Aksa Tufanı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Aksa Tufanı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Mayıs 2026 Perşembe

XX: “HAZIRLIĞINIZI YAPIN, MESCİD-İ AKSA MERKEZLİ BU SAVAŞ SİZİ DE İÇİNE ÇEKECEK”


XX: “MERKEZİNDE MESCİD-İ AKSA OLAN BİR DİN SAVAŞI YAŞANIYOR; HAZIRLIĞINIZI YAPIN, BU SAVAŞ SİZİ DE İÇİNE ÇEKECEK”

XX, sahada görev yaparken yaralanıp tedavi için Mısır’a gitmiş Gazzeli bir beyefendidir.

Kahire, 13 Mart 2026

Röportajı yapan: Zahide Tuba Kor

NOT: Blogdaki şahsıma ait bütün yazı, röportaj, tercüme, fotoğraf ve infografikleri ancak kaynak göstermek şartıyla kullanabilirsiniz.

NOT: Blogda yer alan 950 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.


Mısır’a niçin geldiniz ve Gazze’ye geri dönmeyi düşünüyor musunuz?

İşgalcinin saldırısında yaralanıp tedavi için Mısır’a geldim. Sağlığım artık iyi elhamdülillah. Mısır’da Gazze halkının hizmetindeyim. Ama şu dünyada istediğim tek şey Gazze’ye geri dönebilmek. Evet, Mısır güvenli bir ülke. Ama burada olmak içimi rahat ettirmiyor. Gerçek güven ve huzur duygusunu sadece ve sadece Gazze’de hissedebilirim. Çünkü Filistin ve Gazze dışında her yer, bir yanılsamadan ve yalandan ibaret; her yer bizim için yalan dünya.

Gazze’nin kuzeyindenim. Burada Beyt Lahiya, Beyt Hanun ve Cebaliya işgalcinin en çok yıktığı yerler. Kuzeyin bir kısmı İsrail işgali altında olsa da tamamı değil. Orada hala vatanını gönülden seven, ihlaslı ve mücahit insanlar yaşıyor. Dün memleketimde hayatını sürdürmeye çalışan tanıdığım ailelere yardım yolladım. Bütün çocukları mücahit olup şehit düşen bir hanım, bana bir arkadaşım üzerinden şu mesajı yolladı: “Onu buraya bekliyoruz, kimsecikler kalmasa bile. Bir an evvel geri dönsün. Bizi unutmasın, şehrimiz tamamen yıkılsa bile biz hala buradayız.” Bu sözler içimi dağladı. Gazze’den sağlığım için mecburen ayrılsam da içim yanıyor, kendimi hain hissediyorum.

Gazze’deki geçmiş tüm savaşları yaşadım. Yaralanıp da tedavi için Gazze’den ayrılırken sübhanallah, daha Refah sınır kapısındayken çok büyük bir pişmanlık duydum. Filistin’de ama en çok da Gazze’de Allah’tan gelen ilahi bir şey vardır ve bunu sadece orada yaşayan hissedebilir. Gazze sadece bir şehir değil, bir ruhtur, teselli bulduğumuz manevi bir mekandır. Biz Gazze’ye, Gazze de bize öylesine meftunuz ki birbirimizden ayrılabilmek inanılmaz zordur, hatta Gazze’de kuşatma ve bombardıman altında bitap düşsek bile, elhamdülillah.

Aileniz nerede? Savaşta yakınlarınızdan kaç kişiyi kaybettiniz?

Savaşta yakın arkadaş ve dostlarımdan 75 kişi şehit düştü. Elhamdülillah, hepsi kendini Allah’a adamış insanlardı. Akrabalarım ve komşularımdan da 55 kişi şehit oldu, kuzenlerim Allah yolunda can verdi.

Ailemin bir kısmı sahilde, bir kısmı işgal bölgesinin tam dibinde, öyle ki işgal askerleriyle aralarında sadece metreler var ama oradan çıkıp da Gazze’nin başka bir yerine gitmek istemiyorlar. Tehlike altında olmalarına önem vermiyorlar; çünkü çok daha zor ve tehlikeli günler yaşadılar.

En korkusuz savaşçıların, hatta İsrail’in meşhur merkava tanklarının üzerine atlayıp kullanılmaz hale getirenlerin kuzeydeki Gazzeli gençler olduğunu duydum. Neden? Onları diğer Gazzelilerden farklı kılan şey ne?

Kuzey Gazze’nin evlatları küçüklükten itibaren devrimin meşaleleridir. Direniş her zaman kuzeyden başladı. Ebu Ubeyde, Muhammed Dayf, Yahya Ayyaş ve neredeyse bütün Kassam komutanları kuzeydendi. Kuzey, Kassam mücahitlerinin kalesidir.

Peki, kuzeyde hayat nasıl?

Çok zor. Allah’ın eli onların elleri üzerinde... Sadece günlük, günü kurtararak yaşamaya devam ediyorlar.

Açlık ve savaş insanların sağlığını, psikolojisini ve düşüncesini nasıl etkiliyor?

Tabii ki olumsuz etkileri çok büyük, bunu inkâr edemeyiz. Ama emin olun Gazzeliler Allah’ın her şeyde, her işte, her şartta onlarla beraber olduğuna inanıyorlar. Savaş az da olsa hafifledi ama hala şehit vermeye devam ediyoruz. Elhamdülillah, bu bizim kaderimiz. Bu yol zorluk ve kanla dolu. Bedelini de ödemek zorundayız, ama tek başımıza değil. Tüm Müslümanların harekete geçmesi gerekiyor.

Bu arada Filistin’i ve Mescid-i Aksa’yı savunmak sizin de görev ve sorumluluğunuz. Biz tek bir ümmetiz. Aramızda ne fark var? Siz Türkiye’de doğdunuz ve yaşadınız, biz de Gazze’de. Aynı Allah’a ibadet ediyoruz. Ülkelerimiz farklı ama dinimiz, inancımız, kutsalımız aynı. Mescid-i Aksa uğrunda her birimiz ne yapıyoruz, bütün mesele bu.

Açlık insanların düşünme becerisini veya hareketlerini olumsuz etkilemiyor mu? Suriye’de açlıktan yürüyemeyen çocuk görmüştüm. Öğretmenlerden açlık yüzünden zekâsı geri kalmış çocuklar olduğunu öğrenmiştim. Gazze’de de böyle örnekler yok mu?

Var tabii ki. Açlıktan konuşamayan, okuyamayan, okuduğunu veya duyduğunu anlayamayan, çalışamayan insanlar mevcut…

İşim gereği çok fazla insanla görüşüyorum, ama artık hakikaten çok yoruldum. İnsanlar Gazzelilere yardım etmek için değil, kendi dernekleri için yardım gönderiyorlar. Bu düşünme biçiminden usandım. Yardım edecekseniz gerçekten yardım edin, bir yaraya merhem olun. Sadece gıda gönderip kenara çekilmeyin, gerçekten bir açığı kapatmak için yardım edin. İhtiyacımız olan şey sadece yiyecek ve para değil, aynı zamanda eğitim-öğretim, Gazzelilerin arkasında durmanız, içine düşülen durumdan kurtarmak için çalışmanız. Gıda yollayanı yüceltecek değilim. Ne güzel yemek göndermişler diye sevinemem. En büyük ihtiyacımız, bizim yanımızda durmanız, destek çıkmanız, plan-program yapmanız, insanlara dayanak olmanız.

Mücahitler iki yıl boyunca tünellerde nasıl yaşayıp mücadele yürütebildi? Gıda yok, güneş ışığı yok. Bu durum onların sağlığını olumsuz etkilemedi mi?

Onları asıl etkileyen ne biliyor musunuz? Maalesef ki halkların kaybı. İki yıldır tünellerde yaşayıp güneş ışığından mahrumiyet değil. Tünelden çıktıklarında halkların halini ve şuursuzluğunu görmek en zoru oldu. Aç susuz kalmak mesele değil; bu konuda insan aklının almayacağı inanılmaz rivayetler var. Gazze’de sahabelerin yaşadıkları yaşandı. Hep şunu söylüyorum, Allah en iyisini bilir ama onlar 21. yüzyılın sahabeleri. Sahabeler, artık sadece kitaplarda değil, gözlerimizin önünde; onların neler yaptıklarını, nasıl yaşadıklarını ve mücadele yürüttüklerini inceleyin. İnanılmaz gerçekten. Onlar Allah’ın yeryüzündeki askerleri.

Savaştan evvel de Gazzeliler maddi sıkıntılar yaşıyordu, maaşlar çok düşüktü. Sizi maddi zorluklar karşısında hayatta tutan neydi?

Evet, maaşlar düşüktü. En düşük memur maaşı 300 dolardı. Üst düzey yöneticilerin en yüksek maaşı 1500 dolardı. Hayatlarımız basitti ama güzeldi. Azla yaşıyorduk ve buna razıydık. Bizi yaşatan ve azimle ayakta tutan şey, içimizdeki razı olma duygusudur.

Ateşkes hakkında ne düşünüyorsunuz?

Siz bu hikâyeye inanıyor musunuz? Ateşkes falan yok, savaş sürecek. Hesaplaşma Mescid-i Aksa’nın kaderiyle bağlantılı. 7 Ekim sadece başlangıçtı. Türkler olarak hazırlığınızı yapın, kendinizi mücadeleye hazırlayın. Bu savaş yayılacak ve sizi de içine çekecek. ABD ve İsrail’le savaşa hazır olun. Onlar bu dünyanın en büyük şeytanları. Bazıları en büyük şeytan İran diyor, bu doğru değil. İran’ı iyi tanırım. Şii olsalar da bu davaya sadakatle bağlıları, sonuna kadar hakkı savunanları var. Dün Netanyahu basın toplantısında Sünni ile Şii arasında bir ayrım yapmadıklarını, her ikisiyle de savaşacaklarını söyledi. Siyonistler nazarında Türk’müş, Ürdünlüymüş, Mısırlıymış, Lübnanlıymış, İranlıymış, Kürt’müş aralarında hiçbir fark yok.

Dinî bir savaşın içindeyiz; yaşananları iktisadi bir savaş, petrol-doğalgaz savaşı falan zannetmeyin. Bu, merkezinde Mescidi-i Aksa olan bir din savaşı. Önünde sonunda Mescid-i Aksa’yı yıkmaya kalkışacaklar. Bakın, kaç gündür kapalı ama kimseden ses çıkmıyor. Müslümanlar nerede? Adeta üzerlerinde ölü toprağı var.

İşgalci ne yaparsa yapsın, halka ne kadar baskı uygularsa uygulasın, iç cephede bizi ne kadar birbirimize düşürmeye çalışırsa çalışsın direniş Gazze’de varlığını sürdürecek. Kaçarı yok. Gazze halkı, HAMAS’lı olmasa bile, direnişi destekler.

Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Sizi Mısır’a getiren şey neydi? Gazzeli çocuklar, kadınlar ve yaralılarla birlikte olmak ve onlara yardım etmek. Bu, sizin için basit bir iş gibi görünebilir, ama Allah indinde çok büyük bir iş yaptınız. Çünkü Allah’ın kullarına hizmet edenlerin her biri kendi çapında veya kendi cephesinde görev yapar, cihat eder. Gıda dağıtımı, maddi yardım, fikir üretimi, psikolojik destek vd. her biri birer cephedir, cihadın farklı yönleridir. Dua da bir cihattır ama duayla yetinmemek, yanında fiili bir şeyler yapmak gerekir.

Bizler, sizin gibi ihlaslı insanlar olduğu sürece iyi olacağız. Birileri kurtuluşu uzak görse de biz yakın görüyoruz. İnşallah bu yıllar bize doğru ile yanlışın ne olduğunu gösterecek ve hakikati ortaya çıkaracak. Hakikat yolu, doğru yol apaçık. Müminlerin ve ihlaslıların bu gemiye atlaması gerekir. Neredesiniz? Akıllarınız ve kalpleriniz nerede?


24 Mayıs 2026 Pazar

XX: “GAZZE’DEKİ SAVAŞ, EN ÇOK GELECEK NESİLLERİN TOPLUMSAL DOKUSUNU ETKİLEDİ”


“GAZZE’DEKİ SAVAŞ, EN ÇOK GELECEK NESİLLERİN TOPLUMSAL DOKUSUNU ETKİLEDİ”

XX: 2015’ten itibaren hem medyada hem de STK’lar ve uluslararası insani yardım kuruluşlarında, hem Gazze’de hem de yurtdışında çalışmış, hiçbir siyasi ya da ideolojik gruba mensup olmayan bir Gazzeliyle yaptığım röportaj.

Kahire, Mart 2026

Röportajı yapan: Zahide Tuba Kor

NOT: Blogdaki şahsıma ait bütün yazı, röportaj, tercüme, fotoğraf ve infografikleri ancak kaynak göstermek şartıyla kullanabilirsiniz.

NOT: Blogda yer alan 950 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.


Savaştan evvel abluka ve ambargo altında Gazze’ye nelerin girişi yasaktı?

Elektrikli, mekanik ve metal ürünlerin girişi yasaktı. Kamera girişi ve bazı ilaçlar da yasaktı. Benzin vardı ama İsrail’den geldiği için çok pahalıydı. Gaz ve petrol İsrail’in kontrolündeydi. Demir ve çimento girişi de yasaktı; ancak çok sınırlı oranda ara sıra giriyordu.

Peki ya savaştan sonra tam abluka altında Gazze’de mal girişi nasıldı?

İsrail, savaşın ilk 6 ayında, yani Refah sınır kapısını işgaline kadar yardım girişine kısmen izin verdi ama az sayıda. Yani günde 100 TIR geldiyse bunun 10 veya 20’sinin girişine izin veriyordu. Ama sınır kapısını ele geçirip Gazze ile Mısır bağlantısını koparmasıyla içeri bir daha yardım giremez oldu. Ta ki 2025’te Donald Trump başa geçip de ABD Gazze’ye sözde “yardım” etmenin bir yolunu bulana kadar. Yardım mekanizmasının adına “Gazze İnsani Yardım Vakfı” koydular. Ama aslında bu, yardım almaya gelen Gazzelileri vurdukları bir ölüm tuzağıydı.

Şu an Gazze’de hayat nasıl, insanlar neler yaşıyor?

Düşünün, işiniz gücünüz yerinde ve ailenizin geçimini sağlıyorsunuz, eviniz-bahçeniz ve evde sizi bekleyen eşiniz ve çocuklarınız var, basit ve güzel bir hayat yaşıyorsunuz ama bir de bakmışsınız ki sahip olduğunuz her şey gitmiş… Hiç kolay değil. Gazze’de insanlar onurunu bile kaybettiler. Tuvalet-banyo yok. Ebeveynler ile çocuklar aynı çadırda yaşıyorlar; hiçbir özel alanları yok. Mahremiyet kalmadı ve bu çok önemli bir mesele. Bu durum toplumsal yapıda bir gedik açtı. Diğer yandan, geçmişte ayrı evlerde yaşayan ve aralarında resmiyet ama saygı olan evli kardeşler savaş yüzünden tek bir evde, hatta tek bir odada veya çadırda toplandı. Zamanla aileler ve akrabalar arasında sorunlar baş gösterdi. Bu da çok doğal. Savaş sırasında insanların daracık bir alana kıstırılması ve birbirine fiziken fazlaca yakınlaşmak zorunda kalması yüzünden toplumsal problemler arttı. Psikolojik baskı ve sağlık sorunları da bu gerilimi etkiledi. Çocukların eğitimden mahrumiyetleri, temiz bir ortam ve hijyen kalmaması, elektriğe erişimin olmaması da cabası. İnsanlar ilkel bir hayat yaşıyorlar artık; çamaşırları-bulaşıkları ellerinde yıkıyor, yemekleri odun ateşi üzerinde pişiriyorlar. Kız kardeşlerimle WhatsApp üzerinden görüşüyoruz. Günlük rutinleri şöyle: Erkenden kalkıp kovalara su doldurmaya gidiyorlar, odun ateşinde yemek pişiriyorlar, elleriyle çamaşır-bulaşık yıkıyorlar, bu zorlu mücadele gerektiren bu işlerden sonra zaten akşam oluyor ve elektriksizlik nedeniyle uyuyorlar. Günleri böyle geçiyor. Böyle yaşayan bir insan sağlıklı ve normal olabilir mi? Mümkün değil.

Bir insani yardım görevlisi olarak Gazze ve Mısır’daki durumu yakinen biliyorsunuzdur, Gazzelilerin psikolojisi nasıl?

İyi değil, çok zor durumdalar. Birçoğu Gazze’de işini, ekmek teknesini ve evini kaybedip Mısır’a beş parasız geldiler. Parayla gelenlerin de zamanla Mısır’da elde avuçta bir şeyi kalmadı. Kadınların durumu çok daha kötü; bazıları Mısır’a eşleri olmadan geldiler. Kocaları ya şehit düştü ya Gazze’de kaldı ya kayıp ya da yaralı. Aylık giderlerini karşılayabilmek ve kiralarını ödeyebilmek için gelir kaynağına ihtiyaçları var; ama Mısır’da iş bulup para kazanmak çok zor.

Çocukların psikolojisi annelerinden daha kötü değil. Çünkü anneler, çocuklarına babalarının eksikliğini hissettirmemek için elinden geleni yapıyorlar ve bu, hiç kolay değil. Babanın varlığı çocuk ve aile için önemlidir. Mısır’daki Gazzeli çocukların psikolojisi, Gazze’deki akranlarından daha iyi; çünkü burada savaş yok, şartları daha iyi. Buradaki çocuklar toplum içine çıkabiliyor, oyun oynayabiliyor, yemek yiyebiliyor. Öte yandan şartları daha iyi olsa da kaybettikleri babalarını çok özlüyorlar. Babasız çocuk yetimdir ve yetimlik kolay değildir.

Sizce Gazze’nin yeniden inşası mümkün mü?

Eğer savaş biter ve geleceğe yönelik bir çözüm üzerinde taraflar uzlaşırsa mümkün olur; ama şu an ortada böyle bir durum yok. Düşman İsrail bunu istemiyor; zaman kazanmaya ve bu süreçte insanların sıkıntılarını iyice artırarak onları terke mecbur bırakmaya çalışıyor. Bu doğrultuda Gazzelileri başlarını sokabilecekleri evden, eğitimden ve sağlık hizmetlerinden mahrum bırakma, cahil ve hasta yaşamaya mahkûm etme, vatanlarından nefret ettirme gibi her türlü yöntemi deniyor. Ama Gazzelilerin birçoğu vatanını bırakmak istemiyor, direniyor. Mesela babam ve kız kardeşim Gazze’den asla ayrılmak istemiyor. İsrail’in şartları daha da zorlaştırarak Gazzelileri çıkmaya zorlaması gibi bir ihtimalin gerçekleşmemesini Allah’tan diliyoruz.

Gazzeliler Aksa Tufanı Operasyonu hakkında ne düşünüyor?

Bazıları Aksa Tufanı’nı kınıyor, bazıları sessiz, bazılarıysa sevinçli.

Uzun ve yıkıcı savaşlar geçmişte de günümüzde de ahlakı bozucu bir işlev görmüştür. Gazzeliler sadece savaş değil soykırım da yaşıyor. Bu durum Gazzelileri nasıl etkiledi, insanların ahlakı nasıl değişti?

İnsanların çoğu savaş, açlık, ölüm ve yıkım karşısında değişim geçirdi, davranışları ve hayata bakışları değişti. Ahlaki tutumlar da üçe ayrıldı. Bazılarının ahlakı kötüleşirken bazılarınınki iyileşti. Bir kısım ise savaştan önce nasılsa öyle kaldı; ahlakını ve dinini korudu. Savaş, fakirlik, açlık ve yıkımdan sadece ahlak bozulmadı, bazıları dinini ve aklını bile kaybetti. Kediniz-köpeğiniz öldüğünde bile ne kadar üzülüyorsunuz; peki ya tüm ailenizi, işinizi ve evinizi kaybetseniz dayanabilir misiniz? Yaşananlar karşısında “Allah nerede? Bunlar neden yaşanıyor? Ben neden ailemi, evimi, malımı mülkümü, her şeyimi kaybediyorum?” diye sorgulayanlar var. Bu da normal. Başımıza gelenler dünyanın başka bir yerinde yaşansa, bu İslam ülkesi bile olsa, insanlar çok daha fazla ahlaken bozulur ve imanını kaybederdi. Bu, Gazze’ye mahsus değil. İmanı kuvvetlenen de çok. Ne var ki imanını, aklını ve sabitelerini/ilkelerini kaybedenlerin oranı hiç de az değil. Bu insanlar da kendi içlerinde ayrılıyorlar. Kimisi hafif, kimisi ise şiddetli ahlaki çöküş yaşadı. Bazı insanlar hırsıza dönüştü; gelen yardımları çalmaya, terk edilen evleri soymaya başladı. Bunun ardında savaş, açlık, hükümetsizlik, denetimsizlik, emniyetsizlik ve dinin azalması gibi çeşitli sebepler var. Dahası, sadece hükümetsizlik ve denetimsizlik ortamında gittikçe bir ormana dönüşen içeride değil, dışarıda da Gazzelilerin acıları üzerinden cep dolduranlar mevcut.

Gazze’de geçtiğimiz iki senede yaşananlar dünyanın başka hiçbir yerinde yaşanmadı, dünya savaşlarında bile. Suriye’de on küsur senede yaşanan katliam ve yıkım bile Gazze’deki kadar değildir. Yüz binlerce şehidimiz ve kayıp olan ya da enkazlardan çıkarılamayan insanımız var. Her şeye rağmen Allah, -imanları ölçüsünde- insanların kalbine sabrı da veriyor. Kimisi tüm ailesini kaybettiği halde sabır ve tevekkül içinde “elhamdülillah” diyor; ama kimisi aklını yitiriyor. Kederden ve kahırdan hayatını kaybedenler de oldu. Aklını tamamen yitirenlerin sayısı az. Ahlakı değişenler, aslında aklını kısmen yitirenler, aklı selim olmaktan çıkanlar diyebiliriz.

Düşünün, bazıları savaştan önce villada yaşarken ve her şeye sahipken birdenbire kendilerini çadırda elleriyle çamaşır yıkarken ve elektriksiz buldular. Açlığa ve susuzluğa girmiyorum bile. Bu insanın tabii ki ruhsal durumu kötüleşecek. Biz Peygamber Efendimizin ve sahabelerin döneminde yaşamıyoruz ki her şeye sabredebilelim. Biz de insanız ve etkileniyoruz. Hayal kırıklığına uğruyoruz, zafiyete düşüyoruz. Eyüp Aleyhisselam’ın sabrı biz modern insanlarda yok. Elektriksiz tek bir gün geçirebilir misiniz? Soğuk ve kirli suda yıkanabilir misiniz? Mümkün değil. Ama tüm bunlar Gazze’de her gün yaşanıyor.

Tekrar söylüyorum: Hangi ülke ve halk bizim yaşadıklarımızı yaşasa içeride aynısı değil, çok daha fazlası yaşanır, hatta insanlar birbirinin etini bile yerdi.

Sizce Gazze’yi bekleyen en büyük tehlike ne?

Bu savaş en çok gelecek nesillerin toplumsal dokusunu etkiledi. Savaşın asıl etkisi, yaşanan yıkım veya şehitler değil, hayatta kalan insanlara ve gelecek nesillere önümüzdeki yıllarda vereceği zararlar. Şu anki koşullarda yaşayan Gazzeli çocuklar kötü bir çevrede yaşamaya alışıyorlar. Toplumsal doku ve bugün insanlarımızın yaşadığı ortam gelecek nesillerin ruhlarını ve hayatlarını uzun yıllar etkileyecek.

Gazzelilerin yaşadıkları daimi korku, şiddet ve açlık karşısında yeni nesillerin genlerinin ve tabiatının değişmeye başladığı da söyleniyor. Ne derece doğrudur bilmiyorum…

Evet, insan davranışları ve hayatın tabiatı değişiyor ve bunların etkisi gelecek on sene içinde daha net görülecek.

Suriye’de de anlattıklarınızın benzerleri yaşandı. Bunları Suriyelilerden bizzat dinledim. Ama ilk defa bu gerçekleri dillendiren bir Gazzeliyle karşılaşıyorum…

Birçok insan medyada kamera önünde gerçekleri söylemekten kaçınıyor. Bu, sadece düşmanı sevindirmemek için değil, aynı zamanda insanların çoğu yaşanan gerçeklere inanmak ve kabullenmek istemiyor. Ne var ki Gazze’deki durum, hiçbir beşerin tahammül edebileceği şeyler değil. Televizyondan Gazze’yi izlerken yaşananlara üzülüyorsunuz; peki siz böyle bir hayat yaşayabilir misiniz? İmkânsız.

Bu durumda İsrail galip gelmeye başladı diye düşünüyor musunuz?

Hayır, İsrail galip değil. Galibiyete bunun üzerinden karar veremeyiz. Evet, Gazze’yi yıkmayı ve Gazzelilerin hayatını mahvetmeyi başardı, ama nihai ve ezici bir başarıdan söz edemeyiz. Toplumsal dokuyu bozmayı, insanların toprağına ve vatanına olan sevgisini baltalamayı da başardı. Bilhassa genç nüfus artık yaşadıklarını kaldıramayıp Filistin’den nefret ediyor. Neden Gazze’de bütün bu yıkımı yaşamak zorunda olduklarını sorguluyorlar. Neden Gazze’de bu şartlar altında kalıyorum diyorlar. Tabii herkes sorgulamıyor; en çok gençler sorgulama içinde. Daha önce de söylediğim gibi, Gazze’de insanlar ikiye ayrılmış durumda. Bir kısmı Gazze’den gitmek ve dışarıda hayatını yaşamak, diğer kısmı vatanına sahip çıkıp sonuna kadar direnmek istiyor. Aksa Tufanı’na bakışta da durum benzer; yarısı direnişin haklı olduğunu düşünüyor, diğer yarısı yıkımı direnişin getirdiğine inanıyor.

Sizce hangi kesim haklı?

Bana kalırsa iki taraf da haklı. Savaşta her şeyini kaybedip 7 Ekim gerçekleşmeseydi bütün bunlar yaşanmazdı diye düşünenler de haklı, direnmeliyiz ve bedelini de ödemeliyiz diyenler de. Hatta iki taraf da eşit derecede haklı ve asıl sorun da burada.

Ben şahsen direnişi beğeniyorum ve yanındayım, her ne kadar bazı hatalar yapıp yıkıma sebebiyet verseler de direniş fikrine tamamen karşı olmamız mümkün değil. Evet, 7 Ekim’de yaşananlar makul değildi ve bize yıkım getirdi; ama bu, direnişi lanetlemeyi veya karşı olmayı gerektirmez. Biz dava insanlarıyız ve direniş bizim kanımızda. Ahiret gününe kadar direnmek zorundayız. Ne var ki eylemin şekli ve zamanlamasının yanlış olduğu söylenebilir.

Ben herhangi bir siyasi gruba ya da partiye mensup değilim, orta yolcuyum ve bağımsızım. Herkes kadar bu felaketten nasibimi aldım ve mazlumların yanındayım. Ben de onlar gibi düşünüyorum. Direnişi destekleyen vatanseverle de, tüm ailesini kaybetmenin yasını tutan ve buna sebep olanları kınayan kederli insanla da aynı saftayım. Hepsi haklı. Ama uzun vadeli sonuçları düşündüğümüzde bu yaşadıklarımız tam bir felaket.

İsrail de çok zarar görmedi mi?

Evet, İsrail de zarar gördü; ama uzun vadede ABD ve dünyanın desteğiyle kayıplarını hızlıca telafi edecektir.

ABD eski gücünde değil ve giderek zayıflıyor. Çok şey değişebilir.

Doğru. Ancak sahadaki sonuçlarına baktığımızda Gazze nesiller boyunca etkisini hissedecek kadar muazzam bir zarar gördü.


3 Mayıs 2026 Pazar

GAZZELİ HANIM: “YAŞADIĞIMIZ BÜYÜK İMTİHANDA SERMAYEMİZ VE DAYANAĞIMIZ KUR’ÂN AYETLERİ”


BÜTÜN AİLESİ ŞEHİT DÜŞÜP TEK OĞLUYLA HAYATTA KALAN GAZZELİ BİR HANIMLA RÖPORTAJ: 

“YAŞADIĞIMIZ BÜYÜK İMTİHANDA SERMAYEMİZ VE DAYANAĞIMIZ KUR’ÂN AYETLERİ”

Kahire, 11.3.2026

Röportajı yapan: Zahide Tuba Kor

NOT: Blogdaki şahsıma ait bütün yazı, röportaj, tercüme, fotoğraf ve infografikleri ancak kaynak göstermek şartıyla kullanabilirsiniz.

NOT: Blogda yer alan 950 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.


“Evimiz bombalandığında aynı odada küçük kızım benim, oğlum da eşimin kucağındaydı. Ama kızım ve eşim şehit olurken ben ve oğlum yaralı kurtulduk. Hamile kardeşim, enkaz altında Allah’a ‘Canımı çocuklarım için bağışla’ diye dua etti; ama kardeşim şehit olurken 3 çocuğu enkazdan sağ kurtarıldı. Bunlar takdir-i ilahi değildir de nedir?”

“Oğlum yoğun bakımda cihazlara bağlıyken ısrarla ona Peygamber Efendimizin de bir yetim olduğunu hatırlatıp ‘Rabbimiz seni yetimlikle şereflendirdi’ diyerek şehitliğin ve yetimliğin gururunu aşılamaya çalıştım. Hamza, her yerde gururla kendini ‘şehit oğlu’, ‘şehit kardeşi’ veya ‘şehit torunu’ diye tanıtıyor.” 

“Eşime, çocuklarıma ve ebeveynime son derece düşkündüm, tek füzeyle 10 aile ferdimi kaybettim. Savaş bana dünyevi şeylere bağlanmamak ve herhangi bir beşere duyulan sevginin Allah sevgisini aşmaması gerektiğini öğretti.”

“Sanki acı çekmiyormuşuz, iyiymişiz gibi görünüyoruz dışarıdan; ama gerçekte içimiz kan ağlıyor. Hz. Ali der ki ‘Ölümden daha zoru ayrılıktır.’ Bu dünyada ölümden kaçış yok; ama ayrılık çok acı... ‘Allah’ım biz senden razıyız, sen de bizden razı ol’ diye dua ediyoruz. İmanımız, akidemiz ve sabrımız olmasaydı dayanamazdık.”

“Bana hep ‘Yaşadıklarını nasıl atlattın?’ diye soruyorlar. Atlatamadık, ama Kur’ân’la sabrediyoruz. Biz camilerde Şeyh Ahmed Yasin’in öğretisiyle yetiştik. Kur’ân’ı 10. sınıfta ezberledim; ama şimdi dönüp hafızlığımı tazelerken görüyorum ki sanki her ayet benimle konuşuyor, biz Gazzelilerin hikayesini anlatıyor, sabrımızdan bahsediyor. Sermayemiz ve dayanağımız Kur’ân ayetleri.”

 

Gazze’nin neresindensiniz, savaştan evvel ne işle meşguldünüz? Savaşta neler yaşadınız, kaç şehidiniz var?

Aslen Tell el-Havâ’danız, daha sonra Nasr bölgesine taşındık. Savaştan evvel online satış yapıyordum, Türkiye’den Gazze’ye kıyafet getirtip satıyordum. Satışlar sadece internet üzerinden olduğu için savaştan sonra işimi sürdürme imkânım kalmadı. Eşim muhasebeciydi. Yaşadığımız ev bombalandı ve enkaz altından tek bir oğlum benimle birlikte yaralı kurtarıldı, ailemden 10 şehit verdik. Eşim, 5 ve 2 yaşlarındaki çocuklarım Yeman ve Julia, annem, babam, 5 aylık hamile kız kardeşim İslam ve üniversiteden yeni mezun diğer kız kardeşim Nur şehit düştü. Tek erkek kardeşim Halil de daha sonra savaşırken şehitlik mertebesine ulaştı.

Enkazdan çıkarılan oğlum Hamza ölümden döndü. Aldığı yaralar öylesine tehlikeliydi ki doktorlar ne yapacaklarını bilememişler. İç kanaması vardı. Akrabalarım doktorlara “Annesi için elinizden geleni yapın, sağ kalan tek çocuğu” demişler. Ben enkaz altındayken kim şehit düştü kim hayatta bilmiyor, sürekli “Allah’ım ben kaza ve kaderime razıyım (Allahümme inni raziyye ala kazai ve kaderi)” diyordum. İki yaşındaki kızım enkaz altında benim kucağımdaydı. Enkazı kazıp çıkarırlarken bana nefes alıp verdiğini söylediler. Onu yoğun bakıma almak istemişler ama çok küçüktü, birkaç gün sonra hayatını kaybetti. 15 Ekim doğum günüydü, üç gün sonra 18 Ekim 2023’te vefat etti, yani savaşın en başında...

Allah’ın takdirine razıyız, elhamdülillah. Ama imanımız, akidemiz ve sabrımız olmasaydı dayanamazdık. “Allah’tan geldik, yine O’na döndürüleceğiz” diyoruz. “Allah yolunda öldürülenleri ölü sanmayın, aksine onlar Allah katında diridirler” ayetine inanıyor ve bu sayede sabrediyoruz.

Oğlunuz Hamza Gazze şartlarında tedavi görebildi mi, nasıl iyileşti?

Oğlum Şifa Hastanesi’nde yoğun bakımdayken bütün bedeni cihazlara bağlıydı. Henüz daha tedavisi devam ederken işgal kuvvetleri hastaneyi kuşattı, çıkmak zorunda kaldık. Altı saat kuzeyden güneye yaya yürüdük. Kuşatma altında kontrol noktalarından geçtik. Tehlikeli bir yolculuktu. Savaş uçaklarından bombalar yağıyor ve tanklardan ateş ediliyordu. Böyle bir ortamda kuzeyden çıkmak zorunda kaldık. Güneye vardığımızda çadırda yaşadık. Çadırlarda yazın yakıcı sıcakları da kışın dondurucu soğukları da tattık, çok zorluk çektik. Hamza’nın durumu aşırı soğuklarda ve sıcaklarda daha da kötüleşti, istifra etmeye başladı. Elhamdülillah, tanıdıklar bizi Refah sınır kapısından geçirebildi. Bu sayede Hamza’nın tedavisine Mısır Arap Cumhuriyeti’nde devam etmemiz mümkün oldu. Burada hastanede iki ay kaldık. Ameliyat olması gerekiyordu ama doktorlar yaşı küçük olduğu için korktular. Hareketlerini nispeten yapabildiğinden hem Mısırlı hem de yabancı altı doktor, ameliyat yapmak gerekmediği konusunda hemfikir oldu, sadece yüzme egzersizleri verdiler. Diyaframında sıkıntı var; ama genç olduğu için ameliyatsız da diyafram kasının gelişmesi mümkün. Kontrol için altı ayda bir ekokardiyogram (EKO) çekiliyor. Ağırlık kaldırması veya ağır işler yapması yasak. Şükürler olsun, iyi durumda. İnşallah ameliyata gerek kalmaz. Çünkü riski büyük, geriye kalan tek oğlumu da kaybedemem.

Gazze’de çadırlarda hayat nasıldı, neler yaşadınız?

Ben ve amca kızlarım toplamda 12 kişi aynı çadırda kaldık. Başlangıçta başımızı sokacağımız bir çadır bulmakta da çok zorlandık. Her şeyi ellerimizle temizlemek zorunda kaldığımızdan hâlâ ellerimde alerjiler var. Tuvalet yoktu; 50 aile bir tuvaleti birlikte kullanıyordu. İnsanlar açık alanda yaşıyordu. Hayat çok zordu. Düşünün ki tüm ev hayatınız tek göz bir çadıra sıkıştırılıyor. Çoğu zaman kum içinde yaşıyorsunuz, kışları ise kum zemin çamura dönüşüyor, yattığınız yerler ıpıslak oluyor. Oğlum Hamza, gece gündüz aşırı soğuktan istifra ederdi.

Çadırdayken bir duvara sırtımı yaslanmayı o kadar çok özlemiştim ki. Yemin ederim, Mısır’a vardığımızda banyoda duş ve akan su bulmak en büyük nimetti. Gazze’de su olmadığı için teyemmüm ediyorduk. Şişe suyu bulmak mümkün değildi. Hayat berbattı, çok sefil bir hayattı. Özel alan kalmadı, mahremiyet yoktu. Kadınlar için hayat çok zordu. Şu kadarcık bir yerde 30 kişi yaşıyorduk ve en temel ihtiyaçlar bile yoktu. Gazze’de şimdilerde hayat, aileler için çok daha kötü. Gazze halkına dua edin, çünkü durumları çok ama çok zor.

Mısır’da hayatınız nasıl geçiyor?

Bizi bu hayırlı Ramazan günlerinde bir araya getiren Allah’a hamdolsun. Koskoca bir aileydik, ama Hamza ile birlikte yalnız kaldık. Yaralarımız çok derin. Hele şu mübarek günlerde geçmişte ailelerimizle geçirdiğimiz güzel vakitler, şehitlerimiz ve ahbaplarımız aklımızdan çıkmıyor. Normal günlerde Hamza’yla evde tek başımıza oturuyoruz; öyle günler oluyor ki evden hiç çıkmak istemiyorum. Ancak akşam olunca uyanıp bir şeyler yapabilecek hale geliyorum.

Bayramlar bize sevdiklerimizi ve kaybettiklerimizi hatırlatıyor. Eşim, ebeveynim, iki küçük evladım Julia ve Yeman aklımdan çıkmıyor. Üzerinden kaç sene geçerse geçsin insan evladını, sevdiklerini unutamıyor. Denildiği gibi, evlada paha biçilemez… Her bayram hala anne-babamla bayramlaşmayı bekliyorum; ama bu ailesiz ve kimsesiz geçirdiğimiz üçüncü Ramazan ve bayram olacak. Allah’tan sabır diliyorum. Allah’ın yardımı olmadan bu musibetlere dayanamazdım. Düşünün, kendi evinin hanımıyken ve memleketindeyken, ailene her gün türlü türlü yemekler ve tatlılar yapıp sofralar kurarken, aniden her şey değişiveriyor ve her gün farklı bir arkadaşının evinde yaşamaya başlıyor, göçebeye dönüyorsun. Artık yerleşik bir hayatın olmuyor, istikrar kalmıyor. Hep diyorum ki istikrardan daha kıymetli bir nimet yok şu dünyada.

Gurbette dostlarla beraber olmak, iftar sofralarında oturmak aileyi aratmasa da yine de bundan mutlu değilim, aile birliğini ve geçmiş güzel günleri özlüyorum; beraber kılınan teravih namazlarını, bayramlık kıyafet alışverişlerini, bayramlık yiyecekler hazırlamayı... Gazze’deyken arkadaşlara değil, küçük çekirdek aileme odaklanmış bir hayatım vardı; eşim, çocuklarım ve anne-babamdan müteşekkil. Onları kaybettikten sonra çevrem büyüdü, arkadaşlıklarım çoğaldı. İnsan gurbetteyken dosta ihtiyaç duyuyor. Her halimize hamdolsun.

Geçtiğimiz üç senede yaşananlar ve savaş size neler öğretti?

Dünyevi şeylere bağlanmamak gerektiğini öğrendim. Eşime, çocuklarıma ve aileme son derece düşkündüm. Ama herhangi bir beşere duyduğumuz sevgi Allah sevgisini aşmamalı, savaş bana bunu öğretti. Hamza geriye kalan tek oğlum ve artık onu Allah’a emanet ediyorum. Burada iftar ve sair faaliyetler olduğunda koştururken Hamza’yla ilgilenemedim, nerede ne yapıyor takip edemedim diye insanlar bana “Tek oğlunu nasıl bırakırsın, ona göz kulak olmalısın” dediler. Oysa ben onu “Sen benim kurtulan tek oğlumsun, senden başka ailemden kimsem kalmadı” diyerek korkuyla büyütürsem sağlıklı gelişemez ve sağlam bir karaktere sahip olmaz.

Hamza yoğun bakımdayken ona söylediğim ilk söz şu olmuştu: “İslami eğitim alırken Resulullah sallallahu aleyhi vesellemin de bir yetim olduğunu öğrendiğini hatırlıyor musun? Allah’a Peygamber Efendimizden daha sevgili kim olabilir ki o bile bir yetimdi...” Bedeni cihazlara bağlıyken ısrarla Peygamber Efendimizin de bir yetim olduğunu ve bunun bir lütfu ilahi olduğunu anlattım. İlk andan itibaren ona Peygamber gibi bir yetim olmanın gururunu aşılamaya çalıştım. “Rabbimiz seni yetimlikle şereflendirdi” dedim. Hamza her girdiği ortamda büyük bir gururla kendini “şehit oğlu”, “şehit kardeşi” ya da “şehit torunu” diye tanıtıyor. Şehitlik herkese nasip olmaz. Allah’a hep akıbetimizi hayırlı eyle diye dua ediyorduk, çok şükür ki ailemin sonu şehadet oldu.

Bazen soruyorum, “Allah’ım hikmetini ben göremiyor, bilemiyorum; ama sen biliyorsun. Neden beni de ailemle beraber almadın?” diye. Hepimiz aynı odadaydık; küçük kızım Julia benim, Hamza da eşimin kucağındaydı. Ama Allah benim ve Hamza’nın yaşamasını, kızımın ve eşimin şehit olmasını takdir etti. Bu, takdir-i ilahi değildir de nedir? Beş aylık hamile olan kız kardeşim, evimize füze düştüğünde hemen vefat etmedi; enkaz altında Allah’a “Canımı çocuklarım için bağışla” diye dua ediyordu. Arama kurtarma ekipmanı azdı ve kol gücüyle bizi kurtarmaya çalıştılar. Enkaz altında yaklaşık bir saat kaldık. Bize ulaştıklarında çok şükür başımız örtülü ve namaz kıyafetlerimizleydik; çünkü bombalanma ihtimaline karşı tedbiren gece-gündüz namaz kıyafetlerimizle duruyorduk. Rabbim kız kardeşime şehitlik nasip ederken üç çocuğunu da yaşattı, enkazdan kurtarıldılar. Bu, bir kader. Enkaz altında bir tek kız kardeşimin sesini duyabiliyordum ve sesi kulaklarımdan hala silinmiyor. Arama-kurtarma ekibi geldiğinde biri yanındakilere kız kardeşimin şehit olduğunu söyleyip hala hayatta olan benimle ilgilenmelerini tavsiye etti. Ama ben “Kardeşim İslam Aişe’nin sesini duydum, o hayatta” dedim. Kız kardeşime “Fazla konuşma ki ağzına toz toprak girmesin” demiştim. En son “Ya Rab, ya Rab!” dediğini duymuştum. Beni dinleyip sustuğunu sanmıştım, meğer o ruhunu teslim ediyormuş. Biraz daha kazınca kardeşimi bulup enkazdan çıkardılar. Kız kardeşim hamile olduğundan eşi onu doğumhanelerde aramış. Çünkü ona hanımı ve çocuklarının hayatta olduğu söylenmiş. Sonra diğer kız kardeşim ve amcamın eşi onu şehitler çadırında teşhis etti. Yüzünün bembeyaz ve çok güzel olduğunu söylediler. Ben gözlerimle görmesem de öyle olduğuna eminim. Yaralı olduğumdan şehitleri son bir defa görüp de onlara veda edemedim.

Savaşta öğrendiğim ilk şey, Allah’a her şartta hamdetmek oldu. O gün tek bir seferde ailemden 10 kişiyi kaybettim. Şifa Hastanesi’nde yatarken uzuvlarını yitirmiş yaralılar gördüm; küçücük çocukların kolları veya bacakları yoktu, vücutları yanıktı... Enkaz altından çıkarıldığımda ilk olarak ayaklarımın yerinde olup olmadığını sordum, çünkü onları hissetmiyordum. Yaklaşık üç ay tekerlekli sandalyeyle yaşadım. Sonra elhamdülillah yaralarım iyileşmeye başladı. Hamza’yla birlikte hayatta kaldığımız için Allah’a binlerce defa şükrettim. Hamza sargılı halde yatıyorken telefonda fotoğrafını gördüm, üzeri selofan gibi bir şeyle sarılıydı. Görür görmez bacakları yerinde mi değil mi diye sordum.

Doktora çocuklarımın adlarını söylediğimde önce yaşadıkları ama yoğun bakımda oldukları müjdesini verdi. Çok sevinmiştim. Ama daha sonra doktorun yüz ifadesi değişti, meğer o sırada çocuklarımın şehit olduğunu haber vermişler. Beni teselli etmek için Hamza’nın hayatta olduğunu söylediler. Onlara “Şehit olan kız kardeşimin oğlunun da adı Hamza; yaşayan Hamza odur” dedim. “Hayır, senin oğlun Hamza da yaşıyor” dediler. Bana ebeveynimin, eşimin, çocuklarımın ve kardeşlerimin cenazesinin götürüldüğünü söylediklerinde “En azından birini göreyim” diye yalvardım. O büyük şok içinde yalın ayak yürümeye başlamışım; yaralı halde nasıl yürüdüğümü bile bilmiyorum. O dönem basındaki haberleri hatırlıyorum, el-Cezire muhabiri Vâil el-Dahdûh yaralıların bölgeye geçişine izin verilmediğini anlatıyordu. Hepsi beyaz kefenler içindeydi. O manzarayı tarif etmek mümkün değil. Eşimin defni çok zor oldu. Defin işlemleri bile tepede uçan bombardıman uçakları yüzünden apar topar büyük bir gerginlik içinde yapıldı.

Eşim kefenlenirken çocuklarımın cenazesi de getirilmiş. Kefen açılıp çocuklarımdan biri sağına, diğeri soluna konarak eşimle birlikte gömüldü. Eşimin babası beni teselli etmeye çalışırken, o anki acıyla kendisini asla affetmeyeceğimi söyledim. Çünkü eşim ve çocuklarıma veda etmeme izin vermediler. Onları en azından son bir kez görebilseydim acım biraz hafifleyecekti. Bana “Onları görememen de Allah’tandır, sabret” dedi.

Ailemden bir tek kız kardeşim hayatta kaldı. Aslında o da yerinden olup bizim sığındığımız eve gelmişti, birlikte kalıyorduk. Ama Allah’ın takdiri, bir önceki gün evden ayrılmıştı. Ona da ailemize veda etmek, son bir kez görmek nasip olmadı. Ben en azından şehit düşmeden evvel o gün ailemi görmüştüm, çok şükür.

Bütün bu anlattıklarım, gerçekten tarifi mümkün olmayan şeyler. Unutmak istiyorum. Uyuyup uyandığında tüm aileni kaybetmiş olduğunu görmek çok zor. Biz ilk defa savaş görmüş değiliz. Savaşla büyüdük, savaşta evlendik, çocuklarımız savaşta doğup büyüdü; ama bu defaki, yaşadıklarımızın en zoru. Gazze’de şehidi olmayan tek bir aile bile yok. Mesela arkadaşım Menâr’ın ailesinden 22 kişi şehit oldu. Çocuklarıyla, eşleriyle, torunlarıyla beraber kardeşleri şehit düştü ve hala enkaz altındalar, cenazelerine ulaşılamadı. Erkek kardeşi tedavi için Mısır’a gelmişti; eşinin, çocuklarının ve torunlarının vefat haberini burada aldı. Ailesinden tek bir kişi bile hayatta değil artık. Burada birbirimizle teselli olmaya, acılarımızı hafifletmeye çalışıyoruz. Bu, Filistin halkının kaderi. Her halimize hamdolsun.

Kederimin büyüklüğünden gözyaşlarımı tutmaya çalıştım, ağlayamadım bile. Hüznümüz bitmiyor bizim. Babamı, annemi ve kardeşlerimi tek bir mezara gömmüşlerdi, ama onlardan geriye hiçbir iz bile kalmadı. Çünkü işgal güçleri, askerlerinin cenazelerini bulma bahanesiyle mezarlıklara girdi ve her yeri yıktı geçti. Artık ailemin bir mezarı bile yok. Hayatta kalan Gazze’deki tek kız kardeşim de ailemin mezarı başında en azından Fatiha okuyabilseydim diye ağlıyor.

Mücahitlerden olan erkek kardeşimin şehit düştüğü haberini 10 ay sonra aldık, burada Mısır’daydım. O ailemden geriye kalan tek dayanağımdı. Şehadet haberi aynı acı ve kederi tekrarladı, yaramızı dağladı. Onun da cesedinden iz yok. Ama elhamdülillah, Ramazan’ın ikinci günü Allah yolunda savaşırken oruçlu olarak şehit düştü. En büyük tesellim bu. Kıyamet günü Allah’ın huzuruna oruçlu olarak varacak. Kendi mahallemiz olan Tel el-Havâ’da evimizin yakınında savaşırken şehit düşmüş. İlk tankı havaya uçurmuşlar; ikinciye sıra geldiğinde İsrailli bir keskin nişancının kurşunuyla vurulmuş. Elhamdülillah, ön cephede savaşırken şehit düşmesi büyük bir şeref. Gazze’nin ve Gazzelilerin hikayesi bitmez…

Savaşa dair tüm bu anlattıklarınızı duymak çocuklarınızı olumsuz etkilemiyor mu?

Ramazan’ın ilk günü iftar buluşmasında Gazze’de yaşadıklarımız yad edilince acılarımız yenilendi. Hamza, insanların önünde dimdik ve gururlu durdu; ama gece olunca telefonda fotoğraflara ve hatıralara bakıp ağladı. Duygularını ifade eden bir çocuk değil, ketum; ama WhatsApp’ta babasına mesajlar gönderdiğini görüyorum. “Seni çok özledik babacığım”, “Annem ile ben burada yalnız olduğumuz için üzgünüz” gibi birçok mesaj gönderiyor. Hamza’nın babasıyla geçirdiği günlere dair hatırladıkları çok güzel, elhamdülillah. Cuma günleri gezerdik, deniz kenarına giderdik. Gazze hatıralarımız çok güzel.

Sadece oğlum değil, hepimiz sanki acı çekmiyormuşuz, iyiymişiz gibi görünüyoruz dışarıdan; ama gerçekte içimiz kan ağlıyor. Hz. Ali der ki “Ölümden daha zoru ayrılıktır.” Bu dünyada ölümden kaçış yok, “Allah’tan geldik ve O’na geri döneceğiz”; ama ayrılık çok acı... Hamza’ya bunun bir onur olduğunu aşılamaya çalışıyorum. Ben de kendimi “şehit annesi”, “şehit kızı”, “şehit eşi”, “şehit kardeşi” diye gururla tanıtıyorum. Biz asıl büyük mükafatı (الفوز العظيم) [yani Tevbe suresinde geçen Allah yolunda savaşanlara verilen müjdeyi; Allah’ın rızasını kazanma ve cenneti] istiyoruz. Nice insan vardır ki sonunda hiçbir mükafat kazanamaz. Allah böyle olmaktan korusun. Bize herkese nasip edilmeyen bu onur bahşedildi. [Hadis-i şerifte buyurulduğu gibi, “Mükâfatın büyüklüğü, belanın büyüklüğüne göredir. Allah, sevdiği topluluğu belalarla imtihan eder.] Kim başına gelene rıza gösterirse Allah ondan hoşnut olur (Allah’ın rızasını kazanır). Kim de rıza göstermezse, Allah’ın gazabına uğrar.” Safımız net. “Allah’ım biz senden razıyız, sen de bizden razı ol” diye dua ediyoruz.

[NOT: Yukarıda tamamını yazdığım Enes ibn Malik’ten rivayet olunan hadis-i şerif, soykırım yaşayan Gazzelileri sabır ve tevekkülle ayakta tutan en önemli dayanaklardan biridir.]

Biz camilerde Şeyh Ahmed Yasin’in öğretisiyle yetiştik. Tek doğru yolun Kur’ân olduğunu bilerek büyüdük. Onuncu sınıftayken hafız oldum. Gün geldi, Allah azze ve celle beni otuz yaşımda imtihan etti. Tüm geçmiş yıllarım aslında bu imtihana bir hazırlıktı. Ne zaman ki ebeveynimin, kardeşlerimin, eşimin, çocuklarımın hep birden şehit olduğu haberini aldım, işte o zaman dedim ki “Rabbim, tamam, senden gelen her şeye razıyım”. Böyle bir imtihan anında herkes aynı tevekkülü gösteremez. Elhamdülillah, o an Rabbim bana sekinet verdi. Camilerde aldığım dini eğitim nimeti, Kur’ân nimeti için Allah’a hamdolsun.

Bana hep “Tüm bu yaşadıklarını nasıl atlattın?” diye soruyorlar. Atlatamadık, ama Kur’ân’la sabrediyoruz. Şimdi tekrar Kur’ân ezberimi tazeliyorum. Hamza da hafızlığa başladı, ikinci cüzde. Vaktimi Kur’ân-ı Kerim’le geçiriyorum. Kur’ân’ı onuncu sınıfta ezberledim; ama şimdi dönüp hafızlığımı tazelerken sanki her ayet benimle konuşuyor, bizim hikayemizi anlatıyor, bizim sabrımızdan bahsediyor. [Âli İmran suresi 169-170. ayetlerde buyurulduğu gibi,] “Allah yolunda öldürülenleri ölü sanmayın. Bilakis onlar diridirler, Rabbleri katında rızıklanmaktadırlar. Allah’ın, lütfundan, kendilerine verdiklerine sevinirler. Arkalarından gelecek olanlara, bir korkunun olmadığını ve üzülmeyeceklerini müjdelemek isterler.” Bizim sermayemiz ve dayanağımız işte bu ve benzeri ayetler.



2 Mayıs 2026 Cumartesi

ŞEYH AHMED YASİN’İN GELİNİ İLE RÖPORTAJ: “2 OĞLUM DA DAHİL EN YAKINLARIMDAN 74 ŞEHİDİMİZ VAR”

 

ŞEYH AHMED YASİN’İN GELİNİ İLE RÖPORTAJ: “SAVAŞ EN SEVDİKLERİMİZİ BİZDEN ALDI; 2 OĞLUM DA DAHİL 74 ŞEHİDİMİZ VAR”

Kahire, 11.3.2026

Röportajı yapan: Zahide Tuba Kor

NOT: Blogdaki şahsıma ait bütün yazı, röportaj, tercüme, fotoğraf ve infografikleri ancak kaynak göstermek şartıyla kullanabilirsiniz.

NOT: Blogda yer alan 950 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.


“Savaş en sevdiklerimizi bizden aldı. 2 oğlum, annem ve kardeşlerim de dahil en yakınlarımdan 74 şehidimiz var. 1 oğlum ve eşim Gazze’de ağır yaralı. Kanser hastası 2 çocuğumun tedavisi için Mısır’a mecburen geldim. Âlemlerin Rabbi böyle takdir buyurdu, elhamdülillah.”

“Sahip olduğumuz her şeyi savaşta yitirdik. Mescid-i Aksa ve Filistin uğruna hepsi feda olsun. Rabbim beni evladımın, annemin, kardeşlerimin ve yeğenlerimin şehadetiyle şereflendirdi. Allah’ın izniyle özgürlüğün yakın olduğuna inanıyoruz. Başımız dik şekilde vatanımıza döneceğiz.”

“Aksa Tufanı, bize kardeşliğin, dertlere derman olmanın ne manaya geldiğini öğretti. Gerek devletler gerekse bireyler düzeyinde bize kimlerin dost olup olmadığını gösterdi. Savaş bütün perdeleri kaldırıp her şeyi apaçık görünür kıldı. Bizi Allah’a çok daha fazla yakınlaştırdı.”

 

Gazze’nin neresindensiniz? Savaştan evvel neyle meşguldünüz? Savaşta neler yaşadınız, kaç şehidiniz var?

Gazze’nin kuzeyinde Tell el-Hava’da yaşıyordum. Çok büyük yıkım oldu, çok şehit verdik, elhamdülillah. 2 oğlum da dahil en yakınlarımdan 74 şehidimiz var, Allah’a hamdolsun. 4 oğlumdan 2’si şehit düştü, 1’i ağır yaralandı. Eşim de ağır yaralı ve şu an onlar Gazze’deler. Ben Mısır’a isteyerek değil, mecburen geldim. 2 çocuğum kanser hastası ve kemik iliği nakli olmaları gerekiyordu. Sağlık durumları gerçekten çok zordu. Gazze’de tedavi imkânı olmadığından Mısır’a mecburen geldim.

[NOT: Hamd kelimesinin anlamı bizde yanlış bilindiği için ölüm ve kayıp karşısında elhamdülillah denmesini yadırgıyoruz. Allah’ın nimetleri ve güzel şeyler için şükredilir; hamd ise Allah’tan gelen iyi veya kötü her şey karşısında söylenir. Kulun başına gelen her hale hamdetmesi gerekir.]

Ben ve eşim Gazze İslam Üniversitesi mezunuyuz. Savaştan evvel psikolojik danışman olarak bu üniversitede ders veren bir akademisyendim. Eşim de mühendisti. Gazze İslam Üniversitesi’ndeki hocalarımızı kaybettik, üniversite de yıkıldı ama her halimize hamdolsun. Evimi, arabamı, bütün paramı ve altınlarımı, sahip olduğumuz her şeyi yitirdik, elhamdülillah. Ama Rabbimizin bize bütün bunların karşılığını vereceğine eminim. Mescid-i Aksa ve Filistin uğruna hepsi feda olsun. Sübhanallah, tüm para ve maddiyat gider gelir, ama evlat acısı gerçekten çok zor. Gazze’deyken ilk oğlum şehit düştü. İkincisi ben Mısır’dayken savaşın bitmesine (yani ateşkese varılmasına) iki gün kala şehit oldu, 27 yaşındaydı. Tabii bu yaşadıklarımız çok ama çok zor; ama akıbetimizin/kaderimizin güzel olacağına olan inancımız ve Allah’a güvenimiz tam. Hamdolsun, Rabbim beni evladımın, annemin, kardeşlerimin ve yeğenlerimin şehadetiyle şereflendirdi. Kararlıyız, dayanıklıyız, sabrediyoruz. İnşallah Gazze’ye döneceğiz ve yıkılan her şeyi yeniden inşa edeceğiz.

Eşinizin durumu nasıl?

Yaralı. Çadırda yaşamaya çalışıyor, yaralı oğlumla birlikte. Gazze’deki herkesin durumu böyle, elhamdülillah.

Çadırlarda hayat nasıldı?

Gerçekten çok zordu. Savaşa, korkuya, şiddetli bombardımana, şehitlere ve yoğun yıkıma rağmen elimizde büyük bir hazine vardı: Kur’an-ı Kerim. Yaşadığımız çadırları hafızlık merkezine dönüştürdük. Hep deriz ki zaferimiz için tek silahımız Kur’an’dır. Korkuyu uzaklaştırmanın yolu da Kur’an’a yaklaşmaktı. Kur’an okuma ve hafızlık halkaları oluşturduk. Maşallah çok fazla çocuk, genç kız ve kadın Kur’an’la vaktini doldurdu; maşallah bol bol okudular ve ezberlediler. Yeni neslin maşallahı var. Bu sağlam imanımız sebebiyle ki kurtuluş ve Gazze’ye dönüşümüz yakındır inşallah.

Mısır’da ne gibi zorluklar çekiyorsunuz?

Hastanede gerektiği gibi tedavi olma ve ilaç alma imkânı bulamadık. Başta durum bizim için gerçekten çok kötüydü. Ama hamdolsun, Rabbimin keremi sayesinde çocuklarımın tedavisi tamamlandı. Hastaneden çıktıktan sonra bir daire kiraladım. Burada 3 kızım ve 1 oğlumla birlikte yaşıyorum, elhamdülillah.

Savaş nasıldı?

Savaş gerçekten çok zordu ve çok acıydı, en sevdiklerimizi bizden aldı. Âlemlerin Rabbi böyle takdir buyurdu, elhamdülillah. Şeyh Ahmed Yasin, Kur’ân-ı Kerim’e dayanarak Mescid-i Aksa’nın 2026-2027 yılları arasında özgürlüğe kavuşacağını öngörmüştü. Biz de Allah’ın izniyle özgürlüğün yakın olduğuna inanıyoruz. Başımız dik şekilde vatanımıza, Gazze’ye döneceğiz; Aksa’ya gidip namazlarımızı kılacağız inşallah.

Peki, ya bu öngörüsü gerçekleşmezse?

Biz Allah’a iman ettik, O’nun kelamı Kur’an-ı Kerim’de bu müjde var. Döneceğimize iman ediyoruz. Biz topraklarımıza, akidemize ve dinimize sımsıkı bağlıyız.

Savaştan neler öğrendiniz?

Savaş bize çok şey öğretti: Allah’a çok daha fazla yakınlaşmayı, daha çok sabretmeyi, daha sıkı kardeş olmayı, birbirimize daha fazla tutunmayı, aç-susuz kaldığımızda çok daha fazla sabretmeyi... Savaşta yaşadığımız her şeye tahammül ettik.

Savaş çocuklarınızı nasıl etkiledi?

Mısır’da gökyüzünden uçak geçerken hala çocuklarımız korkuyor. Kapı çarpsa çığlık atıyorlar. Özellikle seslerden çok etkileniyorlar. Ancak her halimize hamdolsun.

Başka problemler yok mu? Konuştuğum bazı Gazzeli anneler, mesela çocuklarıyla problemler yaşamaya başladıklarını, çocuklarının söz dinlemez hale geldiklerini vs. söylemişlerdi.

Ben ev hanımıyım. Pek dışarı çıkmıyorum, evimdeyim. Çocuklarımın eğitimiyle, hafızlıklarıyla ilgileniyorum. Buraya tedavi için geldik ve bu süre boyunca vaktimizi en iyi şekilde geçirebilmek için elimizden geleni yapıyoruz. Kur’ân ezberliyoruz; inşallah Gazze’ye hep birlikte hafız olarak döneceğiz. İnanıyorum ki oğluma ve kocama hayırla döneceğiz.

Aksa Tufanı Operasyonu’nun yapılmasına kızanlar olmuyor mu?

Tabii ki niye bu yapıldı diyenler var ama biz biliyoruz ki hepsi Rabbimizin iradesiyle gerçekleşti. Aksa Tufanı bize kardeşliğin, dertlere derman olmanın ne manaya geldiğini öğretti. Aksa Tufanı bize kimlerin dost olup olmadığını gösterdi, gerek devletler gerekse bireyler düzeyinde. Savaş bütün perdeleri kaldırıp her şeyi bize apaçık görünür kıldı, elhamdülillah.

 


13 Aralık 2025 Cumartesi

Z.T.KOR: AKSA TUFANI BENİM DE TUFANIM OLDU

 

FİLİSTİN’İ KALEMLERİNDEN DÜŞÜRMEDİLER

Latife Beyza Turgut

Yeni Şafak, 15.10.2025

https://www.yenisafak.com/hayat/filistini-kalemlerinden-dusurmediler-4758546

İki yıldır süren işgalin gölgesinde, dünya vicdanının en büyük sınavını verirken; yazarlar Filistinlilere yönelik bu soykırıma kalemleriyle tanıklık ediyor. Kalemlerinden Filistin’i düşürmeyen yazarlar Raja Shehadeh, Khaled Beydoun, Asma Nadia, Nabila Adani, Kim Mehmeti, Yıldız Ramazanoğlu, Taha Kılınç, Savaş Ş. Barkçin ve Zahide Tuba Kor kişisel Filistin günlükleriyle insanlığın hafızasına not düşüyor.

Zahide Tuba Kor: “Aksa tufanı benim de tufanım oldu”

7 Ekim 2023’ten bu yana geçen iki yıl içerisinde Filistin meselesi sizin için kişisel gündeminizde nasıl bir yer tuttu?

“Aksa Tufanı benim de tufanım oldu” diyorum hep şakayla karışık. Özellikle ilk beş ay neredeyse her gün şehir şehir, ilçe ilçe gezip 7 Ekim neden yaşandı, neydi ne değildi anlattım. Son iki yıl ömrümün en yoğun dönemi. Konferanslar, seminerler, yazılar… Bir de bu süreçte İsrailli tarihçi Avi Shlaim’in hatıratını çevirdim ve iki tane de kitap yazdım; çünkü söz uçar, yazı kalır. Bu arada gündemim sadece Filistin de değildi, İsrail’in Lübnan ve İran’a saldırıları, Suriye’de rejim değişimi ve İsrail’in ülkeyi karıştırması… hepsini takip etmek, anlatmak, yazmak zorundaydım. Çok yorucu bir dönemdi.

Bu süreçte yaşam alışkanlıklarınızı etkileyen/dönüştüren şeyler oldu mu?

Zaten işkoliktim, tamamen işime göre yaşar oldum. İki senedir kendime ayırdığım tek bir günüm bile olmadı. Mecburiyetten birkaç saatliğine bir gezmeye gitmek zorunda kalsam vicdan azabı hissediyorum işlerim yarım kaldı diye. 2002’de İsrail’in Batı Şeria’daki Cenin mülteci kampı katliamından bu yana İsrail’e ve hamisi ABD’ye boykot uyguluyorum ve bu sayede tüketimimi en aza indirip sürekli üretmeyi hayat tarzı yapmıştım. Dönüşümü 2. İntifada yıllarında (2000-2005) yaşadığım için 7 Ekim’den sonra alışkanlıklarımı değiştirmem gerekmedi. Toplumdan ayrıksı bir hayat tarzım vardı; bana sadece doğru yolda olduğumu gösterdi.

Filistin mücadelesi edebiyatınızda ya da sanatsal üretiminizde nasıl bir iz bıraktı?

2004’ten beni Filistin üzerine yazıyorum, seminerler veriyorum. Filistin zaten 20 yıldır çalışma alanım. Bütün çalışmalarımın yer aldığı Ortadoğu Günlüğü blogumdaki 900 küsur içeriğin birkaç yüzü Filistin ve İsrail’le ilgiliydi. 7 Ekim, çalışmalarımı değiştirmedi, artırdı.

Tüm dünyanın gözü önünde Filistin’de yaşanan bu soykırımın geleceğe yönelik nasıl bir etki bırakacağını öngörüyorsunuz?

7 Ekim ve soykırım bir dönüm noktasıdır. Uluslararası sistemin ve devletler arası ilişkilerin işleyişini, Filistin-İsrail çatışması tarihini, ırkçı ve sömürgeci bir ideoloji olan Siyonizmin gerçek yüzünü, Siyonistlerle iltisaklı grupları, rejimlerin karakterini, toplumların ve bireylerin halini gösteren bir ayna oldu. Artık her şey değişiyor.

 

TAMİMİ’DEN ROBBİNS’A: 5 UZMAN, 5 CÜMLEDE 7 EKİM

Naman Bakaç

Perspektif, 8.10.2025

https://www.perspektif.online/tamimiden-robbinsa-5-uzman-5-cumlede-7-ekim/

Perspektif, üçüncü yılına giren Aksa Tufanı’nı, farklı disiplinlerden 5 şahsiyetin 5 cümleyle yorumlamasını istedi. Londra’da Arapça yayın yapan Alhiwar TV’nin Filistinli Genel Yayın Yönetmeni Dr. Azzam Tamimi, bağımsız analist Levent Kemal, Ortadoğu Uzmanı Zahide Tuba Kor, İstanbul Üniversitesi Dinler Tarihi Profesörü Şinasi Gündüz ve Columbia Üniversitesi Filistin Araştırmaları Merkezi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Bruce Robbins, Aksa Tufanı’na dair duygu ve düşüncelerini 5 cümlede paylaştı.

Zahide Tuba Kor: “Sömürgeci Siyonizm’in Gerçek Yüzünü Gösterdi”

7 Ekim; hayatını kaybederken dünyaya hayat vermenin, ölürken diriltmenin, bir grup yiğit insanın dünya ve bölge tarihinin akışını değiştirebileceğinin inanılmaz bir örneği oldu.

7 Ekim öyle bir hamleydi ki dünyanın akıl ve vicdan sahibi insanlarına uluslararası sistemin ve devletler arası ilişkilerin işleyişini, bir yüzyıllık Filistin-İsrail çatışması tarihini, ırkçı ve sömürgeci bir ideoloji olan Siyonizmin gerçek yüzünü, Siyonistlerle iltisaklı grupları, rejimlerin karakterini, toplumların ve bireylerin halini gösteren bir ayna oldu.

Soykırım savaşına direnen şerefli insanlarıyla Gazze; dünyadaki bütün maskeleri düşüren, ezberleri bozan, bilgileri ve hayatları sorgulatan, bütün dünyaya türlü türlü dersler veren muazzam bir okul oldu.

7 Ekim ve Gazze dünyaya dedi ki “Kendi özgür iradenizle şekillendirdiğinizi zannettiğiniz hayatınızı ve düşüncelerinizi esir almış prangaları artık kırın, ideolojilerden ve önyargılardan bağımsız insanî ve vicdanî bir duruşu benimseyin, tüketimi bırakıp üretim toplumuna geçin, bir ömür boykot fikrini zihinlerinize yerleştirin ve yitirdiğiniz öz değerlerinize dönerek özgürleşin.”

20 yıldır Ortadoğu’nun savaş bölgelerini çalışan biri olarak kendime ne kadar doğru bir alan seçtiğimi, emeklerimin boşa gitmediğini, meselelere yaklaşımımın isabetli olduğunu, yıllardır hamasete karşı yürüttüğüm savaşın ve bilgi seferberliğinin haklılığını gösterdiği gibi, 2002’de Batı Şeria’daki Cenin mülteci kampı katliamından itibaren ABD ve İsrail’e karşı boykota başlamamın ve tüketimi iyice azaltıp sürekli üretmeye odaklanan hayat tarzımın da doğruluğunu teyit etti.

 


15 Ekim 2025 Çarşamba

ZAHİDE TUBA KOR İLE AKSÂ TUFANI ÜZERİNE SÖYLEŞİ


ZAHİDE TUBA KOR İLE AKSÂ TUFANI ÜZERİNE SÖYLEŞİ

İnsicam dergisi, Ekim 2025, sayı 56, sf.24-29

NOT: Blogdaki şahsıma ait bütün yazı, röportaj, tercüme, fotoğraf ve infografikleri ancak kaynak göstermek şartıyla kullanabilirsiniz.

NOT: Blogda yer alan 950 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.


Hocam, sizce Gazze’de yaşanan felaketlerin ardından “sonrası” için mümkün senaryolar nelerdir?

Maalesef olumlu bir senaryo göremiyorum. İsrail, Batı’nın tam desteğini alıp vahşeti en ileri boyutta kullanarak Gazze’yi yok etmeye çalıştı; ama Gazzelilerin iki yıldır tek başlarına ölümüne direnişi karşısında hedeflerine ulaşamadı. İsrail ilk defa boyun eğdiremediği ve satın alamadığı dişli bir düşmanla karşı karşıya kaldı. Bu süreçte dünyada giderek bir nefret odağına dönüştü ve yalnızlaştı. Ama ne yazık ki her şeyin İsrail aleyhine döndüğü bir ortamda, Müslüman ülke liderleri Trump’ı güya ateşkes için ikna ederek İsrail’e can simidi oldular.

Trump’ın açıkladığı 20 maddelik plan şaka gibi, ama Gazzeliler için tam bir kâbus. İki sene boyunca ABD-İsrail ikilisine boyun eğmemiş bir şerefliler topluluğu, Müslüman ülkelerin baskısıyla teslime zorlanıyor. Planın her maddesi tuzaklarla dolu. Filistin’de yüzyıl sonra yeniden bir manda rejimi kurulması öngörülüyor; ABD-İngiltere-İsrail ortaklığı ve Müslüman ülkelerin finansmanıyla. Direnişin İsrail’e karşı en önemli kozu olan esirleri daha ilk aşamada elinden almaya kalkışıyorlar; sonrasında Netanyahu’nun anlaşmadan cayacağı yüzde 100 olduğu halde. İsrail, tarihinde hiçbir anlaşmaya tam uymamıştır. Dahası, İsrail’in lügatinde uzlaşma, taviz ve anlaşma yoktur. Eğer bir anlaşmaya sadık kaldıysa karşılığında çok daha büyük kazanımlar elde ettiği içindir. 27 Kasım 2024’te Lübnan’da varılan ateşkese rağmen İsrail, hemen her gün Lübnan’ı bombalamayarak 1000 küsur ateşkes ihlali yaptı. Gazze’de farklı mı olacak?

Trump ekibi, Amerikan tarihinin en İslamofobik, Evanjelik ve İsrail’den fazla İsrailci yönetimidir. İsrail’in her yaptığının kayıtsız şartsız desteklenmesini Tanrı’nın bir emri olarak görür. Trump’ın ilk dönem ekibi de, daha evvel Reagan ve Bush ekipleri de aynı ideolojidendi. Fark, Trump’ın bu ikinci döneminde İsa Mesih’in yeryüzüne geleceğine ve bin yıl sürecek Tanrı krallığının kurulacağına inanmaları. Trump ilk başkanlık döneminde Netanyahu ne istediyse yaparak Filistinlilerin hayatını tam bir kâbusa döndürmüştü. Biz maalesef her şeye Türkiye odaklı baktığımızdan ve kendimizi merkeze koyduğumuzdan o dönem Filistinliler aleyhine neler yaptıklarının farkında bile değiliz. İş adamı diye kendisiyle pazarlık yapılabileceğini sanıyoruz. Netanyahu-Trump ikilisinin yalan söylemekte sınır tanımadığının, Müslüman yönetimleri parmaklarında oynattıklarının farkında değiliz.

Şu an yapmaya çalıştıkları şey, Filistin davasını Müslüman ülkelerin devreye girmesiyle bitirtmek, mevcut ve müstakbel bütün tehditleri ortadan kaldırarak İsrail’i bölgede kalıcılaştırmak… Trump ateşkes ve barış dese de onun kastettiği bizim anladığımızdan farklı. Netanyahu başta olduğu sürece ne Gazze’de ne de Ortadoğu genelinde savaşlar bitebilir.

Dahası, İsa Mesih’in dönüşü için MS 70’te yıkılan tapınağın yeniden inşası gerekiyor, bunun için de Kubbetü’s-Sahra ve Mescid-i Aksa’nın yıkılması. Bunun ‘ilahî işareti’ olan kızıl düvelerin 2022’de Teksas’ta bir Evanjelik Hristiyan’ın çiftliğinde doğurtulup kurban edilmek üzere 2023’te İsrail’e getirtildiğini hatırlatayım. Gazze’de HAMAS ve Lübnan’da Hizbullah’ı silahsızlandırdıktan sonra sıra Batı Şeria ve Kudüs üzerindeki emellerine gelecektir. Direniş örgütlerinin silahsızlandığı bir ortamda bunları kim engelleyebilecek, Gazze’deki soykırıma bile seyirci kalmış Müslüman ülke orduları mı?

Gazze’de ateşkes planı, acaba Hudeybiye Anlaşması gibi olabilir mi, Müslümanlara güçleninceye kadar zaman kazandırabilir mi diye düşünülebilir. Korkarım ki biz Müslümanlar zilletten çıkıp bağımsızlaşıncaya ve güçleninceye kadar Evanjelik-Yahudi ortaklığı bölgesel hedefine ulaşacaktır. 77 yıldır Filistin işgal altında olduğu halde gerekli hazırlıkları yapmamışız; hamaset kolaycılığından çıkıp bundan sonra mı yapacağız?

Son olarak Gazze’deki silahlı gruplar ateşkesi kabul etse de etmese de İsrail saldırmayı sürdürecektir. Ateşkes gerçekleşse bile kurmaya çalışacakları düzen işlemeyecektir. İki yıldır ABD’nin Gazze’de çözüm diye ortaya attığı hiçbir öneri ve sahada uygulamaya koyduğu hiçbir plan tutmadı. Bu da öyle olacaktır. İsrail’in içi iyice karışmış vaziyette; Gazze’de bir ateşkesin olması da olmaması da iki kutuptan birini isyana sevk edecektir. Kısaca ortada ne Gazzeliler ve Filistinliler ne de İsrailliler için iç açıcı bir senaryo var.

 

Medya, sosyal medya ve kamu diplomasisi, Gazze meselesinin küresel algısını nasıl şekillendiriyor? Propaganda ve dezenformasyon riskleri nelerdir?

Gazzelilerin çektiklerinin çok benzerleri, geçmişte Irak ve Suriye’de yıllarca yaşandı, halihazırda Sudan’da yaşanıyor. Ama sosyal medya o dönemlerde veya ülkelerde etkili olmadığı için yaşananlar dışarıya yeterince yansımadı, yansısa da dünyayı harekete geçiremedi. İlk defa dünyanın Gazze’de olan biteni görmesinde sürekli canlı yayınlar yapan el-Cezire kanalı kadar Filistinlilerin sosyal medyayı iyi kullanmasının etkisi büyük.

Dünyada neredeyse bütün büyük sosyal medya ağları ve köklü geleneksel medya kuruluşları Siyonistlere aittir. Yıllarca onların filtresinden (sansüründen) geçerek Filistin haberleştirildi, İsrail argümanları dünyaya pazarlandı. Ama son yıllarda Filistinliler, düşmanını düşmanının silahıyla vurmakta maharet kazandı. Bu, son derece önemli. Sosyal medyayı iyi kullanmaları sayesinde dünya ilk kez 2021 Mayıs’ında, ikinci kez 7 Ekim 2023’ten bu yana Filistin gerçeğine uyandı. 2021 Ramazan’ında Kudüs’te yaşanan olaylar, akabinde Gazze’de 11 gün süren savaş sırasında dünya ayağa kalkmış ve ABD ile İngiltere’de o döneme kadar ki en kalabalık Filistin’e destek eylemleri yapılmıştı. İsrail, söylem tekelini yitirmenin şoku ve paniği içindeydi. 2,5 yıl sonra bu defa Gazze, bir soykırımın canlı canlı ekranlarda izlendiği ilk savaş oldu. Bu bakımdan bir devrim.

İlk defa Batı’da gençler, geleneksel ve sosyal medyada sansüre rağmen Tik-Tok’un da katkısıyla Gazze’den haberdarlar ve yönetimlerine öfke içindeler. Tam da bu yüzden Amerikalı Siyonistler kısa süre evvel Tik-Tok’u kontrollerine aldılar.

2024 Kasım’ında dışişleri bakanlığına getirilen Gideon Saar, küresel alanda İsrail’i aklayıcı bir propaganda hamlesi başlatacaklarını ilan etmişti. İsrail bunun için tarihinin en büyük bütçesini ayırdı. Artık sanal dünyada sansür ileri boyutta; içerikler kaldırılıyor, kanallar/hesaplar kapatılıyor. Önümüzdeki süreçte Gazze’de savaş bittiğinde sanal dünyadaki soykırıma ait tüm video ve görsellerin silineceği söyleniyor. Hatta ellerinizdeki bütün görsel malzemeleri farklı farklı yerlerde saklayın deniyor.  

Ne derece başarılı olurlar henüz bilmiyoruz. Ama şunu hiç unutmayın: Unutmak da hatırlamak da bir hafıza işi değil, siyasi ve ideolojik bir tercihtir. Tıpkı Kemalizmin Arap ve İslam dünyasıyla aramıza duvar örme amaçlı nice propagandasına halkımızın ekseriyetinin inanması gibi. Hatta 7 Ekim’den sonra ülkemizde “Gazze’den bize ne? Araplar bizi arkamızdan vurdu, Filistinliler toprak sattı” dendiğini veya “Durup dururken HAMAS bu terör saldırısını neden yaptı? Acaba İsrail ajanı mı?” diye sorgulandığını düşünürsek, bütün kayıtların silindiği bir ortamda gelecek nesillerin Siyonist propagandaya inanıp “7 Ekim 2023’te Gazzeli teröristler İsraillilere soykırım yapmış” demesinin önünde nasıl bir engel olabilir?

Bir de yapay zekâ meselesi var. Gelecek nesiller bizim gibi ansiklopediler, kitaplar veya basılı kaynaklardan araştırma gayretinde muhtemelen olmayacaklar, bir tıkla her şeyi yapay zekaya soracaklardır. Bunun da ipleri yine Siyonistlerin elinde. Şu an bile Gazze ve HAMAS lehine bilgiler sansürlü; yapay zekâ İsrail aleyhine haberleri çevirmeyi reddediyor. Bu gidişat nereye varır?

Velhasıl, bugün küresel atmosfer İsrail aleyhine diye kalıcı sanıp da rehavete kapılmamalıyız. Çok çalışmamız lazım hem de çok…

 

Daha önceki çalışmalarınızda Hamas’ın “dış güçlerin maşası olma algısının kırıldığı” ve kendi iradesiyle hareket eden bir aktör olduğunun anlaşıldığını belirtmiştiniz. Hamas’ın bölgesel bir aktör olmaktan çıkıp özerk bir aktöre dönüşme sürecini nasıl yorumluyorsunuz?

Buna mecburdu. Filistin’e destekçi herhangi bir bölge ülkesi, 7 Ekim operasyonundan önceden haberdar olsaydı engellemeye çalışırdı, emin olun. Çünkü Aksa Tufanı, sadece İsrail-Körfez ülkeleri arasında değil, bölge çapında eski hasımlarla ilişkileri düzeltme, milli menfaat ve iktisadi fayda doğrultusunda yeni bir düzene geçme çabaları iyice ilerlemişken yaşandı. Eğer operasyon olmasa Ekim 2023’te Netanyahu Ankara’ya gelecek ve Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki tecridini de kıracak önemli anlaşmalar imzalanacaktı; yine Suudi Arabistan ve İsrail İbrahim Mutabakatı’na imza koyup ilişkileri normalleştirecek, bu sayede yeni boru hatlarını ve ticaret yollarını da içeren bölgede yepyeni bir düzen kurulacaktı. İran, baş düşmanı Suud’la bile barışmış ve Biden yönetimiyle nükleer müzakereleri sürdürmekteydi; müttefiki Esed rejimi bölgede yeniden meşru bir aktöre dönüşmüştü. Katar -İsrail ve ABD’nin onayıyla- yıllardır Gazze’nin hamisi ve ana finansörüydü; burada büyük yatırımları vardı. Hal böyleyken Gazze için kim neden bütün bu kazanımlarını çöpe atsındı ki?

Şunu unutmayın: İsrail’le gerçek bir mücadele çok büyük bedeller ödemeyi gerektirir. Bunu isteyen herhangi bir devlet ve hükümet olduğunu düşünmüyorum. Devletler, bir başkası için milli güvenliğini tehlikeye atmazlar, hele hele İsrail gibi herhangi bir kırmızı çizgisi olmayan bir haydut devletle karşı karşıya gelmek istemezler. Eğer 7 Ekim operasyonunun arkasında olsalardı Gazze’deki müttefiklerini bu denli yüzüstü bırakmazlardı. Bırakın savaşa müdahil olmayı, ekonomi bile bir silah olarak kullanılmadı, ticari ilişkiler kesilmedi.

Bu arada Kassam Tugayları’nın İsrail’e içeriden herhangi bir bilgi sızmaması için bu operasyonu HAMAS’ın siyasi kanadından bile sakladığı, içerideki lider kadroya birkaç gün evvel haber verdiği, dışarıdaki siyasi liderlerin hiç haberi bile olmadığı söyleniyor.  

2020 İbrahim Mutabakatları süreci Filistinliler pahasına, onların yok sayılmasıyla kurulmakta olan yeni bir bölgesel düzendi. 7 Ekim, Filistin meselesi ve davası, tarihin ‘çöp sepeti’ne atılmadan yapılmış son bir çıkış ve çırpınıştı. Zannettiler ki Arap ve İslam dünyası İsrail saldırganlığı karşısında uyanacak ve kendilerine destek verecek. Ama olmadı.

 

7 Ekim 2023’ten bu yana Gazze’deki abluka koşullarında hayatta kalma mücadelesi ile davanın sadece silahla değil, bilim, sanat ve edebiyatla da savunulabileceği vurgulanıyor. Bu sivil direniş ve inovasyon kapasitesi, Filistin davasının geleceği için ne gibi potansiyeller barındırıyor?

Kesinlikle, ben de bunu söyleyenlerdenim. İsrail ve Siyonistler, sadece silah gücüyle ve komployla değil bilim, sanat, edebiyat ve medyadaki etkinlikleriyle ve icatlarıyla da dünyada hakimiyet kurdular. (Mesela ileride Dünya Siyonist Örgütü başkanı ve İsrail’in ilk cumhurbaşkanı olacak kimyager Haim Weizmann, Birinci Dünya Savaşı sırasında patlayıcı üretiminde çığır açıcı icadıyla İngiliz yönetiminin saygınlığını kazanmıştı.) Bana İslam dünyası ne zaman ve nasıl ayağa kalkar diye soranlara “Kaç tane Nobel Ödülü almış Müslüman bilim adamı ve edebiyatçımız var?” diyorum. Mesele Nobel Ödülü almak değil, bu alanlarda dünya çapında çığır açıcı ve etkili ürünler vermek. Bunu başarmadığımız sürece Siyonistlerin ürünlerinin ve fikirlerinin tüketiciliğine ve taklitçiliğine mahkûm kalırız.

Tek başına askeri ve siyasi güçle bir dava kazanılmaz, bir mücadele başarılı olmaz. Öte yandan silahsız, sadece bilim ve sanatla bu işin başarılacağını sanmak da kendimizi kandırmak olur. Çünkü İsrail’in ve müttefiklerinin anlayacağı tek dil güçtür. Ama davaya dünyayı katmak ve vicdanları harekete geçirip bir küresel koalisyon oluşturmak için kültür-sanat ve medya/propaganda alanında etkili olmak son derece önemli. Yani aynı anda bütün unsurlarda ilerleme kaydetmeliyiz, tıpkı İsrail’in yaptığı gibi.

Çağımız görsellik çağı; Filistinlilerin yaşadıklarını ve İsrail’in suçlarını belgeleyen filmler ve belgeseller çok önemli, romanlar ve oto/biyografiler de. Filistinli şair Mahmud Derviş’in tek bir dizesi, bazen koca bir akademik kitaptan daha fazlasını söyler, bazen de tek bir kare fotoğraf veya video… Dünyada sistemsel krizlerin de etkisiyle insanlar siyasetten bıkmış durumda, gençler siyasete ilgisizler; onlar kültür-sanat, spor veya sosyal medya üzerinden davaya çekilebilir. Bu yüzden sanatçıların ve sporcuların duyarlılığı önemli. Etkili ve ikna edici bir söylem üretmek ve o söylemle Siyonistlerin yalanlarını ifşa etmek gerek. Dünyadaki siyasetçiler İsrail’in ve müttefiki ABD’nin esirleri; buna karşı güçlü bir sivil toplum hareketliliği de ancak kültür-sanat üzerinden sağlanabilir.

İsrail’in yetmiş küsur yıldır kimlere suikast düzenlediğinin izini sürersek Filistin direnişinde ve davasında kimlerin kritik roller oynadığını daha iyi anlarız. Nitekim İsrail sadece direniş liderlerini şehit etmedi; geçmişte mesela Filistinli romancı ve gazeteci Gassan Kenefani’yi ve Hanzala karakterinin çizeri karikatürist Naci el-Ali’yi ya da geçtiğimiz yıllarda önemli Filistinli mühendisleri de suikastlarla ortadan kaldırdı. Yani kalem ve kelam da, mühendislik ve teknik icatçılık da silah kadar önemlidir. 7 Ekim’den sonra da Gazze’de yüzlerce kameramanı, gazeteciyi, doktoru, sağlık görevlisini, ambulans şoförünü, arama-kurtarma görevlisini, akademisyeni, öğretmeni, âlimi, sanatçıyı, mühendisi, insanî yardım görevlisini vd. katletti. Bunların hepsi farklı metotlarla direnişin kritik birer parçasıydı.

 

Batılı rejimlerin ikiyüzlülüğü ile Batı halklarının (özellikle gençlerin) Filistin’e verdiği destek arasındaki çelişkiyi görüyoruz. Batı’daki bu yeni nesil aktivizm, uzun vadede Batı’nın Ortadoğu politikalarında somut bir değişikliğe yol açabilir mi?

Değişime yol açma ihtimali yüksek. Çünkü -pek farkında değiliz ama- zaten her şeyin değişmekte olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Mevcut dünya düzeni zaten 2008’den beri sorgulanıyordu, memnuniyetsizlikler çoktu. 7 Ekim’le Siyonizmin maskesi ilk kez bu denli düştü, tüm çıplaklığıyla ne oldukları görüldü. İsrail’in bu dünya düzeninin nasıl paydaşı olduğu ve Siyonistlerin hem ABD’yi hem de ABD üzerinden dünyayı nasıl esir aldığı görüldü. Batı’da hakikaten bir uyanış var. Amerikan halkı İsrail’i sorguluyor. İsrail’i Ortadoğu’da değerli bir müttefik değil, Batı’nın sırtında bir yük olarak görenlerine sayısı artıyor. Ortadoğu’nun bastırılmış halkları zaten içten içe kaynıyor, toplumsal patlamalar her yerde an meselesi.

Halihazırda İsrail’i ölümüne savunanlar (i) Siyonist propagandalarla beslenmiş yaşça ileri nesiller, (ii) ideolojik veya dinî sempati duyanlar (Evanjelikler, İslam düşmanı aşırı sağcılar gibi), (iii) kariyerini Siyonist çevrelere borçlu olanlar, (iv) hedeflerine ve çıkarlarına İsrail’le işbirliği içinde erişebileceklerini inananlar (yani çıkarcılar), (v) koltuklarını Siyonistlere borçlu olan veyahut İsrail aleyhine bir adım atarsa devrilmekten korkan devlet başkanları ve yöneticiler… Mevcut liderler ve siyasetçiler kuşağı öldüğünde veya çekildiğinde, şu anki gençler siyasete girdiğinde daha farklı politikalar görebiliriz.