11 Ekim 2026 Pazar

Z.T.KOR: SİYONİST YERLEŞİMCİ-KOLONYALİST PROJENİN SON HALKASI GAZZE SOYKIRIMI

 

SİYONİST YERLEŞİMCİ-KOLONYALİST PROJENİN SON HALKASI GAZZE SOYKIRIMI

Tashih dergisi, sayı 1, Temmuz-Ağustos 2026, sf.29-31, https://tashihmedya.com/siyonist-yerlesimci-kolonyalist-projenin-son-halkasi-gazze-soykirimi/ 

Zahide Tuba Kor

NOT: Blogdaki şahsıma ait bütün yazı, röportaj, tercüme, fotoğraf ve infografikleri ancak kaynak göstermek şartıyla kullanabilirsiniz.

NOT: Blogda yer alan 1000’e yakın içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.


Spot: İsrail’in 7 Ekim’i fırsat bilip soykırıma başvurarak yayılması hem stratejik, jeopolitik, jeoekonomik ve teopolitik hedeflerinin bir neticesi hem de 19. yüzyıl sonu-20. yüzyıl başında temelleri atılan Siyonist yerleşimci- kolonyalist projenin son halkasıdır.

Spot: Gazze’de soykırımla hedef, hem olabildiğince çok Gazzeliyi öldürmek hem de bombardımanlarda ölememiş olanları ölümden beter bir hayata mahkûm etmek, böylece onursuz ve sefil bir ilkel hayat ile toprakları terk seçeneği arasında bırakmaktı.

 

“Demokratik bir Yahudi devleti” kurma hedefiyle yola çıkan Siyonistler, 1948 ve 1967’de ele geçirdikleri topraklardaki Filistinli nüfusa karşı iki defa etnik temizlik uygulayarak yarıdan fazlasını mülteciye dönüştürdü. Sonraki süreçte –dünyanın tepkisinden çekinerek– Filistinlileri fiziken öldürmekten veya zorla yerinden etmekten ziyade iktisadi ve psikolojik çökertme taktiklerine başvurarak boyun eğdirmeyi veya ‘gönüllü’ terke zorlamayı önceledi. 7 Ekim Aksa Tufanı Operasyonu ise bir süredir fırsat kolladıkları üçüncü etnik temizliğin kapılarını araladı. Öncelikli hedef, Gazzelileri topluca Sina’ya sürüp toprakları yeniden işgal etmekti; ancak bunu başaramayınca soykırıma giriştiler. Artık hedef, bütün altyapıyı ve üstyapıyı yerle bir edip yeniden inşayı engelleyerek ve en temel ihtiyaçların dahi girişine izin vermeyerek Gazze’yi kalıcı olarak yaşanamayacak bir bölgeye, devasa bir çadır kente dönüştürmekti.[1] Yani hem olabildiğince çok Gazzeliyi öldürmek hem de bombardımanlarda ölememiş olanları ölümden beter bir hayata mahkûm etmek, böylece onursuz ve sefil bir ilkel hayat ile toprakları terk seçeneği arasında bırakmaktı. Çünkü geçmiş tecrübeler, şehit çocuklarının çoğunun büyüdüklerinde birer direnişçiye dönüşüp İsrail’den intikam almaya çalıştığını gösteriyordu.

İsrail, hayatın en basit rutinlerini bile Gazzeliler için işkenceye dönüştürdü. Soğukta ısınmak, sıcakta serinlemek, yağmurda başını sokacak bir çatı bulmak, geceleri deliksiz uyku çekmek, ocakta yemek pişirmek, karnı doyurmak, temiz su içmek, haşeresiz-kemirgensiz bir ortamda barınmak, rahatça tuvalete girmek, abdest almak, ılık suda yıkanmak, temiz giyinmek, mahremiyeti korumak, sırtını bir yere yaslamak, akşamları aydınlanmak, emniyette hissetmek, belli bir yerde iskân etmek Gazzelilerin ekseriyeti için artık mazide kalmış birer lüks.[2]

İsrail, Gazzelilerin maddi-manevi her şeyini –evlerini ve geçim kaynaklarını, ailelerini ve arkadaşlarını, öncü ve profesyonel meslek sahibi kadrolarını, eşyalarını ve hatıralarını, mezarlıklarını, kültürünü ve değerlerini, ruh ve beden sağlıklarını, vücut bütünlüklerini, eğitimini (Arap dünyasının en eğitimli kesimi olma vasfını), kütüphanelerini, arşiv belgelerini, sanat eserlerini, tarihini, toplumsal ve bireysel hafızasını, insanlıklarını ve onurlarını, mahremiyetlerini, ahlaklarını, vatana ve toprağa olan bağlılıklarını, umutlarını ve hayallerini, toplumsal dokusunu, direnme azmini ve direnişçilerini, emniyet hissini, güvenlerini ve özgüvenlerini, hatta ve hatta imanlarını ve inançlarını– yitirtmek amacıyla akıl almaz her yola başvurdu. Kamu düzenini bozdu ve kurumsal yapıyı çökertti, böylece suçların yaygınlaşmasını teşvik etti. Gazzelileri geçmiş etnik temizliklerde ayakta tutan ve mevcut soykırım karşısında toprağına bağlayan en temel unsurları hedef aldı. Halihazırda Gazze(liler), uzun ve yıkıcı her savaşta olduğu gibi, çok büyük bir değişim-dönüşümden geçiyor. Ama direnme kararlılığı hala yitip gitmiş değil.[3] Bunda Şeyh Ahmed Yasin ve arkadaşlarının 1980’lerden itibaren ektiği tohumlar etkili.

İşgal ordusu sadece yüz binlerce Filistinliyi ölüme, hastalığa ve sakatlığa mahkûm ederek ve bazı ailelerin kökünü kazıyarak bir soykırım[4] uygulamadı; aynı zamanda literatüre yeni kavramlar kazandıran birçok kırım türüne imza attı.

İsrail’in soy-kırım dışındaki kırım suçları neler?

Ø Hafıza-kırım, tarih-kırım, kültür-kırım Filistinlilere ait her şeyi ve Gazze’nin birkaç bin yıllık tarihî ve kültürel mirasını ya çaldı ya da imha etti.

Ø Mesken-kırım, şehir-kırım Başta Gazze’nin kuzeyi, doğusu ve güneyi olmak üzere birçok yerleşimi yıktıktan sonra hem işlediği suçları ‘temizlemek’ hem de ABD’nin Gazze Rivierası projesi ve yeni Yahudi yerleşimleri için enkazı kaldırdı. Gazzelilerin halen yaşadığı yerlerin çoğunu da bir moloz yığınına dönüştürüp eski Gazze’den eser bırakmadı.

Ø Mezar-kırım Kullandığı tahrip gücü muazzam bombalar yüzünden nice ceset enkaz altında çürüyüp giderken ve yine nicesi buharlaşırken cesedine ulaşılabilen şanslılar mezarlıklara gömüldü; ancak İsrail tarihî olanlar da dahil birçok mezarlığı yıkarken esirlerini bulma kisvesi altında bir kısmını da tahrip etti. Ayrıca hastanelerde ve hapishanelerde katlettiklerini toplu mezarlara gömdü.

Ø Eğitim-kırım Filistinlilerin işgalciye karşı en önemli direniş yöntemi iyi eğitimdi. İşgal ordusu, ilkokullardan üniversitelere ve camilere kadar eğitim-öğretim kurumlarını bombalayarak ve öğrencileri-öğretmenleri-akademisyenleri-hocaları katlederek kasıtlı bir cahilleştirme ve entelektüel sermayeyi yitirtme politikasına girişti.

Ø Sağlık-kırım Hastaneleri bombalayarak ve işgal ederek; doktorları öldürerek, sakatlayarak veya esir alarak zaten yetersiz olan sağlık sistemini çökertti. İlaç girişini engelleyerek kronik hastaları ölüme mahkûm etti. Her yaştan çok fazla Gazzeliyi kolsuz-bacaksız bıraktı; açlık yüzünden zihnen, fiziken ve ruhen gelişememiş –ve bu yüzden ileride kendisine direnemeyecek– yeni bir nesil üretmeyi hedefledi. Bağımlı bir toplum üretmek için gıdaların içine uyuşturucu haplar kattı. Kanser hastaları artarken Türkiye’nin kurmuş olduğu tek kanser hastanesini yıktı. Tedavi için yurtdışına çıkışları engelledi. Gazzelilerin hayat kalitesini düşürdü, ömürlerini kısalttı. Esir alıp öldürdüğü nice Gazzelinin organlarını çaldı.

Ø Ekolojik-kırım Zehirli atıklar bırakıp suyu-toprağı-havayı kirleterek, kanalizasyon sistemini çökerterek, çöplerin bertarafını imkansızlaştırarak ve on binlerce ton enkaz yığını oluşturarak muazzam bir çevre tahribatına yol açarken sadece insan değil bitki ve hayvan türünü ve bütün bir ekosistemi sistematik olarak yok etmeye odaklandı.

Ø Ekonomik-kırım Ambargolar yüzünden zaten üretim temeli zayıf ve İsrail’e bağımlı olan Gazze’de hem tarım ve hayvancılık, balıkçılık ve özel sektöre darbe vurarak hem de tam abluka uygulayarak ekonomiyi çökertti

Ø Medya-kırım Soykırımı belgeleyen yüzlerce gazeteciyi ve medya kuruluşlarını hedef aldı, dünya tarihinde en fazla medya mensubunu katletme unvanını kazandı. Soykırım izlerini silmek için birçok sosyal medya hesabını kapattırdı.

Ø Tekno-kırım Gazze’nin dijital altyapısını tahrip ederek dünyayla bağlantısını kesmeye odaklandı ve iletişim teknolojileri alanında çalışan kişileri ve kurumları hedef aldı. Kendisi de hem büyük teknoloji ve sosyal medya şirketlerini seferber ederek yapay zekaya ve dijital verilere hem de robot patlayıcılara dayalı yeni model bir savaş yürüttü.

İsrail’in kırımı her sahaya taşıyarak hedefi, Gazzelilerden tam bir intikam alırken onları ibret-i âlem kılmak ve böylece bütün bölgeye boyun eğdirerek varlığını garanti altına almaktı. Aynı zamanda Batı’dan tam destekle[5] “Büyük İsrail” hedefi doğrultusunda genişlemek ve askerî güçle mevcut düzeni yıkıp bölgenin hegemonuna dönüşmekti. 7 Ekim’i fırsat bilip kırımlara başvurarak yayılması hem stratejik, jeopolitik, jeoekonomik ve teopolitik hedeflerinin bir neticesi hem de 19. yüzyıl sonu-20. yüzyıl başında temelleri atılan Siyonist yerleşimci-kolonyalist projenin son halkasıydı.

Aksa Tufanı Operasyonu’nun sebepleri

İsrail’in Gazzelilerden intikam alacağı aşikâr olduğu halde direniş örgütleri neden Aksa Tufanı Operasyonu’na girişti? Bunun birçok sebebi vardı. Ama en önemlisi, Suudi Arabistan’ın da İbrahim Mutabakatı’na imza koymak üzere oluşuydu. Bu gerçekleştiği takdirde İsrail merkezli yeni bir siyasi, iktisadi-ticari ve askeri bölgesel düzen kurulacak ve “Filistin meselesi” tarihin “çöp sepeti”ne atılacak, İsrail’in bir dış politika meselesi olmaktan çıkıp içeride istediği gibi halledebileceği bir konuya indirgenecekti.[6] Yani revizyonist ve dini Siyonist hükümetin Kudüs ile Batı Şeria’daki emellerine ulaşmasına ramak kalmıştı. 17 yıldır abluka ve ambargo altında yaşayan Gazzelilerin tecritten kurtulma imkânı da kalmayacaktı. Dahası, Teksas’ta doğurtulup İsrail’e getirtilen –Tevrat’ta geçen– kusursuz kızıl düvelerin kurban edileceğinin açıklanması ve 2024’ün Tapınağı İnşa Yılı ilan edilmesi, Mescid-i Aksa’yı yıkıp 2000 yıl sonra Yahudi mabedini tekrar inşa planının artık bir hayal olmaktan çıktığı manasına geliyordu. Bunun önündeki tek engelin Gazzelilerin muhtemel direnişi olacağını öngören İsrail, 2023 sonu-2024 başında Gazze’ye savaş açma planı çoktan yapmıştı. 7 Ekim Aksa Tufanı Operasyonu, Kassam Tugayları’nın Gazze çevresindeki tüm İsrail kışlalarına saldırıp yüzlerce askeri ve komutanı etkisiz hale getirdiği ön-alıcı bir operasyondu. Her ihtimali dikkate alarak hazırlık yapmaları sayesinde soykırım savaşı karşısında iki sene direnebildiler. Gazzelilerin verdiği mesaj şuydu: Yüzyıldır Ortadoğu’nun en temel meselesi olan Filistin’i yok sayarak yeni bir bölgesel düzen kuramazsınız ve Mescid-i Aksa’yı yıkamazsınız![7]

Soykırım, Siyonizmin ve Batı’nın gerçek yüzünü ifşa ettiği gibi, Filistin’i dünyanın ana gündem maddesine dönüştürdü ve küresel bir uyanışa vesile oldu. İsrail iyice köşeye sıkışmışken soykırımın ikinci yıldönümünde varılan ateşkes, bir aldatmacadan ibaretti.[8] Hedef, Gazze’yi gündemden düşürerek İsrail üzerindeki baskıyı hafifletmek, savaşla başaramadıklarına ateşkesle ulaşmasını sağlamaktı. İsrail’in lügatında karşılıklı uzlaşma ve taviz hiçbir zaman olmadığından Gazze ateşkesinin maddelerini tam olarak uygulamadı; saldırılarına, toprak işgaline ve ablukaya düşük dozda devam etti. Bu süreçte Trump’ın Barış Kurulu, İsrail’in ihlallerini durdurmaya dönük adım atmadığı gibi, İsrailli esirleri kurtardıktan sonra önceledikleri tek konu direnişin silahsızlandırılması oldu. Trump Planı çerçevesinde Gazzeli teknokratlardan müteşekkil geçici bir hükümet mahiyetindeki Ulusal Komite kurulsa da hala Gazze’ye girebilmiş değil ve her bakımdan elleri kolları bağlı vaziyette beklemekteler.[9] Kurulan model Amerikan yeni-kolonyalizminin bir habercisi. Öte yandan İsrail, 8 Ekim’de ilan ettiği hedeflerinin hiçbirinden vazgeçmiş değil. Savaş tiryakisine dönüşen İsrail Başbakanı, ABD-İran anlaşması akabinde Gazze’de yeni taktiklerle soykırımı sürdürmek ve tehcir için gün sayıyor. Gazze’deki çok-boyutlu kırıma Batı’nın tam desteği, İsrail’in bölgenin dört bir yanını Gazzeleştirme cüretini artırıyor.

İsrailli tarihçi Avi Shlaim’in ifadesiyle “Filistinliler belki de günümüz dünyasında sömürgecilik karşıtı son mücadeleyi vermekte.”[10] Direnişin komuta kademesinden hayatta kalanlar ateşkes sürecinde ortadan kaldırıldığı halde Gazzelilerin direnme azmi hala kırılmış değil.

 

KAYNAKÇA

Mısır ve Türkiye’de yaşayan Gazzelilerle yaptığım röportajlar.

“Gazze Komitesi Başkanı: ‘Silahsızlanma Olmadan Ne Güvenlik Ne Yeniden İnşa Mümkün’”, Fokus+, 13.04.2026, https://www.fokusplus.com/roportaj/gazze-komitesi-baskani-silahsizlanma-olmadan-ne-guvenlik-ne-yeniden-insa-mumkun.

@jewishvoiceforpeace, 12.7.2025, https://www.instagram.com/p/DL_AMiogLd7/.

Kor, Zahide Tuba. Gazze: Geçmişten Günümüze Direnişin Toprağı, İstanbul: Timaş Yayınları, 2025.

Kor, Zahide Tuba. “Gazze’de Ateşkes ve Ortadoğu’da Barış Mümkün Müdür?”, GENAR Türkiye Raporu. Ekim 2025, sayı 13. https://ortadogugunlugu.blogspot.com/2025/11/ztkor-gazzede-ateskes-ve-ortadoguda.html.

Shlaim, Avi. Gazze Soykırımı: İsrail’in Filistin’e Karşı Bitmeyen Savaşı. çeviren Selçuk Dural. İstanbul: Küre Yayınları, 2026.

 

İSRAİL’İN FİLİSTİN’İ İŞGAL POLİTİKALARIYLA İLGİLİ OKUMALAR İÇİN

Bazian, Hatemi. Filistin: Bir Sömürgecilik Meselesi. Ankara: İST Yayınları, 2024.

Hirst, David. Silah ve Zeytin Dalı: Ortadoğu’da Şiddetin Kökenleri. İstanbul: İyidüşün Yayınları, 2015.

Khalidi, Rashid. Filistin: Yüzyıllık Savaş: Yerleşimci Kolonyalizmin ve Direnişin Tarihi (1917-2017). İstanbul: İletişim Yayınları, 2025.

Masalha, Nur. The Palestine Nakba: Decolonizing History, Narrating the Subaltern, Reclaiming Memory. Londra: Zed Books, 2012.

Öke, Mim Kemal. Siyonizm & Filistin Sorunu (1880-1923). İstanbul: Timaş Yayınları, 2023.

Pappe, Ilan. The Ethnic Cleansing of Palestine. Oxford: Oneworld, 2006.

Pappe, Ilan. Modern Filistin Tarihi: Tek Ülke İki Halk. Ankara: Phoenix, 2007.

Pappe, Ilan. Unutulmuş Filistinliler. İstanbul: Küre Yayınları, 2020.

Pappe, Ilan. Yeryüzünün En Büyük Hapishanesi: İşgal Altındaki Toprakların Tarihi. İstanbul Küre Yayınları, 2023.

Rakipoğlu, Mehmet. İşgal ve Soykırımın Anatomisi: İsrail’in Filistin’i Yok Etme Stratejisi. Öteki Akademi, 2024.

Shlaim, Avi. Demir Duvar: İsrail ve Arap Dünyası. İstanbul: Küre Yayınları, 2019.

Shlaim, Avi. Üç Dünya: Bir Arap-Yahudi’nin Anıları. İstanbul: Küre Yayınları, 2025.

 



[1] İsrailli karar alıcıların Gazze’ye dair söylemleri ve hedefleri için bkz. Avi Shlaim, Gazze Soykırımı: İsrail’in Filistin’e Karşı Bitmeyen Savaşı, Küre Yayınları, s. 215-224.

[2] Gazze’deki hayata dair ayrıntılı bilgiye, Mısır’daki Gazzelilerle 11-13 Mart’ta yaptığım ve Nisan-Mayıs 2026’da Ortadoğu Günlüğü blogumda yayınladığım röportajları okuyarak ulaşabilirsiniz. https://ortadogugunlugu.blogspot.com/

[3] Gazzelilerin soykırım karşısında direncinin ve tahammülünün sebepleri için bkz. Zahide Tuba Kor, Gazze: Geçmişten Günümüze Direnişin Toprağı, Timaş Yay., s.315-333.

[4] Bu yazıda soykırımın bilançosunu paylaşmadım. Zira hiçbir veri kayıpları doğru hesaplayamaz. Gazzeliler sadece İsrail saldırılarında hayatını kaybetmediler; açlık ve susuzluktan/kirli sulardan, hastaneye gidemediği veya gitse bile ilaç ve yeterli tedavi imkânı olmadığından, hijyensizlik ve salgın hastalıklardan, sevdiklerini yitirmenin acısıyla kahırdan veya kalp ya da kanser hastalığına yakalanarak, yani savaşın dolaylı etkileri yüzünden ve ateşkes sırasında patlamamış bombalardan can verenler bilançolarda yer almıyorlar. Bir de ölü mü diri mi bilinmeyen on binlerce kayıp var.

[5] Soykırımın devamlılığında Batı’nın diplomatik, askeri ve teknolojik seferberliğinin ve ABD başta olmak üzere dünyadan akan en gelişmiş saldırı ve savunma silahlarının ve istihbaratın da etkisi büyük. Savaşın 614. gününde yayınlanan bir veriye göre, ABD’den İsrail’e 1014 defa silah sevkiyatı yapılmış; bu da demek oluyor ki her 15 saatte bir ABD silah yollamış. @jewishvoiceforpeace, 12.7.2025, https://www.instagram.com/p/DL_AMiogLd7/.

[6] İbrahim Mutabakatlarıyla kurulmaya çalışılan yeni Ortadoğu düzeni hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. Kor, Gazze, s. 107-112, 117-121, 249-259.

[7] Aksa Tufanı’nın yapılma sebepleri hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. Kor, s.71-73, 192-198.

[8] 9 Ekim 2025’te varılan ateşkesle ilgili ayrıntılı bilgi için bkz. Zahide Tuba Kor, “Gazze’de Ateşkes ve Ortadoğu’da Barış Mümkün Müdür?”, GENAR Türkiye Raporu, Ekim 2025, sayı 13, sf. 85-101, https://ortadogugunlugu.blogspot.com/2025/11/ztkor-gazzede-ateskes-ve-ortadoguda.html.

[9] Gazze Yönetimi Ulusal Komitesi Başkanı Ali Şaas ve Adaletten Sorumlu Üye Adnan Ebu Verde ile 13.3.2026’da Kahire’de bir röportaj yapıp gelinen aşamayı onlardan dinlemiştim. Röportaj için bkz. “Silahsızlanma Olmadan Ne Güvenlik Ne Yeniden İnşa Mümkün”, Fokus+, 13.04.2026, https://www.fokusplus.com/roportaj/gazze-komitesi-baskani-silahsizlanma-olmadan-ne-guvenlik-ne-yeniden-insa-mumkun.

[10] Shlaim, s.179.


6 Ekim 2026 Salı

Z.T.KOR: İSRAİL GAZZE SOYKIRIMIYLA BOZULAN İMAJINI DÜZELTEMEZ Mİ?


İSRAİL GAZZE SOYKIRIMIYLA BOZULAN İMAJINI DÜZELTEMEZ Mİ?

Muhit dergi, sayı 82, Ekim 2026, sf. 100-105.

Zahide Tuba Kor

 

NOT: Blogdaki şahsıma ait bütün yazı, röportaj, tercüme, fotoğraf ve infografikleri ancak kaynak göstermek şartıyla kullanabilirsiniz.

NOT: Blogda yer alan 1000’e yakın içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.

 

Gazze soykırımı, İsrail’in ve Siyonizmin gerçek yüzünü gün gibi ortaya döktü. Sosyal medya üzerinden yayılan Gazze gerçekleri sayesinde imajı yerle bir olan, dünyanın dört bir yanında halkların öfkesini çeken ve yöneticileri hakkında uluslararası mahkemelerde davalar açılan İsrail’in ve Siyonizmin günlerinin sayılı olduğu iddia edildi. Peki gerçekten öyle mi? İsrail, bozulan imajını düzeltemez mi veya bozuk imajla varlığını sürdüremez mi? İmajı ilk kez yerle bir olmayan İsrail, geçmişte sıkışmışlık dönemlerini nasıl atlattı ve kendini aklatabildi? Bilhassa 7 Ekim’in ikinci yıldönümünde varılan sözde ateşkesten bu yana imaj tazeleyebilmek için neler yapıyor?

 

Zamana yayma ve barış rüzgarlarıyla imaj tazeleme döngüsü

Öncelikle, İsrail’in on yıllarca ilmek ilmek dokuduğu uluslararası imajının gerek Mayıs 2021’deki Kudüs olayları ve 11 günlük Gazze savaşında gerekse 7 Ekim 2023 sonrası soykırımla yerle bir olması ve dünyada boykot ve tecride uğraması, Siyonistler açısında tahammülü mümkün olmayan bir gelişme. En büyük korkuları, hamileri Batı’da gayrimeşrulaşmak. Son üç yıldır bu korkuyu en yoğun şekilde hissediyorlar. Ancak onları görece rahatlatan şey, zamana yayma silahının işe yararlığını yakinen bilmeleri. Çünkü yüzyıllık tecrübe, zamana yaydıkları her yakıcı meselenin bir müddet sonra dünya gündeminden düşeceğini ve dengelerin lehlerine döneceğini gösterdi.

Başbakan Binyamin Netanyahu’nun 2025’te ilk ateşkes sonrası yeniden başlattığı şiddetli bombardımana eşlik eden açlık savaşı, bütün dünyayı ayağa kaldırmışken köşeye sıkışan İsrail’i uluslararası alanda kurtarıcı en kritik hamle, Amerikan Başkanı Donald Trump’ın baskısıyla Ekim 2025’te varılan ve barış hikayesiyle sarılıp sarmalanan son ateşkes oldu. İsrail’in ateşkes yükümlülüklerini asla yerine getirmeyeceği aşikâr olduğu halde oynanan bu barış oyunu, Siyonist rejim için bir can suyuydu. Diplomatik atağa başlayan Netanyahu hükümeti sahada önemli kazanımlar elde etti. Ateşkes ve barış hikayesinin Filistinliler aleyhine işlemesi ilk değil.

İsrail’in 1973 Arap-İsrail Savaşı ve akabindeki gelişmelerle dünyada diplomatik tecrit yaşadığı, petrol ambargosunun da etkisiyle birçok devletin Filistin politikasını gözden geçirdiği ve FKÖ’nün BM’de Filistinlilerin tek meşru temsilcisi olarak tanınıp “gözlemci örgüt” statüsü kazandığı bir ortamda İsrailliler geleceklerinden derin endişe içindeydi. Araplar ve Filistinliler ise gelişmelerin İsrail aleyhine dönmesini kalıcı zannetmiş, hatta o dönem “Siyonizm zirvesine 1967’de ulaştı; 1973, Siyonist gerilemenin başlangıcıdır” diye yazılıp çizilmişti. Ama İsrail’in savaştan beş yıl sonra en güçlü Arap ülkesi Mısır’la barışması ve böylelikle düzenli Arap ordularıyla çok-cepheli savaş ihtimalinin son erişi, bu gidişata tam bir darbe vurdu; 1980’lerde Sina Yarımadası’ndan çekilirken Filistin topraklarındaki işgalini derinleştirme imkânına kavuştu ve o dönem direnişin merkezi konumundaki Beyrut’u ve Güney Lübnan’ı korkunç katliamlar eşliğinde işgal ederken FKÖ’yü Filistin topraklarından binlerce kilometre öteye sürerek büyük bir darbe vurdu.  

İsrail’in dünyadaki imajının yerle bir olup Amerikan kamuoyu da dahil Filistin sempatisinin arttığı diğer bir dönem ise Birinci İntifada yıllarıydı (1988-1993). Filistinli çocukların işgale karşı taşlı-sapanlı direnişleri, buna karşı İsrail askerlerinin -en hafifinden- silah dipçikleriyle onların kollarını kırması ve aşırı şiddet kullanarak toplu cezalandırma politikası dünyayı ayağa kaldırdı. Öte yandan yeni kurulan HAMAS sahneye ağırlığını koydukça dünyanın tepkisi azalacak; Batı’daki İslamofobi, İsrail’e daha fazla dokunulmazlık kazandıracaktı. Soğuk Savaş’ın bitmesi ve 1991 Körfez Savaşı, ABD’nin Ortadoğu Barış Süreci’ni başlatmasına imkân verdi. Köşeye sıkışmış İsrail, barış hikayesi altında kemik kırıcı zalim imajını temizleyip 1990’larda meşru ve makbul bir aktöre dönüştü. Bilhassa FKÖ ile imzaladığı Oslo Anlaşmaları bunda etkiliydi. Peki gerçekte Oslo süreci neydi? Tarihçi Ilan Pappe’ye göre, işgalci İsrail’in direnmedikleri dönemlerde Filistinlilere uyguladığı açık hava hapishanesi modelinin barış planı altında onaylanıp uluslararası meşruiyet kazanmasıydı. İsrail Oslo Anlaşmalarına uydu mu? Büyük ölçüde hayır. Sonunda 2000 yılında patlayan II. İntifada ile Filistinlilerin 1990’larda elde ettiği sınırlı kazanımlar da geri alındı. Barışa varılamamasının bütün suçu Filistinliler ve lideri Yaser Arafat üzerine atıldı, direniş tamamen terörizmle eşitlendi. İsrail’in yalanlar üzerine kurulu anlatısı sadece medyaya değil, akademik literatüre de hâkim oldu. Başbakan Ariel Şaron’un İntifada’yı bastırmaya dönük en zalim politikaları Batı’da alkışlanmakla kalmadı, 11 Eylül (2001) saldırıları sonrası model alınarak “terörizme karşı küresel savaş”ta kullanıldı. “Yaser Arafat eşittir Usame Bin Ladin” gibi propagandalarla küresel anlatıyı kontrollerine alarak ve Filistinlileri gayrimeşrulaştırarak bilgi ve propaganda savaşını büyük ölçüde kazandılar.  

Siyonist hareketin daha İsrail kurulmadan başlattığı hasbara (uluslararası alanda yürüttüğü kamu diplomasisi, imaj yönetimi ve propaganda faaliyetleri), 7 Ekim’in ilk gününden itibaren devrede olup soykırımın destek görmesindeki faktörlerden biriydi. Uygulanan metot şuydu: Bilgi alanını ne kadar mantıksız ve kanıtsız olursa olsun derhal bir karşı-anlatıyla doldurmak ve Filistinlilerin anlatısının yayılmasına set çekmek. Kafası kesilen bebekler, tecavüze uğrayan kadınlar gibi dünyada infial uyandıran dezenformasyon tam da bu amaca matuftu. İsrail anlatısı, Siyonistlerce kontrol edilen dünya medyasını doldursa ve Batı’nın politikalarını şekillendirse de sosyal medya çağında Gazze’den gelen soykırım görüntüleri tabandan yükselen küresel tepkiyi dindirmeye yetmedi. Sonunda İsrail yeni yöntemler geliştirmek zorunda kaldı.

İsrail geçmişten beri tabandan gelen tepkileri tepe yönetimlerle iş tutarak bertaraf edegeldi.  Halkları ve sivil toplumu etkisizleştirmek için sinsice hükümetleri belli politika değişiklilerine ikna etti. Mesela 2021’de Kudüs ve Mescid-i Aksa provokasyonunun ardından çıkan savaşta dünya halklarının sokaklara dökülmesi ve İngiltere ile ABD’de tarihinin en kalabalık Gazze’ye destek gösterilerinin yapılması, savaşın 11 günde bitirilmesinde etkili olmuştu. İsrailliler on yıllardır özenle inşa ettikleri imajın yerle bir oluşunu dehşet içinde izlemişlerdi. Peki sonra ne oldu? Netanyahu, Avrupa’dan Avusturalya’ya birçok hükümeti ikna ederek Gazze/HAMAS lehine eylemler yapılmasını bir suça dönüştürten kanunlar çıkarttırdı. 2021 ile 2023 arasında en büyük fark, artık Filistin’e desteğin zorlaşması ve göstericilerin gözaltına alınabilmesi… İsrail bugün de benzer taktikler uyguluyor; yasama ve yürütme organlarının tepe kadrolarını ikna ederek aleyhine ortamı değiştirmeye çalışıyor.

 

Soykırımı göz ardı edenlere ödül, karşı duranlara ceza

Diğer bir yöntem, bir yandan soykırımı görmezden gelenleri iç veya dış kazanımlarla ödüllendirerek kendine müttefik kılmak, diğer yandan Filistin’e destek verenleri şantajla ve milli menfaatlerine zararlar verip cezalandırarak pes etmeye zorlamak. Bunun en çarpıcı örneği, 2020’de İbrahim Mutabakatı’na imza koyan ve on yıllardır el altından yürüyen ilişkileri resmiyete döken Fas. İsrail’le ilişkileri normalleştirme karşılığında, ayrılıkçı Polisario Cephesi’ni etkisizleştirip -1975’te İspanya’nın çekildiği- Batı Sahra üzerindeki Fas egemenliğini ABD’ye resmen kabul ettirme hedefindeydi. Şimdilerde Fas kıyısında ama İspanya kontrolündeki Sebte ve Melilla’yı geri alma ümidiyle ABD-İsrail’le işbirliği içinde ilginç adımlar atıyor. 30 Temmuz’da Sebte’yi göçmen yağmuruna tutması, Avrupa’da Filistin’e en güçlü desteği veren İspanya’ya karşı harekete geçilmesine yol açtı; Almanya ve İtalya İspanya’ya karşı Şengen Anlaşması’nı askıya alırken aşırı sağcıların İslamofobik ve Sol karşıtı propaganda çarkları derhal devreye girdi. Madrid yönetimi çok zor durumda kaldı. Fas’ın Sebte ve Melilla’yı İspanya’dan geri alması gerektiğine dair tartışmalar da başladı. Bu, İspanya yönetimini düşürmeye dönük üç yıldır yürütülen faaliyetlerin son halkasıydı. Bütün bunlar İsrail’in destekçilerine ve hasımlarına karşı (Trump yönetiminin de desteğiyle) hala daha neler yapabildiğine çarpıcı bir örnek.

İsrail, uluslararası alanda tanınmayan ayrılıkçı güçleri/bölgeleri tanıyıp onlara diplomatik, ekonomik ve askerî destek vermeye odaklanıyor. Bunlar arasında Bosna-Hersek içindeki Sırp Cumhuriyeti, Afrika Boynuzu’ndaki Somaliland, Yemen’deki BAE müttefiki Güney Geçiş Konseyi, Sudan’daki Hızlı Destek Güçleri öne çıkıyor. Yine Dışişleri Bakanı Gideon Saar Kasım 2024’te göreve gelir gelmez ilk açıklamasında Ortadoğu’da devletsiz azınlıklarla, bilhassa Dürziler ve Kürtlerle işbirliği hedefini duyurmuştu. Ayrılıkçı gruplara destekle hedefi, hem yeni müttefikleri üzerinden kendi nüfuz alanını genişletmek hem de hegemonya kurmak istediği bölgede hasım gördüğü rakiplerine (Türkiye, İran ve kısmen Suudi Arabistan) nüfuz alanlarında darbe vurmak.

Yine Netanyahu, hem “zayıflattığı radikal Şii eksen”e hem de “filizlenen radikal Sünni eksen”e karşı “Altıgen İttifak” kurma planını ortaya attı. Sıkı güvenlik işbirliği ağları kurduğu ve genişletmeyi hedeflediği ittifak içinde şimdilik Hindistan, Yunanistan, Güney Kıbrıs ve BAE var.

İsrail, Gazze’de ateşkes sonrası diplomatik tecritten kurtuluşta en başarılı performansını Latin Amerika’da gösterdi. Kıtada hüküm süren solcu iktidarlar 7 Ekim 2023’ten sonra Filistin’e destek verip İsrail’le aralarına mesafe koymuş, hatta bazıları diplomatik ilişkileri kesmiş ve yaptırım uygulamıştı. Ancak Trump’ın tehditleri ve teşviklerinin de etkisiyle 2025’ten itibaren tam ters bir dalga ortaya çıktı. Nerede seçim yapılsa (dezenformasyonların ve manipülasyonların da etkisiyle) sandıklardan sağcı İsrail-ABD dostu başkanlar çıkıyor. Öyle ki kiminde seçimlerle kiminde askerî yöntemlerle kıta (Arjantin, Bolivya, Ekvador, El-Salvador, Honduras, Kolombiya, Kosta Rika, Peru, Şili ve Venezuela) adeta İsrail için biçilmiş kaftana dönüştürülüyor. Solcu hükümeti sıkı Gazze destekçisi olan Brezilya da Ekim’deki seçimlerde bu kervana katılabilir. Yeni iktidarlar Filistinlilerin kendi kaderini tayin hakkını artık reddediyor; İsrail’le her alanda ilişkileri geliştiriyorlar. Soykırım davasına tam destek veren ülkeler şimdilerde ilgili uluslararası mahkemelerden çekilme, diplomatik temsilciliklerini Kudüs’e taşıma gibi adımlar atıyorlar. İran etkisinin güçlü olduğu kıtada Hamas, Hizbullah ve İran Devrim Muhafızlarını terör örgütü ilan ediyorlar. Sadece diplomatik değil, aynı zamanda ideolojik bir yeniden hizalanma da yaşanıyor. Daha çarpıcı olanı, Nisan 2026’da İsrail’in Arjantin’le İshak Mutabakatı’nı imzalayarak Latin Amerika başta olmak üzere Hristiyan ülkelerle siyasi, iktisadi ve askeri-güvenlik işbirliğinin bir modelini kurması. Amaç, halkının çoğu Filistin’e sempatik olan Latin Amerika’da İsrail nüfuzunu sistematik olarak genişletmek ve kurumsallaştırmak. Önümüzdeki süreçte başka ülkeler de bu kervana katılabilir. Biz sadece Ortadoğu’daki gelişmelere odaklanarak Trump ile Netanyahu’nun arasının açıldığını vehmededuralım İsrail’in Avrupa’dan Latin Amerika’ya dünyanın çeşitli bölgelerinde yürüttüğü örtülü ve açık faaliyetler ve diplomatik alanda geliştirdiği ilişkiler ağı Trump yönetiminin politikalarıyla birebir örtüşüyor.

Teknoloji ve istihbarat paylaşımı, tarım ve sulama yatırımları, askerî-güvenlik ortaklığı üzerinden bütün kıtalarda ilişkiler ağını örtülü veya açık sürdürüyor. Dünyada savaş tamtamlarının çaldığı son dönemde savunma sanayi, siber güvenlik ve yapay zekâ işbirliği İsrail’in elindeki en önemli koz. Gazze soykırımı ve diğer savaşlar sırasında bu alanlarda geliştirdiği -başarısı sahada test edilmiş- yeni askerî araçları ve sistemleri dünyaya pazarlıyor. 2022’den 2025’e savunma sanayi ihracatı %30 artarak tarihî zirvesine ulaşmış durumda. Hindistan en önemli stratejik savunma ortağı.

İsrail lobisinin ABD siyasetindeki tekelinin kırılması bütün dünyaya teşmil edilerek genel bir eğilim zannediliyor. Halbuki yıllardır dünyada İslam ve Arap düşmanı aşırı sağ siyasi akımları destekleyen Netanyahu yönetimi 7 Ekim’den sonra bu işbirliğini iyice artırdı. Seçim süreçlerine müdahale ve manipülasyonla, bilhassa göçmenlerden duyulan korkuyu alevlendirerek aşırı sağ partilerin iktidara taşınmasını sağlaması, soykırımı unutturma politikasını kolaylaştıracaktır. Nitekim İsrail, on yıllardır kendisini İslami radikalizme ve terörizme karşı bir siper ve Yahudi-Hristiyan medeniyetinin ilk savunma hattı olarak sunuyor.

İsrail, varlığını Yahudilerden sayıca kat kat fazla olan Hristiyan, Müslüman ve Hindu Siyonistlere borçlu olup onlar üzerine de yatırım yapıyor. Dünyanın en kalabalık ülkesi Hindistan’ın aşırı sağcı-Hindu milliyetçisi yönetimiyle yakın bağlara sahip. Evanjelizmin ABD’den Latin Amerika ve Afrika’ya kadar dünyada en hızlı yayılan Hristiyan mezhep olması İsrail açısından kritik önemde. Mesela Uluslararası Adalet Divanı’nda görev yapan ve Ocak 2024’te İsrail aleyhindeki tedbir kararının tüm maddelerine hayır oyu kullanan tek yargıç Ugandalı bir koyu Evanjelik Hristiyan’dı. Son dönemde dünyanın dört bir yanından Evanjelik siyasetçileri ve rahipleri İsrail’e davet edip ülkelerinde yayılan antisemitizm ve İsrail karşıtlığıyla nasıl mücadele edebilecekleri ve gençleri nasıl kazanacakları konusunda eğitimden geçiriyor. Mesela sadece Aralık 2025’te 1000’den fazla Amerikalı Evanjelist rahip ve kanaat önderi bu amaçla İsrail’de misafir edildi. Dahası, Batı üniversitelerindeki Filistin destekçisi öğrencileri, HAMAS ve Filistinli örgütlerin canavarlığına ve İsrail’in haklılığına ikna etmek için Müslüman Siyonistleri ve Mossad’a çalışırken ajanlığı ifşa olan Filistinlileri kullanıyor.

 

“Sekizinci cephe” dijital savaş ve soykırımın izlerini silme

İsrail çok-cepheli fiziki savaşların yanı sıra söylemi kontrol altına almak için Netanyahu’nun “sekizinci cephe” olarak ilan ettiği sosyal medya savaşı (dijital savaş) da veriyor. 2023’ten 2026’ya hasbara mekanizmasının yıllık bütçesi, yaklaşık 100 kat artışla 730 milyon dolara yükseltildi. 7 Ekim’den beri bu alanda yapılan toplam harcama 1 milyar doları aştı. Yine internet ortamındaki İsrail karşıtı nefret ve dezenformasyonla mücadele ve küresel söylemi yeniden şekillendirmek için “Dijital Demir Kubbe”yi kurdu. Dünyanın dört bir yanından İsrail sempatizanlarını, hazırladıkları içerikleri yaymak üzere “dijital ordu”ya davet ediyor. Önemli sosyal medya fenomenlerine İsrail yanlısı gönderi başına binlerce dolar ödüyor. Gerek Gazze gerçeklerinin yayınlandığı geleneksel ve sosyal medya şirketlerinin sıkı Siyonist patronlara devredilmesi gerekse teknoloji devleriyle kurulan ortaklıklar üzerinden bir küresel sansür mekanizması işletiliyor. Yayın politikaları İsrail’in kırmızı çizgilerine göre şekillendirilirken uymayan içerikler siliniyor. Yani İsrail 7 Ekim’den bu yana bir yandan yabancı medyanın Gazze’ye girişini yasaklarken ve sahadan yayın yapan birkaç yüz Gazzeli gazeteciyi şehit edip onların soykırımın kanıtlarıyla dolu sosyal medya hesaplarını kapattırırken diğer yandan algoritmaları silaha dönüştürüyor ve boşluğu özenle hazırlanmış propagandayla doldurmaya çalışıyor. En kötüsü, gençlerin ana bilgi kaynağına dönüşen yapay zekayı milyonlarca dolar harcayarak ve sahte düşünce kuruluşları (Hanover Institute for Public Policy gibi) üzerinden içerikler üreterek İsrail çıkarlarına göre eğitmeye kalkışmaları. Yalanlarla dolu sanal dünyada hakikate erişim imkanını ortadan kaldırabilirse İsrail’e mesafeli genç nesilleri geri kazanabilir.

Soykırımın izlerini sadece sanal dünyadan ve hafızalardan silmek tabii ki yetmez. Ateşkesten bu yana hem Gazze’de işgali altındaki toprakları yüzde 50’den yüzde 70’e kadar çıkartmaya hem de buralardaki bütün enkazı -içindeki şehitlerle birlikte- ‘temizlerken’ sahadaki soykırımın izlerini de ortadan kaldırmaya ve Gazze’yi Yahudi yerleşimine müsait hale getirmeye çalışıyor. Şimdiye kadar 10 milyon tondan fazla enkazı kaldırmış durumda.

Yine İsrail Filistin kelimesini literatürden ve haritalardan sildirmeye çalışıyor. En çarpıcısı ise Filistin’in ve Müslüman ülkelerin ders kitaplarını büyük dert edinmeleri! İsrail, Trump yönetimi üzerinden “antisemitik içerik” saydığı Yahudiler ve İsrail’le ilgili olumsuz ifadelerin temizlenmesi, şehitliği övücü ifadelerin çıkartılması ve Filistin bilinci aşılanmaması için Müslüman ülke yönetimlerine baskı uygulatıyor. Endonezya’dan Suudi Arabistan’a çeşitli ülkelerde bu talepler karşılık buluyor. Neden bu konuyu takıntı yaptılar? Çünkü ders kitapları kurucu metinler olup genç nesillerin zihinlerini şekillendirir.

Son olarak ABD’yle el ele vererek İsrail, soykırımla ilgili bilgi ve belge toplayanları fişlemeye; Uluslararası Ceza Mahkemesi ve Uluslararası Adalet Divanı’nın hâkim ve savcılarını iftiralar ve şantajlarla, seyahat yasağı ve banka hesaplarının dondurulması gibi cezalandırmalarla pes ettirmeye; üye devletleri de bu uluslararası kurumlardan çekilmeye zorlayarak etkisizleştirme çalışıyor.

 

Soykırımı unutmak mümkün mü?

An odaklı ve rasyonel bakıldığında İsrail’in ne yaparsa yapsın soykırımcı sıfatından kurtulabilmesi mümkün görünmüyor. Ancak tarihsel tecrübeye bakıldığında devreye sokulan türlü propagandalar, kanıtların silinmesi ve sansürler, hükümetlerin korku ve/ya milli menfaat güdüleri, ödüllendirmeler ve cezalandırmaların etkisiyle orta vadede soykırımcı imajını kısmen unutturabilir. Tıpkı 1948 etnik temizliği gibi. Unutmak veya hatırlamak sadece bir hafıza işi değil, aynı zamanda siyasi bir tercihtir. Milli menfaatleri gereği İsrail’in varlığını Filistinlilerden çok daha gerekli gören yönetimlerin sayısının az olduğunu kim iddia edebilir? Mesele asıl şurada düğümleniyor: Siyonistler suçlarını örtme ve hedeflerine ulaşma noktasında mütemadiyen var güçleriyle ve kreatif metotlarla çalışırken acaba Filistinliler için hakkı ve adaleti savunanlar aynı gayretle ve disiplinle sahada İsrail’in yaptıklarını ifşaya ve etkinlikle fiilî mücadeleye devam ediyorlar mı? Eğer bir ateşkes hikayesi Gazze’ye odaklanmaktan ve sahada yaşananları keşfetmekten bizi alıkoyduysa akıbet bellidir. 27 Ekim seçimlerinde Netanyahu kaybederse İsrail’in işi daha da kolaylaşacaktır; zira soykırım suçu onun üzerine yüklenirken dünyada birçok hükümet İsrail’le ikili ilişkilerde “temiz” bir sayfa açmak için yarışacaktır.


1 Ekim 2026 Perşembe

İSRAİLLİ TARİHÇİ AVI SHLAIM İLE SÖYLEŞİ

 

Avi Shlaim: “SİYONİST YERLEŞİMCİ KOLONYALİZM, 1948’DE VE 1967’DE OLDUĞU GİBİ, ETNİK TEMİZLİK VE SOYKIRIMLA İLERLİYOR”

Tashih dergisi, sayı 1, sayfa 69-75, https://tashihmedya.com/avi-shlaim-siyonist-yerlesimci-kolonyalizm-1948de-ve-1967de-oldugu-gibi-etnik-temizlik-ve-soykirimla-ilerliyor/  

Söyleşiyi yapan ve çeviren: Zahide Tuba Kor

 

“21. yüzyılda ırkçı-ayrımcılık sürdürülebilir değil; Siyonist proje mevcut haliyle devam edemez”

“İsrail kendini fazla zorlayıp aşırı yayılıyor; sonunda içeriden çökecek”

“Siyonist hareket, Batı sömürgeciliği olmadan hedeflerini gerçekleştiremezdi”

 

Yoğun gündeminize rağmen röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz. Yayın hayatına yeni başlayan Tashih dergisinin ilk sayısı için sizin gibi değerli bir tarihçiyle röportaj yapmak bizim için önemli… Çalışmalarınızda gayet isabetli bir şekilde İsrail’i yerleşimci-kolonyalist bir devlet olarak tanımlıyorsunuz. Öncelikle yerleşimci-kolonyalizm ne demektir? Avrupa yerleşimci- kolonyalizmi ile İsrail modeli arasında ne gibi benzerlikler ve farklılıklar vardır?

Siyonizm yerleşimci- kolonyalist bir harekettir. İsrail de yerleşimci- kolonyalist bir devlettir. Yerleşimci- kolonyalizmin mantığı, toprağı ve kaynaklarını ele geçirmeden evvel yerlilerin ortadan kaldırılmasına dayanır. Dolayısıyla burada kilit, yerlileri yok edip toprağı ele geçirmektir. En baştan itibaren Siyonist hareketin hedefi, Filistin’de mümkün olan en geniş topraklar üzerinde, içinde olabildiğince az Arap barındıran bir Yahudi devleti kurmaktı. Ve bu, retorik değil, gerçek bir hedefti. Siyonist hareket Batı emperyalizmi veya kolonyalizmi olmadan bu hedefini gerçekleştiremezdi. Noam Chomsky, “Emperyalizmin en aşırı ve sadist biçimi yerleşimci-kolonyalizmdir” demişti. Geçen yüzyılda Filistinliler, bir yandan Siyonist yerleşimci-kolonyalizmin diğer yandan Batı (önce Manda döneminde İngiliz, ardından Amerikan) emperyalizminin kurbanı oldular. Ancak Siyonist yerleşimci-kolonyalizmi ile klasik Avrupa yerleşimci-kolonyalizmi arasında bir fark var. Avrupa kolonyal hareketlerinin Londra, Paris, Brüksel, Lahey gibi kendi metropolleri vardı. Başka bir ülkeyi kolonileştirmeye gitseler de ayrılmak zorunda kaldıklarında geri dönebilecekleri bir vatanları mevcuttu. Tıpkı Cezayir’deki Fransızlar örneğinde olduğu gibi. Cezayirliler, [1954-1962 yılları arasında] bağımsızlık için çok vahşi bir savaş vermek zorunda kaldılar ve sonunda başardılar. Bu süreçte Cezayir’deki çok sayıda Fransız yerleşimci Fransa’ya geri dönebildi. Siyonizmde ise durum böyle değil. Filistin topraklarına yerleşen Yahudilerin gidebilecekleri başka bir vatanı yok. Aradaki fark bu. Ama Batılı ve Siyonist kolonyalizmin ortak noktası, ikisinin de yerli halklar aleyhine yürütülmesidir; ikisi de mülksüzleştirmeyi ve yerlilerden kurtulmayı içerir. Kolonyalizmin her türlüsünü oldukça sinsi ve şer kılan şey de işte budur.

Yıllarca İsrail ve İngiliz arşivlerinde çalıştınız. Hangi belgeler veya bilgiler, Siyonizm ve İsrail hakkındaki görüşlerinizi değiştirecek kadar şok edici sizin için?

Ben diplomasi tarihçisiyim ve yıllarımı İsrail, İngiliz ve Amerikan arşivlerinde geçirdim. Benim araştırmacı gazetecilik bağlamında en büyük başarım, İsrail’in Sevr Protokolü’nü yayınlamasını sağlamam oldu. Bu, 1956’da İngiltere-Fransa-İsrail üçlüsünün Mısır’a saldırmasına yol açan gizli bir protokoldü. İsrail ve Fransa başbakanları ile İngiltere dışişleri bakanı arasında Paris’te yapılan görüşmede Mısır’a bir savaş kumpası kurdular. Bu, ikiyüzlü bir plandı; çünkü İngiltere ve Fransa iki tarafa [Mısır’a ve Sina’yı işgal eden İsrail’e] Süveyş Kanalı’ndan geri çekilmeleri için ültimatom verecek, Mısır elbette bunu reddedecek ve bu, İngiliz-Fransız müdahalesi için bir bahane olacaktı. Bütün bunlar Sevr Protokolü başlıklı gizli belgede açıklanmıştı. Belgenin üç kopyası vardı: Fransızlar kopyayı kaybetti; İngiltere Başbakanı Anthony Eden, –gizli anlaşmanın kanıtı olduğundan– kendi kopyasının yok edilmesini emretti; İsrail Başbakanı David Ben-Gurion ise kendisindeki kopyayı sakladı ve ben arşivlerin 30 yıl sonra açılması kuralı bağlamında bunun yayınlanmasını sağladım.

İngilizlerin ve Fransızların yozlaşmış kolonyalist güçler olduğu aşikardı. Ama yeni bağımsızlığını kazanmış İsrail, o günlerde liberal ve ilerici bir güç, otoriterlik denizinin ortasında bir demokrasi adası olarak görülüyordu. Bu belgenin önemi, başlangıçtan itibaren İsrail’in bir kolonyal güç ve Avrupa’nın kolonyal güçleriyle de müttefik olduğunu, Arap dünyasına karşı yalnızca düşmanca niyetler beslediğini göstermesiydi.

Sizi şok edip İsrail’e bakışınızı değiştiren başka belgeler var mıydı?

Beni gerçekten şok eden tek bir belge oldu ve onunla Necef’teki Sde Boker’de Ben-Gurion Arşivi’ni incelerken karşılaştım. David Ben-Gurion’un 1947-1963 yıllarını kapsayan günlüğünü inceliyordum. 1948 Savaşı’nda bir komutanın kendisine İsrail ordusunca işlenen bir toplu tecavüz vakasını bildirdiğini günlüğünde aktarıyor ve detaylarını da veriyordu. Bir bedevi köyüne giren İsrail birliği, bir babayı öldürmüş, onun 16 yaşındaki kızını önce kirli olduğu için yıkayıp sonra ona toplu tecavüz etmişler… Bu, benim arşivlerde çalışırken kendimi tutamayıp göz yaşlarına boğulduğum tek vakadır. Ama bu bilgi bana Siyonizm hakkında bilmediğim bir şey anlatmış değildi. Siyonizm zaten çok acımasız bir harekettir. Çünkü Siyonistler hedeflerini diplomasiyle değil, ancak tek-taraflı olarak ve askerî kuvvet kullanarak gerçekleştirebilirdi.

Bu vaka, savaşın bedelini gösteriyor. Siyasetçilerin aptallıklarının bedelini her zaman siviller ödüyor. İsrail’in Gazze’deki yıkımı ve kıyımı hakkında istatistikler çok; ama bazen rakamlar değil, bireysel hikayeler kişiyi tam kalbinden vurur. Geçmiş 50 yılda yaptığım arşiv araştırmalarımda bana en acı veren, bu bireysel hikâye olmuştu. 

1956’da Mısır’a karşı İngiliz-Fransız-İsrail gizli anlaşmasından bahsettiniz. 7 Ekim sonrası ABD ile İsrail arasında politikaları şekillendiren benzer anlaşmalar olmalı. Ne dersiniz?

Bunu gizli anlaşma olarak nitelemem; çünkü ABD-İsrail ittifakı bilinen bir şey. Bugün ile Süveyş Savaşı arasındaki fark, o dönem İngilizler ile Fransızların kötü, Amerikalıların ise iyi adamlar olmasıydı. Amerikan Başkanı Eisenhower, bu üç güce derhal savaşı durdurup geri çekilmelerini emretti. Yani Amerikalılar 1956’da Süveyş’te uluslararası hukuka uydular. Ama bugün Amerikan tarihinin en İsrail yanlısı başkanıyla karşı karşıyayız. ABD-İsrail ilişkileri hiç bu kadar yakın olmamıştı. İran savaşı, ABD’nin savaşı değil; bu, Binyamin Netanyahu’nun savaşı ve Trump’ın aptallığı. Çünkü Netanyahu, son 30 yıldır İran’ın nükleer tesislerine saldırı için telkinde bulunup durdu; ama hiçbir Amerikan başkanı buna kanıp da bölgeyi kaosa saplayacak kadar aptal değildi. Trump ise buna kanıp Netanyahu’yla birlikte İran’a saldıran ilk başkan oldu. Bu, hukuksuz bir saldırıydı, İran ne ABD ne de İsrail için bir yakın tehditti, BM Güvenlik Konseyi kararı da yoktu. Bu, sadece hukuk dışı olmakla kalmayıp son derece yanlış yönlendirilmiş, aptalca ve ahmakça girişilmiş akıl dışı bir savaştı. Bedelini hepimiz ödüyoruz. Sadece nükleer tesisler değil, siviller ve sivil tesisler de vuruluyor. Gazze’de ateşkese rağmen yıkım ve kıyım sürüyor. İsrail, güney Lübnan’ın İran ateşkesi kapsamına girmediğini iddia edip orayı yıkmaya devam ediyor. İran Hürmüz Boğazı’nı kapatarak dünya ekonomisine ciddi zarar veriyor. Bu, uluslararası hukuku ihlal eden ve İsrail’in itici güç olduğu tamamen gereksiz, gayrimeşru ve yıkıcı bir savaş. Problem şu: ABD’nin İsrail’e desteği koşulsuz olduğundan İsrail, hiçbir zaman bedel ödemeden her istediğini yapabiliyor. Bu yüzden İsrail’in cinayetleri cezasız kalıyor.

İsrail’in 1948’den bu yana Gazzelilere uyguladığı sömürgeci politikalar neler? Aslında İsrail, Filistin’in her bölgesine farklı farklı sömürgeci politikalar uyguluyor; ama konumuz gereği Gazze’ye odaklanalım.

Gazze Şeridi ayrı bir bölge değildi. İsrail burayı 1948 Savaşı sonunda oluşturdu; hedefi, Filistin’in diğer yerlerinden olabildiğince çok mülteciyi buraya sürmekti. Bu yüzden mevcut nüfusunun %80’i, 1948 mültecileri ve onların nesilleri. Oslo Anlaşması imzalandıktan ve [anlaşmaya imza koyan Başbakan] İzak Rabin suikastla öldürüldükten sonra [1996’da] Likud Partisi iktidara geri döndüğünde Oslo’dan geri adım attı ve Gazze’yi Batı Şeria’dan ayırdı. Kolonyal proje, yerleşim inşasına devam etti; oysaki Filistin’in herhangi bir yerinde inşa edilen her türlü yerleşim yasadışı olup barış önünde bir engeldir. 2005’te sağcı başbakan Ariel Şaron Gazze’den tek-taraflı çekildi; ama bu, Filistinlilerle barışa bir katkı değil, Batı Şeria’da İsrail kontrolünü sağlamlaştırmanın bir başlangıcıydı.

7 Ekim’deki Hamas saldırısı, Gazze’yi tamamen yerle bir edip yaşanamaz hale getirmek için Netanyahu tarafından istismar edildi; keza Batı Şeria’da etnik temizliği tırmandırmak için de. İşte burada kolonyalizmin işleyişini görüyoruz. İsrail, işgalin maliyeti aşırı yüksek olduğu için 2005’te çekilmişti; şimdi ise Gazze’den saldırıya uğradığı için yeniden işgal edip yüzde 60’ını kontrolünde tutuyor. Bazı İsrailli bakanlar Yahudi yerleşimlerinin yeniden inşası çağrısı yapıyor. Yani kolonyalizm, 1948 ve 1967’de olduğu gibi, etnik temizlikle ilerliyor. İsrail’in Gazze’deki ilk hedefi etnik temizlikti; ama Mısır’ın direnişi, İsrail’in Filistinlileri kuzey Sina’ya itip Gazze’yi insansızlaştırmasını engelledi. Bundan sonra İsrail etnik temizlikten soykırım aşamasına geçti. İsrail’in uluslararası hukuku ve kurallara dayalı uluslararası düzeni tamamen yok sayıp kolonyal bir güç olarak hareket ettiğine şahit oluyoruz.

Başbakan Netanyahu, 7 Ekim’den sonra adeta bir savaş tiryakisine dönüştü; ‘terör örgütleri’ni ve destekçi devletleri ortadan kaldırma bahanesiyle yeni cepheler açarken aslında Ortadoğu’yu yeniden şekillendirmeye ve hegemonya kurmaya çalışıyor. Sizce bölge beş ila on yıl içinde neye dönüşecek? İsrail hedeflerine ulaşabilir mi?

Ben bir tarihçiyim; dolayısıyla geleceği tahmin etmekten ziyade geçmiş hakkında konuşmak benim için daha rahat. Hamas’ın 7 Ekim saldırıları akabinde Netanyahu’nun ihtiraslarıyla başlayalım. Hedefi, bütün bölgede İsrail’in askerî hakimiyetini kurmak. İran on yıllardır Netanyahu tarafından İsrail’e karşı varoluşsal bir düşman olarak sunuluyor. Bu doğru değil. Nükleer silahları olan İran değil, İsrail. İran daha evvel hiçbir komşusuna savaş açmazken İsrail mütemadiyen komşularına saldırıyor ve Filistinlilere zulmediyor. 1963 tarihli Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması (NPT)’nı İran imzalarken İsrail imzalamadığı gibi herhangi bir uluslararası denetimi de hep reddetti.

Netanyahu, İsrail halkını İran’ın varoluşsal bir tehdit olduğu konusunda ikna etti ve bu yüzden İran savaşına ezici bir kamuoyu desteği var. İran İsrail’de zaman zaman yılanın başı olarak sunuluyor. Ben ise İran’ı direniş ekseninin lideri olarak nitelemeyi yeğliyorum. Bu eksende Yemen’deki Husiler, Gazze’deki Hamas ve Lübnan’daki Hizbullah yer alıyor. Hizbullah İran’ın en önemli müttefiki. Çünkü gerek askerî kapasitesi ve tecrübesi gerekse İsrail sınırında yer alması bakımından caydırıcı bir güç işlevi gördü. Netanyahu, İran’ı ve vekil güçlerini ortadan kaldırmak istiyor. İran’a saldırısının amacı rejim değişikliği. Trump, rejim değişikliğinin –Venezuela’daki gibi– kolay olacağını, Devrim Muhafızları’ndan birinin iktidarı ele geçirip işbirlikçilik yapacağını zannetti. Trump’ı kolay zafer beklentisine sokan Netanyahu’ydu. Aslında İsrail Başbakanı, İran’da rejim değişikliği değil, rejimin çökmesini ve hiçbir yönetim altyapısının kalmamasını, Kürtler gibi ayrılıkçı grupların ülkeyi parçalamasını ve bir iç savaş çıkmasını istiyor. Yani İran’ı Suriye gibi kendini savunamaz hale getirtme peşinde.

Ama bu savaş tam bir fiyasko oldu. Savaş, rejimi bırakın zayıflatmayı, daha da güçlendirdi ve katı bir çizgiye çekti. İran, saldırıya uğradığı takdirde bunu bölgesel bir savaşa dönüştürmekle tehdit etmişti ve bunu yaptı da. Sonunda Hürmüz Boğazı’nı kapattı. Artık kimse nükleer silahlardan, vekil güçlerinden ve balistik füze programından bahsetmiyor; kilit mesele, Hürmüz Boğazı ve buradaki gemi trafiğinin engellenmesi. Çünkü bu durum petrol fiyatlarını yukarı çıkararak dünya ekonomisini sekteye uğrattı. İran, güçlenip İsrail-ABD karşısında üstünlüğü ele geçirdi. Daha evvel de söylediğim gibi bu, gerçekten akıl dışı, yıkıcı ve anlamsız bir savaş.

Gerek Siyonizm ve İsrail yerleşimci-kolonyal hedefleriyle gerekse Gazze’deki soykırımla küresel mücadele şimdiye kadar yetersiz veya etkisiz kaldı. Neden?

İsrail’e ve soykırımına karşı küresel mücadelenin başarısız olduğu görüşüne katılmıyorum. Küresel mücadele sürüyor ve Filistinliler için adalet mücadelesinde başarı emareleri var. İki örnek vereceğim. Birincisi, İsrail’in Gazze’de soykırım işlediğine dair gerçek, makul bir tehlike bulunduğunu içeren Uluslararası Adalet Divanı (UAD) kararı. İkincisi, işgalle bağlantılı her şeyin gayrimeşru olduğuna ve üçüncü ülkelerin işgali sonlandırmak için elinden gelen her şeyi yapması gerektiğine dair verilen kesin karar. Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) de Netanyahu ve onun eski Savunma Bakanı Yoav Galant hakkında savaş suçu ve insanlığa karşı suç işledikleri gerekçesiyle tutuklama müzekkeresi çıkardı. Bu müzekkere bireyler için; ama eğer İsrail başbakanı savaş suçlarıyla suçlanıyorsa bu, İsrail toplumunun tamamı için sonuçlar doğurur.

İsrail’in itibarı tarihinin en dip noktasında; onu uluslararası alanda dışlanmış bir ülkeye dönüştüren, başkaları değil, kendisi. Kolonyal politikalarıyla, Filistinlileri baskılayıp zulmederek ve Gazze’deki soykırımıyla kendini dışlanmış bir ülkeye dönüştürdü. Son 2,5 yılda uluslararası kamuoyunda İsrail’e karşı ve Filistinliler lehine çok çarpıcı bir değişim yaşandı. Dünya çapında İsrail’e karşı gösteriler var. Ama Batı’daki kamuoyu ile hükümetler arasında hala daha büyük bir uçurum ve kopukluk mevcut. Batı kamuoyunun İsrail’e öfkesi ve Filistin’e desteği giderek artıyor. Batılı hükümetler hala İsrail yanlısı ama onların da tutumları değişmeye başladı. Önünde sonunda dış politika kamuoyunun tutumuyla örtüşecek.

İsrail kaybeden tarafta ve tarihin yanlış tarafında. Bunda en önemli faktör BDS (Boykot-Tecrit-Yaptırım) Hareketi. Bu, İsrail işgaline karşı tabandan yükselen, şiddet içermeyen küresel bir hareket. Barışçıl olduğu için karşı çıkılması mümkün değil; bütün hedefleri uluslararası hukuka dayanıyor. Filistinlilerin adalete kavuşabilmesi için en büyük umut, tabandan gelen bu küresel hareketin mütemadiyen güç kazanması. Bu yüzden İsrail’in kazanmakta ve Filistinlilerin kaybetmekte olduğuna dair görüşlere katılmıyorum.

Siyonizmle başarılı bir mücadele için başka hangi yöntemler ve araçlar kullanılmalı? Çünkü bahsettikleriniz önemli olmakla birlikte Gazze’deki soykırımı şimdiye kadar sona erdiremedi.

Uluslararası hukukla ilgili problem, yaptırım mekanizmasının bulunmaması. Uluslararası mahkemelerin kararlarını uygulamak üye devletlerin inisiyatifine bırakılıyor. Şimdiye kadar devletler görevlerini yapmadı. 1948 tarihli Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi uyarınca, her üye devlet soykırımı sona erdirmek için derhal harekete geçmekle yükümlü. Vatandaşı olduğum İngiliz hükümetinin İsrail’e tüm silah tedarikini ve tüm teknoloji satışını durdurması ve ticareti askıya alması hukuken bir zorunluluk. Ama İngiliz hükümeti soykırımın yaşandığını reddediyor ve İsrail’i desteklemeyi sürdürüyor. Filistin’in her konudaki pozisyonunun uluslararası hukuk tarafından güçlü bir şekilde desteklendiği gerçeğini gözden kaçırmamalıyız. Uluslararası hukukun çarkları yavaş işlese de işe yararlığını göz ardı etmemeliyiz. UAD ve UCM kararları bu noktada önemli. Bir gecede işler değişecek değil. Bu, uzun bir siyasi süreç olup daha fazla ülkenin Filistin’i tanımasıyla ve İsrail’e karşı eleştirel bir tavır almasıyla işler değişecektir.

Son olarak, İsrailli siyasetçiler son dönemde Türkiye’yi sıkça hedef alıyorlar. Dahası, tıpkı 1958 Çevre İttifakı gibi, Altıgen İttifak kurma planını ortaya attılar. Sizce bu ittifak, Türkiye-İran-Pakistan’ı kuşatmakta başarılı olabilir mi? Bölgesel hegemonya arayışındaki İsrail, İran savaşından sonra Türkiye’ye karşı hangi mücadele yöntemlerini ve araçlarını kullanabilir?

1958 Çevre İttifakı, Süveyş Savaşı sonrası ortaya atıldı. İsrail’in Süveyş Savaşı’yla hedefi, Sina Yarımadası’nın tamamını, kuzeyindeki Lübnan’dan Litani Nehri’ne kadar uzanan coğrafyayı ve [Gazze ile] Batı Şeria’yı alarak topraklarını genişletmekti. Bu plan başarısızlığa uğrayınca savaştan sonra Çevre İttifakı olarak bilinen yeni bir stratejiye başvurdu. Temel fikir, kendisini çevreleyen Arap düşmanlar halkasını aşarak Arap olmayan üç ülkeyle (Türkiye, Şah İran’ı ve Etiyopya) bir ittifak kurmaktı [ve böylece Arap ülkelerini dışarıdan kuşatmaktı]. Türkiye bu ittifakın ana direğiydi. 1950’ler ve 1960’larda İsrail ile Türkiye’nin ilişkileri çok yakındı.

Artık iki ülke ilişkileri son derece gergin. Türkiye doğru bir şekilde giderek daha fazla İsrail’in Gazze’deki soykırımını eleştiriyor. İsrail de Türkiye’ye karşı gittikçe daha fazla hasmane niyetler besliyor. İsrailli siyasetçiler Türkiye’ye karşı söylemlerini sertleştiriyor. Ayrıca Türkiye, Netanyahu’nun bütün Ortadoğu’ya hâkim olmayı hedefleyen stratejik Büyük İsrail planları önündeki en büyük engel. Bu yüzden günün birinde İsrail’in Türkiye’ye saldırabileceği söylentileri yayılıyor. Türkiye’nin uçaksavar savunmasının çok zayıf olması nedeniyle, pratik açıdan bakıldığında, İsrail’in Türk askerî hedeflerini bombalaması gayet mümkün. Bu, Türkiye için gerçek bir tehlike.

Ancak uzun vadede İsrail’in Türkiye, İran ve Pakistan’ı çevreleyebilmesi hiç mümkün değil. İsrail nüfusu 9-10 milyon. İran 90 milyonluk [ve Türkiye 86 milyonluk] nüfusuyla İngiltere, Fransa ve Almanya ölçeğinde bir ülke. [Pakistan nüfusu ise 260 milyon.] İsrail gibi küçük bir ülkenin bölgenin tamamını kuşatabilmesi ve hegemonya kurabilmesi mümkün değil. İsrail boyundan büyük işlere kalkışıyor. Kendini fazla zorlayıp aşırı yayılıyor; sonunda içeriden çökecek. Çünkü yaşanan her şey Filistin’in bağımsızlığında kilitleniyor. Tüm savaşlar ve şiddet, İsrail’in Filistinlilerin kendi kaderini tayin hakkını reddetmesinin bir neticesi. İsrail’de bir söz var: “Eğer güç işe yaramıyorsa daha fazlasını kullan.” Bu, budalaca bir düşünce. Güç kullanmak işe yaramıyor; çünkü siyasi bir problemle baş etmek için yanlış bir araç. İsrail’in yolu tamamen yanlış. Bölgede çok daha fazla zarara yol açabilir, insan öldürebilir, yıkım yapabilir ve her yerde sivillere çok daha fazla acılar yaşatabilir; ama en sonunda tıpkı Güney Afrika Cumhuriyeti gibi batmaya mahkûm. Çünkü 21. yüzyılda ırkçı-ayrımcılık (apartheid) sürdürülebilir değil. Siyonist proje mevcut haliyle devam edemez.

 

Avi Shlaim Kimdir?

Oxford Üniversitesi St. Antony’s College’da uluslararası ilişkiler ve tarih profesörü Avi Shlaim, 1945 Bağdat doğumlu bir Arap-Yahudi’dir. 1950’de iradeleri dışında İsrail’e göç etmiş ama tutunamamış bir ailenin çocuğudur. Liseden itibaren İngiltere’de eğitim almıştır. İsrail resmî tarih anlayışını yıkan yeni-tarihçiler ekolündendir.

Ezberleri bozan kitapları Türkçeye de çevrilmiştir: Gazze Soykırımı: İsrail’in Filistin’e Karşı Bitmeyen Savaşı; Üç Dünya: Bir Arap-Yahudi’nin Anıları; Demir Duvar: İsrail ve Arap Dünyası; Filistin’i Bölüşmek: Kral Abdullah, Siyonistler ve Filistin’i Taksim Siyaseti 1921-1951; Filistin Uğruna: 1948’in Tarihini Yeniden Yazmak.