetin’in anlattığı bir bilgiyi ekleyeyim. Sayın Çetin, Afganistan’da görev yaparken görüştüğü Taliban’ın son dışişleri bakanına “11 Eylül’den sonra ülkenin işgali pahasına Usame bin Ladin’i ABD’ye neden teslim etmediniz?” diye sormuş. Cevabı şöyleymiş: “Çoğumuz bin Ladin’in ve el-Kaide’nin varlığından memnun değildik, ama SSCB’ye karşı Afgan cihadındaki katkılarından dolayı vefa borcumuz vardı. Başımıza sorunlar açacağını bilsek de kabul ettik.”

Bu belki bizim pek anlamayacağımız bir cevap. Kabile kültüründe ahde vefa ve kendine sığınanı teslim etmemek en temel ilkedir. 1990’larda Sudan’dan çıkmak zorunda kaldığında Taliban yönetimi Usame bin Ladin’e kucak açacaktı bir vefa borcu olarak. ABD teslim edin ültimatomu verdiğinde de kabile kültürünün ilkeleri devreye girecekti.

Eski dışişleri bakanı şunu da eklemiş: “Başımıza ne geldiyse hepsi dışarıdan geldi. El-Kaide ülkemize Arap kültürünü de taşıdı.” Bu cümle de aslında Taliban’ın Afganistan-Pakistan coğrafyasının kendi iç dinamiklerinden kaynaklı yerel ve yerli bir örgüt olduğunu, ülkeye gelen “Arap Afganlar” da denilen yabancı savaşçılardan pek de hoşlanılmadığını ortaya koyuyor... Ama yine de Taliban döneminde dağlık coğrafyasıyla Afganistan'ın el-Kaide başta olmak üzere Avrasya'daki birçok silahlı örgütün sığınağı olduğu, gelecekte de böyle olma potansiyeli taşıdığı bir gerçek.

Sovyetler çekildikten sonra patlak veren iç savaş ortamında Pakistan medreselerinden çıkan bu Peştun kökenli hareket Afganistan’da kontrolü ele geçirecekti. Her yerin suç çeteleriyle ve savaş ağalarıyla dolduğu, devlet diye bir şey olmadığı kaos ortamında uyguladığı çok katı politikalarla çeteleri etkisizleştirecek, ülkede can güvenliğini ve istikrarı sağlayacak, bu sayede halkın bir kesiminin desteğini elde edecekti. Ama tabii yönetiminden pek memnun olmayacak diğer azınlıkları (Tacikler, Özbekler, Türkmenler, Hazaralar vs.) korku salarak sindirmeye çalışacaktı.

Yeni bir iç savaşı tetiklememek için bu defa diğer gruplara karşı daha yumuşak davranmak ve hatta yönetime katmak zorunda gibi görünüyor. Ama bunu başarabilir mi, başarsa bile böyle bir yönetimin ömrü ne kadar olur, daha akil üst kadro tabanının taşkınlıklarını önleyebilir mi hepsi birer soru işareti. Çünkü üst kadro geçmişten ders almış olsa bile alt kadrodan ve sıradan savaşçılardan aynı olgunluğu ve dönüşümü beklemek, -hele de tarafların yakın geçmişte birbirlerine karşı işlediği suçlar ve yaptığı katliamlarla bileylenen intikam arzusu düşünüldüğünde- biraz safça olur. Buna bir de sıradan Taliban mensuplarının aldıkları katı ve dışlayıcı dini eğitimi de ekleyebiliriz.

Bu arada Afganistan’da yaygın olan “Başımıza ne geldiyse hep dış güçlerden geldi” sözü çok doğrudur. Coğrafi konumu itibarıyla son 200 yıldır hep dönemin süper güçleri arasında bir tampon bölge rolü oynamış ve sık sık işgale uğramıştır.

 

Her zaman yazılarını ilgiyle okuduğum Middle East Eye genel yayın yönetmeni David Hearst, her satırı önemli bir yazı kaleme almış: TALİBAN’IN ZAFERİ BATI İMPARATORLUĞUNUN SONUNUN BAŞLANGICI MI OLACAK? Mutlaka okuyun derim. 

Afganistan’ın dünya üzerinde Türkiye’yi en çok seven ülkelerden olduğunu yazmıştım. Robert Kaplan’dan son çevirdiğim cümleyi sizinle paylaşayım: “Doğu Afganistan’ı karargahı kılan Türk savaşçı Gazneli Mahmud, 11. yüzyılın başlarındaki imparatorluğu altında bugünkü Irak Kürdistanı, İran, Afganistan, Pakistan ve Delhi’ye kadar kuzeybatı Hindistan’ı birleştirdi.”
Afganistan-Pakistan-Hindistan coğrafyasını uzun yüzyıllar Türklerin yönettiğini; bugün hala Afganistan nüfusunun büyük kısmının Türk, kuzeyinin de Orta Asya’nın bir devamı olduğunu söylemeye gerek var mı? Sınır dışı edelim, neslimizi bozacaklar diye kükrediğimiz ülkemizdeki Afganların bir kısmının Türk kökenli olduğunu biliyor muyuz?

“Türk’ün Türk’ten başka dostu yok” sloganlarını atanlar, -komşumuz Azerbaycan dışında- Orta Asya Türk Cumhuriyetleri’nden de, onların uzantısı Afganistan’dan da habersizler maalesef. Türklüğü sadece kendimiz üzerinden okumamız ise ayrı bir garabetimiz. Sizinle Türkçe ve lehçelerini konuşan coğrafyanın haritasını paylaşayım ki ufkumuzu ne denli genişletmemiz gerektiğini anlayabilelim. 

Bu arada Ortadoğu çalıştığım için bazen Türk milliyetçileri burun kıvırıp “Arap dünyası geri, baskıcı, ne varsa Türklerde var” vs. diyorlar. Ben de onlara biraz Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinin mevcut durumunu anlatıyorum, şok oluyorlar. Bakın size bir Türkmenistan gerçeği. 

Bu son videodan hareketle üç hususu vurgulamak isterim:

1. Ülkemde Türkçü Türk dünyasını, İslamcı İslam dünyasını, komünist (Soğuk Savaş yıllarında) Çin ve SSCB’yi, Batıcı Batı’yı bilmez; ama kurduğu hayal alemleri içinde “en iyi ve en doğru bizimki, ne varsa bizde var” diye şişer.

2. Ortadoğu siyasetindeki hastalıkların çok benzerleri, hatta bazen daha bile ileri boyutlusu Orta Asya ülkelerinde de mevcuttur. Arapların diktatörlükleri ile Türk Cumhuriyetlerinin diktatörlükleri birbiriyle yarışır; toplumsal alanda yol açtığı tahribatlar da benzeşir. Ama Ortadoğu dünyanın odak noktası olduğundan dikkat çekerken Orta Asya’daki pek kimsenin umuru değildir, gündeme bile gelmez.

3. İslamcılar antidemokratik olmakla, baskıcılıkla, geri kalmışlıkla ve vahşetle suçlanır; ama laiklerin antidemokratikliği, baskıcılığı ve vahşeti karşısında neredeyse suspus olunur, (Beşşar Esed gibi) traşlı ve kravatlıların vahşeti sakallılarınkine kıyasla ehven-i şer sayılır, çoğu zaman ise sahada neler yaşandığı hiç bilinmez bile.

Bilmemek bir konfordur; kişiyi Alice Harikalar Diyarında kibriyle yaşatır. Ve işte o bilmemek ve kibir hali, yakın geçmişin koskoca süper gücü ve tek hegemonu ABD’yi bile Afganistan’ın dağlarında ve Irak’ın çöllerinde utanç verici bir yenilgiye uğratır.

David Hearst, bugün paylaştığım yazısında tam da bu konuyu vurguluyordu: “Bu düzen güçlü düşmanlarla karşı karşıya kaldığı için çökmedi. Kibirden, küstahlıktan, topraklarını işgal ettiği halkı analiz edememek ve anlayamamaktan çöktü. Tam da başka hiçbir gücün kendisine meydan okumadığı ve uluslararası güç kullanma tekeline sahip olduğu bir anda çöktü.”

Söz kibre gelmişken geçen Ramazan baştan sona Kur’an-ı Kerim meali okuyup kendi alanımla ilgili ayetleri çıkarırken dikkatimi çeken bir hususu yazmadan geçmeyeyim. İnkarcılıktan sonra Allah’ın sakınılması için en çok uyardığı insan özelliği kibirdir; kibri çok geniş çerçevede ele alır ve her vesileyle kibirliyi kınar. Allah, tarih boyunca insanları, kavimleri ve devletleri en kibirli oldukları, kendilerini en güçlü hissettikleri bir anda apansızın yakalayıp helak etmiştir. Keza kibirden inkara sapış arasında da ince bir çizgi vardır; ilmiyle temayüz eden İblis’i şeytana dönüştüren şey tam da kibridir. Bilmemekte ısrar etmek de kibrin bir başka formudur.

Kur’an-ı Kerim’i incelediğinizde bu liste daha çok uzayıp gider. Konuyu kapatmadan şunu da paylaşayım: Geçtiğimiz yıllarda İsrail’in üst aklı diyebileceğimiz, güvenlik ve savunma politikalarını şekillendiren kilit isimlerden Tümgeneral Amos Gilad, emekli olduktan sonra verdiği bir röportajda İsrail’in geleceğiyle ilgili en büyük endişeniz nedir diye sorulduğunda “Kibir, güç zehirlenmesi” demişti.

 

Şimdi de sizinle Middle East Eye’ın yaptığı çok önemli bir ifşaatı paylaşayım: Kasım Süleymani 2015’te Taliban’la bir anlaşmaya varmış. İran Devrim Muhafızları Taliban’a eğitim verip para akıtmış; (Suriye’de savaştırılan) Afgan Fatimiyyun Tugaylarının Afganistan’a geri dönmesini durdurma sözü vermiş. Karşılığında Taliban’dan Afgan Şii azınlık olan Hazaraların korunacağına dair güvence almış. İran-Taliban ilişkisinin geçmişini ve bugününü de anlatan bu yazıda daha birçok bilgi var. Kaçırmayın derim. Bu arada katı Sünni yoruma sahip Taliban ile Şiilerin ve tabii ki İran’ın geçmişte en baş düşmanlar olduğunu, 1998’de savaşın eşiğine bile geldiklerini hatırlatayım. 

Taliban’ın Çin, Rusya ve ABD ile benzer anlaşmaları üzerine de yakında bir dizi ifşaatlar çıkacaktır, belki de çıkmıştır benim henüz haberim yoktur. Bu vesileyle uluslararası ilişkileri salt din, mezhep ve kimlik üzerinden okumanın yanlışlığını da hatırlatayım. Din-mezhep-kimlik, 1980’lerden bu yana ama özellikle son yirmi yıldır uluslararası ilişkilerde devletlerin politikalarına meşruiyet sağlayıcı bir kılıf olarak bolca kullanılageldi. Ama aslolan hep menfaatlerdi. Artık kitleleri seferber etmek için kullanılan bu kılıf kalkıyor. U dönüşleri çağındayız. Afganistan’ın ezber bozucu diğer bir boyutu da işte bu.

Taliban’ın Afganistan’ı kontrolü kritik bir oyun değiştiricidir. Şu an dünya siyasetinde kartlar tamamen yeniden karılıyor. Taliban’ın iktidara geri dönüşü sadece Afganistan’ı etkilemekle kalmayacak, hem küresel hem de bölgesel bolca sonuçları olacaktır. Sürpriz üzerine sürprizleri bekleyin derim. Hatta Türkiye-BAE temasları da bu yeni süreçten bağımsız değildir.

 

Bayrak, bir ülkenin istikrarının ve ne denli süreklilik arz ettiğinin de bir ölçüsüdür. Bu noktada ilginç bir infografiği paylaşmak istiyorum. Son 120 yılda Afganistan bayrağı en az 18 defa değişikliğe uğramış. El-Cezire haberi.