27 Ekim 2020 Salı

S.BRANNEN: 2025-2030’A DAİR DÖRT SENARYO


2025-2030’A DAİR DÖRT SENARYO


Samuel Brannen (Stratejik ve Uluslararası Araştırmalar Merkezi (CSIS) kıdemli uzmanı ve Risk ve Öngörü Grubu Direktörü)

Stratejik ve Uluslararası Araştırmalar Merkezi (CSIS), 16 Eylül 2020


Tercüme ve editoryal katkı: Zahide Tuba Kor


NOT: Bu özet tercüme Fikir Turu web sitesinde 1.10.2020 tarihinde yayınlanmıştır. https://fikirturu.com/jeo-strateji/2025-2030a-dair-dort-senaryo/6


İngilizcesi “Four Scenarios for Geopolitical Order in 2025-2030: What Will Great Power Competition Look Like?” başlığıyla yayınlanan yazının tamamını okumak için TIKLAYINIZ


NOT: Blogda yer alan 800 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.

Kaynak göstermeden blogdaki yazı, tercüme ve infografikleri kullanmamanız önemle rica olunur.


Özet: ABD düşünce kuruluşu CSIS’in gelecek tahmini senaryolarına göre, yeni dünya düzenini, aşıyı kimin bulacağı belirleyecek. ABD-Çin dengesinin nasıl kurulacağı üzerine şekillenecek dünyayı gevşek bir çok-kutuplu düzen bekliyor.

 

Bundan 19 yıl önce Amerikan Başkanı George W. Bush, 11 Eylül saldırılarını bahane ederek giriştiği askerî müdahalelerle yeni muhafazakârların (neo-conlar) 21. yüzyılı ‘yeni Amerikan yüzyılı’ haline getirme projesini hayata geçirmeyi üstlenmişti.

Gelinen noktada karşımızda, pax-Americana hayalinden ‘Önce Amerika’ politikasına dönen ve dünyadaki taahhütlerinden bir bir geri çekilen bir ABD var. Karşısında da, ‘Kuşak ve Yol’ inisiyatifiyle Afro-Avrasya boyunca jeopolitik ve jeoekonomik öneme haiz bölgeleri birbirine bağlamaya çalışan Çin.

Bir süredir tek-kutupluluktan çok-kutuplu bir dünya düzenine geçişin sancıları çekilirken COVID-19’la birlikte büyük güçler arası rekabet iyice öngörülmesi zor bir hal aldı.

Stratejik ve Uluslararası Araştırmalar Merkezi (CSIS) Risk ve Öngörü Grubu Direktörü Samuel Brannen, CSIS’ın uzman ekibiyle (Stirling Haig, Habiba Ahmed, Brian Katz, Lindsey Sheppard ve Joseph Federic) birlikte 2025-2030 döneminde küresel güvenlik ortamını ve büyük güç rekabetini şekillendirecek önemli jeopolitik, askerî ve teknolojik eğilimleri araştırarak, konuyla ilgili bir makale kaleme aldı.

Çalışmada kapsamlı bir literatür taramasının ardından Pentagon başta olmak üzere önde gelen savunma ve güvenlik uzmanlarıyla görüşmeler gerçekleştirerek bir tehdit matrisi geliştirmişler. Ulaştıkları önemli bulguları 16 Eylül tarihinde “2025-2030’da Dört Jeopolitik Düzen Senaryosu: Büyük Güç Rekabeti Neye Benzeyecek?” başlığı altında CSIS web sitesinde yayınladılar.

Brannen ve ekibi, COVID-19’un kalıcı birincil ve ikincil dereceden muhtemel etkileri de dâhil olmak üzere 2025-2030’un değişen jeopolitiğini keşfetmek için dört ayrı senaryo üretti. Senaryolar, ABD ve Çin’in mukayeseli gücü ve nüfuzu ile aralarındaki etkileşimin yanı sıra, diğer büyük Amerikan müttefikleri ve hasımlarının ayrıntılı değerlendirmesine odaklanıyor.

Araştırmanın temel bulguları özetle şu şekilde:

Dünya düzeni hızla parçalanıyor

Dünya düzeni, izlenecek net bir düzenleyici ilke olmaksızın parçalanıyor. Bu dönüşen jeopolitik içinde belirleyici en önemli değişkenler, ABD ve Çin’in mukayeseli nüfuzu ve liderliği ile aralarındaki ikili ilişkiler.

Senaryolar, ABD ve Çin’in mukayeseli nüfuzunun ve etkileşiminin, bu zaman diliminde dünyanın dört bir yanındaki kilit bölgelerde uluslararası görünümü tanımlamada baskın bir rol oynayacağını ortaya koyuyor. Her iki ülkenin de COVID-19’dan görece toparlanması ve ne ölçüde zayıflayarak veya güçlenerek çıkacakları, gelecekteki jeopolitik görünümü şekillendirmekte önemli bir rol oynayacak.

Her şey COVID-19 aşısını kimin önce bulacağına bağlı

Projeksiyonu yapanların öngördüğü ilk senaryo, ‘orak çekiç’ adını verdikleri ve Çin’in, COVID-19 aşısını ABD’den önce bulduğu senaryo. Buna göre, Çin askerî ve teknolojik gelişme çabalarını katlıyor, ABD’de iç kutuplaşma devam ediyor ve uluslararası liderlikten çekiliyor.

İkinci ve Ying-Yang adını taşıyan senaryoda, hem ABD hem Çin, etkili ve aynı anda COVID-19 aşısını buluyorlar. Çin iddiasını arttırırken, ABD’nin iddiası biraz azalıyor, iki ülke seçili bazı alanlarda iş birliği yapıyor ve dünya ticareti kısıtlanmalar olmadan devam ediyor.

Üçüncü ve ‘kafatası-kemikler’ adı verilen senaryodaysa, hem ABD hem Çin zayıf. COVID-19 aşısı bulunamamış, 2024’de dünya sürü bağışıklığı geliştirene kadar beklenmedik sosyal olaylar nedeniyle, dünya düzeni yenisi kurulamadan parçalanmaya devam ediyor. ABD, eskisi kadar yoğun olmasa da, mevcut müttefikleriyle ilişkilerini devam ettiriyor fakat görece güçsüzlüğü nedeniyle bazı gelişmelere örneğin Hindistan ve Pakistan’ın karşılıklı giriştiği nükleer saldırılara engel olamıyor.

Dördüncü senaryo ise ABD bayrağının biçimine gönderme yapan ‘yıldızlar ve şeritler’ senaryosu. Bu senaryoda, COVID-19 aşısının bulunmasına ABD öncülük ediyor, Çin başarısız aşı girişimleri nedeniyle iç kargaşaya sürükleniyor, büyümesi yavaşlıyor, ABD ise uluslararası gücünü arttırıyor.

Her durumda rekabet

Görüldüğü gibi, ABD-Çin ilişkisinin tamamen iş birliğine dayalı veya olumlu olduğu hiçbir senaryo yok; her ne kadar ABD’nin gücü ve nüfuzu Çin’inkine denk veya daha büyük olduğunda belirli ortak küresel çıkarlarda iş birliği mümkün olsa da… Tüm senaryolarda ABD-Çin ilişkileri birbiriyle iç içe geçmiş durumda ve yine -Çin’in küresel nüfuzunda çok ciddi bir azalma olması hariç- diğer tüm senaryolarda ikili dinamikler giderek daha rekabetçi bir halde.

ABD, müttefikleri ve ortakları aracılığıyla Çin’in davranışını şekillendirmede sürdürülebilir bir avantaj bulabilir; tabii ancak Washington çok-taraflı bir taahhüt altına girmeye istekli olursa ve diğer ülkeler de ABD liderliğinde bir dünyayı desteklemenin -Çin liderliğindeki veya bağlantısız bir düzene kıyasla- daha tercihe şayan olacağı yönünde bir maliyet-fayda hesaplaması yaparsa. ABD ittifakları, -jeopolitiğin daha değişken ve ortak çıkarların da baskı altında olduğu Asya ve Ortadoğu’ya kıyasla- genel olarak Avrupa’da daha istikrarlı ve öngörülebilir.

Bu senaryolar analizine göre, önümüzdeki on yılda en muhtemel dünya düzeni tek-kutuplu bir düzen veya Soğuk Savaş tarzı çift-kutuplu bir rekabet değil, gevşek bir çok-kutupluluk olacak.

Hangi sonuç olursa olsun, gerek ABD’nin gerekse Çin’in mukayeseli gücü Hindistan, Japonya, Almanya, Fransa, İngiltere ve diğerlerinin nüfuzu ve bağımsız dış ve güvenlik politikaları tarafından sulandırılacak veya dengelenecek. Ayrıca senaryolarda bilhassa Rusya, İran ve Kuzey Kore’nin ‘bozucu’ veya diğer menfur davranışları yüzünden ABD’nin gücü ve nüfuzuna yönelik giderek artan çekişmeler ortaya çıkıyor. Bu zaman diliminde nispi iktisadi güç kaybına rağmen Rusya, ABD ve müttefikleri için en problemli küresel aktör olmaya devam ediyor.

ABD’nin Ortadoğu’ya olan taahhüdünün zayıfladığını hisseden İran, bütün senaryolarda en agresif aktör konumunda.

Kuzey Kore, ABD daha güçlü ve Çin daha zayıfken müzakereye daha açık olmasına rağmen, silah programlarını genişleterek daimî bir meydan okuma olmayı sürdürüyor.

Şiddet yanlısı radikal örgütler bütün senaryolarda faaller, ancak daha yereller ve ulusaşırı nitelikleri azalıyor. ABD’nin nispi zayıflığına ya da -kazanımları pekiştirmeye çalıştıkları- kilit bölgelerden görünüşte geri çekilmesine bel bağlıyorlar.

Senaryolar, Çin-Rusya ilişkilerinde bir dalgalanma öngörüyor. Ancak Rusya’nın gerek Çin gerekse ABD karşısındaki mukayeseli gücünü koruması ve bu ikisinin pozisyonuna göre, kendi avantajını dinamik bir şekilde yeniden dengeleyeceği tahmin ediliyor.

Teknolojik sürprizler olursa…

Teknolojik ve askerî sürpriz 2025-2030’un ‘siyah kuğuları’, yani mevcut düzeni ve dengeleri değiştirme potansiyeline sahip ama öngörülmesi güç gelişmeler.

Senaryoları hazırlayanlara göre, teknolojinin askerî alana uygulanması, devrimselden ziyade evrimsel olacak ancak teknolojik sürpriz de göz ardı edilemez ve -kesin tahmini imkânsız olsa da- birçok bakımdan kaçınılmaz olabilir. Muhtemel stratejik önem sırasına göre izlenecek kilit teknolojiler arasında geleneksel ve nükleer hipersonik silahlar, otonom sistemler ve sentetik biyoloji var.

Gri bölge rekabeti artabilir

Stratejik sürpriz özellikle sorunlu ve sıkıntılı görünüyor ve bunun, yoğunlaşan gri bölge rekabeti [diğer devlet için zararlı olan ve savaş nedeni sayılabilecek faaliyetlerin gayri-resmi şekilde yürütüldüğü rekabet türü] ve potansiyel savaşın ortasında uzayda meydana gelmesi muhtemel.

Birçok senaryoda kasıtsız ve kontrolsüz tırmanma bir endişe konusu, bu da ya yeni stratejik istikrar değerlendirmelerinin ve muhtemel silahların kontrolü görüşmelerinin ya da askerî çatışmaların zeminin hazırlıyor.

Son olarak ABD’nin hasımları, -Washington’ın yanıt vermekte zorlandığı alanlarda siyasi hedeflerini elde ederken konvansiyonel veya nükleer çatışma riskini azaltmaya çalışarak- bütün senaryolarda gri bölge faaliyetlerini artırıyor. Ülkeler arasında konvansiyonel veya nükleer çatışma riski, nispi Amerikan nüfuzuyla ters orantılı bir şekilde artıyor, hem Çin hem de ABD nüfuzunun azaldığı ve özellikle COVID-19’dan küresel toparlanmanın sorunlu olduğu bir dünya düzeninde bilhassa yüksek görünüyor.



R.KAPLAN: İMPARATORLUKLARIN ÖLÜMDEN SONRAKİ HAYATI

 

İMPARATORLUKLARIN ÖLÜMDEN SONRAKİ HAYATI

 

Robert D. Kaplan (Dış Politika Araştırma Enstitüsü (FPRI) Robert Strausz-Hupé Jeopolitik Kürsüsü Başkanı)

16 Ekim 2020,  National Interest

 

Tercüme ve editoryal katkı: Zahide Tuba Kor

 

NOT: Bu özet tercüme Fikir Turu web sitesinde 22.10.2020 tarihinde yayınlanmıştır. https://fikirturu.com/jeo-strateji/imparatorluklarin-olumden-sonraki-hayati/


İngilizcesi “The Afterlife of Empire” başlığıyla yayınlanan yazının tamamını okumak için TIKLAYINIZ


NOT: Blogda yer alan 800 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.

Kaynak göstermeden blogdaki yazı, tercüme ve infografikleri kullanmamanız önemle rica olunur.

 

Özet: İmparatorluklar ve emperyalizm öldü mü gerçekten? Çin, Rusya ve ABD’nin eylemleri neden emperyal nitelikte? İmparatorlukla arasında ahlaki denklik olur mu? Emperyal güçler kendi iç ekonomilerini nasıl uluslararasılaştırıyorlar?

 

İmparatorluk, günümüzün modern ulus-devlet insanı için karanlık bir kavram. Hele de 16. yüzyıldan itibaren Batı sömürgeciliğinin pençesine düşmüş dünya halkları için imparatorluk kavramı, emperyalizm ile birleştiğinde daha da ürpertici bir hal alıyor. Peki, imparatorluklar gerçekten tarihin derinliklerinde kalmış, modası geçmiş, kötü bir yönetim modeli mi?

Önde gelen jeopolitikçilerden Robert D. Kaplan’a göre değil. Yıllardır kaleme aldığı birçok makalesinde ‘tarih boyuncaen doğal yönetim biçimi olarak gördüğü imparatorlukların günümüz devletler sisteminden daha barışçıl ve istikrarlı bir yönetim modeli sunduğunu savunuyor. Mesela altı sene evvel The Atlantic dergisinde yayınlanan “İmparatorluğu Savunma Adına” başlıklı yazısı imparatorluklara bakışının bir özetiydi.

Kaplan şöyle diyordu: “Tarih boyunca yönetişim ve nispi güvenlik, gerek Batı’da gerekse Doğu’da imparatorluklar eliyle sağlandı. (…) İmparatorluklar, -etnisite, kabile ve mezhep savaşlarının yol açtığı anarşiyi asgari düzeyde tutmak suretiyle- binlerce yıldır en tehlikesiz yönetim şekli olarak tebarüz etmişti. Emperyalizmle karşılaştırıldığında demokrasi yeni ve belirsiz bir olgu. (…) Anarşi ile tam devlet kontrolü arasında bir yerde duran emperyalizm, aslında gevşek ve kabul gören bir egemenlik şekliydi. (…) İmparatorluklar, Birleşmiş Milletler’in (BM) şimdiye kadar sağladığı ve muhtemelen bundan sonra da sağlayabileceği barış ve istikrardan katbekat fazlasını tesis ettiler.”

16 Ekim’de National Interest’te yayınlanan “İmparatorlukların Ölümden Sonraki Hayatı” başlıklı makalesinde büyük güç çatışması çağına girerken, yeni jeopolitiğin belirleyici bir öğesi olarak emperyalizmin perde arkasında pusuda beklediğini anlatıyor ve günümüz dünyasının emperyal gerçekliğini ortaya koyuyor.

Avrasya Grubu direktörü ve Yeni Amerikan Güvenliği Merkezi kıdemli araştırmacısıyken geçtiğimiz aylarda Dış Politika Araştırma Enstitüsü (FPRI) Robert Strausz-Hupé Jeopolitik Kürsüsü başkanı olan ve çeşitli dillerde yayınlanmış 19 kitabı bulanan Robert D. Kaplan emperyalizmin daha önce hiç bugünkü kadar kınanmadığını, imparatorlukların ‘günümüz küresel dünyasında hiçbir geleceği yok’ diye düşünüldüğünü hatırlatarak yazısına başlıyor:

“İmparatorluk, daha ziyade ırkçılığın dünya-tarihsel yüzünü temsil eder hale geldi. Peki acaba imparatorluk gerçekten de karanlık bir çağa mı mahkum edildi? Resmî bakımdan hiç şüphesiz; (…) ama işlevsel ve operasyonel anlamda -hele de büyük güç çatışması çağına girerken- emperyalizm, kabullenilmesi zor olsa da, jeopolitiğin kurucu bir ilkesi olarak perde arkasında pusuda bekliyor.”

Kaplan, günümüzde küresel egemenlik için mücadele eden üç ana rakibin sınırları ötesindeki eylemlerini, ismen olmasa da, özü itibarıyla emperyal görüyor. Çin, Rusya ve ABD’nin eylemlerinin neden emperyal nitelikte olduğunu şöyle açıklıyor:

“Doğudan batıya doğru giden Çin’in Kuşak ve Yol İnisiyatifi, İngilizlerin Doğu Hindistan Şirketi’nin ters yönlüsü. Kuşak ve Yol İnisiyatifi’nin Avrasya boyunca uzanan karayolları, demiryolları, boru hatları ve limanlar ağı jeopolitik, ticari ve askeri -yani imparatorluk- mantığına dayalı olup Ortaçağ Tang ve Ming hanedan imparatorluklarının izini takip ediyor. Rusya’nın Baltık ülkeleri ve Beyaz Rusya’dan Balkanlar ve Ukrayna’ya, oradan da Doğu Akdeniz’e kadar uzanan ‘Yakın Çevre’sindeki ülkelerin altını oyma teşebbüsleri, düpedüz Sovyet imparatorluğunun ve gölge bölgelerinin dış hatlarını yeniden yaratmaya yönelik bir girişim. Bu arada ABD, kırılgan da olsa Avrupa ve Uzak Doğu’da on yıllardır mevcut ittifak yapılarını sürdürüyor; Ortadoğu ve diğer yerlerdeki askeri üslerinden bahsetmeye bile gerek yok. ABD, deniz aşırı bölgelerdeki meydan okumalar ve hayal kırıklıkları bakımından emperyalvari bir konumda ve ancak ve ancak modern tarihin diğer dünya imparatorluklarıyla kıyaslanabilir, tıpkı İngiliz ve Fransız imparatorlukları gibi.”

Ahlaki imparatorluk olur mu?

Kaplan, demokratik ABD ile otoriter Çin ve Rusya arasında ahlaki bir denklik kurmanın hiç uygun olmadığı kanaatinde. Tarihten de örnekler vererek ahlakilik konusunu şöyle ele alıyor:

“Küresel çatışma tarihi, çoğu zaman rakip imparatorluklar arasında büyük ahlaki farklılıkları ön plana çıkardı. Roma, tüm kötülükleriyle birlikte, çağının en aydınlanmış imparatorluğuydu. Habsburg ve Osmanlı imparatorlukları, kayda değer kozmopolitliği ve azınlıkları açıkça korumasıyla, aslında Birinci Dünya Savaşı’ndaki hasmı olan -şiddetli antisemitizmi coşkuyla benimsemiş- Çarlık Rusya’sından çok daha aydınlanmıştı. Aşikar kusurlarına rağmen İngiliz imparatorluğu, -en azından- Hitler’in Fransa’dan Rusya’nın kalbine kadar uzanan yeni ve soykırımcı hakimiyetinden çok daha üstün bir yapıydı. Temel ahlak söz konusu olduğunda imparatorluklar, savaşta ve birbirleriyle rekabette genellikle bambaşka olagelmiştir.”

Günümüz emperyal rekabeti

Yazara göre, emperyal gerçekliğin özü, küresel güç dağılımındaki derin eşitsizlikte saklı ve bu açıkça çağımızı da tanımlıyor. Günümüz emperyal rekabetini Kaplan bakın nasıl açıklıyor:

“ABD ve Çin tam anlamıyla küresel hakimiyet için rekabet ediyor ve Rusya da pek geride sayılmaz. 5G ağları üzerindeki rekabet nedeniyle haritadaki hemen her ülke oyunun içinde. Bu bağlamda gerçekten Soğuk Savaş gibi. Hatırlayın, Soğuk Savaş’ın ortasında İngiliz ve Fransız imparatorlukları çöktüğünde ABD ile SSCB arasındaki rekabet, Avrupa’nın ötesine geçip -Afrika ve Asya’da yeni bağımsızlığını kazanan sömürgelerin kapanın elinde kaldığı bir ortamda- hızla küresel alana yayıldı. İngiliz ve Fransızların giriştiği emperyal rekabet türü, ABD ve SSCB’nin dâhil olduğu bir başkasıyla yer değiştirdi. Elbette, resmî sömürgeler artık geçmişe mahsustu ve bu da muhtemelen insanlığın ahlaki gelişiminden ziyade artık iktisadi bir anlam taşımadıkları içindi.”

Kaplan, ABD’yi de SSCB’yi de -Çin’den farklı olarak- misyoner güçler olarak görüyor; zira “her ikisi de kendi değer sistemini dünyaya dayatmaya ve tarihin gerçekte kimin tarafında olduğunu kanıtlamaya çalışıyordu. Yeni pazarlar ve iktisadi sömürü arayan -ve hedef ülkelerin siyasi sistemlerine kayıtsız kalan- Çin, aslında emperyalizmi klasik, misyonerlik öncesi köklerine geri döndürdü.”

Yazar, günümüz dünyasında ikincil güçlerin bile sağlam imparatorluk geçmişleri olduğunu hatırlatıyor: “Hindistan’daki Hindu milliyetçileri, ülkenin mevcut sınırlarının ötesine geçip Afganistan, Pakistan, Bangladeş, Sri Lanka ve Nepal’in bazı kısımlarını da kapsayan Nanda, Mauryan ve diğer kadim emperyal hanedanlarını göklere çıkarıyor. Mollaların İran’ı, gücünü, Pers İmparatorluğu’nun binlerce yıldır aktif olduğu yerlere vekil orduları ve milisleri ile aksettiriyor. İran nüfuzunun haritası, İran platosu halkının Araplara ve Ortadoğu’nun diğer halklarına hakim olmaya çalıştığı Ahameniş, Sasani ve Safevi imparatorluklarının emperyal haritasıyla çarpıcı bir benzerlik gösteriyor. Türkiye’ye gelince, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın dış politikası açıkça yeni-Osmanlıcı; zira Balkanlarda ve Arap dünyasında, özellikle de sınır ötesindeki Suriye ve Irak’ta iktisadi, diplomatik ve askeri güç kullanmaya çalışıyor. Erdoğan, Türkiye’nin imparatorluk sonrası sınırlarını resmileştiren 1923 Lozan Antlaşması’nı bile ülkeyi çok küçük bıraktığı için eleştiriyor. Bu ülkelerden hiçbiri imparatorluk mirasından pişmanlık duymuyor. Emperyalizme fırça çekmek -tamamen olmasa da- bir Batı olgusu.”

AB emperyal düzeni

Kaplan, birincil ve ikincil güçlerin emperyal iddialarını ortaya koyduktan sonra “Vatandaşlarına ancak kısmen cevap verebilen ve merkezi Kuzeybatı Avrupa’da bulunan bürokratik bir elitin, İber Yarımadası’ndan Balkanlara kadar uzanan çok geniş bir coğrafyada halkların günlük hayatlarını yönettiği” bir yapı olarak resmettiği Avrupa Birliği hakkında şunları yazıyor:

“Belçika’nın eski başbakanı ve AB Parlamentosu’nun önde gelen üyelerinden Guy Verhofstadt, geçen yıl İngiltere’deki bir topluluğa şunu söyledi: ‘Yarının dünyası, ulus-devletlere veya ülkelere değil, imparatorluklara dayalı bir dünya düzenidir.’ Bu nedenle AB’nin emperyalvari boyutları dışında bir Avrupa geleceği olmadığını savundu. Başta Almanya olmak üzere kuzey Avrupa’nın güney Avrupa’yı sübvanse ettiği son 857 milyar dolarlık yardım paketi, esasen İtalya ve diğer ülkelerin Avro Bölgesi’nde kalmasına ve Alman tüketim mallarını satın almayı sürdürmesine imkan veriyor: Bu, Çin’in limanlar ve diğer altyapının inşasında -Çinli işçi ve şirketleri kiralayabilmeleri için- ülkelere borç para verdiği Kuşak ve Yol İnisiyatifi’nin bir türü. Emperyal güçler işte bu şekilde kendi iç ekonomilerini uluslararasılaştırıyorlar.”

ABD Başkan adayları ne kadar emperyal görüşlü?

Kaplan, ABD’nin başkan adaylarını da aynı perspektiften değerlendiriyor:

“Joe Biden’ın Amerikan başkanı seçilmesi halinde, günümüz dünyasının emperyal gerçekliği sadece ve sadece daha da belirgin hale gelecek. Ne de olsa Başkan Donald Trump, yeni-izolasyoncu damara sahip bir milliyetçi; yani emperyalin tam tersi. ABD’nin ittifaklarını ve yurtdışındaki -bilhassa Müslüman Büyük Ortadoğu’daki- diğer askeri ve diplomatik taahhütlerini hep hafife aldı. Bu yüzden Trump’ın dış politikası Roma’nın, Habsburg’un ve Büyük Britanya’nın da aralarında olduğu geçmişin bazı en büyük imparatorluklarının tanımlanmasını sağlayan idealist bir misyon veya kozmopolitlik duygusu barındırmıyor. Buna mukabil Biden, Amerika’nın dünyadaki müttefiklerine yeniden güven vermeyi ve ittifaklarımızı onarmayı amaçlıyor. Üstelik seçilmesi, Washington’daki dış politika müessesesinin (…) geri dönüşünün habercisi olacak.”

Kendisi de geçmişte Pentagon’un Savunma Politikaları Kurulu üyeliği yapmış ve bugün de Amerikan Donanması’nın idari heyetinde yer alan Kaplan’a göre, en iyi okullarda ve düşünce kuruluşlarında eğitilmiş bu Dışişleri ve Savunma bakanlıkları kadrosu, ABD’nin ittifak yapılarını yeniden inşa etmeye ve denizaşırı taahhütlerini güçlendirmeye inandığından, tarihsel ve işlevsel terimlerle, son derece emperyal bir elit.

“Bu elite göre, Trump’ın ilk günahı, ABD’deki hem aşırı sağın hem de aşırı solun emperyal olmakla suçladığı liberal uluslararası düzeni yıkmaya çalışması. Aslında tarihsel değerlendirmelerinde haklılar: Yetmiş beş yıldır liberal uluslararası düzen, dünyanın şimdiye kadar bildiği en ileri düzeyde emperyalizm biçimiydi: o denli ileriydi ki gerçekten de imparatorluğun ölümünden sonraki bir tür mülayim hayatını temsil ediyordu; bir zamanlar emperyalizmin sağladığı istikrarı -zulümleri olmaksızın- gerçekleştiren imparatorluğa bir çözümdü.”

Emperyalizm sorumsuzluk mu?

Kaplan’a göre, bir dış politikanın emperyal eğilimlere sahip olması, otomatikman sorumsuz veya aydınlanmamış olduğu anlamına gelmez. Burada kilit nokta, insanlık tarihi boyunca en yaygın siyasi düzen biçimi olarak emperyalizmin -ahlaki açıdan ürpertici olandan ahlaken gelişmişe, apaçıktan sinsiye kadar- sonsuz çeşitlilikte olduğunu kabul etmektir. Problem, emperyalizmi çok uzunca bir süredir salt modern Avrupa sömürgeciliği ile ilişkilendirmemiz ve bu kavramın Batı ile eşanlamlı olmadığını unutmuş olmamız.

“Kendimizi ve dünyamızı daha iyi anlamak için imparatorluğu şeytanlaştırmayı bırakmalıyız.” diyen Kaplan’a göre, biz zaten hep imparatorluk çağındaydık. “Postmodern çağımızın en bariz emperyal unsuru, Çin’in merkantilist Kuşak ve Yol İnisiyatifi. ABD, Kuşak ve Yol meydan okumasının üstesinden ancak Trans-Pasifik Ortaklığı gibi alternatif büyük stratejiler sunarak ve Avrupa ile yeniden ortaklık kurarak başarılı bir şekilde gelebilir: bunların her ikisi de Batı’nın imparatorluğun ölümünden sonraki mülayim hayatını temsil edecektir.”

“Bu yeni emperyal büyük güç çatışması çağının küresel uğursuzluklar döneminde ortaya çıktığını kabul etmek zorunlu: pandemiler, siber savaş, dünyanın çeşitli bölgelerinde dönemsel anarşi dalgaları, her zamankinden çok daha birbirine bağlı ve daha klostrofobik bir dünyanın göstergesi. Bu nedenle Çin, Rusya ve ABD’nin kaderi, devam eden bu kasırgayı yönetme yeteneklerine sıkı sıkıya bağlı olacak.” diyen yazara göre hızlı karar almak artık hayatta kalmak için elzem.

Kaplan yazısını şöyle tamamlıyor: “Geçmişte imparatorluklar, yönetici seçkinler arasında onarılamaz bölünmeler vuku bulması gibi genellikle iç nedenlerle parçalandı. Bu, kendi çağımızla da oldukça bağlantılı. Örneğin, Çin’in iç bölünmelerinin ABD’ninkine kıyasla daha fark edilmez olması, onların durumunun o kadar da vahim olmadığı anlamına gelmez. Rusya’ya gelince, soru şu olabilir: Vladimir Putin’den sonra ayakta kalabilecek bir siyasi sistem var mı? Hepimiz haklı olarak imparatorluğu kınayabiliriz. Ancak emperyal tarihin derslerinin, 21. yüzyılın yaşadığımız on yıllarıyla bu kadar bağlantılı olması nadirattandır.”