BÜTÜN AİLESİ ŞEHİT DÜŞÜP TEK OĞLUYLA HAYATTA
KALAN GAZZELİ BİR HANIMLA RÖPORTAJ: “YAŞADIĞIMIZ BÜYÜK İMTİHANDA SERMAYEMİZ VE
DAYANAĞIMIZ KUR’ÂN AYETLERİ”
Kahire, 11.3.2026
Röportajı yapan: Zahide Tuba Kor
Gazze’nin neresindensiniz, savaştan
evvel ne işle meşguldünüz? Savaşta neler yaşadınız, kaç şehidiniz var?
Aslen Tell el-Havâ’danız, daha sonra
Nasr bölgesine taşındık. Savaştan evvel online satış yapıyordum, Türkiye’den
Gazze’ye kıyafet getirtip satıyordum. Satışlar sadece internet üzerinden olduğu
için savaştan sonra işimi sürdürme imkânım kalmadı. Eşim muhasebeciydi.
Yaşadığımız ev bombalandı ve enkaz altından tek bir oğlum benimle birlikte
yaralı kurtarıldı, ailemden 10 şehit verdik. Eşim, 5 ve 2 yaşlarındaki
çocuklarım Yeman ve Julia, annem, babam, 5 aylık hamile kız kardeşim İslam ve
üniversiteden yeni mezun diğer kız kardeşim Nur şehit düştü. Tek erkek kardeşim
Halil de daha sonra savaşırken şehitlik mertebesine ulaştı.
Enkazdan çıkarılan oğlum Hamza ölümden
döndü. Aldığı yaralar öylesine tehlikeliydi ki doktorlar ne yapacaklarını
bilememişler. İç kanaması vardı. Akrabalarım doktorlara “Annesi için elinizden
geleni yapın, sağ kalan tek çocuğu” demişler. Ben enkaz altındayken kim şehit
düştü kim hayatta bilmiyor, sürekli “Allah’ım ben kaza ve kaderime razıyım (Allahümme
inni raziyye ala kazai ve kaderi)” diyordum. İki yaşındaki kızım enkaz
altında benim kucağımdaydı. Enkazı kazıp çıkarırlarken bana nefes alıp
verdiğini söylediler. Onu yoğun bakıma almak istemişler ama çok küçüktü, birkaç
gün sonra hayatını kaybetti. 15 Ekim doğum günüydü, üç gün sonra 18 Ekim
2023’te vefat etti, yani savaşın en başında...
Allah’ın takdirine razıyız,
elhamdülillah. Ama imanımız, akidemiz ve sabrımız olmasaydı dayanamazdık.
“Allah’tan geldik, yine O’na döndürüleceğiz” diyoruz. “Allah yolunda
öldürülenleri ölü sanmayın, aksine onlar Allah katında diridirler” ayetine
inanıyor ve bu sayede sabrediyoruz.
Oğlunuz Hamza Gazze şartlarında tedavi
görebildi mi, nasıl iyileşti?
Oğlum Şifa Hastanesi’nde yoğun
bakımdayken bütün bedeni cihazlara bağlıydı. Henüz daha tedavisi devam ederken
işgal kuvvetleri hastaneyi kuşattı, çıkmak zorunda kaldık. Altı saat kuzeyden
güneye yaya yürüdük. Kuşatma altında kontrol noktalarından geçtik. Tehlikeli
bir yolculuktu. Savaş uçaklarından bombalar yağıyor ve tanklardan ateş
ediliyordu. Böyle bir ortamda kuzeyden çıkmak zorunda kaldık. Güneye
vardığımızda çadırda yaşadık. Çadırlarda yazın yakıcı sıcakları da kışın
dondurucu soğukları da tattık, çok zorluk çektik. Hamza’nın durumu aşırı
soğuklarda ve sıcaklarda daha da kötüleşti, istifra etmeye başladı.
Elhamdülillah, tanıdıklar bizi Refah sınır kapısından geçirebildi. Bu sayede
Hamza’nın tedavisine Mısır Arap Cumhuriyeti’nde devam etmemiz mümkün oldu.
Burada hastanede iki ay kaldık. Ameliyat olması gerekiyordu ama doktorlar yaşı
küçük olduğu için korktular. Hareketlerini nispeten yapabildiğinden hem Mısırlı
hem de yabancı altı doktor, ameliyat yapmak gerekmediği konusunda hemfikir
oldu, sadece yüzme egzersizleri verdiler. Diyaframında sıkıntı var; ama genç
olduğu için ameliyatsız da diyafram kasının gelişmesi mümkün. Kontrol için altı
ayda bir ekokardiyogram (EKO) çekiliyor. Ağırlık kaldırması veya ağır işler
yapması yasak. Şükürler olsun, iyi durumda. İnşallah ameliyata gerek kalmaz.
Çünkü riski büyük, geriye kalan tek oğlumu da kaybedemem.
Mısır’da hayatınız nasıl geçiyor?
Bizi bu hayırlı Ramazan günlerinde bir
araya getiren Allah’a hamdolsun. Koskoca bir aileydik, ama Hamza ile birlikte
yalnız kaldık. Yaralarımız çok derin. Hele şu mübarek günlerde geçmişte
ailelerimizle geçirdiğimiz güzel vakitler, şehitlerimiz ve ahbaplarımız
aklımızdan çıkmıyor. Normal günlerde Hamza’yla evde tek başımıza oturuyoruz;
öyle günler oluyor ki evden hiç çıkmak istemiyorum. Ancak akşam olunca uyanıp
bir şeyler yapabilecek hale geliyorum.
Bayramlar bize sevdiklerimizi ve
kaybettiklerimizi hatırlatıyor. Eşim, ebeveynim, iki küçük evladım Julia ve
Yeman aklımdan çıkmıyor. Üzerinden kaç sene geçerse geçsin insan evladını,
sevdiklerini unutamıyor. Denildiği gibi, evlada paha biçilemez… Her bayram hala
anne-babamla bayramlaşmayı bekliyorum; ama bu ailesiz ve kimsesiz geçirdiğimiz
üçüncü Ramazan ve bayram olacak. Allah’tan sabır diliyorum. Allah’ın yardımı
olmadan bu musibetlere dayanamazdım. Düşünün, kendi evinin hanımıyken ve
memleketindeyken, ailene her gün türlü türlü yemekler ve tatlılar yapıp
sofralar kurarken, aniden her şey değişiveriyor ve her gün farklı bir
arkadaşının evinde yaşamaya başlıyor, göçebeye dönüyorsun. Artık yerleşik bir
hayatın olmuyor, istikrar kalmıyor. Hep diyorum ki istikrardan daha kıymetli
bir nimet yok şu dünyada.
Gurbette dostlarla beraber olmak, iftar
sofralarında oturmak aileyi aratmasa da yine de bundan mutlu değilim, aile
birliğini ve geçmiş güzel günleri özlüyorum; beraber kılınan teravih
namazlarını, bayramlık kıyafet alışverişlerini, bayramlık yiyecekler
hazırlamayı... Gazze’deyken arkadaşlara değil, küçük çekirdek aileme odaklanmış
bir hayatım vardı; eşim, çocuklarım ve anne-babamdan müteşekkil. Onları
kaybettikten sonra çevrem büyüdü, arkadaşlıklarım çoğaldı. İnsan gurbetteyken
dosta ihtiyaç duyuyor. Her halimize hamdolsun.
Geçtiğimiz üç senede yaşananlar ve
savaş size neler öğretti?
Dünyevi şeylere bağlanmamak gerektiğini
öğrendim. Eşime, çocuklarıma ve aileme son derece düşkündüm. Ama herhangi bir
beşere duyduğumuz sevgi Allah sevgisini aşmamalı, savaş bana bunu öğretti.
Hamza geriye kalan tek oğlum ve artık onu Allah’a emanet ediyorum. Burada iftar
ve sair faaliyetler olduğunda koştururken Hamza’yla ilgilenemedim, nerede ne
yapıyor takip edemedim diye insanlar bana “Tek oğlunu nasıl bırakırsın, ona göz
kulak olmalısın” dediler. Oysa ben onu “Sen benim kurtulan tek oğlumsun, senden
başka ailemden kimsem kalmadı” diyerek korkuyla büyütürsem sağlıklı gelişemez
ve sağlam bir karaktere sahip olmaz.
Hamza yoğun bakımdayken ona söylediğim
ilk söz şu olmuştu: “İslami eğitim alırken Resulullah sallallahu aleyhi
vesellemin de bir yetim olduğunu öğrendiğini hatırlıyor musun? Allah’a
Peygamber Efendimizden daha sevgili kim olabilir ki o bile bir yetimdi...”
Bedeni cihazlara bağlıyken ısrarla Peygamber Efendimizin de bir yetim olduğunu
ve bunun bir lütfu ilahi olduğunu anlattım. İlk andan itibaren ona Peygamber
gibi bir yetim olmanın gururunu aşılamaya çalıştım. “Rabbimiz seni yetimlikle
şereflendirdi” dedim. Hamza her girdiği ortamda büyük bir gururla kendini
“şehit oğlu”, “şehit kardeşi” ya da “şehit torunu” diye tanıtıyor. Şehitlik
herkese nasip olmaz. Allah’a hep akıbetimizi hayırlı eyle diye dua ediyorduk,
çok şükür ki ailemin sonu şehadet oldu.
Bazen soruyorum, “Allah’ım hikmetini
ben göremiyor, bilemiyorum; ama sen biliyorsun. Neden beni de ailemle beraber
almadın?” diye. Hepimiz aynı odadaydık; küçük kızım Julia benim, Hamza da eşimin
kucağındaydı. Ama Allah benim ve Hamza’nın yaşamasını, kızımın ve eşimin şehit
olmasını takdir etti. Bu, takdir-i ilahi değildir de nedir? Beş aylık hamile
olan kız kardeşim, evimize füze düştüğünde hemen vefat etmedi; enkaz altında
Allah’a “Canımı çocuklarım için bağışla” diye dua ediyordu. Arama kurtarma
ekipmanı azdı ve kol gücüyle bizi kurtarmaya çalıştılar. Enkaz altında yaklaşık
bir saat kaldık. Bize ulaştıklarında çok şükür başımız örtülü ve namaz
kıyafetlerimizleydik; çünkü bombalanma ihtimaline karşı tedbiren gece-gündüz
namaz kıyafetlerimizle duruyorduk. Rabbim kız kardeşime şehitlik nasip ederken
üç çocuğunu da yaşattı, enkazdan kurtarıldılar. Bu, bir kader. Enkaz altında
bir tek kız kardeşimin sesini duyabiliyordum ve sesi kulaklarımdan hala
silinmiyor. Arama-kurtarma ekibi geldiğinde biri yanındakilere kız kardeşimin
şehit olduğunu söyleyip hala hayatta olan benimle ilgilenmelerini tavsiye etti.
Ama ben “Kardeşim İslam Aişe’nin sesini duydum, o hayatta” dedim. Kız kardeşime
“Fazla konuşma ki ağzına toz toprak girmesin” demiştim. En son “Ya Rab, ya Rab!”
dediğini duymuştum. Beni dinleyip sustuğunu sanmıştım, meğer o ruhunu teslim
ediyormuş. Biraz daha kazınca kardeşimi bulup enkazdan çıkardılar. Kız kardeşim
hamile olduğundan eşi onu doğumhanelerde aramış. Çünkü ona hanımı ve
çocuklarının hayatta olduğu söylenmiş. Sonra diğer kız kardeşim ve amcamın eşi
onu şehitler çadırında teşhis etti. Yüzünün bembeyaz ve çok güzel olduğunu
söylediler. Ben gözlerimle görmesem de öyle olduğuna eminim. Yaralı olduğumdan şehitleri
son bir defa görüp de onlara veda edemedim.
Savaşta öğrendiğim ilk şey, Allah’a her
şartta hamdetmek oldu. O gün tek bir seferde ailemden 10 kişiyi kaybettim. Şifa
Hastanesi’nde yatarken uzuvlarını yitirmiş yaralılar gördüm; küçücük çocukların
kolları veya bacakları yoktu, vücutları yanıktı... Enkaz altından
çıkarıldığımda ilk olarak ayaklarımın yerinde olup olmadığını sordum, çünkü
onları hissetmiyordum. Yaklaşık üç ay tekerlekli sandalyeyle yaşadım. Sonra
elhamdülillah yaralarım iyileşmeye başladı. Hamza’yla birlikte hayatta
kaldığımız için Allah’a binlerce defa şükrettim. Hamza sargılı halde yatıyorken
telefonda fotoğrafını gördüm, üzeri selofan gibi bir şeyle sarılıydı. Görür
görmez bacakları yerinde mi değil mi diye sordum.
Doktora çocuklarımın adlarını söylediğimde
önce yaşadıkları ama yoğun bakımda oldukları müjdesini verdi. Çok sevinmiştim.
Ama daha sonra doktorun yüz ifadesi değişti, meğer o sırada çocuklarımın şehit
olduğunu haber vermişler. Beni teselli etmek için Hamza’nın hayatta olduğunu
söylediler. Onlara “Şehit olan kız kardeşimin oğlunun da adı Hamza; yaşayan
Hamza odur” dedim. “Hayır, senin oğlun Hamza da yaşıyor” dediler. Bana ebeveynimin,
eşimin, çocuklarımın ve kardeşlerimin cenazesinin götürüldüğünü söylediklerinde
“En azından birini göreyim” diye yalvardım. O büyük şok içinde yalın ayak
yürümeye başlamışım; yaralı halde nasıl yürüdüğümü bile bilmiyorum. O dönem
basındaki haberleri hatırlıyorum, el-Cezire muhabiri Vâil el-Dahdûh
yaralıların bölgeye geçişine izin verilmediğini anlatıyordu. Hepsi beyaz
kefenler içindeydi. O manzarayı tarif etmek mümkün değil. Eşimin defni çok zor
oldu. Defin işlemleri bile tepede uçan bombardıman uçakları yüzünden apar topar
büyük bir gerginlik içinde yapıldı.
Eşim kefenlenirken çocuklarımın
cenazesi de getirilmiş. Kefen açılıp çocuklarımdan biri sağına, diğeri soluna
konarak eşimle birlikte gömüldü. Eşimin babası beni teselli etmeye çalışırken,
o anki acıyla kendisini asla affetmeyeceğimi söyledim. Çünkü eşim ve
çocuklarıma veda etmeme izin vermediler. Onları en azından son bir kez
görebilseydim acım biraz hafifleyecekti. Bana “Onları görememen de
Allah’tandır, sabret” dedi.
Ailemden bir tek kız kardeşim hayatta
kaldı. Aslında o da yerinden olup bizim sığındığımız eve gelmişti, birlikte
kalıyorduk. Ama Allah’ın takdiri, bir önceki gün evden ayrılmıştı. Ona da
ailemize veda etmek, son bir kez görmek nasip olmadı. Ben en azından şehit
düşmeden evvel o gün ailemi görmüştüm, çok şükür.
Bütün bu anlattıklarım, gerçekten
tarifi mümkün olmayan şeyler. Unutmak istiyorum. Uyuyup uyandığında tüm aileni
kaybetmiş olduğunu görmek çok zor. Biz ilk defa savaş görmüş değiliz. Savaşla
büyüdük, savaşta evlendik, çocuklarımız savaşta doğup büyüdü; ama bu defaki,
yaşadıklarımızın en zoru. Gazze’de şehidi olmayan tek bir aile bile yok. Mesela
arkadaşım Menâr’ın ailesinden 22 kişi şehit oldu. Çocuklarıyla, eşleriyle,
torunlarıyla beraber kardeşleri şehit düştü ve hala enkaz altındalar,
cenazelerine ulaşılamadı. Erkek kardeşi tedavi için Mısır’a gelmişti; eşinin,
çocuklarının ve torunlarının vefat haberini burada aldı. Ailesinden tek bir
kişi bile hayatta değil artık. Burada birbirimizle teselli olmaya, acılarımızı
hafifletmeye çalışıyoruz. Bu, Filistin halkının kaderi. Her halimize hamdolsun.
Kederimin büyüklüğünden gözyaşlarımı
tutmaya çalıştım, ağlayamadım bile. Hüznümüz bitmiyor bizim. Babamı, annemi ve
kardeşlerimi tek bir mezara gömmüşlerdi, ama onlardan geriye hiçbir iz bile
kalmadı. Çünkü işgal güçleri, askerlerinin cenazelerini bulma bahanesiyle
mezarlıklara girdi ve her yeri yıktı geçti. Artık ailemin bir mezarı bile yok.
Hayatta kalan Gazze’deki tek kız kardeşim de ailemin mezarı başında en azından
Fatiha okuyabilseydim diye ağlıyor.
Mücahitlerden olan erkek kardeşimin
şehit düştüğü haberini 10 ay sonra aldık, burada Mısır’daydım. O ailemden
geriye kalan tek dayanağımdı. Şehadet haberi aynı acı ve kederi tekrarladı,
yaramızı dağladı. Onun da cesedinden iz yok. Ama elhamdülillah, Ramazan’ın
ikinci günü Allah yolunda savaşırken oruçlu olarak şehit düştü. En büyük
tesellim bu. Kıyamet günü Allah’ın huzuruna oruçlu olarak varacak. Kendi
mahallemiz olan Tel el-Havâ’da evimizin yakınında savaşırken şehit düşmüş. İlk
tankı havaya uçurmuşlar; ikinciye sıra geldiğinde İsrailli bir keskin
nişancının kurşunuyla vurulmuş. Elhamdülillah, ön cephede savaşırken şehit
düşmesi büyük bir şeref. Gazze’nin ve Gazzelilerin hikayesi bitmez…
Savaşa dair tüm bu anlattıklarınızı
duymak çocuklarınızı olumsuz etkilemiyor mu?
