6 Ekim 2026 Salı

Z.T.KOR: İSRAİL GAZZE SOYKIRIMIYLA BOZULAN İMAJINI DÜZELTEMEZ Mİ?


İSRAİL GAZZE SOYKIRIMIYLA BOZULAN İMAJINI DÜZELTEMEZ Mİ?

Muhit dergi, sayı 82, Ekim 2026, sf. 100-105.

Zahide Tuba Kor

 

NOT: Blogdaki şahsıma ait bütün yazı, röportaj, tercüme, fotoğraf ve infografikleri ancak kaynak göstermek şartıyla kullanabilirsiniz.

NOT: Blogda yer alan 1000’e yakın içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.

 

Gazze soykırımı, İsrail’in ve Siyonizmin gerçek yüzünü gün gibi ortaya döktü. Sosyal medya üzerinden yayılan Gazze gerçekleri sayesinde imajı yerle bir olan, dünyanın dört bir yanında halkların öfkesini çeken ve yöneticileri hakkında uluslararası mahkemelerde davalar açılan İsrail’in ve Siyonizmin günlerinin sayılı olduğu iddia edildi. Peki gerçekten öyle mi? İsrail, bozulan imajını düzeltemez mi veya bozuk imajla varlığını sürdüremez mi? İmajı ilk kez yerle bir olmayan İsrail, geçmişte sıkışmışlık dönemlerini nasıl atlattı ve kendini aklatabildi? Bilhassa 7 Ekim’in ikinci yıldönümünde varılan sözde ateşkesten bu yana imaj tazeleyebilmek için neler yapıyor?

 

Zamana yayma ve barış rüzgarlarıyla imaj tazeleme döngüsü

Öncelikle, İsrail’in on yıllarca ilmek ilmek dokuduğu uluslararası imajının gerek Mayıs 2021’deki Kudüs olayları ve 11 günlük Gazze savaşında gerekse 7 Ekim 2023 sonrası soykırımla yerle bir olması ve dünyada boykot ve tecride uğraması, Siyonistler açısında tahammülü mümkün olmayan bir gelişme. En büyük korkuları, hamileri Batı’da gayrimeşrulaşmak. Son üç yıldır bu korkuyu en yoğun şekilde hissediyorlar. Ancak onları görece rahatlatan şey, zamana yayma silahının işe yararlığını yakinen bilmeleri. Çünkü yüzyıllık tecrübe, zamana yaydıkları her yakıcı meselenin bir müddet sonra dünya gündeminden düşeceğini ve dengelerin lehlerine döneceğini gösterdi.

Başbakan Binyamin Netanyahu’nun 2025’te ilk ateşkes sonrası yeniden başlattığı şiddetli bombardımana eşlik eden açlık savaşı, bütün dünyayı ayağa kaldırmışken köşeye sıkışan İsrail’i uluslararası alanda kurtarıcı en kritik hamle, Amerikan Başkanı Donald Trump’ın baskısıyla Ekim 2025’te varılan ve barış hikayesiyle sarılıp sarmalanan son ateşkes oldu. İsrail’in ateşkes yükümlülüklerini asla yerine getirmeyeceği aşikâr olduğu halde oynanan bu barış oyunu, Siyonist rejim için bir can suyuydu. Diplomatik atağa başlayan Netanyahu hükümeti sahada önemli kazanımlar elde etti. Ateşkes ve barış hikayesinin Filistinliler aleyhine işlemesi ilk değil.

İsrail’in 1973 Arap-İsrail Savaşı ve akabindeki gelişmelerle dünyada diplomatik tecrit yaşadığı, petrol ambargosunun da etkisiyle birçok devletin Filistin politikasını gözden geçirdiği ve FKÖ’nün BM’de Filistinlilerin tek meşru temsilcisi olarak tanınıp “gözlemci örgüt” statüsü kazandığı bir ortamda İsrailliler geleceklerinden derin endişe içindeydi. Araplar ve Filistinliler ise gelişmelerin İsrail aleyhine dönmesini kalıcı zannetmiş, hatta o dönem “Siyonizm zirvesine 1967’de ulaştı; 1973, Siyonist gerilemenin başlangıcıdır” diye yazılıp çizilmişti. Ama İsrail’in savaştan beş yıl sonra en güçlü Arap ülkesi Mısır’la barışması ve böylelikle düzenli Arap ordularıyla çok-cepheli savaş ihtimalinin son erişi, bu gidişata tam bir darbe vurdu; 1980’lerde Sina Yarımadası’ndan çekilirken Filistin topraklarındaki işgalini derinleştirme imkânına kavuştu ve o dönem direnişin merkezi konumundaki Beyrut’u ve Güney Lübnan’ı korkunç katliamlar eşliğinde işgal ederken FKÖ’yü Filistin topraklarından binlerce kilometre öteye sürerek büyük bir darbe vurdu.  

İsrail’in dünyadaki imajının yerle bir olup Amerikan kamuoyu da dahil Filistin sempatisinin arttığı diğer bir dönem ise Birinci İntifada yıllarıydı (1988-1993). Filistinli çocukların işgale karşı taşlı-sapanlı direnişleri, buna karşı İsrail askerlerinin -en hafifinden- silah dipçikleriyle onların kollarını kırması ve aşırı şiddet kullanarak toplu cezalandırma politikası dünyayı ayağa kaldırdı. Öte yandan yeni kurulan HAMAS sahneye ağırlığını koydukça dünyanın tepkisi azalacak; Batı’daki İslamofobi, İsrail’e daha fazla dokunulmazlık kazandıracaktı. Soğuk Savaş’ın bitmesi ve 1991 Körfez Savaşı, ABD’nin Ortadoğu Barış Süreci’ni başlatmasına imkân verdi. Köşeye sıkışmış İsrail, barış hikayesi altında kemik kırıcı zalim imajını temizleyip 1990’larda meşru ve makbul bir aktöre dönüştü. Bilhassa FKÖ ile imzaladığı Oslo Anlaşmaları bunda etkiliydi. Peki gerçekte Oslo süreci neydi? Tarihçi Ilan Pappe’ye göre, işgalci İsrail’in direnmedikleri dönemlerde Filistinlilere uyguladığı açık hava hapishanesi modelinin barış planı altında onaylanıp uluslararası meşruiyet kazanmasıydı. İsrail Oslo Anlaşmalarına uydu mu? Büyük ölçüde hayır. Sonunda 2000 yılında patlayan II. İntifada ile Filistinlilerin 1990’larda elde ettiği sınırlı kazanımlar da geri alındı. Barışa varılamamasının bütün suçu Filistinliler ve lideri Yaser Arafat üzerine atıldı, direniş tamamen terörizmle eşitlendi. İsrail’in yalanlar üzerine kurulu anlatısı sadece medyaya değil, akademik literatüre de hâkim oldu. Başbakan Ariel Şaron’un İntifada’yı bastırmaya dönük en zalim politikaları Batı’da alkışlanmakla kalmadı, 11 Eylül (2001) saldırıları sonrası model alınarak “terörizme karşı küresel savaş”ta kullanıldı. “Yaser Arafat eşittir Usame Bin Ladin” gibi propagandalarla küresel anlatıyı kontrollerine alarak ve Filistinlileri gayrimeşrulaştırarak bilgi ve propaganda savaşını büyük ölçüde kazandılar.  

Siyonist hareketin daha İsrail kurulmadan başlattığı hasbara (uluslararası alanda yürüttüğü kamu diplomasisi, imaj yönetimi ve propaganda faaliyetleri), 7 Ekim’in ilk gününden itibaren devrede olup soykırımın destek görmesindeki faktörlerden biriydi. Uygulanan metot şuydu: Bilgi alanını ne kadar mantıksız ve kanıtsız olursa olsun derhal bir karşı-anlatıyla doldurmak ve Filistinlilerin anlatısının yayılmasına set çekmek. Kafası kesilen bebekler, tecavüze uğrayan kadınlar gibi dünyada infial uyandıran dezenformasyon tam da bu amaca matuftu. İsrail anlatısı, Siyonistlerce kontrol edilen dünya medyasını doldursa ve Batı’nın politikalarını şekillendirse de sosyal medya çağında Gazze’den gelen soykırım görüntüleri tabandan yükselen küresel tepkiyi dindirmeye yetmedi. Sonunda İsrail yeni yöntemler geliştirmek zorunda kaldı.

İsrail geçmişten beri tabandan gelen tepkileri tepe yönetimlerle iş tutarak bertaraf edegeldi.  Halkları ve sivil toplumu etkisizleştirmek için sinsice hükümetleri belli politika değişiklilerine ikna etti. Mesela 2021’de Kudüs ve Mescid-i Aksa provokasyonunun ardından çıkan savaşta dünya halklarının sokaklara dökülmesi ve İngiltere ile ABD’de tarihinin en kalabalık Gazze’ye destek gösterilerinin yapılması, savaşın 11 günde bitirilmesinde etkili olmuştu. İsrailliler on yıllardır özenle inşa ettikleri imajın yerle bir oluşunu dehşet içinde izlemişlerdi. Peki sonra ne oldu? Netanyahu, Avrupa’dan Avusturalya’ya birçok hükümeti ikna ederek Gazze/HAMAS lehine eylemler yapılmasını bir suça dönüştürten kanunlar çıkarttırdı. 2021 ile 2023 arasında en büyük fark, artık Filistin’e desteğin zorlaşması ve göstericilerin gözaltına alınabilmesi… İsrail bugün de benzer taktikler uyguluyor; yasama ve yürütme organlarının tepe kadrolarını ikna ederek aleyhine ortamı değiştirmeye çalışıyor.

