1 Ekim 2026 Perşembe

İSRAİLLİ TARİHÇİ AVI SHLAIM İLE SÖYLEŞİ

 

Avi Shlaim: “SİYONİST YERLEŞİMCİ KOLONYALİZM, 1948’DE VE 1967’DE OLDUĞU GİBİ, ETNİK TEMİZLİK VE SOYKIRIMLA İLERLİYOR”

Tashih dergisi, sayı 1, sayfa 69-75, https://tashihmedya.com/avi-shlaim-siyonist-yerlesimci-kolonyalizm-1948de-ve-1967de-oldugu-gibi-etnik-temizlik-ve-soykirimla-ilerliyor/  

Söyleşiyi yapan ve çeviren: Zahide Tuba Kor

 

“21. yüzyılda ırkçı-ayrımcılık sürdürülebilir değil; Siyonist proje mevcut haliyle devam edemez”

“İsrail kendini fazla zorlayıp aşırı yayılıyor; sonunda içeriden çökecek”

“Siyonist hareket, Batı sömürgeciliği olmadan hedeflerini gerçekleştiremezdi”

 

Yoğun gündeminize rağmen röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz. Yayın hayatına yeni başlayan Tashih dergisinin ilk sayısı için sizin gibi değerli bir tarihçiyle röportaj yapmak bizim için önemli… Çalışmalarınızda gayet isabetli bir şekilde İsrail’i yerleşimci-kolonyalist bir devlet olarak tanımlıyorsunuz. Öncelikle yerleşimci-kolonyalizm ne demektir? Avrupa yerleşimci- kolonyalizmi ile İsrail modeli arasında ne gibi benzerlikler ve farklılıklar vardır?

Siyonizm yerleşimci- kolonyalist bir harekettir. İsrail de yerleşimci- kolonyalist bir devlettir. Yerleşimci- kolonyalizmin mantığı, toprağı ve kaynaklarını ele geçirmeden evvel yerlilerin ortadan kaldırılmasına dayanır. Dolayısıyla burada kilit, yerlileri yok edip toprağı ele geçirmektir. En baştan itibaren Siyonist hareketin hedefi, Filistin’de mümkün olan en geniş topraklar üzerinde, içinde olabildiğince az Arap barındıran bir Yahudi devleti kurmaktı. Ve bu, retorik değil, gerçek bir hedefti. Siyonist hareket Batı emperyalizmi veya kolonyalizmi olmadan bu hedefini gerçekleştiremezdi. Noam Chomsky, “Emperyalizmin en aşırı ve sadist biçimi yerleşimci-kolonyalizmdir” demişti. Geçen yüzyılda Filistinliler, bir yandan Siyonist yerleşimci-kolonyalizmin diğer yandan Batı (önce Manda döneminde İngiliz, ardından Amerikan) emperyalizminin kurbanı oldular. Ancak Siyonist yerleşimci-kolonyalizmi ile klasik Avrupa yerleşimci-kolonyalizmi arasında bir fark var. Avrupa kolonyal hareketlerinin Londra, Paris, Brüksel, Lahey gibi kendi metropolleri vardı. Başka bir ülkeyi kolonileştirmeye gitseler de ayrılmak zorunda kaldıklarında geri dönebilecekleri bir vatanları mevcuttu. Tıpkı Cezayir’deki Fransızlar örneğinde olduğu gibi. Cezayirliler, [1954-1962 yılları arasında] bağımsızlık için çok vahşi bir savaş vermek zorunda kaldılar ve sonunda başardılar. Bu süreçte Cezayir’deki çok sayıda Fransız yerleşimci Fransa’ya geri dönebildi. Siyonizmde ise durum böyle değil. Filistin topraklarına yerleşen Yahudilerin gidebilecekleri başka bir vatanı yok. Aradaki fark bu. Ama Batılı ve Siyonist kolonyalizmin ortak noktası, ikisinin de yerli halklar aleyhine yürütülmesidir; ikisi de mülksüzleştirmeyi ve yerlilerden kurtulmayı içerir. Kolonyalizmin her türlüsünü oldukça sinsi ve şer kılan şey de işte budur.

Yıllarca İsrail ve İngiliz arşivlerinde çalıştınız. Hangi belgeler veya bilgiler, Siyonizm ve İsrail hakkındaki görüşlerinizi değiştirecek kadar şok edici sizin için?

Ben diplomasi tarihçisiyim ve yıllarımı İsrail, İngiliz ve Amerikan arşivlerinde geçirdim. Benim araştırmacı gazetecilik bağlamında en büyük başarım, İsrail’in Sevr Protokolü’nü yayınlamasını sağlamam oldu. Bu, 1956’da İngiltere-Fransa-İsrail üçlüsünün Mısır’a saldırmasına yol açan gizli bir protokoldü. İsrail ve Fransa başbakanları ile İngiltere dışişleri bakanı arasında Paris’te yapılan görüşmede Mısır’a bir savaş kumpası kurdular. Bu, ikiyüzlü bir plandı; çünkü İngiltere ve Fransa iki tarafa [Mısır’a ve Sina’yı işgal eden İsrail’e] Süveyş Kanalı’ndan geri çekilmeleri için ültimatom verecek, Mısır elbette bunu reddedecek ve bu, İngiliz-Fransız müdahalesi için bir bahane olacaktı. Bütün bunlar Sevr Protokolü başlıklı gizli belgede açıklanmıştı. Belgenin üç kopyası vardı: Fransızlar kopyayı kaybetti; İngiltere Başbakanı Anthony Eden, –gizli anlaşmanın kanıtı olduğundan– kendi kopyasının yok edilmesini emretti; İsrail Başbakanı David Ben-Gurion ise kendisindeki kopyayı sakladı ve ben arşivlerin 30 yıl sonra açılması kuralı bağlamında bunun yayınlanmasını sağladım.

İngilizlerin ve Fransızların yozlaşmış kolonyalist güçler olduğu aşikardı. Ama yeni bağımsızlığını kazanmış İsrail, o günlerde liberal ve ilerici bir güç, otoriterlik denizinin ortasında bir demokrasi adası olarak görülüyordu. Bu belgenin önemi, başlangıçtan itibaren İsrail’in bir kolonyal güç ve Avrupa’nın kolonyal güçleriyle de müttefik olduğunu, Arap dünyasına karşı yalnızca düşmanca niyetler beslediğini göstermesiydi.

Sizi şok edip İsrail’e bakışınızı değiştiren başka belgeler var mıydı?

Beni gerçekten şok eden tek bir belge oldu ve onunla Necef’teki Sde Boker’de Ben-Gurion Arşivi’ni incelerken karşılaştım. David Ben-Gurion’un 1947-1963 yıllarını kapsayan günlüğünü inceliyordum. 1948 Savaşı’nda bir komutanın kendisine İsrail ordusunca işlenen bir toplu tecavüz vakasını bildirdiğini günlüğünde aktarıyor ve detaylarını da veriyordu. Bir bedevi köyüne giren İsrail birliği, bir babayı öldürmüş, onun 16 yaşındaki kızını önce kirli olduğu için yıkayıp sonra ona toplu tecavüz etmişler… Bu, benim arşivlerde çalışırken kendimi tutamayıp göz yaşlarına boğulduğum tek vakadır. Ama bu bilgi bana Siyonizm hakkında bilmediğim bir şey anlatmış değildi. Siyonizm zaten çok acımasız bir harekettir. Çünkü Siyonistler hedeflerini diplomasiyle değil, ancak tek-taraflı olarak ve askerî kuvvet kullanarak gerçekleştirebilirdi.

Bu vaka, savaşın bedelini gösteriyor. Siyasetçilerin aptallıklarının bedelini her zaman siviller ödüyor. İsrail’in Gazze’deki yıkımı ve kıyımı hakkında istatistikler çok; ama bazen rakamlar değil, bireysel hikayeler kişiyi tam kalbinden vurur. Geçmiş 50 yılda yaptığım arşiv araştırmalarımda bana en acı veren, bu bireysel hikâye olmuştu. 

1956’da Mısır’a karşı İngiliz-Fransız-İsrail gizli anlaşmasından bahsettiniz. 7 Ekim sonrası ABD ile İsrail arasında politikaları şekillendiren benzer anlaşmalar olmalı. Ne dersiniz?

Bunu gizli anlaşma olarak nitelemem; çünkü ABD-İsrail ittifakı bilinen bir şey. Bugün ile Süveyş Savaşı arasındaki fark, o dönem İngilizler ile Fransızların kötü, Amerikalıların ise iyi adamlar olmasıydı. Amerikan Başkanı Eisenhower, bu üç güce derhal savaşı durdurup geri çekilmelerini emretti. Yani Amerikalılar 1956’da Süveyş’te uluslararası hukuka uydular. Ama bugün Amerikan tarihinin en İsrail yanlısı başkanıyla karşı karşıyayız. ABD-İsrail ilişkileri hiç bu kadar yakın olmamıştı. İran savaşı, ABD’nin savaşı değil; bu, Binyamin Netanyahu’nun savaşı ve Trump’ın aptallığı. Çünkü Netanyahu, son 30 yıldır İran’ın nükleer tesislerine saldırı için telkinde bulunup durdu; ama hiçbir Amerikan başkanı buna kanıp da bölgeyi kaosa saplayacak kadar aptal değildi. Trump ise buna kanıp Netanyahu’yla birlikte İran’a saldıran ilk başkan oldu. Bu, hukuksuz bir saldırıydı, İran ne ABD ne de İsrail için bir yakın tehditti, BM Güvenlik Konseyi kararı da yoktu. Bu, sadece hukuk dışı olmakla kalmayıp son derece yanlış yönlendirilmiş, aptalca ve ahmakça girişilmiş akıl dışı bir savaştı. Bedelini hepimiz ödüyoruz. Sadece nükleer tesisler değil, siviller ve sivil tesisler de vuruluyor. Gazze’de ateşkese rağmen yıkım ve kıyım sürüyor. İsrail, güney Lübnan’ın İran ateşkesi kapsamına girmediğini iddia edip orayı yıkmaya devam ediyor. İran Hürmüz Boğazı’nı kapatarak dünya ekonomisine ciddi zarar veriyor. Bu, uluslararası hukuku ihlal eden ve İsrail’in itici güç olduğu tamamen gereksiz, gayrimeşru ve yıkıcı bir savaş. Problem şu: ABD’nin İsrail’e desteği koşulsuz olduğundan İsrail, hiçbir zaman bedel ödemeden her istediğini yapabiliyor. Bu yüzden İsrail’in cinayetleri cezasız kalıyor.

İsrail’in 1948’den bu yana Gazzelilere uyguladığı sömürgeci politikalar neler? Aslında İsrail, Filistin’in her bölgesine farklı farklı sömürgeci politikalar uyguluyor; ama konumuz gereği Gazze’ye odaklanalım.

Gazze Şeridi ayrı bir bölge değildi. İsrail burayı 1948 Savaşı sonunda oluşturdu; hedefi, Filistin’in diğer yerlerinden olabildiğince çok mülteciyi buraya sürmekti. Bu yüzden mevcut nüfusunun %80’i, 1948 mültecileri ve onların nesilleri. Oslo Anlaşması imzalandıktan ve [anlaşmaya imza koyan Başbakan] İzak Rabin suikastla öldürüldükten sonra [1996’da] Likud Partisi iktidara geri döndüğünde Oslo’dan geri adım attı ve Gazze’yi Batı Şeria’dan ayırdı. Kolonyal proje, yerleşim inşasına devam etti; oysaki Filistin’in herhangi bir yerinde inşa edilen her türlü yerleşim yasadışı olup barış önünde bir engeldir. 2005’te sağcı başbakan Ariel Şaron Gazze’den tek-taraflı çekildi; ama bu, Filistinlilerle barışa bir katkı değil, Batı Şeria’da İsrail kontrolünü sağlamlaştırmanın bir başlangıcıydı.

7 Ekim’deki Hamas saldırısı, Gazze’yi tamamen yerle bir edip yaşanamaz hale getirmek için Netanyahu tarafından istismar edildi; keza Batı Şeria’da etnik temizliği tırmandırmak için de. İşte burada kolonyalizmin işleyişini görüyoruz. İsrail, işgalin maliyeti aşırı yüksek olduğu için 2005’te çekilmişti; şimdi ise Gazze’den saldırıya uğradığı için yeniden işgal edip yüzde 60’ını kontrolünde tutuyor. Bazı İsrailli bakanlar Yahudi yerleşimlerinin yeniden inşası çağrısı yapıyor. Yani kolonyalizm, 1948 ve 1967’de olduğu gibi, etnik temizlikle ilerliyor. İsrail’in Gazze’deki ilk hedefi etnik temizlikti; ama Mısır’ın direnişi, İsrail’in Filistinlileri kuzey Sina’ya itip Gazze’yi insansızlaştırmasını engelledi. Bundan sonra İsrail etnik temizlikten soykırım aşamasına geçti. İsrail’in uluslararası hukuku ve kurallara dayalı uluslararası düzeni tamamen yok sayıp kolonyal bir güç olarak hareket ettiğine şahit oluyoruz.

Başbakan Netanyahu, 7 Ekim’den sonra adeta bir savaş tiryakisine dönüştü; ‘terör örgütleri’ni ve destekçi devletleri ortadan kaldırma bahanesiyle yeni cepheler açarken aslında Ortadoğu’yu yeniden şekillendirmeye ve hegemonya kurmaya çalışıyor. Sizce bölge beş ila on yıl içinde neye dönüşecek? İsrail hedeflerine ulaşabilir mi?

Ben bir tarihçiyim; dolayısıyla geleceği tahmin etmekten ziyade geçmiş hakkında konuşmak benim için daha rahat. Hamas’ın 7 Ekim saldırıları akabinde Netanyahu’nun ihtiraslarıyla başlayalım. Hedefi, bütün bölgede İsrail’in askerî hakimiyetini kurmak. İran on yıllardır Netanyahu tarafından İsrail’e karşı varoluşsal bir düşman olarak sunuluyor. Bu doğru değil. Nükleer silahları olan İran değil, İsrail. İran daha evvel hiçbir komşusuna savaş açmazken İsrail mütemadiyen komşularına saldırıyor ve Filistinlilere zulmediyor. 1963 tarihli Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması (NPT)’nı İran imzalarken İsrail imzalamadığı gibi herhangi bir uluslararası denetimi de hep reddetti.

Netanyahu, İsrail halkını İran’ın varoluşsal bir tehdit olduğu konusunda ikna etti ve bu yüzden İran savaşına ezici bir kamuoyu desteği var. İran İsrail’de zaman zaman yılanın başı olarak sunuluyor. Ben ise İran’ı direniş ekseninin lideri olarak nitelemeyi yeğliyorum. Bu eksende Yemen’deki Husiler, Gazze’deki Hamas ve Lübnan’daki Hizbullah yer alıyor. Hizbullah İran’ın en önemli müttefiki. Çünkü gerek askerî kapasitesi ve tecrübesi gerekse İsrail sınırında yer alması bakımından caydırıcı bir güç işlevi gördü. Netanyahu, İran’ı ve vekil güçlerini ortadan kaldırmak istiyor. İran’a saldırısının amacı rejim değişikliği. Trump, rejim değişikliğinin –Venezuela’daki gibi– kolay olacağını, Devrim Muhafızları’ndan birinin iktidarı ele geçirip işbirlikçilik yapacağını zannetti. Trump’ı kolay zafer beklentisine sokan Netanyahu’ydu. Aslında İsrail Başbakanı, İran’da rejim değişikliği değil, rejimin çökmesini ve hiçbir yönetim altyapısının kalmamasını, Kürtler gibi ayrılıkçı grupların ülkeyi parçalamasını ve bir iç savaş çıkmasını istiyor. Yani İran’ı Suriye gibi kendini savunamaz hale getirtme peşinde.

Ama bu savaş tam bir fiyasko oldu. Savaş, rejimi bırakın zayıflatmayı, daha da güçlendirdi ve katı bir çizgiye çekti. İran, saldırıya uğradığı takdirde bunu bölgesel bir savaşa dönüştürmekle tehdit etmişti ve bunu yaptı da. Sonunda Hürmüz Boğazı’nı kapattı. Artık kimse nükleer silahlardan, vekil güçlerinden ve balistik füze programından bahsetmiyor; kilit mesele, Hürmüz Boğazı ve buradaki gemi trafiğinin engellenmesi. Çünkü bu durum petrol fiyatlarını yukarı çıkararak dünya ekonomisini sekteye uğrattı. İran, güçlenip İsrail-ABD karşısında üstünlüğü ele geçirdi. Daha evvel de söylediğim gibi bu, gerçekten akıl dışı, yıkıcı ve anlamsız bir savaş.

Gerek Siyonizm ve İsrail yerleşimci-kolonyal hedefleriyle gerekse Gazze’deki soykırımla küresel mücadele şimdiye kadar yetersiz veya etkisiz kaldı. Neden?

İsrail’e ve soykırımına karşı küresel mücadelenin başarısız olduğu görüşüne katılmıyorum. Küresel mücadele sürüyor ve Filistinliler için adalet mücadelesinde başarı emareleri var. İki örnek vereceğim. Birincisi, İsrail’in Gazze’de soykırım işlediğine dair gerçek, makul bir tehlike bulunduğunu içeren Uluslararası Adalet Divanı (UAD) kararı. İkincisi, işgalle bağlantılı her şeyin gayrimeşru olduğuna ve üçüncü ülkelerin işgali sonlandırmak için elinden gelen her şeyi yapması gerektiğine dair verilen kesin karar. Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) de Netanyahu ve onun eski Savunma Bakanı Yoav Galant hakkında savaş suçu ve insanlığa karşı suç işledikleri gerekçesiyle tutuklama müzekkeresi çıkardı. Bu müzekkere bireyler için; ama eğer İsrail başbakanı savaş suçlarıyla suçlanıyorsa bu, İsrail toplumunun tamamı için sonuçlar doğurur.

İsrail’in itibarı tarihinin en dip noktasında; onu uluslararası alanda dışlanmış bir ülkeye dönüştüren, başkaları değil, kendisi. Kolonyal politikalarıyla, Filistinlileri baskılayıp zulmederek ve Gazze’deki soykırımıyla kendini dışlanmış bir ülkeye dönüştürdü. Son 2,5 yılda uluslararası kamuoyunda İsrail’e karşı ve Filistinliler lehine çok çarpıcı bir değişim yaşandı. Dünya çapında İsrail’e karşı gösteriler var. Ama Batı’daki kamuoyu ile hükümetler arasında hala daha büyük bir uçurum ve kopukluk mevcut. Batı kamuoyunun İsrail’e öfkesi ve Filistin’e desteği giderek artıyor. Batılı hükümetler hala İsrail yanlısı ama onların da tutumları değişmeye başladı. Önünde sonunda dış politika kamuoyunun tutumuyla örtüşecek.

İsrail kaybeden tarafta ve tarihin yanlış tarafında. Bunda en önemli faktör BDS (Boykot-Tecrit-Yaptırım) Hareketi. Bu, İsrail işgaline karşı tabandan yükselen, şiddet içermeyen küresel bir hareket. Barışçıl olduğu için karşı çıkılması mümkün değil; bütün hedefleri uluslararası hukuka dayanıyor. Filistinlilerin adalete kavuşabilmesi için en büyük umut, tabandan gelen bu küresel hareketin mütemadiyen güç kazanması. Bu yüzden İsrail’in kazanmakta ve Filistinlilerin kaybetmekte olduğuna dair görüşlere katılmıyorum.

Siyonizmle başarılı bir mücadele için başka hangi yöntemler ve araçlar kullanılmalı? Çünkü bahsettikleriniz önemli olmakla birlikte Gazze’deki soykırımı şimdiye kadar sona erdiremedi.

Uluslararası hukukla ilgili problem, yaptırım mekanizmasının bulunmaması. Uluslararası mahkemelerin kararlarını uygulamak üye devletlerin inisiyatifine bırakılıyor. Şimdiye kadar devletler görevlerini yapmadı. 1948 tarihli Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi uyarınca, her üye devlet soykırımı sona erdirmek için derhal harekete geçmekle yükümlü. Vatandaşı olduğum İngiliz hükümetinin İsrail’e tüm silah tedarikini ve tüm teknoloji satışını durdurması ve ticareti askıya alması hukuken bir zorunluluk. Ama İngiliz hükümeti soykırımın yaşandığını reddediyor ve İsrail’i desteklemeyi sürdürüyor. Filistin’in her konudaki pozisyonunun uluslararası hukuk tarafından güçlü bir şekilde desteklendiği gerçeğini gözden kaçırmamalıyız. Uluslararası hukukun çarkları yavaş işlese de işe yararlığını göz ardı etmemeliyiz. UAD ve UCM kararları bu noktada önemli. Bir gecede işler değişecek değil. Bu, uzun bir siyasi süreç olup daha fazla ülkenin Filistin’i tanımasıyla ve İsrail’e karşı eleştirel bir tavır almasıyla işler değişecektir.

Son olarak, İsrailli siyasetçiler son dönemde Türkiye’yi sıkça hedef alıyorlar. Dahası, tıpkı 1958 Çevre İttifakı gibi, Altıgen İttifak kurma planını ortaya attılar. Sizce bu ittifak, Türkiye-İran-Pakistan’ı kuşatmakta başarılı olabilir mi? Bölgesel hegemonya arayışındaki İsrail, İran savaşından sonra Türkiye’ye karşı hangi mücadele yöntemlerini ve araçlarını kullanabilir?

1958 Çevre İttifakı, Süveyş Savaşı sonrası ortaya atıldı. İsrail’in Süveyş Savaşı’yla hedefi, Sina Yarımadası’nın tamamını, kuzeyindeki Lübnan’dan Litani Nehri’ne kadar uzanan coğrafyayı ve [Gazze ile] Batı Şeria’yı alarak topraklarını genişletmekti. Bu plan başarısızlığa uğrayınca savaştan sonra Çevre İttifakı olarak bilinen yeni bir stratejiye başvurdu. Temel fikir, kendisini çevreleyen Arap düşmanlar halkasını aşarak Arap olmayan üç ülkeyle (Türkiye, Şah İran’ı ve Etiyopya) bir ittifak kurmaktı [ve böylece Arap ülkelerini dışarıdan kuşatmaktı]. Türkiye bu ittifakın ana direğiydi. 1950’ler ve 1960’larda İsrail ile Türkiye’nin ilişkileri çok yakındı.

Artık iki ülke ilişkileri son derece gergin. Türkiye doğru bir şekilde giderek daha fazla İsrail’in Gazze’deki soykırımını eleştiriyor. İsrail de Türkiye’ye karşı gittikçe daha fazla hasmane niyetler besliyor. İsrailli siyasetçiler Türkiye’ye karşı söylemlerini sertleştiriyor. Ayrıca Türkiye, Netanyahu’nun bütün Ortadoğu’ya hâkim olmayı hedefleyen stratejik Büyük İsrail planları önündeki en büyük engel. Bu yüzden günün birinde İsrail’in Türkiye’ye saldırabileceği söylentileri yayılıyor. Türkiye’nin uçaksavar savunmasının çok zayıf olması nedeniyle, pratik açıdan bakıldığında, İsrail’in Türk askerî hedeflerini bombalaması gayet mümkün. Bu, Türkiye için gerçek bir tehlike.

Ancak uzun vadede İsrail’in Türkiye, İran ve Pakistan’ı çevreleyebilmesi hiç mümkün değil. İsrail nüfusu 9-10 milyon. İran 90 milyonluk [ve Türkiye 86 milyonluk] nüfusuyla İngiltere, Fransa ve Almanya ölçeğinde bir ülke. [Pakistan nüfusu ise 260 milyon.] İsrail gibi küçük bir ülkenin bölgenin tamamını kuşatabilmesi ve hegemonya kurabilmesi mümkün değil. İsrail boyundan büyük işlere kalkışıyor. Kendini fazla zorlayıp aşırı yayılıyor; sonunda içeriden çökecek. Çünkü yaşanan her şey Filistin’in bağımsızlığında kilitleniyor. Tüm savaşlar ve şiddet, İsrail’in Filistinlilerin kendi kaderini tayin hakkını reddetmesinin bir neticesi. İsrail’de bir söz var: “Eğer güç işe yaramıyorsa daha fazlasını kullan.” Bu, budalaca bir düşünce. Güç kullanmak işe yaramıyor; çünkü siyasi bir problemle baş etmek için yanlış bir araç. İsrail’in yolu tamamen yanlış. Bölgede çok daha fazla zarara yol açabilir, insan öldürebilir, yıkım yapabilir ve her yerde sivillere çok daha fazla acılar yaşatabilir; ama en sonunda tıpkı Güney Afrika Cumhuriyeti gibi batmaya mahkûm. Çünkü 21. yüzyılda ırkçı-ayrımcılık (apartheid) sürdürülebilir değil. Siyonist proje mevcut haliyle devam edemez.

 

Avi Shlaim Kimdir?

Oxford Üniversitesi St. Antony’s College’da uluslararası ilişkiler ve tarih profesörü Avi Shlaim, 1945 Bağdat doğumlu bir Arap-Yahudi’dir. 1950’de iradeleri dışında İsrail’e göç etmiş ama tutunamamış bir ailenin çocuğudur. Liseden itibaren İngiltere’de eğitim almıştır. İsrail resmî tarih anlayışını yıkan yeni-tarihçiler ekolündendir.

Ezberleri bozan kitapları Türkçeye de çevrilmiştir: Gazze Soykırımı: İsrail’in Filistin’e Karşı Bitmeyen Savaşı; Üç Dünya: Bir Arap-Yahudi’nin Anıları; Demir Duvar: İsrail ve Arap Dünyası; Filistin’i Bölüşmek: Kral Abdullah, Siyonistler ve Filistin’i Taksim Siyaseti 1921-1951; Filistin Uğruna: 1948’in Tarihini Yeniden Yazmak.

 


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder