13 Ağustos 2026 Perşembe

Z.T.KOR: ABD, NETANYAHU’NUN SON GAZZE BARIŞ ANLAŞMASINI BOZMASINI ENGELLEYEBİLİR Mİ?

 

ABD, NETANYAHU’NUN SON GAZZE BARIŞ ANLAŞMASINI BOZMASINI ENGELLEYEBİLİR Mİ?

TRT World’den Kazim Alam’ın yolladığı sorulara verdiğim cevaplar üzerinden kaleme alınan “Can US stop Netanyahu from derailing latest Gaza peace deal?” başlıklı yazı 12.8.3026 tarihinde TRT World’de yayınlanmıştır. Mustafa Yetim hoca da görüşleriyle yazıya katkı vermiştir. Yazıyı linkten okuyabilirsiniz: https://www.trtworld.com/article/670064b88c92. Sorulara verdiğim cevapların tam hali aşağıdadır.

 

Sizce ABD, İsrail'in Barış Kurulu planı kapsamında Gazze'den çekilme kararını gözden geçirmesi için baskı uygulamaya istekli olacak mı? Eğer evet ise: neden ve ne ölçüde?

Öncelikle şunu belirteyim. Ateşkes anlaşmasına imza atıldığı andan itibaren İsrail’in anlaşmaya asla uymayacağını, Netanyahu’nun 8 Ekim 2023’te ilan ettiği hedeflerin hiçbirinden vazgeçmediğini, bunun barışa giden bir yol olmayıp İsrail soykırımını dünyanın dikkatini ve tepkisini çekmeden başka araçlarla sürdürmesini sağlayacağını söylüyorum. Gerek ateşkes metni gerekse Barış Kurulu’nun oluşumu ve şekli İsrail’in sonuna kadar istismar edebileceği boşluklar ve imkanlarla dolu.

Netanyahu 7 Ekim’den bu yana bir savaş tiryakisine dönüştü, artık savaşsız ayakta kalamaz. İsrail toplumu da hala kan ve intikam istiyor. Gazze’nin yeniden işgali ve yerleşimlere açılmasını destekleyen geniş bir kitle var. Bu şartlar altında 27 Ekim’de seçimlere gidecek İsrail’de hiçbir hükümet, dışarıdan gelen baskılara boyun eğmeyecektir.

Trump yönetimi, İsrail’e kararını gözden geçirmesi için baskı yapabilir, ama bunun işe yarayacağını düşünmüyorum.

İsrail’in eski savunma bakanlarından Moşe Dayan’ın şu sözü hala geçerli: “ABD’li dostlarımız bize para, silah ve tavsiye sunuyor; biz para ve silahı alır, tavsiyeleri geri çeviririz.”

1980’lerde ABD’de büyükelçi yardımcısı ve BM daimi temsilcisi görevlerini üstlenen Netanyahu manipülasyon ustasıdır. 1990’lı yıllarda şu sözü bugün hala geçerliliğini koruyor: “ABD hükümeti İsrail siyasetine karşı çıkacak olsa Amerikan kamuoyunu kendi hükümetine karşı nasıl manipüle edeceğimi biliyorum.”

ABD'nin İsrail üzerinde hâlâ kullanabileceği belirli baskı araçları var mı? ABD bu araçları ciddi anlamda kullanmaya karar verirse, bunların etkinliği ne kadar olabilir?

Tabii ki. ABD’nin İsrail üzerinde gerçekten baskı oluşturacak araçların hiçbirini kullandığını düşünmüyorum. Mesela silah satışını kestiği taktirde İsrail’in boyun eğmekten başka şansı kalmaz. Çünkü ne kendi silah üretim kapasitesi ne de diğer müttefiklerinden aldığı silahlar Amerikan silahlarının yerini doldurabilir. Diplomatik alanda korumayı kaldırabilir. Uluslararası mahkemelerde yargılanmasının önünü açabilir. Medyada İsrail’in propaganda dilini kullanmaktan vazgeçip suçlarını ifşa edebilir. Ekonomik yardımları kesebilir. Şunu unutmayın: İsrail kurulduğundan beri dış destekle ayakta. O destek kesilmeden İsrail geri adım atmaz. Ama ABD elindeki kartları kullanmayacaktır.

ABD, İsrail'i geri çekilmeye zorlayamazsa veya zorlamazsa, Gazze barış sürecinin genelinde en olası sonuçlar nelerdir?

Gazze’de bırakın barış sürecini ateşkes bile yok, kendimizi kandırmayalım. İsrail’in lügatinde taviz ve uzlaşma değil, hasma boyun eğdirme vardır. Dolayısıyla ABD ve İsrail’in barışla kastı Filistinlilerin ve bizim anladığımız şey değildir. Halihazırda Gazze tamamen yaşanamayacak bir yere dönüştürüldü; önümüzdeki kış sınır kapıları açıldığında gönüllü çıkış adı altında yüz binlerce Gazzeliyi gitmeye mecbur bırakmaya çalışırlarsa şaşırmayacağım. İsrail’in Gazze’yi boşaltma hedefinden vazgeçtiğini düşünmüyorum.


Z.TKOR: CAN US STOP NETANYAHU FROM DERAILING LATEST GAZA PEACE DEAL?

 

CAN US STOP NETANYAHU FROM DERAILING LATEST GAZA PEACE DEAL?

TRT World’den Kazim Alam’ın yolladığı sorulara verdiğim cevaplar üzerinden kaleme alınan “Can US stop Netanyahu from derailing latest Gaza peace deal?” başlıklı yazı 12.8.3026 tarihinde TRT World’de yayınlanmıştır. Mustafa Yetim hoca da görüşleriyle yazıya katkı vermiştir. Yazıyı linkten okuyabilirsiniz: https://www.trtworld.com/article/670064b88c92. Sorulara verdiğim cevapların tam hali aşağıdadır.

 

Do you think the US will be willing to apply pressure on Israel to revise its decision against withdrawing from Gaza under the Board of Peace plan? If yes: why, and to what extent?

First, let me state something clearly. From the moment the ceasefire agreement was signed, I said that Israel would never abide by it, that this was not a path to peace, but rather a means for Israel to continue its genocide without attracting the world's attention and reaction. Both the ceasefire text and the structure of the Peace Committee are full of loopholes and opportunities that Israel can exploit to the fullest extent.

The Trump administration may pressure Israel to reconsider its decision, but I don't think that will work. Because Israeli politics and society cannot survive without war. Moreover, there is a powerful lobby supporting the reoccupation of and settlement in Gaza. Don't forget that there are elections in Israel on October 27th; in an election atmosphere, no Israeli government can back down due to external pressures.

Netanyahu, who served as Israel's deputy ambassador to the US and permanent representative to the UN in the 1980s, is the master of manipulation. A statement he made at that time is still relevant today: "If the US government were to oppose Israeli policy, I know how to manipulate American public opinion against its own government." There is mid-term election in the US in November. No American president can take such a risk, especially when Evangelicals within the Republican Party base are more pro-Israel than Israel itself.

Does the US have any specific levers of pressure that Washington can still hold over Israel? How effective those levers can be if the US decides to use those in earnest?

Of course. But I don't think the US has ever used any of the levers that would actually put pressure on Israel. For example, if they cut off arms sales, Israel would have no choice but to submit. Because neither its own arms production capacity nor the weapons it receives from other allies can replace American weapons. They could remove diplomatic protection. They could pave the way for Israel's trial in international courts. They could stop using Israeli propaganda language in the media and expose its crimes. They could cut off economic aid. Remember this: Israel has survived on external support since its foundation. Israel will not back down unless that support is cut off. But the US will not use all its cards.

In the past, American administrations used these cards for a short time. But Israel – as former Defense Minister Moshe Dayan admitted – has always followed the same policy: "Our American friends offer us money, weapons, and advice; we take the money and weapons but reject the advice."

What are the most likely consequences for the broader Gaza peace process if the US cannot -- or will not -- force an Israeli pullback

Let's not kid ourselves, there isn't even a ceasefire in Gaza, let alone a peace process. In Israeli political language/understanding, there's no compromise or reconciliation; there's only subjugation to the enemy. Therefore, what the US and Israel mean by peace is not what the Palestinians and we understand. Gaza has already been completely transformed into an uninhabitable place; I wouldn't be surprised if they try to force hundreds of thousands of Gazans to leave under the guise of “voluntary exit” when the border crossings open. I don't think Israel has given up its goal of emptying Gaza and re-occupation.


Z.T.KOR: İSRAİL’İN ORTADOĞU’DA DEMOGRAFİYİ YENİDEN ŞEKİLLENDİRME POLİTİKASI

 

İSRAİL’İN ORTADOĞU’DA YERİNDEN ETME VE DEMOGRAFİYİ YENİDEN ŞEKİLLENDİRME POLİTİKASI


TRT World’den Kazim Alam’ın yolladığı sorulara verdiğim cevaplar üzerinden kaleme alınan “Israel has uprooted six million people already. What’s next in its demographic reshaping drive?” başlıklı yazı 26.3.3026 tarihinde TRT World’de yayınlanmıştı. Owen Schalk ve Nasir Qadri’den de yazı için görüş alınmış. Yazıyı linkten okuyabilirsiniz: https://www.trtworld.com/article/885b9e5f5841. Sorulara verdiğim cevapların tam hali aşağıdadır.


Sizce İsrail’in Gazze, Lübnan ve İran’a altı milyon insanı yerinden etmesi, hesaplanmış bir demografik mühendislik politikası mı yoksa meşru bir öz savunma mı?

Bu, kesinlikle hesaplanmış bir demografik mühendislik politikası. Çünkü İsrail, nüfusu az olan küçük bir ülke, ancak demografisine kıyasla hırsları çok büyük. Nil’den Fırat’a uzanan Büyük İsrail vizyonunu düşünün. Dünyadaki tüm Yahudiler o topraklara yerleşse bile, azınlık olarak kalacaklardır. Bu nedenle, tıpkı 1948’de yaptıkları gibi, mevcut nüfustan kurtulmaları gerekiyor. Filistin topraklarında demokratik bir Yahudi devleti kurmak için 750-800 bin Filistinliyi yani nüfusun %60’ını evsiz ve mülteci haline getiren bir etnik temizlik politikası uyguladılar.

7 Ekim’den sonra İsrail, varlığına yönelik tüm tehditlerden kurtulurken genişlemeye karar verdi. Bu bağlamda birincil amacı Gazze, Batı Şeria, Doğu Kudüs ve Güney Lübnan topraklarını ele geçirmek. Milyonlarca Arap’ı kontrolü altında tutarken demokratik bir Yahudi devleti olarak varlığını sürdürebilir mi? Hayır. (2005’te Ariel Şaron’un başbakanlığı döneminde Gazze’den çekilmesinin temel nedeni demografiydi, yani Gazzelilerin hızlı nüfus artışı karşısında demokratik Yahudi devleti karakterini koruma kaygısıydı.) Buralar 1967 veya 1982’de işgal ettiği topraklar olup nüfusları da yıllardır işgalciye karşı direniş kültürüne sahip. İsrail, yerel halkı yerinden etmediği takdirde neyle karşı karşıya kalacağını çok iyi biliyor.

Unutmayın, yerinden etme veya etnik temizlik arzusu 7 Ekim’den sonra başlamadı; sağcı İsrail gençliği yıllardır “Araplara ölüm” ve “Muhammed’e ölüm” sloganlarıyla yürüyüş yapıyor ve Batı Şeria’daki Filistinlileri Ürdün’e, Gazze’dekileri ise Mısır’a göndermeyi arzuluyor. Bu arzu, uzun zamandır sağcı politikacılar tarafından da dile getiriliyor. Bu, yerinden etmenin meşru bir öz-savunma olmadığına dair en önemli kanıt.

Üzücü olan şu ki, milyonlarca Suriyelinin vatanlarından sürülmesi aslında İran’ın bir demografik mühendislik politikasıydı. En büyük yıkım ve yerinden edilmenin yaşandığı yerlerden bazıları, İsrail’in gözünü diktiği Deraa, Deyr ez-Zor ve Şam Kırsalı’ydı. Lübnanlı milisler Suriyelilerin yerinden edilmesinde görev aldı ve ne yazık ki sıra onlara geldi.

 

Bu kitlesel yerinden edilmelerin mevcut bütün nüfusların sosyal dokusunu tahrip etmek için tasarlandığına dair kanıt var mı? Bunun bölgesel istikrarsızlık yaratması muhtemel mi?

Uzun ve/veya yıkıcı savaşlar ve yerinden edilmeler her yerde sosyal dokuyu tahrip eder. Bu kaçınılmazdır. Ne yazık ki çok daha evvel Irak, Suriye, Yemen, Lübnan, Filistin vb. yerlerde bu yaşandı. Ortak değerler, sosyo-kültürel normlar, algılar, hayat tarzları, ahlak kuralları vb. değişmeye başladı ve en önemlisi insanlar arasındaki güven aşındı. 1990’lardan beri Ortadoğu’daki yıkıcı savaşları incelediğimde aynı kalıpları keşfettim: mülksüzleştirme, fakirleştirme, cahilleştirme, ahlaki çöküş, kültürsüzleşme ve sağlığın bozulması. Bunların bir tesadüf olmadığına, İsrail’in genişlemesi ve bölgesel hegemonyası uğruna kasıtlı yapıldığına inanıyorum. Dolayısıyla bu savaşlar ve kitlesel yerinden edilmeler devam ederse aynı kalıbın tekrarlanacağını bekliyorum.

Elbette bu da bölgesel istikrarsızlığa yol açacaktır. Yerinden edilmiş ve evsiz insanlar nerede yaşayacaklar? Geri dönebilecekler mi? Çoğu dönemeyecek. Çünkü İsrail’in mevcut tüm askeri toprak işgalleri geçici değil, kalıcı; “terör örgütleri”nin silahsızlandırılmasını sadece genişleme amaçlı bir bahane olarak kullanıyor.

Bu, zaten kırılgan ve hatta yarı çökmüş bir devlet olan Lübnan’da kaosa yol açacaktır. İsrail, esasen Hizbullah’ın sosyal tabanını (sadece onlarla sınırlı olmamakla birlikte) yerinden ediyor; mezhepçi nefret ve siyasetteki mezhepçilik yüzünden Sünni, Dürzi ve bazı Hristiyan çoğunluklu bölgelerde -kalışları uzun süreli olursa- hoş karşılanmayacaklardır. İsrail, sığınma arayışındaki yerinden edilmişleri -aralarında teröristler olduğunu iddiasıyla- gittikleri her yerde bombalayacaktır; Sünni, Dürzi ve Hristiyan çoğunluklu bölgelerin hedef haline gelmesi toplumsal huzursuzlukları tetikleyecektir, tıpkı geçmişte Lübnan’da Filistinli mültecilerin ve direniş gruplarının varlığının tetiklemesi gibi. Lübnan’daki karışıklık da bölgeyi etkileyecektir. Ayrıca yerinden edilmenin mezhepsel niteliğini bir kenara bırakalım, Lübnan’da nüfusun dörtte birinden fazlası yerinden edilmiş durumda ve bu kadar yüksek bir oranla başa çıkmak her devlet için zordur.

Ve son olarak, İsrail’in asıl amacı, genişlerken ve hedeflerine ulaşırken aynı zamanda bölgesel istikrarsızlık çıkarmaktır.


Z.T.KOR: ON ISRAEL’S DEMOGRAPHIC RESHAPING POLICY IN THE MIDDLE EAST

 

ON ISRAEL’S DEMOGRAPHIC RESHAPING POLICY IN THE MIDDLE EAST

 

TRT World’den Kazim Alam’ın yolladığı sorulara verdiğim cevaplar üzerinden kaleme alınan “Israel has uprooted six million people already. What’s next in its demographic reshaping drive?” başlıklı yazı 26.3.3026 tarihinde TRT World’de yayınlanmıştı. Owen Schalk ve Nasir Qadri’den de yazı için görüş alınmış. Yazıyı linkten okuyabilirsiniz: https://www.trtworld.com/article/885b9e5f5841. Sorulara verdiğim cevapların tam hali aşağıdadır.

 

 

Do you think Israel’s displacement of six million people across Gaza, Lebanon and Iran amount to a calculated policy of demographic engineering? Or is it legitimate self-defence?

This is absolutely a calculated policy of demographic engineering. Because Israel is a small country with a low population but its ambitions are enormous compared to its demography. Think about the Greater Israel vision from Nile to Euphrates. Even if all the Jews of the world were to settle in that land, they would remain a minority. So they need to get rid of the existing population, just like they did in 1948. In order to establish a democratic Jewish state on the land of Palestine, they implemented a policy of ethnic cleansing, making 750-800 thousand of Palestinians homeless and refugee, and that amounted to 60%.

After October 7, Israel decided to expand while getting rid of all the threats to its existence. In that sense, its primary aim is to take the land of Gaza, West Bank, East Jerusalem and South Lebanon. Will it survive as a democratic Jewish state while millions of Arabs remain under its control? No. (The primary reason for disengagement from Gaza during the reign of Prime Minister Ariel Sharon in 2005 was demography, i.e. the rapid population growth and the concern for protecting the democratic Jewish character of the state.) These are the lands it occupied either in 1967 or 1982, and also this population has a culture of resistance against the occupier for years. Israel knows very well what it will face unless displace the local population.

Don’t forget, the aspiration for displacement or ethnic cleansing didn’t begin after October 7; the right-wing Israeli youth march with their slogans of “death to Arabs” and “death to Mohammad” for years, and long for displacing the Palestinians in the West Bank to Jordan and in Gaza to Egypt. This aspiration was also expressed by right-wing politicians for a long time. This is the main evidence for displacement of not being a legitimate self-defence.

What is sad is that the displacement of millions of Syrians from their homeland was basically an Iranian calculated policy of demographic engineering. Some of the places that experienced the greatest destruction and displacement are Deraa, Deir ez-Zor and Rif Dimashq which Israel has plans on. Lebanese militias took part in the displacement of Syrians, and now unfortunately it’s their turn.

 

Is there evidence showing that these mass uprootings were designed to destroy the social fabric of entire populations? Is it likely to create regional instability?

Long and/or destructive wars and displacements destroy the social fabric in everywhere. This is inevitable. This happened in Iraq, Syria, Yemen, Lebanon, Palestine etc. long before unfortunately. Shared values, socio-cultural norms, perceptions, life-styles, moral codes etc. began to change, and most importantly the trust eroded among people. When I examine all the destructive wars in the Middle East since 1990s, I discovered the same patterns: dispossession, poverty, ignorance, moral decay, deculturation, and deterioration of health. I believe this was not a coincidence, this was deliberate and for the sake of Israel’s expansion and regional hegemony. That is why I expect the same pattern if these wars and mass uprootings continue.

Of course this will create regional instability also. Where these uprooted and homeless people will live? Will they able to return back? Most of them no. Because all current military land occupations of Israel are permanent, not temporary; it just uses disarming of the so-called terror organisations as an excuse to expand.

This will lead to chaos in Lebanon which is already a fragile and even semi-failed state. Israel displaces mainly Hizballah’s social base (although not just restricted with them), and because of sectarian hatred and confessionalism in politics, they will not well-received in Sunni, Durzi and some Christian-majority regions if they have to stay long. Israel will bomb the displaced people wherever they seek refugee claiming there are terrorists among them; so when Sunni, Durzi and Christian-majority regions become target there will be social unrest – just like happened in the past due to existence of Palestinian refugees and resistance groups in Lebanon. The turmoil in Lebanon will also affect the region. Also more than one fourth of the population is displaced in Lebanon, regardless of the displacement’s sectarian nature, this is a huge number for any state to cope. 

And finally, Israel’s main aim is to create regional instability while expanding and achieving its goals.


Z.T.KOR: 10. YILINDA 15 TEMMUZ KALKIŞMASINA DAİR DEĞERLENDİRMEM

 

10. YILINDA 15 TEMMUZ KALKIŞMASINA DAİR DEĞERLENDİRMEM

 

TRT World’den Murat Sofuoğlu’nun yolladığı sorulara verdiğim cevaplar üzerinden kaleme alınan “Ten years, ten voices: How July 15 remains in the hearts of Turkish citizens” başlıklı yazı 14.7.2026 tarihinde TRT World’de yayınlanmıştı. Yazıyı linkten okuyabilirsiniz: https://www.trtworld.com/article/f687039019a4. Sorulara verdiğim cevapların tam hali aşağıdadır.

 

10 sene sonrasında 15 Temmuz'a baktığınızda ne hissediyorsunuz?

15 Temmuz’un benim için çok ayrı bir anlamı var. O dönem yabancı basından tercümeler yapan biri olarak işim gereği Batı, Rus, Arap ve İsrail basınından kalkışmayla ilgili her kesim ne yazdı bunu araştırıp çevirmekle geçti. Öyle ki gece-gündüz çalışıp 1,5 ay içinde 100’e yakın yazıyı Türkçeye çevirerek dünyada Türkiye ve 15 Temmuz algısıyla ilgili muazzam bir arşiv oluşturdum. Bana etkisi şu oldu: Her Perşembe akşamı okunan salalar, beni hala 15 Temmuz atmosferine götürüyor. Çünkü o dönem her akşam salalar okunurken ben var gücümle çevirecek metin seçmek veya stres içinde çevirileri yetiştirmekle geçiriyordum. Salalar benim zihnimde 15 Temmuz’la özdeşleşti.

15 Temmuz başarılı olsaydı muhtemeldir ki ülkemiz bir iç savaş saplanacaktı. Çok büyük bir badire atlattık. Ayrıca Ortadoğu, “Arap Baharı” sonrası oluşan karşı-devrimci eksenin tamamen kontrolüne girecekti. Saraybosna ziyaretimde bir Boşnak bana şunu söyledi: “Kocam darbe gecesi sabaha kadar gözyaşları içinde size dualarla ederek geçirdi, ‘Eğer Türkiye’de hükümet düşerse Boşnakların kimsesi kalmaz, Sırpların eline düşer, katlediliriz’ diye…” Tam da bu korku nedeniyle Ortadoğu’dan Balkanlara, Afrika’dan Kafkaslara ve Orta Asya'ya kadar çevre coğrafyalarda darbe gecesini uykusuz ve bize dualar ederek geçiren milyonlarca insan vardı. Bu süreç bana Türkiye’nin Türkiye’den ibaret olmadığını, küresel-bölgesel jeopolitikte çok kıymetli bir konumda ve sorumluluğumuzun da çok büyük olduğunu, çok çalışmamız gerektiğini hissettirdi.

 

15 Temmuz o zamandan bu zamana Türkiye’yi nasıl değiştirdi?

15 Temmuz Kalkışması, başarısız olsa da devlet, hükümet ve halk açısından bir travmaya yol açtı ve bir dönüm noktası oldu. Beka kaygısı ve kendini koruma refleksi, siyasetin alanını daraltırken devlet bürokrasisinin siyasete daha ağır basmasına ve belirleyici olmasına yol açtı. Sistem yeniden tanzim edildi, parlamenter sistemden başkanlık sistemine geçildi.

Türkiye daha milliyetçileşti. AK Parti, ilk döneminde liberal-sol kesimle ittifak içindeydi, haklar ve hürriyetler vurgusu daha fazlaydı; 2015’ten itibaren PKK’yla mücadelenin ve iki genel seçimin de etkisiyle daha milliyetçi bir tona kayarken 15 Temmuz Kalkışması’yla birlikte milliyetçi ve ulusalcı kadrolarla ittifakta karar kıldı. Yani hem hükümetin zihniyetinde ve müttefiklerinde hem de devlet içindeki kadrolarda ciddi bir değişim yaşandı.

İhanet algısı o kadar baskındı ki artık TRT’ninkiler başta olmak üzere TV dizilerinin konusu her ne olursa olsun mutlaka ihanet meselesi işlenir oldu.

Kanaatimce 15 Temmuz’un en kalıcı ve yıkıcı etkisi toplumda, siyasette ve devlette güven duygusunu ve bağlarını yitirtmesidir. Öyle ki insanlar okulda, işte, mahallede birbirine acaba devleti yıkmayı planlayan bir hain, bir FETÖcü olabilir mi nazarıyla bakmaya başladılar. Dahası dini cemaatlere, STK’lara ve hatta insani yardım derneklerine bile şüpheyle yaklaştılar. Yardım derneklerine yapılan bağışlar azaldı. Her türlü cemaat yapısından duyulan şüphe ve korkuyla toplumda bireyselleşme arttı. Her ikisi de muhafazakâr olan AK Parti hükümeti ile Gülen cemaati arasındaki siyasi kavga ve çatışma, dini olandan uzaklaşmayı ve dünyevileşmeyi (sekülerleşmeyi) tetikledi. Yurtdışındaki Türkler, geçmişte bir Türk gördüğünde -vatan hasretinin de etkisiyle- hemen ahbaplık kurmaya çalışırken artık acaba hangi kesimden kuşkusu içinde birbirinden uzak duruyor. Bu, pek fark etmediğimiz önemli bir değişim.


Z.T.KOR: İSRAİL MESCİD-İ AKSA’YI HEDEF ALIP SUÇ İRAN’A ATABİLİR Mİ?


İSRAİL MESCİD-İ AKSA’YI HEDEF ALIP SUÇ İRAN’A ATABİLİR Mİ?

 

TRT World’den Berra İnce’nin yolladığı sorulara verdiğim cevaplar üzerinden kaleme alınan “The Zionist agenda: Could Israel target Al Aqsa and pin blame on Iran?” başlıklı yazı 15.6.2025 tarihinde TRT World’de yayınlanmıştı. Prof. Dr. Zekeriya Kurşun hoca da görüş bildirmişti. Yazıyı linkten okuyabilirsiniz: https://www.trtworld.com/article/3386d07aea57. Sorulara verdiğim cevapların tam hali aşağıdadır.

 

İran ile çatışmaların tarihte görülmediği ölçüde kızıştığı bu günlerde İsrail’in uzun zamandır planladığı tapınağın yeniden inşası planını gerçekleştirmek için adım atma ihtimali hakkında ne düşünüyorsunuz? 

Açıkçası şu an, tapınaklarının inşası için en elverişli ortam. 2022’de doğurtulan kusursuz kızıl düveyi, Kitab-ı Mukaddes’te geçtiği şekilde 2024’te kurban etme ve akabinde tapınaklarını yeniden inşa etme kararı almışlardı. 7 Ekim Aksa Tufanı Operasyonu akabinde başlayan savaş uzadığı ve Biden yönetimi buna onay vermediği için gerçekleştiremediler. Çünkü tapınağın inşası için öncelikle Müslümanlar için kutsal mabetler olan Mescid-i Aksa ve Kubbetü’s-Sahra’yı yıkmaları gerekiyor.

Bu iş için Trump’ın başkanlığını beklediler. Çünkü Trump’ın seçmen kitlesi olan Hristiyan Evanjeliklere göre Hz. İsa’nın yeryüzüne geri dönmesinin önşartı bu tapınağın yeniden inşası.

Zaten İsrail, tapınağın inşası için gerekli tüm hazırlıkları çoktan tamamladı ve inşaatta ve tapınakta kullanılacak malzemeleri üretti, görev yapacak din adamı sınıfı da belirlendi.

Tek engel düveyi kurban edip Mescid-i Aksa’yı yıkmaktı. Bunun için balistik füzelerin ve İHA’ların gökyüzünü doldurduğu bu ortam çok uygun.

Şöyle düşünün: İsrail kendisi camileri yıkarsa büyük tepki toplar. Ama İran İsrail’e füze atarken bunu fırsat bilip bölgedeki Mossad ajanları da Mescid-i Aksa’ya balistik füzeyle yıkıp “saldırıyı İran yaptı” derse, İslam dünyasının öfkesini Tahran rejimine yönlendirebilirler. Zaten İsrail ile İran arasında örtülü bir ortaklık olduğuna inanan çok sayıda Sünni Müslüman var; kandırmak zor olmaz. Tapınağı yeniden inşa için en kolay ve risksiz yöntem bu olur.

Dahası, burası vurulduğunda dibindeki Ağlama Duvarı ve yakındaki Yahudi ve Hristiyan mahalleleri de etkilenebilir, hatta yıkılabilir. Bu durumda İran, sadece İslam değil, aynı zamanda Hristiyan ve Yahudi dünyasının da öfkesini ve nefretini çeker. Hatta daha ileri gidip Eski Şehir’deki kutsal kiliseler, hele de Kutsal Kabir Kilisesi isabet alırsa, Hristiyan dünyadaki öfke zirveye çıkar ve Batı’nın İran rejimine savaş açması kaçınılmaz hale gelir. Zaten Amerikan savunma bakanı Haçlı Seferlerinden bahseden biri. Bölgeselleşen bir savaşın puslu ortamında İsrail tapınağı rahatlıkla inşa eder.

Normal şartlarda bu, tam bir komplo teorisi ve mantıksız. Ama İsrail, 7 Ekim’den bu yana rasyonaliteyle hareket etmiyor zaten. Binlerce yıldır beklenen Mesih’i getirecekse ve 1000 yıllık Mesih düzeni kurulacaksa, birkaç mahallenin veya kutsal mekanın yıkımını ve birkaç yüz Yahudi veya Hristiyan’ın ölümünü pekâlâ göze alır. Netanyahu’nun hapse girmemek için Gazze’de savaşı uzattıkça uzattığını ve binlerce İsrail askerinin ölümü veya yaralanmasını göze aldığını düşünürsek ‘ulvi’ bir amaç için bu neden yapılmasın?

 

Bunu tarihi perspektiften ve İsrail’in tipik hamleleri açısından değerlendirdiğimizde ne söyleyebiliriz?

İsrail, 1948’de kurulduğunda Eski Şehrin de içinde olduğu Doğu Kudüs Ürdün’ün kontrolüne geçti. Ama kutsal topraklar olarak gördükleri Kudüs’ü ve Batı Şeria’yı almadan devletlerini eksik saydılar. Ve uygun fırsatı yakaladıklarında 1967’de savaş açıp bu hedeflerine ulaştılar. Yani İsrail bir şeyi ele geçirmeye veya yapmaya karar verdiyse onu ne yapıp edip elde etmek için planları hazırlar ve pusuda bekler.

MS 70’te Roma İmparatorluğu idaresince yıkılan tapınağın 2000 yıl sonra yeniden inşası içlerinde bir ukde. 1967’de Doğu Kudüs’ü işgal ettiklerinden beri Mescid-i Aksa ve Kubbetü’s-Sahra’yı yıkma planları zaten var. Yarım yüzyıldan fazladır Kudüs ellerinde olduğu halde bunu gerçekleştirememenin tahammülsüzlüğü içindeler.

Kusursuz kızıl düveleri, Amerikan Evanjeliklerinden milyonlarca dolar para toplayarak doğurtmuşken neden hedeflerinden vazgeçsinler? Hele de 7 Ekim’den bu yana Gazze’de yaşanan soykırım, Lübnan ve Suriye’deki bombardıman ve yıkım karşısında bile dünya liderleri sessizken ve İsrail en insanlık dışı adımlarını bile “meşru müdafaa” olarak görmüşken, bundan daha iyi bir fırsat mı olur?

İsrail bu hayalini ABD’yle işbirliği içinde gerçekleştirecektir; çünkü tarihi boyunca bütün önemli kararları ABD’ye onaylatmıştır.

ABD’deki Evanjelik Hristiyanlar, zaten Trump’ın ikinci döneminde İsa Mesih’in yeryüzüne döneceğine inanıyorlar. Bunun için de tapınağın yeniden inşası şart. Mescid-i Aksa yıkılmadan bu hayallerini gerçekleştiremezler.

Evanjelikler, İsrail’e kayıtsız-şartsız desteği Tanrı’nın bir emri, dini bir görev olarak görüyorlar. İsrail ne yaparsa yapsın arkasında koskoca bir ABD desteği olacaktır.

Son olarak, 7 Ekim’den bu yana bölgede yaşanan kaosu ve savaşları sadece askeri-güvenlik ve ekonomi politik üzerinden okumak çok yetersiz; en az bunlar kadar önemli olan teopolitik boyut. Ve bu da tapınağın yeniden inşasıyla doğrudan bağlantılı.

 

 


10 Ağustos 2026 Pazartesi

Z.T.KOR: GAZZE/CEBALİYE’DEN HANIMLARLA KISA GÖRÜŞMELER

 

GAZZE/CEBALİYE’DEN GELMİŞ HANIMLARLA KISA GÖRÜŞMELER

Kahire, 12.3.2026

Röportajları yapan: Zahide Tuba Kor

Tercümede yardımcı olan öğrencim Betül Aslan’a müteşekkirim.

 

NOT: Blogdaki şahsıma ait bütün yazı, röportaj, tercüme, fotoğraf ve infografikleri ancak kaynak göstermek şartıyla kullanabilirsiniz.

NOT: Blogda yer alan 950 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.

 

Ramazan’da tamamı Gazze’nin kuzeyindeki Cebaliye şehrinden veya mülteci kampından olan yaklaşık 20 kişilik bir grup kadınla Kahire’de görüşüp kısa hikayelerini dinledim. Cebaliye, Gazze direnişinin merkezi olup en büyük yıkımı alan bölgelerden biri. Savaşta neler yaşadıklarını, Kahire’ye neden geldiklerini, Gazze’de kalan yakınlarının durumlarını ve en önemlisi, Cebaliyelileri direnişçi kılan faktörleri sordum. Buyurunuz okumaya…

 

Gazze’de savaş sırasında neler yaşadınız ve Mısır’a niçin geldiniz?

1. Eskiden beri kuzeyde Cebaliye’de yetimlere, fakirlere ve yerinden olanlara hizmet veren yerel bir yardım derneğinde çalışıyordum. Savaş başlayınca ailem Gazze’nin batısındaki güvenli bir bölgeye sığındı. Ben ise onlarla gitmeyip görevimin başında kaldım. 11 Ocak 2025’te, yani ikinci ateşkesten kısa süre evvel, Cebaliye’de mültecilerin sığındığı okuldaki ofisimizin bombalanmasıyla yaralandım. Sıradan bir gündü, biz her zamanki gibi yetimlere gönderilen yardımları dağıtıyorduk. Birden ofis Siyonist uçaklarınca bombalandı. Yetim biriminden sorumlu arkadaşım şehit düştü, personelimiz ve okuldaki sivil insanlar da yaralandı. Her halimize hamdolsun. Bacaklarımdan yaralandım ve her ikisi de kesildi. Sağ elim ve sırtımda da yanıklar oluştu. Çok şükür annem ve iki kardeşimle birlikte Mısır’a geldim. Burada protez bacak takıldı, şu an protezlere alışmak için yürüme egzersizleri yapıyorum. Yanıklarım iyileşti ancak yanık bölgelerimden estetik ameliyat da olmak zorundayım. Elhamdülillah.

 

2. Savaş henüz başlamıştı. 12 Ekim 2023’te amcamın evi bombalandı. Saldırıda kızı, oğlu ve torunlarının da aralarında olduğu 13 kişi şehit düştü. Oğullarından biri yedi gün yoğun bakımda kaldı. Amcam da enkaz altında kaldı, bu süreçte görme ve işitme duyularını kaybetti. Enkazdan çıktıktan sonra dengesini sağlayamadığından yürüyemez oldu ve tekerli sandalyeye mahkûm kaldı. Açık yarası ve kanaması olmadığından fark edilemedi. Meğer enkaz altında aldığı darbeler nedeniyle beyninde sıvı birikmesi oluşmuş, biriken sıvı duyu merkezine baskı yapmış; bu yüzden dengesini yitirip hareket edemez hale gelmiş. Düşünün, tuvalet ihtiyacını bile hissedemiyordu. Doktora götürdük. Doktor gözünü muayene edince başına aldığı darbeyle duyularını kaybettiğini söyledi. 9 Şubat 2024’te ilk tüpü taktılar, tüp 15 gün takılı kaldı ama durumu değişmediği gibi daha da kötüleşti. Nöbet geçirmeye başladı; hareket edemiyor, herhangi bir tepki veremiyor, sadece nefes alabiliyordu. Hastaneye tekrar götürdük; doktor sıvı birikmesi nedeniyle ikinci bir ameliyat olması gerektiğini söyledi. 25 Şubat’ta ikinci tüpü taktılar. Tüpü takar takmaz doktor beyninde başlangıç aşamasında küçük bir tümör olduğunu fark etti ve tedavi için bizi Mısır’a sevk ettiler. Çok şükür şu an kemoterapi görüyor. Bir ameliyatla göze baskı yapan ve görmesini engelleyen tümörü aldılar. Ama sıvı birikmesi yüzünden oluşan diğer tümör büyüyüp duyu merkezlerine yayıldığı için temizlenemedi. Mısır’daki doktorlar, ameliyat yapmaya cesaret edemedi; ölebilir veya tamamen felç kalabilir dediler. Böyle bir ameliyatı ancak yurtdışındaki uzman cerrahlar yapabilirmiş.

Bize gelince, savaş şiddetlenince bir üniversite binasına sığınmıştık. İki oğlumu geçici sığınma merkezine dönüştürülen üniversitede hedef aldılar. Biri şehit düştü, diğeri yoğun bakımda yedi gün kaldı, hayati tehlikesi devam ediyor. Ameliyat olması gerekiyor. Vücuduna saplanan şarapnel parçaları bedeninin yarısını etkiliyor. Bu yüzden çalışamıyor, herhangi bir iş yapamıyor. Allah şifasını verecek inşallah. Rabbim sizlere de lütfu ve keremiyle muamele etsin.

 

3. Savaş Cebaliye’de gerçekten çok zordu Aileler dağıldı gitti. Ailemden yaklaşık 80 şehit var. Bütün çekirdek ailemi kaybettim; geriye bir tek ben, kızım, onun eşi ve çocukları kaldık. Kızım ve onun dört çocuğuyla birlikte Mısır’dayız. Buraya kızım yaralandıktan üç ay sonra tedavi için geldik. Vücudu bombardımanda yanmıştı. Gazze’deki üç kız kardeşim dul ve çocukları yetim kaldı. Alemlerin Rabbine şükürler olsun. Biz ribat yurduyuz, cihat yurduyuz. Allah’ın bizi bu mukaddes topraklarda yaratmış olmasından gurur duyuyoruz. Elhamdülillah. Cebaliye’de her ailenin onlarca şehidi var. Eşimin soyadını gelecek nesillere taşıyacak kimse kalmadı; yeryüzünden silindiler. Her şeye rağmen âlemlerin Rabbine hamdolsun.

 

4. Gözlerimden tedavi görüyorum. Babam, eşim, oğlum ve torunlarımdan bazıları 2024’te şehit düştüler. Elhamdülillah. Kızım yaralandı; iki senedir tekerlekli sandalyede, hareket edemiyor. Kızımın tüm çocukları da yaralı olup şu an Gazze’de çok zor şartlarda yaşıyorlar. Hayırseverler onlara bakıyor, tedavi olamıyorlar. Durumları çok kötü. Erkek kardeşim, eşi ve çocukları da şehit düştü. Eşimin dört kardeşi, eşleri ve çocukları da şehit. Cebaliye’de hiçbir şeyleri kalmadı. Dükkanları, işleri, evleri, paraları vardı, her şey gitti. Akrabalar arasında toplamda 150 şehit, benim kendi ailemde 30 şehit var… Savaştan evvel altı oğlum, bir kızım vardı. Burada oğullarımdan biri bana refakat ediyor. Gazze’de hayatta kalan üç çocuğum ve onların da çocukları hepsi yaralılar. Elhamdülillah.

 

5. Açlıktan ölmek üzereydik. Cebaliye’den çıkıp güvenli bir bölgeye doğru gitmeye çalışırken yolda Yahudiler eşimi esir aldılar. Küçük çocuklarımla ortada kalakaldık. Oğlum kanser hastasıydı. Bir kampa sığındık. En son kanser hastası oğlumun tedavisi için buraya geldim. Mısır’dayım ama aklım Gazze’de tek başlarına bıraktığım çocuklarımda. Gazze’de durum gerçekten çok kötü. Tüm yıkıma rağmen Gazze’ye geri döneceğiz.

 

6. Kanser hastası olan eşime refakatçi olarak Mısır’a geldim; ancak eşim geldikten 15 gün sonra vefat etti, geri gidemiyorum. İki kızım ve bir oğlum Gazze’de kaldı. Çadırda kayınvalidem onlara bakıyor. Hafız olan iki kız kardeşim de şehit düştü.

 

7. Cebaliye şehrinde yaşıyorduk. 27 Aralık 2023’te yaralandım, keskin nişancı ateşiyle boynumdan ve sırtımdan vuruldum. Sol tarafımdan kısmi felç oldum, yürüyemiyordum. Mısır’a iki sene evvel geldim, tedavi görüyorum. Sol bacağımdan yürürken aksamaması için tendon uzatma ameliyatı oldum. İnşallah zamanla daha iyi olacağım.

 

8. 14 yaşındaki çocuğumun tedavisi için Mısır’dayım. Gazze’de evimi kaybettim, eşim yaralandı ve birçok akrabamız şehit oldu. Çadırlarda hayat çok zor. Elektrik olmadığından gece çocuklarım ağladığında onları göremeden teselli etmeye çalışıyordum. Kışın hava çok soğuk, çadırlar sular altında kalıyor. İçecek temiz su yok. Tuvalet-banyo yok. Umumi tuvaletler uzakta, çocuklar gece nasıl gidecekler? Geceleri ya kova bulundurmak gerekiyor ya da çocuklar altına yapıyor. Gündüz de tuvalet kuyruğu var. Tıbbi malzemeler de çok pahalı. Gazze’dekiler için hayat diye bir şey kalmadı.

 

9. Eşimi ve dört çocuğumu kaybettim. Bombardımanda yaralandığımda işitme kaybı yaşadım, hala az işitiyorum. Yine saldırıda bedenim yandı. Gerekli ilaçlara ulaşamıyorduk, ağrıkesici bile yoktu. Yaralanmamdan üç ay sonra Mısır’a tedavi için gelebildim; bu süreç zarfında tedavi göremediğim için çok kötü vaziyetteydim.

 

10. Eşim de ben de kanser hastasıyız. 2025 Ramazan’ında Mısır’a geldik. Bir senedir tedavi görüyoruz. Kaç defa ameliyat olduk. İyileşeceğiz inşallah. Bir kızım, bir de oğlum var.

 

11. Savaş çok zordu. Çocuklarımız yaralandı, yakınlarımız şehit düştü, evlerimiz yerle bir oldu. Savaştan önce güzelce yaşayıp gidiyorduk, savaşla birlikte sahip olduğumuz her şeyi yitirdik.

 

12. Tüm kuşatmaya, açlığa rağmen Cebaliye halkı olarak direndik. Öyle bir noktaya vardık ki hayvan yemlerini öğütüp ekmek yapıp yedik. Savaşı tüm şiddetiyle ve her boyutuyla yaşadık. Kuzeydekilerin durumu en zoruydu. Güneydekilerin en azından yiyecek lokması vardı. Güneydekiler savaşın şiddetinin anca yüzde 20’sini yaşamıştır, ama kuzey yerle yeksan oldu. Bugün biri gidip evini aramaya kalksa bırakın evini, evinin bulunduğu mahalleyi bile bulamaz. Her şeye rağmen alemlerin Rabbi Allah’a hamdolsun. Hayattayız, çok şükür.

 

13. Biz Cebaliye’de açlıktan ağaç yapraklarını pişirip yedik. Bir ay boyunca ekmek yüzü görmediğimiz oldu.

 

14. Kanser hastası olduğum için başkaları gibi koparılan otları veya yaprakları yiyemiyordum. Beş gün boyunca yiyecek hiçbir şey bulamadığım dönemler oldu. Açlıktan 40 kiloya kadar düştüm. Çok şükür Mısır’a geldik, burada daha iyiyiz. Ama çocuklarım Gazze’de kaldılar.

 

15. Gazze’ye gelen yardımları tüccarlar alıp çok pahalıya satıyorlar. Şu an gıda var ama satın almak gerekiyor ve fiyatlar aşırı pahalı.

 

16. Anne karnındaki çocuklar bile engelli doğuyor. Bu kadınlar savaşta ikinci bir felaket yaşıyorlar. Savaş sırasında kızım iki çocuğu doğurdu; ikisi de yoğun bakımda kaldı. Geçen sene doğan ilki çocuk hala hasta. Diğer üç aylık olup şu an yoğun bakımda. Allah yardımcısı olsun, merhametiyle muamele etsin. Doktorlar yaşaması %1 ihtimal diyorlar.

 

17. Gazze’de ilaç da dahil hiçbir şey yok. Hayat o kadar zor ki. Felçli bir kızım var, bazen ona bez bile bulunamıyor. Keza yaralı oğluma da gereken ilacı bulmak zor. Gazze’de tedavi olamıyor, tedavi için yurtdışına da çıkamıyor. Gazze’de durum tam anlamıyla bir felaket. Sular kirli, yaşadıkları çevre kirli ve sağlıksız. Ne giyecek kıyafetleri var ne de yiyecek yemekleri.

 

18. Hepimiz çocuklarımızı ve ailelerimizi Gazze’de bırakıp Mısır’a geldik. Onlara ne zaman kavuşacağız, ne zaman geri dönebileceğiz diye düşünüp duruyoruz. Gazze’de yaşadıkları tüm zorluklara rağmen onları düşünmediğimiz, onlarla beraber olmak istemediğimiz tek bir an yok. Burada içimiz hiç rahat değil. Her şey için Allah’a hamdolsun.

 

19. Adım Melek, 16 yaşındayım. Mısır’a 13 yaşında tedavi için geldim. Uzun süre yürüyemedim, tekerlekli sandalyeye bağımlıyım. Tekrar yürüyebilmek için fizik tedavi görüyorum. Ameliyat olunca rahatlayacağım. Hamdolsun iyileşiyorum. Allah’a şükür biz iyiyiz, bizden daha kötü durumda olanlar var.

 

Cebaliyeliler Gazze’nin en dayanıklı, sabırlı ve direnişçi kesimi. Neden? Sizin diğer Filistinlilerden farkınız nedir?

Hep bir ağızdan dediler ki “Rabbimiz sayesinde…”

 

Amenna, Allah’ın verdiği güç olmasa bunu başaramazdınız. Ama buna ilave faktörler de olmalı, öyle değil mi? Aralık 1987’de Birinci İntifada da Cebaliye mülteci kampında başlamıştı. Neden sizin direniş ruhunuz daha kuvvetli?

1. Biz ölümden korkmuyoruz. Ayrıca nesillerimiz iman, din, Allah yolunda cihad ve vatan sevgisiyle yetiştirildi.

2. Cebaliye halkı cihada âşık bir topluluktur. Bu şekilde yetiştirildik. Akidemize ve dinimize bağlılığımız daha kuvvetlidir.

3. Çocuklarımızı davamıza sahip çıkmaları ve gerekirse davamız uğrunda savaşmaları idealiyle yetiştiriyoruz.

4. Cebaliyelilerin dünya hayatında gözleri yoktur, ahirete âşıktırlar. Direnişçisi ve şehidi olmayan aile yoktur.

5. Cebaliye halkı çiftçiler ve sivillerden oluşur. Allah’ın hikmeti bu ya, direnişi genellikle devlet kurumlarında çalışmayanlar yürütür. Cebaliye Mülteci Kampı, dünyada nüfus yoğunluğu en yüksek kamptır. Erkek-kadın hepimiz camilerde yetiştik. Diğer bölgelere nazaran en fazla dinî öğretiyle yetişenleriz. Bizde cihat aşkı ağır basar.

 

Peki, sizin üzerinizde en çok etkisi olan şahıslar kimler veya kurumlar neler?

1. Camiler… Hepimiz cami halkalarına bağlıyız. Çocuklarımızı küçüklükten itibaren gönülleri camilere sıkı sıkıya bağlı yetiştiririz. Cebaliye halkının kendine örnek aldığı şahsiyet, sevgili Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellemdir. Biz ne yaşarsak yaşayalım Peygamberimizin yaşadığı sıkıntılarla ölçülemez. Eğer dünyada rahat yüzü olsaydı en başta Peygamber Efendimiz rahat yaşardı. Biz bu şiar üzerine hayatımızı yaşıyoruz.  

2. Cebaliye, en baştan beri Kassam Tugaylarının ana merkezi, Gazze direnişinin kaynağıdır. Savaşlar hep Cebaliye’den başlardı. Daha önceki savaşlarda da bombardımanların ve saldırıların yoğunlaştığı yerdi; diğer bölgeler Cebaliye kadar etkilenmezdi. Ama bu sefer ayakta tek bir bina, hayata dair hiçbir şey bırakılmamacasına tamamen yerle bir edildi. Çünkü Siyonistler HAMAS’ın en çok buradan beslendiğini biliyorlardı.

 

Cebaliye’de hala yaşamaya çalışanlar var m?

Eşim, çocuklarım ve torunlarım Gazze’nin batısına doğru göç etmişti; ama ateşkes olunca Cebaliye’deki kampımıza geri döndürdüler. Koskoca şehir yok oldu. Onlar yıkımın ortasında çadır kurdular, saldırılar hala daha devam ettiği halde. Hayat orada çok zor, hatta hayat yok diyebiliriz. Cebaliye’ye giden ulaşım aracı da yol da yok. Yiyeceğe ve suya ulaşmak çok zor. İnsanlar gelen gıda yardımlarıyla karınlarını doyurmaya çalışıyorlar. Bir hastanın hastaneye ulaşması için kilometrelerce yürümesi gerekiyor. Bazı kuruluşlar yeni yeni Cebaliye’ye yakın bir bölgede sağlık hizmetleri vermeye başladı. Ama sağlık merkezi yok. İnsanların topraklarını terki reddetmesi ve yaşadıkları yere dönme ısrarı sayesinde Cebaliye biraz olsun hareketleniyor. Rabbimize razıyız. Direnmeye devam ediyoruz. Biz inatçı bir halkız, Allah’ın izniyle geri döneceğiz.

 


13 Temmuz 2026 Pazartesi

Z.T.KOR: ORTADOĞU’DA EZBERLERİ BOZMAK KİTAP TANITIMI

  

ORTADOĞU’DA EZBERLERİ BOZMAK

Bölgesel Analiz Nasıl Yapılmalı?

Zahide Tuba Kor

Küre Yayınları, 2026, 357 sayfa

https://www.kureyayinlari.com/Kitap/18368/ortadogu_da_ezberleri_bozmak

 

ÖNEMLİ NOT: Kitabın en sonundaki renkli olması gereken haritalar yanlışlıkla siyah-beyaz basıldı. Renkli hallerini aşağıda paylaşıyorum.



Kitabı konu alan ilk program, 11.7.2026 tarihinde katıldığım Belkıs Kılıçkaya’nın 24TV’deki “Bu Ülke” programıydı: https://www.youtube.com/watch?v=IXqPgqn8r0s

 

ARKA KAPAK YAZISI

2010’lardan itibaren Ortadoğu ve dünya büyük bir değişim-dönüşüm sürecinden geçiyor; 20. yüzyılda iki dünya savaşı neticesinde kurulan bölgesel ve küresel sistem çöküyor. Ama bu sistemsel çöküş yeterince idrak edilebilmiş değil. Ortadoğu ve dünya hâlâ eski kalıplarla ve kodlarla anlaşılmaya çalışılıyor. Keza fazlaca Türkiye veya Batı merkezli, tek-boyutlu, an odaklı, yüzeysel, genellemeci, duygusal veya komplocu bakış da yaygın. Bu da yaşananları anlama, anlamlandırma ve analizde hatalara yol açıyor.

Türkiye’de başarıyı olumsuz yönde etkileyen en büyük eksiklik, her alanda yaşanan yöntem problemi; yöntemin öneminin idrak edilemeyip adeta yöntemsizliğin bir yönteme dönüştürülmesi. Ortadoğu’da yaşanan olayları anla(mlandır)ma probleminin ve dolayısıyla analiz hatalarının temel kaynağı da bu.

Ortadoğu’ya yaklaşımdaki temel problemlerin 11 başlık altında ele alındığı ve doğru bir bölgesel analizin yöntemlerinin 20. ve 21. yüzyılda yaşanan kritik gelişmeler üzerinden örneklendirilerek anlatıldığı bu kitap, Ortadoğu’ya ilgi duyan ve bölge çalışan herkesin istifade edeceği ufuk açıcı ve ezber bozucu tespitlerle dolu.

 

İÇİNDEKİLER

Takdim 7

Giriş 11

I. Kısım

ORTADOĞU’YA YAKLAŞIMIMIZDA TEMEL PROBLEMLER 15

Fazlaca Yerli Bakış (Türkiye Odaklılık) 17

Fazlaca Yabancı Bakış (Batı Perspektiflilik) 37

Tek-Boyutluluk 51

An Odaklılık, Olay Bağımlılık (Miyopluk/Hafızasızlık) 123

Yüzeysellik 141

İttifak İlişkilerinin Değişen Doğasına Rağmen Soğuk Savaş

Zihniyetinden Kurtulamama 155

Sebep ile Sonuçları Karıştırma ve Saha ile Masa Farkı 165

Komplocu Bakış 175

Genellemecilik, Toptancılık ve Basmakalıplık 199

Duygusallık, Hamasilik ve Coşkululuk 215

Yok Sayma 219

Sonuç 223

II. Kısım

VAKA İNCELEMELERİ 227

2021 ABD’nin Afganistan’dan Çekilmesi 229

7 Ekim Aksa Tufanı Operasyonu ve Gazze Savaşı/Soykırımı 267

Ek-1 Renkli Haritalar 349

Ek-2 Yazarın Bilim ve Sanat Vakfı Ortadoğu Seminerleri 355


 

 Kitabın sonunda olması gereken renkli haritalar












6 Haziran 2026 Cumartesi

Z.T.KOR: 20.-21. YÜZYIL FİLİSTİN-İSRAİL MÜCADELESİNİN 12.-13. YÜZYIL MÜSLÜMAN-HAÇLI MÜCADELESİYLE MUKAYESESİ


20.-21. YÜZYIL FİLİSTİN-İSRAİL MÜCADELESİNİN 12.-13. YÜZYIL MÜSLÜMAN-HAÇLI VE SELAHADDİN-İ EYYUBİ’NİN MÜCADELESİYLE MUKAYESESİ

Zahide Tuba Kor

26 Nisan 2025, İTBM Sempozyumu

Sempozyumda sunulan tebliğ metinleri İslam’da Mücadele, Fetih ve Coğrafya başlığı altında kitaplaşmıştır (Rağbet Yayınları, 2026, s. 137-172).

NOT: Blogdaki şahsıma ait bütün yazı, röportaj, tercüme, fotoğraf ve infografikleri ancak kaynak göstermek şartıyla kullanabilirsiniz.

NOT: Blogda yer alan 950 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.


7 Ekim Aksâ Tufanı’ndan bu yana Gazze’de yaşananlara karşı Müslüman dünyanın duyarsızlığı, hatta bazı yönetimlerin işgalci İsrail’e örtülü veya açıktan desteği şaşırtsa da İslam tarihinde bu bir ilk değildi. Doğu Akdeniz’de 11. yüzyıl sonunda başlayıp aralıklarla devam eden Haçlı Seferleri sırasında ve iki yüzyıl varlığını koruyan Haçlı krallıklarıyla münasebetlerde de, batıda Endülüs’teki Reconquista (İber Yarımadası’nın Hristiyanlarca “yeniden fethi”) döneminde de çok benzer süreçler yaşandı. Keza Gazzelilerin maruz kaldığı açlık ve soykırım savaşı da tarihte bir ilk değil; uzak ve yakın geçmiş benzer acı örneklerle dolu. Diğer bir benzerlik, iki mücadelenin sahasının da Filistin ve Doğu Akdeniz olması. Yine Kudüs fatihi Selâhaddîn-i Eyyûbî’nin portresi ve mücadelesi de sıradışı bir lider örneği olarak öğretici. Bu tebliğde, 20.-21. yüzyıl Filistin-İsrail mücadelesini Selâhaddîn-i Eyyûbî’nin (1138-1193) mücadelesiyle kıyaslamanın yanı sıra konu daha geniş bir çerçevede yaklaşık iki yüzyıl süren Haçlı dönemine ve Müslüman-Hristiyan ilişkilerine atıflarla ele alınacaktır.[1] 

Coğrafyanın Mukayesesi

Birinci Haçlı Seferi (1096-1099) sonucunda Haçlılarca kuzeyden güneye Urfa Kontluğu (1098-1144), Antakya Prinkepsliği (1098-1268), Trablusşam Kontluğu (1109-1289) ve Kudüs Haçlı Krallığı (1099-1291) kuruldu ve bu devletler çevresindeki Harran, Halep, Şam, Musul, Kahire gibi önemli şehirleri tehdit etti. Haçlı devletlerinin ve İsrail’in kurulduğu Doğu Akdeniz, hem geçmişte hem de 20. yüzyılda teopolitik, jeoekonomik ve jeopolitik açıdan son derece kıymetli ve kritik bir coğrafyadır. Teopolitik açıdan; Kudüs’ü ve Hristiyanlık-Yahudilik-İslamiyet açısından önemli birçok şehri bağrında taşır. Dünya ticaretinde önemli bir geçiş yoludur. Suriye ve Irak coğrafyası (Bereketli Hilal), Fırat ve Dicle nehirlerinin ve tarımın gelişmişliğinin de etkisiyle, zaten tarih boyunca komşu bütün büyük güçlerin ele geçirmek için savaş verdiği bir alandır. Gerek 20.-21. gerekse 12.-13. yüzyılın sair dönemlerden farkı, komşu olmayan deniz aşırı Avrupalı güçlerin bir mücadele alanına dönüşmesidir.

Osmanlı İmparatorluğu Birinci Dünya Savaşı sonunda tarih sahnesinden çekilirken ve bölge İngiliz-Fransız işgaline uğrarken siyasi, iktisadi ve stratejik menfaatlerinin yanı sıra dinî-tarihî hak iddiaları da devreye girdi. Mesela Fransa, –diğer sebeplere ilaveten– Haçlı krallıklarına atıfla Doğu Akdeniz sahilleri üzerinde tarihî hak iddiasında bulundu. 12.-13. yüzyılda Haçlılarla/Frenklerle işbirliği yapmış ve onların bölgedeki varlığını kolaylaştırmış, bu sayede Fransız kralının himayesine mazhar olmuş Katolikleşen Mârûnîleri kullanarak Lübnan’ı Doğu Akdeniz’de bir Hristiyan devlet olarak kurguladı. Yani Fransız-Mârûnî ilişkilerinin 900 yıllık geçmişi, işgali meşrulaştırıcı bir gerekçeydi. Yine Lübnan’ın güneyindeki Filistin, Akdeniz ile Kızıldeniz’i/Hint Okyanusu’nu birbirine bağlayan kıymetli konumuyla tarih boyunca Doğu-Batı deniz ticaretinin (Baharat Yolu) ana güzergâhı olan Mısır’ın hemen doğusunda yer alıyordu. 1869’da Süveyş Kanalı’nın açılmasıyla bölgenin önemi daha da artmıştı. Burası, “Güneş Batmayan İngiliz İmparatorluğu”nun en değerli sömürgesi olan Hindistan’a giden güzergâhta bulunduğundan hem İngiltere’nin elinde tutması gereken hem de onun rakibi Avrupalı güçlerin İngiliz imparatorluğunun can damarını kesmek için ele geçirmek istediği yerdi. Dolayısıyla kendi hâline (yerli halklara) bırakılmaması gereken bir coğrafyaydı. Tam da bu yüzden 20. yüzyılda Doğu Akdeniz’de Lübnan Fransızlarca bir Hristiyan, İsrail de İngilizlerce bir Yahudi ileri karakolu olarak kuruldu ve ayakta tutuldu. Bu, Avrupalı güçlerin 700 yıl evvel Memlüklerin Haçlı varlığını temizlemesiyle veda ettikleri bölgeye bir nevi geri dönüştü. 

Coğrafyayla bağlantılı diğer boyuta gelince, Avrupalı güçlerin Osmanlı’ya son 100-150 yıldaki müdahalelerinin en önemli bahanesi “azınlıkları himaye” idi. Doğu Akdeniz, tarih boyunca birçok medeniyete ve imparatorluğu ev sahipliği yaptığından nüfusu en karışık coğrafyadır. Fransızlar da bundan istifade ederek –İngilizlerle bölgeyi paylaşmaları yetmezmiş gibi bir de– Arap milliyetçiliği ve birliğini savunan Sünnî çoğunluğa karşı azınlıkları kullandı. Bu minvalde Lübnan’ı Hristiyan bir devlet olarak kurarken Suriye’yi de mezhepler temelinde devletçiklere böldü, ta ki 1940’larda bağımsızlık arifesine kadar. İsrail’in de 7 Ekim Aksâ Tufanı’ndan sonra bölge politikasının “devletsiz azınlıklar” temelinde parçalanmış bir Orta Doğu olması tesadüf değildir. Bu politika 1920’lerden itibaren Siyonist liderlerin gündemindedir; 1980’lerde benzer bölme planlarını uygulamaya kalktıklarında başarısız olsalar da hâlâ vazgeçmiş değiller. Kısaca İsrail de Batılı sömürgeci güçler de geçmişte Haçlılar da varlıklarının teminatı olarak bölgenin bölünmesi veya bölünmüş kalması için özel çaba sarf ettiler. Bu arada “azınlıkları himaye” gibi bir dinî kılıf kullansalar da aslında bu, kendi siyasi, iktisadi ve jeopolitik menfaatlerini koruma ve bölgede sorgulanan varlıklarını “meşrulaştırma” amacına matuftu.

İsrail, Haçlı krallıklarına kıyasla daha küçük bir yüzölçümüne sahip olmakla birlikte, mevcut sınırlarıyla kendisini sınırlı hissetmez; jeopolitik ve teopolitik tahayyülü –fiziken ve demografik bakımdan ulaşma ihtimali olmasa da– daha geniştir (vaat edilmiş topraklar hedefi). Orta Doğu’da kuruluşundan bu yana fırsat buldukça genişleyen ve –1945 BM Sözleşmesi’nde yasaklanmasına rağmen– işgalle toprak kazanmasına izin verilen tek aktördür. Öte yandan coğrafi olarak Orta Doğu’da bulunsa da kendini Batı’nın bir uzantısı, “barbar dünyanın ortasında medeniyetin bekçisi” sayar.

Aktörlerin Mukayesesi

“Filistin meselesi”nin doğuşuna gelelim. Görece yeni bir mesele olup takriben yüz küsur yıllık bir geçmişi vardır. Neden yeni? Çünkü Avrupa’da bin küsur yıldır var olan Yahudi meselesinin –Birinci ve İkinci Dünya savaşları ve Hitler’in kıyımı neticesinde Orta Doğu’ya ihracıyla, İslam coğrafyasının kucağına bir ateş topu olarak atılmasıyla ortaya çıktı. Avrupalılar İsrail’i kurarak Yahudi meselesinden kurtulurken “Filistin meselesi”nin ortaya çıkmasına yol açtılar.

Bu arada, Yahudi Siyonizminden onlarca yıl evvel Hristiyan Siyonizmi doğdu. Hedef, dünya Yahudilerini Filistin topraklarına göndererek ve burada devletleşmelerini sağlayarak İsa Mesih’in yeryüzüne dönüşünü ve bin yıl sürecek Tanrı krallığının kuruluşunu hızlandırmaktı. Bu noktada İngiliz Protestanlar başı çekti; hatta Yahudi göçü için Osmanlı padişahlarıyla ilk görüşenler de Hristiyan Siyonistlerdi. Dolayısıyla İsrail’i kuran ve bugüne kadar ayakta tutan (İngiliz ve Amerikan) Protestan aklı, gücü ve parasıdır. Özellikle Protestanlık içinden çıkan Evanjelik Hristiyanlar, İsrail’e sonuna kadar destek vermeyi Tanrı’nın bir emri, dinî bir vecibe olarak görürler. Gazze savaşında da bu çok net bir şekilde tezahür etti; 7 Ekim Aksâ Tufanı akabinde tüm güçlerini İsrail’in hizmetine soktular. Yani İsrail, İsrail’den ibaret değildir; arkasında büyük bir Hristiyan Siyonist destekçi kitlesi vardır.

Haçlı dönemiyle bir mukayese yapmak gerekirse, 1000’li yıllarda henüz daha Protestanlık mezhebi ortaya çıkmamıştı. Haçlı Seferleri’nin motoru Katolik Hristiyanlardı. Hristiyan birliği arayışı ve “yeniden fetih”, özellikle batıda Endülüs coğrafyasında çoktan başlamıştı. Doğuya doğru Haçlı Seferlerini tetikleyen gelişme ise 1071’de Sultan Alparslan’ın Bizans ordusunu ağır bir yenilgiye uğrattığı Malazgirt zaferiyle Türklerin Anadolu’ya yerleşmesi ve Doğu Roma’nın kalbi İstanbul’un tehdit altında oluşuydu. Bu zafer, çeyrek yüzyıl sonra Avrupa Hristiyanlarının Anadolu ve Doğu Akdeniz’i, diğer bir deyişle Kudüs başta olmak üzere kutsal toprakları “kafir” Türklerin elinden kurtarma motivasyonuyla harekete geçmelerini tetikledi. Türk korkusu ana motivasyon kaynağı olmakla birlikte Haçlılar, bu coğrafyaya doğru harekete geçmeden evvel Avrupa’daki Yahudileri katlederek ve mallarını yağmalayarak sefere başladılar. Ardından Kudüs’te Müslümanlarla birlikte Yahudileri de katlettiler ve mabetlerini yıktılar. Neden? Çünkü Yahudiler, Katoliklere göre, “Tanrı’nın oğlu” Hz. İsa’nın çarmıha gerilmesine yol açan “Tanrı katilleri”dir. Yahudilerle ilk barışanlar, yüzyıllar evvel Protestanlar olup Katolikler ile Yahudilerin tamamen barışması 1962 yılı gibi çok yakın bir tarihtir. Katolik dünyanın ruhani lideri Papa Francis’in ölmeden evvel bile Gazze’deki soykırıma karşı mesajlar vermesi bir tesadüf değildir. Kısaca, o dönemin Hristiyanları ile bu dönemin Hristiyanlarının, özellikle Katolikler ile Protestanların Yahudilere bakışı aynı değildir… 11. yüzyıl sonunda Haçlı Seferlerini Anadolu’ya giren Türklerden duyulan korku başlatmışken 20. yüzyılda ise işgali, artık zayıflamış ve dağılmakta olan Türk imparatorluğunun mirasından pay kapma yarışı tetikledi.

Haçlılar bölgeye çok hızlı, kanlı ve kalabalık bir giriş yaparak Doğu Akdeniz boyunca hemen devletleştiler. İki bin yıldan fazladır devletsiz olan Siyonistlerin devletleşmesi ise, 1897’deki Birinci Siyonist Kongre esas alınırsa yarım yüzyıllık bir çabanın ve mücadelenin ürünü oldu. 1917 Balfour Deklarasyonu sayesinde dönemin süper gücü İngiliz himayesinde müstakbel devletin kurumsal ve hukuki altyapısını tesis ederlerken manda yönetimi altında hem idari hem de askerî tecrübe kazandılar. Dünyanın dört bir yanından Yahudilerin göçüyle bir “vatan” kurdular; ama kurucu ve yönetici elit ağırlıklı Avrupa kökenli Aşkenazi Yahudilerdi. Yani her iki devlet de dinleri farklı olmakla birlikte Avrupa zihniyetinin bir ürünüydü. Öyle ki Latin Hristiyanlar bölgedeki Doğu Kiliselerine bağlı Hristiyanları küçümserken Aşkenazi Yahudiler de İsrail’e zorla getirdikleri Sefarad ve Doğu Yahudilerini aşağıladılar.

Bugün ile geçmiş arasında bir fark daha var: Haçlı Seferleri başladığında bu coğrafyada imparatorluklar, devletler ve emirlikler vardı. Anadolu’da Selçuklular, Kuzey Afrika’da Fâtımîler, Irak’ın ortası ve güneyinde Abbâsî Hilâfeti, Suriye coğrafyasında Selçuklu emirleri bulunuyordu. Ama 20. yüzyılda Osmanlı tarih sahnesinden silinirken Orta Doğu devletleri İngilizler ve Fransızlar eliyle, onların menfaatlerine göre sıfırdan kuruldu. Dolayısıyla bölgenin sınırları, devletleri, yöneticileri, ideolojik akımları vs. Batı’nın menfaatlerinin bir ürünüdür ve iç meşruiyetten uzaktır. Ama istilacılara yönelik politikalar her iki dönemde de birbirinden pek farklı değildir.

Haçlılar ve İsrail bölgeye yerleşmekte nasıl başarılı olabildi?

Herhangi bir toprak parçasının istilası için iki şarttan en az birinin olması gerekir: Ya istilacılar çok güçlü ya da istila edilen topraklarda yaşayanlar zayıf veya iç mücadele içinde olmalıdır. 20. yüzyılda Hristiyan Avrupa birkaç yüzyıldır dünyayı sömüren büyük güçken Osmanlı ve Orta Doğu halkları ise zayıftı; bu sayede Batılılar bölgenin kaderini şekillendirebildiler. Sömürgeci güçlere karşı defalarca halk isyanları yaşansa da özellikle hava gücü ve şiddetli bastırma taktikleri karşısında başarıya ulaşamadılar. 11.-12. yüzyılda ise Avrupalılar –20. yüzyılın aksine– güçlü değillerdi; ama sefere çıkarken davalarına inanmışlardı, kararlıydılar, manevi motivasyonları zirvedeydi, nispeten iç dayanışmaları vardı. Çok büyük bir fetih coşkusuyla bölgeye geldiler. İstila ettikleri topraklar ise zayıf değildi. Aksine, Haçlı Seferleri döneminde dünyada gücün, servetin ve ihtişamın merkezi Orta Doğu’ydu. Bu coğrafya, sadece Kudüs’ün varlığı nedeniyle değil, aynı zamanda kültürde, ilimde, teknikte, sanatta ve ekonomide ileri olduğu için Haçlıların hedefiydi. Gerek Akdeniz’in doğusu gerekse batısındaki Haçlı Seferleri ve bölgede edindikleri tecrübeler, ileriki yüzyıllarda Avrupa’da Rönesans ve Reformu tetikleyecekti.

Belki de İslam dünyası o dönem refah içinde olduğu için Müslüman yöneticilerin cihat iradesi ve isteği yoktu. Endülüs’te de durum çok benzerdi. Bir millet refaha, servete ve ihtişama kavuştukça, konforu arttıkça savaşçılığını yitirmeye başlar ve cihada bakışı değişir, diye bir çıkarımda bulunmak yanlış olmasa gerek. Endülüs’te ilmin ve sanatın zirve olduğu dönemde Müslümanların şehirleri bir bir İspanyol krallıklarının kontrolüne geçti.

Modern döneme gelirsek, cihadın farziyeti Müslümanların zihninden bilinçli bir şekilde silindi ve cihat kavramı Müslümanları pasifleştirecek şekilde yeniden yorumlandı. Aksi takdirde doğrudan veya dolaylı Batı kontrolüne giren İslam dünyasında sürekli direniş patlak verirdi. 20. yüzyılda direnen gruplar hep vardı; kâh bağımsızlık mücadelesi veren, kâh milliyetçi, sosyalist, komünist veya İslami bir tonda. Ama bu silahlı gruplar çoğunlukla ya marjinaldi ya da marjinalleştirildi. İslam’da cihadın öneminin dünya çapında yeniden keşfedilmesini sağlayan, 7 Ekim Aksâ Tufanı’yla birlikte Gazzeli direniş örgütleri oldu ve Gazze, 2006’dan beri abluka ve yaptırımlarla boğuştuğundan dünya nimetlerinden faydalanamayan, konfordan mahrum bir bölgeydi. 

Öte yandan 1096’da Haçlı Seferleri başladığı dönemde bölge devletleri eski gücünde ve ihtişamında değildi. Müslüman devletlerin/emirliklerin hepsi, hem iç kavgalar hem de birbirleriyle siyasi ve ideolojik mücadeleler yüzünden zayıflamıştı. Mısır merkezli Fâtımîler, çöküş sürecinde olup halifelerin otoritesi kalmamıştı ve güçlü komutanlar vezirlik makamını ele geçirmek için birbirleriyle sürekli mücadele içindeydi; öyle ki 1058-1073 arasındaki 15 yılda 54 vezir başa geçmiş ve bunların birçoğu öldürülmüştü. 1055’te Abbâsî Hilâfeti’ni Şiî Büveyhîlerin boyunduruğundan kurtaran Selçuklular, bir müddet sonra kardeşler ve kuzenler arasında hanedan içi bitmek bilmez iktidar mücadelelerine saplanmışlardı. Anadolu’daki Selçuklular açısından hem kardeş ve kuzen kavgaları hem de yakın tehdit olan Bizans’la mücadele, uzak tehdit Haçlılardan daha hayatiydi. Dahası, Abbâsî Hilâfeti 809’da Hârûnürreşîd’in ölümünün ardından zayıflamaya başlamış ve zaman içinde etkisizleşmişti. Selçuklular Bağdat’ı ve Abbâsî Hilâfeti’ni Şiî sultasından kurtarsalar da bu defa halifeler siyasi ve askerî gücü elinde tutan Selçukluların elinde adeta bir kuklaya dönüşmüş, Abbâsî halifelerinin gücü neredeyse saray ve çevresiyle sınırlı kalmıştı. Haçlılara karşı Hilâfet’ten yardım istendiğinde yapabildikleri sınırlıydı. En bölünmüş coğrafya ise jeopolitik konumunun ve bölgesel güç mücadelelerinin de etkisiyle Suriye topraklarıydı. Bir yandan Mısır merkezli Şiî Fâtımî Hilâfeti ile Irak merkezli Sünnî Abbâsî Hilâfeti arasında çatışma alanıydı; diğer yandan Sultan Alparslan’ın torunlarının başında olduğu Şam ve Halep emirlikleri, iki kardeşin (Dukak ve Rıdvan) birbirine karşı ölümüne iktidar kavgasına giriştiği merkezlerdi. Kardeşler öylesine düşmandılar ki birbirine karşı Haçlılarla işbirliğini tercih ediyorlardı. Bölgede siyasi ve itikadi ayrışma da çoktu.

Dahası, bizim bugün kurtarıcı bir müessese olarak gördüğümüz hilâfet de bölünmüştü. 900’lü yıllardan itibaren Irak’ta Abbâsî (750-1258), Mısır’da Fâtımî (909-1171) ve Endülüs’te Emevî (929-1031) hilâfeti vardı ve bunlar birbirlerine rakipti. Endülüs Emevîleri çöktükten ve irili ufaklı onlarca emirliğe bölündükten sonra aynı coğrafyada birden çok hilâfet ortaya çıktı. Ama hiçbiri, Haçlılar karşısında gerek Endülüs’te gerekse Doğu Akdeniz’de acı akıbeti önleyemedi.

Zihinlerde şöyle bir algı var: İslam dünyası, birleştirici bir hilâfet müessesesi olmadığı için bu durumda… Hilâfet varken her şey güllük gülistanlıktı zannediliyor. Ama söz konusu dönemde hilâfet müessesesi var olsa da bölünmüştü. Dahası, hilâfeti eski gücüne kavuşturmak veya sembolik bir makam olmaktan çıkarmak isteyen halifelerin azımsanmayacak bir kısmının kaderi, askerî-siyasi güç odaklarınca gözlerinin oyulması, organlarının kesilmesi, hapse atılma, işkence ve öldürülme oluyordu. İslam tarihini incelediğimde şunu gördüm: Eğer ki siyasi iktidar güçlüyse ve siyasi-dinî otorite tek elde toplanabildiyse hilâfet müessesesi de güçlüdür ve görevini icra eder. Aksi takdirde hilâfet de etkinliğini yitirir; hatta istikrarsız ve zayıf dönemlerde halifeler kendi canlarını bile kurtaramaz ki nasıl İslam dünyasını kurtarabilsin?

Bu arada İslam dünyasında önemli bir problem de istikrarın çoğu zaman güçlü liderin ömrüyle sınırlı olmasıdır; lider öldüğünde oğullar ve/ya kardeşler arasında taht kavgasının, hatta bazen iç savaşın patlak vermesi ve bunun da hem toprakların –geçici veya kalıcı– parçalanmasına yol açması hem de dış düşmanların ekmeğine yağ sürmesidir. Kanaatimce İslam dünyasının belini büken geçmişten günümüze iki temel siyasi problem vardır: (i) lider bağımlı siyasi kültür ve bu yüzden kurumsallaşamama, (ii) iktidarın barışçıl şekilde el değiştirmesinin kurallarını ve mekanizmalarını belirleyememe. Dolayısıyla taht kavgaları ve kurumsallaşma problemi, Haçlıların bölgede daha kolay tutunmasına ve ayakta kalmasına imkân verdi.

Haçlılar geldiğinde İslam dünyası her bakımdan Avrupa’dan daha iyi durumdaydı. Problem, –dinden, dilden ve ırktan bağımsız– tarihin her döneminde ve her coğrafyada devletlerin ve liderlerin hiç değişmeyen kaygısından kaynaklanıyordu: beka. Haçlı Seferleri başladığında bölge zaten rakip güçler arasında bölünmüştü. Herhangi bir emir veya askerî komutan Haçlılarla savaşıp onları tam manasıyla yenilgiye uğrattığı takdirde bölgede bir kahramana dönüşecek, bu da onun diğer emirlikleri kontrolü/hakimiyeti altına almasının kapısını aralayacaktı. Yani Haçlıların bölgeden temizlenmesi, mevcut Müslüman yöneticilerin birçoğu için iktidarlarını yitirmek demekti. Tam da bu yüzden o dönem birçok emir, Haçlıların varlığını daha tercihe şayan veya ehvenişer saydılar. Zaman içinde Haçlılarla derin dostluklar kurdular; işgale uğramamak için onlara haraç ödemeye razı oldular; ticaret yapıp[2] karşılıklı zenginleştiler. Dahası, Müslüman emirler birbirlerine karşı Haçlılarla işbirliği de yaptılar. Emirlerin birbirlerine ihanetleri ve öç alma arzuları yüzünden yüzlerce Haçlı, binlerce Müslüman askeri yenebiliyordu veya bazen tek bir ok atmadan Haçlılar karşısında koca ordular dağılabiliyordu. Yahut Müslümanlar Haçlıları yenilgiye uğrattıklarında zaferin meyvesini toplayamadan yine birbirlerine düşüyorlardı. Haçlıları askerî olarak bozguna uğratıp krallarını öldürdükleri veya esir aldıkları dönemler de oldu; ancak bunu fırsata çevirip başsız bıraktıkları Haçlı devletlerini ortadan kaldırmaya kalkışmadılar, aralarında bir tampon bölge olarak tutmayı yeğlediler. Tam da bu yüzden Haçlılar İslam dünyasının kalbinde varlıklarını sürdürebildiler.

Bugün de durum benzerdir. İsrail’i ayakta tutan temel şey, hem İslam coğrafyasının kendi içinde bölünmüşlüğü ve rekabeti hem de yönetici elitin beka derdidir. Ama en önemli fark, bugünkü coğrafyanın Batılılar eliyle ve onların menfaatine uygun şekilde kurulmasıdır. Malumunuz, Batı’nın bölge politikasının ana dayanaklarından biri İsrail’in güvenliği ve bekasıdır. Dolayısıyla bölgedeki devletler ve yönetimler de buna göre şekillendirildi. Mesela Ürdün’ün temel varlık sebebi, İsrail ile Arap dünyası arasında bir tampon işlevi görmesiydi. 1921’de ayrı bir mandaya dönüştürülmesinden itibaren Emir Abdullah, Siyonist liderlerle işbirliği içinde olageldi. İsrail kurulurken Filistin topraklarının nasıl paylaşılacağına, 29 Kasım 1947 tarihli BM Taksim Planı’ndan 12 gün evvel Ürdün Kralı Abdullah ile Golda Meir arasındaki gizli görüşmede karar verildi. Filistin, BM Planı’na göre değil, bu gizli anlaşma uyarınca 1948 Savaşı’yla paylaşıldı. İsrail en baştan beri Filistin’in kaderini, Filistinlilerle değil, bölgeden devşirdiği Arap liderlerden biri veya birkaçıyla işbirliği yaparak belirleyegeldi. Bu, bazen Ürdün’dü, bazen (1978 Camp David Anlaşmalarından itibaren) Mısır; 2020 İbrahim Mutabakatları süreciyle Körfez ülkeleri de bu kervana katıldı. Bugün de Gazze’deki soykırıma Arap ve Müslüman liderlerin ses çıkarmama nedeni, iktidarlarını koruma kaygısıdır. Ortada, iktidarlarını İsrail’le işbirliğini sürdürerek veya ona meydan okumaya kalkışmayarak garantileyen bir liderler kuşağı var.

Emirlerin Haçlılarla savaşmak yerine işbirliğini tercihlerinin diğer bir nedeni de korkuydu. Korku hem Haçlılardan hem de Nizarîlerden kaynaklanıyordu. Haçlılarla başlayalım: Bölgeye geldiklerinde Kudüs, Antakya ve başka bazı şehirlerde vahşice katliamlar yaptılar. Halkının katliama ve topraklarının işgale ve yıkıma uğramasını istemeyen bazı Müslüman emirler, acaba Haçlılarla işbirliği yaparsak kaderimizin Kudüslülere benzemesini engelleyebilir miyiz düşüncesiyle Haçlı ordularına geçiş için topraklarını açtılar ve her türlü lojistik destek verdiler. Yani emirliklerini kurtarabilmek için düşmanın dostluğunu satın alma ve gazabından kaçınma arayışına girdiler. Buna rağmen sonunda bazıları acı akıbetten kurtulamadı. Bugün de benzeri yaşanıyor. 7 Ekim’den sonra ABD, bütün bölge liderlerini sakın müdahale etmeyin yoksa bu iş bir kıyamet savaşına dönüşür ve kaderiniz Gazze gibi olur diyerek tehdit etti. Korku, birçok dünya liderini Gazze’ye fiili destek vermekten alıkoydu. 11 Eylül’den sonra da Amerikan Başkanı George W. Bush, Afganistan savaşı öncesinde komşu Pakistan’ı kendisine destek vermediği takdirde “taş devrine dönüştürmek”le tehdit etmişti. Bazı farklılıklar olmakla birlikte güdüler çok benzer.

Müslümanların Haçlılara karşı zaaf göstermesinin ve korkunun ikinci nedeni, Fâtımîlerin içinden çıkmış bir kol olan Nizarîlerin davasını savunan Hasan Sabbâh öncülüğündeki Haşhaşîlerdi. 1092’de ilk suikastlarını, Şiîliğe karşı mücadelenin mimarı Selçuklu veziri Nizâmülmülk’e karşı yaptılar. Bu suikastın Selçukluları iç kargaşaya sürüklediği bir ortamda 1096-1099’da ilk Haçlı Seferi başladı. Bu seferlerin ana tetikleyicisinin Malazgirt Zaferi’yle Türklerin Anadolu’ya bir daha çıkmayacak şekilde yerleşmesi ve Hristiyanlığın en önemli merkezlerinden biri olan İstanbul’un tehdit altına girmesi olduğunu söylemiştim. Bu arada Sultan Alparslan’ın 1071’de sefere çıktığında hedefi, aslında Malazgirt değil, Halep’i kuşatıp Suriye ve Irak coğrafyasını birleştirmekti; ancak Bizans imparatorunun koca bir orduyla Selçukluları İran coğrafyasındaki evinde vurma hedefiyle harekete geçmesi üzerine ordusunun yönünü değiştirmek zorunda kaldı ve Malazgirt’te tarihî bir savaş yaşandı. Tarihte bazı şeyler öngörülemezdir, istikameti çizen kaderdir.

Nizarîlere/Haşhaşîlere dönelim. Hasan Sabbâh’ın başlangıçtaki hedefi, zayıflayan İsmâilî Fâtımîlerin güçlenmesinin ve bölgeyi yeniden fethinin önünü açmaktı. Ancak desteklediği Nizar’ın veliahtlıktan azledilmesi ve 1094’te kardeşinin başa geçip Nizar’ı diri diri yakması ve adamlarını ezmesi üzerine strateji değiştirdi. Fâtımîler uyanana kadar tarikatıyla bölünmüş hâldeki Suriye’ye sızıp buradaki emirleri birbirine düşürmeye, resmî İslam’ın dinî ve siyasi temsilcilerine karşı yıkıcı faaliyetlere girişmeye odaklandı. Haçlı Seferlerinin başlangıcı, Nizarîlerin en güçlü olduğu döneme denk düştü. Haçlılara karşı her ne zaman Müslümanları harekete geçiren bir komutan, bir emir veya bir imam çıksa tamamı Nizarîlerin suikastına uğradı. Dolayısıyla Haçlılarla mücadeleyi geciktiren temel faktörlerden biri de Nizarîlerin varlığı olup bir yandan büyük ses getiren suikastlar düzenleyerek korku salmaları ve Haçlılarla mücadelede öne çıkan emirleri, imamları, kadıları ve komutanları ortadan kaldırmaları, diğer yandan Suriye’nin (özellikle Şam ve Halep’in) saraylarına sızıp emirleri tamamen kontrollerine almaları ve Haçlılara karşı aşırı müsamahakâr davranmaya teşvik etmeleriydi. (Dönemin Halep ve Şam emirleri ölürken bu emirleri avucunun içine almış Nizarîlere karşı tam bir sürek avı başlatılıp yüzlercesi öldürülecek, saraylardaki adamları temizlenecekti.) Yani Müslümanlar o dönem hem Hristiyan Haçlıların hem İsmâilî Nizarîlerin çifte tehdidi ve kuşatması altındaydı. Denklemi değiştiren en önemli faktör, önce Zengîler ve ardından Selâhaddîn-i Eyyûbî’dir.

Selâhaddîn-i Eyyûbî’nin bir fatih ve devlet adamı olarak tarih sahnesine çıkışı

“Kurtarıcı kahraman” arayışının da bir neticesi olarak zihinlere yerleşik bir klişe var: Bir lider doğacak, bütün İslam dünyasını kurtaracak! Hâlbuki tarihte her devirde ve her coğrafyada gördüğüm şey şudur: Zafer tek nesille gelmez. Hazreti Peygamber’in ilahî vahyi alması, bu çerçevede toplumu dönüştürmesi ve devletini kurması, yani teori ile pratiği bir arada şekillendirmesi tarihte neredeyse eşsiz bir örnektir. Ekseriyetle teoriyi geliştiren ile pratiğe döken farklı kişilerdir; dinî hareketlerde de, seküler ideolojilerde de böyledir. Mesela Karl Marx komünizmin teorisini geliştiren kişidir; onu hayata geçiren Leninler, Stalinler, Maolardır. Hazreti Musa vahyi kavmine ulaştırdı ama kırk yıl çölde kaldı, “vaat edilmiş topraklar”a giremedi. Yine Rus Çarlığı’nda 1880’lerde Leo Pinsker, Orta Avrupa’da 1890’larda Theodor Herzl vd. tarafından teorik olarak geliştirilen ve temelleri atılan Yahudi Siyonizmini, 1948’de İsrail devletini kurmak suretiyle ete kemiğe bürüyenler Haim Weizmann, David Ben-Gurion, Golda Meir gibi isimlerdi. Kendimizden bir örnek verelim: 1969’da Türk siyasetine girip İslami çizgide bir parti, bir siyasi ekol kuran Necmettin Erbakan olmasaydı Recep Tayyip Erdoğan önce belediye başkanı, ardından başbakan ve cumhurbaşkanı olamazdı. Gazze’de Şeyh Ahmed Yasin ve arkadaşları, 1978’de gençleri yeniden dinle buluşturmak üzere bir dinî-toplumsal hareket kurmasa ve bu hareket, Birinci İntifada yıllarında HAMAS ve İzzeddin el-Kassâm Tugayları adı altında kurumsallaşmasa ve Gazzelilere bir cihat ruhu aşılamasa, 7 Ekim 2023’te Aksâ Tufanı Operasyonu’nu gerçekleştiren kadro da, akabindeki soykırıma karşı direniş ve tahammül gösteren halk da ortaya çıkamazdı. Bu direniş damarının da 1930’lara, Şeyh İzzeddin el-Kassâm’a ve Müslüman Kardeşler hareketine kadar geri gittiğini unutmamak gerekir.

Bunu konumuza uyarlarsak, Selâhaddîn-i Eyyûbî zannedildiği gibi bir anda ortaya çıkmış bir tarihsel şahsiyet değil, İslam topraklarını birleştirmeye ve işgalden kurtarmaya ahdetmiş bir neslin ve kadronun ürünü, bir halkasıydı. Selâhaddîn-i Eyyûbî’yi Selâhaddîn-i Eyyûbî yapan hem Zengî ailesi hem de kendi ailesiydi. Babası da dedesi de Tikrit valisiydi; babası Necmeddin Eyyûb daha sonra Zengîlerin hizmetine girdi ve 1154’te ele geçirilen Şam’ın atabeyi oldu. Amcası Esedüddin Şîrkûh, tam bir askerî deha olup Zengîlerin ordu komutanıydı; İslam tarihinin en büyük kurmay zekâlarından biri, Mısır’ı alarak 250 yıllık Fâtımî devletini tarih sahnesinden silen kişiydi. Yani Selâhaddîn, en az iki nesildir idari ve askerî tecrübeye sahip bir ailede doğdu. Dahası, İmadüddin Zengî (1128-1146) ve oğlu Nureddin Zengî (1146-1174) olmasa, belki Kudüs fatihi olarak tarih sahnesine çıkamazdı. Çünkü İmadüddin Zengî, birbirine rakip emirlerle dolu bir coğrafyada yıllar süren acımasızca mücadelenin sonunda Musul-Halep merkezli güçlü bir siyasi birlik kuran ve ardından Urfa Haçlı Kontluğu’nu ortadan kaldıran liderdi. Haçlı Seferleri’nin 1096’da başlamasından 48 yıl sonra ilk kez bir Haçlı krallığını yıkan ve bunun bedelini Haşhaşîlerin suikastı sonucu canıyla ödeyen kişiydi. Oğlu Nureddin, Türk-İslam tarihinin yetiştirdiği en iyi devlet adamlarından biri olup kuzeydeki Musul-Halep emirliğini –hizmetindeki Eyyûbî ailesinin katkılarıyla– koskoca bir devlete dönüştürdü. Kısaca Selâhaddîn, kendisinden evvel Orta Doğu’da güçlü bir Müslüman siyasi birliğini oluşturmak için canla başla çalışarak Kudüs’ün fethinin ortamını hazırlamış en az dört askerî ve siyasi liderin emeklerinin bir ürünüydü. Yani büyük zaferler tek neslin, hele hele tek kişinin özverili çabasıyla gelmez.

Haçlılara karşı mücadelenin başarıya ulaşmasını sağlayan unsurlar

Peki, Haçlılara karşı mücadelenin Zengîler ve Selâhaddîn-i Eyyûbî döneminde başarıya ulaşmasını sağlayan unsurlar nelerdi? İdealizmleri, kararlılıkları, cihada bağlılıkları, cesaretleri, saray hayatına dalmak yerine ömürlerini düşmanlarına karşı siyasi ve askerî mücadeleyle geçirmeleriydi. Bunu da güçlü bir istihbarat ağına, etkili bir propaganda teşkilatına, katı ve disiplinli bir orduya sahip olmalarına borçluydular. Yani bugünkü deyimle hem sert hem yumuşak güç unsurlarına sahiptiler. Nureddin Zengî’nin vazettiği bilhassa “tek din (Sünnîlik), tek devlet, tek amaç (cihat)” ilkeleri, İslam birliğini sağlayarak Haçlılara karşı mücadelenin altyapısını hazırlamak bakımından çok önemliydi. Keza fetihlere başlamadan evvel Kudüs’ün önemini halka aşılamak üzere ulemaya kitaplar yazdırdılar, vaazlar verdirdiler… Öte yandan idealizm ve kararlılıktan tutun güçlü bir ordu ve istihbarat teşkilatına ve etkili propaganda mekanizmasına kadar 12. yüzyılın ikinci yarısında Haçlılara karşı Müslümanların başarısına yol açan bütün özelliklere 20.-21. yüzyılda sahip olan aktör İsrail’dir. Hatta öyle ki, son birkaç yıldır İsrail ve Mossad’la iltisaklı Arap ve başka milletlerden gazeteciler (veya gazeteci görünümlü istihbaratçılar), Kudüs’ün Müslümanlar için kutsal olmadığı, bunu Emevîlerin Hicaz’la rekabet bağlamında uydurduğu, Kudüs’ün sadece Yahudiler için kutsiyet taşıdığı tezini işliyorlar ki önümüzdeki süreçte Mescid-i Aksâ’yı yıkıp tapınaklarını inşaya kalkıştıklarında İslam dünyasından fazla tepki çıkmasın.

Zengîlerin de, Selâhaddîn’in de öncelikli hedefi, Haçlıları yok etmekten ziyade Müslümanları birleştirmekti. İmadüddin Zengî, Irak’ın ve Suriye’nin kuzeyi ile güneydoğu Anadolu’da askerî seferlere girişerek Müslüman emirlerin kontrolündeki toprakları birleştirdi ve bu sayede Urfa Haçlı Kontluğu’nu yıktı. Oğlu Nureddin, bir yandan Şam’ı ve diğer Suriye emirliklerini bir çatı altında toplarken, diğer yandan Fâtımîleri yıkarak Mısır’dan Libya’ya, Hicaz’dan Yemen’e geniş bir coğrafyayı –Eyyûbî ailesi sayesinde– birleştirdi. 1171’de Fâtımî Hilâfeti tarih sahnesinden silinirken bölge, Sünnî Zengîlerin siyasi ve Abbâsî halifelerinin dinî otoritesi altında birleşti. Bu durum, gözü Mısır’da olan hem Hristiyan Haçlılara hem de İsmâilî/Nizarî Haşhaşîlere yönelik çok büyük bir darbeydi.

Sahildeki Haçlı krallıklarını ortadan kaldırmaya girişmeden evvel atılan en önemli adım, Mısır’ın ele geçirilmesiydi. Bir kara devleti olan Zengîler, bu sayede hem Haçlıları doğudan ve batıdan kuşatarak coğrafi bir avantaja sahip oldular hem de bölgenin önemli zenginlik kaynaklarını ve Fâtımî donanmasını devraldılar. Donanma hem ticari hem de askerî bakımdan kritik önemdeydi. Günümüz savaş teknolojisinde başarının anahtarı nasıl ki hava kuvvetlerini ve üstünlüğünü elinde tutmaksa, o dönemde Doğu Akdeniz’de güçlü bir donanmaya sahip olmaktı.

Haçlılarla aynı coğrafyada yaşayan İsrail, jeopolitiğin gerekliliklerinin farkında. Varlığını, sadece Batı desteğiyle garanti altına almaya çalışmadı, aynı zamanda komşu Arap ülkelerinin birbirine rakip kalması ve mümkünse bölünmeleri için de uğraştı. 70 küsur yıldır ne zaman doğusu ve batısındaki Arap ülkeleri birlikte hareket etmeye kalkışsa –bu birliktelik zayıf temellere dayansa ve aralarında ciddi menfaat farklılıkları olsa bile– baltaladı. 1967 Savaşı’nı açma gerekçelerinden biri, komşuların imzaladığı ortak savunma anlaşmalarıydı. 1950’ler-1960’larda Mısır’ın Cemal Abdünnâsır’ı ilhamlı seküler Arap milliyetçiliği temelinde birlik çabalarını bir tehdit olarak görüp baltalamaya ve buna karşı geliştirdiği 1958 Çevre İttifakı politikasıyla Arap olmayan devletler (Türkiye, İran ve Etiyopya) ve gruplar (Irak Kürtleri, Lübnan Mârûnîleri vs.) ile işbirliği yaparak komşu Arap ülkelerini kuşatmaya çalıştı. 2010’larda “Arap Baharı” sürecinde başta Mısır ve Tunus olmak üzere Fas’tan Körfez’e kadar geniş bir coğrafyada Müslüman Kardeşler ekolünden partiler halkın oylarıyla iktidar olmaya başladığında bunu da bekasına yönelik bir tehdit olarak gördü. 2013 Sisi darbesinin arkasındaki asıl güç, Körfez’in parası ile İsrail’in aklı olup bu aynı zamanda 2020’de İbrahim Mutabakatı adı altında resmileşecek ilişkinin ilk somut meyvesiydi. Hem 20. yüzyılda sol seküler veya Arap milliyetçisi hem de 21. yüzyılda İslami ideolojiler üzerinden yürütülen birlik faaliyetlerini engellemesinin temel nedeni, doğudan ve batıdan birbirine dost yönetimlerle kuşatıldığı takdirde hayatta kalmasının tehlikeye gireceğini bilmesidir.

Haçlılar bölgeye ilk geldiklerinde son derecede coşkuluydular, idealisttiler, hayalleri büyüktü, motivasyonları ve iç dayanışmaları çok yüksekti; tıpkı İsrail’i kuran Siyonistler gibi. Ama sonraki nesillerde durum değişti; yeniler kurucu neslin idealizmine, dayanışmasına ve adanmışlığına sahip değillerdi, rehavete düştüler ve hanedan kavgaları başladı (Bu, İbn Haldun’un teorisinde de geçtiği gibi tarih boyunca değişmeyen bir kuraldır). Çünkü Haçlıların da artık çeşitli krallıkları ve aralarında menfaat farklılıkları vardı ve iktidarı ellerinde tutmak onların da artık birincil öncelikleriydi. Müslümanlarda olduğu gibi, Haçlılarda da ikinci neslinden itibaren hanedan kavgaları başladı. Nasıl ki Müslüman emirler birbirleriyle mücadelede Haçlılardan yardım ve destek almaya tenezzül ettiyse Haçlı krallıkları da hem kendi içlerindeki hem de birbirleriyle mücadelelerinde başarıya ulaşmak için Müslüman emirlerden destek aldı. Haçlıları bozguna uğratan Selâhaddîn’in Hıttin seferine giden yol da böyle bir Haçlı taht mücadelesinde kendisinden yardım istenmesi vesilesiyle açıldı.

Bunu 20.-21. yüzyıla uyarlayalım: Neden İsrail, tarihinde ilk kez 7 Ekim 2023’te Aksâ Tufanı’yla kendi evinde vuruldu? Neden Filistinli örgütler, daha evvel mesela 1970’lerde-1980’lerde bir benzerini yapamadı? Sadece teknik ve teknolojik kapasite yetersizliğinden değildi, aynı zamanda o devirde Siyonistler hâlâ dinç ve zindeydi… Ancak İsrail 2018-2022 arası üç buçuk yılda tam beş defa seçimlere gitti. Bu, zannedersem dünya tarihinde bir rekordur. Neden? Çünkü iç siyasal ve toplumsal kutuplaşma zirvedeydi: İsrail toplumu ve siyaseti Netanyahu yandaşları ve karşıtları olarak karpuz gibi ortadan ikiye bölünmüştü, Haredilerin askerlikten muafiyeti siyaseten bölücü bir unsurdu, İsrail vatandaşı Filistinlilerin seçimlerde oy kullanıp daha fazla mecliste temsil edilir hâle gelmeleri Yahudi partilerden müteşekkil istikrarlı koalisyon hükümetleri kurulmasını zorlaştırdı. Öte yandan 2011’den itibaren Orta Doğu ülkelerinin siyasi istikrarsızlıklarla veya iç savaşlarla zayıfladığı, bölgesel güçlerin birbiriyle kapıştığı, Filistin meselesinin tamamen gündemden düştüğü, İsrail’in 2020’de imzalanan İbrahim Mutabakatları sayesinde bölgenin ayrılmaz bir parçasına dönüştüğü, ABD’nin Orta Doğu’dan çekilme planları yaparken bölgenin geleceğini ve güvenliğini adeta İsrail’e zimmetlediği bir dönemdi; yani dış tehditlerin bertaraf edildiği bir ortamda İsrail’in –iç kavgalara rağmen– özgüveni, kibri ve yenilmezlik algısı zirvedeydi. İsrail’in dış tehditlerin bertaraf edildiği algısıyla rehavete düştüğü, içeride dava şuurunun ve iç dayanışma ruhunun kalmadığı bir dönemde Kassâm Tugayları öncülüğünde direniş örgütleri Aksâ Tufanı Operasyonu’nu yapabildi. Diğer boyut, daha evvel bahsettiğim, zaferin tek nesille gelmemesiyle bağlantılıdır. 7 Ekim’i planlayan İzzeddin el-Kassâm Tugayları kadrosu, 1978’de temelleri atılan bir davanın ve mücadelenin ürünüdür.

Sadece Haçlılar değil, onlarla müttefik Nizarîler/Haşhaşîler de artık gücünün zirvesinde değillerdi. 1171’de Mısır’da Fâtımî-İsmâilî Hilâfeti’nin çöküşü onları sukutu hayale uğrattı. Gerilemekte olan hilâfeti yeniden diriltme hayalindeyken, bunun için canla başla çalışıp önlerindeki engelleri suikastlarla ortadan kaldırırken bir anda hilâfet çökünce politikalarını değiştirmek zorunda kaldılar. 1175 ve 1176’da iki defa suikasta uğrayan ve birinden yaralı kurtulan Selâhaddîn, Nizarîleri yok etmeye ahdedip topraklarına saldırdı; ama sonra bir manevra yapıp onları yok etmek yerine anlaşarak kendi davasında kullanmaya başladı… Nureddin Zengî ile Selâhaddîn-i Eyyûbî’nin arasındaki en önemli fark da işte bu noktadadır. Nureddin, babasını Nizarîler öldürdüğünden ister İsmâilîler isterse o dönem apolitik ve kendi hâlindeki On İki İmam ekolü olsun bütün Şiîlere karşı nefret besliyor ve mücadele ediyordu. Selâhaddîn’i Fâtımî Hilâfeti’ni bir an evvel ortadan kaldırmaya zorlayan da Nureddin’di. Selâhaddîn ise daha pragmatist davranarak Şiî akımları kendi safına çekip Haçlılarla mücadelesinde kullanmayı tercih etti. Ona göre adam öldürmek hiç bitmeyen intikam hırsını körüklüyordu; dolayısıyla düşmanlarını da, rakiplerini de yok etmek yerine yanına çekmeye odaklandı. Sonraki süreçte hem Eyyûbîler hem de Memlükler, Haçlılara karşı Haşhaşîleri bir suikast gücü olarak kullanacaklardı.

İlahi yardımları da unutmamak gerekir. Mesela Mısır’ın o devirde Ortaçağ tarihinin en büyük kıtlıklarından birini yaşaması Fâtımîlerin devrilmesini kolaylaştırıcı bir unsur oldu. (Fâtımîler içindeki bitmek bilmez iktidar kavgası ve Haçlıların Mısır’ı ele geçirmeye kalkışması yüzünden Fâtımîlerden Zengîlere gelen yardım talepleri tabii ki Şîrkûh’un Mısır seferlerinin asli nedeniydi.) Selâhaddîn, büyük hırsları olmayan mütevazı bir şahsiyet olarak sıradışı bir yönetici tipiydi. Bütün rakiplerinin veya sevdiklerinin en kritik anlarda ölümleri adeta Selâhaddîn’in önünü açan birer lütf-u ilahîydi: Mısır’ın fethinden iki ay sonra Şîrkûh’un ölümüyle Fâtımîlerin vezirlik makamının bir anda amcasından Selâhaddîn’e geçmesi; Fâtımî Hilâfeti’ni sultan Nureddîn’in zorlamasıyla kaldırmasından üç gün sonra halifenin ölümü ve İsmâilîlerin hilâfeti yeniden diriltme hayallerinin suya düşmesi; Selâhaddîn’in Nureddin Zengî’yle arasının bozulduğu ve sultanın kendisinden hesap soracağı bir anda babası Necmeddin Eyyub’un hastalanıp ölüm döşeğine düşmesiyle hesaplaşmadan kurtulması; Zengîler ile Selâhaddîn’in tam çatışmanın eşiğine geldiği bir anda Nureddin’in ve akabinde Kudüs Kralı’nın 1174’te ölümü ve yerlerine çocuk yaştaki veliahtların geçmesi; Zengîlerin yeni sultanı el-Meliku’s-Salih’in adamlarının teşvikiyle Nizarîlerin yaptığı iki suikast girişiminden kurtulması; 1176’da Bizans’ın Miryakefalon Savaşı’nda Sultan II. Kılıçarslan tarafından ezilmesi ve imparatorun kısa süre sonra ölümüyle ülkenin anarşiye düşmesi (yani o dönem bölgedeki bütün büyük devletlerin yönetici değişimleriyle zayıflamaları); 1180’de Selâhaddîn’in iki baş rakibi Nureddin’in oğlu el-Melikü’s-Salih ile Musul atabeyi Seyfeddin Gazi’nin ölümü ve bu sayede 1183’te Halep’i topraklarına katıp dokuz yıl sonra Mısır ile Suriye’yi yeniden birleştirmesi; 1185’te Kudüs kralının ölümü ve tahta geçen altı yaşındaki oğlunun da 1186’da ölümüyle Haçlılarda taht kavgasının başlaması; III. Haçlı Seferi’nde kalabalık bir orduyla gelmekte olan Alman kralının serinlemek için girdiği Göksu Nehri’nin sığ sularında boğulmasıyla ordusunun çoğunun dağılması ve bu sayede gözüpek bir savaşçı kitlesinin bölgeye ulaşamaması… Bütün bunlar, davasına ve cihada dört elle sarılıp durmaksızın çalışan Selâhaddîn’in zor zamanlarında gelen ilahî lütuflardı. Bunlar sayesinde yönetimi sürdürebildi ve sonunda Haçlılara ağır bir darbe vurabildi.

Selâhaddîn-i Eyyûbî’nin portresi ve mücadelesi

Gelelim Selâhaddîn-i Eyyûbî’ye. Mütevazılığı, siyasi hırslardan uzaklığı, yumuşaklığı, ahde vefası vs. ile sıradışı bir liderdi. Nureddin’le birbirlerini tamamlayıcı özelliklere sahiptiler; ama Selâhaddîn politikalarında ondan daha pragmatistti ve düşmanlarına karşı da daha merhametliydi. (Merhamet, onu üstün kılan vasıflardan olmakla birlikte III. Haçlı Seferi’nde yaşadığı zorlukların da bir kaynağıydı.) Her ikisi de ahlak ve siyaseti birlikte yürütebilen, İslam tarihinin nadir örneklerindendi. Selâhaddîn’i siyaset sahnesine çıkaran kaderdi. Daha henüz 31 yaşındayken amcasının ölümü üzerine bir anda Zengî’nin Mısır’daki ordusunun kumandanı ve Fâtımî halifesinin veziri görevlerine yükseldi. İki sene sonra Fâtımî Hilâfeti ortadan kaldırılınca Nureddin’in naibi sıfatıyla ve onayıyla Mısır’ı ve bağlı çok geniş bir coğrafyayı müstakil bir hükümdar gibi yönetmeye başladı. Bu durum kısa süre sonra iki liderin arasını açacaktı. Nureddin 1174’te hayatını kaybetmese muhtemelen iki lider sert bir iktidar mücadelesine girecek ve çok büyük bir coğrafyaya hükmeden Selâhaddîn belki görevinden azledilecekti. Selâhaddîn’in devlet yönetmek gibi büyük hırsları olmasa da İslam dünyasını Haçlılardan kurtarmak gibi bir tutkusu ve cihada bağlılığı vardı; tam da bu yüzden ömrünü saraylarda keyifle değil, at sırtında cephelerde fetihlerle geçirdi. Hasta olduğu hâlde ölmeden dört ay evveline kadar Haçlılarla askerî ve diplomatik mücadeleyi sürdürdü. Ömrünü ya ilim ya savaş ya da devlet işiyle geçirdiği söylenir. Bugün İslam dünyasında kaç yönetici bu özelliklere sahiptir? (Gazze’deki Kassâm komutanları birçok bakımdan Selâhaddîn’e benzemektedir.)

Selâhaddîn, Kudüs’ten evvel çok geniş bir coğrafyada fetih faaliyetine girişti. Mısır’ın fethi sayesinde batıda Tunus’tan güneyde Hicaz ve Yemen’e kadar geniş bir coğrafyayı kontrolüne aldı. Nureddin Zengî’nin 1174’te vefatının ardından parçalanmakta olan devleti kendi idaresinde yeniden birleştirmeye odaklandı; uzun mücadeleler sonunda Musul’dan Ahlat’a kadar geniş bir coğrafyayı hakimiyeti altına aldı. Siyasi oyunlar ve askerî çarpışmalarla geçen dokuz yılın ardından 1183’te Zengîlerin merkezi Halep’i alarak Mısır ile Suriye’yi yeniden birleştirdi ve böylece devlet içinde hiçbir muhalefet odağı bırakmadı. Haçlıları bölgede yapayalnız bıraktığı bir ortamda 1187’de Hıttin’de onlara eşi benzeri görülmemiş ağır bir yenilgi yaşattı. Akabinde Mısır donanmasıyla kıyı şeridini emniyete alarak ve hem Mısır hem de Suriye tarafından çift kollu akınlarla Filistin, Lübnan ve Suriye kıyı şeridinde çok hızlı bir fetih sürecine girişti, müstahkem Haçlı kalelerini bir bir düşürdü. Bunda emanla teslim aldığı yerlerin ahalisinin Sur’a gitmesine izin vermesi etkili oldu. İki yıl içinde ele geçiremediği yerler sadece Sur, Trablusşam ve Antakya şehirleri ile tecrit hâldeki üç kaleydi.

Tam da bu muazzam zafer, özellikle Kudüs’ün ve gerçek haçın kaybı Avrupa’da tam bir şok ve infial uyandırıp III. Haçlı Seferi’ni tetikledi. Bu, en geniş kapsamlı ve zorlu seferdi. Hristiyan savaşçılar, kayıpların şokuyla çok daha büyük bir hınç ve intikam hırsıyla bölgeye akın akın geldiler. Sur ve Akka, sahilde yarımada şeklindeki konumlarıyla en çetin mücadelelerin yaşandığı şehirler oldu. Teslim olan yerlerin Haçlı müdafilerinin Sur’a gitmesine izin vermesi, hızlı bir fetih sürecine imkân verse de, bir sonraki aşamada Selâhaddîn’in en vahim askerî ve siyasi hatasına dönüştü. Tehlikenin farkında olsa da küçümsemişti. Sur, Haçlılarca “son kale” olarak görüldüğünden burada hazırlıklarını ve tahkimatı çok sağlam yapıp Selâhaddîn’in ordusu karşısında var güçleriyle savunmaya geçtiler. Avrupa’dan takviye birlikler imdatlarına yetişti. Yarımadanın kara bağlantısı dar olduğundan buradan Haçlılara saldırı yapıp şehri ele geçirmek askerî bakımdan mümkün olmadı. Akka’da ise Gazzevari uzun bir Haçlı muhasarası yaşandı (1189-1191); Ortaçağ’ın en çetin savunma savaşlarından biri olarak tarihe geçti. Haçlılar Akka’nın dünyayla bağlantısını kopardı, siviller ve müdafiler içeride açlıktan kıvrandı. Şehir düşerken Müslüman müdafilerinden 3000’i Haçlılar tarafından öldürüldü. 1187’den itibaren cepheden cepheye koşup sürekli savaş veren Selâhaddîn’in ordusu, artık iyice yıpranmış ve kan kaybetmişti; yazın sıcağıyla, kışın soğuğuyla, salgın hastalıklarla ve her türlü olumsuzlukla boğuşmalarına, devletin kasasında para kalmamasına ve dışarıdan hiçbir yardım gelmemesine rağmen yine de Haçlı ordularının tutundukları dar kıyı şeridinden içeriye doğru ilerlemesine set çektiler, Kudüs’e yaklaştırmadılar. Selâhaddîn’in Abbâsîlerden Selçuklulara ve Muvahhidlere kadar çevredeki Müslüman yöneticilere yolladığı Haçlıların azmini takdir ve Müslümanların gevşekliğini şikâyet edip yardım talep eden mektupları, Ebu Ubeyde’nin İslam dünyasına sitemlerine benziyordu.

Büyük fetihler ve kitleler nezdinde kahramana dönüşmek aynı zamanda üst veya eş makamlarla ilişkileri bozucudur; nitekim Selâhaddîn’in 1171’de Fâtımî devleti ve hilâfeti ortadan kalkınca Nureddin Zengî’yle, 1187’de Kudüs’ü ve Filistin’i fethedince Abbâsî Halifesi’yle arası bozuldu. III. Haçlı Seferi’nde savaş uzayınca ve vergiler artınca içeride sızlanmalar ve eleştiriler başladı, garnizonları terk edenler oldu. Kısaca, büyük fatih olmak, muazzam zorluklara ve çetin imtihanlara göğüs germek demektir.

Haçlı Krallıklarının ömrünü uzatan faktörlerin İsrail’inkilerle mukayesesi

Haçlılar, Müslümanların iç çekişmelerinden istifade ederek küçük ama güçlü krallıklar kurdular. Jeopolitik avantajları çok büyüktü. Krallıklarının Doğu Akdeniz kıyı şeridi boyunca uzanması, doğal ve korunaklı liman şehirlerine sahip olmaları sayesinde, –nüfusları az, ölüm oranları yüksek olmasına rağmen– tehlike anında deniz üzerinden ulaşan takviye dinç birlikler, silah, askerî teçhizat ve diğer yardımlarla 200 yıl varlıklarını sürdürdüler. Tek istisna, Zengîlerin yıktığı Urfa Kontluğu (1098-1146) olup bu, erişimi daha zor bir kara devleti olmasından kaynaklanıyordu. Özellikle Selâhaddîn’in Haçlıların elindeki toprakların kahir ekseriyetini almışken başlayan III. Haçlı Seferi’yle krallıkların yeniden can bulması sahildeki coğrafi konumları sayesindeydi. Tüm Haçlı savaşlarının en yıpratıcısı olan Akka savunmasında Müslümanlar birçok çatışmadan galip çıksalar da Haçlılar her kaybı dışarıdan gelen taze kanla doldurabildiler. Denizden devamlı ikmal sayesinde yeniden alan hâkimiyeti kurdular; ancak kıyıda Akka-Yafa arasındaki dar bir şeritte tutundular. İsrail’in en önemli avantajı da hem coğrafi konumu hem de zor anlarında müttefiklerinden akan lojistik destektir. Mısır ile Suriye’nin açtığı sürpriz 1973 Savaşı’nda ilk şokla geri çekilen İsrail’i kurtaran, ABD’nin kurduğu hava koridoruyla her türlü ihtiyacını ulaştırmasıydı; bu sayede İsrail ordusu, önce Arap askerî birliklerini püskürtüp ardından bu ülkelerin içine kadar tanklarıyla girebildi. Yine 7 Ekim Aksâ Tufanı akabinde Amerikan yönetimi, Doğu Akdeniz’e savaş gemilerini yollayarak Gazze’ye deniz üzerinden destek yollanmasını da, savaşın bölgeye yayılmasını da engelledi; böylelikle İsrail’in Gazze’de soykırımına çanak tuttuğu gibi Lübnan’a ve Suriye’ye saldırmasını da kolaylaştırdı.

Doğu Akdeniz’deki en önemli nokta Kıbrıs adasıdır. III. Haçlı Seferi’nde İngiliz Kralı’nın bölgeye gelirken ilk yaptığı şey, Kıbrıs adasını ele geçirip burada bir askerî üs kurmak oldu. Çünkü Kıbrıs, Doğu Akdeniz’in kapısıdır. Onu elinde tutan, güç mücadelesini kazanır. 1878’de yeniden İngiliz kontrolüne geçen Kıbrıs, 20.-21. yüzyılda İsrail’in hayat damarı oldu. Arap dünyasındaki Yahudilerin İsrail’e taşınmasında Kıbrıs önemli bir aktarma merkeziydi. 7 Ekim’den sonra başlayan savaşta İsrail’e her türlü takviye Kıbrıs’taki askerî üslerden yapıldı. Hatta bir ara Gazzelilerin Kıbrıs adası üzerinden tehciri ve tahliyesi konuşuldu; ancak ABD’nin liman inşası projesi başarısızlığa uğrayınca bu seçenek ortadan kalktı.

Haçlı krallıkları da, İsrail de dış destekle ayakta kaldı. Haçlı krallıklarına, Avrupa’dan yardım akışının yanı sıra, Müslüman emirler haraç ödüyor ve ticaret için topraklarını açıyordu. İsrail ise kuruluşundan bugüne dünyada en çok dış yardım alan ülkedir, kendi öz gücüyle ve öz kaynaklarıyla ayakta değildir. ABD’den Avrupa’ya ve Körfez ülkelerinden dünyanın zengin Yahudilerine kadar çok çeşitli kaynaklardan yardım veya haraç alır. 7 Ekim’den sonra Husilerin deniz ablukasına karşı Körfez’den (BAE, Suudi Arabistan ve Ürdün üzerinden) İsrail’e kara ve hava köprüsü kurularak doğuyla ticaretini sürdürmesi sağlandı. 1973 ambargosunda İsrail’e petrolü Şah’ın İran’ı yollarken, bugün de Azerbaycan petrolü ülkemizden geçen boru hatlarından akıyor. Dahası, Gazze savaşının da, müstakbel yeniden inşanın da maliyeti Körfez ülkelerine ödettirilecek gibi görünüyor. Kısaca İsrail’i ayakta tutan sadece Yahudi Siyonistler değil, aynı zamanda Hristiyan ve Müslüman Siyonistlerdir.

Peki Müslüman ülkeler, Gazze’de dindaşlarına yönelik bir soykırım varken niçin kaynaklarını İsrail için seferber ediyorlar veya kaynak aktarmasalar da yaşananlara seyirci kalıyorlar?[3] Birincisi, otoriter rejimler İsrail sayesinde ayaktalar; yoksa ne Filistin’in Mahmud Abbas’ı ne Mısır’ın Sisi’si ne Ürdün’ün Abdullah’ı ne de Suud’un Muhammed bin Selman’ı koltuklarında oturabilirlerdi. Yani bekaları İsrail’e hizmetlerine bağlı. Ayrıca HAMAS’ın başarılı olmasını istemedikleri gibi, örgütü yok etmesi için İsrail’e arkadan destek bile veriyorlar. Aksi takdirde HAMAS, işbirlikçi rejimlere karşı çıkma konusunda Arap halklarına ilham kaynağı olur ve 2011’deki isyanlar tekrarlanabilir. İkincisi, Arapların zayıfladığı 21. yüzyılda Orta Doğu siyasetini belirleyici üç güç vardı: Türkiye, İran ve İsrail. Tıpkı 12. yüzyılda komşu Müslüman emirlerdense Haçlıların tercih edilmesi gibi, 2011 “Arap Baharı”ndan bu yana Arap rejimlerinin bir kısmı da yükselen bölgesel güçler Türkiye ve İran’a karşı İsrail’le işbirliğini tercih ediyorlar. Herhangi bir Müslüman gücün nüfuz alanına girmektense gayrimüslimlerin himayesini yeğliyorlar. Özellikle BAE, Müslüman Siyonizminin tipik bir örneği olup menfaatleri, tehdit algıları ve gelecek vizyonu İsrail’inkiyle tamamen örtüşüyor. Üçüncüsü, Siyonistlerin dünya liderlerini boyun eğdirmeye yönelik ciddi tehdit ve şantaj araçları ve ağları var. Bir davanın eri olabilmek için önşart, hem maddi hem manevi anlamda temiz değil, tertemiz olabilmektir. Kirli işleri veya para sevgisi olan yöneticiler, tehdit ve şantaj ağlarına daha kolay takılırlar ve skandallarının ifşa edilmemesi için düşmana boyun eğmek zorunda kalırlar. Birçok bölge yöneticisi böyle bir korku da taşıyor. Dördüncüsü, yönetimler İsrail’in saldırganlığından korkuyorlar, ülkelerinin Gazze’nin ve Lübnan’ın hâline düşmesini istemiyorlar. Dahası, geçmişte 1973 Savaşı’nda ABD’nin İsrail’e desteği karşısında Arap tepkisinin mimarı olan ve petrolü ilk kez bir koz olarak kullandırtan Suudi Kralı Faysal’ın beş ay sonra öldürülmesi de “canını seven” liderler için unutulmaz bir örnek. Beşincisi, ekonomisi iyi olmayan, dış destekle ayakta duran devletler İsrail’in soykırımına karşı güçlü bir duruş sergileyemezler. Çünkü cari kapitalist sistemde hemen her kapı Siyonistlere ve uluslararası işbirlikçilerine çıkıyor. Altıncısı, tıpkı İsrail gibi bir İngiliz icadı olan Körfez’in doğal kaynak zengini ülkelerine gelince, çoğunlukla nüfusları çok az ve savunma noktasında öz kabiliyetleri yetersiz olduğundan varlıkları da, güvenlikleri de İsrail’in hamisi ABD’ye bağlı.

Selâhaddîn’den evvel coğrafya farklı Müslüman yönetimler altında bölünmüşken Haçlıları kuşatmaya kalkışan her aktör, Müslüman emirliklerden bir koalisyonu karşısında buluyor, toprakları başka bir noktadan emirlerin saldırısına uğradığından kuşatmayı kaldırmak zorunda kalıyordu. Tam aksi de geçerliydi. Yani Müslüman emirlikler birbirini kuşattığında onları savunmak için bu defa Haçlılar harekete geçiyor, kuşatmayı kaldırmaya zorluyordu. Topraklar Eyyûbî hanedanı altında tamamen birleştiğinde ise bu defa Haçlılar, iç iktidar kavgalarını fırsat bilip savaşsız topraklarını genişletme, hatta Kudüs’ü bile geri alma imkânı buldular. Bunda Eyyûbîlerin adem-i merkeziyetçi (federatif) bir yönetim yapısına sahip olup büyük sultana bağlı meliklerin hakimiyeti altındaki topraklarda özerklikleri ve geniş yetkileri yüzünden sık sık iç kavgalara tutuşmaları ve elini güçlendirmek veya genişlemek isteyen meliklerin Haçlılarla işbirliğine kalkışmaları etkili oldu. Yine dış tehdit altında bile iç iktidar mücadelesinin dinmemesi Haçlıların elini güçlendirdi. Hem V. hem de VII. Haçlı Seferi başladığında Eyyûbî sultanları ölmüş ve yerine geçen oğullarına karşı içeride komplolara kalkışılmış, bu da Nil Nehri’nin ağzındaki müstahkem Dimyat şehrinin Haçlıların eline düşmesine yol açmış ve başkent Kahire tehdit altına girmişti. Yeni sultanlar içerideki komplolarla baş etmek için Haçlılara Kudüs’ü vermeyi bile teklif etmek zorunda kalmışlardı.

Haçlı krallıklarının kalıcılığını sağlayan diğer bir husus, sarp ve müstahkem kaleler inşa edip oralarda yaşamalarıydı. Nüfuslarının azlığına rağmen bu sayede ayakta kaldılar. Devir değiştiği için bir kalede yaşamasalar da, Haçlılar gibi nüfusları az olan İsrailliler benimsedikleri “Demir Duvar” doktrini bağlamında işgal ettikleri topraklarda Arap düşmanların mağlup edemeyeceği bir askerî güçle kendilerini teçhiz ettiler ve her Arap saldırısına akıl almaz şiddette mukabele ederek mücadele azimlerini tamamen kırmaya ve boyun eğdirmeye odaklandılar. Ayrıca 21. yüzyılda hem Gazze ve Batı Şeria’yla sınırlarını ve dış sınırlarını teknolojik aygıtlarla dolu duvarlarla çevirdiler hem de havadan gelecek tehditlere karşı “Demir Kubbe” hava savunma sistemi kurarak modern formatta bir müstahkem kale inşa ettiler. 7 Ekim 2023’te işte ilk kez o müstahkem kalede gedikler açıldığı için İsrail tam bir şoka uğradı ve intikam için hâlâ soykırım savaşını sürdürüyor.

Savaş yürütmek çok pahalı bir iştir. Selâhaddîn’in Haçlılara karşı bitmek bilmez mücadelesinde devlet hazinesi boşaldı ve vergiler iyice artırıldığından halk perişan oldu, savaşlardan usandı. Tam da bu yüzden kardeşi el-Melikü’l-Adil, 1200 yılında devletin başına geçtiğinde Haçlılarla savaşmak yerine birlikte yaşayıp ticaret yapmayı ve böylelikle refahı artırmayı yeğledi.[4] Çünkü III. Haçlı Seferi’yle yok olmaktan kurtulsalar da Haçlı krallıkları daracık bir kıyı şeridine hapsolduğundan artık tehdit olmaktan çıkmıştı. Ona göre Haçlılar zayıfladığından cihada gerek de yoktu. Dolayısıyla Selâhaddîn’in devri (1174-1193) savaşlarla geçerken, kardeşinin devri (1200-1218) bir barış ve refah dönemine dönüştü. Ancak Haçlılar, hem Selâhaddîn’in oğulları (1193-1200) hem de kardeşi Adil’in oğulları ve torunları (1218-1260) döneminde iktidar kavgalarını fırsat bilip savaşsız topraklarını genişletme imkânı buldular.

20. yüzyıla gelirsek, İsrail’le dört kere savaşan ve defalarca düşük yoğunluklu çatışmalara giren Mısır için bu mücadelenin iktisadi bedeli çok yüksekti; özellikle 1967 Savaşı’nda Sina Yarımadası’nın İsrail işgaline girmesiyle iktisadi kaynaklarının kahir ekseriyetini yitirdi. 1979 İsrail’le barışan ilk Arap ülkesi olurken hem topraklarını ve kaynaklarını geri aldı hem de Camp David düzeninin devamlılığı için o tarihten beri İsrail’den sonra en çok Amerikan yardımı alan ikinci ülke konumuna yükseldi. Yani İsrail’e kafa tutarak ve Filistin davasını savunarak Arap dünyasının liderliğine oynamak ve kaynaklarını sürekli silahlanmaya ayırmak yerine İsrail’le barışarak rejimini teminat altına almayı ve dış yardımları yeğledi; İsrail de bu barışla bir daha Arap düzenli ordularıyla çok-cepheli savaşa girmekten kurtuldu.

2020’de imzalanan İbrahim Mutabakatları da bölgede İsrail ile Arap devletleri arasında Filistinliler pahasına bir barış ve refah düzeni kurulmasını öngörüyordu. İsrail ile Körfez ülkeler arasında yeni boru hakları ve yeni ticaret yolları kurulacak, Körfez’in paraları İsrail’in teknolojisi ve bilgi birikimiyle buluşturularak Arap dünyası geleceğe taşınacaktı. Temel fark, el-Melikü’l-Adil döneminde Eyyûbîlerin eli güçlü, Haçlılarınki ise zayıftı; 2020’de ise İsrail’in eli güçlüyken Araplar en zayıf konumdaydı… 7 Ekim Aksâ Tufanı, Orta Doğu’da Filistinliler yok sayılarak kurulan İsrail’in merkezinde olduğu yeni düzeni bozdu. Yani ABD ve İsrail de, Arap rejimleri de 7 Ekim’de hayallerini, gelecek vizyonlarını ve kurmakta oldukları oyunu bozduğu için Gazzelilere acayip öfkeliler. Birçok Arap yönetici, hem kendi iktidarı ve bekası hem de devletinin geleceği açısından İsrail’in bölgede var olmasını istiyor, Filistinlilerin ve Kudüs’ün geleceği umurlarında bile değil. Tıpkı geçmişte bazı emirlerin Haçlılarla ticari bağlar ve yakın ilişkiler kurarken Kudüs’te Haçlı varlığından hiç rahatsız olmamaları gibi. Tıpkı bir başka Müslüman gücün kontrolüne veya nüfuzu altına girmektense düşmanla işbirliği yapıp, hatta haraç ödeyip kukla yönetici olmayı tercih etmeleri gibi. Tıpkı halkların Haçlılarla işbirliği yapılmasından duydukları öfkeyi yöneticilerin umursamaması gibi. Tıpkı yönetici sınıfların acziyet ve zillet içinde olmaktan hiç gocunmaması gibi.

Savaş metotlarının benzerliği

Silah sistemleri bambaşka olmakla birlikte her iki dönemin savaş metotları da benzeşiyor. İsrail’in bugün Gazze’de, 1948’de Filistin genelinde yaptıklarının benzerleri, 1096’dan itibaren 12. yüzyılda Doğu Akdeniz’in kıyı şeridi boyunca, 13. yüzyılda da Mısır’ın kıyı şehri Dimyat’ta defalarca yaşandı. Haçlılar, kendilerine teslim olmayan, direnen şehirlere büyük bedeller ödetti. Sıkı kuşatma altında açlıktan ve susuzluktan ölümler yaşandı, kedi-köpek yenebilir fetvaları verildi, salgın hastalıklar yayıldı. Açlık silahıyla nice müstahkem kaleler düşürüldü. Büyük katliamlar yapıldı, şehirler yağmalandı ve yakılıp yıkıldı, insanlar tehcir edildi. Bazı yerlerde Müslüman halklar köleleştirilip satıldı. Mesela emiri ilk başta Haçlılarla işbirliği yapan ama sonra hedef hâline gelen Trablusşam’da direniş tam 2000 gün sürdü. Trablusşam o dönem âlimleri, kadıları, tüccarları, kuyumcuları, sanatkarları, denizcileri ve paha biçilmez kütüphaneleriyle meşhurdu. Her şey yağmalanıp gitti. Birçok yerde direnişi sürdürenlerin ya tamamı katledildi ya da sürüldü. En çetin direnişi gösteren şehirlerden biri olan Beyrut’ta 5000 kişi ibret-i âlem için katledildi. Kudüs’ün yağmalanması ve yapılan katliamlar, hiçbir tepkiye ve isyana yol açmadı; tıpkı bugün Gazze’de olduğu gibi.

Dahası, bunları Müslüman halklara sadece Haçlılar yapmadı; Müslüman emirlerin birbirleriyle mücadelelerinde, hatta Eyyûbîlerde hanedan mensupları birbirlerinin topraklarını kuşattığında şehirlerin ahalisi perişan oldu, açlık baş gösterdi. Memlükler ise Haçlıların iflah olmaz hâli karşısında 1200’lerin sonlarında Haçlı krallıklarının tamamını yıkarken –Selâhaddîn gibi merhametli ve müsamahakâr davranmayıp– bir daha asla geri dönemesinler diye taş taş üstünde bırakmadılar.

20. yüzyıla gelirsek, Birinci Dünya Savaşı’nda İtilaf güçlerinin Doğu Akdeniz’de uyguladığı abluka, Suriye coğrafyasındaki tarım ürünlerinin askerî seferberlik için kullanılması ve çekirge istilalarıyla vs. birleşince, korkunç bir kıtlığa ve açlığa neden oldu; bugünkü Lübnan coğrafyasındaki nüfusun üçte biri açlıktan ve hastalıktan sersefil öldü, üçte biri yurtdışına göçtü, savaş biterken geriye nüfusun sadece üçte biri kaldı. Edebi kaynaklarda savaş yıllarında Lübnan ve Suriye’nin “bir dilenciler ve iskeletler ordusu”na dönüştüğü anlatılır; açlık yüzünden bazı ebeveynlerin ölen çocuklarını yemek zorunda kaldıklarına dair şehir efsaneleri Lübnan halk edebiyatında öykülere ve ninnilere kadar girdi.[5] Deniz ablukasını uygulayan İngiltere ve Fransa’ydı ve ablukanın kaldırılması için yürütülen diplomatik girişimler –tıpkı Gazze’de olduğu gibi– hiçbir işe yaramadı; ancak yaşananların sorumlusu olarak Osmanlı gösterildi ve bu, Lübnanlıların Türklere nefret duyması için bir propaganda malzemesi olarak kullanıldı.

Öte yandan bunlar sadece Doğu Akdeniz topraklarının kaderi de değildi. IV. Haçlı Seferi’nin (1203-1204) hedefi, Ortodoks Hristiyanların kalbi İstanbul’du. Yüz küsur yıl evvel İstanbul’u Türk tehdidinden korumak için seferleri başlatan Katolik Haçlılar, bu defa on aylık kuşatmanın ardından düşen Doğu Roma’nın başkentini üç gün boyunca akıl almaz şekilde yağmalayıp, paha biçilmez eserleri çalıp veya tahrip edip din adamı sınıfı da dahil halkı tecavüzden ve kılıçtan geçirdiler. Bizans yönetimi İznik’e çekilirken İstanbul’da 57 yıl sürecek Latin Haçlı Krallığını kurdular (1204-1261). 1453’te söylenen “Latin külahı görmektense Türk’ün sarığını görmek evladır” sözü bu acı tecrübenin bir ürünüydü.

Bugün Gazze’de yaşananları, Gazzelilerin sosyal medyayı maharetle kullanmaları ve içeriden her an bilgi veren muhabirler olması sayesinde çok şükür ki gördük. Ama gör(e)mediklerimiz çok daha fazla. ABD’nin Irak’ta, Esed rejiminin ve müttefiki Rusya ile İran’ın Suriye’de yaptıkları daha masumca değildi. Keza Gazze’yle aynı dönem yaşanan Sudan iç savaşındaki katliamlar, işkence ve tecavüzler, kitlesel tehcir ve yıkım İsrail’inki kadar dehşet vericiydi ve bunları yapanlar İsrail ve BAE destekli çetelerdi. Ama bunlar gündemimize girmedi bile; belki de düşman İsrail olmadığı ve Kudüs/Mescid-i Aksâ oralarda bulunmadığı için umursamadık. Ama Gazze’nin hepsinden farkı, İsrail’in kullandığı silahların ve teknolojinin en tahripkâr ve ölümcül türden olması, kilometrekare başına düşen bomba miktarı bakımından insanlık tarihinin en yoğun bombardımanına maruz kalması ve Gazzelilerin en küçük şehrimiz Yalova’nın yarısı kadar olan bölgede sığınabilecekleri güvenli hiçbir noktanın bulunmaması.

Haçlılar dönemi ve Zengî-Eyyûbî tecrübesi bize ne mesajlar veriyor?

Kurtuluşun ve zaferin uzun ve meşakkatli bir süreç, hatta nesillerin işi olduğunu, sürekli beklediğimiz ve zannettiğimiz ebabil kuşlarıyla mucizevi kurtuluşların tarihte çok nadir yaşandığını ispatlıyor. Allah, kısa yoldan zaferi kendi seçtiği peygamberlerine bile nasip etmemişken bize neden versin? Hele de yeryüzünü ıslah görevini biz kullarına vermişken… Fetih ve zafer, on yıllar süren ve büyük fedakârlıklar gerektiren zorlu ve zikzaklarla dolu bir yolculuktur. Sorun, günümüz Müslümanlarının ekseriyetinin böyle bir mücadeleye ve bedel ödemeye hazır olmamasıdır.

Yine bu tecrübe, güçlü bir davası olan ve bir toprak parçasını kendine vatan kılan düşmanın bir veya birkaç mağlubiyetle kaderine boyun edip geri çekilmeyeceğine ayna tutuyor. Yani azılı düşmanla mücadele, ezici zafer kazanılsa bile bitmez; rehavete kapılmamak gerekir. 1144’te Urfa Kontluğu’nun Zengîlerce yıkılması 1147’de İkinci Haçlı Seferi’ni tetikledi, tıpkı Selâhaddîn’in 1187’de Kudüs’ü ve Haçlı işgalindeki toprakların kahir ekseriyetini geri almasının Üçüncü Haçlı Seferi’ni kışkırtması gibi. Toplamda dokuz büyük Haçlı Seferi olduğunu, ilkinin 1096-1099’da ve sonuncunun 1271-1272’de gerçekleştiğini ve bunların arasında küçük başka seferler de yaşandığını; son kalan Latin Hristiyanların 1291’de Memlükler tarafından Akka’dan çıkarıldığını hatırlatalım… Düşmanın defalarca yenilse bile direnme azmi ve ümidi olduğu sürece tekrar tekrar saldırıya geçmek için fırsat kollayacağının en iyi örneği, 7 Ekim’de Gazze direnişinin Aksâ Tufanı Operasyonu’nu gerçekleştirerek “Filistin meselesi”ni bitirdiğini düşünen İsrail’e tam bir şok yaşatmasıdır.

Müreffeh hayata dalanların cihattan uzaklaşması her dönemde yaşanmıştır. Tıpkı bugün konforumuzu bozmamak adına Kassâm Tugayları’nın Aksâ Tufanı Operasyonu’nu yapmasını sorgulamamız, mücadelenin en alt basamağı olan boykota veya eylemlere bile “Ne gerek var?”  veya “Ne işe yarar?” diyerek tenezzül etmememiz gibi… Selâhaddîn-i Eyyûbî’nin ve Nureddin Zengî’nin yaptığı en önemli şey, fethe başlamadan evvel kurdukları propaganda ağıyla cihat ruhunu halklara aşılamaları ve Kudüs’ün önemini idrak ettirmeleri, yani askerî fetihten evvel akılları ve gönülleri fethin gerekliliğine ikna etmeleriydi.

Her devirde insanların çoğu, şahsi menfaatlerine meydan okunmadığı sürece alt edemeyecekleri güce boyun eğmiştir, yönetimler de öyle. Davası uğruna canını vermeye razı idealistlerin sayısı azdır. Yine insanların çoğu zayıf karakterlidir; düşmanla mücadele, çetin imtihanlarla dolu hâle geldiğinde eleştiriler ve kaçışlar başlayıverir.

İran’ın son yıllarda bölgede yaptıklarına duyulan haklı öfkeyle geçmişte Haçlı-Şia işbirliğine dair kimi doğru, kimi yanlış bilgiler içeren uzun listeler sosyal medyada dolaşıyor. Haçlılarla işbirliği yapan Şiîler olduğu gibi, Haçlılara karşı cihadı ilk dirilten ve halkı isyana teşvik eden kişi de 1111 yılında Halep’in Şiî kadısıydı. Hem Endülüs hem de Haçlı dönemi, düşmanla işbirliğinin belli bir dine veya mezhebe mahsus olmadığını, beka-menfaat-korku üçlüsü bir araya geldiğinde dinden ve ırktan bağımsız yönetici sınıfı benzer davranışlara yönelttiğini gösteriyor. Şiîlikten kaynaklı gibi sunulan politikaların çok benzerlerini hem tarihte hem de bugün Sünnî yöneticiler de yaptı, yapıyorlar. Endülüs’ün Sünnî emirleri de Müslüman kardeşlerine karşı Hristiyan İspanyollarla işbirliği yaparak katliamlarına ve sürgünlerine seyirci kaldılar; tıpkı Gazze’deki İsrail-ABD soykırımına bölgedeki birçok Sünnî yöneticinin doğrudan veya dolaylı destek vermesi, hatta bazılarının teşvik etmesi gibi. Kısaca, pragmatizm ve menfaatler, –Sünnî’si-Şiî’si pek fark etmez hemen her kesimde– ekseriyetle ideallere ve itikada ağır basar. İktidar sahiplerinin birçoğu “düşmanımın düşmanı dostumdur” zihniyetiyle hareket eder, bir kısmı ise “düşmanına karşı şeytanla bile ittifak yapmaya hazır olur”.[6]

Müslüman emirler ile Haçlıların –tıpkı bugünkü gibi menfaat birliktelikleri kurduğu bir dönemde en ateşli İslam birliği savunucusu yöneticiler bile mesai ve enerjilerinin çoğunu Müslüman kardeşleriyle mücadeleye ayırmak zorunda kaldılar. Öyle ki İmadüddin Zengî, Urfa Kontluğunu yıkmadan evvelki 18 yıl boyunca Irak ve Suriye’nin emirleriyle mücadele etti. 55 yaşında vefat eden Selâhaddîn-i Eyyûbî, 19 yıllık saltanatının son 5 yılında (1187-1192) Haçlılarla kesintisiz savaşırken, önceki 12 yılı (1175-1187) Suriye, batı Irak ve güneydoğu Anadolu’daki Müslüman rakipleriyle mücadeleyle geçirdi. (Müslümanlarla mücadele döneminde de Haçlılarla defalarca savaştılar.) Askerî ve idari kariyerinin başladığı Mısır’daki 12 yılının (1163-1175) yarıdan fazlası da Fâtımîlerle (ve Haçlılarla) askerî mücadeleyle geçti. Bu tecrübe, Müslümanlar olarak birlikte hareket etmeden azılı düşmanları yenmenin ve Filistinlileri kurtarabilmenin pek mümkün olmadığına ışık tutuyor. Kassâm Tugayları, Aksâ Tufanı Operasyonu’nu yaparken bunun Müslümanları birleştireceğini zannetmiş ve beklemişti. Ama hem ABD’nin ve İsrail’in tehditleri sonucu korkudan hem de kendi menfaatleri gereği, yönetimler gözlerinin önünde yaşanan soykırıma bile hâlâ seyirciler.

İktidar ve beka mücadelesi en kutsal davaları, değerleri ve mekanları bile çiğnettirir. Selâhaddîn Kudüs’ü yeniden fethetse ve düşmana vermemek için ölümüne mücadele etse de şehir, 1200’lü yıllarda –halkın ve ulemanın infialine ve öfkesine rağmen kimi zaman sulh yoluyla kimi zaman savaşla kaç defa Haçlılar ile Eyyûbîler arasında el değiştirdi. Zaman zaman Eyyûbî melikler veya sultanlar, Kudüs’ü Haçlılara kendileri teklif ettiler; çünkü onların zihninde Kudüs dini değil, siyasi ve askerî bir meseleydi ve rakip kardeşleri etkisizleştirip iç bütünlüğü sağlamak Kudüs’ten daha önemliydi. Bu da gösteriyor ki kutsal değerlere ve mekanlara sahip çıkabilmenin ve savunabilmenin önşartı, aynı zamanda iç barışın sağlanmasıdır.

Düşmanlarla mücadeleyi kazanmak için hepsiyle aynı anda savaşmak yerine saflarını bölmek ve tali düşmanı kendi yanına çekmek oldukça önemlidir. Tıpkı yüzyıl boyunca Haçlılarla mücadele edenleri suikastlarla öldüren Nizarîleri, Selâhaddîn’in kendi yanına çekmesi ve daha sonra Eyyûbîlerin de, Memlüklerin de Haçlı liderlerini onlara temizletmesi gibi. Yine Katolik Haçlılarla savaşırken Ortodoks Bizans’la ilişkileri iyi tutması gibi. İsrail de 1948’den bu yana gerek savaşlarda gerekse ateşkes veya barış süreçlerinde Arap ülkelerini hep bir arada karşısına asla almaz; saflarını böler ki her biriyle tek tek mücadele edip fazla veya hiç taviz vermeden hedeflerine ulaşabilsin.

İki yüzyıllık Haçlı tecrübesi, işgaller ne kadar uzun sürerse sürsün elbet bir gün biteceğini ve o süreçte bölgenin yeniden birleşeceğini ortaya koyuyor. Nitekim Haçlıların meydan okuması, bölünmüş Orta Doğu’da en sonunda eski siyasi düzenin yıkılmasına, Şiîliğin düşüşüne ve Sünnîliğin yükselişine, Zengîlerin ve Eyyûbîlerin tarih sahnesine çıkıp Orta Doğu’yu birleştirici bir rol oynamasına yol açtı. Daha sonra Haçlı ve Moğol tehdidi, Eyyûbî ordusundan güçlerin hanedanı yıkıp Memlük devletini tarih sahnesine çıkarmasını sağladı.

21. yüzyılda Endülüs ve Haçlı tarihini okurken nasıl hayrete düşüyor ve yapılan katliamlara ve tehcirlere seyirci ve sessiz kalan dönemin Müslüman yöneticilerine lanet ediyorsak, gelecek nesiller de Gazze soykırımının videolarını izledikçe sadece İsrail’i değil, yaşananlara seyirci kalan Müslüman halkların ve yönetimlerin tepkisizliğini, acziyetini veya işbirlikçiliğini hayretle, esefle ve lanetle karşılayacak.

 



[1] 11. yüzyıl sonunda başlayan Haçlı Seferleri ve Müslüman-Hristiyan ilişkilerine dair verilen bilgiler şu üç kaynağa dayanmaktadır: Ramazan Şeşen, Eyyûbiler, İSAM Yayınları; Amin Maalouf, Arapların Gözünden Haçlı Seferleri, Yapı Kredi Yayınları; Muhammed Muhtar eş-Şankıtî, Haçlı Savaşlarının Etkisi Altında Sünni-Şii İlişkileri, Mana Yayınları.

[2] Aslında bütün Doğu Akdeniz limanlarının Haçlıların kontrolüne girdiği ve Suriye coğrafyasındaki Müslüman emirliklerin denize çıkışının kalmadığı bir ortamda bu bir tercih meselesi değil, bir zorunluluktu. Dışarıyla ticaret yapabilmek için Haçlılarla işbirliğine mecburdular. İpekyolu ticaretinin güzergâhlarından bir kısmı buradan geçiyordu.

[3] Bu konuda ayrıntılı bilgi için bkz. Zahide Tuba Kor, “Gazze Savaşı’nın Ortadoğu’ya Etkisi”, Gazze: Geçmişten Günümüze Direnişin Toprağı, Timaş Yayınları, 2025.

[4] Selâhaddîn’in kardeşi ticaret ve ekonomik refahla ve birtakım küçük toprak tavizleriyle barışın sürdürüleceği inancındaydı. İtalyanlarla yakın ticari işbirliği ve onlara Mısır’da birtakım imtiyazlar sunma sayesinde IV. Haçlı Seferi’nin İstanbul’da son bulmasını sağladı (1203-1204) ve Haçlıların Doğu Akdeniz’e gelmesine set çekmek için –III. Haçlı Seferi biterken Müslüman-Hristiyan ortak yönetimine bırakılan– Yafa, Lud, Sayda ve Remle’den çekilme karşılığında Akka Krallığı ile altı yıllık barış anlaşmasına vardı. Politikasının işe yaradığından o kadar emindi ki çeyrek yüzyıllık barış döneminden sonra hedefi Mısır olan V. Haçlı Seferi’nin (1218-1221) başlamasına –daha evvel Bizans kralı haber verdiği hâlde bir türlü inanamadı ve kalp krizi geçirerek savaşın başında hayatını kaybetti.

[5] Najwa al-Qattan, “Suriye ve Lübnan’da Savaş Dönemi Hatıralarından Fragmanlar”, (ed.) Talha Çiçek, Birinci Dünya Savaşı’nda Suriye, İstanbul: Küre Yayınları, 2020, s.145-172

[6] 2011’den itibaren siyasi iddiası olan İslami hareketlerin, özellikle Müslüman Kardeşler’in yükselişi karşısında bazı Arap ülkelerinin yöneticileri bu ifadeyi kullanmışlardır.