17 Ağustos 2026 Pazartesi

Z.T.KOR: “EŞİM MÜCAHİTLERDENDİ; VATANI UĞRUNA ŞEHİT OLMAYI TERCİH ETTİ”

 

“EŞİM MÜCAHİTLERDENDİ; VATANI UĞRUNA ŞEHİT OLMAYI TERCİH ETTİ”

Kahire, 3.8.2026

Röportajları yapan: Zahide Tuba Kor

Tercümede yardımcı olan: Betül Aslan

 

NOT: Blogdaki şahsıma ait bütün yazı, röportaj, tercüme, fotoğraf ve infografikleri ancak kaynak göstermek şartıyla kullanabilirsiniz.

NOT: Blogda yer alan 1000'e yakın içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.

 

Öncelikle sizi tanıyalım. Neden Gazze’den Mısır’a geldiniz?

Gazze’nin batısındanım. 2024’te geldim, yaklaşık iki buçuk senedir Mısır’dayım. Evimiz bombalanmıştı. Eşim mücahitlerden olduğu için Siyonistlerce aranan bir isimdi, onunla birlikte olmamız çok riskliydi. Bizi güvenli bir yere göndermek istedi. Çocuklarım bomba seslerinden ve çadırda böceklerden çok korkuyorlardı. Sürekli korkuyla yaşamak istemedik. Sınır kapısının henüz açık olduğu dönemde Mısır’a koordinasyon ücreti ödeyerek geldik.

Biliyor musunuz, şimdiye kadar onlarca Gazzeliyle röportaj yaptım. Eşim, oğlum veya kardeşim mücahitti diye açık açık söyleyen ilk kişisiniz…

Eşimin mücahit olduğunu size söylemekten çekinmedim, sonuçta artık şehit oldu. Sağken gizlerdim tabii ki. Eşim Allah yolunda direnen mücahitlerdendi. Vatanı uğruna şehit olmayı bizzat tercih etti. Siyonistler onu Ocak 2025’te doğrudan hedef alarak füzeyle vurup şehit ettiler. Hayattayken Yahudilere karşı çok kahramanca operasyonlar gerçekleştirmişti. Onunla gurur duyuyorum.

Ailemde başka şehitler de var. Eşimin kız kardeşi, eşi ve üç kızı şehit oldular. Dayım, amcamın oğlu, halamın oğlu ve ailemden daha birçok insan şehit düştü.

Peki, Mısır’da insanlar mücahit eşi olduğunuzu biliyorlar mı?

Hayır, kimseye söylemedim. Açıkça konuşmam gerekirse, insanların birçoğu, 7 Ekim’den sonra direnişçilere karşı öfke duymaya başladı; çünkü yaşananlardan direnişçileri sorumlu tutuyorlar. Ama bu doğru değil. Biz zaten 1948’den beri savaşa, bombardımana, göçe ve ölüme maruz bırakılıyoruz. 7 Ekim ve direniş, bir sebep değil, sonuçtu.

Aksa Tufanı operasyonu keşke yapılmasaydı, Gazze(liler) bu hale düşmeseydi diye hiç düşündünüz mü?

Hayır, nasibe ve kadere iman ediyorum. Rabbime imanım ve sabrım tam. Başlangıçta tüm bu zorlukları, bu denli kıtlığı, açlığı, bombardımanı, korkuyu yaşayacağımızı, en sevdiklerimizi kaybedeceğimizi düşünmemiştik tabii ki. Ama hamdolsun, Rabbimizin dilediği her şeyde bir hayır olduğuna inanıyorum. Allah sevdiği kullarını imtihan eder, ne kadar çok sabredersek karşılığını o kadar çok alacağız inşallah.

Mısır’da hayatınız nasıl geçiyor?

Çocuklarımla ve evimle ilgileniyorum. Şu an adeta bir kamp kurdum, çocuklarıma hafızlık yaptırıyor, İngilizce ve Arapça öğretiyorum. Aslen psikoloğum ama Mısır’da ikamet iznimiz olmadığından çalışamıyorum. Tabii ki bir iş fırsatı bulup çalışmak, boş vaktimi değerlendirmek, insanlara da faydalı olmak isterdim.

Bu savaş size neler öğretti?

Savaş bana sabrı, dünyanın geçici olduğunu, dünyayı değil ahireti öncelememiz gerektiğini öğretti. Baskılarla ve zorluklarla nasıl mücadele etmem ve nasıl sorumluluklar üstlenmem gerektiğini de. Savaştan çok şey öğrendim, hamdolsun.

Silah bırakma hakkında ne düşünüyorsunuz?

Silah bırakmanın çözüm olmayacağını düşünüyorum. Çünkü cihat; gurur duymamız gereken, bizi güçlü kılan, akidemiz gereği ısrarcı olmamız gereken bir şey. Cihat etmek Kur’an’da farz kılınmıştır. Her Müslüman’a farzdır. Allah, savaş kızıştığında savaş meydanından kaçmayı haram kılmıştır. Bu yüzden silah bırakma kararı çok ama çok rahatsız edici. Çünkü gelecekte bir gün topraklarımıza tüm gücümüzle döndüğümüzü görmek istiyorum. Bizden zorla alınanı biz de zorla almak zorundayız, başka yolu yok.

Evlenmeden evvel müstakbel eşinizin direnişçilerden olduğunu biliyor muydunuz?

Evet, en başından beri biliyordum. Nişanlandığımızda bana kendisinin Allah yolunda cihat edenlerden olduğunu söylemişti.

Peki, mücahit eşi olmanın zorlukları nelerdi?

Eşim savaş dönemlerinde direniş için 7/24 dışarıdaydı. O dışarıda mücadele ederken siz tek başına kalıyorsunuz. Kendinizi devamlı tehlike altında hissediyorsunuz, güvende olamıyorsunuz, her an hedef alınma korkusuyla yaşıyorsunuz. Özetle, güvende hissetmekle ilgili sıkıntıların hepsi, o kadar. Aksa Tufanı’ndan önce eve gelip giderdi, ama onu yine az görüyorduk. Dışarıda çok fazla işi vardı. Hem normal işinde gücündeydi, babasının yanında marangozluk yapıyordu hem de cihat hazırlıkları içindeydi. Ama tabii savaştan sonra işini yapamaz oldu, tamamen cihada odaklandı.

Eşim eğitimliydi, İngilizce bilirdi. Çok başarılı ve zeki biriydi ki zaten direnişçiler yetenekli insanlardır. İçlerinde mühendisler, doktorlar, öğretmenler, akademisyenler, eğitimli insanlar vardır. Öyle olmasalardı zaten böyle büyük bir kahramanlık gösteremezlerdi.

Mücahitler ve aileleri şu an ne durumdalar?

Mücahitlerin %90’ı bombardımanlar ve suikastlarla şehit edildi. Geriye neredeyse kimse kalmadı. Kız kardeşimin mücahit eşini de kafasını gövdesinden ayırarak öldürdüler. Üç kızı var ve şu an Gazze’deler. Üzgün tabii ki, bitik halde. Mevcut şartlarda iyi olmalarını gerektirecek bir şey de, bir sevgi dayanakları da kalmadı. Her şeylerini yitirdiler. Her halimize hamdolsun.

Yeni geçici teknokrat yönetim hakkında ne düşünüyorsun?

Açıkçası bir düşüncem yok. Sadece Gazze’nin tekrar güvenli hale gelmesini ve savaşın bitmesini istiyorum, o kadar.

Sizce direniş artık bitti mi, yoksa şehit çocukları ileride direniş bayrağını babalarından devralacak mı? Bunu soruyorum, çünkü Gazze çok değerli insanlarını, öncü ve önder kadrosunu yitirdi. Çocuklar eğitimsiz kaldı. Ayağa kalkış öyle kolay olmayacak gibi görünüyor. Ne dersiniz?

Şehit çocuklarının büyüdüklerinde direniş saflarına katılmaları, geçmişte olduğu gibi gelecekte de mümkün. İsrail, direnişi ne kadar yok etmeye çalışırsa çalışsın yeni nesil direnmeye devam edecek. Başarılı olacağız, hatta zaferimiz çok büyük ve şanlı olacak; çünkü zafer büyük zorluklardan sonra gelir. Yaşadığımız tüm bu zorluklar daha kuvvetli, muzaffer bir nesil çıkaracak. İsrail daha önce de direniş kadrolarını yok etmeye çalıştı, ama her seferinde yeni direnişçiler yetişti. Allah’ın izniyle bizden sonra da yeni bir nesil yetişecek.

Z.T.KOR: KAHİRE’DEKİ GAZZELİLERLE YAPTIĞIM RÖPORTAJLAR – 4

KAHİRE’DEKİ GAZZELİLERLE YAPTIĞIM RÖPORTAJLAR – 4

3 Ağustos 2026

Röportajları yapan: Zahide Tuba Kor

Tercümede yardımcı olan: Betül Aslan

 

NOT: Blogdaki şahsıma ait bütün yazı, röportaj, tercüme, fotoğraf ve infografikleri ancak kaynak göstermek şartıyla kullanabilirsiniz.

NOT: Blogda yer alan 1000'e yakın içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.

 

Şanlıurfa merkezli Kardeşim Derneği’nden yeni bir organizasyon talep ederek 2-4 Ağustos tarihlerinde Kahire’deki Gazzelilere yardım dağıtmaya gittik. 80 aileye/hanım 100’er dolar yardım zarfı ve çocuklara oyuncaklar verdiğimiz akşam buluşmasında altı kişiyle de görüşme yapma imkanı buldum. Tabii ki üç günde onlarca Gazzeliyle konuştum. Onları da tercüme ettikçe bu mecrada paylaşacağım.

Sorduğum sorular ekseriyetle şunlardı: Gazze’nin neresindensiniz, savaşta neler yaşadınız, hayatınız nasıl değişti, Mısır’a niçin geldiniz, Mısır’da ne gibi sıkıntılar yaşıyorsunuz, çocuklarınızın psikolojisi nasıl, 7 Ekim Aksa Tufanı operasyonu hakkında ne düşünüyorsunuz?

 

Genç bir hanım:  

Savaştan evvel Zeytun mahallesinde yaşıyordum, beş çocuk annesiydim. Bombardıman başlayınca önce Nuseyrat’a, ardından Refah’a göç ettik. Sonra tekrar Nuseyrat’a döndüğümüzde sığındığımız okul binasına Yahudilerin füze atması sonucu bir kızım ve bir oğlum şehit düştü. Ben de yaralandım, gördüğünüz gibi sol elimi kaybettim; başta sırtım olmak üzere bütün vücudumda deformasyonlar oluştu, sırtıma tam 80 dikiş atıldı. 13 gün yoğun bakımda kaldım. Bombardımandan sonra ne olup bitti, çocuklarım ne durumdaydı hiçbir şey bilmiyordum. İki çocuğumun saldırıda şehit olduğunu Mısır’a geldikten sonra öğrendim. Onları göremedim, veda bile edemedim.  

Refakatçisiz tek başıma Mısır’a tedaviye geldim, bir senedir buradayım. Hamdolsun. Hayatta kalan üç çocuğum ise şu an Gazze’de ve onlara dayım bakıyor. Eşim ise uzuv kaybımdan dolayı beni boşadı. Nasibimize düşene razıyız, Rabbimizden razıyız, elhamdülillah.

Hayatım çok değişti tabii ki. Tek elle bir ömür nasıl yaşayacağımı bilmiyorum. Saçımı taramaktan yemek pişirmeye kadar birçok eylemi yapamıyorum artık. Burada akrabam da yok. Şu an geçici olarak Kahire’de Mısırlılarla beraber yaşıyorum.

 

Orta yaşlı bir bey:

Refah’tanız. Çocuklarım ve eşimle birlikte güvenli bir bölgeye sığınmak için yolda yaya giderken bombalandık. Kolumdan ve böbreğimden yaralandım; alemlerin Rabbine hamdolsun. O bombardımanda çevremdeki tam 81 kişi şehit oldu. Ailemden yaralanan yok çok şükür; ben onların arkasından yürüyordum, en geride kalmıştım.

Bir buçuk sene evvel eşimle birlikte Mısır’a tedaviye geldim; çocuklarım engelli annemle birlikte Gazze’de kaldı. Deniz kenarındaki çadır kamplarda tek başlarına yaşıyorlar. 12, 10, 8 ve 6 yaşlarındalar. Mısır’a gelirken eşim hamileydi, burada doğum yaptı; son çocuğum da şu an 6 aylık. Çocuklarımla telefonda görüşüyoruz, durumları çok kötü. Her halimize hamdolsun.

Mısır’da genellikle bacaklar için protez takılıyor, el/kol için değil. Bir tane plastik protez taktılar, ama işe yaramadı, ben de attım.

Savaştan önce kıyafet dükkanım vardı. Allah’a şükür evime ekmek götürüyordum, hayatımız iyiydi. Savaşla birlikte her şey tepetaklak oldu. Aksa Tufanı operasyonu bizi yıktı, mahvetti. Bence yapılan yanlıştı. Çocuklarıma endişelendiğim için yanlıştı diyorum, kendim için değil. Ben koca adamım, kendimi düşünmüyorum; ama çocuklarım... Ben gidip çocuklarımı kucağıma alıp toprağımı öpmek istiyorum.

Çocuklarımla telefonda konuşurken bizi de yanınıza alın diyorlar, ama bunu yapmak elimizde değil. Bu insanı kahrediyor. Eşimin ruhsal durumu da günden güne kötüleşiyor. Beni çocuklarıma götür, çocuklarımın yanında ölmek istiyorum diyor. Tedavimin bitmesi için ameliyat olmam gerekiyor, zamanını bilmiyorum. Her sorduğumda bana sabretmemi söylüyorlar. Allah sabredenlerle beraberdir.

 

Genç bir bey:

Han Yunusluyum. 4 Şubat 2024’te evimin önünün bombalanmasıyla yaralandım. Olay anında iki erkek kardeşlerimle birlikteydim, onlar yanı başımda şehit düştüler. Gazze’de sol bacağım diz üstünden kesildi; sağ ayağımda ise derin yaralar vardı, etlerim parçalanmıştı ve durum çok ciddiydi. Yaralandıktan 10 gün sonra tedavi için Mısır’a getirildim. Burada yaklaşık bir sene çeşitli hastanelerde tedavi gördüm, ameliyatlar oldum.

Bombardımandan sonra sağ ayağımın halini fotoğraftan göstereyim. Sırtımdan aldıkları kasları bacağımın kas dokusunun kaybolduğu yerlerine yerleştirdiler. Sonra mikrocerrahi bir operasyonla vücudumdan aldıkları deri parçalarını naklettiler. Böylece Allah’a şükürler olsun sağ bacağımı kesilmekten kurtardılar. Şu an sağlığım çok daha iyi, ama sürekli ağrılarım da oluyor. Her halimize hamdolsun.

Evliyim; eşim ve dört çocuğumla, yani çekirdek ailemle Mısır’da yaşıyorum. Kirada oturuyoruz. Anne-babam Gazze’de kaldı. Mavâsî bölgesinde çadırda yaşıyorlar. Durumları çok kötü, temel ihtiyaçlarını bile karşılayamıyorlar.

(Savaştan ne öğrendiniz?) İçim o kadar dolu ki, savaş öyle çok şey yaşattı ki nasıl dile dökülür bilemiyorum. Gazze’deki savaş çok zor ve çok acı verici. Savaşın bedelini, evlerimizi ve sahip olduğumuz her şeyimizi kaybederek, ama en önemlisi canlarımızla ödedik. Kardeşlerimizi, ailelerimizi, yuvalarımızı, kelimenin tam anlamıyla her şeyimizi yitirdik. Ama her halimize hamdolsun. Rabbimiz tüm bu yaşadıklarımızı Filistin için, toprağımız için ödediğimiz bedel olarak kabul etsin. Sadece O’nun rızasını kazanmak için yaptığımız bu fedakarlıkları kabul etsin.

 

Orta yaşlı bir hanım:

Rimel mahallesinde yaşıyorduk. Gazze’den iki aylık ateşkes sırasında Şubat 2025’te çıktım. O tarihten yaklaşık bir ay önce eşim şehit olmuştu. 16, 15 ve 8 yaşlarında üç çocuğum var ve hepsi de hasta. Büyük oğlum kalp hastası; kalp kapakçığı nakli ve akciğer atardamarı değişimi gerekiyor. Zor ve komplike ameliyatlar yani. Maalesef şimdiye kadar Mısır’da herhangi bir tedavi şansımız olmadı. Yine de ufacık da olsa bir tedavi ihtimali için bekliyoruz. Ama bu tür büyük ve riskli operasyonları burada yapamıyorlar, yurtdışına gitmemiz gerekiyor.

Savaş çok zordu. Defalarca doğrudan hedef alınıp bombalandık. Birkaçından yaralı olarak kurtulduk. İlk bombalandığımızda ben ve eşim sokaktaydık, birlikte yaralandık. O olaydan dört gün sonra, biz evimizde yaralı haldeyken odamıza füze isabet etti. Tüm oda yandı ama füze tamamen patlamamıştı. Bu, Allah’ın bize bir rahmetiydi. Bedenimizde hafif yanıklar oldu sadece. Üçüncü kez bombalandığımızda bina kısmen yıkıldı; üç kat birden üzerimize çöktü ama neyse ki çöküntü bizim katta durdu. Yüzümüzde sıyrıklarla kurtulduk. Allah’ın yardımıyla evden çıkabildik. Ama sonraki sefer eşimin ailesinin evi bombalandı ve ebeveyni ile kardeşleri dahil bütün ailesi şehit oldu. Beş ay sonra sağ kalan bir erkek kardeşini, çadırının saldırıların hedefi olmasıyla kaybetti. Ondan bir hafta sonra da berber dükkanında eşim şehit oldu.

Yani çocuklarım başta babaları olmak üzere tüm aileyi kaybetti; nine-dedelerini, halalarını, amcalarını... Yalnızca ben ve çocuklarım hayatta kaldık. En son çocuklarımın tedavisi için Mısır’a gelme fırsatı buldum.

8 yaşındaki en küçük oğlum eşimin ailesine çok düşkündü; ninesini, babasını, amcalarını çok severdi. Savaştan önce çalıştığım için işteyken en küçük oğlumla onlar ilgilenirdi. Aralarındaki duygusal bağlar çok kuvvetliydi. Üstelik en küçük torun olduğundan çok seviliyordu. O yüzden eşimin ailesini kaybetmek oğlum için çok büyük travma oldu. Zor zamanlar geçirdi, sağlığı da etkilendi. Sadece benim kucağımda uyuyor, benden asla ayrılamıyordu. Eşimin kaybı daha da zor oldu. Eşim yaklaşık bir buçuk sene önce şehit olduğu halde oğlum sanki birkaç gün veya ay önce babasını kaybetmiş gibi kendinden geçerek ağlama krizlerine giriyor. Benden babasını getirmemi istiyor. Davranışları da tuhaflaştı. Bazen histerik bir halde gülüyor, bazen ağlıyor; duygularını kontrol edemiyor. Savaşın, açlığın, korkunun ve dehşetin etkilerinden hala kurtulabilmiş değil.

Mısır’da yalnızız, başımızda kimse yok. Çocuklarımın tedaviye ve eğitime ihtiyacı var. Barınma bile bir sorun, kiralar sıkıntı. Hayat çok zor.

Eşim savaştan önce çoğu Gazzeli gibi serbest çalışıyordu. Savaştan önce de kirada oturuyorduk, ev sahibi değildik. Rimel zengin bir mahalle olsa da bizim oturduğumuz ev öyle değildi, eski olduğu için kirası uygundu.

Savaşta çok şey öğrendik. Gazze’nin kuzeyinde olduğumuz için en başta kıtlığı ve açlığı yaşadık. İmtihanımız çetindi. Diğer yandan çocuklarımın hastalıkları... Yaşadıklarımız zordu ama hamdolsun, Rabbimiz ümidimizi yok etmedi. Davamızı sürdürebilmemiz için bize fırsatlar verdi. Allah’ın bana emaneti üç çocuğum var. Rabbim zor bir sorumluluk vererek bu emanetleri taşımamı takdir etti.

(Aksa Tufanı hakkında ne düşünüyorsun?) Sonuç olarak her şey Allah’ın takdiri. On yıllardır topraklarımız işgal altında, kuşatılmış durumda, zulüm görüyoruz ve haklarımızdan mahrumuz. Gazze halkı buna karşı elinden gelen her şeyi yaptı. Hakkımızı zorla almaya çalıştık. Ancak maalesef yapayalnız bırakıldık, kimse yanımızda durmadı. Dünyanın bizi kaderimizle baş başa bırakması en büyük hayal kırıklığımız oldu. Direnişçilerimiz de İsrail denen varlık karşısında yeterli sayıda değildi. Eğer ki dışarıdan var gücüyle bize destek verenler çıksaydı bu durumda olmazdık. Şimdiye kadar yaşadığımız tüm zorluklar ve şu an içinde olduğumuz hâl, neticede Allah’ın takdiri. Elbette her şeyin vardır bir hikmeti. İnşallah işler düzelir ve özgürlüğümüze giden yol açılır.

 

Orta yaşlı bir hanım:

Han Yunus’un merkezinde yaşıyordum. İki buçuk senedir Mısır’dayız. Eşim şehit oldu, ben de savaş altında çok yorulmuştum artık, depresyondaydım. Ailem halimi gördü ve kişi başı 5000 dolar “koordinasyon ücreti” ödeyerek beni 4 çocuğumla birlikte Mısır’a gönderdi. Kendileri Gazze’de çadırda yaşıyor ve hayatları çok zor. Sürekli korku içindeler ve temel ihtiyaçlara erişmekte bile zorlanıyorlar.

Eşim evimizin bombalanması sonucu şehit oldu. Evimizi terk etmeyi reddetmişti, sonuna kadar evde kalmaya kararlıydı; o içindeyken bombaladılar.

Mısır’da ihtiyaçlarımızı karşılama konusunda sıkıntı çekiyorum. Yardımlar geliyor ama düzenli değil. Birkaç ayda bir belki yardım alıyoruz. Ama elhamdülillah şartlara uyum sağlamaya çalışıyoruz. Çocukları devlet okuluna kaydettirdim, eğitim alıyorlar. Savaşın başlarında çocuklarımın davranışlarında değişiklikler olmuştu, ama şu an daha iyiler çok şükür.

Savaştan çok şey öğrendik. Şu bir gerçek ki her şey Allah’ın takdiridir ve başımıza gelecek bir şey varsa onu kimse engelleyemez. Biz istediğimiz kadar gelecekle ilgili planlar yapalım, Allah bizim için başka bir şey dilemişse o olur. Diğer yandan savaşta ailenin önemini, aile olmanın güzelliğini anladık. Ailenizden birini kaybettiğinizde artık hiçbir şey eskisi gibi olmuyor, mutluluğu hissedemiyorsunuz. Yaşadıklarımız neticesinde Allah’a daha çok yaklaştık.

Aksa Tufanı ile ilgili kızgın değilim, sonuçta onu da Allah takdir etti. Topraklarımızı gasp eden Siyonistlere karşı birilerinin bugün ya da yarın harekete geçmesi, bir şeyler yapması gerekiyordu. Tabii tüm bunların yaşanması beklenmiyordu ama dediğim gibi Allah böyle takdir etti. Her halimize hamdolsun.

 

Genç bir hanım:

Nasr’danız. 7 Ekim’den 5 ay sonra Şubat 2024’te eşimin tedavisi için Mısır’a geldik. Hem savaş yorgunuydu hem de kan kanseriydi. Burada üç ay tedavi gördü, sonra vefat etti, buraya defnettik. Üç çocuğum var, hepsi Mısır’da benimle kalıyor. Burada uzaktan akrabalarım var ama birinci derece yakınlarımın hepsi Gazze’de.

Mısır’da zorluklar çok. Çocuklarım babasız büyüyorlar. Aileyi ben geçindirmek zorundayım, ama çalışma imkânım yok. Eğitimimi tamamlamamıştım, şimdi burada devam etmeye çalışıyorum. Çocuklarımın okula gitmesi gerekiyor; normal bir hayata, kendilerini güvende hissetmeye ihtiyaçları var.

Savaş bize sabretmeyi öğretti. Hayatta her şey Allah’ın elindedir; insan her an her şeyini kaybedebilir. Bir zamanlar evimizde kral gibi yaşıyorduk; evimizi, işimizi, hayatımızı, kelimenin tam anlamıyla her şeyimizi kaybettik. An geldi, evimizi yitirmekle kalmadık, ülkemizden çıkmak zorunda kaldık. Birçok yakınımızı şehit verdik. Ben eşimi, çocuklarım babalarını kaybetti. Bu hiç kolay değil. Hayata çocuklarımızın hatırına devam ediyoruz. Elhamdülillah, en azından çocuklarımız iyi diyoruz.  

Çocuklarımın davranışları değişmedi, ama ayrılık zor tabii, psikolojileri etkilendi. Özellikle kızım bana sürekli babasını özlediğini, hala babasının vefat ettiğine inanamadığını söylüyor. Bu durum hem psikolojik hem de fiziksel sağlığımı olumsuz etkiliyor. Kendime bakıyorum, ben de aslında çocuklarım kadar kötü durumdayım. Ama sonra kendime diyorum ki benim onlar için güçlü durmam ve ayakta kalmam lazım; çünkü benden başka kimseleri yok.


16 Ağustos 2026 Pazar

XX: “GAZZE’DEKİ ÇOCUKLARIMIN EN BÜYÜK İSTEĞİ, SIRTLARINI YASLAYABİLECEKLERİ GERÇEK BİR DUVAR”


“GAZZE’DEKİ ÇOCUKLARIMIN EN BÜYÜK İSTEĞİ, SIRTLARINI YASLAYABİLECEKLERİ GERÇEK BİR DUVAR”

XX, Kahire, 12.3.2026

Röportajı yapan: Zahide Tuba Kor

Tercümede yardımcı olan öğrencim Ahsen Zehra Bala’ya müteşekkirim.

NOT: Blogda yer alan 1000'e yakın içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.

 

Gazze’deyken ne iş yapıyordunuz?

Sosyal beceriler eğitmeniydim, bu alanda doktora derecem de var. Gazze’de üniversitede ders veriyordum. Ayrıca 12 yaş ve üstü genç grupları hayat becerileri konusunda eğitiyordum. Eğitimlerde odaklandığım konular ve sorular şunlardı: Sorun çözme becerisi nasıl kazanılır, lider şahsiyet nasıl olunur, iletişim becerileri nasıl geliştirilir, zaman yönetimi nasıl yapılır, kriz yönetimi nasıl olur, bilhassa Gazze’de yaşadığımız krizler nasıl aşılır… Bunun dışında üretken bir lider figür yetiştirmek için küçük projelere/işletmelere nasıl başlanır, küçük işletmeler nasıl büyütülür konusunda de eğitimler veriyordum. Yine kadınlara, bilhassa istismara uğramış kadınlara ve çocuklara psikolojik destek ve farkındalık sağlıyordum, bazen grup seminerleri düzenleyerek bazen de vaka türüne bağlı olarak bireysel.

Savaş sırasında neler yaşadınız?

Güneyde Refah şehrinde yaşıyorduk. Savaşın ilk gününden itibaren Mısır sınırına doğru göç başladı. Biz de yerinden olanları evimizde ağırladık. Kocamın kız kardeşi bizde kaldı, daha sonra şehit düştü. Kız kardeşim ve eşi de bizimleydi. Ben Mısır’a gelmek için yola çıkarken onlar da evimizden ayrılıp başka yere geçtiler ve orada bombalanıp hepsi birden şehit düştüler. Bu, benim için hayatımın en büyük şokuydu. Cesetleri çıkarılamadı, sığındıkları binanın enkazı altında kaldılar.

Havada dron benzeri kameralar dolaşıp sürekli fotoğraf çekiyordu; bunlar yüz ve ses tanıma sistemiyle çalışıyordu. Aranan kişiler bu şekilde tespit edilip bomba veya kurşunla hedef alınıyordu. 

Bir süre sonra gıda tükenmeye başladı; et, ekmek vs. kalmadı. En büyük sıkıntımız un bulamamaktı. Gaz tamamen kesildi, elektrik de yoktu. Bu yüzden ateş yakarak yemek pişirmeye başladık. Odun ve yakacak o kadar pahalı hale gelmişti ki yolda bulduğum küçücük bir kâğıt parçası bile bizim için adeta bir hazineydi; hemen alıp kâğıdı saklıyordum ki ateş yakmakta kullanabileyim. Çareler üretmek zorundaydık. Alternatif çeşitli düzenekler kurmayı başardık. Filistin insanı zaten icatçıdır.

Henüz daha evimizde yaşarken bütün ahşap kapıları sökmüştük, parçalayıp yakacak malzemeye dönüştürmek ve yemek pişirmekte kullanmak için. Başka ne yapabilirdik ki? Doyurmam gereken çocuklarım vardı ve üstelik evimizde toplam 75 kişi misafir ediyorduk. Eşim hepsini iyi ağırlamak, onları aç bırakmamak istiyordu. Kayınpederimin, Allah rahmet eylesin, çok büyük yemek kazanları vardı. Hep birlikte o büyük kazanlarda evde kalan herkese yemek pişiriyorduk.

Yine su akışı kesildi, bu yüzden içebilmek için çok uzaklardan su taşımak zorunda kaldık. Ardından iletişim koptu ve hiç kimseyle bağlantı kuramaz hale geldik. Bunun yanı sıra her gün çok sayıda aile ferdi şehit düşmeye başladı. Her gece şehit haberleriyle uyanıyorduk.

Kahire’ye hep birlikte mi geldiniz?

Hayır, eşim ve iki büyük oğlum Gazze’de kaldı. Ben üç kızım ve küçük oğlumla geldim.

Eşiniz neden Gazze’de kaldı?

Eşimin beni ve kızlarımı Mısır’a göndermekte ısrar etmesinin nedeni, Yahudilerin evlere ve hastanelere girip genç kızlara tecavüz etmelerinden korkması, bizi korumak istemesiydi. Kendisinin Gazze’de kalma nedeni de insanlar muhtaç durumdayken onlara yardım edebilmekti. Kendisi Sosyal Kalkınma Bakanlığında görevliydi. Yaptığı iş, tamamen sosyal yardım ve insani destekle ilgiliydi. Bana “Gazzelilerin bana ihtiyacı varken onları nasıl bırakıp gidebilirim ki?” dedi. Haklıydı.

Eşinizin görevi önemliymiş. Gazze halkının ekseriyeti geçmişten beri insani yardıma muhtaçtı…

Gazze’de savaştan evvel insani yardım çalışmaları hep vardı. Ama kimsenin bir şikâyeti yoktu, aç açıkta olan da asla olmadı. Çünkü güçlü bir sosyal dayanışma vardı. Ben de sivil toplum kuruluşlarında çalıştım, herkese hizmet veriyorduk. Savaş bu çalışmalara darbe vurdu.

Kahire’de hayatınız nasıl?

Burada hayat iyi, emniyet var ama hayat pahalı. Özellikle İran-İsrail savaşının başlamasıyla bu ay Mısır’da her şeyin fiyatı fırladı. Mısır halkının bize muamelesi iyi. Filistinli, hele de Gazzeli olduğumuzu duyduklarında ellerinden geleni yapmaya çalışıyorlar.  Yahudilerden nefret ediyorlar. Gazze’den geldiğimizi öğrenen Mısırlılar neredeyse ağlamaklı oluyor. Hatta birisi “elimizden bir şey gelmiyor, size yardım edemiyoruz, savaş açamıyoruz, çünkü karar almak bizim elimizde değil, bizi affedin” demişti. Mısır halkı sade bir halk ama çok ciddi fakirlik içinde.

Eskiden üç evim vardı; biri Refah’ta dört katlı bir binaydı, diğer Gazze’de, öteki de Deyr el-Belah’taydı. Üçü de bombardımanda yıkıldı; eşim ve çocuklarım çadırda kalıyor. Geçmişte eşyamız çoktu. Buraya gelirken sıfırlandık. Şimdi her şeyi yeni baştan kurmaya çalışıyorum. Ama sıfırdan yeni bir ev kurma fikri benim için hem maddi açıdan çok zor hem de psikolojik olarak çok ağır. Kendimi hala Kahire’ye yeni gelmişim gibi hissediyorum. Zihnim eski evimde. Çarşıya evin bir ihtiyacını almaya gittiğimde “Bende bunun aynısı vardı” diyorum; sonra aklıma geliyor, hayır, o Gazze’deki evimdeydi diye. İki yıl geçmesine rağmen kendimi hâlâ burada geçici hissediyorum. Ama gerçek şu ki kızlarım burada okuduğundan muhtemelen kalıcıyım. Artık buraya yerleşip bir düzen kurmam gerekiyor. Ama psikolojik olarak buna hazır değilim. Yirmi yıldan fazla emek verdiğin evini, hayatını, eğitimini, işini geride bırakıp bir anda her şeyini kaybetmek... bunu kabullenmek gerçekten çok zor.

Suriyeliler de ilk yıllarda sizinle aynı duyguları yaşamıştı. Türkiye’deki Suriyelilerin hikayesi anlattıklarınıza çok benziyor.

Biz de Suriyelilerden çok şey öğrendik… Buraya ilk geldiğimde herkes bana “Mobilyalı ev kiralama. Boş bir ev tut, mobilyalarını kendin alıp yerleş” dedi. Ama ben hep nasıl olsa Gazze’ye geri döneceğim, mobilyaları ve eşyaları ne yapacağım diye düşündüm. Fakat artık gerçeği kabullenmek zorundayım. Ev eşyası alıp yerleşik bir hayat kurmam gerekiyor. Çünkü savaş beklediğimizden çok daha uzun sürdü.  Başta bir-iki hafta sürer sanmıştık; ama iki yıl geçti, üçüncü yıla girdik.

Kahire’de ne gibi sıkıntılar yaşıyorsunuz?

Lisede okuyan kızım sınavlara hazırlanıyor. İhtiyaç duyduğu özel eğitim programı yaşadığım ilçede olmadığından taşınmak zorundayım ama kiralar çok yüksek. Eşim bir yandan Gazze’deki masraflarını karşılamaya çalışırken diğer yandan bizim buradaki evin kirasını ödeyemez. Üstelik çocuklarımın hepsinin eğitim masrafları da var. Büyük kızım İngilizce mütercim-tercümanlık bölümünden mezun oldu; diğer iki kızım lisede, oğlum da ortaokulda. Bu arada kızım Türkiye’ye ve Türkçeye âşık. Türk dizilerini seyrederek Türkçe öğrendi.

Çocuklarımı Filistin okuluna kaydettirdim. Fakat okul yönetimi bana sürekli “Ramazan ayı bitmeden okul ücretlerini ödemeniz gerekiyor” diye hatırlatma yapıyor. Şu ana kadar ödeme yapamadım. Üç çocuğum var ve her biri için yaklaşık 16 bin cüneyh (300 dolar) isteniyor. Yani toplamda 900 dolar gerekiyor ki bu büyük bir meblağ. Nerede olursak olalım biz Filistinliler için en önemli şey eğitimdir. Eğitimi en büyük sermayemiz olarak görürüz. İlim ve din olmadan hayatın gerçek anlamda değeri olmadığını düşünürüz. Okul masrafları önemli bir mesele.

Eşim geçmişte Mısır’da yüksek lisans ve doktora yapmıştı. Bana eskiden burada kiraların ve masrafların çok çok ucuz olduğunu anlatırdı. Dört sene öncesinde bile öyleydi. Fakat özellikle 2023’te savaşla birlikte Sudanlıların kitlesel göçünden sonra kiralar ve maliyetler çok ciddi fırladı. Elbette her Sudanlı maddi olarak aynı düzeyde değil. Kimisi fakruzaruret içindeyken ve kavurucu sıcaklar da dahil yaz-kış sokaklarda yatarken, kimisi servetle, özellikle bol altınla gelmiş ve ev sahipleri kira olarak ne isterdilerse ödemişler. Biz Filistinliler Mısır’a geldiğimizde ev kiralarını görünce şaşırıp kaldık. Mobilyalı küçücük bir evin kirası 60 veya 80 bin cüneyh. Orta halli mobilyasız bir ev de yaklaşık 25 bin cüneyh.

2012’de Kahire’ye geldiğimde Afrikalıyla karşılaşmamıştım. 14 yıl sonra tekrar geldiğimde havalimanından itibaren her yerin Sudanlılar başta olmak üzere Afrikalılarla dolu olduğunu görünce çok şaşırdım.

Ekim Şehri bölgesinde Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği var; orada kendinizi adeta Sudan’daymış gibi hissediyorsunuz. Kızlarımın okulunda da çok sayıda Sudanlı öğrenci var. Mısırlı servis şoförü, bazen kızlarıma (bembeyaz oldukları için) “siz bunların yanında lamba gibi parlıyorsunuz” diye şaka yapıyor.

Dünya altın rezervinin yüzde 88’i Sudan’da. Aşırı zenginler var. Ama Sudan halkı oldukça tembel. Süpermarketi olanlara şekerin fiyatı ne kadar diye sorsanız yerinden kıpırdayıp da bakmak istemez. Ellerinde çokça altın var ama ondan faydalanamıyorlar. Çok zengin doğal kaynaklara sahip olduğundan ABD, İsrail gibi büyük devletlerin gözleri Sudan’ın üzerinde…

Gazze’de kalan eşiniz ve oğullarınız ne durumda, ne gibi zorluklar çekiyorlar?

İsrail Refah’ı boşalttırdı. Eşim ve oğullarım önce Deyr el-Balah, sonra Han Yunus’un Mevasi bölgesine sığındı. Çadırda yaşıyorlar. Yemeklerini yaktıkları ateş üzerinde kendileri pişiriyorlar. Gazze’deki çocuklarımın en büyük isteği ne biliyor musunuz? Sırtlarını yaslayabilecekleri gerçek bir duvarın olması. Çünkü çadırda yaşıyorlar ve çadırların duvarı yok. Eşim ve çocuklar sıcaktan muzdarip. Çadırlar insanca yaşamaya kesinlikle elverişli değil. Sular temiz değil ve ayrıca gelen su da gerçekten sıcak. Böcekler her yere yayıldı, bu durum cilt hastalıklarını yaygınlaştırdı. Oğullarımdan biri böceklerin vücudunda açtığı derin yaralardan uzun süre baş etmek zorunda kaldı. Şimdi bir de Gazze’de kemirgen ve fare istilası var. Bu hiç normal bir istila değil ve önüne geçilemiyor. Ekmeği bile koyacak yer bulamıyorlar, fareler ulaşamasın diye çadır direğinin tepesine asıyorlar. Buna rağmen fareler ulaşıp yemeye çalışıyorlar. Fareler çadırlardaki led ışıkların kablolarını bile kemirip yiyor ve insanların ışık kaynaklarını yok ediyorlar.

İsrail’in bu fareleri getirip yayılmasını sağladığı söyleniyor.

Evet, öyle. Çok tuhaf renklerde fareler var. Gece onları göremiyorlar. Geçenlerde büyük bir fare çadırda bir çocuğun gözünü ısırdı. Yine yaşlı bir kadının parmaklarını yedi. Düğünü olacak bir genç kızın çeyizini ve kıyafetlerini kemirdi.

Benim için en büyük sıkıntı, iki oğlumun da eşimle kalmış olması. Çünkü bu durum eşimin Gazze’deki masraflarını artırdı. Gazze’de hayat o kadar pahalı ki. Et girişinin kesilmesinden yaklaşık on ay sonra eşim ilk kez bir tavuk bulabilmiş, donmuş tavuğa 100 dolar ödemiş; düşünün taze bile değil. Eşim o olayı bana “Çocuklar için adeta bir bayram gün oldu” diye anlattı. Oğullarım “Bugün et yedik, bugün et yedik!” diye sevinçten uçmuş. Düşünün tek bir öğün tavuk yiyebilmek bile Gazze’de bayram havası estiriyor.

Eşimin hem Gazze’deki hem de Mısır’daki masraflarımızı karşılamaya gücü yetmiyor. Bu yüzden liseyi %91 ortalamayla bitiren oğlumu iki yıldır hâlâ üniversiteye kaydettiremedik. En büyük hayali Gazze’de veya yurtdışında tıp okumak. Ama şartlar gerçekten zor. Sınır kapısı hala kapalı; Gazze dışına çıkabilmesinin hiçbir yolu yok. Tıp eğitiminin yıllık ücreti yaklaşık 3.000 dolar ve bunu karşılayacak imkânımız yok. Büyük oğlum da muhasebe okuyor.

Gazze’deki sıkıntılar çok büyük. İran’la savaş patlak verdiğinde fiyatların fırlamasıyla durumları daha da kötüleşti. Sürekli bir zorluk ve mücadele söz konusu… Ayakkabı bulmak bile zor. Şu anda bazı kıyafetler bulunsa bile fiyatları aşırı yüksek. Bazen Gazze’ye ihtiyaç duyulan bazı mallar geliyor ama insanların bunları satın alacak parası yok. Zaten iş ve para kazanma imkânı da yok. İnsanlar genellikle yardım kuruluşlarının sağladığı gıdayla ve aşevlerinde pişen yemeklerle yaşıyor. Bu yardımlar da sürekli değil. Yemek pişirmede kullanılan gaz iyice kıtlaştı, hatta odunun fiyatı bile aşırı yükseldi. Çünkü Gazze’de artık neredeyse hiç ağaç kalmadı. Yemek pişirebilmek ve ısınmak için bütün ağaçlar kesildi. İnsanlar bombalanan evlere giriyor, yıkıntılar arasından mobilyalar ve odun olabilecek malzemeler bulabilmek için.

Gazze Şeridi, Akdeniz kıyısı boyunca küçücük bir yerdir. Kuzeyden güneye bir saatte gidilebilir. Mısır’a ilk geldiğimde insanların ve arabaların sayısını görünce gerçekten şaşırdım. Gazze 2 milyon nüfusluyken Mısır 120 milyon. Biliyor musunuz, çocuklarım Gazze’den beni arayıp sokakları videoya çekmemi istiyorlar, arabaları ve trafiği görebilmek için... Çünkü Gazze’de artık neredeyse hiç araba yok. Olsa da benzin bulunmuyor. Videolardaki arabaları görünce “Anne, ne kadar çok araba var!” diye şaşkınlıklarını ifade ediyorlar.



13 Ağustos 2026 Perşembe

Z.T.KOR: ABD, NETANYAHU’NUN SON GAZZE BARIŞ ANLAŞMASINI BOZMASINI ENGELLEYEBİLİR Mİ?

 

ABD, NETANYAHU’NUN SON GAZZE BARIŞ ANLAŞMASINI BOZMASINI ENGELLEYEBİLİR Mİ?

TRT World’den Kazim Alam’ın yolladığı sorulara verdiğim cevaplar üzerinden kaleme alınan “Can US stop Netanyahu from derailing latest Gaza peace deal?” başlıklı yazı 12.8.3026 tarihinde TRT World’de yayınlanmıştır. Mustafa Yetim hoca da görüşleriyle yazıya katkı vermiştir. Yazıyı linkten okuyabilirsiniz: https://www.trtworld.com/article/670064b88c92. Sorulara verdiğim cevapların tam hali aşağıdadır.

 

Sizce ABD, İsrail'in Barış Kurulu planı kapsamında Gazze'den çekilme kararını gözden geçirmesi için baskı uygulamaya istekli olacak mı? Eğer evet ise: neden ve ne ölçüde?

Öncelikle şunu belirteyim. Ateşkes anlaşmasına imza atıldığı andan itibaren İsrail’in anlaşmaya asla uymayacağını, Netanyahu’nun 8 Ekim 2023’te ilan ettiği hedeflerin hiçbirinden vazgeçmediğini, bunun barışa giden bir yol olmayıp İsrail soykırımını dünyanın dikkatini ve tepkisini çekmeden başka araçlarla sürdürmesini sağlayacağını söylüyorum. Gerek ateşkes metni gerekse Barış Kurulu’nun oluşumu ve şekli İsrail’in sonuna kadar istismar edebileceği boşluklar ve imkanlarla dolu.

Netanyahu 7 Ekim’den bu yana bir savaş tiryakisine dönüştü, artık savaşsız ayakta kalamaz. İsrail toplumu da hala kan ve intikam istiyor. Gazze’nin yeniden işgali ve yerleşimlere açılmasını destekleyen geniş bir kitle var. Bu şartlar altında 27 Ekim’de seçimlere gidecek İsrail’de hiçbir hükümet, dışarıdan gelen baskılara boyun eğmeyecektir.

Trump yönetimi, İsrail’e kararını gözden geçirmesi için baskı yapabilir, ama bunun işe yarayacağını düşünmüyorum.

İsrail’in eski savunma bakanlarından Moşe Dayan’ın şu sözü hala geçerli: “ABD’li dostlarımız bize para, silah ve tavsiye sunuyor; biz para ve silahı alır, tavsiyeleri geri çeviririz.”

1980’lerde ABD’de büyükelçi yardımcısı ve BM daimi temsilcisi görevlerini üstlenen Netanyahu manipülasyon ustasıdır. 1990’lı yıllarda şu sözü bugün hala geçerliliğini koruyor: “ABD hükümeti İsrail siyasetine karşı çıkacak olsa Amerikan kamuoyunu kendi hükümetine karşı nasıl manipüle edeceğimi biliyorum.”

ABD'nin İsrail üzerinde hâlâ kullanabileceği belirli baskı araçları var mı? ABD bu araçları ciddi anlamda kullanmaya karar verirse, bunların etkinliği ne kadar olabilir?

Tabii ki. ABD’nin İsrail üzerinde gerçekten baskı oluşturacak araçların hiçbirini kullandığını düşünmüyorum. Mesela silah satışını kestiği taktirde İsrail’in boyun eğmekten başka şansı kalmaz. Çünkü ne kendi silah üretim kapasitesi ne de diğer müttefiklerinden aldığı silahlar Amerikan silahlarının yerini doldurabilir. Diplomatik alanda korumayı kaldırabilir. Uluslararası mahkemelerde yargılanmasının önünü açabilir. Medyada İsrail’in propaganda dilini kullanmaktan vazgeçip suçlarını ifşa edebilir. Ekonomik yardımları kesebilir. Şunu unutmayın: İsrail kurulduğundan beri dış destekle ayakta. O destek kesilmeden İsrail geri adım atmaz. Ama ABD elindeki kartları kullanmayacaktır.

ABD, İsrail'i geri çekilmeye zorlayamazsa veya zorlamazsa, Gazze barış sürecinin genelinde en olası sonuçlar nelerdir?

Gazze’de bırakın barış sürecini ateşkes bile yok, kendimizi kandırmayalım. İsrail’in lügatinde taviz ve uzlaşma değil, hasma boyun eğdirme vardır. Dolayısıyla ABD ve İsrail’in barışla kastı Filistinlilerin ve bizim anladığımız şey değildir. Halihazırda Gazze tamamen yaşanamayacak bir yere dönüştürüldü; önümüzdeki kış sınır kapıları açıldığında gönüllü çıkış adı altında yüz binlerce Gazzeliyi gitmeye mecbur bırakmaya çalışırlarsa şaşırmayacağım. İsrail’in Gazze’yi boşaltma hedefinden vazgeçtiğini düşünmüyorum.


Z.TKOR: CAN US STOP NETANYAHU FROM DERAILING LATEST GAZA PEACE DEAL?

 

CAN US STOP NETANYAHU FROM DERAILING LATEST GAZA PEACE DEAL?

TRT World’den Kazim Alam’ın yolladığı sorulara verdiğim cevaplar üzerinden kaleme alınan “Can US stop Netanyahu from derailing latest Gaza peace deal?” başlıklı yazı 12.8.3026 tarihinde TRT World’de yayınlanmıştır. Mustafa Yetim hoca da görüşleriyle yazıya katkı vermiştir. Yazıyı linkten okuyabilirsiniz: https://www.trtworld.com/article/670064b88c92. Sorulara verdiğim cevapların tam hali aşağıdadır.

 

Do you think the US will be willing to apply pressure on Israel to revise its decision against withdrawing from Gaza under the Board of Peace plan? If yes: why, and to what extent?

First, let me state something clearly. From the moment the ceasefire agreement was signed, I said that Israel would never abide by it, that this was not a path to peace, but rather a means for Israel to continue its genocide without attracting the world's attention and reaction. Both the ceasefire text and the structure of the Peace Committee are full of loopholes and opportunities that Israel can exploit to the fullest extent.

The Trump administration may pressure Israel to reconsider its decision, but I don't think that will work. Because Israeli politics and society cannot survive without war. Moreover, there is a powerful lobby supporting the reoccupation of and settlement in Gaza. Don't forget that there are elections in Israel on October 27th; in an election atmosphere, no Israeli government can back down due to external pressures.

Netanyahu, who served as Israel's deputy ambassador to the US and permanent representative to the UN in the 1980s, is the master of manipulation. A statement he made at that time is still relevant today: "If the US government were to oppose Israeli policy, I know how to manipulate American public opinion against its own government." There is mid-term election in the US in November. No American president can take such a risk, especially when Evangelicals within the Republican Party base are more pro-Israel than Israel itself.

Does the US have any specific levers of pressure that Washington can still hold over Israel? How effective those levers can be if the US decides to use those in earnest?

Of course. But I don't think the US has ever used any of the levers that would actually put pressure on Israel. For example, if they cut off arms sales, Israel would have no choice but to submit. Because neither its own arms production capacity nor the weapons it receives from other allies can replace American weapons. They could remove diplomatic protection. They could pave the way for Israel's trial in international courts. They could stop using Israeli propaganda language in the media and expose its crimes. They could cut off economic aid. Remember this: Israel has survived on external support since its foundation. Israel will not back down unless that support is cut off. But the US will not use all its cards.

In the past, American administrations used these cards for a short time. But Israel – as former Defense Minister Moshe Dayan admitted – has always followed the same policy: "Our American friends offer us money, weapons, and advice; we take the money and weapons but reject the advice."

What are the most likely consequences for the broader Gaza peace process if the US cannot -- or will not -- force an Israeli pullback

Let's not kid ourselves, there isn't even a ceasefire in Gaza, let alone a peace process. In Israeli political language/understanding, there's no compromise or reconciliation; there's only subjugation to the enemy. Therefore, what the US and Israel mean by peace is not what the Palestinians and we understand. Gaza has already been completely transformed into an uninhabitable place; I wouldn't be surprised if they try to force hundreds of thousands of Gazans to leave under the guise of “voluntary exit” when the border crossings open. I don't think Israel has given up its goal of emptying Gaza and re-occupation.


Z.T.KOR: İSRAİL’İN ORTADOĞU’DA DEMOGRAFİYİ YENİDEN ŞEKİLLENDİRME POLİTİKASI

 

İSRAİL’İN ORTADOĞU’DA YERİNDEN ETME VE DEMOGRAFİYİ YENİDEN ŞEKİLLENDİRME POLİTİKASI


TRT World’den Kazim Alam’ın yolladığı sorulara verdiğim cevaplar üzerinden kaleme alınan “Israel has uprooted six million people already. What’s next in its demographic reshaping drive?” başlıklı yazı 26.3.3026 tarihinde TRT World’de yayınlanmıştı. Owen Schalk ve Nasir Qadri’den de yazı için görüş alınmış. Yazıyı linkten okuyabilirsiniz: https://www.trtworld.com/article/885b9e5f5841. Sorulara verdiğim cevapların tam hali aşağıdadır.


Sizce İsrail’in Gazze, Lübnan ve İran’a altı milyon insanı yerinden etmesi, hesaplanmış bir demografik mühendislik politikası mı yoksa meşru bir öz savunma mı?

Bu, kesinlikle hesaplanmış bir demografik mühendislik politikası. Çünkü İsrail, nüfusu az olan küçük bir ülke, ancak demografisine kıyasla hırsları çok büyük. Nil’den Fırat’a uzanan Büyük İsrail vizyonunu düşünün. Dünyadaki tüm Yahudiler o topraklara yerleşse bile, azınlık olarak kalacaklardır. Bu nedenle, tıpkı 1948’de yaptıkları gibi, mevcut nüfustan kurtulmaları gerekiyor. Filistin topraklarında demokratik bir Yahudi devleti kurmak için 750-800 bin Filistinliyi yani nüfusun %60’ını evsiz ve mülteci haline getiren bir etnik temizlik politikası uyguladılar.

7 Ekim’den sonra İsrail, varlığına yönelik tüm tehditlerden kurtulurken genişlemeye karar verdi. Bu bağlamda birincil amacı Gazze, Batı Şeria, Doğu Kudüs ve Güney Lübnan topraklarını ele geçirmek. Milyonlarca Arap’ı kontrolü altında tutarken demokratik bir Yahudi devleti olarak varlığını sürdürebilir mi? Hayır. (2005’te Ariel Şaron’un başbakanlığı döneminde Gazze’den çekilmesinin temel nedeni demografiydi, yani Gazzelilerin hızlı nüfus artışı karşısında demokratik Yahudi devleti karakterini koruma kaygısıydı.) Buralar 1967 veya 1982’de işgal ettiği topraklar olup nüfusları da yıllardır işgalciye karşı direniş kültürüne sahip. İsrail, yerel halkı yerinden etmediği takdirde neyle karşı karşıya kalacağını çok iyi biliyor.

Unutmayın, yerinden etme veya etnik temizlik arzusu 7 Ekim’den sonra başlamadı; sağcı İsrail gençliği yıllardır “Araplara ölüm” ve “Muhammed’e ölüm” sloganlarıyla yürüyüş yapıyor ve Batı Şeria’daki Filistinlileri Ürdün’e, Gazze’dekileri ise Mısır’a göndermeyi arzuluyor. Bu arzu, uzun zamandır sağcı politikacılar tarafından da dile getiriliyor. Bu, yerinden etmenin meşru bir öz-savunma olmadığına dair en önemli kanıt.

Üzücü olan şu ki, milyonlarca Suriyelinin vatanlarından sürülmesi aslında İran’ın bir demografik mühendislik politikasıydı. En büyük yıkım ve yerinden edilmenin yaşandığı yerlerden bazıları, İsrail’in gözünü diktiği Deraa, Deyr ez-Zor ve Şam Kırsalı’ydı. Lübnanlı milisler Suriyelilerin yerinden edilmesinde görev aldı ve ne yazık ki sıra onlara geldi.

 

Bu kitlesel yerinden edilmelerin mevcut bütün nüfusların sosyal dokusunu tahrip etmek için tasarlandığına dair kanıt var mı? Bunun bölgesel istikrarsızlık yaratması muhtemel mi?

Uzun ve/veya yıkıcı savaşlar ve yerinden edilmeler her yerde sosyal dokuyu tahrip eder. Bu kaçınılmazdır. Ne yazık ki çok daha evvel Irak, Suriye, Yemen, Lübnan, Filistin vb. yerlerde bu yaşandı. Ortak değerler, sosyo-kültürel normlar, algılar, hayat tarzları, ahlak kuralları vb. değişmeye başladı ve en önemlisi insanlar arasındaki güven aşındı. 1990’lardan beri Ortadoğu’daki yıkıcı savaşları incelediğimde aynı kalıpları keşfettim: mülksüzleştirme, fakirleştirme, cahilleştirme, ahlaki çöküş, kültürsüzleşme ve sağlığın bozulması. Bunların bir tesadüf olmadığına, İsrail’in genişlemesi ve bölgesel hegemonyası uğruna kasıtlı yapıldığına inanıyorum. Dolayısıyla bu savaşlar ve kitlesel yerinden edilmeler devam ederse aynı kalıbın tekrarlanacağını bekliyorum.

Elbette bu da bölgesel istikrarsızlığa yol açacaktır. Yerinden edilmiş ve evsiz insanlar nerede yaşayacaklar? Geri dönebilecekler mi? Çoğu dönemeyecek. Çünkü İsrail’in mevcut tüm askeri toprak işgalleri geçici değil, kalıcı; “terör örgütleri”nin silahsızlandırılmasını sadece genişleme amaçlı bir bahane olarak kullanıyor.

Bu, zaten kırılgan ve hatta yarı çökmüş bir devlet olan Lübnan’da kaosa yol açacaktır. İsrail, esasen Hizbullah’ın sosyal tabanını (sadece onlarla sınırlı olmamakla birlikte) yerinden ediyor; mezhepçi nefret ve siyasetteki mezhepçilik yüzünden Sünni, Dürzi ve bazı Hristiyan çoğunluklu bölgelerde -kalışları uzun süreli olursa- hoş karşılanmayacaklardır. İsrail, sığınma arayışındaki yerinden edilmişleri -aralarında teröristler olduğunu iddiasıyla- gittikleri her yerde bombalayacaktır; Sünni, Dürzi ve Hristiyan çoğunluklu bölgelerin hedef haline gelmesi toplumsal huzursuzlukları tetikleyecektir, tıpkı geçmişte Lübnan’da Filistinli mültecilerin ve direniş gruplarının varlığının tetiklemesi gibi. Lübnan’daki karışıklık da bölgeyi etkileyecektir. Ayrıca yerinden edilmenin mezhepsel niteliğini bir kenara bırakalım, Lübnan’da nüfusun dörtte birinden fazlası yerinden edilmiş durumda ve bu kadar yüksek bir oranla başa çıkmak her devlet için zordur.

Ve son olarak, İsrail’in asıl amacı, genişlerken ve hedeflerine ulaşırken aynı zamanda bölgesel istikrarsızlık çıkarmaktır.


Z.T.KOR: ON ISRAEL’S DEMOGRAPHIC RESHAPING POLICY IN THE MIDDLE EAST

 

ON ISRAEL’S DEMOGRAPHIC RESHAPING POLICY IN THE MIDDLE EAST

 

TRT World’den Kazim Alam’ın yolladığı sorulara verdiğim cevaplar üzerinden kaleme alınan “Israel has uprooted six million people already. What’s next in its demographic reshaping drive?” başlıklı yazı 26.3.3026 tarihinde TRT World’de yayınlanmıştı. Owen Schalk ve Nasir Qadri’den de yazı için görüş alınmış. Yazıyı linkten okuyabilirsiniz: https://www.trtworld.com/article/885b9e5f5841. Sorulara verdiğim cevapların tam hali aşağıdadır.

 

 

Do you think Israel’s displacement of six million people across Gaza, Lebanon and Iran amount to a calculated policy of demographic engineering? Or is it legitimate self-defence?

This is absolutely a calculated policy of demographic engineering. Because Israel is a small country with a low population but its ambitions are enormous compared to its demography. Think about the Greater Israel vision from Nile to Euphrates. Even if all the Jews of the world were to settle in that land, they would remain a minority. So they need to get rid of the existing population, just like they did in 1948. In order to establish a democratic Jewish state on the land of Palestine, they implemented a policy of ethnic cleansing, making 750-800 thousand of Palestinians homeless and refugee, and that amounted to 60%.

After October 7, Israel decided to expand while getting rid of all the threats to its existence. In that sense, its primary aim is to take the land of Gaza, West Bank, East Jerusalem and South Lebanon. Will it survive as a democratic Jewish state while millions of Arabs remain under its control? No. (The primary reason for disengagement from Gaza during the reign of Prime Minister Ariel Sharon in 2005 was demography, i.e. the rapid population growth and the concern for protecting the democratic Jewish character of the state.) These are the lands it occupied either in 1967 or 1982, and also this population has a culture of resistance against the occupier for years. Israel knows very well what it will face unless displace the local population.

Don’t forget, the aspiration for displacement or ethnic cleansing didn’t begin after October 7; the right-wing Israeli youth march with their slogans of “death to Arabs” and “death to Mohammad” for years, and long for displacing the Palestinians in the West Bank to Jordan and in Gaza to Egypt. This aspiration was also expressed by right-wing politicians for a long time. This is the main evidence for displacement of not being a legitimate self-defence.

What is sad is that the displacement of millions of Syrians from their homeland was basically an Iranian calculated policy of demographic engineering. Some of the places that experienced the greatest destruction and displacement are Deraa, Deir ez-Zor and Rif Dimashq which Israel has plans on. Lebanese militias took part in the displacement of Syrians, and now unfortunately it’s their turn.

 

Is there evidence showing that these mass uprootings were designed to destroy the social fabric of entire populations? Is it likely to create regional instability?

Long and/or destructive wars and displacements destroy the social fabric in everywhere. This is inevitable. This happened in Iraq, Syria, Yemen, Lebanon, Palestine etc. long before unfortunately. Shared values, socio-cultural norms, perceptions, life-styles, moral codes etc. began to change, and most importantly the trust eroded among people. When I examine all the destructive wars in the Middle East since 1990s, I discovered the same patterns: dispossession, poverty, ignorance, moral decay, deculturation, and deterioration of health. I believe this was not a coincidence, this was deliberate and for the sake of Israel’s expansion and regional hegemony. That is why I expect the same pattern if these wars and mass uprootings continue.

Of course this will create regional instability also. Where these uprooted and homeless people will live? Will they able to return back? Most of them no. Because all current military land occupations of Israel are permanent, not temporary; it just uses disarming of the so-called terror organisations as an excuse to expand.

This will lead to chaos in Lebanon which is already a fragile and even semi-failed state. Israel displaces mainly Hizballah’s social base (although not just restricted with them), and because of sectarian hatred and confessionalism in politics, they will not well-received in Sunni, Durzi and some Christian-majority regions if they have to stay long. Israel will bomb the displaced people wherever they seek refugee claiming there are terrorists among them; so when Sunni, Durzi and Christian-majority regions become target there will be social unrest – just like happened in the past due to existence of Palestinian refugees and resistance groups in Lebanon. The turmoil in Lebanon will also affect the region. Also more than one fourth of the population is displaced in Lebanon, regardless of the displacement’s sectarian nature, this is a huge number for any state to cope. 

And finally, Israel’s main aim is to create regional instability while expanding and achieving its goals.


Z.T.KOR: 10. YILINDA 15 TEMMUZ KALKIŞMASINA DAİR DEĞERLENDİRMEM

 

10. YILINDA 15 TEMMUZ KALKIŞMASINA DAİR DEĞERLENDİRMEM

 

TRT World’den Murat Sofuoğlu’nun yolladığı sorulara verdiğim cevaplar üzerinden kaleme alınan “Ten years, ten voices: How July 15 remains in the hearts of Turkish citizens” başlıklı yazı 14.7.2026 tarihinde TRT World’de yayınlanmıştı. Yazıyı linkten okuyabilirsiniz: https://www.trtworld.com/article/f687039019a4. Sorulara verdiğim cevapların tam hali aşağıdadır.

 

10 sene sonrasında 15 Temmuz'a baktığınızda ne hissediyorsunuz?

15 Temmuz’un benim için çok ayrı bir anlamı var. O dönem yabancı basından tercümeler yapan biri olarak işim gereği Batı, Rus, Arap ve İsrail basınından kalkışmayla ilgili her kesim ne yazdı bunu araştırıp çevirmekle geçti. Öyle ki gece-gündüz çalışıp 1,5 ay içinde 100’e yakın yazıyı Türkçeye çevirerek dünyada Türkiye ve 15 Temmuz algısıyla ilgili muazzam bir arşiv oluşturdum. Bana etkisi şu oldu: Her Perşembe akşamı okunan salalar, beni hala 15 Temmuz atmosferine götürüyor. Çünkü o dönem her akşam salalar okunurken ben var gücümle çevirecek metin seçmek veya stres içinde çevirileri yetiştirmekle geçiriyordum. Salalar benim zihnimde 15 Temmuz’la özdeşleşti.

15 Temmuz başarılı olsaydı muhtemeldir ki ülkemiz bir iç savaş saplanacaktı. Çok büyük bir badire atlattık. Ayrıca Ortadoğu, “Arap Baharı” sonrası oluşan karşı-devrimci eksenin tamamen kontrolüne girecekti. Saraybosna ziyaretimde bir Boşnak bana şunu söyledi: “Kocam darbe gecesi sabaha kadar gözyaşları içinde size dualarla ederek geçirdi, ‘Eğer Türkiye’de hükümet düşerse Boşnakların kimsesi kalmaz, Sırpların eline düşer, katlediliriz’ diye…” Tam da bu korku nedeniyle Ortadoğu’dan Balkanlara, Afrika’dan Kafkaslara ve Orta Asya'ya kadar çevre coğrafyalarda darbe gecesini uykusuz ve bize dualar ederek geçiren milyonlarca insan vardı. Bu süreç bana Türkiye’nin Türkiye’den ibaret olmadığını, küresel-bölgesel jeopolitikte çok kıymetli bir konumda ve sorumluluğumuzun da çok büyük olduğunu, çok çalışmamız gerektiğini hissettirdi.

 

15 Temmuz o zamandan bu zamana Türkiye’yi nasıl değiştirdi?

15 Temmuz Kalkışması, başarısız olsa da devlet, hükümet ve halk açısından bir travmaya yol açtı ve bir dönüm noktası oldu. Beka kaygısı ve kendini koruma refleksi, siyasetin alanını daraltırken devlet bürokrasisinin siyasete daha ağır basmasına ve belirleyici olmasına yol açtı. Sistem yeniden tanzim edildi, parlamenter sistemden başkanlık sistemine geçildi.

Türkiye daha milliyetçileşti. AK Parti, ilk döneminde liberal-sol kesimle ittifak içindeydi, haklar ve hürriyetler vurgusu daha fazlaydı; 2015’ten itibaren PKK’yla mücadelenin ve iki genel seçimin de etkisiyle daha milliyetçi bir tona kayarken 15 Temmuz Kalkışması’yla birlikte milliyetçi ve ulusalcı kadrolarla ittifakta karar kıldı. Yani hem hükümetin zihniyetinde ve müttefiklerinde hem de devlet içindeki kadrolarda ciddi bir değişim yaşandı.

İhanet algısı o kadar baskındı ki artık TRT’ninkiler başta olmak üzere TV dizilerinin konusu her ne olursa olsun mutlaka ihanet meselesi işlenir oldu.

Kanaatimce 15 Temmuz’un en kalıcı ve yıkıcı etkisi toplumda, siyasette ve devlette güven duygusunu ve bağlarını yitirtmesidir. Öyle ki insanlar okulda, işte, mahallede birbirine acaba devleti yıkmayı planlayan bir hain, bir FETÖcü olabilir mi nazarıyla bakmaya başladılar. Dahası dini cemaatlere, STK’lara ve hatta insani yardım derneklerine bile şüpheyle yaklaştılar. Yardım derneklerine yapılan bağışlar azaldı. Her türlü cemaat yapısından duyulan şüphe ve korkuyla toplumda bireyselleşme arttı. Her ikisi de muhafazakâr olan AK Parti hükümeti ile Gülen cemaati arasındaki siyasi kavga ve çatışma, dini olandan uzaklaşmayı ve dünyevileşmeyi (sekülerleşmeyi) tetikledi. Yurtdışındaki Türkler, geçmişte bir Türk gördüğünde -vatan hasretinin de etkisiyle- hemen ahbaplık kurmaya çalışırken artık acaba hangi kesimden kuşkusu içinde birbirinden uzak duruyor. Bu, pek fark etmediğimiz önemli bir değişim.


Z.T.KOR: İSRAİL MESCİD-İ AKSA’YI HEDEF ALIP SUÇ İRAN’A ATABİLİR Mİ?


İSRAİL MESCİD-İ AKSA’YI HEDEF ALIP SUÇ İRAN’A ATABİLİR Mİ?

 

TRT World’den Berra İnce’nin yolladığı sorulara verdiğim cevaplar üzerinden kaleme alınan “The Zionist agenda: Could Israel target Al Aqsa and pin blame on Iran?” başlıklı yazı 15.6.2025 tarihinde TRT World’de yayınlanmıştı. Prof. Dr. Zekeriya Kurşun hoca da görüş bildirmişti. Yazıyı linkten okuyabilirsiniz: https://www.trtworld.com/article/3386d07aea57. Sorulara verdiğim cevapların tam hali aşağıdadır.

 

İran ile çatışmaların tarihte görülmediği ölçüde kızıştığı bu günlerde İsrail’in uzun zamandır planladığı tapınağın yeniden inşası planını gerçekleştirmek için adım atma ihtimali hakkında ne düşünüyorsunuz? 

Açıkçası şu an, tapınaklarının inşası için en elverişli ortam. 2022’de doğurtulan kusursuz kızıl düveyi, Kitab-ı Mukaddes’te geçtiği şekilde 2024’te kurban etme ve akabinde tapınaklarını yeniden inşa etme kararı almışlardı. 7 Ekim Aksa Tufanı Operasyonu akabinde başlayan savaş uzadığı ve Biden yönetimi buna onay vermediği için gerçekleştiremediler. Çünkü tapınağın inşası için öncelikle Müslümanlar için kutsal mabetler olan Mescid-i Aksa ve Kubbetü’s-Sahra’yı yıkmaları gerekiyor.

Bu iş için Trump’ın başkanlığını beklediler. Çünkü Trump’ın seçmen kitlesi olan Hristiyan Evanjeliklere göre Hz. İsa’nın yeryüzüne geri dönmesinin önşartı bu tapınağın yeniden inşası.

Zaten İsrail, tapınağın inşası için gerekli tüm hazırlıkları çoktan tamamladı ve inşaatta ve tapınakta kullanılacak malzemeleri üretti, görev yapacak din adamı sınıfı da belirlendi.

Tek engel düveyi kurban edip Mescid-i Aksa’yı yıkmaktı. Bunun için balistik füzelerin ve İHA’ların gökyüzünü doldurduğu bu ortam çok uygun.

Şöyle düşünün: İsrail kendisi camileri yıkarsa büyük tepki toplar. Ama İran İsrail’e füze atarken bunu fırsat bilip bölgedeki Mossad ajanları da Mescid-i Aksa’ya balistik füzeyle yıkıp “saldırıyı İran yaptı” derse, İslam dünyasının öfkesini Tahran rejimine yönlendirebilirler. Zaten İsrail ile İran arasında örtülü bir ortaklık olduğuna inanan çok sayıda Sünni Müslüman var; kandırmak zor olmaz. Tapınağı yeniden inşa için en kolay ve risksiz yöntem bu olur.

Dahası, burası vurulduğunda dibindeki Ağlama Duvarı ve yakındaki Yahudi ve Hristiyan mahalleleri de etkilenebilir, hatta yıkılabilir. Bu durumda İran, sadece İslam değil, aynı zamanda Hristiyan ve Yahudi dünyasının da öfkesini ve nefretini çeker. Hatta daha ileri gidip Eski Şehir’deki kutsal kiliseler, hele de Kutsal Kabir Kilisesi isabet alırsa, Hristiyan dünyadaki öfke zirveye çıkar ve Batı’nın İran rejimine savaş açması kaçınılmaz hale gelir. Zaten Amerikan savunma bakanı Haçlı Seferlerinden bahseden biri. Bölgeselleşen bir savaşın puslu ortamında İsrail tapınağı rahatlıkla inşa eder.

Normal şartlarda bu, tam bir komplo teorisi ve mantıksız. Ama İsrail, 7 Ekim’den bu yana rasyonaliteyle hareket etmiyor zaten. Binlerce yıldır beklenen Mesih’i getirecekse ve 1000 yıllık Mesih düzeni kurulacaksa, birkaç mahallenin veya kutsal mekanın yıkımını ve birkaç yüz Yahudi veya Hristiyan’ın ölümünü pekâlâ göze alır. Netanyahu’nun hapse girmemek için Gazze’de savaşı uzattıkça uzattığını ve binlerce İsrail askerinin ölümü veya yaralanmasını göze aldığını düşünürsek ‘ulvi’ bir amaç için bu neden yapılmasın?

 

Bunu tarihi perspektiften ve İsrail’in tipik hamleleri açısından değerlendirdiğimizde ne söyleyebiliriz?

İsrail, 1948’de kurulduğunda Eski Şehrin de içinde olduğu Doğu Kudüs Ürdün’ün kontrolüne geçti. Ama kutsal topraklar olarak gördükleri Kudüs’ü ve Batı Şeria’yı almadan devletlerini eksik saydılar. Ve uygun fırsatı yakaladıklarında 1967’de savaş açıp bu hedeflerine ulaştılar. Yani İsrail bir şeyi ele geçirmeye veya yapmaya karar verdiyse onu ne yapıp edip elde etmek için planları hazırlar ve pusuda bekler.

MS 70’te Roma İmparatorluğu idaresince yıkılan tapınağın 2000 yıl sonra yeniden inşası içlerinde bir ukde. 1967’de Doğu Kudüs’ü işgal ettiklerinden beri Mescid-i Aksa ve Kubbetü’s-Sahra’yı yıkma planları zaten var. Yarım yüzyıldan fazladır Kudüs ellerinde olduğu halde bunu gerçekleştirememenin tahammülsüzlüğü içindeler.

Kusursuz kızıl düveleri, Amerikan Evanjeliklerinden milyonlarca dolar para toplayarak doğurtmuşken neden hedeflerinden vazgeçsinler? Hele de 7 Ekim’den bu yana Gazze’de yaşanan soykırım, Lübnan ve Suriye’deki bombardıman ve yıkım karşısında bile dünya liderleri sessizken ve İsrail en insanlık dışı adımlarını bile “meşru müdafaa” olarak görmüşken, bundan daha iyi bir fırsat mı olur?

İsrail bu hayalini ABD’yle işbirliği içinde gerçekleştirecektir; çünkü tarihi boyunca bütün önemli kararları ABD’ye onaylatmıştır.

ABD’deki Evanjelik Hristiyanlar, zaten Trump’ın ikinci döneminde İsa Mesih’in yeryüzüne döneceğine inanıyorlar. Bunun için de tapınağın yeniden inşası şart. Mescid-i Aksa yıkılmadan bu hayallerini gerçekleştiremezler.

Evanjelikler, İsrail’e kayıtsız-şartsız desteği Tanrı’nın bir emri, dini bir görev olarak görüyorlar. İsrail ne yaparsa yapsın arkasında koskoca bir ABD desteği olacaktır.

Son olarak, 7 Ekim’den bu yana bölgede yaşanan kaosu ve savaşları sadece askeri-güvenlik ve ekonomi politik üzerinden okumak çok yetersiz; en az bunlar kadar önemli olan teopolitik boyut. Ve bu da tapınağın yeniden inşasıyla doğrudan bağlantılı.