 

Soykırımı göz ardı edenlere ödül, karşı duranlara ceza

Diğer bir yöntem, bir yandan soykırımı görmezden gelenleri iç veya dış kazanımlarla ödüllendirerek kendine müttefik kılmak, diğer yandan Filistin’e destek verenleri şantajla ve milli menfaatlerine zararlar verip cezalandırarak pes etmeye zorlamak. Bunun en çarpıcı örneği, 2020’de İbrahim Mutabakatı’na imza koyan ve on yıllardır el altından yürüyen ilişkileri resmiyete döken Fas. İsrail’le ilişkileri normalleştirme karşılığında, ayrılıkçı Polisario Cephesi’ni etkisizleştirip -1975’te İspanya’nın çekildiği- Batı Sahra üzerindeki Fas egemenliğini ABD’ye resmen kabul ettirme hedefindeydi. Şimdilerde Fas kıyısında ama İspanya kontrolündeki Sebte ve Melilla’yı geri alma ümidiyle ABD-İsrail’le işbirliği içinde ilginç adımlar atıyor. 30 Temmuz’da Sebte’yi göçmen yağmuruna tutması, Avrupa’da Filistin’e en güçlü desteği veren İspanya’ya karşı harekete geçilmesine yol açtı; Almanya ve İtalya İspanya’ya karşı Şengen Anlaşması’nı askıya alırken aşırı sağcıların İslamofobik ve Sol karşıtı propaganda çarkları derhal devreye girdi. Madrid yönetimi çok zor durumda kaldı. Fas’ın Sebte ve Melilla’yı İspanya’dan geri alması gerektiğine dair tartışmalar da başladı. Bu, İspanya yönetimini düşürmeye dönük üç yıldır yürütülen faaliyetlerin son halkasıydı. Bütün bunlar İsrail’in destekçilerine ve hasımlarına karşı (Trump yönetiminin de desteğiyle) hala daha neler yapabildiğine çarpıcı bir örnek.

İsrail, uluslararası alanda tanınmayan ayrılıkçı güçleri/bölgeleri tanıyıp onlara diplomatik, ekonomik ve askerî destek vermeye odaklanıyor. Bunlar arasında Bosna-Hersek içindeki Sırp Cumhuriyeti, Afrika Boynuzu’ndaki Somaliland, Yemen’deki BAE müttefiki Güney Geçiş Konseyi, Sudan’daki Hızlı Destek Güçleri öne çıkıyor. Yine Dışişleri Bakanı Gideon Saar Kasım 2024’te göreve gelir gelmez ilk açıklamasında Ortadoğu’da devletsiz azınlıklarla, bilhassa Dürziler ve Kürtlerle işbirliği hedefini duyurmuştu. Ayrılıkçı gruplara destekle hedefi, hem yeni müttefikleri üzerinden kendi nüfuz alanını genişletmek hem de hegemonya kurmak istediği bölgede hasım gördüğü rakiplerine (Türkiye, İran ve kısmen Suudi Arabistan) nüfuz alanlarında darbe vurmak.

Yine Netanyahu, hem “zayıflattığı radikal Şii eksen”e hem de “filizlenen radikal Sünni eksen”e karşı “Altıgen İttifak” kurma planını ortaya attı. Sıkı güvenlik işbirliği ağları kurduğu ve genişletmeyi hedeflediği ittifak içinde şimdilik Hindistan, Yunanistan, Güney Kıbrıs ve BAE var.

İsrail, Gazze’de ateşkes sonrası diplomatik tecritten kurtuluşta en başarılı performansını Latin Amerika’da gösterdi. Kıtada hüküm süren solcu iktidarlar 7 Ekim 2023’ten sonra Filistin’e destek verip İsrail’le aralarına mesafe koymuş, hatta bazıları diplomatik ilişkileri kesmiş ve yaptırım uygulamıştı. Ancak Trump’ın tehditleri ve teşviklerinin de etkisiyle 2025’ten itibaren tam ters bir dalga ortaya çıktı. Nerede seçim yapılsa (dezenformasyonların ve manipülasyonların da etkisiyle) sandıklardan sağcı İsrail-ABD dostu başkanlar çıkıyor. Öyle ki kiminde seçimlerle kiminde askerî yöntemlerle kıta (Arjantin, Bolivya, Ekvador, El-Salvador, Honduras, Kolombiya, Kosta Rika, Peru, Şili ve Venezuela) adeta İsrail için biçilmiş kaftana dönüştürülüyor. Solcu hükümeti sıkı Gazze destekçisi olan Brezilya da Ekim’deki seçimlerde bu kervana katılabilir. Yeni iktidarlar Filistinlilerin kendi kaderini tayin hakkını artık reddediyor; İsrail’le her alanda ilişkileri geliştiriyorlar. Soykırım davasına tam destek veren ülkeler şimdilerde ilgili uluslararası mahkemelerden çekilme, diplomatik temsilciliklerini Kudüs’e taşıma gibi adımlar atıyorlar. İran etkisinin güçlü olduğu kıtada Hamas, Hizbullah ve İran Devrim Muhafızlarını terör örgütü ilan ediyorlar. Sadece diplomatik değil, aynı zamanda ideolojik bir yeniden hizalanma da yaşanıyor. Daha çarpıcı olanı, Nisan 2026’da İsrail’in Arjantin’le İshak Mutabakatı’nı imzalayarak Latin Amerika başta olmak üzere Hristiyan ülkelerle siyasi, iktisadi ve askeri-güvenlik işbirliğinin bir modelini kurması. Amaç, halkının çoğu Filistin’e sempatik olan Latin Amerika’da İsrail nüfuzunu sistematik olarak genişletmek ve kurumsallaştırmak. Önümüzdeki süreçte başka ülkeler de bu kervana katılabilir. Biz sadece Ortadoğu’daki gelişmelere odaklanarak Trump ile Netanyahu’nun arasının açıldığını vehmededuralım İsrail’in Avrupa’dan Latin Amerika’ya dünyanın çeşitli bölgelerinde yürüttüğü örtülü ve açık faaliyetler ve diplomatik alanda geliştirdiği ilişkiler ağı Trump yönetiminin politikalarıyla birebir örtüşüyor.

Teknoloji ve istihbarat paylaşımı, tarım ve sulama yatırımları, askerî-güvenlik ortaklığı üzerinden bütün kıtalarda ilişkiler ağını örtülü veya açık sürdürüyor. Dünyada savaş tamtamlarının çaldığı son dönemde savunma sanayi, siber güvenlik ve yapay zekâ işbirliği İsrail’in elindeki en önemli koz. Gazze soykırımı ve diğer savaşlar sırasında bu alanlarda geliştirdiği -başarısı sahada test edilmiş- yeni askerî araçları ve sistemleri dünyaya pazarlıyor. 2022’den 2025’e savunma sanayi ihracatı %30 artarak tarihî zirvesine ulaşmış durumda. Hindistan en önemli stratejik savunma ortağı.

İsrail lobisinin ABD siyasetindeki tekelinin kırılması bütün dünyaya teşmil edilerek genel bir eğilim zannediliyor. Halbuki yıllardır dünyada İslam ve Arap düşmanı aşırı sağ siyasi akımları destekleyen Netanyahu yönetimi 7 Ekim’den sonra bu işbirliğini iyice artırdı. Seçim süreçlerine müdahale ve manipülasyonla, bilhassa göçmenlerden duyulan korkuyu alevlendirerek aşırı sağ partilerin iktidara taşınmasını sağlaması, soykırımı unutturma politikasını kolaylaştıracaktır. Nitekim İsrail, on yıllardır kendisini İslami radikalizme ve terörizme karşı bir siper ve Yahudi-Hristiyan medeniyetinin ilk savunma hattı olarak sunuyor.

İsrail, varlığını Yahudilerden sayıca kat kat fazla olan Hristiyan, Müslüman ve Hindu Siyonistlere borçlu olup onlar üzerine de yatırım yapıyor. Dünyanın en kalabalık ülkesi Hindistan’ın aşırı sağcı-Hindu milliyetçisi yönetimiyle yakın bağlara sahip. Evanjelizmin ABD’den Latin Amerika ve Afrika’ya kadar dünyada en hızlı yayılan Hristiyan mezhep olması İsrail açısından kritik önemde. Mesela Uluslararası Adalet Divanı’nda görev yapan ve Ocak 2024’te İsrail aleyhindeki tedbir kararının tüm maddelerine hayır oyu kullanan tek yargıç Ugandalı bir koyu Evanjelik Hristiyan’dı. Son dönemde dünyanın dört bir yanından Evanjelik siyasetçileri ve rahipleri İsrail’e davet edip ülkelerinde yayılan antisemitizm ve İsrail karşıtlığıyla nasıl mücadele edebilecekleri ve gençleri nasıl kazanacakları konusunda eğitimden geçiriyor. Mesela sadece Aralık 2025’te 1000’den fazla Amerikalı Evanjelist rahip ve kanaat önderi bu amaçla İsrail’de misafir edildi. Dahası, Batı üniversitelerindeki Filistin destekçisi öğrencileri, HAMAS ve Filistinli örgütlerin canavarlığına ve İsrail’in haklılığına ikna etmek için Müslüman Siyonistleri ve Mossad’a çalışırken ajanlığı ifşa olan Filistinlileri kullanıyor.

 

“Sekizinci cephe” dijital savaş ve soykırımın izlerini silme

İsrail çok-cepheli fiziki savaşların yanı sıra söylemi kontrol altına almak için Netanyahu’nun “sekizinci cephe” olarak ilan ettiği sosyal medya savaşı (dijital savaş) da veriyor. 2023’ten 2026’ya hasbara mekanizmasının yıllık bütçesi, yaklaşık 100 kat artışla 730 milyon dolara yükseltildi. 7 Ekim’den beri bu alanda yapılan toplam harcama 1 milyar doları aştı. Yine internet ortamındaki İsrail karşıtı nefret ve dezenformasyonla mücadele ve küresel söylemi yeniden şekillendirmek için “Dijital Demir Kubbe”yi kurdu. Dünyanın dört bir yanından İsrail sempatizanlarını, hazırladıkları içerikleri yaymak üzere “dijital ordu”ya davet ediyor. Önemli sosyal medya fenomenlerine İsrail yanlısı gönderi başına binlerce dolar ödüyor. Gerek Gazze gerçeklerinin yayınlandığı geleneksel ve sosyal medya şirketlerinin sıkı Siyonist patronlara devredilmesi gerekse teknoloji devleriyle kurulan ortaklıklar üzerinden bir küresel sansür mekanizması işletiliyor. Yayın politikaları İsrail’in kırmızı çizgilerine göre şekillendirilirken uymayan içerikler siliniyor. Yani İsrail 7 Ekim’den bu yana bir yandan yabancı medyanın Gazze’ye girişini yasaklarken ve sahadan yayın yapan birkaç yüz Gazzeli gazeteciyi şehit edip onların soykırımın kanıtlarıyla dolu sosyal medya hesaplarını kapattırırken diğer yandan algoritmaları silaha dönüştürüyor ve boşluğu özenle hazırlanmış propagandayla doldurmaya çalışıyor. En kötüsü, gençlerin ana bilgi kaynağına dönüşen yapay zekayı milyonlarca dolar harcayarak ve sahte düşünce kuruluşları (Hanover Institute for Public Policy gibi) üzerinden içerikler üreterek İsrail çıkarlarına göre eğitmeye kalkışmaları. Yalanlarla dolu sanal dünyada hakikate erişim imkanını ortadan kaldırabilirse İsrail’e mesafeli genç nesilleri geri kazanabilir.

Soykırımın izlerini sadece sanal dünyadan ve hafızalardan silmek tabii ki yetmez. Ateşkesten bu yana hem Gazze’de işgali altındaki toprakları yüzde 50’den yüzde 70’e kadar çıkartmaya hem de buralardaki bütün enkazı -içindeki şehitlerle birlikte- ‘temizlerken’ sahadaki soykırımın izlerini de ortadan kaldırmaya ve Gazze’yi Yahudi yerleşimine müsait hale getirmeye çalışıyor. Şimdiye kadar 10 milyon tondan fazla enkazı kaldırmış durumda.

Yine İsrail Filistin kelimesini literatürden ve haritalardan sildirmeye çalışıyor. En çarpıcısı ise Filistin’in ve Müslüman ülkelerin ders kitaplarını büyük dert edinmeleri! İsrail, Trump yönetimi üzerinden “antisemitik içerik” saydığı Yahudiler ve İsrail’le ilgili olumsuz ifadelerin temizlenmesi, şehitliği övücü ifadelerin çıkartılması ve Filistin bilinci aşılanmaması için Müslüman ülke yönetimlerine baskı uygulatıyor. Endonezya’dan Suudi Arabistan’a çeşitli ülkelerde bu talepler karşılık buluyor. Neden bu konuyu takıntı yaptılar? Çünkü ders kitapları kurucu metinler olup genç nesillerin zihinlerini şekillendirir.

Son olarak ABD’yle el ele vererek İsrail, soykırımla ilgili bilgi ve belge toplayanları fişlemeye; Uluslararası Ceza Mahkemesi ve Uluslararası Adalet Divanı’nın hâkim ve savcılarını iftiralar ve şantajlarla, seyahat yasağı ve banka hesaplarının dondurulması gibi cezalandırmalarla pes ettirmeye; üye devletleri de bu uluslararası kurumlardan çekilmeye zorlayarak etkisizleştirme çalışıyor.

 

Soykırımı unutmak mümkün mü?

An odaklı ve rasyonel bakıldığında İsrail’in ne yaparsa yapsın soykırımcı sıfatından kurtulabilmesi mümkün görünmüyor. Ancak tarihsel tecrübeye bakıldığında devreye sokulan türlü propagandalar, kanıtların silinmesi ve sansürler, hükümetlerin korku ve/ya milli menfaat güdüleri, ödüllendirmeler ve cezalandırmaların etkisiyle orta vadede soykırımcı imajını kısmen unutturabilir. Tıpkı 1948 etnik temizliği gibi. Unutmak veya hatırlamak sadece bir hafıza işi değil, aynı zamanda siyasi bir tercihtir. Milli menfaatleri gereği İsrail’in varlığını Filistinlilerden çok daha gerekli gören yönetimlerin sayısının az olduğunu kim iddia edebilir? Mesele asıl şurada düğümleniyor: Siyonistler suçlarını örtme ve hedeflerine ulaşma noktasında mütemadiyen var güçleriyle ve kreatif metotlarla çalışırken acaba Filistinliler için hakkı ve adaleti savunanlar aynı gayretle ve disiplinle sahada İsrail’in yaptıklarını ifşaya ve etkinlikle fiilî mücadeleye devam ediyorlar mı? Eğer bir ateşkes hikayesi Gazze’ye odaklanmaktan ve sahada yaşananları keşfetmekten bizi alıkoyduysa akıbet bellidir. 27 Ekim seçimlerinde Netanyahu kaybederse İsrail’in işi daha da kolaylaşacaktır; zira soykırım suçu onun üzerine yüklenirken dünyada birçok hükümet İsrail’le ikili ilişkilerde “temiz” bir sayfa açmak için yarışacaktır.


1 Ekim 2026 Perşembe

İSRAİLLİ TARİHÇİ AVI SHLAIM İLE SÖYLEŞİ

 

Avi Shlaim: “SİYONİST YERLEŞİMCİ KOLONYALİZM, 1948’DE VE 1967’DE OLDUĞU GİBİ, ETNİK TEMİZLİK VE SOYKIRIMLA İLERLİYOR”

Tashih dergisi, sayı 1, sayfa 69-75, https://tashihmedya.com/avi-shlaim-siyonist-yerlesimci-kolonyalizm-1948de-ve-1967de-oldugu-gibi-etnik-temizlik-ve-soykirimla-ilerliyor/  

Söyleşiyi yapan ve çeviren: Zahide Tuba Kor

 

“21. yüzyılda ırkçı-ayrımcılık sürdürülebilir değil; Siyonist proje mevcut haliyle devam edemez”

“İsrail kendini fazla zorlayıp aşırı yayılıyor; sonunda içeriden çökecek”

“Siyonist hareket, Batı sömürgeciliği olmadan hedeflerini gerçekleştiremezdi”

 

Yoğun gündeminize rağmen röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz. Yayın hayatına yeni başlayan Tashih dergisinin ilk sayısı için sizin gibi değerli bir tarihçiyle röportaj yapmak bizim için önemli… Çalışmalarınızda gayet isabetli bir şekilde İsrail’i yerleşimci-kolonyalist bir devlet olarak tanımlıyorsunuz. Öncelikle yerleşimci-kolonyalizm ne demektir? Avrupa yerleşimci- kolonyalizmi ile İsrail modeli arasında ne gibi benzerlikler ve farklılıklar vardır?

Siyonizm yerleşimci- kolonyalist bir harekettir. İsrail de yerleşimci- kolonyalist bir devlettir. Yerleşimci- kolonyalizmin mantığı, toprağı ve kaynaklarını ele geçirmeden evvel yerlilerin ortadan kaldırılmasına dayanır. Dolayısıyla burada kilit, yerlileri yok edip toprağı ele geçirmektir. En baştan itibaren Siyonist hareketin hedefi, Filistin’de mümkün olan en geniş topraklar üzerinde, içinde olabildiğince az Arap barındıran bir Yahudi devleti kurmaktı. Ve bu, retorik değil, gerçek bir hedefti. Siyonist hareket Batı emperyalizmi veya kolonyalizmi olmadan bu hedefini gerçekleştiremezdi. Noam Chomsky, “Emperyalizmin en aşırı ve sadist biçimi yerleşimci-kolonyalizmdir” demişti. Geçen yüzyılda Filistinliler, bir yandan Siyonist yerleşimci-kolonyalizmin diğer yandan Batı (önce Manda döneminde İngiliz, ardından Amerikan) emperyalizminin kurbanı oldular. Ancak Siyonist yerleşimci-kolonyalizmi ile klasik Avrupa yerleşimci-kolonyalizmi arasında bir fark var. Avrupa kolonyal hareketlerinin Londra, Paris, Brüksel, Lahey gibi kendi metropolleri vardı. Başka bir ülkeyi kolonileştirmeye gitseler de ayrılmak zorunda kaldıklarında geri dönebilecekleri bir vatanları mevcuttu. Tıpkı Cezayir’deki Fransızlar örneğinde olduğu gibi. Cezayirliler, [1954-1962 yılları arasında] bağımsızlık için çok vahşi bir savaş vermek zorunda kaldılar ve sonunda başardılar. Bu süreçte Cezayir’deki çok sayıda Fransız yerleşimci Fransa’ya geri dönebildi. Siyonizmde ise durum böyle değil. Filistin topraklarına yerleşen Yahudilerin gidebilecekleri başka bir vatanı yok. Aradaki fark bu. Ama Batılı ve Siyonist kolonyalizmin ortak noktası, ikisinin de yerli halklar aleyhine yürütülmesidir; ikisi de mülksüzleştirmeyi ve yerlilerden kurtulmayı içerir. Kolonyalizmin her türlüsünü oldukça sinsi ve şer kılan şey de işte budur.

Yıllarca İsrail ve İngiliz arşivlerinde çalıştınız. Hangi belgeler veya bilgiler, Siyonizm ve İsrail hakkındaki görüşlerinizi değiştirecek kadar şok edici sizin için?

Ben diplomasi tarihçisiyim ve yıllarımı İsrail, İngiliz ve Amerikan arşivlerinde geçirdim. Benim araştırmacı gazetecilik bağlamında en büyük başarım, İsrail’in Sevr Protokolü’nü yayınlamasını sağlamam oldu. Bu, 1956’da İngiltere-Fransa-İsrail üçlüsünün Mısır’a saldırmasına yol açan gizli bir protokoldü. İsrail ve Fransa başbakanları ile İngiltere dışişleri bakanı arasında Paris’te yapılan görüşmede Mısır’a bir savaş kumpası kurdular. Bu, ikiyüzlü bir plandı; çünkü İngiltere ve Fransa iki tarafa [Mısır’a ve Sina’yı işgal eden İsrail’e] Süveyş Kanalı’ndan geri çekilmeleri için ültimatom verecek, Mısır elbette bunu reddedecek ve bu, İngiliz-Fransız müdahalesi için bir bahane olacaktı. Bütün bunlar Sevr Protokolü başlıklı gizli belgede açıklanmıştı. Belgenin üç kopyası vardı: Fransızlar kopyayı kaybetti; İngiltere Başbakanı Anthony Eden, –gizli anlaşmanın kanıtı olduğundan– kendi kopyasının yok edilmesini emretti; İsrail Başbakanı David Ben-Gurion ise kendisindeki kopyayı sakladı ve ben arşivlerin 30 yıl sonra açılması kuralı bağlamında bunun yayınlanmasını sağladım.

İngilizlerin ve Fransızların yozlaşmış kolonyalist güçler olduğu aşikardı. Ama yeni bağımsızlığını kazanmış İsrail, o günlerde liberal ve ilerici bir güç, otoriterlik denizinin ortasında bir demokrasi adası olarak görülüyordu. Bu belgenin önemi, başlangıçtan itibaren İsrail’in bir kolonyal güç ve Avrupa’nın kolonyal güçleriyle de müttefik olduğunu, Arap dünyasına karşı yalnızca düşmanca niyetler beslediğini göstermesiydi.

Sizi şok edip İsrail’e bakışınızı değiştiren başka belgeler var mıydı?

Beni gerçekten şok eden tek bir belge oldu ve onunla Necef’teki Sde Boker’de Ben-Gurion Arşivi’ni incelerken karşılaştım. David Ben-Gurion’un 1947-1963 yıllarını kapsayan günlüğünü inceliyordum. 1948 Savaşı’nda bir komutanın kendisine İsrail ordusunca işlenen bir toplu tecavüz vakasını bildirdiğini günlüğünde aktarıyor ve detaylarını da veriyordu. Bir bedevi köyüne giren İsrail birliği, bir babayı öldürmüş, onun 16 yaşındaki kızını önce kirli olduğu için yıkayıp sonra ona toplu tecavüz etmişler… Bu, benim arşivlerde çalışırken kendimi tutamayıp göz yaşlarına boğulduğum tek vakadır. Ama bu bilgi bana Siyonizm hakkında bilmediğim bir şey anlatmış değildi. Siyonizm zaten çok acımasız bir harekettir. Çünkü Siyonistler hedeflerini diplomasiyle değil, ancak tek-taraflı olarak ve askerî kuvvet kullanarak gerçekleştirebilirdi.

Bu vaka, savaşın bedelini gösteriyor. Siyasetçilerin aptallıklarının bedelini her zaman siviller ödüyor. İsrail’in Gazze’deki yıkımı ve kıyımı hakkında istatistikler çok; ama bazen rakamlar değil, bireysel hikayeler kişiyi tam kalbinden vurur. Geçmiş 50 yılda yaptığım arşiv araştırmalarımda bana en acı veren, bu bireysel hikâye olmuştu. 

1956’da Mısır’a karşı İngiliz-Fransız-İsrail gizli anlaşmasından bahsettiniz. 7 Ekim sonrası ABD ile İsrail arasında politikaları şekillendiren benzer anlaşmalar olmalı. Ne dersiniz?

Bunu gizli anlaşma olarak nitelemem; çünkü ABD-İsrail ittifakı bilinen bir şey. Bugün ile Süveyş Savaşı arasındaki fark, o dönem İngilizler ile Fransızların kötü, Amerikalıların ise iyi adamlar olmasıydı. Amerikan Başkanı Eisenhower, bu üç güce derhal savaşı durdurup geri çekilmelerini emretti. Yani Amerikalılar 1956’da Süveyş’te uluslararası hukuka uydular. Ama bugün Amerikan tarihinin en İsrail yanlısı başkanıyla karşı karşıyayız. ABD-İsrail ilişkileri hiç bu kadar yakın olmamıştı. İran savaşı, ABD’nin savaşı değil; bu, Binyamin Netanyahu’nun savaşı ve Trump’ın aptallığı. Çünkü Netanyahu, son 30 yıldır İran’ın nükleer tesislerine saldırı için telkinde bulunup durdu; ama hiçbir Amerikan başkanı buna kanıp da bölgeyi kaosa saplayacak kadar aptal değildi. Trump ise buna kanıp Netanyahu’yla birlikte İran’a saldıran ilk başkan oldu. Bu, hukuksuz bir saldırıydı, İran ne ABD ne de İsrail için bir yakın tehditti, BM Güvenlik Konseyi kararı da yoktu. Bu, sadece hukuk dışı olmakla kalmayıp son derece yanlış yönlendirilmiş, aptalca ve ahmakça girişilmiş akıl dışı bir savaştı. Bedelini hepimiz ödüyoruz. Sadece nükleer tesisler değil, siviller ve sivil tesisler de vuruluyor. Gazze’de ateşkese rağmen yıkım ve kıyım sürüyor. İsrail, güney Lübnan’ın İran ateşkesi kapsamına girmediğini iddia edip orayı yıkmaya devam ediyor. İran Hürmüz Boğazı’nı kapatarak dünya ekonomisine ciddi zarar veriyor. Bu, uluslararası hukuku ihlal eden ve İsrail’in itici güç olduğu tamamen gereksiz, gayrimeşru ve yıkıcı bir savaş. Problem şu: ABD’nin İsrail’e desteği koşulsuz olduğundan İsrail, hiçbir zaman bedel ödemeden her istediğini yapabiliyor. Bu yüzden İsrail’in cinayetleri cezasız kalıyor.

İsrail’in 1948’den bu yana Gazzelilere uyguladığı sömürgeci politikalar neler? Aslında İsrail, Filistin’in her bölgesine farklı farklı sömürgeci politikalar uyguluyor; ama konumuz gereği Gazze’ye odaklanalım.

Gazze Şeridi ayrı bir bölge değildi. İsrail burayı 1948 Savaşı sonunda oluşturdu; hedefi, Filistin’in diğer yerlerinden olabildiğince çok mülteciyi buraya sürmekti. Bu yüzden mevcut nüfusunun %80’i, 1948 mültecileri ve onların nesilleri. Oslo Anlaşması imzalandıktan ve [anlaşmaya imza koyan Başbakan] İzak Rabin suikastla öldürüldükten sonra [1996’da] Likud Partisi iktidara geri döndüğünde Oslo’dan geri adım attı ve Gazze’yi Batı Şeria’dan ayırdı. Kolonyal proje, yerleşim inşasına devam etti; oysaki Filistin’in herhangi bir yerinde inşa edilen her türlü yerleşim yasadışı olup barış önünde bir engeldir. 2005’te sağcı başbakan Ariel Şaron Gazze’den tek-taraflı çekildi; ama bu, Filistinlilerle barışa bir katkı değil, Batı Şeria’da İsrail kontrolünü sağlamlaştırmanın bir başlangıcıydı.

7 Ekim’deki Hamas saldırısı, Gazze’yi tamamen yerle bir edip yaşanamaz hale getirmek için Netanyahu tarafından istismar edildi; keza Batı Şeria’da etnik temizliği tırmandırmak için de. İşte burada kolonyalizmin işleyişini görüyoruz. İsrail, işgalin maliyeti aşırı yüksek olduğu için 2005’te çekilmişti; şimdi ise Gazze’den saldırıya uğradığı için yeniden işgal edip yüzde 60’ını kontrolünde tutuyor. Bazı İsrailli bakanlar Yahudi yerleşimlerinin yeniden inşası çağrısı yapıyor. Yani kolonyalizm, 1948 ve 1967’de olduğu gibi, etnik temizlikle ilerliyor. İsrail’in Gazze’deki ilk hedefi etnik temizlikti; ama Mısır’ın direnişi, İsrail’in Filistinlileri kuzey Sina’ya itip Gazze’yi insansızlaştırmasını engelledi. Bundan sonra İsrail etnik temizlikten soykırım aşamasına geçti. İsrail’in uluslararası hukuku ve kurallara dayalı uluslararası düzeni tamamen yok sayıp kolonyal bir güç olarak hareket ettiğine şahit oluyoruz.

Başbakan Netanyahu, 7 Ekim’den sonra adeta bir savaş tiryakisine dönüştü; ‘terör örgütleri’ni ve destekçi devletleri ortadan kaldırma bahanesiyle yeni cepheler açarken aslında Ortadoğu’yu yeniden şekillendirmeye ve hegemonya kurmaya çalışıyor. Sizce bölge beş ila on yıl içinde neye dönüşecek? İsrail hedeflerine ulaşabilir mi?

Ben bir tarihçiyim; dolayısıyla geleceği tahmin etmekten ziyade geçmiş hakkında konuşmak benim için daha rahat. Hamas’ın 7 Ekim saldırıları akabinde Netanyahu’nun ihtiraslarıyla başlayalım. Hedefi, bütün bölgede İsrail’in askerî hakimiyetini kurmak. İran on yıllardır Netanyahu tarafından İsrail’e karşı varoluşsal bir düşman olarak sunuluyor. Bu doğru değil. Nükleer silahları olan İran değil, İsrail. İran daha evvel hiçbir komşusuna savaş açmazken İsrail mütemadiyen komşularına saldırıyor ve Filistinlilere zulmediyor. 1963 tarihli Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması (NPT)’nı İran imzalarken İsrail imzalamadığı gibi herhangi bir uluslararası denetimi de hep reddetti.

Netanyahu, İsrail halkını İran’ın varoluşsal bir tehdit olduğu konusunda ikna etti ve bu yüzden İran savaşına ezici bir kamuoyu desteği var. İran İsrail’de zaman zaman yılanın başı olarak sunuluyor. Ben ise İran’ı direniş ekseninin lideri olarak nitelemeyi yeğliyorum. Bu eksende Yemen’deki Husiler, Gazze’deki Hamas ve Lübnan’daki Hizbullah yer alıyor. Hizbullah İran’ın en önemli müttefiki. Çünkü gerek askerî kapasitesi ve tecrübesi gerekse İsrail sınırında yer alması bakımından caydırıcı bir güç işlevi gördü. Netanyahu, İran’ı ve vekil güçlerini ortadan kaldırmak istiyor. İran’a saldırısının amacı rejim değişikliği. Trump, rejim değişikliğinin –Venezuela’daki gibi– kolay olacağını, Devrim Muhafızları’ndan birinin iktidarı ele geçirip işbirlikçilik yapacağını zannetti. Trump’ı kolay zafer beklentisine sokan Netanyahu’ydu. Aslında İsrail Başbakanı, İran’da rejim değişikliği değil, rejimin çökmesini ve hiçbir yönetim altyapısının kalmamasını, Kürtler gibi ayrılıkçı grupların ülkeyi parçalamasını ve bir iç savaş çıkmasını istiyor. Yani İran’ı Suriye gibi kendini savunamaz hale getirtme peşinde.

Ama bu savaş tam bir fiyasko oldu. Savaş, rejimi bırakın zayıflatmayı, daha da güçlendirdi ve katı bir çizgiye çekti. İran, saldırıya uğradığı takdirde bunu bölgesel bir savaşa dönüştürmekle tehdit etmişti ve bunu yaptı da. Sonunda Hürmüz Boğazı’nı kapattı. Artık kimse nükleer silahlardan, vekil güçlerinden ve balistik füze programından bahsetmiyor; kilit mesele, Hürmüz Boğazı ve buradaki gemi trafiğinin engellenmesi. Çünkü bu durum petrol fiyatlarını yukarı çıkararak dünya ekonomisini sekteye uğrattı. İran, güçlenip İsrail-ABD karşısında üstünlüğü ele geçirdi. Daha evvel de söylediğim gibi bu, gerçekten akıl dışı, yıkıcı ve anlamsız bir savaş.

Gerek Siyonizm ve İsrail yerleşimci-kolonyal hedefleriyle gerekse Gazze’deki soykırımla küresel mücadele şimdiye kadar yetersiz veya etkisiz kaldı. Neden?

İsrail’e ve soykırımına karşı küresel mücadelenin başarısız olduğu görüşüne katılmıyorum. Küresel mücadele sürüyor ve Filistinliler için adalet mücadelesinde başarı emareleri var. İki örnek vereceğim. Birincisi, İsrail’in Gazze’de soykırım işlediğine dair gerçek, makul bir tehlike bulunduğunu içeren Uluslararası Adalet Divanı (UAD) kararı. İkincisi, işgalle bağlantılı her şeyin gayrimeşru olduğuna ve üçüncü ülkelerin işgali sonlandırmak için elinden gelen her şeyi yapması gerektiğine dair verilen kesin karar. Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) de Netanyahu ve onun eski Savunma Bakanı Yoav Galant hakkında savaş suçu ve insanlığa karşı suç işledikleri gerekçesiyle tutuklama müzekkeresi çıkardı. Bu müzekkere bireyler için; ama eğer İsrail başbakanı savaş suçlarıyla suçlanıyorsa bu, İsrail toplumunun tamamı için sonuçlar doğurur.

İsrail’in itibarı tarihinin en dip noktasında; onu uluslararası alanda dışlanmış bir ülkeye dönüştüren, başkaları değil, kendisi. Kolonyal politikalarıyla, Filistinlileri baskılayıp zulmederek ve Gazze’deki soykırımıyla kendini dışlanmış bir ülkeye dönüştürdü. Son 2,5 yılda uluslararası kamuoyunda İsrail’e karşı ve Filistinliler lehine çok çarpıcı bir değişim yaşandı. Dünya çapında İsrail’e karşı gösteriler var. Ama Batı’daki kamuoyu ile hükümetler arasında hala daha büyük bir uçurum ve kopukluk mevcut. Batı kamuoyunun İsrail’e öfkesi ve Filistin’e desteği giderek artıyor. Batılı hükümetler hala İsrail yanlısı ama onların da tutumları değişmeye başladı. Önünde sonunda dış politika kamuoyunun tutumuyla örtüşecek.

İsrail kaybeden tarafta ve tarihin yanlış tarafında. Bunda en önemli faktör BDS (Boykot-Tecrit-Yaptırım) Hareketi. Bu, İsrail işgaline karşı tabandan yükselen, şiddet içermeyen küresel bir hareket. Barışçıl olduğu için karşı çıkılması mümkün değil; bütün hedefleri uluslararası hukuka dayanıyor. Filistinlilerin adalete kavuşabilmesi için en büyük umut, tabandan gelen bu küresel hareketin mütemadiyen güç kazanması. Bu yüzden İsrail’in kazanmakta ve Filistinlilerin kaybetmekte olduğuna dair görüşlere katılmıyorum.

Siyonizmle başarılı bir mücadele için başka hangi yöntemler ve araçlar kullanılmalı? Çünkü bahsettikleriniz önemli olmakla birlikte Gazze’deki soykırımı şimdiye kadar sona erdiremedi.

Uluslararası hukukla ilgili problem, yaptırım mekanizmasının bulunmaması. Uluslararası mahkemelerin kararlarını uygulamak üye devletlerin inisiyatifine bırakılıyor. Şimdiye kadar devletler görevlerini yapmadı. 1948 tarihli Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi uyarınca, her üye devlet soykırımı sona erdirmek için derhal harekete geçmekle yükümlü. Vatandaşı olduğum İngiliz hükümetinin İsrail’e tüm silah tedarikini ve tüm teknoloji satışını durdurması ve ticareti askıya alması hukuken bir zorunluluk. Ama İngiliz hükümeti soykırımın yaşandığını reddediyor ve İsrail’i desteklemeyi sürdürüyor. Filistin’in her konudaki pozisyonunun uluslararası hukuk tarafından güçlü bir şekilde desteklendiği gerçeğini gözden kaçırmamalıyız. Uluslararası hukukun çarkları yavaş işlese de işe yararlığını göz ardı etmemeliyiz. UAD ve UCM kararları bu noktada önemli. Bir gecede işler değişecek değil. Bu, uzun bir siyasi süreç olup daha fazla ülkenin Filistin’i tanımasıyla ve İsrail’e karşı eleştirel bir tavır almasıyla işler değişecektir.

Son olarak, İsrailli siyasetçiler son dönemde Türkiye’yi sıkça hedef alıyorlar. Dahası, tıpkı 1958 Çevre İttifakı gibi, Altıgen İttifak kurma planını ortaya attılar. Sizce bu ittifak, Türkiye-İran-Pakistan’ı kuşatmakta başarılı olabilir mi? Bölgesel hegemonya arayışındaki İsrail, İran savaşından sonra Türkiye’ye karşı hangi mücadele yöntemlerini ve araçlarını kullanabilir?

1958 Çevre İttifakı, Süveyş Savaşı sonrası ortaya atıldı. İsrail’in Süveyş Savaşı’yla hedefi, Sina Yarımadası’nın tamamını, kuzeyindeki Lübnan’dan Litani Nehri’ne kadar uzanan coğrafyayı ve [Gazze ile] Batı Şeria’yı alarak topraklarını genişletmekti. Bu plan başarısızlığa uğrayınca savaştan sonra Çevre İttifakı olarak bilinen yeni bir stratejiye başvurdu. Temel fikir, kendisini çevreleyen Arap düşmanlar halkasını aşarak Arap olmayan üç ülkeyle (Türkiye, Şah İran’ı ve Etiyopya) bir ittifak kurmaktı [ve böylece Arap ülkelerini dışarıdan kuşatmaktı]. Türkiye bu ittifakın ana direğiydi. 1950’ler ve 1960’larda İsrail ile Türkiye’nin ilişkileri çok yakındı.

Artık iki ülke ilişkileri son derece gergin. Türkiye doğru bir şekilde giderek daha fazla İsrail’in Gazze’deki soykırımını eleştiriyor. İsrail de Türkiye’ye karşı gittikçe daha fazla hasmane niyetler besliyor. İsrailli siyasetçiler Türkiye’ye karşı söylemlerini sertleştiriyor. Ayrıca Türkiye, Netanyahu’nun bütün Ortadoğu’ya hâkim olmayı hedefleyen stratejik Büyük İsrail planları önündeki en büyük engel. Bu yüzden günün birinde İsrail’in Türkiye’ye saldırabileceği söylentileri yayılıyor. Türkiye’nin uçaksavar savunmasının çok zayıf olması nedeniyle, pratik açıdan bakıldığında, İsrail’in Türk askerî hedeflerini bombalaması gayet mümkün. Bu, Türkiye için gerçek bir tehlike.

Ancak uzun vadede İsrail’in Türkiye, İran ve Pakistan’ı çevreleyebilmesi hiç mümkün değil. İsrail nüfusu 9-10 milyon. İran 90 milyonluk [ve Türkiye 86 milyonluk] nüfusuyla İngiltere, Fransa ve Almanya ölçeğinde bir ülke. [Pakistan nüfusu ise 260 milyon.] İsrail gibi küçük bir ülkenin bölgenin tamamını kuşatabilmesi ve hegemonya kurabilmesi mümkün değil. İsrail boyundan büyük işlere kalkışıyor. Kendini fazla zorlayıp aşırı yayılıyor; sonunda içeriden çökecek. Çünkü yaşanan her şey Filistin’in bağımsızlığında kilitleniyor. Tüm savaşlar ve şiddet, İsrail’in Filistinlilerin kendi kaderini tayin hakkını reddetmesinin bir neticesi. İsrail’de bir söz var: “Eğer güç işe yaramıyorsa daha fazlasını kullan.” Bu, budalaca bir düşünce. Güç kullanmak işe yaramıyor; çünkü siyasi bir problemle baş etmek için yanlış bir araç. İsrail’in yolu tamamen yanlış. Bölgede çok daha fazla zarara yol açabilir, insan öldürebilir, yıkım yapabilir ve her yerde sivillere çok daha fazla acılar yaşatabilir; ama en sonunda tıpkı Güney Afrika Cumhuriyeti gibi batmaya mahkûm. Çünkü 21. yüzyılda ırkçı-ayrımcılık (apartheid) sürdürülebilir değil. Siyonist proje mevcut haliyle devam edemez.

 

Avi Shlaim Kimdir?

Oxford Üniversitesi St. Antony’s College’da uluslararası ilişkiler ve tarih profesörü Avi Shlaim, 1945 Bağdat doğumlu bir Arap-Yahudi’dir. 1950’de iradeleri dışında İsrail’e göç etmiş ama tutunamamış bir ailenin çocuğudur. Liseden itibaren İngiltere’de eğitim almıştır. İsrail resmî tarih anlayışını yıkan yeni-tarihçiler ekolündendir.

Ezberleri bozan kitapları Türkçeye de çevrilmiştir: Gazze Soykırımı: İsrail’in Filistin’e Karşı Bitmeyen Savaşı; Üç Dünya: Bir Arap-Yahudi’nin Anıları; Demir Duvar: İsrail ve Arap Dünyası; Filistin’i Bölüşmek: Kral Abdullah, Siyonistler ve Filistin’i Taksim Siyaseti 1921-1951; Filistin Uğruna: 1948’in Tarihini Yeniden Yazmak.

 


24 Eylül 2026 Perşembe

Z.T.KOR: WHY IS ISRAEL TRYING TO BAN ARAB PARTIES FROM PARTICIPATING IN ELECTIONS?

 

WHY IS ISRAEL TRYING TO BAN ARAB PARTIES FROM PARTICIPATING IN ELECTIONS?

Zahide Tuba Kor

Note: I wrote the short piece below for Kazim Alam from TRT World, who had asked for my views. For the news analysis authored by Alam, see “Why Netanyahu is trying to erase Arab parties before elections”, TRT World, 17.9.2026, https://www.trtworld.com/article/5b0904d221c3

 

Israel has been in a state of political deadlock since 2018. There were four primary reasons for this:

(i) the crisis that erupted in 2018 regarding the long-standing military service exemption for the Haredim (Ultra-Orthodox), which led to the resignation of Defense Minister Avigdor Lieberman—leader of the Yisrael Beiteinu party—and his move to the opposition, thereby causing Netanyahu to lose his governing majority;

(ii) corruption investigations and the deep polarization of the nation into pro- and anti-Netanyahu camps;

(iii) ministers breaking away from the Likud party due to conflicts of interest to form new parties and join the opposition against Netanyahu;

(iv) a shift in the political balance caused by voters of Palestinian/Arab origin—who make up one-fifth of the electorate—abandoning their boycott and turning out to vote en masse.

Among these four reasons, the last has been the structural one, not something temporary related to ongoing political problems. So, it is the most important one.

Arab parties began securing 10–15 seats in the 120-member Knesset, making it difficult to form a government composed solely of Jewish parties. Consequently, Israel set a record by holding five parliamentary elections in just three and a half years: April 9, 2019; September 17, 2019; March 2, 2020; March 23, 2021; and November 1, 2022. Had the events of October 7 not occured in 2023 and had the possibility of Netanyahu’s imprisonment not looming, the existing government would likely have headed toward early elections.

Arab parties played a significant role in the failure to form a stable coalition government composed of Jewish parties between 2019 and 2021, a period that saw three early elections held within just 11 months. Recognizing this, Netanyahu altered his tactics prior to the 2021 elections. He tried to encourage the Arab voters to vote for his Likud Party, and meanwhile, he made political maneuvers aimed at splitting the Arab vote —and thereby keeping Arab parties below the electoral threshold. But all these tactics backfired, and his opponents were able to form the coalition government with external support from the Ra'am party.

It is evident that Arab parties will once again drive Israeli politics into a deadlock in the upcoming election. The definitive solution is to ban Arab parties, and redistribute the parliamentary seats currently held by them among Jewish parties. The prevailing political and social climate in Israel—which has become radicalized since October 7, by considering the entire Arab population as either terrorist or a threat—is conducive to this shift. No political party can afford to seek external support from Arab parties as was done in 2021. That means a permanent political instability is waiting Israel.

The Basic Law enacted in 2018, which defines Israel exclusively as the nation-state of the Jewish people, was already a harbinger of these times. Politics will now be aligned with that Basic Law.

 

NOTE: For detail on the various tricks Netanyahu orchestrated on the eve of the 2021 elections to neutralize the impact of Arab votes and win the race, see  Zahide Tuba Kor, Ortadoğu’da Ezberleri Bozmak: Bölgesel Analiz Nasıl Yapılmalı?, Küre Yayınları, s. 185-188.




Z.T.KOR: İSRAİL, NEDEN ARAP PARTİLERİN SEÇİMLERE KATILMASINI YASAKLAMAYA ÇALIŞIYOR?

 

İSRAİL, NEDEN ARAP PARTİLERİN SEÇİMLERE KATILMASINI YASAKLAMAYA ÇALIŞIYOR?

Zahide Tuba Kor

Not: Aşağıdaki kısa yazıyı, bendenizden görüş isteyen TRT World’den Kazim Alam'a yazmıştım. Alam'ın kaleme aldığı haber-analiz için bkz. “Why Netanyahu is trying to erase Arab parties before elections”, TRT World, 17.9.2026, https://www.trtworld.com/article/5b0904d221c3

 

İsrail 2018’den beri siyasal çıkmazın içinde. Bunun dört temel sebebi vardı:

(i)             2018’de patlak veren Haredilerin (ultra-Ortodokslar) kuruluştan beri var olan askerlik muafiyetini kaldırma krizi sonucu, Savunma Bakanı ve İsrail Evimiz Partisi lideri Avigdor Lieberman’ın istifası ve muhaliflerin safına geçmesiyle Netanyahu’nun koalisyon hükümeti kurma çoğunluğunu yitirmesi;

(ii)           yolsuzluk soruşturmaları ve ülkenin Netanyahu yandaşları ve karşıtları olarak ortadan ikiye bölünmesi;

(iii)         çıkar çatışmaları neticesinde Likud’dan kopan bakanların yeni partiler kurup Netanyahu karşıtı cepheye katılması;

(iv)         nüfusun beşte birini oluşturan Filistin/Arap asıllı seçmenlerin boykotu bırakıp sandığa kitlesel olarak gitmeye başlamalarının siyasal dengeleri değiştirmesi.

Artık Arap partileri 120 sandalyeli İsrail meclisinde 10-15 milletvekili çıkartıyor, bu da Yahudi partilerden müteşekkil istikrarlı bir koalisyon hükümeti kurulmasını zorlaştırıyordu. Öyle ki İsrail 3,5 yılda tam 5 parlamento seçimine giderek bir rekor kırdı (9 Nisan 2019, 17 Eylül 2019, 2 Mart 2020, 23 Mart 2021 ve 1 Kasım 2022). Eğer 7 Ekim 2023 operasyonu olmasaydı ve Netanyahu’nun hapse girme ihtimali olmasaydı mevcut hükümet erken seçime giderdi.

2019-2020’de Yahudi partilerden oluşan istikrarlı bir hükümet kurulamayıp 11 ayda 3 erken seçime gidilmesinde Arap partilerin etkisi büyüktü. Bunu gören Netanyahu, 2021 seçimleri öncesi taktik değiştirdi; Arap seçmenin bir kısmını Likud Partisi’ne çekmek ve Arap oylarını bölüp partileri baraj altında bırakma hedefli siyasi oyunları tamamen aleyhine işleyip 2009’dan sonra ilk kez 1 seneliğine muhalefete düşmesine yol açmıştı. Onun oynadığı oyun rakiplerine yaramış ve RAAM partisinin dışarıdan desteğiyle Netanyahu karşıtı partiler koalisyon hükümeti kurmuştu.

Önümüzdeki seçimde Arap partilerin yine İsrail siyasetini çıkmaza sürükleyeceği aşikar. Kesin çözüm, artık Arap partilerin yasaklanması ve Araplara giden milletvekilliklerinin Yahudi partiler arasında bölüşülmesi. 7 Ekim sonrası radikalleşen ve Filistinlilerin tamamını terörist veya tehdit olarak gören İsrail siyasi-toplumsal atmosferi de buna müsait. Hiçbir siyasi parti artık 2021’de olduğu gibi dışarıdan Arap parti desteği arayışına giremez. Bu da kalıcı siyasi istikrarsızlık demek.

2018’de çıkartılan ve İsrail’i sadece Yahudilerin ulus-devleti olarak gören Temel Kanun zaten bugünlerin geleceğinin habercisiydi. Siyaset Temel Kanun’a uyarlanmış olacak.


NOT: Netanyahu'nun 2021 seçimleri arifesinde Arap oylarının etkisini kırıp yarışı kazanmak için tezgahladığı türlü oyunların ayrıntısı için bkz. Zahide Tuba Kor, Ortadoğu’da Ezberleri Bozmak: Bölgesel Analiz Nasıl Yapılmalı?, Küre Yayınları, s. 185-188.




1 Eylül 2026 Salı

XX: “TÜM DÜNYAYA KARŞI ÇOK BÜYÜK BİR ÖFKE HİSSEDİYORUM; KİMSE GAZZELİLERİN ARKASINDA DURMADI”


XX: “TÜM DÜNYAYA KARŞI ÇOK BÜYÜK BİR ÖFKE HİSSEDİYORUM; KİMSE GAZZELİLERİN ARKASINDA DURMADI”

Kahire, 2 Ağustos 2026

Röportajları yapan: Zahide Tuba Kor

Tercümede yardımcı olan: Betül Aslan

NOT: Blogdaki şahsıma ait bütün yazı, röportaj, tercüme, fotoğraf ve infografikleri ancak kaynak göstermek şartıyla kullanabilirsiniz.

NOT: Blogda yer alan 1000'e yakın içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.

 

Şanlıurfa merkezli Kardeşim Derneği’yle gittiğim Kahire’de Gazzeli seksen aile için düzenlenen akşam yemeği ve yardım dağıtımı sırasında bir bacağı olmayan otuzlu yaşlarında bir hanımla röportaj yapmak istedim. Fasih Arapçası çok iyi olmadığı ve konuşmaktan çekindiği için röportajı yirmili yaşlarındaki refakatçisi olan kız kardeşiyle yapmamı istedi. Kendisi sadece birkaç soruma cevap verdi. İyi ki böyle oldu; çünkü kardeşi kendisini çok iyi ifade ediyordu. Önemli bir röportaj oldu. Buyurunuz okumaya…

 

İsrail saldırısında bacağını kaybeden hanım. 

Mısır’a ne zaman ve niçin geldiniz?

Ablamın tedavisi için altı ay önce çıkan sağlık izniyle iki kardeş Mısır’a geldik. Ben refakatçiyim. Gazze’de sığındığımız okul bombalandı. Ablam doğrudan bombaya maruz kalıp sol bacağını kaybetti, eşi de şehit oldu. Tedavi için 8, 7 ve 3 yaşlarındaki üç çocuğunu Gazze’de bırakmak zorunda kaldı. En küçük çocuğu da saldırıda yaralanmıştı ama durumu kritik olmadığından Mısır’a gelmesine izin verilmedi.


Mısır’a yeni geldiğinize göre 2,5 yıl boyunca savaşın her boyutunu biliyorsunuzdur. Neler yaşadınız?

Tüm savaşı Gazze’de yaşadık. Çok zordu, tam bir yıkımdı. En başta evimizi bırakıp kaçmak zorunda kalmamız, ardından yaşadığımız açlık, en sonunda bombalanıp yaralanma ve Gazze’yi tek başımıza terk etmek zorunda kalmamız... Bunların her biri çok zor maceralardı.

Savaşın başladığı daha ilk gün kuzeyde Beyt Hanun’daki evimizi bırakıp kaçmak zorunda kaldık. Okullara sığındık. Her sınıfta 50 kişi kalıyorduk. Toplam 30 defadan fazla yer değiştirdik. Önce en kuzeyden içerilere doğru geldik, daha sonra kuzeyden Gazze merkeze geçtik. En son güneye geldik, güneyde de birçok yer değiştirdik. 2025 yılı başında kısa süreli ateşkes olduğunda Beyt Hanun’a geri döndük. Ama bir süre sonra Siyonistler tanklarla şehre girdiler, namlularını bize doğrulttular ve insanları evlerinden, sığındıkları okullardan zorla çıkardılar. Mecburen tekrar Gazze merkeze döndük. Yine okullara sığındık. [İsrail ateşkesi bozup da tekrar yoğun bombardımana başladığında içeri her türlü gıda girişini engelleyip bir de tam bir açlık savaşı açmıştı.] Susuz, aç biilaç, yokluk içinde okullarda yaşamaya devam ettik. Bazı günler oldu, yiyecek bir parça ekmek bile bulamadık. Bu sırada okulda saldırıya uğradık. Ablam yaralandı. Üstelik bir yandan da açlıkla mücadele ederken yaralandı. Su yoktu, yemek yoktu, en temel ihtiyaçlar bile yoktu. Bombalanan sınıfa geri dönmek zorundaydık, çünkü gidecek başka bir yerimiz de yoktu. Sonra tekrar tekrar yollara düşüp oradan oraya sığınmakla geçti haftalar, aylar. Yemek yok, yeterli miktarda para yok. Çocuklar dehşet içinde, her gün yeni bir şehit, her gün yeni bir bombardıman... Durum böyleydi. Hala da böyle, değişen hiçbir şey olmadı. Ateşkes falan yok.


Bir sınıf içinde 50 kişi bir arada kaldığınıza göre kavgalar da çıkmış olmalı. Neler yaşadınız? Sığınılan okullardaki zorluklardan bahsedebilir misiniz?

Kavga çıkmaması mümkün mü? Tek bir sınıfta 50 kişi bir arada yaşanabilir mi? Tabii ki hayır. Eşyalarımızı koymak için de uyumak için de yeterli alan yoktu. Ufacık meselelerden bile sorun çıkıyordu. Okulun ortak tuvaletleri dışında başka tuvalet yoktu. Orada da hep uzun kuyruklar olurdu. Bazen bir-iki saat sıra beklerdik. Bazen tuvaleti hiç kullanamazdık. Duş alacak mekân da yoktu. Şampuan ya da sabun olmadığı için aylarca yıkanamadık. Bu şartlar altında doğal olarak bitlenme ve suçiçeği gibi hastalıklar yayıldı. Fiziksel hastalıklar ortaya çıktı. Gastrit gibi birçok sağlık sorunları da baş gösterdi. 


Beyt Hanunlu olduğunuza göre şehidiniz de çoktur…

Babam sabah namazı vakti gittiği caminin bombalanması sonucu şehit düştü. Annem hayatta; hafif yaraları vardı, elhamdülillah şu an iyi. Biz beş kız, dört erkek kardeşiz. En büyük iki ağabeyim evliydi; ancak ikisi de eşlerini ve kızlarını savaşta kaybettiler ve artık yalnızlar. Büyük ağabeyim yaralı ve üstelik böbrek nakli olmak zorunda. Ablamın eşinin şehit olduğunu söyledim zaten. Durum bu şekilde. Çekirdek ailemde sekiz şehidimiz var. Geniş ailemdeki şehitler ise o kadar çok ki tam sayısını bilmiyorum bile.

Beyt Hanun’un merkezinde yaşıyorduk, çok güzel bir yerdi. Ama artık Beyt Hanun diye bir yer kalmadı. İşgalci, ayakta tek bir bina bile bırakmadı. Şu an hiç kimse Beyt Hanun’a giremez. [İsrail, 2025 başında ateşkes ilan edilir edilmez kuzeydeki Gazzelilerin insan seli şeklinde evlerine geri döndüğünü görünce şoka uğradı. Çünkü Ekim 2024’ten itibaren kuzeyi terk etmeyen her canlıyı terörist sayıp vurma ve her türlü gıda girişini engelleme politikası uygulamıştı. Savaşın en korkunç yüzünü kuzeyliler yaşamıştı. Savaşı yeniden başlattıktan sonra bu defa kuzeyi tamamen yerle bir etti. Kuzey, geçmişten beri her dönem direnişin en güçlü olduğu yerdi. Tam bir intikam aldı.]


Aileniz ne durumda?

Ailemizle ara sıra da olsa telefonla görüşüyoruz. Kimisi çadır kamplarda, kimisi okullarda yaşamaya çalışıyor. Ama hayatları o kadar zor ki. 


Peki siz ne durumdasınız?

Burada da hayat şartları zor, sıkıntılar çok. Hastaneye ulaşım, kaldığımız ev, tek başına olmamız, hepsi ayrı birer zorluk. Tedavi bittiğinde Gazze’ye dönmek istiyoruz. Ablamın çocukları orada kaldı çünkü. Tedavi inşallah kolay bir şekilde, kısa zamanda hayırla nihayete erer.


Ailenizde size geri dönmeyin diyen var mı?

Tabii ki var. Gazze’deki ailelerimiz geri dönmeyin diyor. Niçin döneceksiniz, çadırda yaşamak için mi diye soruyorlar. Su yok, yemek yok, para yok, ilaç bile yok. Ama Gazze’de yaşamayıp da ne yapacağız? Gazze bizim için bambaşka.


Nerede kalıyorsunuz?

Kahire’de sağlık sorunları yüzünden gelen Filistinlilerin yaşadığı konutlar var. Bunlara mesakin filistiniyye deniyor. Buralarda hayat şartları gerçekten çok zor, hem de hayal edebileceğinizin çok ötesinde...

Ablamla kaldığımız oda küçücük olduğu halde başka bir kadın hasta daha var. O da Mısır’a yaralı olarak gelmiş. Dairede iki küçük oda daha var. Yani üç odada toplamda sekiz kişiyiz. Çok zor bir durum bu. Her şey ortak. Çok yorucu. Tüm binada en az 100 kişi vardır. 

[Buraları ziyaret edip edemeyeceğimizi araştırdığımızda dışarıdan girişin yasak olduğunu öğrendik. İçeri giriş-çıkışlar kısıtlıymış.]


Kavga çıkıyor mu?

Bizim insanlarla bir sorunumuz yok çok şükür, ancak kavgalar olmuyor değil.


Binalarda nüfus yoğunluğu çok fazla olduğuna göre şartlar Gazze’deki gibi diye düşünebiliriz…

Öyle ama en azından Gazze bizim vatanımız; orada tahammül edebiliyorsunuz ama burası değil.


Hastalık izniyle Mısır’a gelenler hangi yaş aralığında ve hangi hastalıklar en yaygın?

En çok kanser, uzuv kaybı, kalp ve böbrek hastalıklarından muzdarip insanlar var. Ama yaşlısından bebeğine her yaşta hastaya ve her türlü hastalığa rastlamak mümkün. 


Mısır’a tedavi için başvurduktan sonra sıranın gelmesini ne kadar süre beklediniz? Ve bu süreç nasıl geçti?

Abla: On dört ay bekledik. Bu süreçte zorlandık tabii ki. Çok yorulduk, hem de çok. Yaralandıktan sonraki süreç çok zordu. Bombardıman başladığında kaçmak zorundaydık; ama ben diğerleri gibi yürüyüp koşamıyordum. Bizi götürecek bir ulaşım aracı da yoktu. 

Kardeş: Kuzeyden göç ederken ablamı tekerlekli sandalyeyle taşıdık; sabah 4’te yola çıkıp yürüye yürüye saat 12’de güneye vardık. Üstelik düz yollarda da yürümüyorduk, yollar delik deşikti.


Yaralanınca hastaneye götürülmüş olmalısınız. Hastane nasıldı?

Abla: Götürüldüğüm hastanenin yeterli tıbbi ekipmanı yoktu, yardım da yapılmıyordu. Bacağım diz kapağıma kadar kopmuştu. Hastanede yeterli ekipman olmadığı ve müdahale edilemediği için bu defa tüm bacağımı kaybettim. Ameliyatım çok zordu. Anestezisiz kesildi bacağım. Her şeyi hissettim. İyi doktorlarımız vardı ama tıbbi ekipmanları yoktu.


Bütün bu felaketleri nasıl atlatıp ayakta kaldınız? Aklını ve imanını yitirenler de olmuştur herhalde.

Başımıza gelen felaketleri atlatmış olarak görmüyorum kendimizi. Ama onca şeye rağmen hala ayaktaysak bu, takdir-i ilahidir; Allah öyle dilediği için hayattayız. Delirenler oldu tabii. İmanımızı korumaya çalışıyoruz. Ama herkes ailesinden birilerini kaybetti. İki ağabeyim de eşini ve çocuklarını kaybetti. Ablam eşini ve bacağını kaybetti, çocuklarından da ayrı düştü. Ben babamı kaybettim. Herkesin durumu böyle. 


Ne hissediyorsun?

Tüm dünyaya karşı çok büyük bir öfke hissediyorum. Herkese ve her şeye karşı nefret duyuyoruz artık. Ama Allah’tan bize bu yaşadıklarımızın ecrini vermesini diliyoruz. Sabır ve kararlılıkla devam etmeyi diliyoruz.


Aksa Tufanı Operasyonu hakkında ne düşünüyorsun?

Aksa Tufanı iyi bir hareketti, ama dünya bizi yalnız bıraktı. Bu dünya temiz bir yer değil. Hiç kimse bizim arkamızda durmadı. İnsanlar münafık, yalancı; mazlumun değil, zalimin yanında duruyorlar. 

Bazı insanlar 7 Ekim bize ne sağladı diye düşünebilir. Ama bence Aksa Tufan’ı yaşanmak zorundaydı. Çünkü bu toprakların sahibi biziz, Yahudiler değil. Ama asıl mesele kimsenin bizim arkamızda durmaması. 


Gazzeliler HAMAS hakkında ne düşünüyorlar? Bunca yıkımdan sonra fikirleri değişti mi?

Herkesin kendi düşüncesi var. HAMAS’ı desteleyen de muhalif olan da tarafsız duran da mevcut.  Öfke duyanlar olduğu gibi yanında olanlar da var. Gazzeliler arasında tek bir hâkim görüş yok. Gelinen noktada kabaca halkın %40’ı HAMAS’ı desteklerken %60’ı onlara karşı diyebiliriz. 


Silah bırakma konusunda ne düşünüyorsunuz?

Biz sivil insanlarız, siyasetle işimiz yok. Bizi ilgilendiren tek şey Gazze’de savaşın bitmesi. Silah bırakma, siyasileri ilgilendiren bir konu, halkı değil. Çünkü halkın hepsi eğitimli değil; herkes şartların nereye varacağını ya da neyin doğru neyin yanlış olduğunu bilemez. Bunu bilecek olan siyasi yetkililer; ne yapılıp yapılmaması gerektiğine karar verecek de olanlardır. 


Siz Gazze’yi ve Gazzelileri yakından biliyor, tanıyorsunuz. Savaş gerçekten bugün bitse üç sene sonra ne görürüz?

Bugün savaş bitse, biz üç yıl sonra Gazze’yi tekrar inşa etmiş oluruz. Çünkü biz dirayetli, becerikli bir halkız. Ülkemize döner, her şeyi yeni baştan eskisi gibi inşa ederiz. Ama bu, çok yıkıcı bir savaş ve bitmeyecek. Kendimizi kandırmayalım.


Gazze’deki çocuklar ne durumda?

Çocuklar altüst olmuş durumda. Okul yok, eğitim yok, başlarını sokacakları bir evleri yok, yiyecekleri yok, hastane yok; hiçbir şeyleri yok. Kelimenin tam anlamıyla mahvolmuş haldeler.


Eğitimizin nedir?

Ablam Kamu Yönetimi mezunu; Gazze’de bir süre çalıştı. Ben de Gazze üniversitesinde uzaktan eğitimle Diyetisyenlik okuyorum, ikinci sınıftayım. 


Hocalarınız nereden?

Kimisi Gazze’den, kimisi Gazze dışından eğitim veriyor. Şehit olan hocalarımızın yerine yeni hocalar geliyor. Yüz yüze eğitim ile uzaktan eğitim arasında fark var tabii ki. Uzaktan eğitimle öğrenci her istediğine ulaşamıyor.


Sizin için elimizden gelen her şeyi yapamadık. Affedin demeye bile yüzümüz yok...

İnşallah durumlar düzelir. Sizin bizim için çabalıyor oluşunuz yine de iyi. En azından buraya yardıma gelmişsiniz. Diğerlerinin umurunda değiliz. İnsanlar Gazze’yi bilmiyorlar bile. Gazze nerede, ne yaşanıyor insanların hiçbir fikri yok, üç yıldır devam eden soykırıma rağmen...