İSRAİL
İÇİN YENİLMEZLİK MİTİNİN SONU
Derin
Tarih dergisi, sayı 175, Ekim 2026, s.84-90.
Zahide Tuba Kor
NOT:
Blogdaki şahsıma ait bütün yazı, röportaj, tercüme, fotoğraf ve infografikleri
ancak kaynak göstermek şartıyla kullanabilirsiniz.
NOT:
Blogda yer alan 1000’e yakın içeriğe
http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html
linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.
İsrail’in
1967’de elde ettiği ezici zaferle oluşan yenilmezlik miti ve kibri, 1973 Savaşı’yla
birlikte sarsılarak yerini toplumsal ve askerî krizlere bıraktı. Mısır ve
Suriye’nin sınırlı ama stratejik baskını, Tel Aviv’i varoluşsal bir özgüven
sorununa ve ABD’ye tam bağımlılığa sürükledi. Savaşın yarattığı bu tektonik
kırılma, İsrail siyasetinde revizyonist sağın yükselişini tetiklerken; Mısır’la
yapılan barış hamlesi Arap cephesini bölüp işgali kalıcılaştırmanın önünü açtı.
Ayrıca 1973 Savaşı yöntem bakımından, savaşın 50. yıl dönümünde başlayan 7 Ekim
Aksa Tufanı Operasyonu’na da ilham kaynağı olmuştur.
Ekim
1973 Savaşı, İsrail’de âdeta bir deprem etkisi yapmıştır. Benzer bir sarsıntı,
aradan 50 yıl geçtikten sonra, 1973 Savaşı’yla çeşitli yönlerden benzerlikler
taşıyan 7 Ekim 2023 Aksa Tufanı Operasyonu’yla yeniden yaşanacaktı.
Mısır ve
Suriye, 1967’de altı günde topraklarını üç kat genişletmenin kibri ve
özgüveniyle işgal toprakları üzerinde hiçbir müzakereye yanaşmayan İsrail’i
masaya çekebilmek ve topraklarını geri alabilmek için Yahudilerin en kutsal
günü olup 25 saat oruç tuttukları Yom Kippur’da (Kefaret Günü) sürpriz ve
sınırlı bir savaş açtılar. Aynı zamanda Ramazan ayına denk gelen bu savaşta,
Mısır ordusu Süveyş Kanalı’nı zayiatsız geçerek, İsrail ordusunu Sina’da kritik
Bar-Lev hattından püskürtmeyi başardı. Ancak ABD, tarihin o güne kadar
kaydettiği en büyük hava koridorunu kurup bir ay boyunca İsrail’e -200 bin tonu
askerî malzeme olmak üzere- silah ve gıda dâhil her türlü ihtiyaç maddesini
ulaştırdı. Bu sayede bir hafta sonra toparlanan İsrail ordusu, karşı saldırıya
geçerek çekildiği yerleri iki hafta içinde geri alıp Mısır ve Suriye
topraklarında ilerledi. Öyle ki Mısır’da Süveyş Kanalı’nı aşıp 1600, Suriye’de
Golan’ı aşıp 600 kilometrekare toprağı işgal etti. Bu süreçte SSCB de Mısır ve
Suriye’ye benzersiz bir askerî destek sağladı. Soğuk Savaş şartlarında süper
güçler ABD ve SSCB’nin devreye girmesiyle savaş, kesin bir galibi olmadan üç
haftada bitirildi (6-26 Ekim).
1973
Savaşı’nın İsrail’de bir deprem etkisi yapmasının sebepleri nelerdi?
1967
Altı Gün Savaşı İsrail siyasetinde, ordusunda ve toplumunda güçlü bir
yenilmezlik algısının oluşmasına yol açmış; yüksek bir özgüveni beraberinde
getirmişti. Bunu, İsrail toplumunda ve askerî çevrelerinde Arapları küçümseme
ve rehavet izledi. Hatta savaştan iki buçuk ay evvel, 26 Temmuz 1973’te General
Ariel Şaron, Yediot Aharanot gazetesinde şöyle yazmıştı: “İsrail şimdi
askerî bir süper güçtür. Avrupa ülkelerinin birleşik bütün kuvvetleri,
bizimkinden daha az güce sahiptir. İsrail, Hartum’dan Bağdat’a ve Cezayir’e
kadar uzanan bölgeyi bir hafta içinde fethedebilir.”
İşte,
Ekim 1973’te Arap ordularının savaşın ilk safhasında elde ettiği kısmî
başarılar, İsraillilerin onsuz yaşayamayacakları özgüvenine ve caydırıcılığına
ciddi bir darbe vururken, “yenilmezlik” mitini de önemli ölçüde sarstı. Savaşın
üçüncü gününde Maariv gazetesinin başyazısında şu satırlara yer
veriliyordu: “Karşı saldırımız Arapların kolektif bilinçlerinde ulusal bir
travmaya yol açacak şekilde şiddetli, yıkıcı, acımasız ve gaddarca olmalı;
Arapların Yom Kippur macerası onlara öylesine pahalıya mâl olmalı ki bu türden
bir maceraya bir daha girişmeleri hâlinde korkuyla titresinler… Aklın
sınırlarını aşan öyle bir darbe indirmeliyiz ki Arapların kendilerini koruma
güdüsü İsrail’in varlığını kabul etmelerine yol açsın.”
İsrail
neden gafil avlandı?
İsrail
neden iki cepheli sürpriz bir saldırıya maruz kalmıştı? Bir istihbarat
eksikliği mi söz konusuydu? Tarihçi Avi Shlaim’e göre tam tersi geçerliydi: “İsrail
ordusu ve istihbaratı, düşmanlarının askerî kapasitesi ve harekât planları
hakkında muazzam detaylı ve tam bilgiye sahipti. Tahmin edememeleri, eldeki
bilgi eksikliğinden değil, bilgileri yanlış değerlendirmekten kaynaklanıyordu.”
Yani askerî-güvenlik kadrolarının beklentisi, Mısır’ın İsrail’in askerî hava
üslerine saldırıp hava kuvvetlerini devre dışı bırakabilir güce gelene kadar saldırmayacağı,
Suriye’nin de Mısır dâhil olmadığı sürece İsrail’e karşı topyekûn bir savaş
başlatamayacağı yönündeydi. Temmuz 1972’de Enver Sedat yönetiminin Nâsır
döneminde gelen 15 bin Sovyet askerî danışmanı sınır dışı etme kararı da süper
güç desteğinden mahrum bir Mısır’ın İsrail’e savaş açmaya cesaret edemeyeceği
öngörüsünü pekiştirmişti.
İsrail
güvenlik çevrelerine göre Arap devletlerinin saldırı riskini göze alması,
askerî bakımdan âdeta bir intihar girişimi olurdu; zira İsrail’in Arap
ordularını kısa sürede püskürtecek ve onlara ağır kayıplar verdirecek askerî
kapasiteye sahip olduğu düşünülüyordu. Ayrıca, Süveyş Kanalı boyunca inşa
edilen sığınaklardan ve sağlam tahkimattan oluşan Bar-Lev hattını Mısır
ordusunun aşabilmesini mümkün görmüyorlardı. Kahire’nin elindeki alternatifler
tükendiğinde -ki Başbakan Golda Meir’in tüm barış önerilerini reddetmesiyle tam
da böyle bir döneme girilmişti- Sedat yönetiminin doğrudan müzakere masasına
oturmak ve İsrail’in şartlarına boyun eğmek zorunda kalacağı düşünülüyordu.
Yani yenilmezlik mitinden, aşırı özgüvenden ve düşmanın acizliği kanaatinden
kaynaklanan bir siyasî zafiyet de söz konusuydu. Mısır ve Suriye’nin harekât
planlarını büyük bir gizlilik içinde yürütmeleri de saldırının İsrail açısından
stratejik bir sürprize dönüşmesinde önemli rol oynamıştı.
Ayrıca İsrail
hükümeti, 1972-1973 yıllarında Sovyet Yahudilerinin ABD yerine İsrail’e
kitlesel göçünü teşvik etmek gibi öncelikli meselelerle meşguldü. Bunun yanı
sıra, Avusturya hükümetiyle yaşanan, Filistinli gerillalarca bir trenin
kaçırılmasından kaynaklanan diplomatik kriz de İsrail yönetiminin gündemini
meşgul ediyordu. En önemlisi, İsrail yönetimi, 31 Ekim’de yapılacak olan genel
seçim çalışmalarıyla meşguldü.
Tüm bu
etkenler bir araya geldiğinde, Mısır ve Suriye’nin ortak bir saldırı hazırlığı
içinde olduğuna dair, harekâtın zamanı ve hedefleri hakkında oldukça isabetli
bilgiler içeren istihbarat raporları İsrail’in üst düzey karar alıcıları
tarafından yeterince ciddiye alınmamıştı. Öyle ki Genelkurmay Başkanı David
Elazar’ın 5 Ekim akşamı gelen istihbarat üzerine genel seferberlik ilan etme
düşüncesine Savunma Bakanı Moşe Dayan karşı çıkmıştı. Ertesi gün savaşın
başlamasından kısa süre sonra, saldırının boyutu ve İsrail’in karşı karşıya
bulunduğu tehdidin ciddiyeti ortaya çıktı. Bu örnek, uluslararası ilişkilerde
hem güç zehirlenmesinin nelere yol açabileceğini hem de algıların olgular kadar
önemli olduğunu gösteren çarpıcı bir örnektir.
Araplar,
İsrail’in anladığı şekliyle topraklarının tamamını geri alma hedefli topyekûn
bir savaşa girişmemiş, sınırlı bir savaş açarak süper güçlerin müdahale etmek
zorunda kalacağı ve İsrail’e baskı uygulayarak siyasî çıkmazı sonlandıracağı
bir uluslararası kriz çıkarmaya odaklanmışlardı. Yani hedef askerî değil siyasî
idi. Bu da İsrail’in gafil avlanmasına yol açan faktörlerden biriydi. Enver
Sedat’ın önünde 1956 Süveyş Savaşı örneği vardı: İsrail, İngiltere ve Fransa
ile birlikte giriştiği savaşta Sina Yarımadası’nı işgal etmiş, ancak ABD ve
Sovyetler Birliği’nin müdahale ve tehdidi sonucunda birkaç ay sonra bölgeden
çekilmek zorunda kalmıştı. Bu savaşta Cemal Abdünnâsır, üç kolonyal gücün
saldırısı karşısında askerî yenilgi alsa da süper güçler ABD ve SSCB’nin
müdahalesiyle siyasî bir zafer elde etmiş, Arap dünyasının kurtarıcı
kahramanına dönüşmüştü.
İsrail’deki
şok ve sarsıntılar
İsrail
ordusu, Mısır ve Suriye topraklarında ilerleyerek başkentlerini tehdit edecek
noktaya ulaşmış ve her iki ülkenin ordusuna ağır kayıplar verdirmiş olsa da
savaş, İsrail açısından 1948, 1956 ve özellikle 1967’deki gibi ezici bir
zaferle sonuçlanmadı. Savaşta ilk kez birçok İsrail askeri esir alınıp
aşağılanırken 2.800’ü öldürüldü, 8.800’ü yaralandı ki bu sayı 1967 Savaşı’nda
hayatını kaybedenlerin dört katıydı (Mısır’ın asker kaybı 7.700, Suriye’ninki
3500’dü.) Bazı tugaylar tamamen yok edildi; öldürülen ve esir alınanlar
arasında tugay komutanları da vardı. Ordu 840 tank ve 109 uçak kaybetti. (Mısır
ve Suriye’nin toplam kaybı ise 2.000 tank ve 450 uçaktı.)
Bütün
bunlar, savaşı mümkün olan en az zayiatla düşman topraklarında yürütmeyi, karşı
tarafa herhangi bir kazanım fırsatı vermemeyi ve onun askerî kapasitesini büyük
ölçüde etkisiz hâle getirmeyi esas alan İsrail askerî stratejisi açısından
önemli bir başarısızlığa işaret ediyordu. Savaş İsrail ordusu, yönetimi ve
halkı için travmatik bir etki oluşturdu. Sadece askerî bakımdan değil;
psikolojik, ideolojik, diplomatik ve ekonomik bakımdan da sarstı. Ordu içinde
ve siyaset arenasında tartışmalar baş gösterirken, generaller başarısızlığın sorumlusu
olarak birbirlerini suçlamaya başladılar.
Savaştaki
başarısızlığı araştıran Agranat Komisyonu’nun raporunda siyasîler aklanırken
istihbarat alanındaki başarısızlığın sorumluluğunun tamamen orduya yüklenmesi
kamuoyunda ciddi tepkilere yol açtı. Halk sivil ve askerî otoritelere ateş
püskürüyordu. Kurucu Avrupa kökenli Yahudiler (Aşkenazi) ile Doğulu Yahudiler
(Sefaratlar ve Mizrahiler) arasında toplumsal çatışmalar yoğunlaştı. İsrail’e
göç azaldı. Savaşın ekonomi üzerindeki ağır yükü nedeniyle kapsamlı kemer sıkma
tedbirlerine başvurulurken, İsrail toplumunun hayat standartlarında da belirgin
bir gerileme yaşandı.
Ne var
ki savaşın yol açtığı bu olumsuzlukların tamamı geçici olup zamanla aşılacak,
İsrail özellikle ABD’den aldığı kapsamlı destek sayesinde ekonomik ve askerî
bakımdan yeniden toparlanacaktı. Nitekim 1968’de 77 milyon dolar düzeyinde olan
Amerikan yardımı, 1975’te 1 milyar doları aşacak; dahası, Mısır’la imzaladığı
barış karşılığında 1979’dan günümüze her yıl 2 ila 3 milyar dolar yardımla
ödüllendirilecekti. 1973 Savaşı İsrail’in ABD yardımına ne denli bağımlı
olduğunu da göstermişti.
1973
Savaşı İsrail’i siyasî bakımdan da sarsmıştı. Savaşa hazırlıksız yakalanarak
ülkeyi “ulusal felaket”e sürüklediği düşünülen Başbakan Golda Meir’ın
liderliğindeki İşçi Partisi İttifakı, 31 Aralık’ta yapılan seçimlerde oy
kaybetmesine ve milletvekili sayısı 56’dan 51’e düşmesine rağmen seçimden
birinci çıktı ve 1 Nisan’da yeni hükümet kuruldu. Ancak halkın giderek artan
öfkesi karşısında Meir, yeni hükümeti kurmasından yalnızca on gün sonra
suçluluk duygusuyla istifa ederek siyasî hayattan çekildi. Yerine 1967 Savaşı’nın
muzaffer Genelkurmay Başkanı İzak Rabin geçti ama siyasette başarılı bir
performans sergileyemeyecekti.
Asıl
şok, 1977 erken genel seçimleriyle geldi. Bu seçim, alt sınıf muamelesi gören
Sefarad ve Mizrahi Yahudilerin devleti kuran Aşkenazi elite karşı bir isyan
hareketi olup tarihe “İsrail’in deprem seçimleri” olarak geçti. Ülkeyi 29
yıldır yöneten İşçi Partisi ilk kez iktidarı kaybederken, yine Aşkenazi
kadroların yönetiminde olmakla birlikte dışlanmış Yahudilerin oyunu almayı
başaran, Siyonizmin fanatik ve yayılmacı ilhakçı kanadı durumundaki
revizyonistlerin Likud hükümeti kuruldu.
1967
Savaşı’nın ardından oylarını istikrarlı bir şekilde arttırmaya başlayan Likud,
başka siyasî partilerle birleşmeler yoluyla iktidara geldi. “Büyük İsrail”
vizyonuna sahip aşırı milliyetçi sağ kanat, 1980’ler ve 2000’lerde İsrail
siyasetine damga vuracaktı. İşçi Partisi, 1948 ve 1967’de bir yandan etnik
temizlik uygularken, diğer yandan Batılı söylemlerle dünyayı aldatma politikası
takip ediyordu. Bu yaklaşımı terk eden ve uluslararası tepkileri dikkate
almayan Likud döneminde ise İsrail’de militanlaşma ve radikal eğilimler giderek
artmıştır.
Savaştan
siyasî uzlaşmaya…
Başbakan
Golda Meir, Araplara yönelik hiçbir tavize yanaşmayan, Filistinlilerin
varlığını yok sayan inatçı ve otoriter bir liderdi. 1969-1973 arasında her
türlü siyasî çözüm riskinden kaçınıp statükoyu sonuna kadar sürdürmeye
odaklanmıştı. Çünkü Araplara hiçbir surette güven duymuyor, onların ancak
kuvvet kullanımından anlayacağına inanıyordu. Dahası, siyasî çözümün ülkeyi
böleceğinin ve güvenliğe zarar vereceğinin farkındaydı. Ayrıca “Büyük İsrail”e
kavuşmuşken çekilme sürecini başlatıp toprak kaybına neden olan ilk başbakan
olarak tarihe geçmek istemiyordu.
1967
Savaşı’nın ardından gelişen ABD-İsrail stratejik ortaklığı, bilhassa Başkan
Richard Nixon döneminde (1969-1974) İsrail’in ABD’nin Orta Doğu politikasının
ana dayanağı haline gelmesi de Meir’in özgüvenini pekiştiren sebeplerden
biriydi. 1967 Savaşı’ndan sonra Mısır’la aralıklarla yaşanan çatışmalar, Meir’in
başbakanlığı sırasında tırmanarak 17 ay süren Yıpratma Savaşı’na dönüştü
(1969-70) ve bu ağır maliyetli savaş berabere bitti. Meir’in Yıpratma Savaşı’ndan
“yıpratma diplomasisi”ne geçişi ve Arapları bu yolla dize getirip onlara boyun
eğdireceği beklentisi, ülkeyi 1973 Savaşı’na sürükledi.
İlk kez
bir Arap-İsrail Savaşı, uzun uğraşların sonunda siyasî uzlaşmanın önünü
açacaktı. Tabii ki uzlaşmaya giden yol zorlu ve krizlerle doluydu. Meir’in
yerine geçen İzak Rabin de ABD’nin çözüm baskısı karşısında oyalama
taktiklerine başvurup zaman kazanmaya ve bozulan dengeleri İsrail lehine
değiştirmeye odaklandı. (Zaman kazanma, Siyonist hareketin on yıllardır
kullandığı –ekseriyetle işe yarayan– taktiklerdendir.)
Savaştan
sonra İsrail yönetiminin görüş ve tavrı daha da sertleşti. Kesin bir zaferin
elde edilemediği 1973 Savaşı gölgesinde ve Arap petrol kozunun yarattığı
uluslararası baskı altında çözüm süreci ilerletilirse hem fazla taviz vermek
zorunda kalınacağı hem de “İsrail kendini güçlü hissetmediğinde taviz verebilir”
düşüncesinin Arapların zihnine yerleşeceği endişesi hâkim oldu. Dolayısıyla
Rabin, önceliği savaşın yol açtığı stratejik, diplomatik ve psikolojik
travmaları atlatmaya ve şartlar İsrail lehine dönene kadar mevcut statükoyu
korumaya verdi.
ABD’nin
büyük baskısı karşısında Rabin, hasımlarıyla savaş hâlini sona erdiren ve kısmi
geri çekilme içeren saldırmazlık anlaşmaları imzalamakla yetindi. Bunun
karşılığında o kadar büyük tavizler aldı ki ABD’nin Ortadoğu politikasını neredeyse
İsrail ipoteğine soktu. 4 Eylül 1975’te Mısır-İsrail arasında imzalanan II.
Sina Anlaşması bir buçuk yıl önceki anlaşmanın benzeri olduğu hâlde
karşılığında ABD’den, (F16’lar ve füzeler dâhil) askerî ekipmandan tutun enerji
ve ekonomik ihtiyaçların teminine kadar uzun vadeli ve sürekli destek
taahhüdünü yazılı olarak aldı. Bu sayede İsrail Washington’dan 4 milyar
dolarlık askerî yardım alacak, böylece savaştaki askerî ve ekonomik kayıplarını
telafi edecekti. Ayrıca, yapılan gizli anlaşmayla ABD İsrail’e FKÖ’yle müzakere
yürütmeme, onu tanımama ve İsrail’e danışmadan Ortadoğu’da herhangi bir
girişimde bulunmama sözü verdi. Bütün bunlar karşılığında ise İsrail, Sina Çölü’nde
stratejik geçitlerin ve petrol sahalarının da içinde olduğu sadece yedide
birlik topraktan çekilecekti! ABD verdiği taahhütler karşılığında İsrail’den
Batı Şeria ve Golan için müzakerelere başlama garantisi bile alamadı. Amerikan
baskılarına rağmen Suriye ve Filistin ayağında hiçbir ilerleme sağlanamayacaktı.
Rabin’in
başarısız başbakanlığı İşçi Partisi iktidarının sonunu getirecekti. Sürpriz
gelişme ise ideolojik olarak, Tanrı tarafından vadedilmiş hiçbir toprak
parçasından çekilmemek gerektiğine inanan Likudlu Menahem Begin’in bir Arap
ülkesiyle toprak karşılığı barış yapan ilk başbakan olarak tarihe geçmesiydi.
“Mısır’sız
savaş, Suriye’siz barış olmaz”
Peki,
İşçi Partisi hükümetleri müzakere sürecini zamana yayarken, ülkenin ilk
revizyonist Başbakanı Menahem Begin neden 1979’da Mısır’la barış yaparak
ideolojisiyle ve ilkeleriyle çelişme pahasına Sina’dan çekilmeyi kabul etti?
Bunda Amerikan Dışişleri Bakanı Henry Kissenger’ın diplomatik marifetinin ve ABD’nin
İsrail’e yaptığı büyük ekonomik yardımın rolü büyüktü. Daha da önemlisi, ilk
defa Arap orduları birlikte hareket ederek İsrail’i gafil avlamış ve ona
yenilmez olmadığını göstermişti. Evet, İsrail 1973’te kısa süreli bir geri
çekilmenin ardından ABD sayesinde toparlanıp güçlü bir karşılık verebilmişti;
ancak bir sonraki sürpriz karşılaşmada Araplar çok daha hazırlıklı olurlar,
eşgüdüm içinde hareket ederler ve ellerindeki petrol gibi kozları ve kaynakları
daha etkili kullanıp ABD’nin sınırsız desteğine engel olurlarsa, İsrail
yenilgiye uğrayabilirdi.
Muhtemel
riskleri göz önünde bulundurarak en güçlü Arap ülkesi olan Mısır’la barış yaparak
hem Arap ordularıyla birkaç cephede savaşma ihtimalini ortadan kaldırdı hem
Suriye, Ürdün, Lübnan ve Filistin’in de yer alacağı kapsamlı bir bölgesel
barışı engelledi hem de barış sayesinde İsrail’i uluslararası dışlanmışlıktan
kurtardı. Ahde vefası olmayan İsrail bir anlaşmaya uyuyorsa, bunun sebebi çok
daha büyük kazanımlar elde edecek olmasıdır; Mısır’la barış da bunun tipik bir
örneğiydi.
30 yıl
evvel Filistin Mandası’nın baş teröristi olan, Deir Yasin köyü katliamı ve
İngiliz Mandası karargâhı King David Oteli’nin havaya uçurulması dâhil büyük
saldırılara imza atmış Irgun çetesi lideri Begin, 1978’de barışın önünü açan Camp
David Anlaşmalarına imza atması sayesinde Mısır Cumhurbaşkanı Enver Sedat’la
birlikte Nobel Barış Ödülüne layık görülmüştü. Daha önemlisi, Sina’dan
çekilirken; Gazze ve Batı Şeria’da işgali ilhaksız kalıcılaştırma, Kudüs’ü daha
fazla Yahudileştirme, 1981’de Golan Tepeleri’ni ilhak ve 1982’de Lübnan’ı işgal
imkânına kavuşarak bölgede tartışmasız bir güce dönüştü. Begin’in bu
cüretkârlığında 1980’lerde ABD’de Ronald Reagan’ın başkanlığında ilk kez
Evanjelik Hristiyanların iktidara taşınmasının ve ikinci Soğuk Savaş’ın başlamasının
da etkisi vardı.
İsrail,
Mısır’la barıştan sonra artık herhangi bir düzenli Arap ordusuyla savaşmayacak;
1980’lerden itibaren İslâmî Cihat, HAMAS, Hizbullah gibi örgütlerle mücadele
devri başlayacaktı. Ayrıca, Camp David düzeninin ayakta kalması için o tarihten
bugüne Mısır’la birlikte her sene Amerikan yardımı alacaktı. ABD bu sayede en
önemli Arap ülkesini Amerikan eksenine dâhil etmeyi başarmış oluyordu.
Nihayetinde 1973 Savaşı’yla Ortadoğu’daki güç dengeleri değişirken, 1980’lerden
itibaren bölgede “Mısır’sız savaş, Suriye’siz barış olmaz” denklemi ortaya
çıktı.
Umuttan
hüsrana…
Bu savaş
Filistin’le ilgili değildi. Ancak savaşta ABD’nin İsrail ordusuna hava
köprüsüyle tam desteğine tepki olarak Arapların ilk kez petrolü bir koz olarak
kullanması ve fiyatların dört kat fırlaması nedeniyle Filistin dünya gündemine
oturdu. Batılı devletler, topraklarından çok uzakta Orta Doğu’da yaşanan
gelişmelerin kendi ceplerini etkileyebildiğini, dolayısıyla bunları görmezden
gelemeyeceklerini anladılar ve Filistin politikalarını gözden geçirmek zorunda
kaldılar. Bu vesileyle FKÖ 1974’te Arap Birliği ve Birleşmiş Milletler’de
Filistinlilerin tek meşru temsilcisi olarak tanındı, hatta FKÖ’ye BM’de “gözlemci
örgüt” statüsü verildi.[1]
Ulusal kurtuluş hareketi lideri olarak görülmeye başlanan Yaser Arafat, BM
kürsüsüne çıkarak 100 dakikalık tarihî bir konuşma yaptı. BM’de dengelerin
aleyhine değiştiği İsrail, dünyada ürkütücü bir diplomatik yalnızlık yaşadı ve
tek gerçek dostunun ABD olduğunu gördü. Bu da Siyonizmin ve İsrail’in geleceği
hakkında derin endişelerin ortaya çıkmasına yol açtı.
Araplar
ve Filistinliler arasında ise gelişmelerin İsrail aleyhine seyretmesinin kalıcı
bir değişime işaret ettiğini zannedenler oldu. İsrail’deki toplumsal
çatışmaların derinleşeceği, Yahudi göçünün azalacağı, siyasî ve ekonomik
krizlerin ise devam edeceği öngörüldü. İyimser çevrelerde muhtemel bir çözümden
İsrail’in değil, Arapların galip çıkacağı; barışla birlikte Yahudi devletinin
dışlayıcı, yayılmacı ve saldırgan tutumunun ortadan kalkacağı yönünde analizler
yapıldı. Hatta Siyonizmin 1967’de zirvesine ulaştığı, 1973 yılının ise Siyonist
gerilemenin başlangıcı olduğu yazıldı. Ne var ki bu heyecan kısa sürecekti. Bir
yandan 1975’te başlayan Lübnan İç Savaşı ve statükonun bozulmaması için 1976’da
Suriye’nin Maruni Hıristiyanlar lehine (solcu Lübnanlılar ve FKÖ aleyhine)
askerî müdahalesi, diğer yandan İsrail’in FKÖ’yü yok etme hedefiyle 1978’de
kısa süreliğine ve 1982’de 18 yıllığına Lübnan’ı işgali, öte yandan 1978-79’da
İsrail’in Mısır’la barışı bu gidişata ağır bir darbe vuracaktı. Filistin halkı
özgürleşmeyi beklerken 1982-83’te FKÖ hem iç bölünmeye maruz kalacak hem de
merkez üssü Lübnan’dan binlerce kilometre öteye sürülecek; bu süreçte
Filistinliler birçok katliama uğrayacaktı.
1973
Savaşı, Filistin uğruna değildi ama Filistinlilere yaramıştı; 1979 Mısır-İsrail
barışı ise Filistinlilere darbe vuracaktı. Mısır’ın ısrarlı talebiyle, barışa
karşı Arap ülkelerinden yükselecek tepkileri dindirme amaçlı –Filistinlilerin
gıyabında– İsrail’le “Ortadoğu’da Barış İçin Çerçeve” anlaşması imzalandı.
Ancak tam da İsrail’in istediği gibi çerçevenin dili muğlaktı ve uygulanması
şartlara bağlıydı. ABD ve Mısır’ın itirazlarına rağmen göstermelik bir belge
olarak kaldı.
Aynı
süreçte Başbakan Begin, arka kapı diplomasisiyle ABD’ye kendi Filistin “özerkliği/öz
yönetimi” planını onaylattı. Buna göre resmen ilhak olmadan işgal altındaki
bütün topraklar İsrail’in elinde kalacak, askerî üsler yerinde duracak,
yerleşimler genişleyecek, Yahudi göçü ve ekonomik hegemonya sürecek, sadece
sivil idare yükü yerel halkın veya kısmen Ürdün’ün elinde olacaktı. Sonuçta
Mısır, Sina’sına ve ekonomik kaynaklarına yeniden kavuşurken, Filistin’de işgal
ve revizyonist Siyonist ideolojiyle Yahudi yerleşimlerinin yayılması fiilen
meşruiyet kazanacaktı.
Son
olarak 1973 Savaşı, Arap devletlerinin İsrail karşısında askerî ve siyasî
bakımdan en güçlü konumda oldukları dönemdi. İsrail ise çözüm sürecini zamana
yayarak elini güçlendirmiş; Arap devletleri arasındaki ayrılıklardan
yararlanmış ve zaman zaman gerilim yaşasa da süper güç ABD’nin desteğini
arkasında tutarak başlangıçta aleyhine gelişen süreci zamanla lehine çevirmeyi
başarmıştı.
1973
Savaşı, günümüze de ışık tutan önemli dersler barındırmaktadır. Savaşın 50. yıl
dönümüne rastlayan 7 Ekim Aksa Tufanı Operasyonu’na yöntem bakımından ilham
kaynağı olduğu da aşikârdır.
Kaynakça:
Avi
Shlaim, Demir Duvar: İsrail ve Arap Dünyası, Küre Yayınları.
David
Hirst, Silah ve Zeytin Dalı: Ortadoğu’da Şiddetin Kökenleri, İyidüşün
Yayınları.
Fahir
Armaoğlu, Filistin Meselesi ve Arap-İsrail Savaşları (1948-1988), Kronik
Kitap.
Ilan
Pappe, Yeryüzünün En Büyük Hapishane si: İşgal Altındaki Toprakların Tarihi,
Küre Yayınları.
Ilan
Pappe, İsrail: Tartışmalı Devletin Kodları, Timaş Yayınları.
William
Cleveland, Modern Ortadoğu Tarihi, Agora Yayınları.
[1] Aslında BM’de Filistin
lehine dengelerin değişmesi çok daha öncedir. Sömürgelerin bağımsızlıklarını
kazanması ve BM’de temsilleriyle birlikte Genel Kurul kararları -bağlayıcı
olmasa da- Filistinliler için önemli kazanımlar içeriyordu. Mesela 1969 tarihli
BM Genel Kurulu kararıyla “Filistin halkının kendi geleceğini tayin hakkı”
tanındı. 1973’te Genel Kurul, kendi geleceğini tayin hakkı ile mültecilerin
geri dönüş ilkesi arasında doğrudan bir bağlantı kurup birbirinin ayrılmaz bir
parçası saydı. Ardından bu hakları elde edebilmek için “mücadele” etme hakkını
da tanıdı. FKÖ, Batı-dışı toplumlarda “sömürgecilik karşıtı bir Üçüncü Dünya
devrimci hareketi” olarak kabul gördü. FKÖ’yü bir “terör örgütü”, Filistin’i
bir “terörizm meselesi” sayarak gayrimeşru kılmaya çalışan İsrail açısından
bunlar kabulü mümkün olmayan kararlardı. 1974’te FKÖ’nün Filistinlilerin “tek
meşru temsilcisi” kabul edilip BM’de “gözlemci örgüt” statüsü kazanması, sadece
İsrail’e değil, Filistin toprakları üzerinde hak iddia eden Ürdün’e de bir
darbeydi.


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder