Röportaj etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Röportaj etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Ekim 2026 Perşembe

İSRAİLLİ TARİHÇİ AVI SHLAIM İLE SÖYLEŞİ

 

Avi Shlaim: “SİYONİST YERLEŞİMCİ KOLONYALİZM, 1948’DE VE 1967’DE OLDUĞU GİBİ, ETNİK TEMİZLİK VE SOYKIRIMLA İLERLİYOR”

Tashih dergisi, sayı 1, sayfa 69-75, https://tashihmedya.com/avi-shlaim-siyonist-yerlesimci-kolonyalizm-1948de-ve-1967de-oldugu-gibi-etnik-temizlik-ve-soykirimla-ilerliyor/  

Söyleşiyi yapan ve çeviren: Zahide Tuba Kor

 

“21. yüzyılda ırkçı-ayrımcılık sürdürülebilir değil; Siyonist proje mevcut haliyle devam edemez”

“İsrail kendini fazla zorlayıp aşırı yayılıyor; sonunda içeriden çökecek”

“Siyonist hareket, Batı sömürgeciliği olmadan hedeflerini gerçekleştiremezdi”

 

Yoğun gündeminize rağmen röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz. Yayın hayatına yeni başlayan Tashih dergisinin ilk sayısı için sizin gibi değerli bir tarihçiyle röportaj yapmak bizim için önemli… Çalışmalarınızda gayet isabetli bir şekilde İsrail’i yerleşimci-kolonyalist bir devlet olarak tanımlıyorsunuz. Öncelikle yerleşimci-kolonyalizm ne demektir? Avrupa yerleşimci- kolonyalizmi ile İsrail modeli arasında ne gibi benzerlikler ve farklılıklar vardır?

Siyonizm yerleşimci- kolonyalist bir harekettir. İsrail de yerleşimci- kolonyalist bir devlettir. Yerleşimci- kolonyalizmin mantığı, toprağı ve kaynaklarını ele geçirmeden evvel yerlilerin ortadan kaldırılmasına dayanır. Dolayısıyla burada kilit, yerlileri yok edip toprağı ele geçirmektir. En baştan itibaren Siyonist hareketin hedefi, Filistin’de mümkün olan en geniş topraklar üzerinde, içinde olabildiğince az Arap barındıran bir Yahudi devleti kurmaktı. Ve bu, retorik değil, gerçek bir hedefti. Siyonist hareket Batı emperyalizmi veya kolonyalizmi olmadan bu hedefini gerçekleştiremezdi. Noam Chomsky, “Emperyalizmin en aşırı ve sadist biçimi yerleşimci-kolonyalizmdir” demişti. Geçen yüzyılda Filistinliler, bir yandan Siyonist yerleşimci-kolonyalizmin diğer yandan Batı (önce Manda döneminde İngiliz, ardından Amerikan) emperyalizminin kurbanı oldular. Ancak Siyonist yerleşimci-kolonyalizmi ile klasik Avrupa yerleşimci-kolonyalizmi arasında bir fark var. Avrupa kolonyal hareketlerinin Londra, Paris, Brüksel, Lahey gibi kendi metropolleri vardı. Başka bir ülkeyi kolonileştirmeye gitseler de ayrılmak zorunda kaldıklarında geri dönebilecekleri bir vatanları mevcuttu. Tıpkı Cezayir’deki Fransızlar örneğinde olduğu gibi. Cezayirliler, [1954-1962 yılları arasında] bağımsızlık için çok vahşi bir savaş vermek zorunda kaldılar ve sonunda başardılar. Bu süreçte Cezayir’deki çok sayıda Fransız yerleşimci Fransa’ya geri dönebildi. Siyonizmde ise durum böyle değil. Filistin topraklarına yerleşen Yahudilerin gidebilecekleri başka bir vatanı yok. Aradaki fark bu. Ama Batılı ve Siyonist kolonyalizmin ortak noktası, ikisinin de yerli halklar aleyhine yürütülmesidir; ikisi de mülksüzleştirmeyi ve yerlilerden kurtulmayı içerir. Kolonyalizmin her türlüsünü oldukça sinsi ve şer kılan şey de işte budur.

Yıllarca İsrail ve İngiliz arşivlerinde çalıştınız. Hangi belgeler veya bilgiler, Siyonizm ve İsrail hakkındaki görüşlerinizi değiştirecek kadar şok edici sizin için?

Ben diplomasi tarihçisiyim ve yıllarımı İsrail, İngiliz ve Amerikan arşivlerinde geçirdim. Benim araştırmacı gazetecilik bağlamında en büyük başarım, İsrail’in Sevr Protokolü’nü yayınlamasını sağlamam oldu. Bu, 1956’da İngiltere-Fransa-İsrail üçlüsünün Mısır’a saldırmasına yol açan gizli bir protokoldü. İsrail ve Fransa başbakanları ile İngiltere dışişleri bakanı arasında Paris’te yapılan görüşmede Mısır’a bir savaş kumpası kurdular. Bu, ikiyüzlü bir plandı; çünkü İngiltere ve Fransa iki tarafa [Mısır’a ve Sina’yı işgal eden İsrail’e] Süveyş Kanalı’ndan geri çekilmeleri için ültimatom verecek, Mısır elbette bunu reddedecek ve bu, İngiliz-Fransız müdahalesi için bir bahane olacaktı. Bütün bunlar Sevr Protokolü başlıklı gizli belgede açıklanmıştı. Belgenin üç kopyası vardı: Fransızlar kopyayı kaybetti; İngiltere Başbakanı Anthony Eden, –gizli anlaşmanın kanıtı olduğundan– kendi kopyasının yok edilmesini emretti; İsrail Başbakanı David Ben-Gurion ise kendisindeki kopyayı sakladı ve ben arşivlerin 30 yıl sonra açılması kuralı bağlamında bunun yayınlanmasını sağladım.

İngilizlerin ve Fransızların yozlaşmış kolonyalist güçler olduğu aşikardı. Ama yeni bağımsızlığını kazanmış İsrail, o günlerde liberal ve ilerici bir güç, otoriterlik denizinin ortasında bir demokrasi adası olarak görülüyordu. Bu belgenin önemi, başlangıçtan itibaren İsrail’in bir kolonyal güç ve Avrupa’nın kolonyal güçleriyle de müttefik olduğunu, Arap dünyasına karşı yalnızca düşmanca niyetler beslediğini göstermesiydi.

Sizi şok edip İsrail’e bakışınızı değiştiren başka belgeler var mıydı?

Beni gerçekten şok eden tek bir belge oldu ve onunla Necef’teki Sde Boker’de Ben-Gurion Arşivi’ni incelerken karşılaştım. David Ben-Gurion’un 1947-1963 yıllarını kapsayan günlüğünü inceliyordum. 1948 Savaşı’nda bir komutanın kendisine İsrail ordusunca işlenen bir toplu tecavüz vakasını bildirdiğini günlüğünde aktarıyor ve detaylarını da veriyordu. Bir bedevi köyüne giren İsrail birliği, bir babayı öldürmüş, onun 16 yaşındaki kızını önce kirli olduğu için yıkayıp sonra ona toplu tecavüz etmişler… Bu, benim arşivlerde çalışırken kendimi tutamayıp göz yaşlarına boğulduğum tek vakadır. Ama bu bilgi bana Siyonizm hakkında bilmediğim bir şey anlatmış değildi. Siyonizm zaten çok acımasız bir harekettir. Çünkü Siyonistler hedeflerini diplomasiyle değil, ancak tek-taraflı olarak ve askerî kuvvet kullanarak gerçekleştirebilirdi.

Bu vaka, savaşın bedelini gösteriyor. Siyasetçilerin aptallıklarının bedelini her zaman siviller ödüyor. İsrail’in Gazze’deki yıkımı ve kıyımı hakkında istatistikler çok; ama bazen rakamlar değil, bireysel hikayeler kişiyi tam kalbinden vurur. Geçmiş 50 yılda yaptığım arşiv araştırmalarımda bana en acı veren, bu bireysel hikâye olmuştu. 

1956’da Mısır’a karşı İngiliz-Fransız-İsrail gizli anlaşmasından bahsettiniz. 7 Ekim sonrası ABD ile İsrail arasında politikaları şekillendiren benzer anlaşmalar olmalı. Ne dersiniz?

Bunu gizli anlaşma olarak nitelemem; çünkü ABD-İsrail ittifakı bilinen bir şey. Bugün ile Süveyş Savaşı arasındaki fark, o dönem İngilizler ile Fransızların kötü, Amerikalıların ise iyi adamlar olmasıydı. Amerikan Başkanı Eisenhower, bu üç güce derhal savaşı durdurup geri çekilmelerini emretti. Yani Amerikalılar 1956’da Süveyş’te uluslararası hukuka uydular. Ama bugün Amerikan tarihinin en İsrail yanlısı başkanıyla karşı karşıyayız. ABD-İsrail ilişkileri hiç bu kadar yakın olmamıştı. İran savaşı, ABD’nin savaşı değil; bu, Binyamin Netanyahu’nun savaşı ve Trump’ın aptallığı. Çünkü Netanyahu, son 30 yıldır İran’ın nükleer tesislerine saldırı için telkinde bulunup durdu; ama hiçbir Amerikan başkanı buna kanıp da bölgeyi kaosa saplayacak kadar aptal değildi. Trump ise buna kanıp Netanyahu’yla birlikte İran’a saldıran ilk başkan oldu. Bu, hukuksuz bir saldırıydı, İran ne ABD ne de İsrail için bir yakın tehditti, BM Güvenlik Konseyi kararı da yoktu. Bu, sadece hukuk dışı olmakla kalmayıp son derece yanlış yönlendirilmiş, aptalca ve ahmakça girişilmiş akıl dışı bir savaştı. Bedelini hepimiz ödüyoruz. Sadece nükleer tesisler değil, siviller ve sivil tesisler de vuruluyor. Gazze’de ateşkese rağmen yıkım ve kıyım sürüyor. İsrail, güney Lübnan’ın İran ateşkesi kapsamına girmediğini iddia edip orayı yıkmaya devam ediyor. İran Hürmüz Boğazı’nı kapatarak dünya ekonomisine ciddi zarar veriyor. Bu, uluslararası hukuku ihlal eden ve İsrail’in itici güç olduğu tamamen gereksiz, gayrimeşru ve yıkıcı bir savaş. Problem şu: ABD’nin İsrail’e desteği koşulsuz olduğundan İsrail, hiçbir zaman bedel ödemeden her istediğini yapabiliyor. Bu yüzden İsrail’in cinayetleri cezasız kalıyor.

İsrail’in 1948’den bu yana Gazzelilere uyguladığı sömürgeci politikalar neler? Aslında İsrail, Filistin’in her bölgesine farklı farklı sömürgeci politikalar uyguluyor; ama konumuz gereği Gazze’ye odaklanalım.

Gazze Şeridi ayrı bir bölge değildi. İsrail burayı 1948 Savaşı sonunda oluşturdu; hedefi, Filistin’in diğer yerlerinden olabildiğince çok mülteciyi buraya sürmekti. Bu yüzden mevcut nüfusunun %80’i, 1948 mültecileri ve onların nesilleri. Oslo Anlaşması imzalandıktan ve [anlaşmaya imza koyan Başbakan] İzak Rabin suikastla öldürüldükten sonra [1996’da] Likud Partisi iktidara geri döndüğünde Oslo’dan geri adım attı ve Gazze’yi Batı Şeria’dan ayırdı. Kolonyal proje, yerleşim inşasına devam etti; oysaki Filistin’in herhangi bir yerinde inşa edilen her türlü yerleşim yasadışı olup barış önünde bir engeldir. 2005’te sağcı başbakan Ariel Şaron Gazze’den tek-taraflı çekildi; ama bu, Filistinlilerle barışa bir katkı değil, Batı Şeria’da İsrail kontrolünü sağlamlaştırmanın bir başlangıcıydı.

7 Ekim’deki Hamas saldırısı, Gazze’yi tamamen yerle bir edip yaşanamaz hale getirmek için Netanyahu tarafından istismar edildi; keza Batı Şeria’da etnik temizliği tırmandırmak için de. İşte burada kolonyalizmin işleyişini görüyoruz. İsrail, işgalin maliyeti aşırı yüksek olduğu için 2005’te çekilmişti; şimdi ise Gazze’den saldırıya uğradığı için yeniden işgal edip yüzde 60’ını kontrolünde tutuyor. Bazı İsrailli bakanlar Yahudi yerleşimlerinin yeniden inşası çağrısı yapıyor. Yani kolonyalizm, 1948 ve 1967’de olduğu gibi, etnik temizlikle ilerliyor. İsrail’in Gazze’deki ilk hedefi etnik temizlikti; ama Mısır’ın direnişi, İsrail’in Filistinlileri kuzey Sina’ya itip Gazze’yi insansızlaştırmasını engelledi. Bundan sonra İsrail etnik temizlikten soykırım aşamasına geçti. İsrail’in uluslararası hukuku ve kurallara dayalı uluslararası düzeni tamamen yok sayıp kolonyal bir güç olarak hareket ettiğine şahit oluyoruz.

Başbakan Netanyahu, 7 Ekim’den sonra adeta bir savaş tiryakisine dönüştü; ‘terör örgütleri’ni ve destekçi devletleri ortadan kaldırma bahanesiyle yeni cepheler açarken aslında Ortadoğu’yu yeniden şekillendirmeye ve hegemonya kurmaya çalışıyor. Sizce bölge beş ila on yıl içinde neye dönüşecek? İsrail hedeflerine ulaşabilir mi?

Ben bir tarihçiyim; dolayısıyla geleceği tahmin etmekten ziyade geçmiş hakkında konuşmak benim için daha rahat. Hamas’ın 7 Ekim saldırıları akabinde Netanyahu’nun ihtiraslarıyla başlayalım. Hedefi, bütün bölgede İsrail’in askerî hakimiyetini kurmak. İran on yıllardır Netanyahu tarafından İsrail’e karşı varoluşsal bir düşman olarak sunuluyor. Bu doğru değil. Nükleer silahları olan İran değil, İsrail. İran daha evvel hiçbir komşusuna savaş açmazken İsrail mütemadiyen komşularına saldırıyor ve Filistinlilere zulmediyor. 1963 tarihli Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması (NPT)’nı İran imzalarken İsrail imzalamadığı gibi herhangi bir uluslararası denetimi de hep reddetti.

Netanyahu, İsrail halkını İran’ın varoluşsal bir tehdit olduğu konusunda ikna etti ve bu yüzden İran savaşına ezici bir kamuoyu desteği var. İran İsrail’de zaman zaman yılanın başı olarak sunuluyor. Ben ise İran’ı direniş ekseninin lideri olarak nitelemeyi yeğliyorum. Bu eksende Yemen’deki Husiler, Gazze’deki Hamas ve Lübnan’daki Hizbullah yer alıyor. Hizbullah İran’ın en önemli müttefiki. Çünkü gerek askerî kapasitesi ve tecrübesi gerekse İsrail sınırında yer alması bakımından caydırıcı bir güç işlevi gördü. Netanyahu, İran’ı ve vekil güçlerini ortadan kaldırmak istiyor. İran’a saldırısının amacı rejim değişikliği. Trump, rejim değişikliğinin –Venezuela’daki gibi– kolay olacağını, Devrim Muhafızları’ndan birinin iktidarı ele geçirip işbirlikçilik yapacağını zannetti. Trump’ı kolay zafer beklentisine sokan Netanyahu’ydu. Aslında İsrail Başbakanı, İran’da rejim değişikliği değil, rejimin çökmesini ve hiçbir yönetim altyapısının kalmamasını, Kürtler gibi ayrılıkçı grupların ülkeyi parçalamasını ve bir iç savaş çıkmasını istiyor. Yani İran’ı Suriye gibi kendini savunamaz hale getirtme peşinde.

Ama bu savaş tam bir fiyasko oldu. Savaş, rejimi bırakın zayıflatmayı, daha da güçlendirdi ve katı bir çizgiye çekti. İran, saldırıya uğradığı takdirde bunu bölgesel bir savaşa dönüştürmekle tehdit etmişti ve bunu yaptı da. Sonunda Hürmüz Boğazı’nı kapattı. Artık kimse nükleer silahlardan, vekil güçlerinden ve balistik füze programından bahsetmiyor; kilit mesele, Hürmüz Boğazı ve buradaki gemi trafiğinin engellenmesi. Çünkü bu durum petrol fiyatlarını yukarı çıkararak dünya ekonomisini sekteye uğrattı. İran, güçlenip İsrail-ABD karşısında üstünlüğü ele geçirdi. Daha evvel de söylediğim gibi bu, gerçekten akıl dışı, yıkıcı ve anlamsız bir savaş.

Gerek Siyonizm ve İsrail yerleşimci-kolonyal hedefleriyle gerekse Gazze’deki soykırımla küresel mücadele şimdiye kadar yetersiz veya etkisiz kaldı. Neden?

İsrail’e ve soykırımına karşı küresel mücadelenin başarısız olduğu görüşüne katılmıyorum. Küresel mücadele sürüyor ve Filistinliler için adalet mücadelesinde başarı emareleri var. İki örnek vereceğim. Birincisi, İsrail’in Gazze’de soykırım işlediğine dair gerçek, makul bir tehlike bulunduğunu içeren Uluslararası Adalet Divanı (UAD) kararı. İkincisi, işgalle bağlantılı her şeyin gayrimeşru olduğuna ve üçüncü ülkelerin işgali sonlandırmak için elinden gelen her şeyi yapması gerektiğine dair verilen kesin karar. Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) de Netanyahu ve onun eski Savunma Bakanı Yoav Galant hakkında savaş suçu ve insanlığa karşı suç işledikleri gerekçesiyle tutuklama müzekkeresi çıkardı. Bu müzekkere bireyler için; ama eğer İsrail başbakanı savaş suçlarıyla suçlanıyorsa bu, İsrail toplumunun tamamı için sonuçlar doğurur.

İsrail’in itibarı tarihinin en dip noktasında; onu uluslararası alanda dışlanmış bir ülkeye dönüştüren, başkaları değil, kendisi. Kolonyal politikalarıyla, Filistinlileri baskılayıp zulmederek ve Gazze’deki soykırımıyla kendini dışlanmış bir ülkeye dönüştürdü. Son 2,5 yılda uluslararası kamuoyunda İsrail’e karşı ve Filistinliler lehine çok çarpıcı bir değişim yaşandı. Dünya çapında İsrail’e karşı gösteriler var. Ama Batı’daki kamuoyu ile hükümetler arasında hala daha büyük bir uçurum ve kopukluk mevcut. Batı kamuoyunun İsrail’e öfkesi ve Filistin’e desteği giderek artıyor. Batılı hükümetler hala İsrail yanlısı ama onların da tutumları değişmeye başladı. Önünde sonunda dış politika kamuoyunun tutumuyla örtüşecek.

İsrail kaybeden tarafta ve tarihin yanlış tarafında. Bunda en önemli faktör BDS (Boykot-Tecrit-Yaptırım) Hareketi. Bu, İsrail işgaline karşı tabandan yükselen, şiddet içermeyen küresel bir hareket. Barışçıl olduğu için karşı çıkılması mümkün değil; bütün hedefleri uluslararası hukuka dayanıyor. Filistinlilerin adalete kavuşabilmesi için en büyük umut, tabandan gelen bu küresel hareketin mütemadiyen güç kazanması. Bu yüzden İsrail’in kazanmakta ve Filistinlilerin kaybetmekte olduğuna dair görüşlere katılmıyorum.

Siyonizmle başarılı bir mücadele için başka hangi yöntemler ve araçlar kullanılmalı? Çünkü bahsettikleriniz önemli olmakla birlikte Gazze’deki soykırımı şimdiye kadar sona erdiremedi.

Uluslararası hukukla ilgili problem, yaptırım mekanizmasının bulunmaması. Uluslararası mahkemelerin kararlarını uygulamak üye devletlerin inisiyatifine bırakılıyor. Şimdiye kadar devletler görevlerini yapmadı. 1948 tarihli Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi uyarınca, her üye devlet soykırımı sona erdirmek için derhal harekete geçmekle yükümlü. Vatandaşı olduğum İngiliz hükümetinin İsrail’e tüm silah tedarikini ve tüm teknoloji satışını durdurması ve ticareti askıya alması hukuken bir zorunluluk. Ama İngiliz hükümeti soykırımın yaşandığını reddediyor ve İsrail’i desteklemeyi sürdürüyor. Filistin’in her konudaki pozisyonunun uluslararası hukuk tarafından güçlü bir şekilde desteklendiği gerçeğini gözden kaçırmamalıyız. Uluslararası hukukun çarkları yavaş işlese de işe yararlığını göz ardı etmemeliyiz. UAD ve UCM kararları bu noktada önemli. Bir gecede işler değişecek değil. Bu, uzun bir siyasi süreç olup daha fazla ülkenin Filistin’i tanımasıyla ve İsrail’e karşı eleştirel bir tavır almasıyla işler değişecektir.

Son olarak, İsrailli siyasetçiler son dönemde Türkiye’yi sıkça hedef alıyorlar. Dahası, tıpkı 1958 Çevre İttifakı gibi, Altıgen İttifak kurma planını ortaya attılar. Sizce bu ittifak, Türkiye-İran-Pakistan’ı kuşatmakta başarılı olabilir mi? Bölgesel hegemonya arayışındaki İsrail, İran savaşından sonra Türkiye’ye karşı hangi mücadele yöntemlerini ve araçlarını kullanabilir?

1958 Çevre İttifakı, Süveyş Savaşı sonrası ortaya atıldı. İsrail’in Süveyş Savaşı’yla hedefi, Sina Yarımadası’nın tamamını, kuzeyindeki Lübnan’dan Litani Nehri’ne kadar uzanan coğrafyayı ve [Gazze ile] Batı Şeria’yı alarak topraklarını genişletmekti. Bu plan başarısızlığa uğrayınca savaştan sonra Çevre İttifakı olarak bilinen yeni bir stratejiye başvurdu. Temel fikir, kendisini çevreleyen Arap düşmanlar halkasını aşarak Arap olmayan üç ülkeyle (Türkiye, Şah İran’ı ve Etiyopya) bir ittifak kurmaktı [ve böylece Arap ülkelerini dışarıdan kuşatmaktı]. Türkiye bu ittifakın ana direğiydi. 1950’ler ve 1960’larda İsrail ile Türkiye’nin ilişkileri çok yakındı.

Artık iki ülke ilişkileri son derece gergin. Türkiye doğru bir şekilde giderek daha fazla İsrail’in Gazze’deki soykırımını eleştiriyor. İsrail de Türkiye’ye karşı gittikçe daha fazla hasmane niyetler besliyor. İsrailli siyasetçiler Türkiye’ye karşı söylemlerini sertleştiriyor. Ayrıca Türkiye, Netanyahu’nun bütün Ortadoğu’ya hâkim olmayı hedefleyen stratejik Büyük İsrail planları önündeki en büyük engel. Bu yüzden günün birinde İsrail’in Türkiye’ye saldırabileceği söylentileri yayılıyor. Türkiye’nin uçaksavar savunmasının çok zayıf olması nedeniyle, pratik açıdan bakıldığında, İsrail’in Türk askerî hedeflerini bombalaması gayet mümkün. Bu, Türkiye için gerçek bir tehlike.

Ancak uzun vadede İsrail’in Türkiye, İran ve Pakistan’ı çevreleyebilmesi hiç mümkün değil. İsrail nüfusu 9-10 milyon. İran 90 milyonluk [ve Türkiye 86 milyonluk] nüfusuyla İngiltere, Fransa ve Almanya ölçeğinde bir ülke. [Pakistan nüfusu ise 260 milyon.] İsrail gibi küçük bir ülkenin bölgenin tamamını kuşatabilmesi ve hegemonya kurabilmesi mümkün değil. İsrail boyundan büyük işlere kalkışıyor. Kendini fazla zorlayıp aşırı yayılıyor; sonunda içeriden çökecek. Çünkü yaşanan her şey Filistin’in bağımsızlığında kilitleniyor. Tüm savaşlar ve şiddet, İsrail’in Filistinlilerin kendi kaderini tayin hakkını reddetmesinin bir neticesi. İsrail’de bir söz var: “Eğer güç işe yaramıyorsa daha fazlasını kullan.” Bu, budalaca bir düşünce. Güç kullanmak işe yaramıyor; çünkü siyasi bir problemle baş etmek için yanlış bir araç. İsrail’in yolu tamamen yanlış. Bölgede çok daha fazla zarara yol açabilir, insan öldürebilir, yıkım yapabilir ve her yerde sivillere çok daha fazla acılar yaşatabilir; ama en sonunda tıpkı Güney Afrika Cumhuriyeti gibi batmaya mahkûm. Çünkü 21. yüzyılda ırkçı-ayrımcılık (apartheid) sürdürülebilir değil. Siyonist proje mevcut haliyle devam edemez.

 

Avi Shlaim Kimdir?

Oxford Üniversitesi St. Antony’s College’da uluslararası ilişkiler ve tarih profesörü Avi Shlaim, 1945 Bağdat doğumlu bir Arap-Yahudi’dir. 1950’de iradeleri dışında İsrail’e göç etmiş ama tutunamamış bir ailenin çocuğudur. Liseden itibaren İngiltere’de eğitim almıştır. İsrail resmî tarih anlayışını yıkan yeni-tarihçiler ekolündendir.

Ezberleri bozan kitapları Türkçeye de çevrilmiştir: Gazze Soykırımı: İsrail’in Filistin’e Karşı Bitmeyen Savaşı; Üç Dünya: Bir Arap-Yahudi’nin Anıları; Demir Duvar: İsrail ve Arap Dünyası; Filistin’i Bölüşmek: Kral Abdullah, Siyonistler ve Filistin’i Taksim Siyaseti 1921-1951; Filistin Uğruna: 1948’in Tarihini Yeniden Yazmak.

 


31 Ağustos 2026 Pazartesi

İSRAİL’İN HASTANEYİ BOMBALAMASI SONUCU YARALANAN GAZZELİ BİR HANIMIN HİKAYESİ


YARALI OĞLUNA REFAKATÇİ OLARAK GİTTİĞİ HASTANEYİ İSRAİL’İN BOMBALAMASI SONUCU YARALANAN VE AİLESİNDE 100’DEN FAZLA ŞEHİT BULUNAN BİR HANIMIN HİKAYESİ

Kahire, 3 Ağustos 2026

Röportajı yapan: Zahide Tuba Kor

Tercümede yardımcı olarak işimi kolaylaştıran Betül Aslan ve Yasemin Muş’a müteşekkirim.

 

NOT: Blogdaki şahsıma ait bütün yazı, röportaj, tercüme, fotoğraf ve infografikleri ancak kaynak göstermek şartıyla kullanabilirsiniz.

NOT: Blogda yer alan 1000'e yakın içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.

 

Gazze’nin neresindensiniz ve Mısır’a ne zaman geldiniz?

Gazze şehrindeki Zeytun mahallesindenim. Mısır’a eşim ve iki oğlumla birlikte tedavi için geleli 40 gün oldu. Savaşta aldığımız yaralar yüzünden ailecek tedavi görmemiz gerekiyor.

Sizinle başlayalım. Gazze’de nasıl yaralandınız?

Yaralanan oğlumla birlikte hastanedeydim. Yahudiler hastaneyi bombaladılar. Refakatçi olarak bulunduğum hastanede ben de yaralandım. Elimden isabet aldım, avucumda doku kaybı oldu, parmaklarımı kaybettim. Sonra sinir kaybı yaşadım, öyle ki bacağımı tamamen hissetmez oldum. Hamdolsun sonunda Mısır’a gelebildik, iyi olacağız inşallah.


Gazze’de saldırıya uğradığınız hastane hangisiydi?

Ehlî Arap (Baptist) Hastanesi idi. Bahsettiğim olay 5 Aralık 2023’te gerçekleşti. Daha önce bir kere daha o hastaneyi vurup büyük bir katliam gerçekleştirmişlerdi [17 Ekim 2023’teki İsrail saldırısında 500 Gazzeli katledilmiş ve çok büyük bir şok yaşanmıştı]. Bizimki ikinci katliamdı. Yahudiler o hastaneyi tam üç defa bombalayıp katliam yaptılar.

Ben 3 Aralık 2023’te oğlum için hastanedeydim. Oğlum başından, iki ayağından ve kolundan yaralıydı. Sağlığı çok kötüydü, ölmek üzereydi. Allah’a iki rahmetten birini vermesi için yalvarıyordu. Annesi olarak kendisine dua etmemi istiyordu. Çok şükür o günler geçti, Gazze’de ameliyat oldu.

Hastanede refakatçiyken etraftaki yaralıların yerlerdeki kanlarını ve kanlı bezleri temizliyordum. Torbaya doldurduğum çöpleri atıp dönerken işte o an hastaneyi iki füzeyle vurdular. Sonrasını hatırlamıyorum, bayılmışım. Durumum çok kötüydü.

Gazze’de toplamda üç ameliyat oldum. İlk ameliyatı o gün (5 Aralık 2023) yaptılar, ertesi günü taburcu oldum. Ama 28 Aralık 2023’te parmaklarımın temizlenmesi için ikinci ameliyatı olmam gerekti; çünkü parmaklarım siyahlaşıp kangren olmuştu. 30 Aralık’ta deri nakli için bir kere daha ameliyat oldum; uyluklarımdan deri alıp buraya naklettiler. Ama maalesef bundan sonra bacağıma felç indi. Düşmeye başladım, hareket kabiliyetim iyice kısıtlandı. Tedavi için bir süre hastanede kaldım, ama kısıtlı imkanlar yüzünden tedavi yeterli değildi. Elhamdülillah, Mısır’a geldik, burada inşallah iyi olacağız.


Peki ya eşiniz ve diğer çocuklarınız? Onlar nasıl yaralandı?

Eşim dışarıdayken kafasına isabet eden şarapnel parçası yüzünden beyin kanaması geçirdi. Günlerce bilinci kapalı yattı. Bir süre tedavi gördü ama iyileşemedi. Sağ tarafından sarsıntı yaşadı. Bu yüzden öfkesine hâkim olamıyor, duygularını yönetemiyor.

Daha sonra 10 Mayıs 2025’te küçük oğlum dayısıyla beraber bombanın doğrudan hedefi oldu. Oğlum bacağından yaralandı, kalçasından ayaklarına kadar kemiklerinde kırıklar oldu. Zaten hastaydı. Rantisi Çocuk Hastanesinin Nöroloji servisinde tedavi görüyordu. Beynindeki bir sinir merkezinde içi sıvı dolu kist var, migren problemi yaşıyor, sürekli baş ağrısı çekiyordu.

Savaşta ilk yaralanan oğlumun da ayağına platin takılması gerekiyor, Gazze’de takamadılar. Yarası çok büyüktü. Şu anda hala acı çekiyor, burada platin için ameliyat olması gerekiyor.

Elhamdülillah, Mısır’a geldik. İnşallah iyi olacağız.

Savaştan evvel eşinizin işi neydi?

Tankerle su dağıtımı yapıyordu. Ne yazık ki eşimi de tankeriyle birlikte vurdular. Öncesinde Yahudiler eşimi arayıp su dağıtmayı bırakmasını söylediler, “dışarı çıkma” diye tehdit ettiler. Eşim direndi, “Halkımın çocuklarının su içmeye ihtiyacı var” dedi ve işine devam etti. Tehditlere rağmen “canım vatanıma, halkımın çocuklarına feda olsun” dedi. Onu füzeyle vurdular. Elhamdülillah her halimize. Pes etmedi. Vurulan arabasını tamir edip işine geri döndü, halkına ve çocuklarına yardım etmek için. Yine vurdular.

Suyu nereden temin ediyordu? Yeraltı suyu muydu?

Eşim suları su tesislerinden para karşılığı alırdı. Bir hayırsever girişimci ortaya çıktığında suyun parasını öder, eşim de tankeri 5000 litre suyla doldurup sokaklarda, okullarda ve barınma merkezlerinde dağıtırdı. Kuyu suyuydu. Pompayla çıkarılıp içilebilmesi için işlemden geçerdi. İçilebilir temiz suydu yani.

Gazze’de ailenizden kalanlar var mı?

İki çocuğum vardı zaten. Çekirdek ailemle buradayım. Annem Gazze’de kaldı, o da yaralı.

Ailede toplam kaç şehidiniz ve yaralınız var?

Babam, iki kardeşim ve kardeşimin çocukları şehit oldular. [Buradan itibaren neredeyse sonuna kadar ağlayarak anlattı.] Ailemden geriye kalan herkes Gazze’de yaralı halde. Rabbimden bu savaşın bitmesini diliyorum. Savaş hepsinin hayatını mahvetti, durumları çok kötü. [İsrail’in yerle bir ettiği] Şucaiyye’nin yanı başındaki Zeytun Mahallesinde yaşıyorlar. Onların yaşadığı yerle güneye giden Selahaddin Caddesi’ndeki sarı hat arasında sadece bir kilometre var. Her gün annemle konuşuyorum, evden ayrılmalarını söylüyorum. Çünkü ailemden daha fazlasını kaybetmek istemiyorum. Allah rahmet eylesin, babam muhteşem bir insandı, diğer babalar gibi değildi. Ailemde harika insanlar var. Hatta buraya geldikten sonra bile bana destek olmaya çalışıyorlar. Gazze’deyken hep yanımdaydılar.

Yarın ameliyat olacağım, ne olacak bilmiyorum. Rabbim yardımcımız olsun. Rabbim Gazze’dekileri korusun, onların başına bir şey gelmesin artık. Gerçekten çok yorulduk, hem de çok. Ayrılık çok zor. Ailemi Gazze’de bıraktım, gurbetteyim artık. Yine de her halimize hamdolsun. Rabbim bize iyilik versin. Allah’tan dilediğimiz, burada tedavi olup savaşın bittiği bir Gazze’ye geri dönmek. Ailemde 100’den fazla şehit var. Bana en yakın olanları babam, kardeşlerim, kardeşlerimin çocukları ve üç halam. Kimini hastalıktan, kimini saldırılarda kaybettim. Sevdiğim o kadar çok kişiyi kaybettim ki... Rabbim oğullarımın burada tedavi görüp iyileşmesini nasip etsin; onları da kaybetmek istemiyorum, zaten Gazze’de çok yakınımı kaybettim.

Oğlumun katkı maddeli yiyecekler tüketmesi yasak. Doğal ve taze meyve-sebze yemek, çorba içmek zorunda. Şekerlemeler, tuzlu veya fazla baharatlı yiyecekler ve katkı maddeli her türlü gıda yasak. Gazze’deyken sağlıklı yiyecekler bulabilmek imkansızdı.

Ne yazık ki Gazze’den ayrılmak zoruna kaldık, yanımıza hiçbir şey alamadan... Aslında Gazze’de hiçbir şeyimiz de kalmamıştı; ne paramız vardı, ne yiyecek-içeceğimiz ne de giyeceğimiz.

Biz Gazze’nin kuzeyindeydik, 2025’teki ateşkesten sadece 20 gün evvel güneye geçtik. Tüm savaşı kuzeyde yaşadık. İlk kıtlık ve açlığı da, ikinci kıtlık ve açlığı da, korkunç bombardımanları da… hepsini yaşadık. En sonunda yaşanacak yerimiz kalmadı. Batıdaki Tel el-Hava’ya ailemizin yanına gittik. Yahudiler orayı da hedef aldırlar. Önce şöyle konuşmuştuk: “Füze isabet ederse ölürüz ne yapalım, saldırılara alıştık zaten; ama yaralanmayalım.” Çünkü oğullarım savaşta iki kez vuruldu; büyük oğlum babasıyla birlikte iki kez yaralandı, küçük oğlum da dayısıyla birlikte… Ama sonunda dayanamayıp şöyle dediler: “Güneye gidelim. Artık yeter, çok yorulduk. Füzeyle parçalanıp ölsek sorun değil, ama ölmeyip yaralanıyoruz. Bir daha yaralanmayalım.” Çünkü savaşın bütün o ızdırap ve sıkıntılarını bizzat yaşadık. Rabbim bizi, Gazze halkını ve bütün Müslümanları korusun. İnşallah bu günler geçsin, ya Rabbim.

Sizi bu röportajı yaparak çok üzdüm, ağlattım. Çok özür dilerim.

Hayır, vallahi canım, tam aksine iyi ki yaptın. İnşallah hayırlara vesile olur. Yaralarımızı unutmak mümkün değil ki zaten.

İnşallah bir sonraki ziyaretimde sizi daha sıhhatli halde görürüz… Mısır’da ne durumdasınız?

Şu an geçici olarak bir dairede kalıyoruz. Hastaneye yakın bir ev bulabilmek için dua ediyoruz. Büyükelçilikten de hiç kimseden de yardım göremiyoruz. Herkes yardım kuruluşlarına gidin diyor. Ben Gazze’den buraya gelirken tedavi görebileceğim iyi bir hastane ve temiz bir ortam bulacağımı, temel ihtiyaçlarımın karşılanacağını zannetmiştim. Ama öyle olmadı. Gazze’den geldiğimizde oğlumun ateşi 38,5 dereceydi. Ateş düşürücü ve ağrı kesici ilaç istediğimde bana “bedava ilaç yok” deyip para istediler. Param yoktu, daha geldiğimiz ilk gündü. Gazze’de hastanede ücretsiz ateş düşürücü veriyorlardı, ama Kahire’de para istiyorlar. Şok oldum. Bizim nasıl paramız olabilir ki? Ailecek hastayız, yaralıyız. Ben anneyim; çalışmam mümkün değil. Hem yaralıyım hem çocuklarımla ilgilenmem gerekiyor, iyi ve başarılı evlat olmaları için. Biliyor musunuz, çocuklarım savaştan evvel okulda çok başarılıydılar; not ortalamaları 90’lardaydı. Her eğitim yılı başında oğlum bana diyor ki “Bana bir okul bulun, zamanımı boşa harcamak istemiyorum, okuyup öğrenmek istiyorum.” Allah yardımcımız olsun, hayırlarla karşılaştırsın, her halimize hamdolsun. Rabbim Gazze halkının yardımcısı olsun ve korusun. Şu savaş bitsin inşallah hayırlısıyla.


24 Mayıs 2026 Pazar

XX: “GAZZE’DEKİ SAVAŞ, EN ÇOK GELECEK NESİLLERİN TOPLUMSAL DOKUSUNU ETKİLEDİ”


“GAZZE’DEKİ SAVAŞ, EN ÇOK GELECEK NESİLLERİN TOPLUMSAL DOKUSUNU ETKİLEDİ”

XX: 2015’ten itibaren hem medyada hem de STK’lar ve uluslararası insani yardım kuruluşlarında, hem Gazze’de hem de yurtdışında çalışmış, hiçbir siyasi ya da ideolojik gruba mensup olmayan bir Gazzeliyle yaptığım röportaj.

Kahire, Mart 2026

Röportajı yapan: Zahide Tuba Kor

NOT: Blogdaki şahsıma ait bütün yazı, röportaj, tercüme, fotoğraf ve infografikleri ancak kaynak göstermek şartıyla kullanabilirsiniz.

NOT: Blogda yer alan 950 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.


Savaştan evvel abluka ve ambargo altında Gazze’ye nelerin girişi yasaktı?

Elektrikli, mekanik ve metal ürünlerin girişi yasaktı. Kamera girişi ve bazı ilaçlar da yasaktı. Benzin vardı ama İsrail’den geldiği için çok pahalıydı. Gaz ve petrol İsrail’in kontrolündeydi. Demir ve çimento girişi de yasaktı; ancak çok sınırlı oranda ara sıra giriyordu.

Peki ya savaştan sonra tam abluka altında Gazze’de mal girişi nasıldı?

İsrail, savaşın ilk 6 ayında, yani Refah sınır kapısını işgaline kadar yardım girişine kısmen izin verdi ama az sayıda. Yani günde 100 TIR geldiyse bunun 10 veya 20’sinin girişine izin veriyordu. Ama sınır kapısını ele geçirip Gazze ile Mısır bağlantısını koparmasıyla içeri bir daha yardım giremez oldu. Ta ki 2025’te Donald Trump başa geçip de ABD Gazze’ye sözde “yardım” etmenin bir yolunu bulana kadar. Yardım mekanizmasının adına “Gazze İnsani Yardım Vakfı” koydular. Ama aslında bu, yardım almaya gelen Gazzelileri vurdukları bir ölüm tuzağıydı.

Şu an Gazze’de hayat nasıl, insanlar neler yaşıyor?

Düşünün, işiniz gücünüz yerinde ve ailenizin geçimini sağlıyorsunuz, eviniz-bahçeniz ve evde sizi bekleyen eşiniz ve çocuklarınız var, basit ve güzel bir hayat yaşıyorsunuz ama bir de bakmışsınız ki sahip olduğunuz her şey gitmiş… Hiç kolay değil. Gazze’de insanlar onurunu bile kaybettiler. Tuvalet-banyo yok. Ebeveynler ile çocuklar aynı çadırda yaşıyorlar; hiçbir özel alanları yok. Mahremiyet kalmadı ve bu çok önemli bir mesele. Bu durum toplumsal yapıda bir gedik açtı. Diğer yandan, geçmişte ayrı evlerde yaşayan ve aralarında resmiyet ama saygı olan evli kardeşler savaş yüzünden tek bir evde, hatta tek bir odada veya çadırda toplandı. Zamanla aileler ve akrabalar arasında sorunlar baş gösterdi. Bu da çok doğal. Savaş sırasında insanların daracık bir alana kıstırılması ve birbirine fiziken fazlaca yakınlaşmak zorunda kalması yüzünden toplumsal problemler arttı. Psikolojik baskı ve sağlık sorunları da bu gerilimi etkiledi. Çocukların eğitimden mahrumiyetleri, temiz bir ortam ve hijyen kalmaması, elektriğe erişimin olmaması da cabası. İnsanlar ilkel bir hayat yaşıyorlar artık; çamaşırları-bulaşıkları ellerinde yıkıyor, yemekleri odun ateşi üzerinde pişiriyorlar. Kız kardeşlerimle WhatsApp üzerinden görüşüyoruz. Günlük rutinleri şöyle: Erkenden kalkıp kovalara su doldurmaya gidiyorlar, odun ateşinde yemek pişiriyorlar, elleriyle çamaşır-bulaşık yıkıyorlar, bu zorlu mücadele gerektiren bu işlerden sonra zaten akşam oluyor ve elektriksizlik nedeniyle uyuyorlar. Günleri böyle geçiyor. Böyle yaşayan bir insan sağlıklı ve normal olabilir mi? Mümkün değil.

Bir insani yardım görevlisi olarak Gazze ve Mısır’daki durumu yakinen biliyorsunuzdur, Gazzelilerin psikolojisi nasıl?

İyi değil, çok zor durumdalar. Birçoğu Gazze’de işini, ekmek teknesini ve evini kaybedip Mısır’a beş parasız geldiler. Parayla gelenlerin de zamanla Mısır’da elde avuçta bir şeyi kalmadı. Kadınların durumu çok daha kötü; bazıları Mısır’a eşleri olmadan geldiler. Kocaları ya şehit düştü ya Gazze’de kaldı ya kayıp ya da yaralı. Aylık giderlerini karşılayabilmek ve kiralarını ödeyebilmek için gelir kaynağına ihtiyaçları var; ama Mısır’da iş bulup para kazanmak çok zor.

Çocukların psikolojisi annelerinden daha kötü değil. Çünkü anneler, çocuklarına babalarının eksikliğini hissettirmemek için elinden geleni yapıyorlar ve bu, hiç kolay değil. Babanın varlığı çocuk ve aile için önemlidir. Mısır’daki Gazzeli çocukların psikolojisi, Gazze’deki akranlarından daha iyi; çünkü burada savaş yok, şartları daha iyi. Buradaki çocuklar toplum içine çıkabiliyor, oyun oynayabiliyor, yemek yiyebiliyor. Öte yandan şartları daha iyi olsa da kaybettikleri babalarını çok özlüyorlar. Babasız çocuk yetimdir ve yetimlik kolay değildir.

Sizce Gazze’nin yeniden inşası mümkün mü?

Eğer savaş biter ve geleceğe yönelik bir çözüm üzerinde taraflar uzlaşırsa mümkün olur; ama şu an ortada böyle bir durum yok. Düşman İsrail bunu istemiyor; zaman kazanmaya ve bu süreçte insanların sıkıntılarını iyice artırarak onları terke mecbur bırakmaya çalışıyor. Bu doğrultuda Gazzelileri başlarını sokabilecekleri evden, eğitimden ve sağlık hizmetlerinden mahrum bırakma, cahil ve hasta yaşamaya mahkûm etme, vatanlarından nefret ettirme gibi her türlü yöntemi deniyor. Ama Gazzelilerin birçoğu vatanını bırakmak istemiyor, direniyor. Mesela babam ve kız kardeşim Gazze’den asla ayrılmak istemiyor. İsrail’in şartları daha da zorlaştırarak Gazzelileri çıkmaya zorlaması gibi bir ihtimalin gerçekleşmemesini Allah’tan diliyoruz.

Gazzeliler Aksa Tufanı Operasyonu hakkında ne düşünüyor?

Bazıları Aksa Tufanı’nı kınıyor, bazıları sessiz, bazılarıysa sevinçli.

Uzun ve yıkıcı savaşlar geçmişte de günümüzde de ahlakı bozucu bir işlev görmüştür. Gazzeliler sadece savaş değil soykırım da yaşıyor. Bu durum Gazzelileri nasıl etkiledi, insanların ahlakı nasıl değişti?

İnsanların çoğu savaş, açlık, ölüm ve yıkım karşısında değişim geçirdi, davranışları ve hayata bakışları değişti. Ahlaki tutumlar da üçe ayrıldı. Bazılarının ahlakı kötüleşirken bazılarınınki iyileşti. Bir kısım ise savaştan önce nasılsa öyle kaldı; ahlakını ve dinini korudu. Savaş, fakirlik, açlık ve yıkımdan sadece ahlak bozulmadı, bazıları dinini ve aklını bile kaybetti. Kediniz-köpeğiniz öldüğünde bile ne kadar üzülüyorsunuz; peki ya tüm ailenizi, işinizi ve evinizi kaybetseniz dayanabilir misiniz? Yaşananlar karşısında “Allah nerede? Bunlar neden yaşanıyor? Ben neden ailemi, evimi, malımı mülkümü, her şeyimi kaybediyorum?” diye sorgulayanlar var. Bu da normal. Başımıza gelenler dünyanın başka bir yerinde yaşansa, bu İslam ülkesi bile olsa, insanlar çok daha fazla ahlaken bozulur ve imanını kaybederdi. Bu, Gazze’ye mahsus değil. İmanı kuvvetlenen de çok. Ne var ki imanını, aklını ve sabitelerini/ilkelerini kaybedenlerin oranı hiç de az değil. Bu insanlar da kendi içlerinde ayrılıyorlar. Kimisi hafif, kimisi ise şiddetli ahlaki çöküş yaşadı. Bazı insanlar hırsıza dönüştü; gelen yardımları çalmaya, terk edilen evleri soymaya başladı. Bunun ardında savaş, açlık, hükümetsizlik, denetimsizlik, emniyetsizlik ve dinin azalması gibi çeşitli sebepler var. Dahası, sadece hükümetsizlik ve denetimsizlik ortamında gittikçe bir ormana dönüşen içeride değil, dışarıda da Gazzelilerin acıları üzerinden cep dolduranlar mevcut.

Gazze’de geçtiğimiz iki senede yaşananlar dünyanın başka hiçbir yerinde yaşanmadı, dünya savaşlarında bile. Suriye’de on küsur senede yaşanan katliam ve yıkım bile Gazze’deki kadar değildir. Yüz binlerce şehidimiz ve kayıp olan ya da enkazlardan çıkarılamayan insanımız var. Her şeye rağmen Allah, -imanları ölçüsünde- insanların kalbine sabrı da veriyor. Kimisi tüm ailesini kaybettiği halde sabır ve tevekkül içinde “elhamdülillah” diyor; ama kimisi aklını yitiriyor. Kederden ve kahırdan hayatını kaybedenler de oldu. Aklını tamamen yitirenlerin sayısı az. Ahlakı değişenler, aslında aklını kısmen yitirenler, aklı selim olmaktan çıkanlar diyebiliriz.

Düşünün, bazıları savaştan önce villada yaşarken ve her şeye sahipken birdenbire kendilerini çadırda elleriyle çamaşır yıkarken ve elektriksiz buldular. Açlığa ve susuzluğa girmiyorum bile. Bu insanın tabii ki ruhsal durumu kötüleşecek. Biz Peygamber Efendimizin ve sahabelerin döneminde yaşamıyoruz ki her şeye sabredebilelim. Biz de insanız ve etkileniyoruz. Hayal kırıklığına uğruyoruz, zafiyete düşüyoruz. Eyüp Aleyhisselam’ın sabrı biz modern insanlarda yok. Elektriksiz tek bir gün geçirebilir misiniz? Soğuk ve kirli suda yıkanabilir misiniz? Mümkün değil. Ama tüm bunlar Gazze’de her gün yaşanıyor.

Tekrar söylüyorum: Hangi ülke ve halk bizim yaşadıklarımızı yaşasa içeride aynısı değil, çok daha fazlası yaşanır, hatta insanlar birbirinin etini bile yerdi.

Sizce Gazze’yi bekleyen en büyük tehlike ne?

Bu savaş en çok gelecek nesillerin toplumsal dokusunu etkiledi. Savaşın asıl etkisi, yaşanan yıkım veya şehitler değil, hayatta kalan insanlara ve gelecek nesillere önümüzdeki yıllarda vereceği zararlar. Şu anki koşullarda yaşayan Gazzeli çocuklar kötü bir çevrede yaşamaya alışıyorlar. Toplumsal doku ve bugün insanlarımızın yaşadığı ortam gelecek nesillerin ruhlarını ve hayatlarını uzun yıllar etkileyecek.

Gazzelilerin yaşadıkları daimi korku, şiddet ve açlık karşısında yeni nesillerin genlerinin ve tabiatının değişmeye başladığı da söyleniyor. Ne derece doğrudur bilmiyorum…

Evet, insan davranışları ve hayatın tabiatı değişiyor ve bunların etkisi gelecek on sene içinde daha net görülecek.

Suriye’de de anlattıklarınızın benzerleri yaşandı. Bunları Suriyelilerden bizzat dinledim. Ama ilk defa bu gerçekleri dillendiren bir Gazzeliyle karşılaşıyorum…

Birçok insan medyada kamera önünde gerçekleri söylemekten kaçınıyor. Bu, sadece düşmanı sevindirmemek için değil, aynı zamanda insanların çoğu yaşanan gerçeklere inanmak ve kabullenmek istemiyor. Ne var ki Gazze’deki durum, hiçbir beşerin tahammül edebileceği şeyler değil. Televizyondan Gazze’yi izlerken yaşananlara üzülüyorsunuz; peki siz böyle bir hayat yaşayabilir misiniz? İmkânsız.

Bu durumda İsrail galip gelmeye başladı diye düşünüyor musunuz?

Hayır, İsrail galip değil. Galibiyete bunun üzerinden karar veremeyiz. Evet, Gazze’yi yıkmayı ve Gazzelilerin hayatını mahvetmeyi başardı, ama nihai ve ezici bir başarıdan söz edemeyiz. Toplumsal dokuyu bozmayı, insanların toprağına ve vatanına olan sevgisini baltalamayı da başardı. Bilhassa genç nüfus artık yaşadıklarını kaldıramayıp Filistin’den nefret ediyor. Neden Gazze’de bütün bu yıkımı yaşamak zorunda olduklarını sorguluyorlar. Neden Gazze’de bu şartlar altında kalıyorum diyorlar. Tabii herkes sorgulamıyor; en çok gençler sorgulama içinde. Daha önce de söylediğim gibi, Gazze’de insanlar ikiye ayrılmış durumda. Bir kısmı Gazze’den gitmek ve dışarıda hayatını yaşamak, diğer kısmı vatanına sahip çıkıp sonuna kadar direnmek istiyor. Aksa Tufanı’na bakışta da durum benzer; yarısı direnişin haklı olduğunu düşünüyor, diğer yarısı yıkımı direnişin getirdiğine inanıyor.

Sizce hangi kesim haklı?

Bana kalırsa iki taraf da haklı. Savaşta her şeyini kaybedip 7 Ekim gerçekleşmeseydi bütün bunlar yaşanmazdı diye düşünenler de haklı, direnmeliyiz ve bedelini de ödemeliyiz diyenler de. Hatta iki taraf da eşit derecede haklı ve asıl sorun da burada.

Ben şahsen direnişi beğeniyorum ve yanındayım, her ne kadar bazı hatalar yapıp yıkıma sebebiyet verseler de direniş fikrine tamamen karşı olmamız mümkün değil. Evet, 7 Ekim’de yaşananlar makul değildi ve bize yıkım getirdi; ama bu, direnişi lanetlemeyi veya karşı olmayı gerektirmez. Biz dava insanlarıyız ve direniş bizim kanımızda. Ahiret gününe kadar direnmek zorundayız. Ne var ki eylemin şekli ve zamanlamasının yanlış olduğu söylenebilir.

Ben herhangi bir siyasi gruba ya da partiye mensup değilim, orta yolcuyum ve bağımsızım. Herkes kadar bu felaketten nasibimi aldım ve mazlumların yanındayım. Ben de onlar gibi düşünüyorum. Direnişi destekleyen vatanseverle de, tüm ailesini kaybetmenin yasını tutan ve buna sebep olanları kınayan kederli insanla da aynı saftayım. Hepsi haklı. Ama uzun vadeli sonuçları düşündüğümüzde bu yaşadıklarımız tam bir felaket.

İsrail de çok zarar görmedi mi?

Evet, İsrail de zarar gördü; ama uzun vadede ABD ve dünyanın desteğiyle kayıplarını hızlıca telafi edecektir.

ABD eski gücünde değil ve giderek zayıflıyor. Çok şey değişebilir.

Doğru. Ancak sahadaki sonuçlarına baktığımızda Gazze nesiller boyunca etkisini hissedecek kadar muazzam bir zarar gördü.


9 Mayıs 2026 Cumartesi

KAHİRE’DEKİ GAZZELİLERLE YAPTIĞIM RÖPORTAJLAR – 3

 

KAHİRE’DEKİ GAZZELİLERLE YAPTIĞIM RÖPORTAJLAR – 3

Kahire, 11 Mart 2026

Röportajları yapan: Zahide Tuba Kor

NOT: Blogdaki şahsıma ait bütün yazı, röportaj, tercüme, fotoğraf ve infografikleri ancak kaynak göstermek şartıyla kullanabilirsiniz.

NOT: Blogda yer alan 950 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.


11 Mart 2026 tarihinde Şanlıurfa merkezli Kardeşim Derneği’nin Kahire’deki Gazzeli dul, yetim ve yaralılar için verdiği iftarda karşılaştığım bazı Gazzelilerle yaptığım röportajları aşağıda paylaşıyorum.


Gazze’de neler yaşadınız? Savaş nasıldı?

Bismillahirrahmanirrahim. Essalatu vesselamu ala Rasulillah. Bu, yaşadığımız en zor savaştı. Savaşın ilk başladığı yer olan Şucaiyye’denim. Savaşın birinci ayında 7 Kasım 2023’te evimiz tepemize yıkıldı. Ailemizden on kişi şehit düştü: amcamın dört kızı, eşimin iki kız ve iki erkek kardeşi ve onların kızları… Elhamdülillah biz kurtulduk ve güneye göç ettik. Güneyde 4-5 ay boyunca oradan oraya göç edip durduk. Savaş şartları çok zordu. Evden çıktığımızda yanımızda ne paramız ne kıyafetimiz ne yiyecek ne de herhangi bir eşyamız vardı. 16 yaşındaki oğlum kanser hastasıydı. Nazofarenks kanseriydi [burun arkasını ağız arkasına bağlayan boğaz kısmını (farenks) etkileyen nadir bir kanser türü]. Düzgün beslenmesi ve tedavi olması gerekiyordu, ama ne ilaç ne de yiyecek vardı. Hayvan yemi arpayı öğütüp un haline getirip ekmek yapardık.

Zor şartlarda yürüyerek Şucaiyye’den Refah’a vardık; orada eşim, beş kızım ve üç oğlumla birlikte çadırda yaşadık. Şartlar gerçekten çok zordu. Kış mevsimindeydik, yağmur yağıyordu; kışlık kıyafetimiz ve gıdamız yoktu. Akrabalardan kimse birbirini arayamıyordu, herkes kendi çocuklarının derdine düşmüştü. Ama elhamdülillah. Başlangıçta temel ihtiyaçlarımızı okullara gelen yardımlardan karşılıyorduk. Oğlumun hastalığı ağırlaştı, kemoterapi ve tedavi imkânı yoktu. Çok şükür ki oğlumun tedavisi için Mısır’a gelmemize izin verildi.

Bulunduğumuz yerde şartlar kötüleşince güneyde hiç bilmediğimiz başka bir yere gittik. Orada güvenebileceğimiz bir tanıdık da yoktu; kendi başımızın çaresine bakmak, ihtiyaçları kendimiz bulmak zorundaydık. Çocuklarımıza ekmek pişirmek için odun da ateş de bulamıyorduk. Ateş yakmak için çalı çırpıyla karton topluyorduk. Yahudilerin yıktığı evlere oğullarım yakacak odun ve malzeme bulmak için giriyor, temiz su için kızlarım uzun kuyruklarda bekliyordu. İçilebilir suya başka şekilde ulaşamıyorduk. Sular temiz değildi.

Peki sıraya girip aldığınız su iyi miydi?

Hayır, tuzluydu ama içmek zorundaydık. Tatlı su yoktu. Bizi asıl yoran yıkım değil, aç ve susuz bırakılmaktı. Hiçbir hastalık için ilaca ve tedaviye ulaşamıyorduk. Ben şeker ve tansiyon hastasıyım; ama insülin ve diğer ilaçları bulamıyordum, bulsam da fiyatı çok yüksekti. Savaşın ilk aylarında UNRWA’nın sağlık merkezleri kapandı, ilaç alamaz olduk. Hava soğuktu ve yeterli battaniyemiz yoktu. Mevcutları kızlarıma örttüğümden kendime battaniye bulamıyordum. Battaniye bulabilmek için soğukta çevredeki binaların kapısını çalıyorduk. Vallahi o günler gözümün önünden geçiyor; Allah rahmet eylesin, bize yardım edenlerin hepsine.

Yardım için kapısını çaldığınız kişilerin muamelesi nasıldı?

Filistin’in en güzel yönü yardımlaşma ve dayanışmadır. Sağ olsunlar, karda kışta çadır kurmamıza yardım edip çocuklarıma battaniye getirdiler.

Mısır’a hep birlikte mi geldiniz? Kanser olan çocuğunuzun durumu nasıl?

Oğlum elhamdülillah Mısır’da tedavi görüp iyileşti. Kızılhaç’a başvurdum, ambulansların geldiği yere gidip oğlumun hasta olduğunu söyleyip yardım etmelerini istedim. Üç kızım ve hasta oğlumla beraber bizi Mısır’a hastaneye getirdiler, oğlumu tedavi ettiler. Allah’a hamdolsun, O’nun lütfu ve keremiyle buraya gelebildik. Diğer dört oğlum ve eşim Gazze’de kaldılar, sahildeki kamptalar. Eşimi eşim sekiz ay önce kaybettim. Gazze’de Yahudilerin hava bombardımanında şehit düştü. Allah rahmet eylesin. Oğullarımı da Rabbim korusun. Onları Allah’a emanet ettim. Tabii Gazze’de iş yok, çadırlarda elektrik ve su yok. Çocuklarım bana, Gazze’ye dönme burada hayat yok, diyorlar.

7’den 70’e her yaştan kanser hastasıyla karşılaştım. Herhangi bir ferdi kanser hastası olmayan aile kaldı mı?

Her ailede kanser hastası olan biri illaki var. Oğlumun savaşta, savaşın başlarında kanser olduğu ortaya çıktı.

Savaştan evvel hayatınız nasıldı?

Eşim demirciydi, hem demir atölyesi hem de sahilde kafesi vardı. Ben de Kur’an-ı Kerim hocası olarak camide çalışıyor, hafız yetiştiriyordum. İkimiz de çalışıyorduk, paramız vardı. Durumumuz çok iyiydi. İkinci evimizi satın almıştık, ne çok sevinmiştik, ama oturmak nasip olmadı. İkisi de yıkıldı. Tüm birikimim evimin enkazında kaldı. Gazze’de hiçbir şeyimiz kalmadı.

En çok neyi özlüyorsunuz?

Evimi, ailemi, toprağımı özlüyorum. Çadırda bile yaşayacak olsam geri dönmek, eşimin mezarını ziyaret etmek ve mezarı başında Fatiha okumak istiyorum. Annem, kardeşlerim ve çocuklarım Gazze’de. Evet, burada yiyecek-içecek var, hayat var; ama benim ruhum Gazze’de kaldı, dönmek istiyorum.

Çocukların da aynı şeyi hissediyor mu?

Onlara sor (kızını çağırıyor). Kızım Türkiye’yi çok seviyor, sürekli Türk dizileri izliyor ve sadece ülkenize gitmek istiyor. (Gülerek) ona bir Türk damat bulsak yeter.

Evinizde en çok neyi özlediniz?

Eşim ve çocuklarımla tüm ailemizin bir arada olmasını… İftar sofralarını… Her gün ama her gün namaz kılıp ağlıyorum. Evimizi geçtim, çadırda yaşama pahasına bile olsa çocuklarım ve eşimle bir arada olmak istiyorum.

İsrail kapıları açsa oğullarınız Gazze’yi terk ederler mi, yoksa kalırlar mı?

Ben vatanıma, toprağıma geri dönerim. Niye onlar çıksın ki? Orası bizim toprağımız. Biz orayı yeniden inşa edeceğiz. İsrail savaşı kazanmış değil, geri döneceğiz. İsrail de bundan korkuyor zaten. Neden toprağımızı bırakıp gidelim ki?

Keşke 7 Ekim yaşanmasaydı diye düşünüyor musunuz hiç?

(Yanındaki Gazzeli arkadaşı “tabii ki” dedi.) Allah bu savaşın yaşanmasını takdir etti. Başlarda esirlerimizi kurtarmak için savaşı can-ı gönülden destekliyorduk. Dönüşleri daha hızlı olacak sanmıştık; ama savaş uzadıkça evlerimizi ve sevdiklerimizi bizden aldı.

Ne zaman içinizden “keşke bu savaş yaşanmasaydı” dediniz?

Eşim vefat ettiğinde. O da direnişçiydi. Çadırdayken füze saldırısında şehit düştü, elhamdülillah.

Şucaiyye halkının çoğunun direnişçi olduğunu duymuştum, doğru mu?

Vatanı ve toprağı için canlarını feda edenler çok.

2014’teki 51 günlük savaşta da Şucaiyye yıkılmıştı, yeniden nasıl toparlandı?

Allah büyüktür. Biz azimli ve güçlü bir halkız. Onlar yıktıkça biz yılmadan yeniden inşa ediyoruz. Şucaiyye’yi ayağa kaldırmaya çalışırken bize Katar, BAE ve Türkiye dahil olmak üzere yardım eden ülkeler ve STK’lar oldu.

Gazze’deki çocuklarıma nasıl yardım edebilirim, bir yol var mı? Çok kötü durumdalar. Ben Gazze dışında olduğum için çocuklarım yardım almak için başvuramıyorlar. Onlara yardım edilmiyor. Tüm yardım kuruluşları yetimleri önceliyor. Sadece Mısır’dan yardım alıyoruz. Gazze’de yardım alabilmek için anne-babanın vefat etmiş ve yaşın küçük olması gerekiyor. Benim çocuklarım yetişkin ve evliler…

Bu savaş size ne öğretti?

Sabretmeyi öğrendim, bir de bu dünyada emniyet ve selametin olmadığını. Bu dünyada güvende kalmanın garantisi yok. Savaştan önce hayatımdan çok memnundum; eşimden, çocuklarımdan, işimden... Beraber sofralar kurup yiyip içiyorduk. Emniyet içindeydik. Savaş bana şu dünya hayatından bir şey beklememeyi öğretti. Hayat dediğin nedir ki? Kalbimde yaşama sevinci yok artık.

***

[Savaş size ne öğretti soruma aynı masada oturan diğer iki Gazzeli hanım da cevap vermek istedi.]

Birinci hanım: Her şey bir anda değişiyor. Hiçbir şey mevcut haliyle kalmıyor. Dünya ansızın tepetaklak oluyor. Hiçbir şeyin aynı kalmayacağını öğrendim artık.

İkinci hanım: Çok şey öğrendim; mesela göç etmeyi, ateş yakıp ekmek yapmayı… Gazze’deyken dokuz aylık hamileydim, kızım şehit düşen babasını hiç göremedi. Gazze’deki zor hayat şartlarından çok yorulmuştum, doğumdan üç gün sonra Mısır’a geldim. Oğlum da kanser hastası, onun tedavisi için buradayım.

Gazze’de hamile kadınların durumu nasıldı?

Ölümden beter haldeler. Her şeyi kendileri yapmak zorundalar. Ateş yakıyor, hamur yoğuruyor, ekmek yapıyorlar. Ben de çocuklarıma yemek ve temizlik yaptıktan sonra doğum yaptım. En küçük kızım babasını hiç tanımadı, görmedi. Baba mefhumu nedir bilmiyor. Savaş başladığında bir yaşında olan kızım da öyle.

Eşim İslami Cihad’da savaşıyordu. İlk başlarda direniş saflarında değildi; ancak zaman ilerledikçe benim, çocuklarının, ailesinin ve Gazzeli kadınların halini görünce direnişe katılmaya karar verdi. Refah’ta şehit düştü.

Savaşta o kadar çok şey öğrendik ki. Sabrı ve bitap düşmeyi öğrendik demek hafif kalır. Hamileydim, bir yanımda bir yaşındaki kızım, diğer yanımda küçük oğlumla yalnız başıma sürekli yollardaydım. Üç çocukla her şeyi kendim yapmak zorundaydım. Bitap düştüm. Tüm ailem Gazze’de kaldı. Evim Refah’ta Mısır sınırındaydı. Refah vuruldukça kaçıyor, sonra tekrar geri dönüyorduk. Bir müddet böyle geçti.

Savaştan önce hayatınız nasıldı?

Savaştan önce hayatımız çok sade/basit ama güzeldi. Kocam günlüğü 20 şikele çalışıyordu, gelirimiz azdı ama yine de evimde prensesler gibi yaşıyordum. Ama artık geriye hiçbir şey kalmadı.

***

Gazze şehrindenim. On ay boyunca kuşatma altında yaşadık. Sonra işgalci Yahudiler tanklarıyla gelip yıktı her yeri. Gazze’den çıktık. Göğsüme, kalbe yakın bir noktaya şarapnel parçası isabet etti. Ben çocuklarımla geldim ama eşim Gazze’de kaldı. Mısır’a gelmek istiyor ama nasıl geleceğini bilmiyor. Her halimize hamdolsun. Her şeye rağmen hayattayız, ama halimizden anlayıp bize yardım edecek insanlara ihtiyacımız var. Allah sizden razı olsun.

***

[Savaşta iki bacağını da kaybetmiş hasta arabasında oturan bir beyefendiyle yaptığım kısa röportaj]

Gazze’nin kuzeyindeki Cebaliye şehir merkezindenim. Savaştan evvel elektrikçiydim. Sahip olduğumuz her şeyi kaybettik; evlerimizi, ailemizi, paramızı... Her halimize hamdolsun. 15 Ocak 2025’te ailemden 22 kişi şehit düştü, hamdolsun. Ailemden geriye sadece eşim, bir oğlum, iki kızım, erkek kardeşim ve onun oğlu kaldı. Mısır’da hayat gerçekten çok zor. Hayat kalmadı. İnsanlar burada hayatlarını hastalıklarla mücadele ederek geçiriyorlar. Her şey çok zor. Zaten buraya gelenler hep hasta ve yaralı olanlar. Büyük kızım 16 yaşında, o da yaralı; diğer kızım 15, oğlum da 9 yaşında. Şehit düşen kızım 13, oğlum ise 3 yaşındaydı. Eşim Mısır’da yanımda. Eşimin ailesi tamamen şehit düştü, hiç kimsesi kalmadı.