18 Ekim 2026 Pazar

Z.T.KOR: İSRAİL İÇİN YENİLMEZLİK MİTİNİN SONU


İSRAİL İÇİN YENİLMEZLİK MİTİNİN SONU

Derin Tarih dergisi, sayı 175, Ekim 2026, s.84-90.

Zahide Tuba Kor

NOT: Blogdaki şahsıma ait bütün yazı, röportaj, tercüme, fotoğraf ve infografikleri ancak kaynak göstermek şartıyla kullanabilirsiniz.

NOT: Blogda yer alan 1000’e yakın içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.


İsrail’in 1967’de elde ettiği ezici zaferle oluşan yenilmezlik miti ve kibri, 1973 Savaşı’yla birlikte sarsılarak yerini toplumsal ve askerî krizlere bıraktı. Mısır ve Suriye’nin sınırlı ama stratejik baskını, Tel Aviv’i varoluşsal bir özgüven sorununa ve ABD’ye tam bağımlılığa sürükledi. Savaşın yarattığı bu tektonik kırılma, İsrail siyasetinde revizyonist sağın yükselişini tetiklerken; Mısır’la yapılan barış hamlesi Arap cephesini bölüp işgali kalıcılaştırmanın önünü açtı. Ayrıca 1973 Savaşı yöntem bakımından, savaşın 50. yıl dönümünde başlayan 7 Ekim Aksa Tufanı Operasyonu’na da ilham kaynağı olmuştur.

 

Ekim 1973 Savaşı, İsrail’de âdeta bir deprem etkisi yapmıştır. Benzer bir sarsıntı, aradan 50 yıl geçtikten sonra, 1973 Savaşı’yla çeşitli yönlerden benzerlikler taşıyan 7 Ekim 2023 Aksa Tufanı Operasyonu’yla yeniden yaşanacaktı.

Mısır ve Suriye, 1967’de altı günde topraklarını üç kat genişletmenin kibri ve özgüveniyle işgal toprakları üzerinde hiçbir müzakereye yanaşmayan İsrail’i masaya çekebilmek ve topraklarını geri alabilmek için Yahudilerin en kutsal günü olup 25 saat oruç tuttukları Yom Kippur’da (Kefaret Günü) sürpriz ve sınırlı bir savaş açtılar. Aynı zamanda Ramazan ayına denk gelen bu savaşta, Mısır ordusu Süveyş Kanalı’nı zayiatsız geçerek, İsrail ordusunu Sina’da kritik Bar-Lev hattından püskürtmeyi başardı. Ancak ABD, tarihin o güne kadar kaydettiği en büyük hava koridorunu kurup bir ay boyunca İsrail’e -200 bin tonu askerî malzeme olmak üzere- silah ve gıda dâhil her türlü ihtiyaç maddesini ulaştırdı. Bu sayede bir hafta sonra toparlanan İsrail ordusu, karşı saldırıya geçerek çekildiği yerleri iki hafta içinde geri alıp Mısır ve Suriye topraklarında ilerledi. Öyle ki Mısır’da Süveyş Kanalı’nı aşıp 1600, Suriye’de Golan’ı aşıp 600 kilometrekare toprağı işgal etti. Bu süreçte SSCB de Mısır ve Suriye’ye benzersiz bir askerî destek sağladı. Soğuk Savaş şartlarında süper güçler ABD ve SSCB’nin devreye girmesiyle savaş, kesin bir galibi olmadan üç haftada bitirildi (6-26 Ekim).

1973 Savaşı’nın İsrail’de bir deprem etkisi yapmasının sebepleri nelerdi?

1967 Altı Gün Savaşı İsrail siyasetinde, ordusunda ve toplumunda güçlü bir yenilmezlik algısının oluşmasına yol açmış; yüksek bir özgüveni beraberinde getirmişti. Bunu, İsrail toplumunda ve askerî çevrelerinde Arapları küçümseme ve rehavet izledi. Hatta savaştan iki buçuk ay evvel, 26 Temmuz 1973’te General Ariel Şaron, Yediot Aharanot gazetesinde şöyle yazmıştı: “İsrail şimdi askerî bir süper güçtür. Avrupa ülkelerinin birleşik bütün kuvvetleri, bizimkinden daha az güce sahiptir. İsrail, Hartum’dan Bağdat’a ve Cezayir’e kadar uzanan bölgeyi bir hafta içinde fethedebilir.”

İşte, Ekim 1973’te Arap ordularının savaşın ilk safhasında elde ettiği kısmî başarılar, İsraillilerin onsuz yaşayamayacakları özgüvenine ve caydırıcılığına ciddi bir darbe vururken, “yenilmezlik” mitini de önemli ölçüde sarstı. Savaşın üçüncü gününde Maariv gazetesinin başyazısında şu satırlara yer veriliyordu: “Karşı saldırımız Arapların kolektif bilinçlerinde ulusal bir travmaya yol açacak şekilde şiddetli, yıkıcı, acımasız ve gaddarca olmalı; Arapların Yom Kippur macerası onlara öylesine pahalıya mâl olmalı ki bu türden bir maceraya bir daha girişmeleri hâlinde korkuyla titresinler… Aklın sınırlarını aşan öyle bir darbe indirmeliyiz ki Arapların kendilerini koruma güdüsü İsrail’in varlığını kabul etmelerine yol açsın.”

İsrail neden gafil avlandı?

İsrail neden iki cepheli sürpriz bir saldırıya maruz kalmıştı? Bir istihbarat eksikliği mi söz konusuydu? Tarihçi Avi Shlaim’e göre tam tersi geçerliydi: “İsrail ordusu ve istihbaratı, düşmanlarının askerî kapasitesi ve harekât planları hakkında muazzam detaylı ve tam bilgiye sahipti. Tahmin edememeleri, eldeki bilgi eksikliğinden değil, bilgileri yanlış değerlendirmekten kaynaklanıyordu.” Yani askerî-güvenlik kadrolarının beklentisi, Mısır’ın İsrail’in askerî hava üslerine saldırıp hava kuvvetlerini devre dışı bırakabilir güce gelene kadar saldırmayacağı, Suriye’nin de Mısır dâhil olmadığı sürece İsrail’e karşı topyekûn bir savaş başlatamayacağı yönündeydi. Temmuz 1972’de Enver Sedat yönetiminin Nâsır döneminde gelen 15 bin Sovyet askerî danışmanı sınır dışı etme kararı da süper güç desteğinden mahrum bir Mısır’ın İsrail’e savaş açmaya cesaret edemeyeceği öngörüsünü pekiştirmişti.

İsrail güvenlik çevrelerine göre Arap devletlerinin saldırı riskini göze alması, askerî bakımdan âdeta bir intihar girişimi olurdu; zira İsrail’in Arap ordularını kısa sürede püskürtecek ve onlara ağır kayıplar verdirecek askerî kapasiteye sahip olduğu düşünülüyordu. Ayrıca, Süveyş Kanalı boyunca inşa edilen sığınaklardan ve sağlam tahkimattan oluşan Bar-Lev hattını Mısır ordusunun aşabilmesini mümkün görmüyorlardı. Kahire’nin elindeki alternatifler tükendiğinde -ki Başbakan Golda Meir’in tüm barış önerilerini reddetmesiyle tam da böyle bir döneme girilmişti- Sedat yönetiminin doğrudan müzakere masasına oturmak ve İsrail’in şartlarına boyun eğmek zorunda kalacağı düşünülüyordu. Yani yenilmezlik mitinden, aşırı özgüvenden ve düşmanın acizliği kanaatinden kaynaklanan bir siyasî zafiyet de söz konusuydu. Mısır ve Suriye’nin harekât planlarını büyük bir gizlilik içinde yürütmeleri de saldırının İsrail açısından stratejik bir sürprize dönüşmesinde önemli rol oynamıştı.

Ayrıca İsrail hükümeti, 1972-1973 yıllarında Sovyet Yahudilerinin ABD yerine İsrail’e kitlesel göçünü teşvik etmek gibi öncelikli meselelerle meşguldü. Bunun yanı sıra, Avusturya hükümetiyle yaşanan, Filistinli gerillalarca bir trenin kaçırılmasından kaynaklanan diplomatik kriz de İsrail yönetiminin gündemini meşgul ediyordu. En önemlisi, İsrail yönetimi, 31 Ekim’de yapılacak olan genel seçim çalışmalarıyla meşguldü.

Tüm bu etkenler bir araya geldiğinde, Mısır ve Suriye’nin ortak bir saldırı hazırlığı içinde olduğuna dair, harekâtın zamanı ve hedefleri hakkında oldukça isabetli bilgiler içeren istihbarat raporları İsrail’in üst düzey karar alıcıları tarafından yeterince ciddiye alınmamıştı. Öyle ki Genelkurmay Başkanı David Elazar’ın 5 Ekim akşamı gelen istihbarat üzerine genel seferberlik ilan etme düşüncesine Savunma Bakanı Moşe Dayan karşı çıkmıştı. Ertesi gün savaşın başlamasından kısa süre sonra, saldırının boyutu ve İsrail’in karşı karşıya bulunduğu tehdidin ciddiyeti ortaya çıktı. Bu örnek, uluslararası ilişkilerde hem güç zehirlenmesinin nelere yol açabileceğini hem de algıların olgular kadar önemli olduğunu gösteren çarpıcı bir örnektir.

Araplar, İsrail’in anladığı şekliyle topraklarının tamamını geri alma hedefli topyekûn bir savaşa girişmemiş, sınırlı bir savaş açarak süper güçlerin müdahale etmek zorunda kalacağı ve İsrail’e baskı uygulayarak siyasî çıkmazı sonlandıracağı bir uluslararası kriz çıkarmaya odaklanmışlardı. Yani hedef askerî değil siyasî idi. Bu da İsrail’in gafil avlanmasına yol açan faktörlerden biriydi. Enver Sedat’ın önünde 1956 Süveyş Savaşı örneği vardı: İsrail, İngiltere ve Fransa ile birlikte giriştiği savaşta Sina Yarımadası’nı işgal etmiş, ancak ABD ve Sovyetler Birliği’nin müdahale ve tehdidi sonucunda birkaç ay sonra bölgeden çekilmek zorunda kalmıştı. Bu savaşta Cemal Abdünnâsır, üç kolonyal gücün saldırısı karşısında askerî yenilgi alsa da süper güçler ABD ve SSCB’nin müdahalesiyle siyasî bir zafer elde etmiş, Arap dünyasının kurtarıcı kahramanına dönüşmüştü.

İsrail’deki şok ve sarsıntılar

İsrail ordusu, Mısır ve Suriye topraklarında ilerleyerek başkentlerini tehdit edecek noktaya ulaşmış ve her iki ülkenin ordusuna ağır kayıplar verdirmiş olsa da savaş, İsrail açısından 1948, 1956 ve özellikle 1967’deki gibi ezici bir zaferle sonuçlanmadı. Savaşta ilk kez birçok İsrail askeri esir alınıp aşağılanırken 2.800’ü öldürüldü, 8.800’ü yaralandı ki bu sayı 1967 Savaşı’nda hayatını kaybedenlerin dört katıydı (Mısır’ın asker kaybı 7.700, Suriye’ninki 3500’dü.) Bazı tugaylar tamamen yok edildi; öldürülen ve esir alınanlar arasında tugay komutanları da vardı. Ordu 840 tank ve 109 uçak kaybetti. (Mısır ve Suriye’nin toplam kaybı ise 2.000 tank ve 450 uçaktı.)

Bütün bunlar, savaşı mümkün olan en az zayiatla düşman topraklarında yürütmeyi, karşı tarafa herhangi bir kazanım fırsatı vermemeyi ve onun askerî kapasitesini büyük ölçüde etkisiz hâle getirmeyi esas alan İsrail askerî stratejisi açısından önemli bir başarısızlığa işaret ediyordu. Savaş İsrail ordusu, yönetimi ve halkı için travmatik bir etki oluşturdu. Sadece askerî bakımdan değil; psikolojik, ideolojik, diplomatik ve ekonomik bakımdan da sarstı. Ordu içinde ve siyaset arenasında tartışmalar baş gösterirken, generaller başarısızlığın sorumlusu olarak birbirlerini suçlamaya başladılar.

Savaştaki başarısızlığı araştıran Agranat Komisyonu’nun raporunda siyasîler aklanırken istihbarat alanındaki başarısızlığın sorumluluğunun tamamen orduya yüklenmesi kamuoyunda ciddi tepkilere yol açtı. Halk sivil ve askerî otoritelere ateş püskürüyordu. Kurucu Avrupa kökenli Yahudiler (Aşkenazi) ile Doğulu Yahudiler (Sefaratlar ve Mizrahiler) arasında toplumsal çatışmalar yoğunlaştı. İsrail’e göç azaldı. Savaşın ekonomi üzerindeki ağır yükü nedeniyle kapsamlı kemer sıkma tedbirlerine başvurulurken, İsrail toplumunun hayat standartlarında da belirgin bir gerileme yaşandı.

Ne var ki savaşın yol açtığı bu olumsuzlukların tamamı geçici olup zamanla aşılacak, İsrail özellikle ABD’den aldığı kapsamlı destek sayesinde ekonomik ve askerî bakımdan yeniden toparlanacaktı. Nitekim 1968’de 77 milyon dolar düzeyinde olan Amerikan yardımı, 1975’te 1 milyar doları aşacak; dahası, Mısır’la imzaladığı barış karşılığında 1979’dan günümüze her yıl 2 ila 3 milyar dolar yardımla ödüllendirilecekti. 1973 Savaşı İsrail’in ABD yardımına ne denli bağımlı olduğunu da göstermişti.

1973 Savaşı İsrail’i siyasî bakımdan da sarsmıştı. Savaşa hazırlıksız yakalanarak ülkeyi “ulusal felaket”e sürüklediği düşünülen Başbakan Golda Meir’ın liderliğindeki İşçi Partisi İttifakı, 31 Aralık’ta yapılan seçimlerde oy kaybetmesine ve milletvekili sayısı 56’dan 51’e düşmesine rağmen seçimden birinci çıktı ve 1 Nisan’da yeni hükümet kuruldu. Ancak halkın giderek artan öfkesi karşısında Meir, yeni hükümeti kurmasından yalnızca on gün sonra suçluluk duygusuyla istifa ederek siyasî hayattan çekildi. Yerine 1967 Savaşı’nın muzaffer Genelkurmay Başkanı İzak Rabin geçti ama siyasette başarılı bir performans sergileyemeyecekti.

Asıl şok, 1977 erken genel seçimleriyle geldi. Bu seçim, alt sınıf muamelesi gören Sefarad ve Mizrahi Yahudilerin devleti kuran Aşkenazi elite karşı bir isyan hareketi olup tarihe “İsrail’in deprem seçimleri” olarak geçti. Ülkeyi 29 yıldır yöneten İşçi Partisi ilk kez iktidarı kaybederken, yine Aşkenazi kadroların yönetiminde olmakla birlikte dışlanmış Yahudilerin oyunu almayı başaran, Siyonizmin fanatik ve yayılmacı ilhakçı kanadı durumundaki revizyonistlerin Likud hükümeti kuruldu.

1967 Savaşı’nın ardından oylarını istikrarlı bir şekilde arttırmaya başlayan Likud, başka siyasî partilerle birleşmeler yoluyla iktidara geldi. “Büyük İsrail” vizyonuna sahip aşırı milliyetçi sağ kanat, 1980’ler ve 2000’lerde İsrail siyasetine damga vuracaktı. İşçi Partisi, 1948 ve 1967’de bir yandan etnik temizlik uygularken, diğer yandan Batılı söylemlerle dünyayı aldatma politikası takip ediyordu. Bu yaklaşımı terk eden ve uluslararası tepkileri dikkate almayan Likud döneminde ise İsrail’de militanlaşma ve radikal eğilimler giderek artmıştır.

Savaştan siyasî uzlaşmaya…

Başbakan Golda Meir, Araplara yönelik hiçbir tavize yanaşmayan, Filistinlilerin varlığını yok sayan inatçı ve otoriter bir liderdi. 1969-1973 arasında her türlü siyasî çözüm riskinden kaçınıp statükoyu sonuna kadar sürdürmeye odaklanmıştı. Çünkü Araplara hiçbir surette güven duymuyor, onların ancak kuvvet kullanımından anlayacağına inanıyordu. Dahası, siyasî çözümün ülkeyi böleceğinin ve güvenliğe zarar vereceğinin farkındaydı. Ayrıca “Büyük İsrail”e kavuşmuşken çekilme sürecini başlatıp toprak kaybına neden olan ilk başbakan olarak tarihe geçmek istemiyordu.

1967 Savaşı’nın ardından gelişen ABD-İsrail stratejik ortaklığı, bilhassa Başkan Richard Nixon döneminde (1969-1974) İsrail’in ABD’nin Orta Doğu politikasının ana dayanağı haline gelmesi de Meir’in özgüvenini pekiştiren sebeplerden biriydi. 1967 Savaşı’ndan sonra Mısır’la aralıklarla yaşanan çatışmalar, Meir’in başbakanlığı sırasında tırmanarak 17 ay süren Yıpratma Savaşı’na dönüştü (1969-70) ve bu ağır maliyetli savaş berabere bitti. Meir’in Yıpratma Savaşı’ndan “yıpratma diplomasisi”ne geçişi ve Arapları bu yolla dize getirip onlara boyun eğdireceği beklentisi, ülkeyi 1973 Savaşı’na sürükledi.

İlk kez bir Arap-İsrail Savaşı, uzun uğraşların sonunda siyasî uzlaşmanın önünü açacaktı. Tabii ki uzlaşmaya giden yol zorlu ve krizlerle doluydu. Meir’in yerine geçen İzak Rabin de ABD’nin çözüm baskısı karşısında oyalama taktiklerine başvurup zaman kazanmaya ve bozulan dengeleri İsrail lehine değiştirmeye odaklandı. (Zaman kazanma, Siyonist hareketin on yıllardır kullandığı –ekseriyetle işe yarayan– taktiklerdendir.)

Savaştan sonra İsrail yönetiminin görüş ve tavrı daha da sertleşti. Kesin bir zaferin elde edilemediği 1973 Savaşı gölgesinde ve Arap petrol kozunun yarattığı uluslararası baskı altında çözüm süreci ilerletilirse hem fazla taviz vermek zorunda kalınacağı hem de “İsrail kendini güçlü hissetmediğinde taviz verebilir” düşüncesinin Arapların zihnine yerleşeceği endişesi hâkim oldu. Dolayısıyla Rabin, önceliği savaşın yol açtığı stratejik, diplomatik ve psikolojik travmaları atlatmaya ve şartlar İsrail lehine dönene kadar mevcut statükoyu korumaya verdi.

ABD’nin büyük baskısı karşısında Rabin, hasımlarıyla savaş hâlini sona erdiren ve kısmi geri çekilme içeren saldırmazlık anlaşmaları imzalamakla yetindi. Bunun karşılığında o kadar büyük tavizler aldı ki ABD’nin Ortadoğu politikasını neredeyse İsrail ipoteğine soktu. 4 Eylül 1975’te Mısır-İsrail arasında imzalanan II. Sina Anlaşması bir buçuk yıl önceki anlaşmanın benzeri olduğu hâlde karşılığında ABD’den, (F16’lar ve füzeler dâhil) askerî ekipmandan tutun enerji ve ekonomik ihtiyaçların teminine kadar uzun vadeli ve sürekli destek taahhüdünü yazılı olarak aldı. Bu sayede İsrail Washington’dan 4 milyar dolarlık askerî yardım alacak, böylece savaştaki askerî ve ekonomik kayıplarını telafi edecekti. Ayrıca, yapılan gizli anlaşmayla ABD İsrail’e FKÖ’yle müzakere yürütmeme, onu tanımama ve İsrail’e danışmadan Ortadoğu’da herhangi bir girişimde bulunmama sözü verdi. Bütün bunlar karşılığında ise İsrail, Sina Çölü’nde stratejik geçitlerin ve petrol sahalarının da içinde olduğu sadece yedide birlik topraktan çekilecekti! ABD verdiği taahhütler karşılığında İsrail’den Batı Şeria ve Golan için müzakerelere başlama garantisi bile alamadı. Amerikan baskılarına rağmen Suriye ve Filistin ayağında hiçbir ilerleme sağlanamayacaktı.

Rabin’in başarısız başbakanlığı İşçi Partisi iktidarının sonunu getirecekti. Sürpriz gelişme ise ideolojik olarak, Tanrı tarafından vadedilmiş hiçbir toprak parçasından çekilmemek gerektiğine inanan Likudlu Menahem Begin’in bir Arap ülkesiyle toprak karşılığı barış yapan ilk başbakan olarak tarihe geçmesiydi.

“Mısır’sız savaş, Suriye’siz barış olmaz”

Peki, İşçi Partisi hükümetleri müzakere sürecini zamana yayarken, ülkenin ilk revizyonist Başbakanı Menahem Begin neden 1979’da Mısır’la barış yaparak ideolojisiyle ve ilkeleriyle çelişme pahasına Sina’dan çekilmeyi kabul etti? Bunda Amerikan Dışişleri Bakanı Henry Kissenger’ın diplomatik marifetinin ve ABD’nin İsrail’e yaptığı büyük ekonomik yardımın rolü büyüktü. Daha da önemlisi, ilk defa Arap orduları birlikte hareket ederek İsrail’i gafil avlamış ve ona yenilmez olmadığını göstermişti. Evet, İsrail 1973’te kısa süreli bir geri çekilmenin ardından ABD sayesinde toparlanıp güçlü bir karşılık verebilmişti; ancak bir sonraki sürpriz karşılaşmada Araplar çok daha hazırlıklı olurlar, eşgüdüm içinde hareket ederler ve ellerindeki petrol gibi kozları ve kaynakları daha etkili kullanıp ABD’nin sınırsız desteğine engel olurlarsa, İsrail yenilgiye uğrayabilirdi.

Muhtemel riskleri göz önünde bulundurarak en güçlü Arap ülkesi olan Mısır’la barış yaparak hem Arap ordularıyla birkaç cephede savaşma ihtimalini ortadan kaldırdı hem Suriye, Ürdün, Lübnan ve Filistin’in de yer alacağı kapsamlı bir bölgesel barışı engelledi hem de barış sayesinde İsrail’i uluslararası dışlanmışlıktan kurtardı. Ahde vefası olmayan İsrail bir anlaşmaya uyuyorsa, bunun sebebi çok daha büyük kazanımlar elde edecek olmasıdır; Mısır’la barış da bunun tipik bir örneğiydi.

30 yıl evvel Filistin Mandası’nın baş teröristi olan, Deir Yasin köyü katliamı ve İngiliz Mandası karargâhı King David Oteli’nin havaya uçurulması dâhil büyük saldırılara imza atmış Irgun çetesi lideri Begin, 1978’de barışın önünü açan Camp David Anlaşmalarına imza atması sayesinde Mısır Cumhurbaşkanı Enver Sedat’la birlikte Nobel Barış Ödülüne layık görülmüştü. Daha önemlisi, Sina’dan çekilirken; Gazze ve Batı Şeria’da işgali ilhaksız kalıcılaştırma, Kudüs’ü daha fazla Yahudileştirme, 1981’de Golan Tepeleri’ni ilhak ve 1982’de Lübnan’ı işgal imkânına kavuşarak bölgede tartışmasız bir güce dönüştü. Begin’in bu cüretkârlığında 1980’lerde ABD’de Ronald Reagan’ın başkanlığında ilk kez Evanjelik Hristiyanların iktidara taşınmasının ve ikinci Soğuk Savaş’ın başlamasının da etkisi vardı.

İsrail, Mısır’la barıştan sonra artık herhangi bir düzenli Arap ordusuyla savaşmayacak; 1980’lerden itibaren İslâmî Cihat, HAMAS, Hizbullah gibi örgütlerle mücadele devri başlayacaktı. Ayrıca, Camp David düzeninin ayakta kalması için o tarihten bugüne Mısır’la birlikte her sene Amerikan yardımı alacaktı. ABD bu sayede en önemli Arap ülkesini Amerikan eksenine dâhil etmeyi başarmış oluyordu. Nihayetinde 1973 Savaşı’yla Ortadoğu’daki güç dengeleri değişirken, 1980’lerden itibaren bölgede “Mısır’sız savaş, Suriye’siz barış olmaz” denklemi ortaya çıktı.

Umuttan hüsrana…

Bu savaş Filistin’le ilgili değildi. Ancak savaşta ABD’nin İsrail ordusuna hava köprüsüyle tam desteğine tepki olarak Arapların ilk kez petrolü bir koz olarak kullanması ve fiyatların dört kat fırlaması nedeniyle Filistin dünya gündemine oturdu. Batılı devletler, topraklarından çok uzakta Orta Doğu’da yaşanan gelişmelerin kendi ceplerini etkileyebildiğini, dolayısıyla bunları görmezden gelemeyeceklerini anladılar ve Filistin politikalarını gözden geçirmek zorunda kaldılar. Bu vesileyle FKÖ 1974’te Arap Birliği ve Birleşmiş Milletler’de Filistinlilerin tek meşru temsilcisi olarak tanındı, hatta FKÖ’ye BM’de “gözlemci örgüt” statüsü verildi.[1] Ulusal kurtuluş hareketi lideri olarak görülmeye başlanan Yaser Arafat, BM kürsüsüne çıkarak 100 dakikalık tarihî bir konuşma yaptı. BM’de dengelerin aleyhine değiştiği İsrail, dünyada ürkütücü bir diplomatik yalnızlık yaşadı ve tek gerçek dostunun ABD olduğunu gördü. Bu da Siyonizmin ve İsrail’in geleceği hakkında derin endişelerin ortaya çıkmasına yol açtı.

Araplar ve Filistinliler arasında ise gelişmelerin İsrail aleyhine seyretmesinin kalıcı bir değişime işaret ettiğini zannedenler oldu. İsrail’deki toplumsal çatışmaların derinleşeceği, Yahudi göçünün azalacağı, siyasî ve ekonomik krizlerin ise devam edeceği öngörüldü. İyimser çevrelerde muhtemel bir çözümden İsrail’in değil, Arapların galip çıkacağı; barışla birlikte Yahudi devletinin dışlayıcı, yayılmacı ve saldırgan tutumunun ortadan kalkacağı yönünde analizler yapıldı. Hatta Siyonizmin 1967’de zirvesine ulaştığı, 1973 yılının ise Siyonist gerilemenin başlangıcı olduğu yazıldı. Ne var ki bu heyecan kısa sürecekti. Bir yandan 1975’te başlayan Lübnan İç Savaşı ve statükonun bozulmaması için 1976’da Suriye’nin Maruni Hıristiyanlar lehine (solcu Lübnanlılar ve FKÖ aleyhine) askerî müdahalesi, diğer yandan İsrail’in FKÖ’yü yok etme hedefiyle 1978’de kısa süreliğine ve 1982’de 18 yıllığına Lübnan’ı işgali, öte yandan 1978-79’da İsrail’in Mısır’la barışı bu gidişata ağır bir darbe vuracaktı. Filistin halkı özgürleşmeyi beklerken 1982-83’te FKÖ hem iç bölünmeye maruz kalacak hem de merkez üssü Lübnan’dan binlerce kilometre öteye sürülecek; bu süreçte Filistinliler birçok katliama uğrayacaktı.

1973 Savaşı, Filistin uğruna değildi ama Filistinlilere yaramıştı; 1979 Mısır-İsrail barışı ise Filistinlilere darbe vuracaktı. Mısır’ın ısrarlı talebiyle, barışa karşı Arap ülkelerinden yükselecek tepkileri dindirme amaçlı –Filistinlilerin gıyabında– İsrail’le “Ortadoğu’da Barış İçin Çerçeve” anlaşması imzalandı. Ancak tam da İsrail’in istediği gibi çerçevenin dili muğlaktı ve uygulanması şartlara bağlıydı. ABD ve Mısır’ın itirazlarına rağmen göstermelik bir belge olarak kaldı.

Aynı süreçte Başbakan Begin, arka kapı diplomasisiyle ABD’ye kendi Filistin “özerkliği/öz yönetimi” planını onaylattı. Buna göre resmen ilhak olmadan işgal altındaki bütün topraklar İsrail’in elinde kalacak, askerî üsler yerinde duracak, yerleşimler genişleyecek, Yahudi göçü ve ekonomik hegemonya sürecek, sadece sivil idare yükü yerel halkın veya kısmen Ürdün’ün elinde olacaktı. Sonuçta Mısır, Sina’sına ve ekonomik kaynaklarına yeniden kavuşurken, Filistin’de işgal ve revizyonist Siyonist ideolojiyle Yahudi yerleşimlerinin yayılması fiilen meşruiyet kazanacaktı.

Son olarak 1973 Savaşı, Arap devletlerinin İsrail karşısında askerî ve siyasî bakımdan en güçlü konumda oldukları dönemdi. İsrail ise çözüm sürecini zamana yayarak elini güçlendirmiş; Arap devletleri arasındaki ayrılıklardan yararlanmış ve zaman zaman gerilim yaşasa da süper güç ABD’nin desteğini arkasında tutarak başlangıçta aleyhine gelişen süreci zamanla lehine çevirmeyi başarmıştı.

1973 Savaşı, günümüze de ışık tutan önemli dersler barındırmaktadır. Savaşın 50. yıl dönümüne rastlayan 7 Ekim Aksa Tufanı Operasyonu’na yöntem bakımından ilham kaynağı olduğu da aşikârdır.

 

Kaynakça:

Avi Shlaim, Demir Duvar: İsrail ve Arap Dünyası, Küre Yayınları.

David Hirst, Silah ve Zeytin Dalı: Ortadoğu’da Şiddetin Kökenleri, İyidüşün Yayınları.

Fahir Armaoğlu, Filistin Meselesi ve Arap-İsrail Savaşları (1948-1988), Kronik Kitap.

Ilan Pappe, Yeryüzünün En Büyük Hapishane si: İşgal Altındaki Toprakların Tarihi, Küre Yayınları.

Ilan Pappe, İsrail: Tartışmalı Devletin Kodları, Timaş Yayınları.

William Cleveland, Modern Ortadoğu Tarihi, Agora Yayınları.



[1] Aslında BM’de Filistin lehine dengelerin değişmesi çok daha öncedir. Sömürgelerin bağımsızlıklarını kazanması ve BM’de temsilleriyle birlikte Genel Kurul kararları -bağlayıcı olmasa da- Filistinliler için önemli kazanımlar içeriyordu. Mesela 1969 tarihli BM Genel Kurulu kararıyla “Filistin halkının kendi geleceğini tayin hakkı” tanındı. 1973’te Genel Kurul, kendi geleceğini tayin hakkı ile mültecilerin geri dönüş ilkesi arasında doğrudan bir bağlantı kurup birbirinin ayrılmaz bir parçası saydı. Ardından bu hakları elde edebilmek için “mücadele” etme hakkını da tanıdı. FKÖ, Batı-dışı toplumlarda “sömürgecilik karşıtı bir Üçüncü Dünya devrimci hareketi” olarak kabul gördü. FKÖ’yü bir “terör örgütü”, Filistin’i bir “terörizm meselesi” sayarak gayrimeşru kılmaya çalışan İsrail açısından bunlar kabulü mümkün olmayan kararlardı. 1974’te FKÖ’nün Filistinlilerin “tek meşru temsilcisi” kabul edilip BM’de “gözlemci örgüt” statüsü kazanması, sadece İsrail’e değil, Filistin toprakları üzerinde hak iddia eden Ürdün’e de bir darbeydi.


11 Ekim 2026 Pazar

Z.T.KOR: SİYONİST YERLEŞİMCİ-KOLONYALİST PROJENİN SON HALKASI GAZZE SOYKIRIMI

 

SİYONİST YERLEŞİMCİ-KOLONYALİST PROJENİN SON HALKASI GAZZE SOYKIRIMI

Tashih dergisi, sayı 1, Temmuz-Ağustos 2026, sf.29-31, https://tashihmedya.com/siyonist-yerlesimci-kolonyalist-projenin-son-halkasi-gazze-soykirimi/ 

Zahide Tuba Kor

NOT: Blogdaki şahsıma ait bütün yazı, röportaj, tercüme, fotoğraf ve infografikleri ancak kaynak göstermek şartıyla kullanabilirsiniz.

NOT: Blogda yer alan 1000’e yakın içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.


Spot: İsrail’in 7 Ekim’i fırsat bilip soykırıma başvurarak yayılması hem stratejik, jeopolitik, jeoekonomik ve teopolitik hedeflerinin bir neticesi hem de 19. yüzyıl sonu-20. yüzyıl başında temelleri atılan Siyonist yerleşimci- kolonyalist projenin son halkasıdır.

Spot: Gazze’de soykırımla hedef, hem olabildiğince çok Gazzeliyi öldürmek hem de bombardımanlarda ölememiş olanları ölümden beter bir hayata mahkûm etmek, böylece onursuz ve sefil bir ilkel hayat ile toprakları terk seçeneği arasında bırakmaktı.

 

“Demokratik bir Yahudi devleti” kurma hedefiyle yola çıkan Siyonistler, 1948 ve 1967’de ele geçirdikleri topraklardaki Filistinli nüfusa karşı iki defa etnik temizlik uygulayarak yarıdan fazlasını mülteciye dönüştürdü. Sonraki süreçte –dünyanın tepkisinden çekinerek– Filistinlileri fiziken öldürmekten veya zorla yerinden etmekten ziyade iktisadi ve psikolojik çökertme taktiklerine başvurarak boyun eğdirmeyi veya ‘gönüllü’ terke zorlamayı önceledi. 7 Ekim Aksa Tufanı Operasyonu ise bir süredir fırsat kolladıkları üçüncü etnik temizliğin kapılarını araladı. Öncelikli hedef, Gazzelileri topluca Sina’ya sürüp toprakları yeniden işgal etmekti; ancak bunu başaramayınca soykırıma giriştiler. Artık hedef, bütün altyapıyı ve üstyapıyı yerle bir edip yeniden inşayı engelleyerek ve en temel ihtiyaçların dahi girişine izin vermeyerek Gazze’yi kalıcı olarak yaşanamayacak bir bölgeye, devasa bir çadır kente dönüştürmekti.[1] Yani hem olabildiğince çok Gazzeliyi öldürmek hem de bombardımanlarda ölememiş olanları ölümden beter bir hayata mahkûm etmek, böylece onursuz ve sefil bir ilkel hayat ile toprakları terk seçeneği arasında bırakmaktı. Çünkü geçmiş tecrübeler, şehit çocuklarının çoğunun büyüdüklerinde birer direnişçiye dönüşüp İsrail’den intikam almaya çalıştığını gösteriyordu.

İsrail, hayatın en basit rutinlerini bile Gazzeliler için işkenceye dönüştürdü. Soğukta ısınmak, sıcakta serinlemek, yağmurda başını sokacak bir çatı bulmak, geceleri deliksiz uyku çekmek, ocakta yemek pişirmek, karnı doyurmak, temiz su içmek, haşeresiz-kemirgensiz bir ortamda barınmak, rahatça tuvalete girmek, abdest almak, ılık suda yıkanmak, temiz giyinmek, mahremiyeti korumak, sırtını bir yere yaslamak, akşamları aydınlanmak, emniyette hissetmek, belli bir yerde iskân etmek Gazzelilerin ekseriyeti için artık mazide kalmış birer lüks.[2]

İsrail, Gazzelilerin maddi-manevi her şeyini –evlerini ve geçim kaynaklarını, ailelerini ve arkadaşlarını, öncü ve profesyonel meslek sahibi kadrolarını, eşyalarını ve hatıralarını, mezarlıklarını, kültürünü ve değerlerini, ruh ve beden sağlıklarını, vücut bütünlüklerini, eğitimini (Arap dünyasının en eğitimli kesimi olma vasfını), kütüphanelerini, arşiv belgelerini, sanat eserlerini, tarihini, toplumsal ve bireysel hafızasını, insanlıklarını ve onurlarını, mahremiyetlerini, ahlaklarını, vatana ve toprağa olan bağlılıklarını, umutlarını ve hayallerini, toplumsal dokusunu, direnme azmini ve direnişçilerini, emniyet hissini, güvenlerini ve özgüvenlerini, hatta ve hatta imanlarını ve inançlarını– yitirtmek amacıyla akıl almaz her yola başvurdu. Kamu düzenini bozdu ve kurumsal yapıyı çökertti, böylece suçların yaygınlaşmasını teşvik etti. Gazzelileri geçmiş etnik temizliklerde ayakta tutan ve mevcut soykırım karşısında toprağına bağlayan en temel unsurları hedef aldı. Halihazırda Gazze(liler), uzun ve yıkıcı her savaşta olduğu gibi, çok büyük bir değişim-dönüşümden geçiyor. Ama direnme kararlılığı hala yitip gitmiş değil.[3] Bunda Şeyh Ahmed Yasin ve arkadaşlarının 1980’lerden itibaren ektiği tohumlar etkili.

İşgal ordusu sadece yüz binlerce Filistinliyi ölüme, hastalığa ve sakatlığa mahkûm ederek ve bazı ailelerin kökünü kazıyarak bir soykırım[4] uygulamadı; aynı zamanda literatüre yeni kavramlar kazandıran birçok kırım türüne imza attı.

İsrail’in soy-kırım dışındaki kırım suçları neler?

Ø Hafıza-kırım, tarih-kırım, kültür-kırım Filistinlilere ait her şeyi ve Gazze’nin birkaç bin yıllık tarihî ve kültürel mirasını ya çaldı ya da imha etti.

Ø Mesken-kırım, şehir-kırım Başta Gazze’nin kuzeyi, doğusu ve güneyi olmak üzere birçok yerleşimi yıktıktan sonra hem işlediği suçları ‘temizlemek’ hem de ABD’nin Gazze Rivierası projesi ve yeni Yahudi yerleşimleri için enkazı kaldırdı. Gazzelilerin halen yaşadığı yerlerin çoğunu da bir moloz yığınına dönüştürüp eski Gazze’den eser bırakmadı.

Ø Mezar-kırım Kullandığı tahrip gücü muazzam bombalar yüzünden nice ceset enkaz altında çürüyüp giderken ve yine nicesi buharlaşırken cesedine ulaşılabilen şanslılar mezarlıklara gömüldü; ancak İsrail tarihî olanlar da dahil birçok mezarlığı yıkarken esirlerini bulma kisvesi altında bir kısmını da tahrip etti. Ayrıca hastanelerde ve hapishanelerde katlettiklerini toplu mezarlara gömdü.

Ø Eğitim-kırım Filistinlilerin işgalciye karşı en önemli direniş yöntemi iyi eğitimdi. İşgal ordusu, ilkokullardan üniversitelere ve camilere kadar eğitim-öğretim kurumlarını bombalayarak ve öğrencileri-öğretmenleri-akademisyenleri-hocaları katlederek kasıtlı bir cahilleştirme ve entelektüel sermayeyi yitirtme politikasına girişti.

Ø Sağlık-kırım Hastaneleri bombalayarak ve işgal ederek; doktorları öldürerek, sakatlayarak veya esir alarak zaten yetersiz olan sağlık sistemini çökertti. İlaç girişini engelleyerek kronik hastaları ölüme mahkûm etti. Her yaştan çok fazla Gazzeliyi kolsuz-bacaksız bıraktı; açlık yüzünden zihnen, fiziken ve ruhen gelişememiş –ve bu yüzden ileride kendisine direnemeyecek– yeni bir nesil üretmeyi hedefledi. Bağımlı bir toplum üretmek için gıdaların içine uyuşturucu haplar kattı. Kanser hastaları artarken Türkiye’nin kurmuş olduğu tek kanser hastanesini yıktı. Tedavi için yurtdışına çıkışları engelledi. Gazzelilerin hayat kalitesini düşürdü, ömürlerini kısalttı. Esir alıp öldürdüğü nice Gazzelinin organlarını çaldı.

Ø Ekolojik-kırım Zehirli atıklar bırakıp suyu-toprağı-havayı kirleterek, kanalizasyon sistemini çökerterek, çöplerin bertarafını imkansızlaştırarak ve on binlerce ton enkaz yığını oluşturarak muazzam bir çevre tahribatına yol açarken sadece insan değil bitki ve hayvan türünü ve bütün bir ekosistemi sistematik olarak yok etmeye odaklandı.

Ø Ekonomik-kırım Ambargolar yüzünden zaten üretim temeli zayıf ve İsrail’e bağımlı olan Gazze’de hem tarım ve hayvancılık, balıkçılık ve özel sektöre darbe vurarak hem de tam abluka uygulayarak ekonomiyi çökertti

Ø Medya-kırım Soykırımı belgeleyen yüzlerce gazeteciyi ve medya kuruluşlarını hedef aldı, dünya tarihinde en fazla medya mensubunu katletme unvanını kazandı. Soykırım izlerini silmek için birçok sosyal medya hesabını kapattırdı.

Ø Tekno-kırım Gazze’nin dijital altyapısını tahrip ederek dünyayla bağlantısını kesmeye odaklandı ve iletişim teknolojileri alanında çalışan kişileri ve kurumları hedef aldı. Kendisi de hem büyük teknoloji ve sosyal medya şirketlerini seferber ederek yapay zekaya ve dijital verilere hem de robot patlayıcılara dayalı yeni model bir savaş yürüttü.

İsrail’in kırımı her sahaya taşıyarak hedefi, Gazzelilerden tam bir intikam alırken onları ibret-i âlem kılmak ve böylece bütün bölgeye boyun eğdirerek varlığını garanti altına almaktı. Aynı zamanda Batı’dan tam destekle[5] “Büyük İsrail” hedefi doğrultusunda genişlemek ve askerî güçle mevcut düzeni yıkıp bölgenin hegemonuna dönüşmekti. 7 Ekim’i fırsat bilip kırımlara başvurarak yayılması hem stratejik, jeopolitik, jeoekonomik ve teopolitik hedeflerinin bir neticesi hem de 19. yüzyıl sonu-20. yüzyıl başında temelleri atılan Siyonist yerleşimci-kolonyalist projenin son halkasıydı.

Aksa Tufanı Operasyonu’nun sebepleri

İsrail’in Gazzelilerden intikam alacağı aşikâr olduğu halde direniş örgütleri neden Aksa Tufanı Operasyonu’na girişti? Bunun birçok sebebi vardı. Ama en önemlisi, Suudi Arabistan’ın da İbrahim Mutabakatı’na imza koymak üzere oluşuydu. Bu gerçekleştiği takdirde İsrail merkezli yeni bir siyasi, iktisadi-ticari ve askeri bölgesel düzen kurulacak ve “Filistin meselesi” tarihin “çöp sepeti”ne atılacak, İsrail’in bir dış politika meselesi olmaktan çıkıp içeride istediği gibi halledebileceği bir konuya indirgenecekti.[6] Yani revizyonist ve dini Siyonist hükümetin Kudüs ile Batı Şeria’daki emellerine ulaşmasına ramak kalmıştı. 17 yıldır abluka ve ambargo altında yaşayan Gazzelilerin tecritten kurtulma imkânı da kalmayacaktı. Dahası, Teksas’ta doğurtulup İsrail’e getirtilen –Tevrat’ta geçen– kusursuz kızıl düvelerin kurban edileceğinin açıklanması ve 2024’ün Tapınağı İnşa Yılı ilan edilmesi, Mescid-i Aksa’yı yıkıp 2000 yıl sonra Yahudi mabedini tekrar inşa planının artık bir hayal olmaktan çıktığı manasına geliyordu. Bunun önündeki tek engelin Gazzelilerin muhtemel direnişi olacağını öngören İsrail, 2023 sonu-2024 başında Gazze’ye savaş açma planı çoktan yapmıştı. 7 Ekim Aksa Tufanı Operasyonu, Kassam Tugayları’nın Gazze çevresindeki tüm İsrail kışlalarına saldırıp yüzlerce askeri ve komutanı etkisiz hale getirdiği ön-alıcı bir operasyondu. Her ihtimali dikkate alarak hazırlık yapmaları sayesinde soykırım savaşı karşısında iki sene direnebildiler. Gazzelilerin verdiği mesaj şuydu: Yüzyıldır Ortadoğu’nun en temel meselesi olan Filistin’i yok sayarak yeni bir bölgesel düzen kuramazsınız ve Mescid-i Aksa’yı yıkamazsınız![7]

Soykırım, Siyonizmin ve Batı’nın gerçek yüzünü ifşa ettiği gibi, Filistin’i dünyanın ana gündem maddesine dönüştürdü ve küresel bir uyanışa vesile oldu. İsrail iyice köşeye sıkışmışken soykırımın ikinci yıldönümünde varılan ateşkes, bir aldatmacadan ibaretti.[8] Hedef, Gazze’yi gündemden düşürerek İsrail üzerindeki baskıyı hafifletmek, savaşla başaramadıklarına ateşkesle ulaşmasını sağlamaktı. İsrail’in lügatında karşılıklı uzlaşma ve taviz hiçbir zaman olmadığından Gazze ateşkesinin maddelerini tam olarak uygulamadı; saldırılarına, toprak işgaline ve ablukaya düşük dozda devam etti. Bu süreçte Trump’ın Barış Kurulu, İsrail’in ihlallerini durdurmaya dönük adım atmadığı gibi, İsrailli esirleri kurtardıktan sonra önceledikleri tek konu direnişin silahsızlandırılması oldu. Trump Planı çerçevesinde Gazzeli teknokratlardan müteşekkil geçici bir hükümet mahiyetindeki Ulusal Komite kurulsa da hala Gazze’ye girebilmiş değil ve her bakımdan elleri kolları bağlı vaziyette beklemekteler.[9] Kurulan model Amerikan yeni-kolonyalizminin bir habercisi. Öte yandan İsrail, 8 Ekim’de ilan ettiği hedeflerinin hiçbirinden vazgeçmiş değil. Savaş tiryakisine dönüşen İsrail Başbakanı, ABD-İran anlaşması akabinde Gazze’de yeni taktiklerle soykırımı sürdürmek ve tehcir için gün sayıyor. Gazze’deki çok-boyutlu kırıma Batı’nın tam desteği, İsrail’in bölgenin dört bir yanını Gazzeleştirme cüretini artırıyor.

İsrailli tarihçi Avi Shlaim’in ifadesiyle “Filistinliler belki de günümüz dünyasında sömürgecilik karşıtı son mücadeleyi vermekte.”[10] Direnişin komuta kademesinden hayatta kalanlar ateşkes sürecinde ortadan kaldırıldığı halde Gazzelilerin direnme azmi hala kırılmış değil.

 

KAYNAKÇA

Mısır ve Türkiye’de yaşayan Gazzelilerle yaptığım röportajlar.

“Gazze Komitesi Başkanı: ‘Silahsızlanma Olmadan Ne Güvenlik Ne Yeniden İnşa Mümkün’”, Fokus+, 13.04.2026, https://www.fokusplus.com/roportaj/gazze-komitesi-baskani-silahsizlanma-olmadan-ne-guvenlik-ne-yeniden-insa-mumkun.

@jewishvoiceforpeace, 12.7.2025, https://www.instagram.com/p/DL_AMiogLd7/.

Kor, Zahide Tuba. Gazze: Geçmişten Günümüze Direnişin Toprağı, İstanbul: Timaş Yayınları, 2025.

Kor, Zahide Tuba. “Gazze’de Ateşkes ve Ortadoğu’da Barış Mümkün Müdür?”, GENAR Türkiye Raporu. Ekim 2025, sayı 13. https://ortadogugunlugu.blogspot.com/2025/11/ztkor-gazzede-ateskes-ve-ortadoguda.html.

Shlaim, Avi. Gazze Soykırımı: İsrail’in Filistin’e Karşı Bitmeyen Savaşı. çeviren Selçuk Dural. İstanbul: Küre Yayınları, 2026.

 

İSRAİL’İN FİLİSTİN’İ İŞGAL POLİTİKALARIYLA İLGİLİ OKUMALAR İÇİN

Bazian, Hatemi. Filistin: Bir Sömürgecilik Meselesi. Ankara: İST Yayınları, 2024.

Hirst, David. Silah ve Zeytin Dalı: Ortadoğu’da Şiddetin Kökenleri. İstanbul: İyidüşün Yayınları, 2015.

Khalidi, Rashid. Filistin: Yüzyıllık Savaş: Yerleşimci Kolonyalizmin ve Direnişin Tarihi (1917-2017). İstanbul: İletişim Yayınları, 2025.

Masalha, Nur. The Palestine Nakba: Decolonizing History, Narrating the Subaltern, Reclaiming Memory. Londra: Zed Books, 2012.

Öke, Mim Kemal. Siyonizm & Filistin Sorunu (1880-1923). İstanbul: Timaş Yayınları, 2023.

Pappe, Ilan. The Ethnic Cleansing of Palestine. Oxford: Oneworld, 2006.

Pappe, Ilan. Modern Filistin Tarihi: Tek Ülke İki Halk. Ankara: Phoenix, 2007.

Pappe, Ilan. Unutulmuş Filistinliler. İstanbul: Küre Yayınları, 2020.

Pappe, Ilan. Yeryüzünün En Büyük Hapishanesi: İşgal Altındaki Toprakların Tarihi. İstanbul Küre Yayınları, 2023.

Rakipoğlu, Mehmet. İşgal ve Soykırımın Anatomisi: İsrail’in Filistin’i Yok Etme Stratejisi. Öteki Akademi, 2024.

Shlaim, Avi. Demir Duvar: İsrail ve Arap Dünyası. İstanbul: Küre Yayınları, 2019.

Shlaim, Avi. Üç Dünya: Bir Arap-Yahudi’nin Anıları. İstanbul: Küre Yayınları, 2025.

 



[1] İsrailli karar alıcıların Gazze’ye dair söylemleri ve hedefleri için bkz. Avi Shlaim, Gazze Soykırımı: İsrail’in Filistin’e Karşı Bitmeyen Savaşı, Küre Yayınları, s. 215-224.

[2] Gazze’deki hayata dair ayrıntılı bilgiye, Mısır’daki Gazzelilerle 11-13 Mart’ta yaptığım ve Nisan-Mayıs 2026’da Ortadoğu Günlüğü blogumda yayınladığım röportajları okuyarak ulaşabilirsiniz. https://ortadogugunlugu.blogspot.com/

[3] Gazzelilerin soykırım karşısında direncinin ve tahammülünün sebepleri için bkz. Zahide Tuba Kor, Gazze: Geçmişten Günümüze Direnişin Toprağı, Timaş Yay., s.315-333.

[4] Bu yazıda soykırımın bilançosunu paylaşmadım. Zira hiçbir veri kayıpları doğru hesaplayamaz. Gazzeliler sadece İsrail saldırılarında hayatını kaybetmediler; açlık ve susuzluktan/kirli sulardan, hastaneye gidemediği veya gitse bile ilaç ve yeterli tedavi imkânı olmadığından, hijyensizlik ve salgın hastalıklardan, sevdiklerini yitirmenin acısıyla kahırdan veya kalp ya da kanser hastalığına yakalanarak, yani savaşın dolaylı etkileri yüzünden ve ateşkes sırasında patlamamış bombalardan can verenler bilançolarda yer almıyorlar. Bir de ölü mü diri mi bilinmeyen on binlerce kayıp var.

[5] Soykırımın devamlılığında Batı’nın diplomatik, askeri ve teknolojik seferberliğinin ve ABD başta olmak üzere dünyadan akan en gelişmiş saldırı ve savunma silahlarının ve istihbaratın da etkisi büyük. Savaşın 614. gününde yayınlanan bir veriye göre, ABD’den İsrail’e 1014 defa silah sevkiyatı yapılmış; bu da demek oluyor ki her 15 saatte bir ABD silah yollamış. @jewishvoiceforpeace, 12.7.2025, https://www.instagram.com/p/DL_AMiogLd7/.

[6] İbrahim Mutabakatlarıyla kurulmaya çalışılan yeni Ortadoğu düzeni hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. Kor, Gazze, s. 107-112, 117-121, 249-259.

[7] Aksa Tufanı’nın yapılma sebepleri hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. Kor, s.71-73, 192-198.

[8] 9 Ekim 2025’te varılan ateşkesle ilgili ayrıntılı bilgi için bkz. Zahide Tuba Kor, “Gazze’de Ateşkes ve Ortadoğu’da Barış Mümkün Müdür?”, GENAR Türkiye Raporu, Ekim 2025, sayı 13, sf. 85-101, https://ortadogugunlugu.blogspot.com/2025/11/ztkor-gazzede-ateskes-ve-ortadoguda.html.

[9] Gazze Yönetimi Ulusal Komitesi Başkanı Ali Şaas ve Adaletten Sorumlu Üye Adnan Ebu Verde ile 13.3.2026’da Kahire’de bir röportaj yapıp gelinen aşamayı onlardan dinlemiştim. Röportaj için bkz. “Silahsızlanma Olmadan Ne Güvenlik Ne Yeniden İnşa Mümkün”, Fokus+, 13.04.2026, https://www.fokusplus.com/roportaj/gazze-komitesi-baskani-silahsizlanma-olmadan-ne-guvenlik-ne-yeniden-insa-mumkun.

[10] Shlaim, s.179.


6 Ekim 2026 Salı

Z.T.KOR: İSRAİL GAZZE SOYKIRIMIYLA BOZULAN İMAJINI DÜZELTEMEZ Mİ?


İSRAİL GAZZE SOYKIRIMIYLA BOZULAN İMAJINI DÜZELTEMEZ Mİ?

Muhit dergi, sayı 82, Ekim 2026, sf. 100-105.

Zahide Tuba Kor

 

NOT: Blogdaki şahsıma ait bütün yazı, röportaj, tercüme, fotoğraf ve infografikleri ancak kaynak göstermek şartıyla kullanabilirsiniz.

NOT: Blogda yer alan 1000’e yakın içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.

 

Gazze soykırımı, İsrail’in ve Siyonizmin gerçek yüzünü gün gibi ortaya döktü. Sosyal medya üzerinden yayılan Gazze gerçekleri sayesinde imajı yerle bir olan, dünyanın dört bir yanında halkların öfkesini çeken ve yöneticileri hakkında uluslararası mahkemelerde davalar açılan İsrail’in ve Siyonizmin günlerinin sayılı olduğu iddia edildi. Peki gerçekten öyle mi? İsrail, bozulan imajını düzeltemez mi veya bozuk imajla varlığını sürdüremez mi? İmajı ilk kez yerle bir olmayan İsrail, geçmişte sıkışmışlık dönemlerini nasıl atlattı ve kendini aklatabildi? Bilhassa 7 Ekim’in ikinci yıldönümünde varılan sözde ateşkesten bu yana imaj tazeleyebilmek için neler yapıyor?

 

Zamana yayma ve barış rüzgarlarıyla imaj tazeleme döngüsü

Öncelikle, İsrail’in on yıllarca ilmek ilmek dokuduğu uluslararası imajının gerek Mayıs 2021’deki Kudüs olayları ve 11 günlük Gazze savaşında gerekse 7 Ekim 2023 sonrası soykırımla yerle bir olması ve dünyada boykot ve tecride uğraması, Siyonistler açısında tahammülü mümkün olmayan bir gelişme. En büyük korkuları, hamileri Batı’da gayrimeşrulaşmak. Son üç yıldır bu korkuyu en yoğun şekilde hissediyorlar. Ancak onları görece rahatlatan şey, zamana yayma silahının işe yararlığını yakinen bilmeleri. Çünkü yüzyıllık tecrübe, zamana yaydıkları her yakıcı meselenin bir müddet sonra dünya gündeminden düşeceğini ve dengelerin lehlerine döneceğini gösterdi.

Başbakan Binyamin Netanyahu’nun 2025’te ilk ateşkes sonrası yeniden başlattığı şiddetli bombardımana eşlik eden açlık savaşı, bütün dünyayı ayağa kaldırmışken köşeye sıkışan İsrail’i uluslararası alanda kurtarıcı en kritik hamle, Amerikan Başkanı Donald Trump’ın baskısıyla Ekim 2025’te varılan ve barış hikayesiyle sarılıp sarmalanan son ateşkes oldu. İsrail’in ateşkes yükümlülüklerini asla yerine getirmeyeceği aşikâr olduğu halde oynanan bu barış oyunu, Siyonist rejim için bir can suyuydu. Diplomatik atağa başlayan Netanyahu hükümeti sahada önemli kazanımlar elde etti. Ateşkes ve barış hikayesinin Filistinliler aleyhine işlemesi ilk değil.

İsrail’in 1973 Arap-İsrail Savaşı ve akabindeki gelişmelerle dünyada diplomatik tecrit yaşadığı, petrol ambargosunun da etkisiyle birçok devletin Filistin politikasını gözden geçirdiği ve FKÖ’nün BM’de Filistinlilerin tek meşru temsilcisi olarak tanınıp “gözlemci örgüt” statüsü kazandığı bir ortamda İsrailliler geleceklerinden derin endişe içindeydi. Araplar ve Filistinliler ise gelişmelerin İsrail aleyhine dönmesini kalıcı zannetmiş, hatta o dönem “Siyonizm zirvesine 1967’de ulaştı; 1973, Siyonist gerilemenin başlangıcıdır” diye yazılıp çizilmişti. Ama İsrail’in savaştan beş yıl sonra en güçlü Arap ülkesi Mısır’la barışması ve böylelikle düzenli Arap ordularıyla çok-cepheli savaş ihtimalinin son erişi, bu gidişata tam bir darbe vurdu; 1980’lerde Sina Yarımadası’ndan çekilirken Filistin topraklarındaki işgalini derinleştirme imkânına kavuştu ve o dönem direnişin merkezi konumundaki Beyrut’u ve Güney Lübnan’ı korkunç katliamlar eşliğinde işgal ederken FKÖ’yü Filistin topraklarından binlerce kilometre öteye sürerek büyük bir darbe vurdu.  

İsrail’in dünyadaki imajının yerle bir olup Amerikan kamuoyu da dahil Filistin sempatisinin arttığı diğer bir dönem ise Birinci İntifada yıllarıydı (1988-1993). Filistinli çocukların işgale karşı taşlı-sapanlı direnişleri, buna karşı İsrail askerlerinin -en hafifinden- silah dipçikleriyle onların kollarını kırması ve aşırı şiddet kullanarak toplu cezalandırma politikası dünyayı ayağa kaldırdı. Öte yandan yeni kurulan HAMAS sahneye ağırlığını koydukça dünyanın tepkisi azalacak; Batı’daki İslamofobi, İsrail’e daha fazla dokunulmazlık kazandıracaktı. Soğuk Savaş’ın bitmesi ve 1991 Körfez Savaşı, ABD’nin Ortadoğu Barış Süreci’ni başlatmasına imkân verdi. Köşeye sıkışmış İsrail, barış hikayesi altında kemik kırıcı zalim imajını temizleyip 1990’larda meşru ve makbul bir aktöre dönüştü. Bilhassa FKÖ ile imzaladığı Oslo Anlaşmaları bunda etkiliydi. Peki gerçekte Oslo süreci neydi? Tarihçi Ilan Pappe’ye göre, işgalci İsrail’in direnmedikleri dönemlerde Filistinlilere uyguladığı açık hava hapishanesi modelinin barış planı altında onaylanıp uluslararası meşruiyet kazanmasıydı. İsrail Oslo Anlaşmalarına uydu mu? Büyük ölçüde hayır. Sonunda 2000 yılında patlayan II. İntifada ile Filistinlilerin 1990’larda elde ettiği sınırlı kazanımlar da geri alındı. Barışa varılamamasının bütün suçu Filistinliler ve lideri Yaser Arafat üzerine atıldı, direniş tamamen terörizmle eşitlendi. İsrail’in yalanlar üzerine kurulu anlatısı sadece medyaya değil, akademik literatüre de hâkim oldu. Başbakan Ariel Şaron’un İntifada’yı bastırmaya dönük en zalim politikaları Batı’da alkışlanmakla kalmadı, 11 Eylül (2001) saldırıları sonrası model alınarak “terörizme karşı küresel savaş”ta kullanıldı. “Yaser Arafat eşittir Usame Bin Ladin” gibi propagandalarla küresel anlatıyı kontrollerine alarak ve Filistinlileri gayrimeşrulaştırarak bilgi ve propaganda savaşını büyük ölçüde kazandılar.  

Siyonist hareketin daha İsrail kurulmadan başlattığı hasbara (uluslararası alanda yürüttüğü kamu diplomasisi, imaj yönetimi ve propaganda faaliyetleri), 7 Ekim’in ilk gününden itibaren devrede olup soykırımın destek görmesindeki faktörlerden biriydi. Uygulanan metot şuydu: Bilgi alanını ne kadar mantıksız ve kanıtsız olursa olsun derhal bir karşı-anlatıyla doldurmak ve Filistinlilerin anlatısının yayılmasına set çekmek. Kafası kesilen bebekler, tecavüze uğrayan kadınlar gibi dünyada infial uyandıran dezenformasyon tam da bu amaca matuftu. İsrail anlatısı, Siyonistlerce kontrol edilen dünya medyasını doldursa ve Batı’nın politikalarını şekillendirse de sosyal medya çağında Gazze’den gelen soykırım görüntüleri tabandan yükselen küresel tepkiyi dindirmeye yetmedi. Sonunda İsrail yeni yöntemler geliştirmek zorunda kaldı.

İsrail geçmişten beri tabandan gelen tepkileri tepe yönetimlerle iş tutarak bertaraf edegeldi.  Halkları ve sivil toplumu etkisizleştirmek için sinsice hükümetleri belli politika değişiklilerine ikna etti. Mesela 2021’de Kudüs ve Mescid-i Aksa provokasyonunun ardından çıkan savaşta dünya halklarının sokaklara dökülmesi ve İngiltere ile ABD’de tarihinin en kalabalık Gazze’ye destek gösterilerinin yapılması, savaşın 11 günde bitirilmesinde etkili olmuştu. İsrailliler on yıllardır özenle inşa ettikleri imajın yerle bir oluşunu dehşet içinde izlemişlerdi. Peki sonra ne oldu? Netanyahu, Avrupa’dan Avusturalya’ya birçok hükümeti ikna ederek Gazze/HAMAS lehine eylemler yapılmasını bir suça dönüştürten kanunlar çıkarttırdı. 2021 ile 2023 arasında en büyük fark, artık Filistin’e desteğin zorlaşması ve göstericilerin gözaltına alınabilmesi… İsrail bugün de benzer taktikler uyguluyor; yasama ve yürütme organlarının tepe kadrolarını ikna ederek aleyhine ortamı değiştirmeye çalışıyor.

 

Soykırımı göz ardı edenlere ödül, karşı duranlara ceza

Diğer bir yöntem, bir yandan soykırımı görmezden gelenleri iç veya dış kazanımlarla ödüllendirerek kendine müttefik kılmak, diğer yandan Filistin’e destek verenleri şantajla ve milli menfaatlerine zararlar verip cezalandırarak pes etmeye zorlamak. Bunun en çarpıcı örneği, 2020’de İbrahim Mutabakatı’na imza koyan ve on yıllardır el altından yürüyen ilişkileri resmiyete döken Fas. İsrail’le ilişkileri normalleştirme karşılığında, ayrılıkçı Polisario Cephesi’ni etkisizleştirip -1975’te İspanya’nın çekildiği- Batı Sahra üzerindeki Fas egemenliğini ABD’ye resmen kabul ettirme hedefindeydi. Şimdilerde Fas kıyısında ama İspanya kontrolündeki Sebte ve Melilla’yı geri alma ümidiyle ABD-İsrail’le işbirliği içinde ilginç adımlar atıyor. 30 Temmuz’da Sebte’yi göçmen yağmuruna tutması, Avrupa’da Filistin’e en güçlü desteği veren İspanya’ya karşı harekete geçilmesine yol açtı; Almanya ve İtalya İspanya’ya karşı Şengen Anlaşması’nı askıya alırken aşırı sağcıların İslamofobik ve Sol karşıtı propaganda çarkları derhal devreye girdi. Madrid yönetimi çok zor durumda kaldı. Fas’ın Sebte ve Melilla’yı İspanya’dan geri alması gerektiğine dair tartışmalar da başladı. Bu, İspanya yönetimini düşürmeye dönük üç yıldır yürütülen faaliyetlerin son halkasıydı. Bütün bunlar İsrail’in destekçilerine ve hasımlarına karşı (Trump yönetiminin de desteğiyle) hala daha neler yapabildiğine çarpıcı bir örnek.

İsrail, uluslararası alanda tanınmayan ayrılıkçı güçleri/bölgeleri tanıyıp onlara diplomatik, ekonomik ve askerî destek vermeye odaklanıyor. Bunlar arasında Bosna-Hersek içindeki Sırp Cumhuriyeti, Afrika Boynuzu’ndaki Somaliland, Yemen’deki BAE müttefiki Güney Geçiş Konseyi, Sudan’daki Hızlı Destek Güçleri öne çıkıyor. Yine Dışişleri Bakanı Gideon Saar Kasım 2024’te göreve gelir gelmez ilk açıklamasında Ortadoğu’da devletsiz azınlıklarla, bilhassa Dürziler ve Kürtlerle işbirliği hedefini duyurmuştu. Ayrılıkçı gruplara destekle hedefi, hem yeni müttefikleri üzerinden kendi nüfuz alanını genişletmek hem de hegemonya kurmak istediği bölgede hasım gördüğü rakiplerine (Türkiye, İran ve kısmen Suudi Arabistan) nüfuz alanlarında darbe vurmak.

Yine Netanyahu, hem “zayıflattığı radikal Şii eksen”e hem de “filizlenen radikal Sünni eksen”e karşı “Altıgen İttifak” kurma planını ortaya attı. Sıkı güvenlik işbirliği ağları kurduğu ve genişletmeyi hedeflediği ittifak içinde şimdilik Hindistan, Yunanistan, Güney Kıbrıs ve BAE var.

İsrail, Gazze’de ateşkes sonrası diplomatik tecritten kurtuluşta en başarılı performansını Latin Amerika’da gösterdi. Kıtada hüküm süren solcu iktidarlar 7 Ekim 2023’ten sonra Filistin’e destek verip İsrail’le aralarına mesafe koymuş, hatta bazıları diplomatik ilişkileri kesmiş ve yaptırım uygulamıştı. Ancak Trump’ın tehditleri ve teşviklerinin de etkisiyle 2025’ten itibaren tam ters bir dalga ortaya çıktı. Nerede seçim yapılsa (dezenformasyonların ve manipülasyonların da etkisiyle) sandıklardan sağcı İsrail-ABD dostu başkanlar çıkıyor. Öyle ki kiminde seçimlerle kiminde askerî yöntemlerle kıta (Arjantin, Bolivya, Ekvador, El-Salvador, Honduras, Kolombiya, Kosta Rika, Peru, Şili ve Venezuela) adeta İsrail için biçilmiş kaftana dönüştürülüyor. Solcu hükümeti sıkı Gazze destekçisi olan Brezilya da Ekim’deki seçimlerde bu kervana katılabilir. Yeni iktidarlar Filistinlilerin kendi kaderini tayin hakkını artık reddediyor; İsrail’le her alanda ilişkileri geliştiriyorlar. Soykırım davasına tam destek veren ülkeler şimdilerde ilgili uluslararası mahkemelerden çekilme, diplomatik temsilciliklerini Kudüs’e taşıma gibi adımlar atıyorlar. İran etkisinin güçlü olduğu kıtada Hamas, Hizbullah ve İran Devrim Muhafızlarını terör örgütü ilan ediyorlar. Sadece diplomatik değil, aynı zamanda ideolojik bir yeniden hizalanma da yaşanıyor. Daha çarpıcı olanı, Nisan 2026’da İsrail’in Arjantin’le İshak Mutabakatı’nı imzalayarak Latin Amerika başta olmak üzere Hristiyan ülkelerle siyasi, iktisadi ve askeri-güvenlik işbirliğinin bir modelini kurması. Amaç, halkının çoğu Filistin’e sempatik olan Latin Amerika’da İsrail nüfuzunu sistematik olarak genişletmek ve kurumsallaştırmak. Önümüzdeki süreçte başka ülkeler de bu kervana katılabilir. Biz sadece Ortadoğu’daki gelişmelere odaklanarak Trump ile Netanyahu’nun arasının açıldığını vehmededuralım İsrail’in Avrupa’dan Latin Amerika’ya dünyanın çeşitli bölgelerinde yürüttüğü örtülü ve açık faaliyetler ve diplomatik alanda geliştirdiği ilişkiler ağı Trump yönetiminin politikalarıyla birebir örtüşüyor.

Teknoloji ve istihbarat paylaşımı, tarım ve sulama yatırımları, askerî-güvenlik ortaklığı üzerinden bütün kıtalarda ilişkiler ağını örtülü veya açık sürdürüyor. Dünyada savaş tamtamlarının çaldığı son dönemde savunma sanayi, siber güvenlik ve yapay zekâ işbirliği İsrail’in elindeki en önemli koz. Gazze soykırımı ve diğer savaşlar sırasında bu alanlarda geliştirdiği -başarısı sahada test edilmiş- yeni askerî araçları ve sistemleri dünyaya pazarlıyor. 2022’den 2025’e savunma sanayi ihracatı %30 artarak tarihî zirvesine ulaşmış durumda. Hindistan en önemli stratejik savunma ortağı.

İsrail lobisinin ABD siyasetindeki tekelinin kırılması bütün dünyaya teşmil edilerek genel bir eğilim zannediliyor. Halbuki yıllardır dünyada İslam ve Arap düşmanı aşırı sağ siyasi akımları destekleyen Netanyahu yönetimi 7 Ekim’den sonra bu işbirliğini iyice artırdı. Seçim süreçlerine müdahale ve manipülasyonla, bilhassa göçmenlerden duyulan korkuyu alevlendirerek aşırı sağ partilerin iktidara taşınmasını sağlaması, soykırımı unutturma politikasını kolaylaştıracaktır. Nitekim İsrail, on yıllardır kendisini İslami radikalizme ve terörizme karşı bir siper ve Yahudi-Hristiyan medeniyetinin ilk savunma hattı olarak sunuyor.

İsrail, varlığını Yahudilerden sayıca kat kat fazla olan Hristiyan, Müslüman ve Hindu Siyonistlere borçlu olup onlar üzerine de yatırım yapıyor. Dünyanın en kalabalık ülkesi Hindistan’ın aşırı sağcı-Hindu milliyetçisi yönetimiyle yakın bağlara sahip. Evanjelizmin ABD’den Latin Amerika ve Afrika’ya kadar dünyada en hızlı yayılan Hristiyan mezhep olması İsrail açısından kritik önemde. Mesela Uluslararası Adalet Divanı’nda görev yapan ve Ocak 2024’te İsrail aleyhindeki tedbir kararının tüm maddelerine hayır oyu kullanan tek yargıç Ugandalı bir koyu Evanjelik Hristiyan’dı. Son dönemde dünyanın dört bir yanından Evanjelik siyasetçileri ve rahipleri İsrail’e davet edip ülkelerinde yayılan antisemitizm ve İsrail karşıtlığıyla nasıl mücadele edebilecekleri ve gençleri nasıl kazanacakları konusunda eğitimden geçiriyor. Mesela sadece Aralık 2025’te 1000’den fazla Amerikalı Evanjelist rahip ve kanaat önderi bu amaçla İsrail’de misafir edildi. Dahası, Batı üniversitelerindeki Filistin destekçisi öğrencileri, HAMAS ve Filistinli örgütlerin canavarlığına ve İsrail’in haklılığına ikna etmek için Müslüman Siyonistleri ve Mossad’a çalışırken ajanlığı ifşa olan Filistinlileri kullanıyor.

 

“Sekizinci cephe” dijital savaş ve soykırımın izlerini silme

İsrail çok-cepheli fiziki savaşların yanı sıra söylemi kontrol altına almak için Netanyahu’nun “sekizinci cephe” olarak ilan ettiği sosyal medya savaşı (dijital savaş) da veriyor. 2023’ten 2026’ya hasbara mekanizmasının yıllık bütçesi, yaklaşık 100 kat artışla 730 milyon dolara yükseltildi. 7 Ekim’den beri bu alanda yapılan toplam harcama 1 milyar doları aştı. Yine internet ortamındaki İsrail karşıtı nefret ve dezenformasyonla mücadele ve küresel söylemi yeniden şekillendirmek için “Dijital Demir Kubbe”yi kurdu. Dünyanın dört bir yanından İsrail sempatizanlarını, hazırladıkları içerikleri yaymak üzere “dijital ordu”ya davet ediyor. Önemli sosyal medya fenomenlerine İsrail yanlısı gönderi başına binlerce dolar ödüyor. Gerek Gazze gerçeklerinin yayınlandığı geleneksel ve sosyal medya şirketlerinin sıkı Siyonist patronlara devredilmesi gerekse teknoloji devleriyle kurulan ortaklıklar üzerinden bir küresel sansür mekanizması işletiliyor. Yayın politikaları İsrail’in kırmızı çizgilerine göre şekillendirilirken uymayan içerikler siliniyor. Yani İsrail 7 Ekim’den bu yana bir yandan yabancı medyanın Gazze’ye girişini yasaklarken ve sahadan yayın yapan birkaç yüz Gazzeli gazeteciyi şehit edip onların soykırımın kanıtlarıyla dolu sosyal medya hesaplarını kapattırırken diğer yandan algoritmaları silaha dönüştürüyor ve boşluğu özenle hazırlanmış propagandayla doldurmaya çalışıyor. En kötüsü, gençlerin ana bilgi kaynağına dönüşen yapay zekayı milyonlarca dolar harcayarak ve sahte düşünce kuruluşları (Hanover Institute for Public Policy gibi) üzerinden içerikler üreterek İsrail çıkarlarına göre eğitmeye kalkışmaları. Yalanlarla dolu sanal dünyada hakikate erişim imkanını ortadan kaldırabilirse İsrail’e mesafeli genç nesilleri geri kazanabilir.

Soykırımın izlerini sadece sanal dünyadan ve hafızalardan silmek tabii ki yetmez. Ateşkesten bu yana hem Gazze’de işgali altındaki toprakları yüzde 50’den yüzde 70’e kadar çıkartmaya hem de buralardaki bütün enkazı -içindeki şehitlerle birlikte- ‘temizlerken’ sahadaki soykırımın izlerini de ortadan kaldırmaya ve Gazze’yi Yahudi yerleşimine müsait hale getirmeye çalışıyor. Şimdiye kadar 10 milyon tondan fazla enkazı kaldırmış durumda.

Yine İsrail Filistin kelimesini literatürden ve haritalardan sildirmeye çalışıyor. En çarpıcısı ise Filistin’in ve Müslüman ülkelerin ders kitaplarını büyük dert edinmeleri! İsrail, Trump yönetimi üzerinden “antisemitik içerik” saydığı Yahudiler ve İsrail’le ilgili olumsuz ifadelerin temizlenmesi, şehitliği övücü ifadelerin çıkartılması ve Filistin bilinci aşılanmaması için Müslüman ülke yönetimlerine baskı uygulatıyor. Endonezya’dan Suudi Arabistan’a çeşitli ülkelerde bu talepler karşılık buluyor. Neden bu konuyu takıntı yaptılar? Çünkü ders kitapları kurucu metinler olup genç nesillerin zihinlerini şekillendirir.

Son olarak ABD’yle el ele vererek İsrail, soykırımla ilgili bilgi ve belge toplayanları fişlemeye; Uluslararası Ceza Mahkemesi ve Uluslararası Adalet Divanı’nın hâkim ve savcılarını iftiralar ve şantajlarla, seyahat yasağı ve banka hesaplarının dondurulması gibi cezalandırmalarla pes ettirmeye; üye devletleri de bu uluslararası kurumlardan çekilmeye zorlayarak etkisizleştirme çalışıyor.

 

Soykırımı unutmak mümkün mü?

An odaklı ve rasyonel bakıldığında İsrail’in ne yaparsa yapsın soykırımcı sıfatından kurtulabilmesi mümkün görünmüyor. Ancak tarihsel tecrübeye bakıldığında devreye sokulan türlü propagandalar, kanıtların silinmesi ve sansürler, hükümetlerin korku ve/ya milli menfaat güdüleri, ödüllendirmeler ve cezalandırmaların etkisiyle orta vadede soykırımcı imajını kısmen unutturabilir. Tıpkı 1948 etnik temizliği gibi. Unutmak veya hatırlamak sadece bir hafıza işi değil, aynı zamanda siyasi bir tercihtir. Milli menfaatleri gereği İsrail’in varlığını Filistinlilerden çok daha gerekli gören yönetimlerin sayısının az olduğunu kim iddia edebilir? Mesele asıl şurada düğümleniyor: Siyonistler suçlarını örtme ve hedeflerine ulaşma noktasında mütemadiyen var güçleriyle ve kreatif metotlarla çalışırken acaba Filistinliler için hakkı ve adaleti savunanlar aynı gayretle ve disiplinle sahada İsrail’in yaptıklarını ifşaya ve etkinlikle fiilî mücadeleye devam ediyorlar mı? Eğer bir ateşkes hikayesi Gazze’ye odaklanmaktan ve sahada yaşananları keşfetmekten bizi alıkoyduysa akıbet bellidir. 27 Ekim seçimlerinde Netanyahu kaybederse İsrail’in işi daha da kolaylaşacaktır; zira soykırım suçu onun üzerine yüklenirken dünyada birçok hükümet İsrail’le ikili ilişkilerde “temiz” bir sayfa açmak için yarışacaktır.