Ramazan’ın ilk günü iftar buluşmasında
Gazze’de yaşadıklarımız yad edilince acılarımız yenilendi. Hamza, insanların
önünde dimdik ve gururlu durdu; ama gece olunca telefonda fotoğraflara ve
hatıralara bakıp ağladı. Duygularını ifade eden bir çocuk değil, ketum; ama
WhatsApp’ta babasına mesajlar gönderdiğini görüyorum. “Seni çok özledik
babacığım”, “Annem ile ben burada yalnız olduğumuz için üzgünüz” gibi birçok
mesaj gönderiyor. Hamza’nın babasıyla geçirdiği günlere dair hatırladıkları çok
güzel, elhamdülillah. Cuma günleri gezerdik, deniz kenarına giderdik. Gazze
hatıralarımız çok güzel.
Sadece oğlum değil, hepimiz sanki acı
çekmiyormuşuz, iyiymişiz gibi görünüyoruz dışarıdan; ama gerçekte içimiz kan
ağlıyor. Hz. Ali der ki “Ölümden daha zoru ayrılıktır.” Bu dünyada ölümden
kaçış yok, “Allah’tan geldik ve O’na geri döneceğiz”; ama ayrılık çok acı...
Hamza’ya bunun bir onur olduğunu aşılamaya çalışıyorum. Ben de kendimi “şehit
annesi”, “şehit kızı”, “şehit eşi”, “şehit kardeşi” diye gururla tanıtıyorum.
Biz asıl büyük mükafatı (الفوز العظيم)
[yani Tevbe suresinde geçen Allah yolunda savaşanlara verilen müjdeyi;
Allah’ın rızasını kazanma ve cenneti] istiyoruz. Nice insan vardır ki
sonunda hiçbir mükafat kazanamaz. Allah böyle olmaktan korusun. Bize herkese
nasip edilmeyen bu onur bahşedildi. [Hadis-i şerifte buyurulduğu gibi,
“Mükâfatın büyüklüğü, belanın büyüklüğüne göredir. Allah, sevdiği topluluğu belalarla
imtihan eder.] Kim başına gelene rıza gösterirse Allah ondan hoşnut olur
(Allah’ın rızasını kazanır). Kim de rıza göstermezse, Allah’ın gazabına uğrar.”
Safımız net. “Allah’ım biz senden razıyız, sen de bizden razı ol” diye dua
ediyoruz.
[NOT: Yukarıda tamamını yazdığım Enes ibn
Malik’ten rivayet olunan hadis-i şerif, soykırım yaşayan Gazzelileri sabır ve
tevekkülle ayakta tutan en önemli dayanaklardan biridir.]
Biz camilerde Şeyh Ahmed Yasin’in
öğretisiyle yetiştik. Tek doğru yolun Kur’ân olduğunu bilerek büyüdük. Onuncu
sınıftayken hafız oldum. Gün geldi, Allah azze ve celle beni otuz yaşımda
imtihan etti. Tüm geçmiş yıllarım aslında bu imtihana bir hazırlıktı. Ne zaman
ki ebeveynimin, kardeşlerimin, eşimin, çocuklarımın hep birden şehit olduğu
haberini aldım, işte o zaman dedim ki “Rabbim, tamam, senden gelen her şeye
razıyım”. Böyle bir imtihan anında herkes aynı tevekkülü gösteremez.
Elhamdülillah, o an Rabbim bana sekinet verdi. Camilerde aldığım dini eğitim
nimeti, Kur’ân nimeti için Allah’a hamdolsun.
Bana hep “Tüm bu yaşadıklarını nasıl
atlattın?” diye soruyorlar. Atlatamadık, ama Kur’ân’la sabrediyoruz. Şimdi
tekrar Kur’ân ezberimi tazeliyorum. Hamza da hafızlığa başladı, ikinci cüzde.
Vaktimi Kur’ân-ı Kerim’le geçiriyorum. Kur’ân’ı onuncu sınıfta ezberledim; ama
şimdi dönüp hafızlığımı tazelerken sanki her ayet benimle konuşuyor, bizim
hikayemizi anlatıyor, bizim sabrımızdan bahsediyor. [Âli İmran suresi
169-170. ayetlerde buyurulduğu gibi,] “Allah yolunda öldürülenleri ölü
sanmayın. Bilakis onlar diridirler, Rabbleri katında rızıklanmaktadırlar.
Allah’ın, lütfundan, kendilerine verdiklerine sevinirler. Arkalarından gelecek
olanlara, bir korkunun olmadığını ve üzülmeyeceklerini müjdelemek isterler.” Bizim
sermayemiz ve dayanağımız işte bu ve benzeri ayetler.
