İSRAİL
GAZZE SOYKIRIMIYLA BOZULAN İMAJINI DÜZELTEMEZ Mİ?
Muhit dergi, sayı 82, Ekim 2026, sf. 100-105.
Zahide Tuba Kor
NOT: Blogdaki şahsıma ait bütün yazı, röportaj, tercüme,
fotoğraf ve infografikleri ancak kaynak göstermek şartıyla
kullanabilirsiniz.
NOT: Blogda yer alan 1000’e yakın içeriğe
http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html
linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.
Gazze soykırımı, İsrail’in ve Siyonizmin gerçek yüzünü gün
gibi ortaya döktü. Sosyal medya üzerinden yayılan Gazze gerçekleri sayesinde
imajı yerle bir olan, dünyanın dört bir yanında halkların öfkesini çeken ve
yöneticileri hakkında uluslararası mahkemelerde davalar açılan İsrail’in ve Siyonizmin
günlerinin sayılı olduğu iddia edildi. Peki gerçekten öyle mi? İsrail, bozulan
imajını düzeltemez mi veya bozuk imajla varlığını sürdüremez mi? İmajı ilk kez
yerle bir olmayan İsrail, geçmişte sıkışmışlık dönemlerini nasıl atlattı ve kendini
aklatabildi? Bilhassa 7 Ekim’in ikinci yıldönümünde varılan sözde ateşkesten bu
yana imaj tazeleyebilmek için neler yapıyor?
Zamana yayma ve barış rüzgarlarıyla imaj tazeleme döngüsü
Öncelikle, İsrail’in on yıllarca ilmek ilmek dokuduğu uluslararası
imajının gerek Mayıs 2021’deki Kudüs olayları ve 11 günlük Gazze savaşında
gerekse 7 Ekim 2023 sonrası soykırımla yerle bir olması ve dünyada boykot ve
tecride uğraması, Siyonistler açısında tahammülü mümkün olmayan bir gelişme. En
büyük korkuları, hamileri Batı’da gayrimeşrulaşmak. Son üç yıldır bu korkuyu en
yoğun şekilde hissediyorlar. Ancak onları görece rahatlatan şey, zamana yayma
silahının işe yararlığını yakinen bilmeleri. Çünkü yüzyıllık tecrübe, zamana
yaydıkları her yakıcı meselenin bir müddet sonra dünya gündeminden düşeceğini
ve dengelerin lehlerine döneceğini gösterdi.
Başbakan Binyamin Netanyahu’nun 2025’te ilk ateşkes sonrası yeniden
başlattığı şiddetli bombardımana eşlik eden açlık savaşı, bütün dünyayı ayağa
kaldırmışken köşeye sıkışan İsrail’i uluslararası alanda kurtarıcı en kritik
hamle, Amerikan Başkanı Donald Trump’ın baskısıyla Ekim 2025’te varılan ve
barış hikayesiyle sarılıp sarmalanan son ateşkes oldu. İsrail’in ateşkes
yükümlülüklerini asla yerine getirmeyeceği aşikâr olduğu halde oynanan bu barış
oyunu, Siyonist rejim için bir can suyuydu. Diplomatik atağa başlayan Netanyahu
hükümeti sahada önemli kazanımlar elde etti. Ateşkes ve barış hikayesinin Filistinliler
aleyhine işlemesi ilk değil.
İsrail’in 1973 Arap-İsrail Savaşı ve akabindeki gelişmelerle
dünyada diplomatik tecrit yaşadığı, petrol ambargosunun da etkisiyle birçok
devletin Filistin politikasını gözden geçirdiği ve FKÖ’nün BM’de
Filistinlilerin tek meşru temsilcisi olarak tanınıp “gözlemci örgüt” statüsü
kazandığı bir ortamda İsrailliler geleceklerinden derin endişe içindeydi.
Araplar ve Filistinliler ise gelişmelerin İsrail aleyhine dönmesini kalıcı
zannetmiş, hatta o dönem “Siyonizm zirvesine 1967’de ulaştı; 1973, Siyonist
gerilemenin başlangıcıdır” diye yazılıp çizilmişti. Ama İsrail’in savaştan beş
yıl sonra en güçlü Arap ülkesi Mısır’la barışması ve böylelikle düzenli Arap
ordularıyla çok-cepheli savaş ihtimalinin son erişi, bu gidişata tam bir darbe
vurdu; 1980’lerde Sina Yarımadası’ndan çekilirken Filistin topraklarındaki
işgalini derinleştirme imkânına kavuştu ve o dönem direnişin merkezi
konumundaki Beyrut’u ve Güney Lübnan’ı korkunç katliamlar eşliğinde işgal
ederken FKÖ’yü Filistin topraklarından binlerce kilometre öteye sürerek büyük
bir darbe vurdu.
İsrail’in dünyadaki imajının yerle bir olup Amerikan kamuoyu
da dahil Filistin sempatisinin arttığı diğer bir dönem ise Birinci İntifada
yıllarıydı (1988-1993). Filistinli çocukların işgale karşı taşlı-sapanlı
direnişleri, buna karşı İsrail askerlerinin -en hafifinden- silah dipçikleriyle
onların kollarını kırması ve aşırı şiddet kullanarak toplu cezalandırma
politikası dünyayı ayağa kaldırdı. Öte yandan yeni kurulan HAMAS sahneye ağırlığını
koydukça dünyanın tepkisi azalacak; Batı’daki İslamofobi, İsrail’e daha fazla
dokunulmazlık kazandıracaktı. Soğuk Savaş’ın bitmesi ve 1991 Körfez Savaşı,
ABD’nin Ortadoğu Barış Süreci’ni başlatmasına imkân verdi. Köşeye sıkışmış
İsrail, barış hikayesi altında kemik kırıcı zalim imajını temizleyip 1990’larda
meşru ve makbul bir aktöre dönüştü. Bilhassa FKÖ ile imzaladığı Oslo
Anlaşmaları bunda etkiliydi. Peki gerçekte Oslo süreci neydi? Tarihçi Ilan
Pappe’ye göre, işgalci İsrail’in direnmedikleri
dönemlerde Filistinlilere uyguladığı açık hava hapishanesi modelinin barış
planı altında onaylanıp uluslararası meşruiyet kazanmasıydı. İsrail Oslo Anlaşmalarına
uydu mu? Büyük ölçüde hayır. Sonunda 2000 yılında patlayan II. İntifada ile Filistinlilerin
1990’larda elde ettiği sınırlı kazanımlar da geri alındı. Barışa
varılamamasının bütün suçu Filistinliler ve lideri Yaser Arafat üzerine atıldı,
direniş tamamen terörizmle eşitlendi. İsrail’in yalanlar üzerine kurulu anlatısı
sadece medyaya değil, akademik literatüre de hâkim oldu. Başbakan Ariel
Şaron’un İntifada’yı bastırmaya dönük en zalim politikaları Batı’da alkışlanmakla
kalmadı, 11 Eylül (2001) saldırıları sonrası model alınarak “terörizme karşı
küresel savaş”ta kullanıldı. “Yaser Arafat eşittir Usame Bin Ladin” gibi
propagandalarla küresel anlatıyı kontrollerine alarak ve Filistinlileri
gayrimeşrulaştırarak bilgi ve propaganda savaşını büyük ölçüde kazandılar.
Siyonist hareketin daha İsrail kurulmadan başlattığı hasbara
(uluslararası alanda yürüttüğü kamu diplomasisi, imaj yönetimi ve propaganda
faaliyetleri), 7 Ekim’in ilk gününden itibaren devrede olup soykırımın destek
görmesindeki faktörlerden biriydi. Uygulanan metot şuydu: Bilgi alanını ne
kadar mantıksız ve kanıtsız olursa olsun derhal bir karşı-anlatıyla doldurmak
ve Filistinlilerin anlatısının yayılmasına set çekmek. Kafası kesilen bebekler,
tecavüze uğrayan kadınlar gibi dünyada infial uyandıran dezenformasyon tam da
bu amaca matuftu. İsrail anlatısı, Siyonistlerce kontrol edilen dünya medyasını
doldursa ve Batı’nın politikalarını şekillendirse de sosyal medya çağında Gazze’den
gelen soykırım görüntüleri tabandan yükselen küresel tepkiyi dindirmeye
yetmedi. Sonunda İsrail yeni yöntemler geliştirmek zorunda kaldı.
İsrail geçmişten beri tabandan gelen tepkileri tepe
yönetimlerle iş tutarak bertaraf edegeldi.
Halkları ve sivil toplumu etkisizleştirmek için sinsice hükümetleri
belli politika değişiklilerine ikna etti. Mesela 2021’de Kudüs ve Mescid-i Aksa
provokasyonunun ardından çıkan savaşta dünya halklarının sokaklara dökülmesi ve
İngiltere ile ABD’de tarihinin en kalabalık Gazze’ye destek gösterilerinin
yapılması, savaşın 11 günde bitirilmesinde etkili olmuştu. İsrailliler on
yıllardır özenle inşa ettikleri imajın yerle bir oluşunu dehşet içinde
izlemişlerdi. Peki sonra ne oldu? Netanyahu, Avrupa’dan Avusturalya’ya birçok
hükümeti ikna ederek Gazze/HAMAS lehine eylemler yapılmasını bir suça
dönüştürten kanunlar çıkarttırdı. 2021 ile 2023 arasında en büyük fark, artık Filistin’e
desteğin zorlaşması ve göstericilerin gözaltına alınabilmesi… İsrail bugün de
benzer taktikler uyguluyor; yasama ve yürütme organlarının tepe kadrolarını
ikna ederek aleyhine ortamı değiştirmeye çalışıyor.
Soykırımı göz ardı edenlere ödül, karşı duranlara ceza
Diğer bir yöntem, bir yandan soykırımı görmezden gelenleri iç
veya dış kazanımlarla ödüllendirerek kendine müttefik kılmak, diğer yandan Filistin’e
destek verenleri şantajla ve milli menfaatlerine zararlar verip cezalandırarak
pes etmeye zorlamak. Bunun en çarpıcı örneği, 2020’de İbrahim Mutabakatı’na
imza koyan ve on yıllardır el altından yürüyen ilişkileri resmiyete döken Fas.
İsrail’le ilişkileri normalleştirme karşılığında, ayrılıkçı Polisario
Cephesi’ni etkisizleştirip -1975’te İspanya’nın çekildiği- Batı Sahra
üzerindeki Fas egemenliğini ABD’ye resmen kabul ettirme hedefindeydi.
Şimdilerde Fas kıyısında ama İspanya kontrolündeki Sebte ve Melilla’yı geri
alma ümidiyle ABD-İsrail’le işbirliği içinde ilginç adımlar atıyor. 30
Temmuz’da Sebte’yi göçmen yağmuruna tutması, Avrupa’da Filistin’e en güçlü
desteği veren İspanya’ya karşı harekete geçilmesine yol açtı; Almanya ve İtalya
İspanya’ya karşı Şengen Anlaşması’nı askıya alırken aşırı sağcıların
İslamofobik ve Sol karşıtı propaganda çarkları derhal devreye girdi. Madrid
yönetimi çok zor durumda kaldı. Fas’ın Sebte ve Melilla’yı İspanya’dan geri
alması gerektiğine dair tartışmalar da başladı. Bu, İspanya yönetimini
düşürmeye dönük üç yıldır yürütülen faaliyetlerin son halkasıydı. Bütün bunlar
İsrail’in destekçilerine ve hasımlarına karşı (Trump yönetiminin de desteğiyle)
hala daha neler yapabildiğine çarpıcı bir örnek.
İsrail, uluslararası alanda tanınmayan ayrılıkçı
güçleri/bölgeleri tanıyıp onlara diplomatik, ekonomik ve askerî destek vermeye
odaklanıyor. Bunlar arasında Bosna-Hersek içindeki Sırp Cumhuriyeti, Afrika
Boynuzu’ndaki Somaliland, Yemen’deki BAE müttefiki Güney Geçiş Konseyi,
Sudan’daki Hızlı Destek Güçleri öne çıkıyor. Yine Dışişleri Bakanı Gideon Saar
Kasım 2024’te göreve gelir gelmez ilk açıklamasında Ortadoğu’da devletsiz
azınlıklarla, bilhassa Dürziler ve Kürtlerle işbirliği hedefini duyurmuştu.
Ayrılıkçı gruplara destekle hedefi, hem yeni müttefikleri üzerinden kendi nüfuz
alanını genişletmek hem de hegemonya kurmak istediği bölgede hasım gördüğü
rakiplerine (Türkiye, İran ve kısmen Suudi Arabistan) nüfuz alanlarında darbe
vurmak.
Yine
Netanyahu, hem “zayıflattığı radikal Şii eksen”e hem de “filizlenen radikal
Sünni eksen”e karşı “Altıgen İttifak” kurma planını ortaya attı. Sıkı güvenlik
işbirliği ağları kurduğu ve genişletmeyi hedeflediği ittifak içinde şimdilik Hindistan,
Yunanistan, Güney Kıbrıs ve BAE var.
İsrail, Gazze’de ateşkes sonrası diplomatik tecritten
kurtuluşta en başarılı performansını Latin Amerika’da gösterdi. Kıtada hüküm
süren solcu iktidarlar 7 Ekim 2023’ten sonra Filistin’e destek verip İsrail’le
aralarına mesafe koymuş, hatta bazıları diplomatik ilişkileri kesmiş ve
yaptırım uygulamıştı. Ancak Trump’ın tehditleri ve teşviklerinin de etkisiyle
2025’ten itibaren tam ters bir dalga ortaya çıktı. Nerede seçim yapılsa
(dezenformasyonların ve manipülasyonların da etkisiyle) sandıklardan sağcı
İsrail-ABD dostu başkanlar çıkıyor. Öyle ki kiminde seçimlerle kiminde askerî yöntemlerle
kıta (Arjantin, Bolivya, Ekvador, El-Salvador, Honduras, Kolombiya, Kosta Rika,
Peru, Şili ve Venezuela) adeta İsrail için biçilmiş kaftana dönüştürülüyor. Solcu
hükümeti sıkı Gazze destekçisi olan Brezilya da Ekim’deki seçimlerde bu kervana
katılabilir. Yeni iktidarlar Filistinlilerin kendi kaderini tayin hakkını artık
reddediyor; İsrail’le her alanda ilişkileri geliştiriyorlar. Soykırım davasına
tam destek veren ülkeler şimdilerde ilgili uluslararası mahkemelerden çekilme, diplomatik
temsilciliklerini Kudüs’e taşıma gibi adımlar atıyorlar. İran etkisinin güçlü
olduğu kıtada Hamas, Hizbullah ve İran Devrim Muhafızlarını terör örgütü ilan
ediyorlar. Sadece diplomatik değil, aynı zamanda ideolojik bir yeniden
hizalanma da yaşanıyor. Daha çarpıcı olanı, Nisan 2026’da İsrail’in Arjantin’le
İshak Mutabakatı’nı imzalayarak Latin Amerika başta olmak üzere Hristiyan
ülkelerle siyasi, iktisadi ve askeri-güvenlik işbirliğinin bir modelini kurması.
Amaç, halkının çoğu Filistin’e sempatik olan Latin Amerika’da İsrail nüfuzunu
sistematik olarak genişletmek ve kurumsallaştırmak. Önümüzdeki süreçte başka
ülkeler de bu kervana katılabilir. Biz sadece Ortadoğu’daki gelişmelere
odaklanarak Trump ile Netanyahu’nun arasının açıldığını vehmededuralım
İsrail’in Avrupa’dan Latin Amerika’ya dünyanın çeşitli bölgelerinde yürüttüğü
örtülü ve açık faaliyetler ve diplomatik alanda geliştirdiği ilişkiler ağı
Trump yönetiminin politikalarıyla birebir örtüşüyor.
Teknoloji ve istihbarat paylaşımı, tarım ve sulama
yatırımları, askerî-güvenlik ortaklığı üzerinden bütün kıtalarda ilişkiler
ağını örtülü veya açık sürdürüyor. Dünyada savaş tamtamlarının çaldığı son
dönemde savunma sanayi, siber güvenlik ve yapay zekâ işbirliği İsrail’in
elindeki en önemli koz. Gazze soykırımı ve diğer savaşlar sırasında bu
alanlarda geliştirdiği -başarısı sahada test edilmiş- yeni askerî araçları ve
sistemleri dünyaya pazarlıyor. 2022’den 2025’e savunma sanayi ihracatı %30
artarak tarihî zirvesine ulaşmış durumda. Hindistan en önemli stratejik savunma
ortağı.
İsrail lobisinin ABD siyasetindeki tekelinin kırılması bütün
dünyaya teşmil edilerek genel bir eğilim zannediliyor. Halbuki yıllardır
dünyada İslam ve Arap düşmanı aşırı sağ siyasi akımları destekleyen Netanyahu
yönetimi 7 Ekim’den sonra bu işbirliğini iyice artırdı. Seçim süreçlerine
müdahale ve manipülasyonla, bilhassa göçmenlerden duyulan korkuyu
alevlendirerek aşırı sağ partilerin iktidara taşınmasını sağlaması, soykırımı
unutturma politikasını kolaylaştıracaktır. Nitekim İsrail, on yıllardır
kendisini İslami radikalizme ve terörizme karşı bir siper ve Yahudi-Hristiyan
medeniyetinin ilk savunma hattı olarak sunuyor.
İsrail, varlığını Yahudilerden sayıca kat kat fazla olan
Hristiyan, Müslüman ve Hindu Siyonistlere borçlu olup onlar üzerine de yatırım
yapıyor. Dünyanın en kalabalık ülkesi Hindistan’ın aşırı sağcı-Hindu
milliyetçisi yönetimiyle yakın bağlara sahip. Evanjelizmin ABD’den Latin
Amerika ve Afrika’ya kadar dünyada en hızlı yayılan Hristiyan mezhep olması
İsrail açısından kritik önemde. Mesela Uluslararası Adalet Divanı’nda görev
yapan ve Ocak 2024’te İsrail aleyhindeki tedbir kararının tüm maddelerine hayır
oyu kullanan tek yargıç Ugandalı bir koyu Evanjelik Hristiyan’dı. Son dönemde
dünyanın dört bir yanından Evanjelik siyasetçileri ve rahipleri İsrail’e davet
edip ülkelerinde yayılan antisemitizm ve İsrail karşıtlığıyla nasıl mücadele
edebilecekleri ve gençleri nasıl kazanacakları konusunda eğitimden geçiriyor.
Mesela sadece Aralık 2025’te 1000’den fazla Amerikalı Evanjelist rahip ve
kanaat önderi bu amaçla İsrail’de misafir edildi. Dahası, Batı
üniversitelerindeki Filistin destekçisi öğrencileri, HAMAS ve Filistinli
örgütlerin canavarlığına ve İsrail’in haklılığına ikna etmek için Müslüman
Siyonistleri ve Mossad’a çalışırken ajanlığı ifşa olan Filistinlileri
kullanıyor.
“Sekizinci cephe” dijital savaş ve soykırımın izlerini silme
İsrail çok-cepheli fiziki savaşların yanı sıra söylemi kontrol altına almak
için Netanyahu’nun “sekizinci cephe” olarak ilan ettiği sosyal medya savaşı (dijital
savaş) da veriyor. 2023’ten 2026’ya hasbara mekanizmasının yıllık
bütçesi, yaklaşık 100 kat artışla 730 milyon dolara yükseltildi. 7 Ekim’den
beri bu alanda yapılan toplam harcama 1 milyar doları aştı. Yine internet
ortamındaki İsrail karşıtı nefret ve dezenformasyonla mücadele ve küresel
söylemi yeniden şekillendirmek için “Dijital Demir Kubbe”yi kurdu. Dünyanın
dört bir yanından İsrail sempatizanlarını, hazırladıkları içerikleri yaymak
üzere “dijital ordu”ya davet ediyor. Önemli sosyal medya fenomenlerine İsrail
yanlısı gönderi başına binlerce dolar ödüyor. Gerek Gazze gerçeklerinin
yayınlandığı geleneksel ve sosyal medya şirketlerinin sıkı Siyonist patronlara
devredilmesi gerekse teknoloji devleriyle kurulan ortaklıklar üzerinden bir
küresel sansür mekanizması işletiliyor. Yayın politikaları İsrail’in kırmızı
çizgilerine göre şekillendirilirken uymayan içerikler siliniyor. Yani İsrail 7
Ekim’den bu yana bir yandan yabancı medyanın Gazze’ye girişini yasaklarken ve
sahadan yayın yapan birkaç yüz Gazzeli gazeteciyi şehit edip onların soykırımın
kanıtlarıyla dolu sosyal medya hesaplarını kapattırırken diğer yandan
algoritmaları silaha dönüştürüyor ve boşluğu özenle hazırlanmış propagandayla
doldurmaya çalışıyor. En kötüsü, gençlerin ana bilgi kaynağına dönüşen yapay
zekayı milyonlarca dolar harcayarak ve sahte düşünce kuruluşları (Hanover
Institute for Public Policy gibi) üzerinden içerikler üreterek İsrail
çıkarlarına göre eğitmeye kalkışmaları. Yalanlarla dolu sanal dünyada hakikate
erişim imkanını ortadan kaldırabilirse İsrail’e mesafeli genç nesilleri geri
kazanabilir.
Soykırımın izlerini sadece sanal dünyadan ve hafızalardan
silmek tabii ki yetmez. Ateşkesten bu yana hem Gazze’de işgali altındaki toprakları
yüzde 50’den yüzde 70’e kadar çıkartmaya hem de buralardaki bütün enkazı -içindeki
şehitlerle birlikte- ‘temizlerken’ sahadaki soykırımın izlerini de ortadan
kaldırmaya ve Gazze’yi Yahudi yerleşimine müsait hale getirmeye çalışıyor.
Şimdiye kadar 10 milyon tondan fazla enkazı kaldırmış durumda.
Yine İsrail Filistin kelimesini literatürden ve haritalardan
sildirmeye çalışıyor. En çarpıcısı ise Filistin’in ve Müslüman ülkelerin ders
kitaplarını büyük dert edinmeleri! İsrail, Trump yönetimi üzerinden
“antisemitik içerik” saydığı Yahudiler ve İsrail’le ilgili olumsuz ifadelerin
temizlenmesi, şehitliği övücü ifadelerin çıkartılması ve Filistin bilinci
aşılanmaması için Müslüman ülke yönetimlerine baskı uygulatıyor. Endonezya’dan Suudi
Arabistan’a çeşitli ülkelerde bu talepler karşılık buluyor. Neden bu konuyu takıntı
yaptılar? Çünkü ders kitapları kurucu metinler olup genç nesillerin zihinlerini
şekillendirir.
Son olarak ABD’yle el ele vererek İsrail, soykırımla ilgili
bilgi ve belge toplayanları fişlemeye; Uluslararası Ceza Mahkemesi ve
Uluslararası Adalet Divanı’nın hâkim ve savcılarını iftiralar ve şantajlarla,
seyahat yasağı ve banka hesaplarının dondurulması gibi cezalandırmalarla pes
ettirmeye; üye devletleri de bu uluslararası kurumlardan çekilmeye zorlayarak
etkisizleştirme çalışıyor.
Soykırımı unutmak mümkün mü?
An
odaklı ve rasyonel bakıldığında İsrail’in ne yaparsa yapsın soykırımcı
sıfatından kurtulabilmesi mümkün görünmüyor. Ancak tarihsel tecrübeye
bakıldığında devreye sokulan türlü propagandalar, kanıtların silinmesi ve
sansürler, hükümetlerin korku ve/ya milli menfaat güdüleri, ödüllendirmeler ve
cezalandırmaların etkisiyle orta vadede soykırımcı imajını kısmen
unutturabilir. Tıpkı 1948 etnik temizliği gibi. Unutmak veya hatırlamak sadece
bir hafıza işi değil, aynı zamanda siyasi bir tercihtir. Milli menfaatleri
gereği İsrail’in varlığını Filistinlilerden çok daha gerekli gören yönetimlerin
sayısının az olduğunu kim iddia edebilir? Mesele asıl şurada düğümleniyor:
Siyonistler suçlarını örtme ve hedeflerine ulaşma noktasında mütemadiyen var
güçleriyle ve kreatif metotlarla çalışırken acaba Filistinliler için hakkı ve
adaleti savunanlar aynı gayretle ve disiplinle sahada İsrail’in yaptıklarını
ifşaya ve etkinlikle fiilî mücadeleye devam ediyorlar mı? Eğer bir ateşkes
hikayesi Gazze’ye odaklanmaktan ve sahada yaşananları keşfetmekten bizi
alıkoyduysa akıbet bellidir. 27 Ekim seçimlerinde Netanyahu kaybederse
İsrail’in işi daha da kolaylaşacaktır; zira soykırım suçu onun üzerine
yüklenirken dünyada birçok hükümet İsrail’le ikili ilişkilerde “temiz” bir
sayfa açmak için yarışacaktır.
