3 Mayıs 2026 Pazar

GAZZELİ HANIM: “YAŞADIĞIMIZ BÜYÜK İMTİHANDA SERMAYEMİZ VE DAYANAĞIMIZ KUR’ÂN AYETLERİ”


BÜTÜN AİLESİ ŞEHİT DÜŞÜP TEK OĞLUYLA HAYATTA KALAN GAZZELİ BİR HANIMLA RÖPORTAJ: “YAŞADIĞIMIZ BÜYÜK İMTİHANDA SERMAYEMİZ VE DAYANAĞIMIZ KUR’ÂN AYETLERİ”

Kahire, 11.3.2026

Röportajı yapan: Zahide Tuba Kor


Gazze’nin neresindensiniz, savaştan evvel ne işle meşguldünüz? Savaşta neler yaşadınız, kaç şehidiniz var?

Aslen Tell el-Havâ’danız, daha sonra Nasr bölgesine taşındık. Savaştan evvel online satış yapıyordum, Türkiye’den Gazze’ye kıyafet getirtip satıyordum. Satışlar sadece internet üzerinden olduğu için savaştan sonra işimi sürdürme imkânım kalmadı. Eşim muhasebeciydi. Yaşadığımız ev bombalandı ve enkaz altından tek bir oğlum benimle birlikte yaralı kurtarıldı, ailemden 10 şehit verdik. Eşim, 5 ve 2 yaşlarındaki çocuklarım Yeman ve Julia, annem, babam, 5 aylık hamile kız kardeşim İslam ve üniversiteden yeni mezun diğer kız kardeşim Nur şehit düştü. Tek erkek kardeşim Halil de daha sonra savaşırken şehitlik mertebesine ulaştı.

Enkazdan çıkarılan oğlum Hamza ölümden döndü. Aldığı yaralar öylesine tehlikeliydi ki doktorlar ne yapacaklarını bilememişler. İç kanaması vardı. Akrabalarım doktorlara “Annesi için elinizden geleni yapın, sağ kalan tek çocuğu” demişler. Ben enkaz altındayken kim şehit düştü kim hayatta bilmiyor, sürekli “Allah’ım ben kaza ve kaderime razıyım (Allahümme inni raziyye ala kazai ve kaderi)” diyordum. İki yaşındaki kızım enkaz altında benim kucağımdaydı. Enkazı kazıp çıkarırlarken bana nefes alıp verdiğini söylediler. Onu yoğun bakıma almak istemişler ama çok küçüktü, birkaç gün sonra hayatını kaybetti. 15 Ekim doğum günüydü, üç gün sonra 18 Ekim 2023’te vefat etti, yani savaşın en başında...

Allah’ın takdirine razıyız, elhamdülillah. Ama imanımız, akidemiz ve sabrımız olmasaydı dayanamazdık. “Allah’tan geldik, yine O’na döndürüleceğiz” diyoruz. “Allah yolunda öldürülenleri ölü sanmayın, aksine onlar Allah katında diridirler” ayetine inanıyor ve bu sayede sabrediyoruz.

Oğlunuz Hamza Gazze şartlarında tedavi görebildi mi, nasıl iyileşti?

Oğlum Şifa Hastanesi’nde yoğun bakımdayken bütün bedeni cihazlara bağlıydı. Henüz daha tedavisi devam ederken işgal kuvvetleri hastaneyi kuşattı, çıkmak zorunda kaldık. Altı saat kuzeyden güneye yaya yürüdük. Kuşatma altında kontrol noktalarından geçtik. Tehlikeli bir yolculuktu. Savaş uçaklarından bombalar yağıyor ve tanklardan ateş ediliyordu. Böyle bir ortamda kuzeyden çıkmak zorunda kaldık. Güneye vardığımızda çadırda yaşadık. Çadırlarda yazın yakıcı sıcakları da kışın dondurucu soğukları da tattık, çok zorluk çektik. Hamza’nın durumu aşırı soğuklarda ve sıcaklarda daha da kötüleşti, istifra etmeye başladı. Elhamdülillah, tanıdıklar bizi Refah sınır kapısından geçirebildi. Bu sayede Hamza’nın tedavisine Mısır Arap Cumhuriyeti’nde devam etmemiz mümkün oldu. Burada hastanede iki ay kaldık. Ameliyat olması gerekiyordu ama doktorlar yaşı küçük olduğu için korktular. Hareketlerini nispeten yapabildiğinden hem Mısırlı hem de yabancı altı doktor, ameliyat yapmak gerekmediği konusunda hemfikir oldu, sadece yüzme egzersizleri verdiler. Diyaframında sıkıntı var; ama genç olduğu için ameliyatsız da diyafram kasının gelişmesi mümkün. Kontrol için altı ayda bir ekokardiyogram (EKO) çekiliyor. Ağırlık kaldırması veya ağır işler yapması yasak. Şükürler olsun, iyi durumda. İnşallah ameliyata gerek kalmaz. Çünkü riski büyük, geriye kalan tek oğlumu da kaybedemem.

Mısır’da hayatınız nasıl geçiyor?

Bizi bu hayırlı Ramazan günlerinde bir araya getiren Allah’a hamdolsun. Koskoca bir aileydik, ama Hamza ile birlikte yalnız kaldık. Yaralarımız çok derin. Hele şu mübarek günlerde geçmişte ailelerimizle geçirdiğimiz güzel vakitler, şehitlerimiz ve ahbaplarımız aklımızdan çıkmıyor. Normal günlerde Hamza’yla evde tek başımıza oturuyoruz; öyle günler oluyor ki evden hiç çıkmak istemiyorum. Ancak akşam olunca uyanıp bir şeyler yapabilecek hale geliyorum.

Bayramlar bize sevdiklerimizi ve kaybettiklerimizi hatırlatıyor. Eşim, ebeveynim, iki küçük evladım Julia ve Yeman aklımdan çıkmıyor. Üzerinden kaç sene geçerse geçsin insan evladını, sevdiklerini unutamıyor. Denildiği gibi, evlada paha biçilemez… Her bayram hala anne-babamla bayramlaşmayı bekliyorum; ama bu ailesiz ve kimsesiz geçirdiğimiz üçüncü Ramazan ve bayram olacak. Allah’tan sabır diliyorum. Allah’ın yardımı olmadan bu musibetlere dayanamazdım. Düşünün, kendi evinin hanımıyken ve memleketindeyken, ailene her gün türlü türlü yemekler ve tatlılar yapıp sofralar kurarken, aniden her şey değişiveriyor ve her gün farklı bir arkadaşının evinde yaşamaya başlıyor, göçebeye dönüyorsun. Artık yerleşik bir hayatın olmuyor, istikrar kalmıyor. Hep diyorum ki istikrardan daha kıymetli bir nimet yok şu dünyada.

Gurbette dostlarla beraber olmak, iftar sofralarında oturmak aileyi aratmasa da yine de bundan mutlu değilim, aile birliğini ve geçmiş güzel günleri özlüyorum; beraber kılınan teravih namazlarını, bayramlık kıyafet alışverişlerini, bayramlık yiyecekler hazırlamayı... Gazze’deyken arkadaşlara değil, küçük çekirdek aileme odaklanmış bir hayatım vardı; eşim, çocuklarım ve anne-babamdan müteşekkil. Onları kaybettikten sonra çevrem büyüdü, arkadaşlıklarım çoğaldı. İnsan gurbetteyken dosta ihtiyaç duyuyor. Her halimize hamdolsun.

Geçtiğimiz üç senede yaşananlar ve savaş size neler öğretti?

Dünyevi şeylere bağlanmamak gerektiğini öğrendim. Eşime, çocuklarıma ve aileme son derece düşkündüm. Ama herhangi bir beşere duyduğumuz sevgi Allah sevgisini aşmamalı, savaş bana bunu öğretti. Hamza geriye kalan tek oğlum ve artık onu Allah’a emanet ediyorum. Burada iftar ve sair faaliyetler olduğunda koştururken Hamza’yla ilgilenemedim, nerede ne yapıyor takip edemedim diye insanlar bana “Tek oğlunu nasıl bırakırsın, ona göz kulak olmalısın” dediler. Oysa ben onu “Sen benim kurtulan tek oğlumsun, senden başka ailemden kimsem kalmadı” diyerek korkuyla büyütürsem sağlıklı gelişemez ve sağlam bir karaktere sahip olmaz.

Hamza yoğun bakımdayken ona söylediğim ilk söz şu olmuştu: “İslami eğitim alırken Resulullah sallallahu aleyhi vesellemin de bir yetim olduğunu öğrendiğini hatırlıyor musun? Allah’a Peygamber Efendimizden daha sevgili kim olabilir ki o bile bir yetimdi...” Bedeni cihazlara bağlıyken ısrarla Peygamber Efendimizin de bir yetim olduğunu ve bunun bir lütfu ilahi olduğunu anlattım. İlk andan itibaren ona Peygamber gibi bir yetim olmanın gururunu aşılamaya çalıştım. “Rabbimiz seni yetimlikle şereflendirdi” dedim. Hamza her girdiği ortamda büyük bir gururla kendini “şehit oğlu”, “şehit kardeşi” ya da “şehit torunu” diye tanıtıyor. Şehitlik herkese nasip olmaz. Allah’a hep akıbetimizi hayırlı eyle diye dua ediyorduk, çok şükür ki ailemin sonu şehadet oldu.

Bazen soruyorum, “Allah’ım hikmetini ben göremiyor, bilemiyorum; ama sen biliyorsun. Neden beni de ailemle beraber almadın?” diye. Hepimiz aynı odadaydık; küçük kızım Julia benim, Hamza da eşimin kucağındaydı. Ama Allah benim ve Hamza’nın yaşamasını, kızımın ve eşimin şehit olmasını takdir etti. Bu, takdir-i ilahi değildir de nedir? Beş aylık hamile olan kız kardeşim, evimize füze düştüğünde hemen vefat etmedi; enkaz altında Allah’a “Canımı çocuklarım için bağışla” diye dua ediyordu. Arama kurtarma ekipmanı azdı ve kol gücüyle bizi kurtarmaya çalıştılar. Enkaz altında yaklaşık bir saat kaldık. Bize ulaştıklarında çok şükür başımız örtülü ve namaz kıyafetlerimizleydik; çünkü bombalanma ihtimaline karşı tedbiren gece-gündüz namaz kıyafetlerimizle duruyorduk. Rabbim kız kardeşime şehitlik nasip ederken üç çocuğunu da yaşattı, enkazdan kurtarıldılar. Bu, bir kader. Enkaz altında bir tek kız kardeşimin sesini duyabiliyordum ve sesi kulaklarımdan hala silinmiyor. Arama-kurtarma ekibi geldiğinde biri yanındakilere kız kardeşimin şehit olduğunu söyleyip hala hayatta olan benimle ilgilenmelerini tavsiye etti. Ama ben “Kardeşim İslam Aişe’nin sesini duydum, o hayatta” dedim. Kız kardeşime “Fazla konuşma ki ağzına toz toprak girmesin” demiştim. En son “Ya Rab, ya Rab!” dediğini duymuştum. Beni dinleyip sustuğunu sanmıştım, meğer o ruhunu teslim ediyormuş. Biraz daha kazınca kardeşimi bulup enkazdan çıkardılar. Kız kardeşim hamile olduğundan eşi onu doğumhanelerde aramış. Çünkü ona hanımı ve çocuklarının hayatta olduğu söylenmiş. Sonra diğer kız kardeşim ve amcamın eşi onu şehitler çadırında teşhis etti. Yüzünün bembeyaz ve çok güzel olduğunu söylediler. Ben gözlerimle görmesem de öyle olduğuna eminim. Yaralı olduğumdan şehitleri son bir defa görüp de onlara veda edemedim.

Savaşta öğrendiğim ilk şey, Allah’a her şartta hamdetmek oldu. O gün tek bir seferde ailemden 10 kişiyi kaybettim. Şifa Hastanesi’nde yatarken uzuvlarını yitirmiş yaralılar gördüm; küçücük çocukların kolları veya bacakları yoktu, vücutları yanıktı... Enkaz altından çıkarıldığımda ilk olarak ayaklarımın yerinde olup olmadığını sordum, çünkü onları hissetmiyordum. Yaklaşık üç ay tekerlekli sandalyeyle yaşadım. Sonra elhamdülillah yaralarım iyileşmeye başladı. Hamza’yla birlikte hayatta kaldığımız için Allah’a binlerce defa şükrettim. Hamza sargılı halde yatıyorken telefonda fotoğrafını gördüm, üzeri selofan gibi bir şeyle sarılıydı. Görür görmez bacakları yerinde mi değil mi diye sordum.

Doktora çocuklarımın adlarını söylediğimde önce yaşadıkları ama yoğun bakımda oldukları müjdesini verdi. Çok sevinmiştim. Ama daha sonra doktorun yüz ifadesi değişti, meğer o sırada çocuklarımın şehit olduğunu haber vermişler. Beni teselli etmek için Hamza’nın hayatta olduğunu söylediler. Onlara “Şehit olan kız kardeşimin oğlunun da adı Hamza; yaşayan Hamza odur” dedim. “Hayır, senin oğlun Hamza da yaşıyor” dediler. Bana ebeveynimin, eşimin, çocuklarımın ve kardeşlerimin cenazesinin götürüldüğünü söylediklerinde “En azından birini göreyim” diye yalvardım. O büyük şok içinde yalın ayak yürümeye başlamışım; yaralı halde nasıl yürüdüğümü bile bilmiyorum. O dönem basındaki haberleri hatırlıyorum, el-Cezire muhabiri Vâil el-Dahdûh yaralıların bölgeye geçişine izin verilmediğini anlatıyordu. Hepsi beyaz kefenler içindeydi. O manzarayı tarif etmek mümkün değil. Eşimin defni çok zor oldu. Defin işlemleri bile tepede uçan bombardıman uçakları yüzünden apar topar büyük bir gerginlik içinde yapıldı.

Eşim kefenlenirken çocuklarımın cenazesi de getirilmiş. Kefen açılıp çocuklarımdan biri sağına, diğeri soluna konarak eşimle birlikte gömüldü. Eşimin babası beni teselli etmeye çalışırken, o anki acıyla kendisini asla affetmeyeceğimi söyledim. Çünkü eşim ve çocuklarıma veda etmeme izin vermediler. Onları en azından son bir kez görebilseydim acım biraz hafifleyecekti. Bana “Onları görememen de Allah’tandır, sabret” dedi.

Ailemden bir tek kız kardeşim hayatta kaldı. Aslında o da yerinden olup bizim sığındığımız eve gelmişti, birlikte kalıyorduk. Ama Allah’ın takdiri, bir önceki gün evden ayrılmıştı. Ona da ailemize veda etmek, son bir kez görmek nasip olmadı. Ben en azından şehit düşmeden evvel o gün ailemi görmüştüm, çok şükür.

Bütün bu anlattıklarım, gerçekten tarifi mümkün olmayan şeyler. Unutmak istiyorum. Uyuyup uyandığında tüm aileni kaybetmiş olduğunu görmek çok zor. Biz ilk defa savaş görmüş değiliz. Savaşla büyüdük, savaşta evlendik, çocuklarımız savaşta doğup büyüdü; ama bu defaki, yaşadıklarımızın en zoru. Gazze’de şehidi olmayan tek bir aile bile yok. Mesela arkadaşım Menâr’ın ailesinden 22 kişi şehit oldu. Çocuklarıyla, eşleriyle, torunlarıyla beraber kardeşleri şehit düştü ve hala enkaz altındalar, cenazelerine ulaşılamadı. Erkek kardeşi tedavi için Mısır’a gelmişti; eşinin, çocuklarının ve torunlarının vefat haberini burada aldı. Ailesinden tek bir kişi bile hayatta değil artık. Burada birbirimizle teselli olmaya, acılarımızı hafifletmeye çalışıyoruz. Bu, Filistin halkının kaderi. Her halimize hamdolsun.

Kederimin büyüklüğünden gözyaşlarımı tutmaya çalıştım, ağlayamadım bile. Hüznümüz bitmiyor bizim. Babamı, annemi ve kardeşlerimi tek bir mezara gömmüşlerdi, ama onlardan geriye hiçbir iz bile kalmadı. Çünkü işgal güçleri, askerlerinin cenazelerini bulma bahanesiyle mezarlıklara girdi ve her yeri yıktı geçti. Artık ailemin bir mezarı bile yok. Hayatta kalan Gazze’deki tek kız kardeşim de ailemin mezarı başında en azından Fatiha okuyabilseydim diye ağlıyor.

Mücahitlerden olan erkek kardeşimin şehit düştüğü haberini 10 ay sonra aldık, burada Mısır’daydım. O ailemden geriye kalan tek dayanağımdı. Şehadet haberi aynı acı ve kederi tekrarladı, yaramızı dağladı. Onun da cesedinden iz yok. Ama elhamdülillah, Ramazan’ın ikinci günü Allah yolunda savaşırken oruçlu olarak şehit düştü. En büyük tesellim bu. Kıyamet günü Allah’ın huzuruna oruçlu olarak varacak. Kendi mahallemiz olan Tel el-Havâ’da evimizin yakınında savaşırken şehit düşmüş. İlk tankı havaya uçurmuşlar; ikinciye sıra geldiğinde İsrailli bir keskin nişancının kurşunuyla vurulmuş. Elhamdülillah, ön cephede savaşırken şehit düşmesi büyük bir şeref. Gazze’nin ve Gazzelilerin hikayesi bitmez…

Savaşa dair tüm bu anlattıklarınızı duymak çocuklarınızı olumsuz etkilemiyor mu?

Ramazan’ın ilk günü iftar buluşmasında Gazze’de yaşadıklarımız yad edilince acılarımız yenilendi. Hamza, insanların önünde dimdik ve gururlu durdu; ama gece olunca telefonda fotoğraflara ve hatıralara bakıp ağladı. Duygularını ifade eden bir çocuk değil, ketum; ama WhatsApp’ta babasına mesajlar gönderdiğini görüyorum. “Seni çok özledik babacığım”, “Annem ile ben burada yalnız olduğumuz için üzgünüz” gibi birçok mesaj gönderiyor. Hamza’nın babasıyla geçirdiği günlere dair hatırladıkları çok güzel, elhamdülillah. Cuma günleri gezerdik, deniz kenarına giderdik. Gazze hatıralarımız çok güzel.

Sadece oğlum değil, hepimiz sanki acı çekmiyormuşuz, iyiymişiz gibi görünüyoruz dışarıdan; ama gerçekte içimiz kan ağlıyor. Hz. Ali der ki “Ölümden daha zoru ayrılıktır.” Bu dünyada ölümden kaçış yok, “Allah’tan geldik ve O’na geri döneceğiz”; ama ayrılık çok acı... Hamza’ya bunun bir onur olduğunu aşılamaya çalışıyorum. Ben de kendimi “şehit annesi”, “şehit kızı”, “şehit eşi”, “şehit kardeşi” diye gururla tanıtıyorum. Biz asıl büyük mükafatı (الفوز العظيم) [yani Tevbe suresinde geçen Allah yolunda savaşanlara verilen müjdeyi; Allah’ın rızasını kazanma ve cenneti] istiyoruz. Nice insan vardır ki sonunda hiçbir mükafat kazanamaz. Allah böyle olmaktan korusun. Bize herkese nasip edilmeyen bu onur bahşedildi. [Hadis-i şerifte buyurulduğu gibi, “Mükâfatın büyüklüğü, belanın büyüklüğüne göredir. Allah, sevdiği topluluğu belalarla imtihan eder.] Kim başına gelene rıza gösterirse Allah ondan hoşnut olur (Allah’ın rızasını kazanır). Kim de rıza göstermezse, Allah’ın gazabına uğrar.” Safımız net. “Allah’ım biz senden razıyız, sen de bizden razı ol” diye dua ediyoruz.

[NOT: Yukarıda tamamını yazdığım Enes ibn Malik’ten rivayet olunan hadis-i şerif, soykırım yaşayan Gazzelileri sabır ve tevekkülle ayakta tutan en önemli dayanaklardan biridir.]

Biz camilerde Şeyh Ahmed Yasin’in öğretisiyle yetiştik. Tek doğru yolun Kur’ân olduğunu bilerek büyüdük. Onuncu sınıftayken hafız oldum. Gün geldi, Allah azze ve celle beni otuz yaşımda imtihan etti. Tüm geçmiş yıllarım aslında bu imtihana bir hazırlıktı. Ne zaman ki ebeveynimin, kardeşlerimin, eşimin, çocuklarımın hep birden şehit olduğu haberini aldım, işte o zaman dedim ki “Rabbim, tamam, senden gelen her şeye razıyım”. Böyle bir imtihan anında herkes aynı tevekkülü gösteremez. Elhamdülillah, o an Rabbim bana sekinet verdi. Camilerde aldığım dini eğitim nimeti, Kur’ân nimeti için Allah’a hamdolsun.

Bana hep “Tüm bu yaşadıklarını nasıl atlattın?” diye soruyorlar. Atlatamadık, ama Kur’ân’la sabrediyoruz. Şimdi tekrar Kur’ân ezberimi tazeliyorum. Hamza da hafızlığa başladı, ikinci cüzde. Vaktimi Kur’ân-ı Kerim’le geçiriyorum. Kur’ân’ı onuncu sınıfta ezberledim; ama şimdi dönüp hafızlığımı tazelerken sanki her ayet benimle konuşuyor, bizim hikayemizi anlatıyor, bizim sabrımızdan bahsediyor. [Âli İmran suresi 169-170. ayetlerde buyurulduğu gibi,] “Allah yolunda öldürülenleri ölü sanmayın. Bilakis onlar diridirler, Rabbleri katında rızıklanmaktadırlar. Allah’ın, lütfundan, kendilerine verdiklerine sevinirler. Arkalarından gelecek olanlara, bir korkunun olmadığını ve üzülmeyeceklerini müjdelemek isterler.” Bizim sermayemiz ve dayanağımız işte bu ve benzeri ayetler.



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder