6 Ekim 2026 Salı

Z.T.KOR: İSRAİL GAZZE SOYKIRIMIYLA BOZULAN İMAJINI DÜZELTEMEZ Mİ?


İSRAİL GAZZE SOYKIRIMIYLA BOZULAN İMAJINI DÜZELTEMEZ Mİ?

Muhit dergi, sayı 82, Ekim 2026, sf. 100-105.

Zahide Tuba Kor

 

NOT: Blogdaki şahsıma ait bütün yazı, röportaj, tercüme, fotoğraf ve infografikleri ancak kaynak göstermek şartıyla kullanabilirsiniz.

NOT: Blogda yer alan 1000’e yakın içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.

 

Gazze soykırımı, İsrail’in ve Siyonizmin gerçek yüzünü gün gibi ortaya döktü. Sosyal medya üzerinden yayılan Gazze gerçekleri sayesinde imajı yerle bir olan, dünyanın dört bir yanında halkların öfkesini çeken ve yöneticileri hakkında uluslararası mahkemelerde davalar açılan İsrail’in ve Siyonizmin günlerinin sayılı olduğu iddia edildi. Peki gerçekten öyle mi? İsrail, bozulan imajını düzeltemez mi veya bozuk imajla varlığını sürdüremez mi? İmajı ilk kez yerle bir olmayan İsrail, geçmişte sıkışmışlık dönemlerini nasıl atlattı ve kendini aklatabildi? Bilhassa 7 Ekim’in ikinci yıldönümünde varılan sözde ateşkesten bu yana imaj tazeleyebilmek için neler yapıyor?

 

Zamana yayma ve barış rüzgarlarıyla imaj tazeleme döngüsü

Öncelikle, İsrail’in on yıllarca ilmek ilmek dokuduğu uluslararası imajının gerek Mayıs 2021’deki Kudüs olayları ve 11 günlük Gazze savaşında gerekse 7 Ekim 2023 sonrası soykırımla yerle bir olması ve dünyada boykot ve tecride uğraması, Siyonistler açısında tahammülü mümkün olmayan bir gelişme. En büyük korkuları, hamileri Batı’da gayrimeşrulaşmak. Son üç yıldır bu korkuyu en yoğun şekilde hissediyorlar. Ancak onları görece rahatlatan şey, zamana yayma silahının işe yararlığını yakinen bilmeleri. Çünkü yüzyıllık tecrübe, zamana yaydıkları her yakıcı meselenin bir müddet sonra dünya gündeminden düşeceğini ve dengelerin lehlerine döneceğini gösterdi.

Başbakan Binyamin Netanyahu’nun 2025’te ilk ateşkes sonrası yeniden başlattığı şiddetli bombardımana eşlik eden açlık savaşı, bütün dünyayı ayağa kaldırmışken köşeye sıkışan İsrail’i uluslararası alanda kurtarıcı en kritik hamle, Amerikan Başkanı Donald Trump’ın baskısıyla Ekim 2025’te varılan ve barış hikayesiyle sarılıp sarmalanan son ateşkes oldu. İsrail’in ateşkes yükümlülüklerini asla yerine getirmeyeceği aşikâr olduğu halde oynanan bu barış oyunu, Siyonist rejim için bir can suyuydu. Diplomatik atağa başlayan Netanyahu hükümeti sahada önemli kazanımlar elde etti. Ateşkes ve barış hikayesinin Filistinliler aleyhine işlemesi ilk değil.

İsrail’in 1973 Arap-İsrail Savaşı ve akabindeki gelişmelerle dünyada diplomatik tecrit yaşadığı, petrol ambargosunun da etkisiyle birçok devletin Filistin politikasını gözden geçirdiği ve FKÖ’nün BM’de Filistinlilerin tek meşru temsilcisi olarak tanınıp “gözlemci örgüt” statüsü kazandığı bir ortamda İsrailliler geleceklerinden derin endişe içindeydi. Araplar ve Filistinliler ise gelişmelerin İsrail aleyhine dönmesini kalıcı zannetmiş, hatta o dönem “Siyonizm zirvesine 1967’de ulaştı; 1973, Siyonist gerilemenin başlangıcıdır” diye yazılıp çizilmişti. Ama İsrail’in savaştan beş yıl sonra en güçlü Arap ülkesi Mısır’la barışması ve böylelikle düzenli Arap ordularıyla çok-cepheli savaş ihtimalinin son erişi, bu gidişata tam bir darbe vurdu; 1980’lerde Sina Yarımadası’ndan çekilirken Filistin topraklarındaki işgalini derinleştirme imkânına kavuştu ve o dönem direnişin merkezi konumundaki Beyrut’u ve Güney Lübnan’ı korkunç katliamlar eşliğinde işgal ederken FKÖ’yü Filistin topraklarından binlerce kilometre öteye sürerek büyük bir darbe vurdu.  

İsrail’in dünyadaki imajının yerle bir olup Amerikan kamuoyu da dahil Filistin sempatisinin arttığı diğer bir dönem ise Birinci İntifada yıllarıydı (1988-1993). Filistinli çocukların işgale karşı taşlı-sapanlı direnişleri, buna karşı İsrail askerlerinin -en hafifinden- silah dipçikleriyle onların kollarını kırması ve aşırı şiddet kullanarak toplu cezalandırma politikası dünyayı ayağa kaldırdı. Öte yandan yeni kurulan HAMAS sahneye ağırlığını koydukça dünyanın tepkisi azalacak; Batı’daki İslamofobi, İsrail’e daha fazla dokunulmazlık kazandıracaktı. Soğuk Savaş’ın bitmesi ve 1991 Körfez Savaşı, ABD’nin Ortadoğu Barış Süreci’ni başlatmasına imkân verdi. Köşeye sıkışmış İsrail, barış hikayesi altında kemik kırıcı zalim imajını temizleyip 1990’larda meşru ve makbul bir aktöre dönüştü. Bilhassa FKÖ ile imzaladığı Oslo Anlaşmaları bunda etkiliydi. Peki gerçekte Oslo süreci neydi? Tarihçi Ilan Pappe’ye göre, işgalci İsrail’in direnmedikleri dönemlerde Filistinlilere uyguladığı açık hava hapishanesi modelinin barış planı altında onaylanıp uluslararası meşruiyet kazanmasıydı. İsrail Oslo Anlaşmalarına uydu mu? Büyük ölçüde hayır. Sonunda 2000 yılında patlayan II. İntifada ile Filistinlilerin 1990’larda elde ettiği sınırlı kazanımlar da geri alındı. Barışa varılamamasının bütün suçu Filistinliler ve lideri Yaser Arafat üzerine atıldı, direniş tamamen terörizmle eşitlendi. İsrail’in yalanlar üzerine kurulu anlatısı sadece medyaya değil, akademik literatüre de hâkim oldu. Başbakan Ariel Şaron’un İntifada’yı bastırmaya dönük en zalim politikaları Batı’da alkışlanmakla kalmadı, 11 Eylül (2001) saldırıları sonrası model alınarak “terörizme karşı küresel savaş”ta kullanıldı. “Yaser Arafat eşittir Usame Bin Ladin” gibi propagandalarla küresel anlatıyı kontrollerine alarak ve Filistinlileri gayrimeşrulaştırarak bilgi ve propaganda savaşını büyük ölçüde kazandılar.  

Siyonist hareketin daha İsrail kurulmadan başlattığı hasbara (uluslararası alanda yürüttüğü kamu diplomasisi, imaj yönetimi ve propaganda faaliyetleri), 7 Ekim’in ilk gününden itibaren devrede olup soykırımın destek görmesindeki faktörlerden biriydi. Uygulanan metot şuydu: Bilgi alanını ne kadar mantıksız ve kanıtsız olursa olsun derhal bir karşı-anlatıyla doldurmak ve Filistinlilerin anlatısının yayılmasına set çekmek. Kafası kesilen bebekler, tecavüze uğrayan kadınlar gibi dünyada infial uyandıran dezenformasyon tam da bu amaca matuftu. İsrail anlatısı, Siyonistlerce kontrol edilen dünya medyasını doldursa ve Batı’nın politikalarını şekillendirse de sosyal medya çağında Gazze’den gelen soykırım görüntüleri tabandan yükselen küresel tepkiyi dindirmeye yetmedi. Sonunda İsrail yeni yöntemler geliştirmek zorunda kaldı.

İsrail geçmişten beri tabandan gelen tepkileri tepe yönetimlerle iş tutarak bertaraf edegeldi.  Halkları ve sivil toplumu etkisizleştirmek için sinsice hükümetleri belli politika değişiklilerine ikna etti. Mesela 2021’de Kudüs ve Mescid-i Aksa provokasyonunun ardından çıkan savaşta dünya halklarının sokaklara dökülmesi ve İngiltere ile ABD’de tarihinin en kalabalık Gazze’ye destek gösterilerinin yapılması, savaşın 11 günde bitirilmesinde etkili olmuştu. İsrailliler on yıllardır özenle inşa ettikleri imajın yerle bir oluşunu dehşet içinde izlemişlerdi. Peki sonra ne oldu? Netanyahu, Avrupa’dan Avusturalya’ya birçok hükümeti ikna ederek Gazze/HAMAS lehine eylemler yapılmasını bir suça dönüştürten kanunlar çıkarttırdı. 2021 ile 2023 arasında en büyük fark, artık Filistin’e desteğin zorlaşması ve göstericilerin gözaltına alınabilmesi… İsrail bugün de benzer taktikler uyguluyor; yasama ve yürütme organlarının tepe kadrolarını ikna ederek aleyhine ortamı değiştirmeye çalışıyor.

 

Soykırımı göz ardı edenlere ödül, karşı duranlara ceza

Diğer bir yöntem, bir yandan soykırımı görmezden gelenleri iç veya dış kazanımlarla ödüllendirerek kendine müttefik kılmak, diğer yandan Filistin’e destek verenleri şantajla ve milli menfaatlerine zararlar verip cezalandırarak pes etmeye zorlamak. Bunun en çarpıcı örneği, 2020’de İbrahim Mutabakatı’na imza koyan ve on yıllardır el altından yürüyen ilişkileri resmiyete döken Fas. İsrail’le ilişkileri normalleştirme karşılığında, ayrılıkçı Polisario Cephesi’ni etkisizleştirip -1975’te İspanya’nın çekildiği- Batı Sahra üzerindeki Fas egemenliğini ABD’ye resmen kabul ettirme hedefindeydi. Şimdilerde Fas kıyısında ama İspanya kontrolündeki Sebte ve Melilla’yı geri alma ümidiyle ABD-İsrail’le işbirliği içinde ilginç adımlar atıyor. 30 Temmuz’da Sebte’yi göçmen yağmuruna tutması, Avrupa’da Filistin’e en güçlü desteği veren İspanya’ya karşı harekete geçilmesine yol açtı; Almanya ve İtalya İspanya’ya karşı Şengen Anlaşması’nı askıya alırken aşırı sağcıların İslamofobik ve Sol karşıtı propaganda çarkları derhal devreye girdi. Madrid yönetimi çok zor durumda kaldı. Fas’ın Sebte ve Melilla’yı İspanya’dan geri alması gerektiğine dair tartışmalar da başladı. Bu, İspanya yönetimini düşürmeye dönük üç yıldır yürütülen faaliyetlerin son halkasıydı. Bütün bunlar İsrail’in destekçilerine ve hasımlarına karşı (Trump yönetiminin de desteğiyle) hala daha neler yapabildiğine çarpıcı bir örnek.

İsrail, uluslararası alanda tanınmayan ayrılıkçı güçleri/bölgeleri tanıyıp onlara diplomatik, ekonomik ve askerî destek vermeye odaklanıyor. Bunlar arasında Bosna-Hersek içindeki Sırp Cumhuriyeti, Afrika Boynuzu’ndaki Somaliland, Yemen’deki BAE müttefiki Güney Geçiş Konseyi, Sudan’daki Hızlı Destek Güçleri öne çıkıyor. Yine Dışişleri Bakanı Gideon Saar Kasım 2024’te göreve gelir gelmez ilk açıklamasında Ortadoğu’da devletsiz azınlıklarla, bilhassa Dürziler ve Kürtlerle işbirliği hedefini duyurmuştu. Ayrılıkçı gruplara destekle hedefi, hem yeni müttefikleri üzerinden kendi nüfuz alanını genişletmek hem de hegemonya kurmak istediği bölgede hasım gördüğü rakiplerine (Türkiye, İran ve kısmen Suudi Arabistan) nüfuz alanlarında darbe vurmak.

Yine Netanyahu, hem “zayıflattığı radikal Şii eksen”e hem de “filizlenen radikal Sünni eksen”e karşı “Altıgen İttifak” kurma planını ortaya attı. Sıkı güvenlik işbirliği ağları kurduğu ve genişletmeyi hedeflediği ittifak içinde şimdilik Hindistan, Yunanistan, Güney Kıbrıs ve BAE var.

İsrail, Gazze’de ateşkes sonrası diplomatik tecritten kurtuluşta en başarılı performansını Latin Amerika’da gösterdi. Kıtada hüküm süren solcu iktidarlar 7 Ekim 2023’ten sonra Filistin’e destek verip İsrail’le aralarına mesafe koymuş, hatta bazıları diplomatik ilişkileri kesmiş ve yaptırım uygulamıştı. Ancak Trump’ın tehditleri ve teşviklerinin de etkisiyle 2025’ten itibaren tam ters bir dalga ortaya çıktı. Nerede seçim yapılsa (dezenformasyonların ve manipülasyonların da etkisiyle) sandıklardan sağcı İsrail-ABD dostu başkanlar çıkıyor. Öyle ki kiminde seçimlerle kiminde askerî yöntemlerle kıta (Arjantin, Bolivya, Ekvador, El-Salvador, Honduras, Kolombiya, Kosta Rika, Peru, Şili ve Venezuela) adeta İsrail için biçilmiş kaftana dönüştürülüyor. Solcu hükümeti sıkı Gazze destekçisi olan Brezilya da Ekim’deki seçimlerde bu kervana katılabilir. Yeni iktidarlar Filistinlilerin kendi kaderini tayin hakkını artık reddediyor; İsrail’le her alanda ilişkileri geliştiriyorlar. Soykırım davasına tam destek veren ülkeler şimdilerde ilgili uluslararası mahkemelerden çekilme, diplomatik temsilciliklerini Kudüs’e taşıma gibi adımlar atıyorlar. İran etkisinin güçlü olduğu kıtada Hamas, Hizbullah ve İran Devrim Muhafızlarını terör örgütü ilan ediyorlar. Sadece diplomatik değil, aynı zamanda ideolojik bir yeniden hizalanma da yaşanıyor. Daha çarpıcı olanı, Nisan 2026’da İsrail’in Arjantin’le İshak Mutabakatı’nı imzalayarak Latin Amerika başta olmak üzere Hristiyan ülkelerle siyasi, iktisadi ve askeri-güvenlik işbirliğinin bir modelini kurması. Amaç, halkının çoğu Filistin’e sempatik olan Latin Amerika’da İsrail nüfuzunu sistematik olarak genişletmek ve kurumsallaştırmak. Önümüzdeki süreçte başka ülkeler de bu kervana katılabilir. Biz sadece Ortadoğu’daki gelişmelere odaklanarak Trump ile Netanyahu’nun arasının açıldığını vehmededuralım İsrail’in Avrupa’dan Latin Amerika’ya dünyanın çeşitli bölgelerinde yürüttüğü örtülü ve açık faaliyetler ve diplomatik alanda geliştirdiği ilişkiler ağı Trump yönetiminin politikalarıyla birebir örtüşüyor.

Teknoloji ve istihbarat paylaşımı, tarım ve sulama yatırımları, askerî-güvenlik ortaklığı üzerinden bütün kıtalarda ilişkiler ağını örtülü veya açık sürdürüyor. Dünyada savaş tamtamlarının çaldığı son dönemde savunma sanayi, siber güvenlik ve yapay zekâ işbirliği İsrail’in elindeki en önemli koz. Gazze soykırımı ve diğer savaşlar sırasında bu alanlarda geliştirdiği -başarısı sahada test edilmiş- yeni askerî araçları ve sistemleri dünyaya pazarlıyor. 2022’den 2025’e savunma sanayi ihracatı %30 artarak tarihî zirvesine ulaşmış durumda. Hindistan en önemli stratejik savunma ortağı.

İsrail lobisinin ABD siyasetindeki tekelinin kırılması bütün dünyaya teşmil edilerek genel bir eğilim zannediliyor. Halbuki yıllardır dünyada İslam ve Arap düşmanı aşırı sağ siyasi akımları destekleyen Netanyahu yönetimi 7 Ekim’den sonra bu işbirliğini iyice artırdı. Seçim süreçlerine müdahale ve manipülasyonla, bilhassa göçmenlerden duyulan korkuyu alevlendirerek aşırı sağ partilerin iktidara taşınmasını sağlaması, soykırımı unutturma politikasını kolaylaştıracaktır. Nitekim İsrail, on yıllardır kendisini İslami radikalizme ve terörizme karşı bir siper ve Yahudi-Hristiyan medeniyetinin ilk savunma hattı olarak sunuyor.

İsrail, varlığını Yahudilerden sayıca kat kat fazla olan Hristiyan, Müslüman ve Hindu Siyonistlere borçlu olup onlar üzerine de yatırım yapıyor. Dünyanın en kalabalık ülkesi Hindistan’ın aşırı sağcı-Hindu milliyetçisi yönetimiyle yakın bağlara sahip. Evanjelizmin ABD’den Latin Amerika ve Afrika’ya kadar dünyada en hızlı yayılan Hristiyan mezhep olması İsrail açısından kritik önemde. Mesela Uluslararası Adalet Divanı’nda görev yapan ve Ocak 2024’te İsrail aleyhindeki tedbir kararının tüm maddelerine hayır oyu kullanan tek yargıç Ugandalı bir koyu Evanjelik Hristiyan’dı. Son dönemde dünyanın dört bir yanından Evanjelik siyasetçileri ve rahipleri İsrail’e davet edip ülkelerinde yayılan antisemitizm ve İsrail karşıtlığıyla nasıl mücadele edebilecekleri ve gençleri nasıl kazanacakları konusunda eğitimden geçiriyor. Mesela sadece Aralık 2025’te 1000’den fazla Amerikalı Evanjelist rahip ve kanaat önderi bu amaçla İsrail’de misafir edildi. Dahası, Batı üniversitelerindeki Filistin destekçisi öğrencileri, HAMAS ve Filistinli örgütlerin canavarlığına ve İsrail’in haklılığına ikna etmek için Müslüman Siyonistleri ve Mossad’a çalışırken ajanlığı ifşa olan Filistinlileri kullanıyor.

 

“Sekizinci cephe” dijital savaş ve soykırımın izlerini silme

İsrail çok-cepheli fiziki savaşların yanı sıra söylemi kontrol altına almak için Netanyahu’nun “sekizinci cephe” olarak ilan ettiği sosyal medya savaşı (dijital savaş) da veriyor. 2023’ten 2026’ya hasbara mekanizmasının yıllık bütçesi, yaklaşık 100 kat artışla 730 milyon dolara yükseltildi. 7 Ekim’den beri bu alanda yapılan toplam harcama 1 milyar doları aştı. Yine internet ortamındaki İsrail karşıtı nefret ve dezenformasyonla mücadele ve küresel söylemi yeniden şekillendirmek için “Dijital Demir Kubbe”yi kurdu. Dünyanın dört bir yanından İsrail sempatizanlarını, hazırladıkları içerikleri yaymak üzere “dijital ordu”ya davet ediyor. Önemli sosyal medya fenomenlerine İsrail yanlısı gönderi başına binlerce dolar ödüyor. Gerek Gazze gerçeklerinin yayınlandığı geleneksel ve sosyal medya şirketlerinin sıkı Siyonist patronlara devredilmesi gerekse teknoloji devleriyle kurulan ortaklıklar üzerinden bir küresel sansür mekanizması işletiliyor. Yayın politikaları İsrail’in kırmızı çizgilerine göre şekillendirilirken uymayan içerikler siliniyor. Yani İsrail 7 Ekim’den bu yana bir yandan yabancı medyanın Gazze’ye girişini yasaklarken ve sahadan yayın yapan birkaç yüz Gazzeli gazeteciyi şehit edip onların soykırımın kanıtlarıyla dolu sosyal medya hesaplarını kapattırırken diğer yandan algoritmaları silaha dönüştürüyor ve boşluğu özenle hazırlanmış propagandayla doldurmaya çalışıyor. En kötüsü, gençlerin ana bilgi kaynağına dönüşen yapay zekayı milyonlarca dolar harcayarak ve sahte düşünce kuruluşları (Hanover Institute for Public Policy gibi) üzerinden içerikler üreterek İsrail çıkarlarına göre eğitmeye kalkışmaları. Yalanlarla dolu sanal dünyada hakikate erişim imkanını ortadan kaldırabilirse İsrail’e mesafeli genç nesilleri geri kazanabilir.

Soykırımın izlerini sadece sanal dünyadan ve hafızalardan silmek tabii ki yetmez. Ateşkesten bu yana hem Gazze’de işgali altındaki toprakları yüzde 50’den yüzde 70’e kadar çıkartmaya hem de buralardaki bütün enkazı -içindeki şehitlerle birlikte- ‘temizlerken’ sahadaki soykırımın izlerini de ortadan kaldırmaya ve Gazze’yi Yahudi yerleşimine müsait hale getirmeye çalışıyor. Şimdiye kadar 10 milyon tondan fazla enkazı kaldırmış durumda.

Yine İsrail Filistin kelimesini literatürden ve haritalardan sildirmeye çalışıyor. En çarpıcısı ise Filistin’in ve Müslüman ülkelerin ders kitaplarını büyük dert edinmeleri! İsrail, Trump yönetimi üzerinden “antisemitik içerik” saydığı Yahudiler ve İsrail’le ilgili olumsuz ifadelerin temizlenmesi, şehitliği övücü ifadelerin çıkartılması ve Filistin bilinci aşılanmaması için Müslüman ülke yönetimlerine baskı uygulatıyor. Endonezya’dan Suudi Arabistan’a çeşitli ülkelerde bu talepler karşılık buluyor. Neden bu konuyu takıntı yaptılar? Çünkü ders kitapları kurucu metinler olup genç nesillerin zihinlerini şekillendirir.

Son olarak ABD’yle el ele vererek İsrail, soykırımla ilgili bilgi ve belge toplayanları fişlemeye; Uluslararası Ceza Mahkemesi ve Uluslararası Adalet Divanı’nın hâkim ve savcılarını iftiralar ve şantajlarla, seyahat yasağı ve banka hesaplarının dondurulması gibi cezalandırmalarla pes ettirmeye; üye devletleri de bu uluslararası kurumlardan çekilmeye zorlayarak etkisizleştirme çalışıyor.

 

Soykırımı unutmak mümkün mü?

An odaklı ve rasyonel bakıldığında İsrail’in ne yaparsa yapsın soykırımcı sıfatından kurtulabilmesi mümkün görünmüyor. Ancak tarihsel tecrübeye bakıldığında devreye sokulan türlü propagandalar, kanıtların silinmesi ve sansürler, hükümetlerin korku ve/ya milli menfaat güdüleri, ödüllendirmeler ve cezalandırmaların etkisiyle orta vadede soykırımcı imajını kısmen unutturabilir. Tıpkı 1948 etnik temizliği gibi. Unutmak veya hatırlamak sadece bir hafıza işi değil, aynı zamanda siyasi bir tercihtir. Milli menfaatleri gereği İsrail’in varlığını Filistinlilerden çok daha gerekli gören yönetimlerin sayısının az olduğunu kim iddia edebilir? Mesele asıl şurada düğümleniyor: Siyonistler suçlarını örtme ve hedeflerine ulaşma noktasında mütemadiyen var güçleriyle ve kreatif metotlarla çalışırken acaba Filistinliler için hakkı ve adaleti savunanlar aynı gayretle ve disiplinle sahada İsrail’in yaptıklarını ifşaya ve etkinlikle fiilî mücadeleye devam ediyorlar mı? Eğer bir ateşkes hikayesi Gazze’ye odaklanmaktan ve sahada yaşananları keşfetmekten bizi alıkoyduysa akıbet bellidir. 27 Ekim seçimlerinde Netanyahu kaybederse İsrail’in işi daha da kolaylaşacaktır; zira soykırım suçu onun üzerine yüklenirken dünyada birçok hükümet İsrail’le ikili ilişkilerde “temiz” bir sayfa açmak için yarışacaktır.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder