Avi Shlaim: “SİYONİST YERLEŞİMCİ KOLONYALİZM, 1948’DE VE 1967’DE OLDUĞU GİBİ, ETNİK TEMİZLİK VE SOYKIRIMLA İLERLİYOR”
Tashih
dergisi, sayı 1, sayfa 69-75,
Söyleşiyi yapan ve çeviren: Zahide Tuba Kor
“21. yüzyılda ırkçı-ayrımcılık sürdürülebilir değil; Siyonist proje
mevcut haliyle devam edemez”
“İsrail
kendini fazla zorlayıp aşırı yayılıyor; sonunda içeriden çökecek”
“Siyonist
hareket, Batı sömürgeciliği olmadan hedeflerini gerçekleştiremezdi”
Yoğun
gündeminize rağmen röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz.
Yayın hayatına yeni başlayan Tashih dergisinin ilk sayısı için sizin
gibi değerli bir tarihçiyle röportaj yapmak bizim için önemli… Çalışmalarınızda
gayet isabetli bir şekilde İsrail’i yerleşimci-kolonyalist bir devlet olarak
tanımlıyorsunuz. Öncelikle yerleşimci-kolonyalizm ne demektir? Avrupa
yerleşimci- kolonyalizmi ile İsrail modeli arasında ne gibi benzerlikler ve
farklılıklar vardır?
Siyonizm
yerleşimci- kolonyalist bir harekettir. İsrail de yerleşimci- kolonyalist
bir devlettir. Yerleşimci- kolonyalizmin mantığı, toprağı ve kaynaklarını
ele geçirmeden evvel yerlilerin ortadan kaldırılmasına dayanır. Dolayısıyla
burada kilit, yerlileri yok edip toprağı ele geçirmektir. En baştan itibaren
Siyonist hareketin hedefi, Filistin’de mümkün olan en geniş topraklar üzerinde,
içinde olabildiğince az Arap barındıran bir Yahudi devleti kurmaktı. Ve bu,
retorik değil, gerçek bir hedefti. Siyonist hareket Batı emperyalizmi veya kolonyalizmi
olmadan bu hedefini gerçekleştiremezdi. Noam Chomsky, “Emperyalizmin en aşırı
ve sadist biçimi yerleşimci-kolonyalizmdir” demişti. Geçen yüzyılda
Filistinliler, bir yandan Siyonist yerleşimci-kolonyalizmin diğer yandan Batı
(önce Manda döneminde İngiliz, ardından Amerikan) emperyalizminin kurbanı
oldular. Ancak Siyonist yerleşimci-kolonyalizmi ile klasik Avrupa yerleşimci-kolonyalizmi
arasında bir fark var. Avrupa kolonyal hareketlerinin Londra, Paris, Brüksel,
Lahey gibi kendi metropolleri vardı. Başka bir ülkeyi kolonileştirmeye gitseler
de ayrılmak zorunda kaldıklarında geri dönebilecekleri bir vatanları mevcuttu.
Tıpkı Cezayir’deki Fransızlar örneğinde olduğu gibi. Cezayirliler, [1954-1962
yılları arasında] bağımsızlık için çok vahşi bir savaş vermek zorunda kaldılar
ve sonunda başardılar. Bu süreçte Cezayir’deki çok sayıda Fransız yerleşimci
Fransa’ya geri dönebildi. Siyonizmde ise durum böyle değil. Filistin
topraklarına yerleşen Yahudilerin gidebilecekleri başka bir vatanı yok. Aradaki
fark bu. Ama Batılı ve Siyonist kolonyalizmin ortak noktası, ikisinin de yerli
halklar aleyhine yürütülmesidir; ikisi de mülksüzleştirmeyi ve yerlilerden
kurtulmayı içerir. Kolonyalizmin her türlüsünü oldukça sinsi ve şer kılan şey
de işte budur.
Yıllarca
İsrail ve İngiliz arşivlerinde çalıştınız. Hangi belgeler veya bilgiler,
Siyonizm ve İsrail hakkındaki görüşlerinizi değiştirecek kadar şok edici sizin
için?
Ben
diplomasi tarihçisiyim ve yıllarımı İsrail, İngiliz ve Amerikan arşivlerinde
geçirdim. Benim araştırmacı gazetecilik bağlamında en büyük başarım, İsrail’in
Sevr Protokolü’nü yayınlamasını sağlamam oldu. Bu, 1956’da
İngiltere-Fransa-İsrail üçlüsünün Mısır’a saldırmasına yol açan gizli bir
protokoldü. İsrail ve Fransa başbakanları ile İngiltere dışişleri bakanı
arasında Paris’te yapılan görüşmede Mısır’a bir savaş kumpası kurdular. Bu,
ikiyüzlü bir plandı; çünkü İngiltere ve Fransa iki tarafa [Mısır’a ve Sina’yı
işgal eden İsrail’e] Süveyş Kanalı’ndan geri çekilmeleri için ültimatom
verecek, Mısır elbette bunu reddedecek ve bu, İngiliz-Fransız müdahalesi için
bir bahane olacaktı. Bütün bunlar Sevr Protokolü başlıklı gizli belgede
açıklanmıştı. Belgenin üç kopyası vardı: Fransızlar kopyayı kaybetti; İngiltere
Başbakanı Anthony Eden, –gizli anlaşmanın kanıtı olduğundan– kendi kopyasının
yok edilmesini emretti; İsrail Başbakanı David Ben-Gurion ise kendisindeki
kopyayı sakladı ve ben arşivlerin 30 yıl sonra açılması kuralı bağlamında bunun
yayınlanmasını sağladım.
İngilizlerin
ve Fransızların yozlaşmış kolonyalist güçler olduğu aşikardı. Ama yeni
bağımsızlığını kazanmış İsrail, o günlerde liberal ve ilerici bir güç,
otoriterlik denizinin ortasında bir demokrasi adası olarak görülüyordu. Bu
belgenin önemi, başlangıçtan itibaren İsrail’in bir kolonyal güç ve Avrupa’nın kolonyal
güçleriyle de müttefik olduğunu, Arap dünyasına karşı yalnızca düşmanca
niyetler beslediğini göstermesiydi.
Sizi şok
edip İsrail’e bakışınızı değiştiren başka belgeler var mıydı?
Beni
gerçekten şok eden tek bir belge oldu ve onunla Necef’teki Sde Boker’de
Ben-Gurion Arşivi’ni incelerken karşılaştım. David Ben-Gurion’un 1947-1963
yıllarını kapsayan günlüğünü inceliyordum. 1948 Savaşı’nda bir komutanın
kendisine İsrail ordusunca işlenen bir toplu tecavüz vakasını bildirdiğini
günlüğünde aktarıyor ve detaylarını da veriyordu. Bir bedevi köyüne giren
İsrail birliği, bir babayı öldürmüş, onun 16 yaşındaki kızını önce kirli olduğu
için yıkayıp sonra ona toplu tecavüz etmişler… Bu, benim arşivlerde çalışırken
kendimi tutamayıp göz yaşlarına boğulduğum tek vakadır. Ama bu bilgi bana
Siyonizm hakkında bilmediğim bir şey anlatmış değildi. Siyonizm zaten çok
acımasız bir harekettir. Çünkü Siyonistler hedeflerini diplomasiyle değil,
ancak tek-taraflı olarak ve askerî kuvvet kullanarak gerçekleştirebilirdi.
Bu vaka,
savaşın bedelini gösteriyor. Siyasetçilerin aptallıklarının bedelini her zaman
siviller ödüyor. İsrail’in Gazze’deki yıkımı ve kıyımı hakkında istatistikler
çok; ama bazen rakamlar değil, bireysel hikayeler kişiyi tam kalbinden vurur.
Geçmiş 50 yılda yaptığım arşiv araştırmalarımda bana en acı veren, bu bireysel
hikâye olmuştu.
1956’da
Mısır’a karşı İngiliz-Fransız-İsrail gizli anlaşmasından bahsettiniz. 7 Ekim
sonrası ABD ile İsrail arasında politikaları şekillendiren benzer anlaşmalar
olmalı. Ne dersiniz?
Bunu
gizli anlaşma olarak nitelemem; çünkü ABD-İsrail ittifakı bilinen bir şey.
Bugün ile Süveyş Savaşı arasındaki fark, o dönem İngilizler ile Fransızların
kötü, Amerikalıların ise iyi adamlar olmasıydı. Amerikan Başkanı Eisenhower, bu
üç güce derhal savaşı durdurup geri çekilmelerini emretti. Yani Amerikalılar 1956’da
Süveyş’te uluslararası hukuka uydular. Ama bugün Amerikan tarihinin en İsrail
yanlısı başkanıyla karşı karşıyayız. ABD-İsrail ilişkileri hiç bu kadar yakın
olmamıştı. İran savaşı, ABD’nin savaşı değil; bu, Binyamin Netanyahu’nun savaşı
ve Trump’ın aptallığı. Çünkü Netanyahu, son 30 yıldır İran’ın nükleer
tesislerine saldırı için telkinde bulunup durdu; ama hiçbir Amerikan başkanı
buna kanıp da bölgeyi kaosa saplayacak kadar aptal değildi. Trump ise buna
kanıp Netanyahu’yla birlikte İran’a saldıran ilk başkan oldu. Bu, hukuksuz bir
saldırıydı, İran ne ABD ne de İsrail için bir yakın tehditti, BM Güvenlik
Konseyi kararı da yoktu. Bu, sadece hukuk dışı olmakla kalmayıp son derece
yanlış yönlendirilmiş, aptalca ve ahmakça girişilmiş akıl dışı bir savaştı.
Bedelini hepimiz ödüyoruz. Sadece nükleer tesisler değil, siviller ve sivil
tesisler de vuruluyor. Gazze’de ateşkese rağmen yıkım ve kıyım sürüyor. İsrail,
güney Lübnan’ın İran ateşkesi kapsamına girmediğini iddia edip orayı yıkmaya
devam ediyor. İran Hürmüz Boğazı’nı kapatarak dünya ekonomisine ciddi zarar
veriyor. Bu, uluslararası hukuku ihlal eden ve İsrail’in itici güç olduğu
tamamen gereksiz, gayrimeşru ve yıkıcı bir savaş. Problem şu: ABD’nin İsrail’e
desteği koşulsuz olduğundan İsrail, hiçbir zaman bedel ödemeden her istediğini
yapabiliyor. Bu yüzden İsrail’in cinayetleri cezasız kalıyor.
İsrail’in
1948’den bu yana Gazzelilere uyguladığı sömürgeci politikalar neler? Aslında
İsrail, Filistin’in her bölgesine farklı farklı sömürgeci politikalar
uyguluyor; ama konumuz gereği Gazze’ye odaklanalım.
Gazze
Şeridi ayrı bir bölge değildi. İsrail burayı 1948 Savaşı sonunda oluşturdu;
hedefi, Filistin’in diğer yerlerinden olabildiğince çok mülteciyi buraya
sürmekti. Bu yüzden mevcut nüfusunun %80’i, 1948 mültecileri ve onların
nesilleri. Oslo Anlaşması imzalandıktan ve [anlaşmaya imza koyan Başbakan] İzak
Rabin suikastla öldürüldükten sonra [1996’da] Likud Partisi iktidara geri
döndüğünde Oslo’dan geri adım attı ve Gazze’yi Batı Şeria’dan ayırdı. Kolonyal
proje, yerleşim inşasına devam etti; oysaki Filistin’in herhangi bir yerinde
inşa edilen her türlü yerleşim yasadışı olup barış önünde bir engeldir. 2005’te
sağcı başbakan Ariel Şaron Gazze’den tek-taraflı çekildi; ama bu,
Filistinlilerle barışa bir katkı değil, Batı Şeria’da İsrail kontrolünü sağlamlaştırmanın
bir başlangıcıydı.
7
Ekim’deki Hamas saldırısı, Gazze’yi tamamen yerle bir edip yaşanamaz hale
getirmek için Netanyahu tarafından istismar edildi; keza Batı Şeria’da etnik
temizliği tırmandırmak için de. İşte burada kolonyalizmin işleyişini görüyoruz.
İsrail, işgalin maliyeti aşırı yüksek olduğu için 2005’te çekilmişti; şimdi ise
Gazze’den saldırıya uğradığı için yeniden işgal edip yüzde 60’ını kontrolünde
tutuyor. Bazı İsrailli bakanlar Yahudi yerleşimlerinin yeniden inşası çağrısı
yapıyor. Yani kolonyalizm, 1948 ve 1967’de olduğu gibi, etnik temizlikle
ilerliyor. İsrail’in Gazze’deki ilk hedefi etnik temizlikti; ama Mısır’ın
direnişi, İsrail’in Filistinlileri kuzey Sina’ya itip Gazze’yi
insansızlaştırmasını engelledi. Bundan sonra İsrail etnik temizlikten soykırım
aşamasına geçti. İsrail’in uluslararası hukuku ve kurallara dayalı uluslararası
düzeni tamamen yok sayıp kolonyal bir güç olarak hareket ettiğine şahit
oluyoruz.
Başbakan
Netanyahu, 7 Ekim’den sonra adeta bir savaş tiryakisine dönüştü; ‘terör
örgütleri’ni ve destekçi devletleri ortadan kaldırma bahanesiyle yeni cepheler
açarken aslında Ortadoğu’yu yeniden şekillendirmeye ve hegemonya kurmaya
çalışıyor. Sizce bölge beş ila on yıl içinde neye dönüşecek? İsrail hedeflerine
ulaşabilir mi?
Ben bir
tarihçiyim; dolayısıyla geleceği tahmin etmekten ziyade geçmiş hakkında
konuşmak benim için daha rahat. Hamas’ın 7 Ekim saldırıları akabinde
Netanyahu’nun ihtiraslarıyla başlayalım. Hedefi, bütün bölgede İsrail’in askerî
hakimiyetini kurmak. İran on yıllardır Netanyahu tarafından İsrail’e karşı
varoluşsal bir düşman olarak sunuluyor. Bu doğru değil. Nükleer silahları olan
İran değil, İsrail. İran daha evvel hiçbir komşusuna savaş açmazken İsrail
mütemadiyen komşularına saldırıyor ve Filistinlilere zulmediyor. 1963 tarihli
Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması (NPT)’nı İran imzalarken İsrail
imzalamadığı gibi herhangi bir uluslararası denetimi de hep reddetti.
Netanyahu,
İsrail halkını İran’ın varoluşsal bir tehdit olduğu konusunda ikna etti ve bu
yüzden İran savaşına ezici bir kamuoyu desteği var. İran İsrail’de zaman zaman
yılanın başı olarak sunuluyor. Ben ise İran’ı direniş ekseninin lideri olarak
nitelemeyi yeğliyorum. Bu eksende Yemen’deki Husiler, Gazze’deki Hamas ve
Lübnan’daki Hizbullah yer alıyor. Hizbullah İran’ın en önemli müttefiki. Çünkü
gerek askerî kapasitesi ve tecrübesi gerekse İsrail sınırında yer alması
bakımından caydırıcı bir güç işlevi gördü. Netanyahu, İran’ı ve vekil güçlerini
ortadan kaldırmak istiyor. İran’a saldırısının amacı rejim değişikliği. Trump,
rejim değişikliğinin –Venezuela’daki gibi– kolay olacağını, Devrim
Muhafızları’ndan birinin iktidarı ele geçirip işbirlikçilik yapacağını
zannetti. Trump’ı kolay zafer beklentisine sokan Netanyahu’ydu. Aslında İsrail
Başbakanı, İran’da rejim değişikliği değil, rejimin çökmesini ve hiçbir yönetim
altyapısının kalmamasını, Kürtler gibi ayrılıkçı grupların ülkeyi parçalamasını
ve bir iç savaş çıkmasını istiyor. Yani İran’ı Suriye gibi kendini savunamaz
hale getirtme peşinde.
Ama bu
savaş tam bir fiyasko oldu. Savaş, rejimi bırakın zayıflatmayı, daha da
güçlendirdi ve katı bir çizgiye çekti. İran, saldırıya uğradığı takdirde bunu
bölgesel bir savaşa dönüştürmekle tehdit etmişti ve bunu yaptı da. Sonunda
Hürmüz Boğazı’nı kapattı. Artık kimse nükleer silahlardan, vekil güçlerinden ve
balistik füze programından bahsetmiyor; kilit mesele, Hürmüz Boğazı ve buradaki
gemi trafiğinin engellenmesi. Çünkü bu durum petrol fiyatlarını yukarı
çıkararak dünya ekonomisini sekteye uğrattı. İran, güçlenip İsrail-ABD
karşısında üstünlüğü ele geçirdi. Daha evvel de söylediğim gibi bu, gerçekten
akıl dışı, yıkıcı ve anlamsız bir savaş.
Gerek
Siyonizm ve İsrail yerleşimci-kolonyal hedefleriyle gerekse Gazze’deki
soykırımla küresel mücadele şimdiye kadar yetersiz veya etkisiz kaldı. Neden?
İsrail’e
ve soykırımına karşı küresel mücadelenin başarısız olduğu görüşüne
katılmıyorum. Küresel mücadele sürüyor ve Filistinliler için adalet
mücadelesinde başarı emareleri var. İki örnek vereceğim. Birincisi, İsrail’in
Gazze’de soykırım işlediğine dair gerçek, makul bir tehlike bulunduğunu içeren
Uluslararası Adalet Divanı (UAD) kararı. İkincisi, işgalle bağlantılı her şeyin
gayrimeşru olduğuna ve üçüncü ülkelerin işgali sonlandırmak için elinden gelen
her şeyi yapması gerektiğine dair verilen kesin karar. Uluslararası Ceza
Mahkemesi (UCM) de Netanyahu ve onun eski Savunma Bakanı Yoav Galant hakkında
savaş suçu ve insanlığa karşı suç işledikleri gerekçesiyle tutuklama
müzekkeresi çıkardı. Bu müzekkere bireyler için; ama eğer İsrail başbakanı
savaş suçlarıyla suçlanıyorsa bu, İsrail toplumunun tamamı için sonuçlar
doğurur.
İsrail’in
itibarı tarihinin en dip noktasında; onu uluslararası alanda dışlanmış bir
ülkeye dönüştüren, başkaları değil, kendisi. Kolonyal politikalarıyla,
Filistinlileri baskılayıp zulmederek ve Gazze’deki soykırımıyla kendini
dışlanmış bir ülkeye dönüştürdü. Son 2,5 yılda uluslararası kamuoyunda İsrail’e
karşı ve Filistinliler lehine çok çarpıcı bir değişim yaşandı. Dünya çapında
İsrail’e karşı gösteriler var. Ama Batı’daki kamuoyu ile hükümetler arasında
hala daha büyük bir uçurum ve kopukluk mevcut. Batı kamuoyunun İsrail’e öfkesi
ve Filistin’e desteği giderek artıyor. Batılı hükümetler hala İsrail yanlısı
ama onların da tutumları değişmeye başladı. Önünde sonunda dış politika
kamuoyunun tutumuyla örtüşecek.
İsrail
kaybeden tarafta ve tarihin yanlış tarafında. Bunda en önemli faktör BDS
(Boykot-Tecrit-Yaptırım) Hareketi. Bu, İsrail işgaline karşı tabandan yükselen,
şiddet içermeyen küresel bir hareket. Barışçıl olduğu için karşı çıkılması
mümkün değil; bütün hedefleri uluslararası hukuka dayanıyor. Filistinlilerin
adalete kavuşabilmesi için en büyük umut, tabandan gelen bu küresel hareketin
mütemadiyen güç kazanması. Bu yüzden İsrail’in kazanmakta ve Filistinlilerin
kaybetmekte olduğuna dair görüşlere katılmıyorum.
Siyonizmle
başarılı bir mücadele için başka hangi yöntemler ve araçlar kullanılmalı? Çünkü
bahsettikleriniz önemli olmakla birlikte Gazze’deki soykırımı şimdiye kadar
sona erdiremedi.
Uluslararası
hukukla ilgili problem, yaptırım mekanizmasının bulunmaması. Uluslararası
mahkemelerin kararlarını uygulamak üye devletlerin inisiyatifine bırakılıyor.
Şimdiye kadar devletler görevlerini yapmadı. 1948 tarihli Soykırım Suçunun
Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi uyarınca, her üye devlet soykırımı
sona erdirmek için derhal harekete geçmekle yükümlü. Vatandaşı olduğum İngiliz
hükümetinin İsrail’e tüm silah tedarikini ve tüm teknoloji satışını durdurması
ve ticareti askıya alması hukuken bir zorunluluk. Ama İngiliz hükümeti
soykırımın yaşandığını reddediyor ve İsrail’i desteklemeyi sürdürüyor.
Filistin’in her konudaki pozisyonunun uluslararası hukuk tarafından güçlü bir
şekilde desteklendiği gerçeğini gözden kaçırmamalıyız. Uluslararası hukukun
çarkları yavaş işlese de işe yararlığını göz ardı etmemeliyiz. UAD ve UCM
kararları bu noktada önemli. Bir gecede işler değişecek değil. Bu, uzun bir
siyasi süreç olup daha fazla ülkenin Filistin’i tanımasıyla ve İsrail’e karşı
eleştirel bir tavır almasıyla işler değişecektir.
Son
olarak, İsrailli siyasetçiler son dönemde Türkiye’yi sıkça hedef alıyorlar.
Dahası, tıpkı 1958 Çevre İttifakı gibi, Altıgen İttifak kurma planını ortaya
attılar. Sizce bu ittifak, Türkiye-İran-Pakistan’ı kuşatmakta başarılı olabilir
mi? Bölgesel hegemonya arayışındaki İsrail, İran savaşından sonra Türkiye’ye
karşı hangi mücadele yöntemlerini ve araçlarını kullanabilir?
1958
Çevre İttifakı, Süveyş Savaşı sonrası ortaya atıldı. İsrail’in Süveyş
Savaşı’yla hedefi, Sina Yarımadası’nın tamamını, kuzeyindeki Lübnan’dan Litani
Nehri’ne kadar uzanan coğrafyayı ve [Gazze ile] Batı Şeria’yı alarak
topraklarını genişletmekti. Bu plan başarısızlığa uğrayınca savaştan sonra
Çevre İttifakı olarak bilinen yeni bir stratejiye başvurdu. Temel fikir,
kendisini çevreleyen Arap düşmanlar halkasını aşarak Arap olmayan üç ülkeyle
(Türkiye, Şah İran’ı ve Etiyopya) bir ittifak kurmaktı [ve böylece Arap
ülkelerini dışarıdan kuşatmaktı]. Türkiye bu ittifakın ana direğiydi. 1950’ler
ve 1960’larda İsrail ile Türkiye’nin ilişkileri çok yakındı.
Artık
iki ülke ilişkileri son derece gergin. Türkiye doğru bir şekilde giderek daha
fazla İsrail’in Gazze’deki soykırımını eleştiriyor. İsrail de Türkiye’ye karşı
gittikçe daha fazla hasmane niyetler besliyor. İsrailli siyasetçiler Türkiye’ye
karşı söylemlerini sertleştiriyor. Ayrıca Türkiye, Netanyahu’nun bütün
Ortadoğu’ya hâkim olmayı hedefleyen stratejik Büyük İsrail planları önündeki en
büyük engel. Bu yüzden günün birinde İsrail’in Türkiye’ye saldırabileceği
söylentileri yayılıyor. Türkiye’nin uçaksavar savunmasının çok zayıf olması
nedeniyle, pratik açıdan bakıldığında, İsrail’in Türk askerî hedeflerini
bombalaması gayet mümkün. Bu, Türkiye için gerçek bir tehlike.
Ancak
uzun vadede İsrail’in Türkiye, İran ve Pakistan’ı çevreleyebilmesi hiç mümkün
değil. İsrail nüfusu 9-10 milyon. İran 90 milyonluk [ve Türkiye 86 milyonluk]
nüfusuyla İngiltere, Fransa ve Almanya ölçeğinde bir ülke. [Pakistan nüfusu ise
260 milyon.] İsrail gibi küçük bir ülkenin bölgenin tamamını kuşatabilmesi ve
hegemonya kurabilmesi mümkün değil. İsrail boyundan büyük işlere kalkışıyor. Kendini
fazla zorlayıp aşırı yayılıyor; sonunda içeriden çökecek. Çünkü yaşanan her şey
Filistin’in bağımsızlığında kilitleniyor. Tüm savaşlar ve şiddet, İsrail’in
Filistinlilerin kendi kaderini tayin hakkını reddetmesinin bir neticesi. İsrail’de
bir söz var: “Eğer güç işe yaramıyorsa daha fazlasını kullan.” Bu, budalaca bir
düşünce. Güç kullanmak işe yaramıyor; çünkü siyasi bir problemle baş etmek için
yanlış bir araç. İsrail’in yolu tamamen yanlış. Bölgede çok daha fazla zarara
yol açabilir, insan öldürebilir, yıkım yapabilir ve her yerde sivillere çok
daha fazla acılar yaşatabilir; ama en sonunda tıpkı Güney Afrika Cumhuriyeti
gibi batmaya mahkûm. Çünkü 21. yüzyılda ırkçı-ayrımcılık (apartheid)
sürdürülebilir değil. Siyonist proje mevcut haliyle devam edemez.
Avi Shlaim Kimdir?
Oxford
Üniversitesi St. Antony’s College’da uluslararası ilişkiler ve tarih profesörü
Avi Shlaim, 1945 Bağdat doğumlu bir Arap-Yahudi’dir. 1950’de iradeleri dışında
İsrail’e göç etmiş ama tutunamamış bir ailenin çocuğudur. Liseden itibaren
İngiltere’de eğitim almıştır. İsrail resmî tarih anlayışını yıkan
yeni-tarihçiler ekolündendir.
Ezberleri
bozan kitapları Türkçeye de çevrilmiştir: Gazze Soykırımı: İsrail’in
Filistin’e Karşı Bitmeyen Savaşı; Üç Dünya: Bir Arap-Yahudi’nin Anıları;
Demir Duvar: İsrail ve Arap Dünyası; Filistin’i Bölüşmek: Kral
Abdullah, Siyonistler ve Filistin’i Taksim Siyaseti 1921-1951; Filistin
Uğruna: 1948’in Tarihini Yeniden Yazmak.


.jpeg)