Fikir Turu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Fikir Turu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Aralık 2024 Perşembe

Z.T.KOR: ESED REJİMİ DÜŞERKEN SURİYELİLERİN YAŞADIKLARINI HATIRLAMAK


ESED REJİMİ DÜŞERKEN SURİYELİLERİN YAŞADIKLARINI HATIRLAMAK

Zahide Tuba Kor

Fikir Turu, 12 Aralık 2024

https://fikirturu.com/toplum/insan/esed-rejimi-duserken-suriyelilerin/  


NOT: Blogda yer alan 900 küsur http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.

Blogdaki şahsıma ait bütün yazı, tercüme, fotoğraf ve infografikleri ancak kaynak göstermek şartıyla kullanabilirsiniz.


Pek çok Suriyelinin en çok arzuladığı şey, evlerinde ölmekti, umut ise unuttukları mucizevi bir kelime. 13 yıldır akla hayale gelmeyecek acılar yaşayan Suriyeliler kaygıdan umuda giden yolda nelere maruz kaldı? Zahide Tuba Kor yazdı.


30 Kasım’da Suriye’nin ikinci büyük şehri Halep muhaliflerin eline geçerken zihnimde uyananlar, Suriye’nin geleceğine dair siyasi-stratejik-askerî analizler değil, Halep vilayetine bağlı bir sınır ilçesi olan Azez’deki sefil çadır kamplarda tam sekiz yıldır hayat mücadelesi veren ve ilk kez -bir evi kaldıysa- geri dönme umudu besler hale gelen Halepli dul kadınlardı. Ayrı düştüğü ailesi burnunda tüten, memleket hasretiyle yanıp tutuşanlardı. Yıllar sonra ilk defa bir umudun doğmasıydı. Umut, Suriyeliler açısından çoktandır unuttukları mucizevi bir kelime…

2023’te röportaj yaptığım Azez’deki kültür merkezlerinin sorumlusu Ahmed Kebsu şöyle demişti: “İnsanların geneli köyüne, ilçesine dönmek için bekliyor. Ama yaşamak değil, sadece topraklarında ölüp gömülebilmek için. Birçok insanın bayramlarda dileği ‘İnşallah evimizde ölürüz’. İnsanların en çok arzuladığı şey artık bu.” Kendisine “Memleketlerinde ölüp gömülmek için dua edenlerin evlerine geri dönebilme imkânı var mı?” diye sorduğumda “Yok maalesef” diyerek nedenini açıklamıştı. (Tuz ve Taş Üstünde: Suriye’de Rejim, Savaş ve Göç, s. 252)

Kaygıdan umuda

2023-2024 boyunca Suriye’nin kuzeyindeki milyonlar, ya Türkiye Esed rejimiyle barışıp bizi feda ederse halimiz ne olur kaygısını ve kabusunu yaşıyordu; zerrece ümitleri yoktu. Şu an tam bir şok ve muazzam sevinç içinde imkânsızın mümkün olmasını yaşıyorlar. 61 yıllık Baas rejiminin ve 54 yıllık eli kanlı Esed diktatörlüğünün 13 yıllık savaşın ardından 12 günde devrilmesi, Suriyeliler açısından bir mucize. Rejimin suçlarına ortak olanlar hariç Suriyelilerin ekseriyeti inanılmaz mutlu; ama bu sevince hüzün, -müstakbel riskler ve meydan okumalar karşısında- tedirginlik ve korku duygusu da eşlik ediyor.

12 günlük süreçte, yıllardır evinde veya çadırında bizzat ziyaret edip hikayesini dinlediğim, düştüğü halleri gördüğüm veya online röportajlar yaptığım Türkiye, Suriye, Lübnan ve Avrupa’dan yüzlerce Suriyeli mülteci ve yerinden edilmişin yaşadıkları aklıma geliverdi.

Aklıma gelenler neler mi?

Şehitler, sakat kalanlar, dullar, konuşamaz hale gelen çocuklar

Rejime karşı savaşırken felç geçirmiş veya sakat kalmış, hayatının baharında yatağa bağımlı gencecik erkekler… Kanser olup yatağa düşene kadar Suriye’de savaşmış babalar… Rejimin kuşattığı Şam kırsalındaki ilçesine, tünel kazarak rejim bölgesinden yiyecek kaçırma operasyonuna katılan 300 arkadaşından dörtte üçünü bu süreçte şehit veren, kendisi sağ kalsa da bir bacağı kesilmiş savaşçı…

Bütün oğulları ve damatları savaşta şehit düşmüş anne… Eşi rejimle, IŞİD’le, YPG’yle veya muhaliflerle savaşırken hayatını kaybeden dul kadınlar… Kendi ailesine bakmakta maddi bakımdan zorlanırken bir de şehit kardeşinin eşi ve çocukları kendisine emanet kalanlar… Bütün ailesini rejimin bombardımanlarında yitirip tek başına veya birkaç kardeş kalan, bir anda büyümek zorunda kalan çocuklar… Rus bombardımanında elleri kalmayacak ve gözleri kör olacak şekilde vücudu yanan iki metre boyunda dev gibi bir adam ve onun yanışına şahit olurken ağzından çıkan son sözleri “babaa babaa” olup bir daha konuşamaz hale gelen küçücük çocuğu…

Derslerin yerini bombaların, öğrencilerin yerini cesetlerin aldığı okullar

Bir ağabeyini rejimin zorla askere aldığı, diğer ağabeyi de gönüllü olarak muhaliflere katılan ve her ikisi de savaşırken hayatını kaybeden, bu acılara dayanamayan annesi ve babasından biri kansere, diğeri kalp hastalığına yakalanıp ölen, kendisi de üzüntüden hastalanan Azez’de bir kreşte öğretmenlik yapan 20’li yaşlarında genç kadın…

Halep’te müdirelik yaptığı ortaokulda öğrencilerinin hafızlık icazet töreninin Rus savaş uçaklarınca bombalanması sonucu 70 öğrencisiyle birlikte yeni evlendiği eşini, işini, emniyetini, sağlığını, görme yetisini ve nihayet diğer bir bombalamada evini yitiren, Kilis’te felçli halde yatağa bağımlı yaşayan gencecik öğretmen…

İdlib’de rejimin bombaladığı ilkokuldan battaniyeler dolusu çocuk ceset parçaları topladığını anlatan üniversite öğrencisi genç kız… Doğu Guta’da rejimin bombaladığı alana yaralıları kurtarmak için koştuğunda aynı yerin yeniden bombalanması sonucu bir bacağını kaybeden Afrin’e sığınmış iki çocuklu baba… (Rejim uçaklarının sıkça uyguladığı taktik, aynı mekânı on dakika arayla bombalayıp yardıma koşanları da katletmek veya sakat bırakmaktı.)

Tecavüzden kaçmak için çareyi intiharda ve ülkeyi terk etmekte görenler

Kapı çaldığında rejim çetelerinin kendisine tecavüze geldiğini zannedip intihar etmek üzere mutfaktan bıçak kapan genç kız… Ebeveynlerin rejim çetelerinin tecavüz ihtimalinden genç kızlarını kurtarmak için ilk taliplileriyle -iyi midir kötü müdür hiç araştırmadan- evlendirmeleri ve eşi kötü çıkanların hayatlarının kabusa dönüşmesi… Ülkemize sığınmış birçok Suriyelinin gerekçe olarak kızlarının namusunu korumayı söylemesi… (Suriye’de on binlerce genç kız bir savaş silahı olarak tecavüze uğradı.)

Rejimin koca mahalleleri yerle bir eden korkunç varil bombalarına, insanları boğarak öldüren kimyasal silahlarına, vücudun her yerine minik minik saplanan misket bombalarına bizzat şahit olanların ve bu şekilde yaralananları tedavi eden doktorların anlattıkları… Gösterilerde rejimin kurşunlarıyla yaralanan sivilleri tedavi ettiği için doğrudan veya hapishanelerde işkencelerle öldürülen doktorlar ve hemşireler…

Ağaç yaprakları hatta karton yiyerek hayatta kalanlar

Rejimin “ucuz savaş” metodu olarak muhaliflerin kontrolüne giren bölgelere yönelik aylar veya yıllar süren kuşatması altında hayvan yemi arpa, ağaç yaprakları, otlar, kaktüsler, hatta karton, pul biber yiyerek hayatta kaldığını anlatanlar… Şam’daki Yermük Kampı’nın kuşatmasında hastalıktan annesi ve susuzluktan babası ölen, kamp rejim tarafından zorla boşaltılırken göç yolunda kalabalıklar arasında 13 yaşındaki kardeşini kaybeden, kuzeyde Azez’deki çadır kampa iki kardeşiyle sağ salim ulaşan Filistinli mülteci gencecik kız… “Kedi-köpek yenebilir” fetvalarının verildiği ve yüzlerce kişinin açlıktan öldüğü Yermük Kampı’nda rejimle savaşan Suriyeli gence fetvayı sorduğumda “Abla, yenecek kedi-köpek bile kalmamıştı” sözü…

Rejimin hapishanesine düşüp, ödenen büyük rüşvet sayesinde kurtulan ve hemen Türkiye’ye sığınan kadının hikayesini anlatırken fenalık geçirip yarıda bırakışı… Tutuklanan aile bireylerinden yıllarca haber alamayıp, ölü mü diri mi bilmeden sabır içinde bekleyenler… (En ilginci, 1982’de rejim tarafından kaybedilen nişanlısını hâlâ ya bir gün gelirse ümidiyle bekleyen 50’li yaşlarında Halepli bir kadındı.)

İstihbarat birimlerinin gizli gözaltı merkezlerinde aylarca tecrit ve işkence yaşarken düştüğü hal karşısında “insan mezbahası” Sednaya Hapishanesi’ne götürülürken en azından insan görebileceğim düşüncesiyle mutluluktan uçan tutuklu adam… 1980’li ve 1990’lı yıllarını hapishanelerde geçirmiş eski Komünist Partili mahkumların yaşadığı işkence ve kötü muameleler; “Solcu olduğumuzdan bize muamele yine iyi sayılırdı” diye başlayıp İslamcı mahkumların yaşadıkları dehşetlere dair anlattıkları anekdotlar…

Rejime boyun eğmediğinden “çatışmasızlık bölgeleri”nden zorla yeşil otobüslere bindirilip kuzeye yollanan milyonların sefaleti… Afrin’de bitmemiş inşaatlara sığınıp kapısız (kapı namına battaniye asılı) dairelerde yaşamaya mahkûm kalanlar…

Suriye’de yerinden edilenlerin ve Lübnan’da mültecilerin kaldığı, en temel ihtiyaçların bile karşılanamadığı, elektriksiz-susuz, tuvaletsiz-banyosuz, kışın çamur deryası olan sefil çadır kamplarda yıllardır yaşamaya çalışanlar…

Parasızlıktan hep oruç tutanlar

Umutların çoktan tükendiği bir ortamda gençlerden bir kısmının rejim kaynaklı uyuşturucunun bağımlısı haline gelişi, yıllarca tek bir çadırda ailece yaşamaya isyan etmesi, intiharı tek kurtuluş yolu görmesi… Azez’deki psikososyal destek uzmanından dinlediğim, kadınlar arasında dahi intiharların veya en azından intihar düşüncesinin çok arttığına dair bilgi…

Türkiye’de ve Suriye’de ziyaret ettiğim bazı evlerdeki yoksulluk değil, kelimenin tam anlamıyla yokluk… Türkiye’deki depremler ve Gazze savaşı yüzünden yardımların iyice azaldığı 2024’te Suriye’nin kuzeyinde parasızlıktan günde tek bir öğün yiyebilenler, hatta bu yüzden günlerini oruçlu geçirenler… Azez’de görüştüğüm çocuk doktorlarının açlık ve yetersiz beslenme yüzünden çocukların fizyolojik, psikolojik ve zihinsel problemlere duçar olduğunu anlatması… Ziyaret ettiğim kliniğin fizik tedavi bölümünde yetersiz beslenme yüzünden kas ve iskelet sistemi gelişemediğinden yürüyemeyen kız çocuk… İlkokul müdürünün açlık yüzünden beyin atrofisi olan öğrencilerin öğrenme güçlüğü çektiğini ve spor hareketlerini yapamadığını anlatması…

Azez’de yaşadığı çadırda çıkan yangın sonucu bütün vücudu yanmış, Türkiye’de tam 25 ameliyat olması gereken dört yaşındaki küçücük çocuk… Savaşın, göçün, stresin ve sağlıksız ortamlarda yaşamanın etkisiyle bütün fertleri türlü türlü hastalıklarla boğuşan aileler… Kendisi de hasta olup evdeki hastalara bakmaktan bitap düşen ev kadınları…

Kayıp nesiller

Savaş ve göç yüzünden Suriye içinde ve dışında eğitimsiz kalan milyonlarca çocuk (kayıp nesil sorunu)… Aile geçimine katkıda bulunmak için küçücük yaşta çalışmaya başlayanlar… İyi eğitimlilerin savaş, ekonomik çöküş ve rejim baskısı yüzünden dışarı göçmesi (beyin göçü) ve ülkede eğitimden sağlığa her alanda muazzam gerileme… Profesyonel meslek sahiplerinin -Türkiye de dahil- sığındıkları bazı ülkelerde bir hiçe dönüşüp kötü işlerde çalışmaya mahkum kalması…

Suriyelilerin iyileşilebilir hastalıklardan doktor, ilaç veya tedavi imkanlarının sınırlı olması yüzünden ölümü… Kuzeyde ortalama ömrün 50’li yaşlara düşmesi… Türkiye’de tedavi olabilmek için sıra beklerken kör kalanlar, kanserden ölenler…

IŞİD’in çarşıda herkesin gözü önünde kafa kesmelerine veya evlerini basan IŞİD militanlarınca babalarının öldürülmesine şahit olan çocuklar… IŞİD kontrolündeki Deyrezzor’un bir ilçesinde interneti açma yasağını ihlal ettiği için hapse atılan ve hapishanenin havadan bombalanması sonucu kocasını kaybeden hamile kadının bombalar altında beş çocuğunu alarak kaçak yollardan Türkiye’ye sığınma hikayesi… Türkiye’den Avrupa’ya ölümcül göç macerasını anlatanlar… Gittikleri ülkelerde ırkçıların saldırılarına ve yabancı düşmanlarının dışlamalarına maruz kalanlar, şikayet edip hakkını arayabilecek bir merci bulamayanlar…

Gurbette vatan hasretiyle yanıp tutuşan, hatta kahırdan ölen yaşlılar… Memleketini hatırlamayan veya hiç bilmeyen, gurbette aidiyet ve kimlik krizi yaşayan mülteci çocuklar ve gençler… Suriye’den hiç çıkmayan, ama ülkesi kendisine acıdan ve sefaletten başka bir şey yaşatmadığı için kendine yeni bir vatan bulma arzusundaki gençler…

20 dolar memur maaşı, halkın sefaleti, rejimin sefası

Savaşla birlikte her şeyini yitiren, beş parasız halde insani yardımlarla hayata tutunmaya çalışanlar… İstanbul’da okula giden çocuğu, 2019’da günde sadece 1 TL istediği halde onu bile veremeyen, pazarlarda atılan sebze-meyveyi toplayarak karnını doyuran anne…

Emniyet arayışıyla bombardımanlardan kaçıp Türkiye’nin güneyine veya Suriye’nin kuzeyine sığınan, ama 2023’teki depremlerde yine ailesini yitirenler, evleri bir kez daha mezarlarına dönüşenler…

Savaşın İdlib cephesi hariç bittiği 2020’den itibaren Suriye’de başlayan sosyoekonomik hayatta kalma savaşı… Rejim bölgesinde ekonomik çöküşle birlikte insanların düştüğü sefalet; elektrik, su, yakıt, gıda, ilaç dahil en temel ihtiyaçlara bile erişilemez hale geliş; aşırı enflasyon ve hayat pahalılığına rağmen bir memur maaşının sadece 20 dolar oluşu; insanların yurtdışındaki akrabalarının yolladığı paralarla hayata tutunmaları; başkentin bile dilenen dul kadınlar ve yetim çocuklarla dolması… Halk sefalet içindeyken rejim ve adamlarının lüks hayattan hiç vazgeçmemeleri…

Ve daha neler neler…

Soğuk Savaş’tan kalma son istihbarat devletinin ve korku imparatorluğunun bir anda devrilişi rejim mağduru herkes için tam bir şok terapisi oldu. Ama insanlar memleketine ve sevdiklerine kavuştukça hüzne gark olacaklar. Çünkü maddi ve manevi kayıpları telafi edilemeyecek kadar büyük.

Üstelik sevdiklerinin katilleri, işkencecileri ve tecavüzcüleriyle bir arada yaşamak hiç kolay olmayacak. Toparlansalar bile bir ömür parçalanmış bir ruhla yaşamaya devam edecekler.


17 Ocak 2022 Pazartesi

M.MERZÛKÎ: ARAPLARIN EN TEHLİKELİ YANILSAMASI: ADİL MÜSTEBİT

 

ARAPLARIN EN TEHLİKELİ YANILSAMASI: ADİL MÜSTEBİT

 

Munsif Merzûkî (Tunus’un demokratik yollarla seçilmiş ilk cumhurbaşkanı)

El-Cezire Arapça, 27.7.2021

Tercüme: Zahide Tuba Kor


NOT: Bu tercüme Fikir Turu web sitesinde 5.8.2021 tarihinde yayınlanmıştır. https://fikirturu.com/jeo-strateji/araplarin-en-tehlikeli-yanilsamasi-adil-zorba/

“أخطر أوهام العرب” başlığıyla yayınlanan makalenin Arapçasını okumak için TIKLAYINIZ. 

Bu makale, Munsif Merzûkî'nin makalelerinden derlediğim Diktatörlük ile Devrim Arasında Arap Dünyasının Krizleri kitabının ikinci baskısında yayınlanmıştır. Kitaptaki makale ile Fikir Turu'nda yayınlanan aşağıdaki ilk versiyonu birebir aynı değildir. 

NOT: Blogda yer alan 850 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.

Kaynak göstermeden blogdaki yazı, tercüme ve infografikleri kullanmamanız önemle rica olunur.

 

Spot: Cumhurbaşkanı Kays Said’in, Başbakan Hişam el-Meşişi’yi görevden alarak Meclis’in yetkilerini durduğu Tunus, son on yılının en büyük siyasi krizine sahne oluyor. Bu noktaya nasıl gelindi ve sonrasında ülkeyi ne bekliyor? Tunus’un demokratik yollarla seçilen ilk Cumhurbaşkanı Munsif Merzûkî yazdı.

 

Tunus’ta yaşanan “anayasa darbesi”nin ardından halkın sokaklarda sevinç gösterileri düzenlemesi, ülkedeki gelişmeleri yakından takip etmeyenleri şaşırttı. Bu sevincin ardında, halkın 10 yıldır yükselen beklentilerinin karşılanamaması, koronavirüs salgınıyla ağırlaşan kronik işsizlik ve fakirlik, siyasi kavgalardan duyulan bıkkınlık ve öfke gibi birçok faktör var.

Tunus’un demokratik yollarla seçilmiş ilk cumhurbaşkanı (2011-2014) Munsif Merzûkî, 27 Temmuz’da el-Cezire’de yayınlanan yazısında, hiç gündeme gelmeyen daha derinlerdeki bir konuya, “adil müstebit” yanılsamasına odaklanıyor.

Merzûkî, Arap dünyasının önde gelen mütefekkirlerinden olup, aynı zamanda alanında öncü bir tıp doktoru, tanınmış bir insan hakları aktivisti, siyaset felsefecisi ve siyasetçi. Yazısından bazı bölümleri aktarıyoruz: 

Tunus Cumhurbaşkanı Kays Said yürütme, yasama ve yargı yetkilerine el konduğunu ve meclisin askıya alındığını duyurduğunda benim açımdan en önemli şey insanların tepkisiydi.

Tunus’un yolsuzluğu ve çürümüşlüğü

Ülke sokaklarının tanık olduğu büyük sevinç beni şaşırtmadı doğrusu; çünkü sokağın, meclislerin yüz kızartıcılığı altında, birbiriyle çatışan siyasi tabakaya duyduğu nefretin derinliğini biliyordum.

Ayrıca sosyal medyanın Nahda Hareketi’ne karşı yaydığı patolojik kinin derinliğine de şaşırmadım; Nahda darbenin ilk kurbanı oldu. Bu partinin alamet-i farikası haline gelen [ve on yıldır iktidarlara ortak olmasını sağlayan] siyasi “taktik”, İslami hareketin köküne kibrit suyu dökmek isteyenlerin nefretine -malum sebeplerle- devrimcilerin kinini de eklemişti. Zira Nahda, karşı-devrimin stepne lastiği ve siyasi alanda ardı ardına gelen yolsuzluğa batmış partilerin değişmez müttefiki ve hevesli ortağı olmuştu – ki ortak olduğu “Nida Tunus (Tunus’un Çağrısı)”, “Tahya Tunus (Yaşasın Tunus)” ve “Kalb Tunus (Tunus’un Kalbi)” partilerini “Fesad Tunus (Tunus’un Yolsuzluk ve Çürümüşlüğü) 1, 2 ve 3” diye adlandırmak daha doğru olurdu.

Halkın sevincini açıklamak için bazı demokratlar, bunun eski rejim yanlılarının bir coşkusu olduğunu söylerken, diğerleri bunun darbenin hoş karşılanması değil, bütünüyle egemen sistemin kınalar yakması olduğunu dillendiriyorlar.

Bu sevincin ardında birçok sebep olup o gece bambaşka gruplar tek bir noktada buluştu: nefret edilen bir meclisin ve yıpranmış bir hükümetin -hangi mekanizmayla yapıldığına da, akıbete de bakılmaksızın- sona erişine duyulan memnuniyet…

Gelecek umut etme hakkı

Demokratlar, belki de en ciddi sebeplerin farkında değillerdi veya belki de bilinçaltları bu olgunun açıklanması noktasında daha derinlere inmeyi reddetmişti.

Sokaklara dökülen bu kitleler kendiliğinden, naifliklerinden, gayriihtiyari bir şekilde, yaşadıkları kâbusu protesto etme meşru hakları ve daha iyi bir gelecek umut etme hakları bağlamında darbeye desteklerini ifade ettiler; tıpkı daha evvel [eski Suriye liderleri] Hüsnü Zaim ve Edib Çiçekli, [eski Irak liderleri] Abdülkerim Kasım, Abdüsselam Arif ve Saddam Hüseyin, [eski Sudan lideri] Ömer el-Beşir, [eski Yemen lideri] Ali Abdullah Salih, [eski Libya lideri] Muammer Kaddafi, [Mısır lideri] Abdülfettah es-Sisi, [eski Moritanya lideri] Muhammed Veled Abdülaziz ve diğerlerini samimiyetle karşılamak için Atlantik Okyanusu’ndan Basra Körfezi’ne her tarihî münasebetle sokağa dökülen aynı aldatılmış kitleler gibi…

Modern tarihimiz boyunca tekerrür eden bu sahneyi incelediğinizde, bunun arkasında fakirleştirilme, zulüm ve adaletsizlik, cahilleştirilme, aşağılanma ve sömürülmenin tüm objektif nedenlerinin olduğunu keşfedersiniz. Ancak yozlaşmış ve şiddete meyyal azınlıklar tarafından -tarih boyunca- haysiyetleri ve geri kalan hakları çalınmış bu kitlelerin ümit ve beklentilerini daha yakından araştırırsanız, bu defa tüm sorunlarının nihai çözümünün bulunduğuna dair bir yanılsamanın canlanışını keşfedersiniz. Çoğunluğun zihninde çözüm bir sistem, kurumlar ve kanunlar değildir; “adil müstebit” denilen, merhametli mukadderatın bahşettiği uzunca bir süredir beklenen kişidir.

“Adil müstebit”in soğuk ateş ve sıcak kar türünden dilsel bir safsata [oksimoron] olduğunu fark eden çok az kişi var; nasıl ki bir erkek kadın değilse, bir müstebit de adil olamaz. Tüm yetkiyi tekeline almak, çok büyük sayıda insanı iktidar payından -ve buna bağlı olarak itibardan ve servetten- mahrum bırakan başlı başına bir zulüm ve adaletsizlik değil mi? İstibdadı uygulayanın haşin ve zalimden başka bir şey olması mümkün değilken adil kişi nasıl bir müstebit olabilir?

En ideal model: Ömer bin Hattab

Bununla birlikte kavramın ortak akla nüfuzunu ve bugüne kadarki etki gücünü anlamak için tarihimizde -iyi yönetişimde en ideal modelimiz olan- Ömer bin Hattab’la ilişkilendirildiği unutulmamalı. Sorun şu ki adil müstebit ile el-Faruk’u [Hz. Ömer’in lakabıdır] bir araya getirmek muazzam bir hatadır.

Müstebidin temel özelliği, kanunu okuyup yorumlama şeklinin kanunun ta kendisi olması ve bazen de herhangi bir kanuna dahi ihtiyaç duymamasıdır; öyle ki kanun denen şey onun irade ve buyruğudur, heveslerinden ve dengesiz ve sorumsuz sözlerinden bahsetmiyoruz bile…

Ömer bin Hattab ise hiçbir zaman heva ve heveslerine göre hükmetmedi; iradesini Müslümanların iradesinin, hele de kutsal metnin [yani Kur’an-ı Kerim’in] emrettiklerinin üzerine koymadı.

Bin Hattab, hata yaptığı takdirde, başkalarının kılıcının ucuyla düzeltilme hakkına boyun eğdi ve tüm kararlarını ve eylemlerini o çağın anayasası olan Kur’an-ı Kerim’in hükümlerine tâbi kıldı; bu nedenle irade ve kararlılığı istibdatla ve meşruiyetin gücünü, gücün meşruiyetiyle açıkça birbirine karıştırıp da onu bir müstebit olarak tanımlamak yersizdir.

Peki, o zaman bu zehirli adil müstebit kavramı nereden geldi?

Sıradan insanlar arasındaki kökleri, hayali tarih içinde bir yanlış anlamaya dayanıyorsa, Arap entelektüeller arasındaki kökleri de 18’inci yüzyılın Batılı Aydınlanma düşüncesine gider.

Muhammed Abduh (1848-1905), tam tercümesi “aydınlanmış despot” olan Fransızcadan (Le despote éclairé) çevrilmiş bu kavramı toplumda yayan ilk kişi olabilir. Bu kavramı iki Fransız yazara borçluyuz: Voltaire (1694-1778) ve D’Alembert (1717-1783).

Aydınlanmış despot

Avrupa’nın yüzyıllar boyunca mutlak monarşi şeklinde vücut bulan istibdadın baskısı altında yaşadığını unutmamalıyız. Böylelikle -reformist düşünürlerin zihinlerinden onunla çeşitli yüzleşmeler sonuncunda- “aydınlanmış despot” efsanesi çıktı ve buna göre, mutlak monarşinin yetkilerini koruması zımnen kabul ediliyor, ancak zavallı halkı iyi muamele ve adalet kırıntılarıyla taltif ve memnun etmesi isteniyordu.

Avrupa ve Amerikan devrimleri, bu ürkekçe ve başarısız stratejiyi aşarak, istibdadı sevimli göstermeyi değil, ortadan kaldırmayı dayatmak ve bunu da demokratik rejimler kurarak yapmak üzere gerçekleşti. Haydi bugün bir Batılıya, -derin ve giderek büyüyen bir kriz olan- Batı’daki demokrasi krizini aydınlanmış despota dönerek aşmayı teklif edin bakalım, ne olacak… Yüzünüze koskoca bir kahkaha patlayacaktır.

Ancak -Lübnan, Irak ve Tunus’ta demokrasiyle uğranan hayal kırıklıkları karşısında- halklarımızın çoğu adil müstebit efsanesine dönüşü kabul etmeye gayet hazır; yolsuzluğun ve kul-köleliğin gölgesinde bile olsa, en azından istikrarı sağlamış istibdat dönemlerini hasretle arayanların çokluğu bunun bir kanıtı.

Tüm aldatılanların, -uzak ve yakın tarihimizin tecrübelerinin sürekli kanıtladığı üzere- “kurtarıcı”nın iktidara yerleştikten sonra her geçen gün istibdadının artarak ve umulan adaletinin ise azalarak en nihayetinde -tıpkı selefi ve halefi gibi- halkına bedel ödeten, yozlaşmış ve suçlu bir despota dönüştüğünü keşfetmeleri fazla uzun sürmez. Ve kitleler, tüm komedileri ve tüm trajedileri bir araya getirme rolünü oynamak üzere meçhulden beliren her yeni temsilciyi alkışlamaya her daim hazırdır.

Peki, bu dizinin günün birinde biteceğine dair bir umut var mı?

Batı, aydınlanmış despot kavramını unutup gitti ve toplumları da kurumlar ve hukuk devletine geçti. Bu durum, kültürel olarak henüz Arap insanının ulaşamadığı seviyeye yükselmiş Batılı insanın niteliksel değişikliğinden kaynaklanmıyordu. Demokrasinin ortaya çıkmasını ve ayakta kalmasını sağlayan unsur, -toplumların mücadelesi ve birçok devrimin yanısıra- Batı’nın tarım uygarlığından sanayi uygarlığına geçişidir.

Bunun manası şudur: İnşa etmekte olduğumuz demokrasiler halen kırılgan; zira modern kurumlarımızı üzerine inşa ettiğimiz iktisadi ve toplumsal temel, yöneten ile yönetilen arasındaki ilişkide geri bir anlayışla, hâlâ tarım uygarlığı sistemine dayanıyor. Bu anlayış çoban-sürü ilişkisi olup çobandan bütün istenen ve beklenen, koyunlarına karşı haddi aşmaması ki, sürü başındaki idarecisine isyana kalkışmasın.

Çok şükür, toplumlarımızın ivme kazanan gelişimi ve çağdaş teknolojik sıçrama, onları adil müstebit yanılsamasına sırtını dönen bir yola girmeye zorluyor; her ne kadar halkın en fakir, en az bilinçli, cahilleştirilmeye ve aldatılmaya en çok maruz kalan kesimlerinde bir despot bulunmaya devam etse de…

Hürriyeti tatmış yeni nesiller

Bu da demek oluyor ki, [iktidarda] ebedi bir rol arzulayanların tamamı, hırçın bir tarihî akıntıya karşı kulaç atıyorlar ve -akıntı tükenip de tarih istedikleri şekilde ters yöne akmaya başlamadan evvel- kendileri bitap düşüp boğulacaklar.

Hürriyeti tatmış yeni nesillerin görevi, biz Araplar da tabaa halklardan vatandaş halklara dönüşene ve köleleştirilmiş halklara sahip müstebit devletlerden kurumlara ve hukuk devletlerine sahip hür halklara geçene kadar bu tehlikeli geri kalmışlara karşı var güçleriyle karşı koymaktır. Ve işte o gün bu nesiller hayır diyecekler, biz artık [1890-1957 yılları arasında yaşamış Lübnanlı şair] İliyâ Ebu Mâdî’nin “laneti”ni bitirdik:

Bir zalim eliyle bir zalimden kurtuluşu diliyoruz
Köle taciri köle tacirinden kurtarmaz
Hiç şüphesiz her gecenin bir sabahı vardır.


21 Mayıs 2021 Cuma

M.K.EL-VİSABİ: YEMEN: YAŞAYAMAZ VE YAŞANAMAZ BİR DEVLET

 

YEMEN: YAŞAYAMAZ VE YAŞANAMAZ BİR DEVLET

Menal Kâid el-Visabi (Hudeyde’de yaşayan Yemenli gazeteci)

El-Cezire İngilizce, 28.4.2021 

NOT: Bu özet tercüme Fikir Turu web sitesinde 6.5.2021 tarihinde “Kardeş katiliyle el sıkışmak” başlığı altında yayınlanmıştır. https://fikirturu.com/jeo-strateji/kardes-katiliyle-el-sikismak/

“Yemen: An unviable and unlivable state” başlığıyla yayınlanan yazının İngilizcesini okumak için TIKLAYINIZ. 

NOT: Blogda yer alan 850 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.

Kaynak göstermeden blogdaki yazı, tercüme ve infografikleri kullanmamanız önemle rica olunur.

 

Özet: “Ülkelerindeki savaşın bitmesini istiyorlarsa Yemenlilerin el sıkışmaktan ve affetmekten başka çareleri yok. Sevdiklerinin katiliyle yan yana yaşamayı ve çocuklarını onların çocuklarıyla aynı okula yollamayı kabul etmek zorunda kalacaklar.” Gazeteci Menal Kâid el-Visabi’nin izlenimleri.

Savaşlara, bilhassa iç savaşlara salt büyük güç mücadeleleri, cephelerde kimin ne kadar ilerlediği ve kaç kişinin öldüğü veya yaralandığı üzerinden bakarak resmi tam okumak mümkün değil. Askerî-siyasi süreç kadar toplum ve birey, istatistikler kadar biyografilere de kulak vermek son derece önemli. Zira savaş sonrası yaraların sarılma sürecinde bunlar da oldukça etkili.

Yemenli gazeteci Menal Kâid el-Visabi, 28 Nisan’da el-Cezire’de yayınlanan “Yemen: Yaşayamaz ve Yaşanamaz Bir Devlet” başlıklı yazısında pek gündemimize girmeyen ülkesinin acı gerçeklerini anlatıyor. Değindiği her bir konu aslında sadece Yemen’e mahsus değil, Suriye’den Irak’a ve Libya’ya hemen her çatışma bölgesinin acı gerçekleri…

Yazar, bir zamanlar muhteşem plajıyla meşhur sahil şehri Hudeyde’de çatışmalar durulduğu vakit deniz kıyısında yürürken son birkaç yıldır karşılaştığı manzarayı anlatarak yazısına başlıyor: Caddelerde dizili ve sık sık değişen, hayatını kaybetmiş yüzlerce genç savaşçının yorgun ve üzgün görünen fotoğrafları…

Savaş hiç bitmeyecek mi?

Menal el-Visabi, bu fotoğrafların birçoğunun sosyal medyada da dolaştığına, ancak altlarının, taziye yerine oh çeken ve hakaret içeren yorumlarla dolu olduğuna dikkat çekiyor. 13 yaşındaki çocukların ölüm ilanlarının dahi altındaki nefret yorumlarını görerek dehşete düştüğünü belirten yazar, Yemen’in geleceğine dair taşıdığı haklı endişeyi şöyle anlatıyor:

“Savaşın ülkemin toplumsal dokusunu tamamen bozduğunun farkındayım. Savaş Yemen’i harap etti ve tanınamayacak kadar çirkinleştirdi. Her gün şahit olduğum kutuplaşma, nefret ve intikam arzusu, bu savaş hiç bitmeyebilir diye beni korkutuyor. Cephe hattının zıt tarafında birbiriyle çarpışmış savaşçıların aileleri, yan yana yaşamayı nasıl öğrenebilecekler? Onların çocukları nasıl olup da aynı okula gidecek ve birlikte oynayacak? Bir toplum olarak yeniden bir araya gelebilmek için çekilen tüm acıları ve ıstırapları, tüm hakaretleri ve yaraları nasıl bir kenara bırakabiliriz?”

“Bugün bu soruları düşünmek, bundan sadece 10 sene evvel eşi benzeri görülmemiş bir ulusal birlik anı yaşadığımızı idrak etmemi zorlaştırıyor.” diye devam eden yazar, Mart 2011 tarihine geri giderek her kesimden Yemenlinin daha iyi bir hayat için nasıl meydanları doldurduğunu, siyasi ve dinî çoğulculuklarıyla gurur duyduğunu, yan yana dualar ettiğini anlatıyor.

Ardından devrim sırasında hissettikleri birlik ruhunun kısa sürdüğünü, devrimin bir darbeyle bastırıldığını, daha sonra da Suudi öncülüğünde askerî müdahalenin ve savaşın geldiğini hatırlatıyor.

“Başkent Sanaa’nın Tahrir Meydanı’nda birlikte protesto eden eski yoldaşlar can düşmanlarına dönüştüler. Bu kanlı savaşta on binlerce insan öldürüldü ve milyonlarcası açlıktan kıvranıyor. Yemen’in 30 milyonluk nüfusunun yarısından fazlası farklı düzeylerde gıda güvensizliği ile karşı karşıya ve 3 milyon çocuk aşırı yetersiz beslenmeden mustarip. Yemen devleti parçalandıkça sosyal hizmetler ortadan kalktı ve ekonomi harap oldu. Savaş, ülkedeki altyapıyı tamamen yok etti ve yakıt dâhil tüm temel mallarda kıtlığa neden oldu.” diyor.

Yazar, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı Yemen Direktörü Auke Lootsma’nın geçtiğimiz günlerde sarf ettiği şu sözü paylaşıyor: “Savaşın durmaması halinde ülke, onarılamayacak ölçüde ‘yaşayabilmesi imkânsız bir devlet’e dönüşecek.”

Menal el-Visabi diyor ki “Yemen, sadece yaşayabilmesi imkânsız bir devlete dönüşmekle kalmadı, aynı zamanda şimdilerde insanların birlikte yaşamaya tahammül edemediği bir yer oldu. Yabancı gözlemciler için Yemen toplumunun maruz kaldığı yıkımı kavramak zor olabilir. Yabancı medyada savaş genellikle mezhepçilik, kuzey-güney bölünmüşlüğü ve aşiret rekabetleriyle açıklanıyor. Adeta çatışma, Yemen söz konusu olduğunda doğalmış gibi algılanıyor. Ancak savaşın neden olduğu derin ayrılıklar, bu hayali ‘doğal bölünmeler’in ötesine geçiyor.”

Sahadaki durum

Peki, uzaktan bakanların fark edemediği sahadaki gerçek durum ne? Yazar şöyle açıklıyor: “Hâlihazırda üç farklı şehirde açılmış üç cephe var: Hudeyde, Me’rib ve Taiz. Buralarda çarpışan tüm savaşçılar Yemenli, çoğunluğu yerli, çoğu aynı mezhepten ve hatta aynı kabile veya geniş aileden. Buna rağmen karşıt taraflar için savaşıyorlar ve adeta yüzyıllardır düşmanmışçasına birbirlerini öldürüyorlar.”

Yazar, bu sene başında 20 yaşındaki oğlunu Hudeyde cephesinde kaybeden bir kadına taziyeye gittiğini anlatıyor. İki oğlu, hiçbir dini veya ideolojik yakınlığı olmamasına rağmen, sırf ailesinin geçimini sağlamak için düşük bir ücret mukabilinde Husilere katılmış. Sessizce gülümseyen kadın, ağlama yetisini yitirdiğini ve hissizleştiğini, diğer oğlunu savaşmaktan vazgeçirmek için iknayla artık uğraşmadığını söylemiş.

Manal el-Visabi çarpıcı bir örnek daha veriyor: “Aynı aile bireylerinin farklı taraflarda savaşması duyulmamış bir şey değil. Geçenlerde Me’rib’de kendisi Husiler safında savaşırken babası ise karşı tarafta çarpışan Abdülmelik adında bir gencin hikâyesini sosyal medyada okudum. İkisi de aynı cephede birbirine karşı savaşırken öldürüldü.”

Yazar sahadaki gerçekleri şöyle açıklıyor:

“Kardeşlerin, akrabaların ve arkadaşların birbirlerine karşı savaştığını duyduğum başka vakalar da var. Yemen’deki çatışmanın bir kardeş katilliği olduğunu söylemek abartı olmaz.

Entelektüellerin sorumluluğu

Cephe hatları herhangi bir ‘kabileci’ ya da ‘mezhepçi’ mantığı izlemiyor. Cemaatlerin, hatta ailelerin ötesine geçiyor ve birçok insanı, doğal toplumsal çevreleri olmaksızın yüzüstü bırakıyor. (…) Var oldukları sürece barış içinde yaşamış, birbirine sıkı sıkıya bağlı cemaatler artık harap olmuş, bölünmüş ve dağılmış vaziyette.”

Manal el-Visabi bu yaşananlardan medya mensuplarını ve entelektüelleri de sorumlu tutuyor:

“Maalesef ki yerel medya, Yemen toplumunda bölünme hatları çizmekte ziyadesiyle etkin bir rol oynuyor. Çatışma görüntüleri ve esirlerin yakalanması, halk desteğini seferber etme amaçlı propagandanın bir parçası olarak savaşan tarafların resmî televizyon kanallarında gururla yayınlanıyor. Cesetler sıklıkla savaş naraları eşliğinde sergilenirken, -korkusu ve sindirilmişliği yüzlerinden belli olan- savaş esirleri hazır metin ‘itirafları’ tekrarlamak zorunda bırakılıyor.”

“Farklı taraflara mensup Yemenli gazeteciler ve entelektüeller, savaş esirlerinin yakalanmasına veya Yemenli savaşçıların ölümüne kınalar yakan yorumlar yazmaktan çekinmiyor.” diyen yazar, Yemenli gazetecilerin yurtdışında bile aynı şekilde davrandıklarını -2017’de Ürdün’de katıldığı insancıl gazetecilik atölyesinde bazı Yemenli gazetecilerin savaş suçlarını meşrulaştırmaya kalkışacak kadar tarafgirlikte ileri gitmesi örneğini vererek- anlatıyor. Ardından şu çarpıcı tespiti yapıyor:

“Görünen o ki Yemen halkı, yaşadığı pek çok mahrumiyetin ve sevdiklerini ve geçim kaynaklarını yitirmenin yanı sıra, en temel insaniyet şeklinin bile dehşet verici yokluğunu yaşıyor.

Pek çok insan, savaşan taraflara Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve İran tarafından verilen dış destek kesildiğinde savaşın sona ereceğine inanıyor. Ben bundan şüpheliyim. Korkarım ki intikam alma dürtüsü savaşı devam ettirecek, keza katliamlar ve ağır ihlaller yapanların adaletten kaçma arzusu da.”

Yazar, 2015’ten bu yana çeşitli barış müzakereleri girişimleri olduğunu, bunlardan sadece 2018’de İsveç’te yapılanın başarılı kabul edildiğini, ancak burada varılan anlaşmadan bugüne kadar hayata geçirilen tek maddenin savaş esirlerinin salıverilmesi olduğunu, akabinde ise gözaltı merkezlerinin yeni tutuklularla doldurulduğunu belirtiyor.

Peki Yemenli gazeteci Manal el-Visabi’ye göre çözüm ne?

“Yemenliler bu savaşın bitmesini istiyorlarsa el sıkışmaktan ve affetmekten başka çareleri yok. Sevdiklerinin katiliyle yan yana yaşamayı ve çocuklarını onların çocuklarıyla aynı okula yollamayı kabul etmek zorunda kalacaklar. Bir zamanlar ‘Mesut Arabistan’ diye anılan ülkemizi yaşayamaz bir devlet olmaktan kurtarmanın tek yolu işte bu.”

 


3 Şubat 2021 Çarşamba

J.GILL: KORONAVİRÜS NEOLİBERALİZME SON DARBEYİ İNDİREBİLİR

 

KORONAVİRÜS NEOLİBERALİZME SON DARBEYİ İNDİREBİLİR

Joe Gill (Londra, Umman, Venezuela ve ABD’de gazeteci olarak yaşadı ve Financial Times, Morning Star ve Middle East Eye gibi mecralarda çalıştı. Yüksek Lisansını London School of Economics’te Dünya Ekonomisinin Siyaseti alanında yaptı.)

Middle East Eye, 27.1.2021

Tercüme ve editoryal katkı: Zahide Tuba Kor


NOT: Bu tercüme Fikir Turu web sitesinde 4.2.2021 tarihinde yayınlanmıştır. https://fikirturu.com/ekonomi/pandemi-neoliberalizmin-sonu-olabilir-mi/

İngilizcesi “After Trump, coronavirus could deliver the final blow to neoliberalism” başlığıyla yayınlanan yazının tamamını okumak için TIKLAYINIZ. 

NOT: Blogda yer alan 850 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.

Kaynak göstermeden blogdaki yazı, tercüme ve infografikleri kullanmamanız önemle rica olunur.

NOT: Aşağıdaki metin Fikir Turu’nda yayınlananın birebir aynısı değildir. Kısaltılmış veya değiştirilmiş kısımlar eklenmiştir. Farklılık olan kısımlar bordo renklidir.


Özet: İktisadi eşitsizlik tarih boyunca nasıl dengelendi? Günümüzde bu eşitsizlikleri artıran neoliberal düzen, pandemiden sonra ayakta kalabilir mi? Neoliberalizmin yeni krizi ne?

 

ABD’de patlak veren 2008 finans krizinin tetiklediği küresel ekonomik kriz, aslında Soğuk Savaş sonrası 1990’larda dünyaya tek kurtuluş reçetesi olarak sunulan neoliberalizmin bir kriziydi. Müteakip yıllarda dünya ekonomileri yavaş yavaş toparlandığında bile neoliberalizmin kriz hali çözülemeyip yeni yeni krizleri beraberinde getirdi.

Financial Times, Morning Star ve Middle East Eye gibi mecralarda çalışmış gazeteci Joe Gill, 27 Ocak’ta Middle East Eye sitesinde yayınlanan “Trump’tan Sonra Koronavirüs Neoliberalizme Son Darbeyi İndirebilir” başlıklı yazısında, Biden’ın Amerikan başkanı seçilmesiyle liberal çevrelerde büyük umutlar yeşerse de koronavirüs pandemisinin neoliberalizme öldürücü darbeyi vurabileceği görüşünde.

Biden neoliberal düzen için umut olabilir mi?

“Beyaz Saray’a bir Demokrat başkanın gelişiyle birlikte, ABD ve dünyanın karşı karşıya kaldığı bazı yakıcı sorunların üstesinden gelmek için yapacakları konusunda büyük bir umut dalgası doğdu.” diye başladığı yazısında Gill, bu yakıcı sorunları şöyle sıralıyor:

“İçeride her gün binlerce kişiyi öldüren her tarafa yayılmış bir salgın, aşırı eşitsizlik ve fakirlik, çürüyen altyapı, ırkçılık ve aşırıcılık; dışarıda ise olağanüstü iklim şartları, küresel mülteci krizi ve artan otoriterlik…”

“Başkan Joe Biden (…) sözde normalliğe dönüşün liberal umudunu temsil ediyor. Mesaj açık: Dört yıllık kabus artık bitti; ılımlı bir yönetim, küresel salgının yol açtığı sorunlar ve iş kayıplarıyla tek başına mücadele etmeye terk edilmiş milyonlara biraz olsun düzen ve rahatlama getirecek, virüsle mücadele için daha uyumlu bir çaba da kapıda.”

Ancak gösterişli bir göreve başlama törenine rağmen yazara göre önemli bir soru ortada duruyor: Amerikan toplumunun en acil hastalıklarıyla mevcut siyasi şartlar altında nasıl baş edilecek?

‘Dengelemenin Dört Atlısı’

Yazar, on yıl önce Kahire’nin Tahrir Meydanı’ndan New York’un Wall Street’i İşgal Et eylemlerine kadar uzanan 2011 ayaklanmaları sırasında anarşist düşünür David Graeber’in zengin %1’in yağmasına karşı protestocuların taleplerine ışık tutan ‘Biz %99’uz’ sloganını ürettiğini hatırlatıyor. Nitekim zenginler çok üst seviyeye tırmanırken orta sınıfın gelirlerinin yerinde saymasıyla 21. yüzyılda bir sınıf uçurumu oluştuğuna vurgu yapıyor.

“Ancak 2021’e gelindiğinde, teknoloji devlerinin zenginlikte yeni zirvelere yükselmesiyle ve 2011’in dünya çapında daha fazla demokrasi ve sosyal adalet ümitlerinin suya düşmesiyle eşitsizlik daha da arttı,” diye ekliyor.

Yazar, Stanford Üniversitesi’nden tarihçi Walter Scheidel’e sık sık atıflar yapıyor. “2017’de yayınlanan Büyük Dengeleyici (The Great Leveler) adlı eserinde Scheidel, tarih boyunca iktisadi eşitsizliğin yalnızca ‘Dengelemenin Dört Atlısı’ndan biri tarafından tersine çevrildiğini savundu: savaş, devrim, devlet çöküşü veya salgın hastalık.

The Ekonomist dergisinin 2018’de yaptığı röportajda Scheidel bunu şöyle açıklıyor: ‘Sisteme yönelik şok ne kadar büyükse, tepedeki ayrıcalığı azaltmak o kadar kolaylaşır’.”

Gill diyor ki “Batılı refah devletlerinin ve kamu hizmetlerinin 20. yüzyılın ortalarında böylesine kararlı bir şekilde genişletilmesinin nedeni, iki dünya savaşı ve komünizmin yükselişiydi; bu tür önlemler, baştaki kodamanları esaslı iyileştirici adımlar atmaya zorlayan ‘muazzam şiddetli şokların ve tehditlerin benzersiz bağlamında alındı.’ Tam da bu nedenle mevcut dünya düzenimizdeki eşitsizliği azaltmak hiç de kolay değil.”

Savaş ve devrim

“Beklenmedik büyük değişimlere yol açan ani ve şiddetli olaylar ile eşitlik mücadelesi arasındaki bağlantı, son yüzyıllardaki çatışmalar ve devrimlerde gayet bariz.” diyen Gill buna bazı örnekler veriyor.

Mesela “modern çağın ilk küresel emperyalistler arası çatışması” dediği 1756-1763 yılları arasında yaşanan Yedi Yıl Savaşları’nın, yol açtığı ağır can kayıpları ve iktisadi yıkımla 18. yüzyılın sonlarındaki devrimlerin -Amerikan Bağımsızlık Savaşı ve Fransız Devrimi’nin- altyapısını hazırladığını anlatıyor.

Keza 1815’te Napolyon yenilgiye uğradığında, devrimci savaşların İspanyol ve Fransız imparatorluklarını ölümcül bir şekilde sarstığını, bunun da köleliğe karşı Haiti devrimine (1791-1804) ve 1800’lerin başında Meksika ve Latin Amerika’nın bağımsızlık devrimlerine yol açtığını belirtiyor.

Bir yüzyıl sonra Birinci Dünya Savaşı sonucunda da benzer bir sürecin ortaya çıktığını hatırlatıyor: “Rus Devrimi, Çar II. Nikolay’ın askerî harekâtının yol açtığı felaketin ve Rus devletinin çöküşünün kıvılcımıyla ateşlenirken Alman, Osmanlı ve Avusturya imparatorlukları da savaştan sonra dağıldı. Bu, Avrasya’nın feodal düzeninden kurtuluş ateşiydi. (Çin’in Qing hanedanı, yıkıcı Afyon Savaşları’ndan başlayarak neredeyse bir yüzyıllık batılı emperyalist yağma ve tahribatın akabinde 1911’de çöktü.)”

“Savaş -özellikle de topyekûn savaş- devrimin ebesidir” diyen Gill, devrimin olmadığı hallerde bile savaşın, -tıpkı 1940’ların İngiltere ve ABD’sinde görüldüğü gibi- barış zamanında düşünülemeyecek devlet eliyle kolektif eylemi beraberinde getirdiği görüşünde.

“Aynı zamanda savaş, İkinci Dünya Savaşı’nda çarpışmış Siyah Amerikalılar gibi ezilen azınlıklar için daha evvel duyulmamış fırsatlar ve her iki dünya savaşında seferberliğe destek için fabrikalarda ve hastanelerde çalışan kadınlara -oy hakkını kazanma gibi- imkânlar doğuran askeri seferberlik süreciyle güverteyi temizler.”

“Herkes için en büyük eşitlik sağlayıcı gelişme, en şiddetli küresel çatışma olan İkinci Dünya Savaşı’nın küllerinden doğdu. Faşist militarizmin ve Nazizmin 1942-43 kışında Stalingrad Savaşı’nda Rus bozkırının kenarında nihai yenilgisi, 20. yüzyılda komünizm, sosyalizm ve ulusal kurtuluşun Pekin’den Delhi’ye, Cezayir’in başkentinden Havana’ya toplumları şekillendiren egemen siyasi ve ideolojik güç haline gelmesinin kritik bir anı oldu” diyerek önemli bir noktaya parmak basıyor.

Artan eşitsizlik

Gill, eşitsizliklerin dengelenmesinin ancak en kuvvetli şokların sonucunda ortaya çıktığını da şu satırlarla anlatıyor:

“İktisat tarihçisi Thomas Piketty’nin zenginlik ve gelir eşitsizliğine ilişkin ayrıntılı veri analizinde gösterdiği gibi, eşitsizliğin daralması, 20. yüzyılın büyük çatışmalarına doğrudan aksetmiştir, ta ki eşitsizliğin yeniden artmaya başladığı 1970’lere kadar.

Scheidel’in kitabında yazdığı gibi, ‘Kayıt altına alınmış tarih boyunca topyekûn seferberlik savaşının, dönüştürücü devrimin, devletin başarısızlığının ve küresel salgının yol açtığı dönemsel eşitsizlik daralmaları, barışçıl yollarla yapılabilecek tüm eşitleme yöntemlerini her zaman gölgede bırakmıştır.’ Gerek reformun bir ebesi olarak gerekse zenginlik ile fırsatın yayılmasında savaşın rolü kaçınılmazdır.”

Yazar, 1946-1964 yılları arasında doğan kuşağın -şimdi kendi çocuklarından ve torunlarından esirgedikleri- ucuz konut, tam istihdam ve sosyal hareketlilik gibi imkânların aslında 20. yüzyılın ilk yarısında yaşanan dünya savaşları ve devrimlerde kendi ebeveynlerinin ve dedelerinin kanlarının dökülmesi ve fedakârlıklarının bir sonucu olduğunu hatırlatıyor.

Dördüncü atlı

“Bu da bizi, Scheidel’in toplumsal dengelemenin habercilerinden biri olarak tanımladığı mahşerin dördüncü atlısına getiriyor: Salgın hastalık” diyen Gill, COVID-19 küresel salgınının siyaseti ve ekonomiyi sarstığını ve etkisinin daha yeni yeni kendini göstermeye başladığını şöyle anlatıyor:

“Birincisi ve en barizi, salgının Trump’ın yeniden seçilme şansını mahvetmesi oldu. Hatırlayın, 2020 başında Amerikan ekonomisi hızlı bir çıkış yapıyordu, istihdam oranı yüksekti, borsa zirvedeydi ve yeniden seçilmesine giden yol açıktı.

Küresel salgın karşısındaki kibri ülkeyi krize düşürdü. Siyahların Hayatı da Değerlidir ayaklanmaları yaz boyunca ABD’yi kasıp kavurdu ve virüsün ikinci bir acımasız dalgası, tam da seçim kampanyasının son haftalarında rahatsız edici bir şekilde başladı. Trump, ardında bıraktığı COVID-19’dan 400.000 ölü mirasıyla ve sıradan Amerikalılar için ortalama hayat beklentisinde son bir yüzyıl içindeki en büyük düşüşle görevinden ayrıldı.

Ancak küresel salgın, Trump’ın yenilgisinin de ötesinde, -kırk yıl evvel eski İngiltere Başbakanı Margaret Thatcher ve eski ABD Başkanı Ronald Reagan tarafından, İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan sosyal demokrasi düzenini silip süpüren bir süpürge olarak müjdelendiğinden bu yana- hiç olmadığı kadar batılı neoliberal modelin zayıflıklarını ve adaletsizliklerini ifşa etti.”

Piyasa inanışlarını yerle bir etmek

Gill, koronavirüsün piyasa yanlısı iktidar partilerinin inanışlarını nasıl tamamen altüst ettiğini şöyle anlatıyor:

“İngiliz muhafazakâr bir başbakanı milyonlarca işçinin ücretini devlet kasasından öder hale getirdi, binlerce evsiz sokaklardan alınıp otellere yerleştirildi ve serbest pazar yanlılarını, fakirliği -yıllar yılı fakirlerin suçu saydıktan sonra- şimdilerde kendilerinin yeni baş düşmanı ilan etmek zorunda bıraktı.”

“Şu an zirvesinde ve bitmekten de çok uzak olan küresel salgının, geçen yüzyıldaki savaşlar ve devrimler gibi değişimin katalizörü olup olmayacağını söylemek için henüz çok erken. 2008’de bankaları kurtarmak için kullanılan devlet varlık alımlarının artık milyonların geçim kaynaklarını ve irili ufaklı işletmeleri kurtarmak için daha önce görülmemiş bir ölçekte dağıtılmasıyla birlikte, virüsün modern post-endüstriyel toplumda kaynakların kıtlığı efsanesini nihayet paramparça ettiğini söyleyebiliriz. [İngiltere Başbakanı Theresa May’in sekiz yıldır zam alamayan hemşireye cevaben kullandığı bir tabir olan] ‘Sihirli para ağacı’ kalacak ve [yapay zeka çağına girerken robotlaşma yüzünden gelecekte artacak işsizliğe bir çözüm olarak Silikon Vadisi’ndeki girişimcilerin sunduğu, devletin vatandaşına temel ihtiyaçlarını giderebileceği asgari bir ücret ödemesi anlamındaki] evrensel gelir de emin olun geliyor.”

Gill ayrıca küresel salgının, özel kazanca dayalı sağlık sisteminin temel zafiyet noktalarını ifşa ettiğini de vurguluyor ve Asya ile Afrika’da halk sağlığına daha kolektivist bir yaklaşımın virüsü kontrol altına almaya daha uygun olduğunu Felipe Araujo’nun Foreign Policy dergisindeki şu satırlarını alıntılayarak anlatıyor:

“Yalnızca tabii afet veya bir tür siyasi huzursuzluk olduğunda kulak verme eğiliminde olduğumuz Mozambik, Senegal, Ruanda, Malezya, Vietnam gibi yerler, küresel bir salgın sırasında nasıl davranılması gerektiği konusunda diğer ülkelere bir ustalık dersi veriyor. Alınacak ders şu: Cemaatçi toplumlar, -en fakirler arasında bile- sokağa çıkma yasaklarının, kendi kendini tecridin, karantinanın ve sosyal mesafenin işe yaraması için gerekli toplumsal sermayeye ve karşılıklı desteğe sahipler.”

Gill yazısının sonunda diyor ki, “COVID-19 aşıları hâlihazırda uygulanırken, 2019 veya 2016’nın işlevsiz normaline geri dönmek için anlaşılabilir bir arzu var; ancak bu ham bir hayal. Siyah kuğular, iklim kaosu, ayaklanmalar ve devrimler bir süre daha yeni normal olabilir. Biden balayı sona erdikten sonra, özel zenginlik yerine eşitlik ve halk sağlığına değer veren bir sosyal düzen için mücadele, muhtemeldir ki Schiedel’in atlılarının sırtında yürüyecek.”