Mısır etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mısır etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Aralık 2024 Pazar

Z.T.KOR: YENİ ŞAFAK ORTADOĞU COĞRAFYASI SERİSİ

 

YENİ ŞAFAK ORTADOĞU COĞRAFYASI SERİSİ

Zahide Tuba Kor

8 Ekim 2024, Yeni Şafak

Röportajı yapan: Neslihan Önder


NOT: Blogda yer alan 900’e küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.

Blogdaki şahsıma ait bütün yazı, tercüme, fotoğraf ve infografikleri ancak kaynak göstermek şartıyla kullanabilirsiniz.


8 Ekim 2024’te Yeni Şafak muhabiri Neslihan Önder’in Ortadoğu coğrafyası, jeopolitiği ve demografisi temelinde bölgenin güncel durumu ile ilgili yaptığı röportaj YouTube kanalında yedi bölüm olarak yayınlanmıştır. Anlattıklarımı daha iyi anlamak için röportajları ardı ardına izlemenizi tavsiye ederim. 


İsrail-Filistin: “Arsız çocuk İsrail: Annesi İngiltere babası Amerika!”


Filistin: “Hamas’ın mücahit mühendisleri”


Lübnan: “Lübnan'ı da yakıp yıkacak: İsrail nasıl mı durdurulur?”


İran: “İran’ın içinde İsrail yanlıları çok: İsrail İran’dan ne istiyor?”


Irak: “Bugün yaşanan bütün krizlerin kaynağı: Irak”


Suriye: “Suriye hakkında bilinenler ne kadar doğru?”


Mısır: “İsrail'le barışan ilk Arap ülkesi: Mısır”


21 Eylül 2023 Perşembe

M.FETHİ: “MURSİ’YE ‘SİSİ SENİ DEVİRECEK’ DEDİK, BİZE HEP ‘HAYIR O BİZİM ADAMIMIZ’ CEVABINI VERDİ”



“MURSİ’YE ‘SİSİ SENİ DEVİRECEK’ DEDİK, BİZE HEP ‘HAYIR O BİZİM ADAMIMIZ’ CEVABINI VERDİ”

Mahmud Fethi, 16.8.2023

Röportajı yapan: Zahide Tuba Kor

NOT: Bu röportaj Serbestiyet web sitesinde 22.8.2023 tarihinde yayınlanmıştır. https://serbestiyet.com/roportaj/roportaj-mursiye-sisi-seni-devirecek-dedik-bize-hep-hayir-o-bizim-adamimiz-cevabini-verdi-140036/    

NOT: Blogda yer alan 900 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.

Blogdaki şahsıma ait yazı, tercüme, fotoğraf ve infografikleri kaynak göstermek şartıyla kullanabilirsiniz.

 

Mısır’da 3 Temmuz 2013’teki Sisi darbesinin ve 14 Ağustos 2013’de 1000 insanın öldürüldüğü Rabia Katliamı’nın 10’uncu yıldönümü. Rabia Meydanı’ndaki eylemlerin organizatörlerinden Mısırlı siyasetçi Mahmud Fethi o günleri anlattı: “Mursi halka ‘ordumuz saygındır, ona direnmeyin, benim hayatımın hiçbir önemi yoktur’ dedi. Erdoğan ise halka ‘meydanlara çıkın, bunlar bizim ordumuz değil, orduya ve devlete isyan etmiş bir gruptur’ dedi. “Mursi güçlü ve hükmedebilir bir görüntü verdiğinde insanlar etrafında toplandı; ama zayıflığı ortaya çıktığı anda insanlar ona saldırdı, küfretti”. “Devlete karşı çıkıp sonra sanki temizmiş gibi devletle işbirliği yaparsanız sonunda devlet sizi yiyip bitirir.” “Sisi seni devirecek diye Mursi’ye çok söyledik. Bize hep ‘hayır, o bizim adamımız’ cevabını verdi. “Rabia’da 1000 insanın öldürülmesini planlayanın bizzat Sisi olduğu söyleniyor.” “Sisi’nin 27 Temmuz’da Türkiye’ye geleceği haberleri vardı, ama gelmedi, gelmeyecek de. Çünkü…”

 

Mahmud Fethi, Ayn Şems Üniversitesi Mimarlık Fakültesi mezunu oldu aynı zamanda İslami İlimler, Arap Dili ve Proje Yönetimi alanlarında lisans eğitimi de aldı. Mimarlığın yanı sıra çeşitli camilerde imam ve hatip olarak görev yaptı. 2011’de Mısır Devrimi’ne aktivist olarak katıldı; ardından 2011 Mart’ında Fazilet Partisi’ni kurdu. Son dört ayında Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’nin gayriresmi müsteşarı oldu. Darbeye karşı duran partilerin oluşturduğu Meşruiyete Destek Ulusal İttifakı’nda yer aldı. Halen Türkiye’de yaşamakta olan Fethi, Ümmet Akımı adı altında faaliyet yürüten tanınmış bir aktivist. Kendisiyle Sisi darbesinin ve Rabia katliamının 10’uncu yıldönümü vesilesiyle uzun bir söyleşi yaptık. 

 

2013’te Mısır’da darbeye giden sürecin ve Rabia olaylarının önemli bir şahidisiniz. Ama isterseniz önce 2011’de “Arap Baharı”nın neden patlak verdiğini konuşarak başlayalım.

25 Ocak 2011’de Mısır’da demokrasi ve hürriyet talebiyle halk hareketliliği başladı. Bu, aynı zamanda Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek’e ve bilhassa çok vahim ihlallere imza atmış İçişleri Bakanlığına karşı bir devrim hareketiydi. Mısır’da seçimler ve meclis olsa da bunların hepsi birer aldatmacadan ibaretti. Türkiye’de de geçmişte askerî darbeler olmakla birlikte akabinde adil ve dürüst seçimler yapılmış, yönetim el değiştirmişti. Mısır’da ise böyle bir şey söz konusu değildi. Devrim gerçekleşirken ordu en başta tarafsız kalıp müdahale etmedi. Ardından bu halk hareketliliğini iktidarı kontrolüne almak için bir fırsat olarak gördü. Mübarek, orduyu tamamen olmamakla birlikte bir ölçüde iktidardan uzaklaştırmış, polise çok geniş yetkiler tanımıştı. Çünkü kendisi ordu kökenli olmakla birlikte iktidarı işadamı oğullarına miras bırakma niyetindeydi. Ordu, halk hareketliliğini Mübarek’in bu planından kurtulmak ve kendisi ülkeyi yönetmek için bir fırsat olarak gördü. Ama bunu tek başına yapabilecek durumda değildi, bir geçiş sürecine ihtiyacı vardı. Yüksek Askerî Konsey bir buçuk yıl [Şubat 2011-Haziran 2012] yönetimi elinde tuttu, ardından seçimle başa gelen Muhammed Mursi’nin bir yıllık iktidarının sonunda yönetime el koydu.

Mübarek ile Mursi arasındaki bir buçuk yıllık dönemde Yüksek Askerî Konsey, siyasi iktidar olarak değil, sahada bir güç olarak kalmaya çalıştı. Bu süreçte çok olaylar oldu, göstericiler öldürüldü. Sokağın iktidarın sivillere devri için yaptığı baskılar karşısında geri çekilir gibi yapıp seçimlere kontrollü olarak izin verdi. Ama planı, iktidarı sivil yönetime teslim edip ardından medya aracılığıyla halkın öfkesine oynayarak siyasi, iktisadi ve toplumsal alanı sabote etmek ve sonunda bir ‘kurtarıcı’ gibi askerî darbeyle başa geçmekti. 

Arap Baharı’nın 2011’de patlak vermesinin kendi problemlerimizden kaynaklı birçok iç sebebi olmakla birlikte önemli bir dış sebebi vardı: Araplar olarak biz, Türkiye tecrübesini takip ediyorduk. AK Parti 9 yıldır iktidardaydı; iktisadi atılım ve siyasi etki bakımından başarı kaydetmişti. Davos’ta Şimon Peres’e karşı Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın “One Minute” çıkışı zihnimize kazınmıştı.  O derece ki hem Mübarek’in hem de Yüksek Askerî Konsey’in medyası devrimden sonra İslamcılara hep şu soruyu sordu: Siz Türkiye’deki Erdoğan gibi bir başarı kaydedebilecek misiniz? Yani Türkiye tecrübesi bizim açımızdan çok önemli ve faydalıydı. Türkiye o dönem hak-hukuk mücadelesinde, iktisadi atılımda nasıl başardıysa bize de öyle başarmak istiyorduk. Ama bu süreçte önce [2011 yılı sonu-2012 başında halkın oyuyla] seçilen meclisler [14 Haziran 2012’de Anayasa Mahkemesi tarafından] ilga edildi, ardından Mursi’nin seçildiği ilan edilmeden hemen evvel cumhurbaşkanlığı yetkileri sınırlandırıldı ve böylelikle yeni sivil yönetim başarısız kılınmaya çalışıldı. Genel olarak devrimi etkisizleştirme, özelde Müslüman Kardeşler (İhvan-ı Müslimin) teşkilatına mensup Muhammed Mursi’yi devirme eğilimi çok netti. 

Bu arada ben İslamcıyım ama İhvan’dan değildim. Biz merhum Necmeddin Erbakan hocanın partisinden ilhamla Fazilet Partisi adıyla ayrı bir parti kurduk. Erbakan’ın tecrübesi bizim için çok önemliydi. Darbeden evvel diğer partilerle seçim ittifakı yapmayı düşünüyorduk. Fazilet Partisi olarak İhvan’ı sevsek ve hürmet etsek de özellikle reformist yaklaşımını benimsemediğimiz için onunla ittifak kurmayacaktık. Son dört ayında Cumhurbaşkanı Mursi’yle yakınlaştık ve ben onun gayriresmi müsteşarlarından biri oldum. Onunla Ulusal Diyalog Oturumları adı verilen oturumlara katıldım. Ayda iki-üç defa, bazen daha fazla bir araya gelirdik. Ben darbe sürecinin başlatılmasından bir gece evvel Mursi’yle bir araya gelen 10-12 kişiden biriydim.

Mursi yönetimi daha bir yılı yeni dolarken neden askerî darbeyle devrildi? 

İki önemli dış sebep vardı. Birincisi, Cumhurbaşkanı Mursi’nin Suriye Devrimi çizgisine girmesi ve büyük bir konferans düzenlemesiydi. Ben şahsen böyle bir konferans düzenlemesini teklif edenlerdendim. Mısır’ın Suriye Devrimi çizgisine girmesi İran, Hizbullah, ABD, Rusya ve mezhepçi milislerin Suriye sahasında gerilemesi ve Mursi’den rahatsızlık duymaları anlamına geliyordu. Suriye dosyasında Türkiye-Mısır uzlaşması kritik önemdeydi. Darbenin ikinci dış sebebi de Türkiye’ydi. Türkiye tecrübesinin Mısır’da tekrarlanmasından korktular. Mısır nüfusu ve yüzölçümü bakımından Türkiye’den daha büyüktür, ama jeopolitik önem itibarıyla iki ülke birbirine benzerdir. Türkiye’yle müttefik güçlü bir Mısır, bölgede çizilmiş bütün sınırların aşılması demekti ve bu da İsrail, -Mısır’ın gelişmesini istemeyen- Arap ülkeleri, İran ve Batı için büyük bir problemdi. Kısaca Mısır-Türkiye yakınlaşması darbenin ana sebeplerindendi. Bunun da iki delili vardı. Mursi’ye darbenin arifesinde Türkiye’de de Gezi Parkı olayları başlamış, Erdoğan devrilmeye çalışılmıştı. Erdoğan, Mısır’daki darbeye karşı dururken bunu sadece mazlumların yanında ahlaki bir duruş olarak yapmadı; Mısır’daki darbenin Türkiye’de tekrarlanmasından korktu ki bunu birkaç yıl sonra 15 Temmuz’da zaten gördük.

Darbenin iç sebepleri çok fazlaydı. Birincisi, ordu iktidarı ele geçirmek istiyordu. İkincisi, geçmişte büyük yolsuzlukların içindeki güvenlik birimleri ve polis teşkilatı bu alışkanlığını sürdürmek, buna ses çıkaramaması için de halkı bastırmak istiyordu. Üçüncüsü, Cemal Abdünnasır’dan Enver Sedat’a ve Hüsnü Mübarek’e uzanan uzun bir yolsuzluk çarkı vardı. Büyün işadamları ve sermaye sahipleri, ister İhvanlı ister İhvansız olsun, halka dayanan bir yönetimi kendileri için tehdit saydılar. Bu, sadece istikbaldeki menfaatlerine yönelik bir tehdit değildi, geçmiş yolsuzluklarından yargılanmaktan da korktular. Mısır, on yıllardır ülke kaynakları yağmalandığı ve çalındığı için fakir kalmış bir ülkedir. Kısaca, ister güvenlik düzeyinde isterse siyasi ve iktisadi düzeyde olsun eski rejimden nemalananların hepsi Mursi iktidarına karşıydı. Dördüncüsü, İsrail meselesi olup İsrail -zannedilenin aksine- dış değil, iç sebepti. İhvan veya Cumhurbaşkanı Mursi, tabii ki İsrail’in başına sıkıntı çıkarmayacaktı; ama -geçmiş tüm cumhurbaşkanlarının masa altından gizlice yaptığı gibi- İsrail’le el ele verip ihanetlere imza atmayacaktı. Darbeyle başa gelen Sisi, artık ihanetleri gizlice değil, kamuoyunun gözü önünde alenen yapıyor. Beşincisi, Cumhurbaşkanı Mursi ve İhvan, iktidarda bütün tarafları memnun etmeye çalıştı ve bu da sonuçta herkesin öfkesine yol açtı. Altıncısı ve kanaatimce en büyük hataları, Mısır’ı daha güçlü kılacak bir atılıma odaklanıp bununla yolsuzluğa karşı koymayı düşünmeleriydi. Evet, bu sıralama belki demokratik Türkiye için uygundu; ama bizim için yanlıştı. Mısır’da İhvan’ı iktidara taşıyan şey -Türkiye’deki gibi- seçimler değil, devrimdi. 

Mursi’nin ve İhvan’ın yolsuzlukla mücadele edebilecek gücü gerçekten var mıydı? Başta içişleri ve savunma olmak üzere hükümetteki kritik bakanlıklar eski rejimin veya derin devletin adamlarının elindeyken yolsuzluğun ana kaynağı bu insanlarla nasıl mücadele edecekti? Dahası, geçmişte ülkede gerçek bir siyasi hayat olmadığından devrimci güçlerin siyasi aklı ve tecrübesi yoktu. Dolayısıyla başa kim geçerse geçsin benzer hataları yapması kaçınılmazdı. Ne dersiniz?

Dedikleriniz Mursi’nin son dönemi için doğru. Ama iktidarının başında henüz devrimci güçler ve halk onunlayken, medya henüz aralarını bozmamışken bunları yapması mümkündü. Hatta Mursi, [12 Ağustos 2012’de] Mareşal Muhammed Hüseyin Tantavi’yi [21 yıldır yürüttüğü] Savunma Bakanlığı ve Sami Anan’ı da Genelkurmay Başkanlığı görevinden alırken İslamcı olmayanlar ve Mursi’yi desteklemeyenler bile bundan memnun olmuştu. Bakın, Ortadoğu’da halkın muhayyilesinde lider dediğin güçlü olmalı ve hükmedebilmelidir. Doğru veya yanlış ama böyle. Mursi güçlü ve hükmedebilir bir görüntü verdiğinde insanlar etrafında toplandı; ama zayıflığı ortaya çıktığı anda insanlar ona saldırdı, küfretti ve o, buna karşı bir tavır almadı. Tabii bu bizim halkımızın ayıplarından biriydi, o da ayrı bir mesele.

Tunus’un devrimden sonra başa geçen eski Cumhurbaşkanı Munsif Merzuki’yle iki defa röportaj yapıp Diktatörlük ile Devrim Arasında Arap Dünyasının Krizleri kitabında yayınladım. Bana röportajda iktidara geldiğimizde devlet nedir bilmiyorduk demişti. Hatta tam ifadeleri şöyleydi: “Meselelere kapsamlı ve iyi bir çözüm üretebilmeniz için sistemin içinde olmanız ve onu tanımanız lazım. Biz hep sistemin dışında kaldığımızdan neyle karşı karşıya olduğumuzu bilmiyorduk. Ben devlet aygıtını ve problemlerini Tunus’ta başa geçtikten sonra kavradım. Çünkü diktatörlük altında yıllar yılı sistemin dışında tutulduğumuzdan böyle bir tecrübe kazanabilme imkânımız yoktu.” (sf.46) Aynısı Mısır’ın bütün devrimci güçleri için de geçerliydi…

Merzuki benim de arkadaşımdır. Onun görüşüne katılıyorum. Evet, biz devleti bilmiyorduk. Çünkü tamamen uzakta tutuluyorduk. Ama şunu unutmayın: Devrime öncülük edenler, devrimden sonra bu yoldan ayrılıp devletle aynı mantıkla hareket etmeye başladılar. Devrim ile devlet mantığı birbirinden farklıdır. Mesela Türkiye’de siyasetçileriniz demokratik yollardan, devlet aracılığı ve mantığıyla iktidara gelebiliyor, yolsuzlukla mücadele edebiliyor, büyük projelere imza atabiliyor. Tunus ve Mısır’da ise biz, devlet aracılığıyla değil, devlete karşı çıkarak devrimle iktidara geldik. Bizimki, muhtemelen tam anlamıyla bir devrim de değildi, yüzde 30-40, belki de 50 oranında bir devrimdi. Derin devlete veya müesses nizama teslim olmadan, siyaseten devrimin içinden dayanaklara tutunmak mümkündü. Devlete karşı çıkıp sonra sanki temizmiş gibi devletle işbirliği yaparsanız sonunda devlet sizi yiyip bitirir. Kanaatimce Mursi’nin de, Merzuki’nin de hatalarından biri buydu. Her ikisi de özünde devrimci değil reformistti, ama devrimin başına geçtiler. Eldeki bir serçe ağaçtaki on serçeden iyidir diye Arapçada bir atasözü vardır. Ben bunu şöyle değiştirdim: Eldeki bir devrim, ağaçtaki bin reformdan iyidir…

Hep Türkiye ile Mısır’ı kıyasladınız ama iki ülkenin tecrübeleri birbirinden çok farklıydı. 1952’den beri Mısır’ı askerler yönettiğinden ve ordu ülke ekonomisinin de yarısını elinde tuttuğundan sistemdeki ağırlığı ve rolü Türk ordusuna kıyasla çok daha fazlaydı. Ayrıca Başbakan Erdoğan, 28 Şubat post-modern darbesi ve 2001 ekonomik krizi üzerine iktidara gelip ordunun gücünü ve siyaset üzerindeki vesayetini AB’ye uyum reformları adı altında budamıştı, yoksa bunu o dönem kendi başına yapamazdı. Yani Başbakan Erdoğan başlangıçta Türkiye’de reform yaparken Batı’dan da, içerideki liberal ve sol akımlardan da destek almıştı. Ama Mursi’nin ve İhvan’ın iç reformu dışarıyla bağlantılı yürütme ve destek alma imkânı yoktu. 

Ama içeride Mursi’ye destek dışarıdakinden daha fazlaydı. 

Öyle ama o destek de Mısır toplumunun yarısından gelmişti. Çünkü seçimlerde eski rejimin adayı Ahmet Şefik’le yarışmış ve başa baş oy almıştı. 

Evet, Mursi’nin yüzde 52, Ahmet Şefik’in yüzde 48 oy aldığı ilan edilse de bu seçim sonuçları doğru değildi. Zaten sonuçları seçimlerden çok sonra açıklayabildiler. 

Gerçek seçim sonuçlarını biliyor musunuz?

Tam değil, ama takriben biliyoruz. Yaklaşık yüzde 60’a yüzde 40’tı. Bu yüzde 40 orduyla, polisle, istihbaratla, sermayedarlarla, İsrail’le, Batı’yla, Suudi Arabistan ve BAE’yle birlikteydi. Yine de müesses nizam başta şaşkınlık içinde bocalıyordu ve onlar bocalarken Mursi başa geçer geçmez önemli işlere imza atabilirdi. Maalesef fırsatlar kaçırıldı. 

3 Temmuz 2013’te Sisi Darbesi’ne giden süreçte neler yaşandı?

Darbeciler sokakları harekete geçirmeye başlamıştı; özellikle ülkenin birçok noktasında İhvan’ın Hürriyet ve Adalet Partisi merkezleri yakılmaktaydı. 21 Haziran Cuma günü Rabia Meydanı’nda gösteri düzenlemiştik; ama bu defa Hürriyet ve Adalet Partisi gösterileri sürekli oturma eylemine dönüştürmemizi istedi. Konuyu görüşmek üzere 26 Haziran’da İnşa ve Kalkınma Partisi genel merkezinde toplandık. Ben ve [İhvan’dan kopan akademisyenlerce kurulan] Vasat Partisi’nden İsam Sultan, Rabia’da değil Tahrir Meydanı’nda oturma eylemi yapmayı teklif ettik, ama diğerleri buna karşı çıktı. Rabia Meydanı’nı tercih etmelerinin nedeni, buranın Cumhurbaşkanlığı (İttihadiyye) Sarayı’na, Cumhuriyet Muhafızları’na ve başka yerlere yakınlığıydı. Ama aynı zamanda bir tuzaktı da. Çünkü çevresi tamamen askerî birliklerle ve kışlalarla çevriliydi. Yani oturma eylemine askerlerin arasından geçerek gidiyorduk. Bana göre devrimi biz gerçekleştirmiştik ve bunun mekânı da Tahrir Meydanı’ydı ve dünya medyası da sadece Tahrir’i biliyordu. Tahrir’de toplanmak devrimle birlikte olmak demekti. 

Temerrüd Hareketi o dönem Tahrir’de değil miydi?

Temerrüd Hareketi, fazla kişi toplayamadığı halde Tahrir’i bloke etmek için her Cuma günü insanları gösteriye çağırıyordu. Bu arada Temerrüd Hareketi adı altında her şeyi tezgâhlayan bizzat istihbarattı… 26 Haziran’daki toplantıda dedim ki biz insanları Cuma değil, Perşembe günü Tahrir’e çağırıp orada kalalım, meydandan ayrılmayalım. Zaten Temerrüd’ün davetleri karşılıksız kalıyordu.

Ama biz Tahrir Meydanı’nda yüz binlerce insanı gördük. 

Ben 30 Haziran’dan değil, önceki Cuma günlerinden bahsediyorum. Temerrüd Hareketi adı altında istihbarat, darbeden üç ay evvelinden itibaren her Cuma halkı Tahrir’e gösteriye çağırdı. 30-40 kişi ancak geliyordu. Meydan sadece 30 Haziran’da doldu. Çünkü Yüksek Askerî Konsey iki gün önce bir açıklama yaptı. Satır aralarını dikkatlice okumayanlar bu açıklamayı insanları uzlaşmaya davet ediyor zannetti. Ama tam aksine insanları sokağa çıkmaya davet ediyordu. Maalesef ki Mursi ve İhvan bu açıklamayı uzlaşma metin olarak okudu. Benim de aralarında olduğum koalisyonun çoğunluğu ise askerin halka sokağa inme çağrısı olarak gördü. 

Mursi neden size inanmadı? 

Çünkü Sisi’nin kendisine sadık olduğuna inanmıştı. Uyarılarımızı dikkate almadı. Biz Sisi seni devirecek diye Mursi’ye çok söyledik. Bize hep hayır, o bizim adamımız cevabını verdi.

Temerrüd Hareketi, halkı ordunun açıklaması sayesinde sadece 30 Haziran’da sokağa dökebildi. Ordu bu açıklamasıyla bütün muhalifleri cesaretlendirdi. Kimler sokağa çıktı? Polislerin, askerlerin, yargı ve medya mensuplarının aileleri ve memurlar sokağa çıktı. İşadamları ve sermayedarlar da fabrikalardaki işçileri meydanlara döktü. Sanat dünyasından ve meşhurlardan da sokağa inmeleri istendi; “Siz çıkarsanız halk da peşinizden çıkar” dendi. Hatta acemi erleri de ordu taburları sokağa döktü. Ama bunlar sadece 4-5 saatliğine meydandaydılar, sonra geri döndüler. Bunun üzerine Yüksek Askerî Konsey bir açıklama daha yaptı ve adeta insanlara geri dönmeyin, biz darbeyi gerçekleştirene kadar meydanlarda kalın dedi. İnanın, ben hayatımda bu kadar zayıf bir darbe görmedim. 

Solcular, liberaller ve diğer laik kesimler sokaklara dökülmemiş miydi?

Döküldü, ama Mısır’da onların sayısı zaten az. Bakın kitleler 30 Haziran 2013 dışında bugüne kadar Sisi lehine sokaklara hiç döktürülemedi.

Rabia Meydanı’nda oturma eylemi kararı aldıktan sonra neler oldu?

26 Haziran’daki toplantıda Rabia Meydanı’nda oturma eylemine başlama kararı alındı ve 28 Haziran Cuma günü oturma eylemi için resmî açıklamayı kürsüde okuyan kişi bendim. Bakın bu bilgiyi ilk kez medyada sizinle paylaşacağım. Kürsüde açıklamayı okurken gizli bir numara hiç durmadan telefonumu çaldırdı. Okumayı bitirdikten sonra telefona cevap verdim. ‘Ben cumhurbaşkanlığından şu kişiyim, Mursi şu an bir toplantı için sizi çağırıyor’ dedi. Gecenin 12’siydi. ‘Nerede’ diye sordum. ‘Kubbe Sarayı’nda’ dedi. Asıl cumhurbaşkanlığı sarayı olan İttihadiyye değildi. Emin olamadım. Bizi tutuklama amaçlı bir istihbarat oyunu olabilirdi. Mursi’nin yardımcılarından tanıdığım birini aradım. ‘Evet, sarayda sizi bekliyoruz, gelin’ dedi. Hemen toplantıya gittim, Mursi’yle oturduk. Toplantıda Mursi’yle işbirliği yapan Mısırlı siyasi liderler vardı, Selefi Nur Partisi lideri de mevcuttu. Hatırlarsınız, Nur Partisi lideri 3 Temmuz’da askerî darbeyi ilan ederken Sisi’nin yanında yer alacaktı.

Bu da demek oluyor ki Nur Partisi lideri, Mursi’yle o gece gizli toplantıda neler konuştuğunuzu Sisi’ye aktardı.

Evet, öyle… Özellikle ben sesi yüksek çıkanlardandım. Toplantıda -daha evvel cumhurbaşkanlığı müsteşarlarından birine tembihlemem sayesinde- en son sözü alıp şunları tavsiye ettim: Birincisi, hükümeti istifa ettirip sokakları sakinleştirin ve hükümeti kurması için Sisi’yi başbakan olarak tayin edin. Bu sayede hükümetle uğraşırken ordudan uzaklaşmış olur. İkincisi, Savunma Bakanı Sisi ve İçişleri Bakanı Muhammed İbrahim’den krizi idare etmek için burada cumhurbaşkanlığı sarayında sizinle kalmalarını ve kamuoyuna açık bir toplantı yapmalarını isteyin ki olaylar yatışabilsin. (Birçok yerde İhvan’ın merkezleri yakılıyordu ve bunlar hep istihbaratın işiydi. Benimle burada kalacaksınız dediği takdirde onları kendi kontrolünde tutmuş olacaktı.) Mursi, cevaben ‘yok yok olmaz; silahlı kuvvetlerin şerefli bir konumu var’ falan dedi. Üçüncüsü, eğer Sisi’yi buna razı edemezseniz cumhurbaşkanlığı sarayında oturmayın, bizimle birlikte meydanlara inip askerlerden uzak durun… Bu toplantıda söylediklerimin şahidi olan bazı kişiler şu an Türkiye’de yaşıyorlar. 

Toplantıdan ayrıldıktan sonra oturma eyleminin olduğu Rabia Meydanı’na geri döndük. 30 Haziran’da Mursi karşıtı yüz binler sokağa döküldü. Aslında sayı -devlet kadroları ve aileleri sokağa indirildiği için- o kadar da büyük sayılmazdı; ama liberal ve laik muhalefet için bu inanılmaz bir kalabalıktı. 

Bu arada içinde laiklerin, liberallerin, solcuların, milliyetçilerin olduğu “sivil muhalefet” Ulusal Kurtuluş Cephesi adı altında [24 Kasım 2012’de] bir araya gelmiş, orduyla ve güvenlik kurumlarıyla ittifak yapmıştı. Biz de Ümmet İttifakı adı altında bir araya gelmiştik. İttifakımızın başında oldukça popüler bir şahsiyet olan Şeyh Hazım Ebu İsmail vardı. Kendisi geçmişte İhvan mensubuydu; ama İhvan’ın performansını beğenmeyerek kendi hareketini kurmuştu. Ben de hem Fazilet Partisi lideriydim hem de onun Ümmet Koalisyonu’nda Şeyh Hazım’ın yardımcısıydım. Darbeden iki hafta evvel Mursi’nin talebiyle İslami partiler olarak bir oluşuma gittik. Darbe gecesi bu oluşum Meşruiyete Destek Ulusal İttifakı’na dönüştü. 

Darbenin ardından Rabia Meydanı’ndaki oturma eylemleri yaklaşık 1,5 ay devam etti. O süreçte neler yaşandı?

Oturma eylemi hedef alınmaya başlandı. İki büyük olay yaşandı. İlki sahne olayı olup bunda belki 50 kişi hayatını kaybetti. Sonra Cumhurbaşkanı Mursi’nin meydana 1 km uzaklıktaki Cumhuriyet Muhafızları kulübünde tutulduğunu öğrendik. Bir gösteri yürüyüşü düzenledik. Helikopterden yağdırılan kurşunlar yüzünden 70’e yakın kişi hayatını kaybetti. 

Ne yazık ki İhvan’ın içinde bir değil, iki yönetim vardı. Meydanın ve oturma eyleminin medyadaki idarecisi, altı-yedi partiden müteşekkil Meşruiyete Destek Ulusal Koalisyonu adı altında bizdik. İhvan’ın Hürriyet ve Adalet Partisi Genel Sekreteri şu an hapisteki Muhammed Biltaci de dahil koalisyondaki partilerin başkanları olarak sürekli toplanıyorduk. Öte yandan bizim sözlerimize önem vermeyen İhvan’ın diğer liderliği, bizden habersiz tek başına Amerika ve Batı’yla iletişim kurup müzakere yürütüyordu. Bu da onların hatalarından biriydi. 

Darbeden sonra oturma eylemine devam ediyorduk. İnsanlar öldürülmeye başlandığında oturma eyleminin dağıtılmasının hedeflendiğini anladık. Ancak üç-dört gün evvel AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Catherine Ashton ile Afrika Birliği temsilcisi gelip taraflarla temaslar kurdu. Darbenin ardından kurulan geçici yönetimin cumhurbaşkanı Anayasa Mahkemesi Başkanı Adli Mansur, cumhurbaşkanı yardımcısı Muhammed el-Baradey ve başbakanı Hazım el-Biblavi olmuştu. Ashton ve Baradey çıkıp işler çözüm yoluna giriyor, orta yolda buluşup siyasi uzlaşmaya vardık, eylemler dağıtılmayacak ve müzakerelerle çözüm yoluna gidilecek demişti. Hatta Baradey’in ağzından bu sözü duyduğumuzda sinirlendik; madem uzlaşmaya vardılar, müttefikimiz İhvan bunu bize neden söylemedi diye. Ama bu noktada Sisi korktu. Çünkü herhangi bir siyasi uzlaşma, onun cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturma hayalini baltalayacaktı. Oturma eyleminin dağıtılıp bir yığın insanın öldürülmesini planlayanın bizzat Sisi olduğu söyleniyor. 

Bu arada Rabia’daki oturma eylemi tek bir kişinin kanı dökülmeden dağıtılabilirdi. Veya illa silah kullanılacaksa 3-5 kişinin öldürülmesiyle de bitirilebilirdi. Ama canlı yayında herkesin gözü önünde katliam yapıldı. Rabia Katliamı’nda yaklaşık 1000 kişi can verdi, 4000 kişi yaralandı. Bu kadar çok Mısırlının kanının dökülmesiyle hedeflenen, Sisi’nin cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturmasının yanı sıra iki şey daha vardı: Birincisi, sadece İslamcıları ve İhvan’ı korkutmak değil, bütün bir halka ve topluma şok ve travma yaşatıp gözdağı vermekti. Öyle ki müttefikleri bile Sisi’den korktu. İkincisi, toplumu bölmek ve birbirine düşman kılmaktı. Ortada yaşanan bir zulüm varsa her zaman intikam arzusu baki kalır ve yönetimle işbirliğine isteksizlik olur ki istenen tam da buydu.

Sizin için çok zor olacak biliyorum ama Rabia Katliamı’nın olduğu günü anlatabilir misiniz?  

Sabah 3-4 sularında meydanda uyanıktık. Sahne ve mikrofonlar gece 11’de kapatılmıştı. Bu sırada polis teşkilatında görevli bir arkadaşımdan telefon geldi; “Güvenlik güçleri şu an oturma eylemini dağıtmak için hazırlık yapıyor” dedi. Endişelendim. “Teçhizatları neler?” diye sordum. “Öldürmek için gerekli araçlar. Planları nedir bilmiyorum. Ama hazırlıkları, kuşandıkları kıyafetler, zırhlı araçlar ve buldozerler bunu gösteriyor. Bu saatten sonra bunları durdurmak mümkün değil” dedi. 

Ben biraz uzakta meydandaydım. Hemen toplantı yaptığımız salona koştum. Kapıda Dr. Muhammed Biltaci’yi gördüm. O da benim gibi endişe içindeydi, ona da aynı haber gelmişti. Yani oturma eyleminin dağıtılacağını bir saat kala öğrendik. Mısır rejimi, “Müdahale vaktini önceden biliyorlardı ama insanları ölüme terk ettiler” diye söylentiler yaydı. Bu tamamen yalan. Salonda organizatörler olarak ne yapacağımıza karar vermek için toplantı yaptık. Mısır rejiminin metotlarını bildiğimiz için yaralanmaların olabileceğini öngörüyorduk. Mekânın sahra hastanesine dönüştürülmesi için hazırlık yapma kararı aldık. Ama beklentimiz onlarca yaralıydı, yoksa rejimin halkından binlercesini öldüreceği ve yaralayacağı aklımızın kıyısından bile geçmedi.

Meydanın her yerinden zırhlı araçlar ve buldozerler giriş yaptı. Tepemizde de uçaklar uçuyordu. Binaların çatılarına keskin nişancılar yerleştirilmişti. Sürekli siren sesleri vardı. O anların videolarını mutlaka izlemelisiniz. Bu arada maalesef videoların birçoğunu, hakikatleri gizlemek için YouTube ve Facebook sildi, ama hala az da olsa mevcutlar. Önde buldozerlerin, arkada askerlerin girişiyle birlikte her yandan kurşunlar yağmaya başladı. İnsanların meydandan ayrılması için güvenli çıkış var dediler ama buralardan çıkanları da öldürüyorlardı. Kadınları, çocukları, yaralıları bile katlettiler. Yaralıları almaya çalıştığımızda güvenlik güçleri müsaade etmiyor, ısrar ettiğimizde tekrar silahla vurup “Tamam öldü gitti, gidin buradan” diyordu. Muhammed Biltaci’nin kızı Esma’nın keskin nişancılarca öldürülmesini biliyorsunuzdur zaten. Ahmed Abdulaziz’in kızı da öldürüldü. Bunlar gibi nice gencecik kızları katlettiler. İlk saatlerde arkadaşlarım direnirken yaralandılar. Ben maalesef önlerdeydim. İlk düşen kısımda olduğum için bizi gözaltına aldılar. Meydan yaklaşık 10 saatte tamamen boşaltıldı. 

Meydanda yaklaşık 1000 kişi can verdi, 4000 kişi yaralandı. Başka yerlerde şehit düşenlerin sayısı da yaklaşık 1000 kadardı. İlk başta yüzlerce kişiyi tutukladılar ama ilerleyen zaman diliminde tutuklu sayısı 60.000-70.000’lere ulaştı. Kısa süreli girip çıkanları da hesaba katarsak toplamda 200.000-300.000 arası Mısırlı hapse düştü. Çoğunluk bir-iki sene hapis yatıp çıktı. Ama 50.000 kadarı hala hapiste. 

El-Cezire’nin “Massacre in Rabaa” belgeselinde Rabia Meydanı’nda yaralanıp sahra hastanesine tedavi için götürülenlerin askerler tarafından yakılarak öldürüldüğünü izlemiştim. 

Sadece yaralılarla dolu sahra hastanesini değil, bütün meydanı yaktılar… Normalde bir sahra hastanesi zaten vardı. Ama oturma eyleminin dağıtılacağı haberini aldığımızda basın toplantılarını yaptığımız ve Ulusal Koalisyon için tahsis ettiğimiz salonu da ikinci bir sahra hastanesine çevirme kararı aldık. Salon, daha evvel düğünlerin yapıldığı büyükçe bir mekândı. Askerler meydana girip insanları vurmaya başladığında yaralılar bu iki sahra hastanesine nakledildi. Bazı basit yaralılara da çadırlarda tıbbi müdahalede bulunuluyordu. Asker geldiğinde sadece yaralılarla dolu sahra hastanesini yakmadı, kimyasallar ve benzin püskürtüp bütün meydanı ateşe verdi. Zaten meydandaki çadırlardan tutun insanların kıyafetlerine, yastıklara kadar her şey kolayca tutuşabilir türdendi. Meydandaki yaralıları da, hatta ölenlerin cesetlerini de, çadırların içindekileri de yaktılar. Camiyi bile ateşe verdiler. Ölenlerden cenazeleri yıkanıp kenara konanları da buldozerler alıp götürmeye başladı. Bunun üzerine yaklaşık 250 kişinin cesedi aileleri gelip alabilsin diye yakındaki İman Camii’ne götürüldü. Bu sefer de camiye polisler geldi. Polisler geldiğinde el koymasın diye aileler cesetleri hemen alıp götürmeye çalıştı. 

Rabia Meydanı’nda gözaltına alınanların bazılarını, içine en fazla 10 kişi sığacak nakil araçlarına 40 kişi doldurdular. İnsanlar birbirine yapışmış haldeydi. O temmuz sıcağında üst üste bindirilen insanları arabaların içine göz yaşartıcı bomba ve ısı bombaları atıp öldürdüler. Adeta Hitler’in fırınları gibi. Keskin nişancıların kurşunlarıyla birçok insan can verdi. Buldozerleri durdurmaya çalışan bir adamı bir buldozerin nasıl ezip geçtiğini kendi gözlerimle gördüm. Başörtülü bir kız sadece fotoğraf çekiyordu, onu da vurdular. Anlatılacak o kadar çok şey var ama bu şekilde özetlemiş olayım.

Rabia Meydanı’nda ve sonrasında yaşanan şok edici olaylar Mısırlı gençlerin devlete ve orduya bakışını değiştirmiş olmalı…

Maalesef bu olaylar insanlara şu soruları sordurdu: Ordumuz gerçekten milli bir ordu mu? Bu ordu halkı düşmandan korumak için mi, yoksa düşmanın menfaatine kendi halkını işgal altında tutup boyun eğdirmek için mi? Suçlular sadece katliamları yapanlar mı, yoksa bütün emniyet aygıtları mı suçlu? Kısaca gençlerin artık vatanına ve devlet kurumlarına güveni hiç kalmadı. Bunun beraberinde getirdiği tepkilerden biri, bazı gençlerin IŞİD’i tek çözüm olarak görüp örgüt saflarına katılmaları oldu. Halkını katleden ordunun ve güvenlik güçlerinin hepsi kâfir, bunların tamamını öldürmek lazım noktasına geldiler. Sadece İslamcılar değil, İslami veya muhafazakâr ideolojilerle hiçbir alakası olmayan, dinden uzak bir hayat yaşayan liberal gençler bile ordudan intikam alma arzusuyla IŞİD’e yöneldiler. Örgüt saflarına katılanların bazıları polis memurları ve askerlerdi. 

Mısır polisinin ve askerinin IŞİD saflarına katıldığını ilk kez sizden duyuyorum.

Evet, bunu Mısır rejimi de itiraf etmek zorunda kaldı. IŞİD saflarına katılan askerler ve polisler hakkında diziler bile çekildi. 

Peki, IŞİD Sina bölgesinde hala etkili mi?

IŞİD iki nedenle Sina’da varlığını sürdürecektir. Birincisi, IŞİD’in varlığı Sisi’nin menfaatine; hem kendisini teröre karşı bir kurtarıcı gibi sunarak bu sayede içeride ve dışarıda meşrulaştırıyor hem de halkı bastırmak için örgütü bir bahane olarak ileri sürüyor. İkincisi, Sisi’nin Sina’daki halka yaptıkları, özellikle insanların evlerinden çıkartılıp binaların patlatılması, Sina halkını Sisi’den intikam almak ister hale getirdi ve bunun için önlerinde IŞİD’den başka bir seçenek yoktu. Sisi’nin yaptıkları İsrail’in Filistinlilere yaptıklarından daha da beterdir. Ve bütün bunları Sisi kasıtlı olarak yaptı. 2013’te dedi ki eğer ki Sina’da bir silahlı isyanla karşı karşıya kalırsak bu demektir ki Sudan’da el-Beşir’in karşı karşıya kaldığı Güney Sudan senaryosunun aynısını yapacağız. İki gün sonra Sina’da evler patlatılmaya, kadınlar ve çocuklar öldürülmeye, uçaklarla vurulmaya başlandı. Kısaca IŞİD’in varlığı Sisi için önemli.

Bundan beş sene evvel Mısır ordusunun Sina’da IŞİD’le mücadelede yetersiz kaldığı, İsrail savaş uçaklarının sanki Mısır hava kuvvetlerine aitmiş izlenimi vererek Mısır adına bölgeyi bombaladığına dair David D. Kirkpatrick’in The New York Times’ta yayınlanan bir yazısını tercüme etmiştim. Doğru mudur?

Doğru, hatta daha fazlası var. İsrail, Sina’yı kendisine ait görüyor ve hem burada bulunan casusları ve muhbirleri sayesinde sahadan hem de İHA’lar ve uydular aracılığıyla havadan istihbarat topluyor. Bölgeyi çok iyi bir şekilde sürekli gözetliyor. Hava operasyonlarının neredeyse hepsini yürüten İsrail uçakları, Mısır ordusu değil. Daha tehlikeli bir gelişme ise Etiyopya’nın Nil üzerine inşa ettiği Rönesans Barajı. Bakın, yüzölçümü Mısır’dan daha büyük olan Libya’nın nüfusu sadece 6 milyon, Mısır’ınki ise 106 milyon. Bu 100 milyonluk fark Nil Nehri sayesinde. Nil suları kesilirse veya azalırsa bu 106 milyonluk nüfus dünyanın farklı yerlerine göç etmek zorunda kalacak. Suud ve BAE finansman sağlamakla birlikte aslen bir Etiyopya-İsrail projesi olan Rönesans Barajı ile Mısır’ı bağlamak istiyorlar. Etiyopya Mısır’a bedavadan su vermeyecek. Mısır Nil suyunu satın almak zorunda kaldığında İsrail sahneye çıkacak. Mısır Nil’den İsrail’e su vermezse Etiyopya da Mısır’a su vermeyecek. 

Rabia Katliamı Mısır’ı başka nasıl etkiledi?

Birincisi, bir tarafta hukukun işlemesini ve kısas uygulanmasını isteyen Rabia’da öldürülenlerin aileleri ve akrabaları var, diğer tarafta günün birinde hesap sorulacağından korkan, kendilerini tehlikeye atacağı için ülkeye demokrasi ve adaletin gelmesini istemeyen katillerin aileleri ve destekçileri var. Bu ikinci grup ülkedeki her türlü değişim talebini tehdit sayıyor. İkincisi, Mısır toplumu hakikaten bölündü. Ülkede sadece siyasi ve iktisadi krizler yok, bir de toplumsal problemler mevcut. Gençler devlete ve kurumlarına inanmıyor, güvenmiyor. Üçüncüsü, Rabia sadece mazlumların bir davası değil, aynı zamanda dışarının Sisi’ye bir şantaj malzemesine dönüştü. Batı ve hatta İsrail, bizi dinleyip istediğimizi yap, yoksa halkını öldürdüğün için seni savaş suçlusu ilan ederiz diye Sisi’ye şantaja başladılar. Mısır’ın Akabe Körfezi’nin güney ucundaki Tiran ve Senafir adalarını Suudi Arabistan’a vermesi de İsrail’in talebiyle ve şantajıyla gerçekleşti. 

2011’den bu yana genelde Ortadoğu’da yaşananlar, özelde Mısır’daki devrim ve darbe süreci ile Rabia Katliamı ibretlik derslerle dolu. Gelecek nesillerin aynı hatalara ve tuzaklara düşmemesi için çıkardığınız en önemli dersleri bizimle paylaşır mısınız?

Birincisi, planı projesi, hikmet sahibi liderliği ve kendisini koruyan bir gücü olmayan büyük kitlelerin Arap devletlerinde hiçbir kıymeti yoktur. Mısır’da halk hareketliliği Türkiye’dekinden çok daha yaygın, kalabalık ve uzun süreliydi. 15 Temmuz’da Türk halkı sadece bir gece sokağa çıkıp direndi; Mısırlılar ise iki sene boyunca sokaklardaydı ve güvenlik güçlerine karşı canları pahasına direniş gösterdi. Ama liderliklerimiz farklıydı. Mursi halka dedi ki ordumuz saygındır, ona direnmeyin, benim hayatımın hiçbir önemi yoktur. Erdoğan ise halka meydanlara çıkın, bunlar bizim ordumuz değil, orduya ve devlete isyan etmiş bir gruptur dedi. İkisinin hitabı, liderlik tarzı ve kişilikleri çok farklıydı. Erdoğan askere yakalanmaktan kendisini korudu, kaldığı tatil yerinden Ankara’ya cumhurbaşkanlığı külliyesine dönmek yerine İstanbul Havalimanına halkının arasına geldi; Mursi ise halkın arasına gel dediğimiz halde razı olmayıp cumhurbaşkanlığı sarayında kaldı ve kolayca yakalandı. 

İkincisi, devrimlerden sonra eski rejimin adamlarına hiç müsamaha göstermemek lazım. Devrimin hemen akabinde onları yargılamaya başlamak gerek; eğer bunu seçimlerin veya reformların sonrasına ertelerseniz tıpkı Mısır’da Mursi’nin ve Tunus’ta Merzuki’nin başına geldiği gibi toparlanıp kâh darbeyle kâh seçimle sizi devirirler.

Üçüncüsü, Batı’nın demokrasi, insan hakları, hürriyet gibi laflarına asla inanmayın. Bunların gerçekleşmesine ancak kendi menfaatlerine uyarsa izin verirler.  Sisi’ye demokrasi dediklerinde bunu gerçekten demokrasi kastıyla değil, kendisinden daha fazla taviz koparmak için söylüyorlar. Bu coğrafyaya demokrasi geldiğinde de orduları darbe yapmaya teşvik ediyorlar. 

Dördüncüsü, neredeyse bütün Arap ülkeleri gibi Mısır da çok büyük problemlerle yüzleşiyor. İktisadi kriz, dolar krizi, elektrik krizi, geçim ve hizmet krizi, eğitim ve sağlık krizi, Sisi’nin giriştiği Süveyş Kanalı’nı büyütme gibi faydasız bir yığın büyük projeyle sınırlı kaynakların israfı ve çok büyük bir borç yükü altına girme…  Son günlerde meşhur bir YouTuber olan Abdullah eş-Şerif’in yayınladığı yeni sızıntıda 20 milyar değerindeki bir projenin nasıl boşa gittiği anlatılıyor. Sisi’nin bütün projeleri böyle. Darbeden bu yana Mısır’ın dış borçları katlanarak arttı.

Özetle Arap Baharı’ndan ve Mısır tecrübesinden çıkarmamız gereken en önemli ders şudur: İnsanlara yolumuz işte bu yoldur; demokrasi, hürriyet, kalkınma ve atılım için tedricen şunları yapmamız lazım diyecek bir kolektif liderliğe ihtiyaç var. Gerçek bir alternatifin olmaması halkı, bilhassa gençleri ya radikalizme, şiddete ve vandalizme sürüklüyor ya da -en hafifinden- hayat kırıklığı ve hüsran içinde denizde ölecekleri bir yolculuğa çıkmalarına yol açıyor. Mısır yasadışı göçte şu an dünya ikincisi. Gençleri de geçtik, artık 11-12 yaşında Mısırlı çocuklar Libya üzerinden İtalya’ya gitmeye çalışıyor, biliyor musunuz? Ülke işte bu hale getirildi. 

Selefi bir çizgiden geldiğiniz için şu soruyu sormadan geçmek istemiyorum: Selefiler çok çeşitli olmakla birlikte birçoğu devrimden evvel siyaseti, örgütlenmeyi, partileşmeyi, muhalefet etmeyi haram sayıyorlar, hatta demokrasiye asrın küfrü diyorlardı. Mübarek’i müminlerin emiri olarak görüyorlardı. Ama devrimden sonra bir anda siyasete giriverdiler, birçok Selefi parti kurdular. Hiçbir siyasi tecrübeleri ve siyasi akılları olmadığından askerî darbeye giden süreçte de kullanıldılar. Selefilerin partileşmesinde Suudi Arabistan ve Mısır istihbaratının etkili olduğunu, bu şekilde örgütlü neredeyse tek siyasi yapı olan İhvan’ı zayıflatma amacı güttüklerini düşünüyorum. Yani Selefilerin siyasi alana yönlendirilmesi kanaatimce bir istihbarat oyunuydu. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Ben bu konunun uzmanlarındanım. Öncelikle, Mısır’da Selefilik değil, Selefilikler vardır; sadece fikri açıdan değil, hareket veya oluşum düzeyinde de. İkincisi, bazı Selefiler gerçekten de siyasete veya bilhassa demokrasi oyununa girmek haram diyorlardı. Bazılarına göre ise haram değildi ama faydasızdı. Siyaseti ve demokrasiyi küfür olarak gören bakışa açısı Suudi Vahabiliğinden geliyordu. Suudi rejimi bu anlayışı seviyor ve destekliyordu. Bu sayede halkın siyasete dahil olmasını önlüyor, siyaset Suudi hanedanının ve müttefiklerinin tekelinde kalıyordu. Ama devrimden sonra Mısır’da sadece Selefiler değil, bütün fikirler ve yönelimler siyasete aktı. Yani daha evvel Mısırlılara yasak olan siyasi alan açıldığında bu konuda uzmanlığı ve bilgisi olan olmayan herkes siyasette yer alma yarışına girdi. Selefilerin kimisi kendi şahsi hevesleri doğrultusunda, kimisi de ya Mısır ya da özellikle Suudi istihbaratının desteğiyle siyasete girdi.

İstihbaratın yönlendirmesiyle siyasete girenler kimlerdi? 

Özellikle Nur Partisi’ydi. Geçmişteki ismi Selefi Davet’ti. Nur Partisi’nin aldığı bütün tutumlar orduya hizmet etti. Kanaatimce daha en baştan Mısır rejiminin ve istihbaratının, özellikle de Askerî İstihbarat Başkanı Abdülfettah es-Sisi’nin onayıyla siyasete atıldılar. 

Selefiler ister kendi hevesleriyle isterse istihbaratla ilişkileri sayesinde siyasete girmiş olsunlar, fark etmez, sonuçta hepsi de siyasal alanı kirlettiler. Ama İhvan’ın başa geçmesiyle ve Sisi darbesiyle birlikte Selefilerin bir kısmı Mursi safında yer aldı.

Tabii İhvan’ın kendi tabanında da Selefi eğilimler vardı ve bu da işini çok zorlaştırdı.

Aynen öyle. Selefilik, Suudi Arabistan’ın petrolle zenginleşmesi akabinde dış dünyaya dinî anlayışını ihraç etmesiyle başladı. Mısır’da İslamcılık, genel olarak Ezher’den ve Daru’l-Ulum Fakültesinden beslenen ılımlı bir damardı. Selefi yoldan da besleniyordu; ama bu yol, selef-i salihin denilen İslam’ın ilk üç nesil imamlarının ve âlimlerinin yoluydu, yoksa Muhammed bin Abdülvehhab’ın Vehhabi çizgisi değildi. Ama Körfez’de petrol üretimi başlayıp da gerek Mısırlılar gerekse Araplar işçisinden mühendisine ve akademisyenine kadar buraya çalışmaya gittiğinde Suudilerin Vehhabi-Selefi propagandasıyla karşılaştılar. Bu şekilde Selefi itikadı Mısırlılar arasında yayıldı. Vehhabi-Selefi imamlar kıyafetleriyle ve görüntüleriyle bir imam imajı ortaya koydular. Kitapları basılıp bedava dağıtıldı. Bazen Mısırlı işçiler Suudi Arabistan’da çalışırken Suudi Vehhabi imamlar tevhid ve sünneti ülkenizde yaymak istiyoruz deyip onlara köylerinde mescit inşa etmeleri için para verdiler; belki bu mescitlerde 5-6 kişi namaz kılıyordu ama Selefi fikirleri yavaş yavaş yaydılar. Burada önemli olan Mısır emniyetinin bunu kabul etmesiydi. Neden? Çünkü insanları hem bu şekilde izole edip rahatlıkla kontrol altında tutuyor hem de siyasetten uzaklaştırıyordu. 

Devrimden sonra Selefiler siyasete büyük oranda girdiler. Bir kısmı istihbaratın elemanı değildi, ama yaptıkları yanlışlarla bilinçsizce siyasi sahneye çok zarar verdiler; diğer kısım ise bilinçli bir şekilde istihbaratın emrindeydi. Bu arada ben de eskiden bir Selefi’ydim ama İhvan’a da yakındım. Evet, Selefilerin fazla siyasi bilinçleri yok, ama güçlü bir siyasi duruşları var. Son olarak şunu söylemek istiyorum: Selefi fikirler -ister siyasette olsun ister normal hayatta- genel olarak aşırılıkçıdır ve problemler doğurur. Öte yandan fedakârdırlar ve kendilerini bağlandıkları uğurda feda etmekten çekinmezler. Eğer ki Selefilerin fikirleri ve zihinleri ılımlı ve âkıl olana doğru değiştirilebilirse onların Mısır’daki ve Arap dünyasındaki gücünden istifade edilebilir. Ancak mevcut akıllarıyla, aşırılıkçı fikirleriyle Selefiler bir problem kaynağı olup bilinçsizce siyasi alana zarar verirlerken rejimler de onları kullanıyor. 

2011’deki seçimlerde %28 oyla 127 milletvekili çıkartarak ikinci büyük siyasi güç haline gelen ve bu başarısıyla herkesi şaşırtan Selefi Nur Partisi şu an ne durumda? Sisi darbesini desteklemenin ‘ödül’ünü alabildi mi?

Artık ciddi bir varlıkları da, herhangi bir kıymetleri de kalmadı. Şu an mecliste sadece iki milletvekilleri var. Onların gücü geçmişte çok abartıldı. İhvan bu partiyle zaman zaman işbirliği yaptı. Nur Partisi/Selefi Davet, Mübarek döneminden beri Mısır emniyetiyle ve istihbaratıyla iş tutuyor diye defalarca onları uyardım, ama inandıramadım. Bu da İhvan’ın hatalarından biriydi

Şu an Mısır’da gerek İslamcı gerekse laik toplumsal hareketlerin durumu nedir?

Tamamı geriledi, ama en çok gerileyen İslami hareketler oldu. Artık Mısır’da siyasal ve toplumsal hayat da, dinî davet faaliyetleri de kalmadı. Bu bir kayıp gibi görülebilir ama olumlu bir yönü de var. Gençleri ve sokakları ikna edebilecek, gerek fikirleriyle gerekse örgütsel ve siyasal performanslarıyla daha âkıl yeni şahsiyetler ve hareketler ortaya çıkabilir. Mesela şu an Ümmet Akımı adı altında sadece Mısır’da değil, Arap dünyasında yeni bir oluşum için çalışıyoruz. 

Sisi’nin şu an popülaritesi nedir?

Çok zayıf, yüzde 5’i geçmez. Ama bu yüzde 5’le birlikte sermayedarlar, silahlı kuvvetler ve emniyet birimleri var. Yani para ve silah onun hizmetinde. Son dönemde Mübarek’in iki oğlu Sisi’ye karşı hareketlenmeye çalışıyor, biz buradayız mesajı yolluyor.

Son olarak, yakın dönemde başlayan Türkiye-Mısır yakınlaşması hakkında ne düşünüyorsunuz?

Türkiye’nin deniz hududunun çizimi için Mısır’la yakınlaşma ihtiyacını anlıyorum. Eğer bu, Türkiye ve Mısır halkının menfaatine olacaksa tabii ki gerçekleşmeli. Ama şunu biliyorum ki Sisi buna yanaşmayacak. Sisi’nin 27 Temmuz’da Türkiye’ye geleceği haberleri vardı, ama gelmedi, gelmeyecek de. Çünkü Batı’nın nazarında Sisi’nin varlığını önemli kılan konulardan biri, Türkiye’yi devre dışı bırakması veya en azından yükselişine set çekmesi. Bu konuda tarihten ve günümüzden iki örnek vereceğim. 

Osmanlı dış devletlerle -Avrupalılar, Ruslar, İranlılarla- birçok savaş yürüttü; kimini kazandı kimini kaybetti, coğrafyası büyüdü veya küçüldü. Ancak bunların hiçbiri varoluşsal tehditler değildi. Osmanlı Hilafeti’ni ortadan kaldırabilecek tek gerçek tehdit, Mısır’da Mehmet Ali Paşa’dan geldi. Orduları Kütahya’ya kadar ilerlemiş, onunla İstanbul’daki padişah arasında hiçbir askerî birlik kalmamıştı. Hatta Osmanlı donanması bile Mısır donanmasınca saf dışı bırakıldı. Mısır’ın yükselişi Osmanlı’yı ortadan kaldırabilecek varoluşsal bir tehditti. 

Yakın tarihe gelince 2009’da [Amerikalı jeopolitikçi] George Friedman, Arap Baharı öncesinde Gelecek 100 Yıl: 21. Yüzyıl İçin Öngörüler başlıklı bir kitap yayınladı. Kitapta 21. yüzyılda Türkiye yükselecek; Batı, Türkiye’nin yükselişini ancak Mısır üzerinden önleyebilir, bunun için Mısır’ı güçlendirmemiz gerekir diyordu. Mısır’daki darbeden sonra Sisi ordusuna sağlanan silahların tamamı donanma silahları. Mısır’ın tarih boyunca denizden bir düşmanı olmadı ki; bütün tehditler karadandı. Doğudan Haçlılar, Moğollar geldi; bazen de güneyde Habeşlerden yükselen tehdit oldu, o kadar. Şimdiye kadar hep karadan gelen düşmanlarla savaştı. Denizden gelen tek tehdit Mehmet Ali Paşa’yla Osmanlı’nın mücadelesiydi. Şimdi de Türkiye’yi düşman sayarak Mısır donanmasını güçlendirmeye çalışıyorlar. Mısır’a Almanya’dan, Fransa’dan, İsrail’den donama silahları geliyor.

Bu silahlanma, Mısır’ın Akdeniz sularında muazzam miktarda doğalgazın keşfiyle bağlantılı olamaz mı?

Hayır, olamaz; çünkü Akdeniz’de henüz doğalgaz keşfedilmeden bu silahlanma başladı. Mısır, deniz üzerinden Türkiye ile mücadele için hazırlanıyor. Bu olur mu olmaz mı, bilmemem. Dünyada her şey değişiyor. Ama kanaatimce Sisi’nin varlık nedenlerinden biri, Türkiye’ye pas vermemesi ve bu yüzden deniz hudutlarının Türkiye’nin istediği şekilde çizilmesine yanaşmayacaktır. Çünkü sıçrama için gerekli araçlara ve malzemelere sahip Türkiye’nin tek eksiği enerji kaynakları. Eğer büyük miktarda enerji kaynağına da sahip olursa Türkiye’nin artık dışarıya ihtiyacı ve bağımlılığı kalmaz. İşte buna izin verilmeyecektir. Sisi’nin misyonu, Türkiye’yi durdurmayı başaramasa bile en azından sıçrama yaptırmamaktır. Türkiye’nin Batı hâkimiyetinden çıkması istenmiyor. İşte bu nedenle iki ülke arasında gerçek bir yakınlaşma olabileceğini zannetmiyorum. Ama eğer ABD bunun gerçekleşmesi için bastırırsa o zaman iş değişir. 

 


26 Ocak 2016 Salı

Z.T.KOR - MURSİ’NİN İDAMI SİSİ’NİN İPİNİ ÇEKEBİLİR



MURSİ'NİN İDAMI SİSİ'NİN İPİNİ ÇEKEBİLİR
Zahide Tuba Kor
Yeni Şafak gazetesi, 4 Ağustos 2015



Mısır’da askerî darbenin ardından açılan trajikomik siyasi davalarda sona doğru yaklaşılıyor. Şimdiye kadar İhvan-ı Müslimin hareketinin lider kadrosu dâhil toplamda bini aşkın kişi, yeterli soruşturma yapılmadan ve adil bir şekilde yargılanmadan, akıllara ziyan suçlamalarla ve jet hızıyla, toplu olarak idam cezalarına çarptırılmış durumda.

Davalar, İhvan’ı ve diğer muhalif grupları halk nezdinde tamamen itibarsızlaştırmaya dönük bir algı operasyonu olarak nitelenebilir. Zira devrik Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi başta olmak üzere İhvan yöneticileri; şiddeti teşvik ve kaos çıkarmaktan cinayete, (Hamas, Hizbullah, İran ve Katar’a) devlet sırlarını sızdırarak casusluktan hapishaneden firar etmeye, yargıya hakaretten görevi kötüye kullanmaya ve hatta tavuk çalmaya kadar akla hayale gelmez suçlamalardan mahkum edildiler. İsnat edilen her bir suçun ayrıntılarına inildiğinde çarpıtmaların boyutunu görüp de dehşete düşmemek elde değil. Tek bir polisin öldürülmesi ile ilgili davada birkaç günde 683 kişinin idama çarptırılması örneği üzerinden Mısır “adalet”inin hâl-i pür melalini ortaya koymakla yetinelim. 

ENTELEKTÜEL SERMAYEYİ HEDEF ALAN İDAM KARARLARI
Gelişigüzel yağdırılan idam cezalarından şimdiye kadar kimler nasibini almadı ki… İhvan’ın lider kadrosu ve mensuplarının yanı sıra listede İsrail’in Gazze saldırılarında hayatını kaybedenler, yıllardır hapishanelerde yatan mahkûmlar, saygın akademisyenler, din âlimleri, gazeteciler, insan hakları aktivistleri, öğrenciler, onlarca Filistinli ve bir de kadın var. Sünni dünyanın ilmî otoritelerinden Yusuf el-Karadavi; dünyaca tanınan siyaset bilimi profesörü İmad Şahin; 28 yaşındaki genç bir kadın akademisyen ve aktivist olan, Cumhurbaşkanlığı sırasında Mursi’nin uluslararası medya koordinatörlüğünü yürüten Oxford Üniversitesinden Sündüs Asım listenin dikkat çekici isimlerinden. İdam listesi, mahkemelerin ne kadar düzmece olduğunu ve davaların ne kadar özensizce yürütüldüğünü ele verdiği kadar Mısırlı-Filistinli, kadın-erkek, genç-yaşlı demeden toplumdaki dinamizmin taşıyıcısı tüm kesimleri sindirme hedefini de yansıtıyor, üstelik ülkenin entelektüel sermayesini tüketme pahasına…

Peki, idam kararlarının apaçık hukuksuzluğuna rağmen verilen cezalar infaz edilir mi? Orta yolcu siyasal İslam’ın adeta IŞİD terörüyle bir tutulmaya kalkışıldığı şu günlerde bu soruya kesin bir dille hayır diyebilmek maalesef mümkün değil. Gelinen noktada idamların infazını engelleyebilecek belki de tek güç, uluslararası toplumdan yükselecek tepkiler ve uygulanacak baskılar. Ancak Cemaat-i İslamî liderlerinin Bangladeş’te idam cezaları bir bir infaz edilirken sessiz kalan uluslararası toplum, sıra Mısır’daki İhvan mensuplarına geldiğinde yine üç maymunları oynarsa şaşırmamak lazım. Darbeden bu yana Mısır’da yaşanan onca zulme rağmen dünyanın tepkisizliği veya çok cılız tepkisi, Sisi yönetiminin pervasızca adımlarına hep cesaret verdi. Bırakın ciddi bir baskıyı, hâlihazırda Abdülfettah es-Sisi, ülkesini ve Ortadoğu’yu içine düştüğü bataklıktan kurtaracak, radikal dincilerle mücadele ederek bölge barışına katkıda bulunacak bir kahraman olarak uluslararası alanda maddi-manevi destek görüyor. Bu durum, sadece bölgedeki baskıcı rejimlerin değil, uluslararası toplumun da ahlaki zeminde çöküşünün bir göstergesi. İşte bu noktada geçmişte darbelerle gelen idamların yol açtığı travmaları yakinen bilen Türk hükümetinin Sisi yönetimine ısrarla yönelttiği eleştiriler ve ikazlar aslında son derece önemli.

İDAM CEZALARININ İNFAZI TRAVMAYI DERİNLEŞTİRİR
İdam cezaları infaz edilirse darbeyle birlikte yaşanan travmaların izlerinin silinmesi neredeyse imkânsızlaşacak ve ülkede barışın ve istikrarın tesisi bir hayal olarak kalacaktır. Zira siyaset ve seçim sandığıyla meşru kanallardan değişim ümidine darbe vurulan, zulme karşı tepkisini barışçıl eylemlerle göstermeye kalkıştığında da kanla bastırılan genç nesillerin önünde boyun eğmekten ya da şiddete meyletmekten başka bir seçenek bırakılmamaktadır. Mevcut haksızlıklara ve adaletsizliklere karşı sığınılacak/hak aranacak içte ve dışta herhangi bir meşru merciin kalmaması karşısında ümidini kaybeden ve zedelenen adalet duygusu karşısında devletine bağlılığını yitiren gençlerin IŞİD ve Beytü’l-Makdis gibi türevlerine savrulması işten bile değildir. Unutmayalım zulüm ve adaletsizlik, terörü besleyen ana kaynaktır. Öte yandan idamların infazı, kötü bir örnek teşkil ederek muhaliflerini sindirmeye çalışan diğer baskıcı rejimlere bir ilham kaynağı olacak ve bu durum bölgede halklar ile rejimler arasında yeni gerilimlere yol açacaktır.

MISIR İÇİN BEDELİ AĞIR OLUR
Tarihinin en zorlu sürecinden geçen İhvan’a gelince, sadece lider kadrosu değil, ikinci ve üçüncü derece isimleri ve kanaat önderleri de şu anda ya hapiste ya sürgünde ya da gizlenmektedir. Bir yol ayrımına giren teşkilatın yönetici kadrosu gençleşmekte; reformcu ve tedrici değişim çizgisini bırakarak daha devrimci bir pozisyon almaya çalışmaktadır. Bunca yaşanandan sonra bu kaçınılmazdır. Ancak nice badireler atlatarak teşkilatı bugünlere taşıyan tecrübeli lider kadronun idamı halinde, rejimin kışkırtmalarına karşı tabanı tutup gençleri aklıselime davet edecek âkil bir kadro kalmayabilir ve bunun bedeli, sadece İhvan değil Mısır için de ağır olabilir.

Eğer ülkesine huzur getirmek istiyorsa Sisi yönetiminin, toplumsal meşruiyetini artırıcı adımlar atmaktan başka bir şansı yok. Toplumun bir kesimini kâh rızayla ve propagandayla yanına çekmeyi kâh baskıyla sindirmeyi başarsa da karşısında korku duvarlarını daha 2011 yılında aşmış geniş bir kitle var. %60-70’i 30 yaş altı gençlerden oluşan 90 milyona yaklaşan nüfusu ile Mısır, adeta patlamaya hazır bir bomba. Mevcut mağduriyetleri ve adaletsizlikleri giderme yolunda hızlı, kalıcı ve samimi adımlar atılmadığı; dışlanan geniş kitlelere yeniden siyasal alanda kendilerini ifade imkânı tanınmadığı sürece ne bölgede ne de Mısır’da barış sağlanabilir. Mısır ordusunun içten kaynadığı, çöken ekonominin dış yardımlarla ayakta tutulmaya çalışıldığı, başta darbeyi alkışlayan kitlelerin baskılar karşısında kendisinden uzaklaştığı bir süreçte idamların infazı ve bunun yol açacağı infial, Sisi’nin ipinin çekilmesinde sonun başlangıcı olabilir. Umarız aklıselim galip gelir de idamların infazından vazgeçilir. 


1 Ocak 2015 Perşembe

ORTADOĞU KONUŞMALARI: Bölgesel ve Küresel Perspektiften “Arap Baharı”






ORTADOĞU KONUŞMALARI
Bölgesel ve Küresel Perspektiften “Arap Baharı”

Editör: Zahide Tuba Kor

Küre Yayınları: İstanbul, Aralık 2014
728 sayfa




Ortadoğu’da dengelerin derinden sarsıldığı ve olayların baş döndürücü hızda aktığı bir dönemden geçiyoruz. Bu minvalde, modern Ortadoğu tarihinin en önemli kırılma noktalarından biri olan “Arap Baharı” an odaklı, sığ ve kısır analizler tuzağına düşmeden süreç odaklı bir perspektiften ele alınmaya muhtaç.


Bu kitap, Şubat 2011’den Haziran 2014’e kadarki dönemde Bilim ve Sanat Vakfı Küresel Araştırmalar Merkezi’nin alanında uzman akademisyen, araştırmacı ve gazetecilerle düzenlediği Ortadoğu’yla ilgili yirmi iki toplantıyı ve bir söyleşiyi ihtiva ediyor. Çalışma; yerel, bölgesel ve küresel perspektiften “Arap Baharı”nı değerlendirirken, güncel siyasetin dar çerçevesine sıkışmaksızın, sürecin arka planına, gidişatına ve muhtemel sonuçlarına dair kapsamlı bir bakış sunuyor.


İÇİNDEKİLER

Giriş 
Zahide Tuba Kor

Ortadoğu Uluslararası İlişkiler Çalışmaları: Tarih, Teori ve Metodoloji Üzerine Bir Haşiye
Fawaz Gerges 

Arap Devrimleri ve Uluslararası Sistem: Gidişat, Problemler ve Hedefler
Nadia Mostafa 

Mısır’da 25 Ocak Devrimi’nin Arka Planı: “Ekmek, Hürriyet, Adalet”
Fulya Atacan 

Mısır’da İhvan-ı Müslimin ve İslamcılık
İsmail Yaylacı 

Mısır’da “Devrim Hikâyesi” ve Geçiş Sürecinin Temel Problemleri
Fulya Atacan 

“Arap Baharı”nın İlk Demokratik Deneyimi: Tunus Seçimleri
Hasan Kösebalaban - Muzaffer Şenel - Ufuk Ulutaş 

Bir Gazetecinin Gözünden “Arap Baharı”: Suriye, Libya ve Yemen İzlenimleri
Mehmet Akif Ersoy 

İşgalin Dokuzuncu Yıldönümünde Irak
Furkan Torlak - Mesut Özcan 

Ateş Çemberinde Irak
Mesut Özcan 

“Arap Baharı”nda Medyanın Rolü
Saeed Naqvi 

“Arap Baharı”nda Yeni Sosyal Medyanın Etkisi
Hans Köchler 

“Arap Baharı” Sürecinde Rusya’nın Ortadoğu Politikası
Aleksandr Sotniçenko 

Avrupa Birliği-Rusya İlişkilerinde Ortadoğu
Esra Hatipoğlu 

Amerika’nın Ortadoğu’da Stratejik Arayışları
Şaban Kardaş 

Ortadoğu’da Mezhepler ve İslami Hareketler
Mehmet Ali Büyükkara 

Ortadoğu’nun Tetiklenen Fay Hattı: Mezhep Gerilimleri
Burhanettin Duran - Mehmet Ali Büyükkara - Ömer Korkmaz 

“Arap Baharı” Sürecinde İran’ın Ortadoğu Politikası
Bayram Sinkaya 

İranlı Bir Diplomatın Gözünden Değişen Ortadoğu
Ali Asghar Muhammadi Sijani 

İsrail Siyaseti ve “Arap Baharı” Sonrasında Türkiye-İsrail İlişkileri
Hasan Kösebalaban - Louis Fishman 

İktisadi Açıdan Türkiye-Ortadoğu İlişkileri
Süleyman Beşli 

2011 Türk Dış Politikası Değerlendirmesi Paneli
Burhanettin Duran 

2012 Türk Dış Politikası Değerlendirmesi Paneli
Nuh Yılmaz - Hasan Kösebalaban 

2013 Türk Dış Politikası Değerlendirmesi Paneli
Muhittin Ataman 

Özgeçmişler   



ORTADOĞU KONUŞMALARI
Bölgesel ve Küresel Perspektiften “Arap Baharı”

GİRİŞ

Modern Ortadoğu’yu derinden etkileyen bazı kritik dönüm noktaları vardır. Bunları (i) Birinci Dünya Savaşı sonunda Arap coğrafyasının Osmanlı’dan kopuşu ve İngilizler-Fransızlar eliyle bölgenin yeniden dizaynı, (ii) 1948’de İsrail devletinin kurulması ve müteakip çeyrek yüzyılda yaşanan dört Arap-İsrail Savaşı, (iii) 1979’daki İran İslam Devrimi, Mısır-İsrail Barışı ve Afganistan işgali, (iv) 1989’da Soğuk Savaş’ın sona erişi ve 1991 Körfez Savaşı, (v) 2001’deki 11 Eylül saldırıları ve (vi) “Arap Baharı” süreci[1] olarak sıralayabiliriz.
“Arap Baharı” süreci, bir yüzyıl evvel Batılılar eliyle kurulan ve her kritik dönüm noktasının ardından kısmi dönüşümlerle yakın döneme kadar gelen devlet yapılarının çatırdamasına/çözülmesine yol açmış durumda. Yüzyıl evvel dışarıdan dayatmalarla kurulan bölgesel düzenin artık devam etmeyeceği, bir daha 2011 öncesine dönülmeyeceği aşikâr; ama bugün bizi bir kaosla yüz yüze bırakan bu sürecin yarın ne yöne evrileceğini ve nihayetinde nasıl bir düzenin ortaya çıkacağını şimdiden kestirebilmek oldukça zor. Yeni Ortadoğu’nun kaderi, daha uzun yıllar sürecek bölgesel ve küresel aktörler arasındaki derin rekabete ve yerel aktörlerin iç mücadelelerinin alacağı seyre göre şekillenecek. Bu haliyle “Arap Baharı”, bölgenin son yüzyıllık tarihinde en kritik dönüm noktası diyebiliriz; hem de küresel sistemin dönüşümünü de etkileyecek bir dönüm noktası…
“Arap Baharı”, Sovyet Bloku’nun çöküşünün üzerinden yirmi yıl geçmesine ve oldukça genç ve dinamik bir nüfusa sahip olmasına rağmen, hâlâ Soğuk Savaş kalıntısı bir zihniyetle ve yönetim yapısıyla idare edilen, hızlı toplumsal değişime ayak uyduramayan bir bölgede patlak veren, aslında epeyce gecikmiş bir süreçti. 42 yıldır Libya’yı yöneten Muammer Kaddafi, 33 yıldır Yemen’in başındaki Ali Abdullah Salih, 30 yıldır Mısır’a hâkim Hüsnü Mübarek ve 23 yıldır Tunus’u idare eden Zeynelabidin bin Ali 2011’de birbiri ardına devrildi. Onlarca yıldır kâh dışarıdaki İsrail tehdidini ve Batı emperyalizmini kâh içerideki İslamcı akımların yükselişini kullanarak meşruiyet sağlamaya çalışan mevcut otoriter sistem çatırdadı. Bu haliyle “Arap Baharı”, olağanüstü riskleri ve olağanüstü fırsatları bir arada barındıran geçmişle bir hesaplaşma, statükoya büyük bir meydan okumaydı.
“Arap Baharı”, komplocu bakışların iddialarının aksine kendiliğinden, iç dinamiklerle gelişen beklenmedik bir süreçti. Zira Tunus’ta bir seyyar satıcının kendisini yakması gibi “sıradan” bir olayın bölgesel sistemi kökünden sarsacak ve küresel sistemi de derinden etkileyecek bir dönüşümü tetikleyeceği senaryosunu herhalde en komplocu toplum mühendisleri dahi akıl edemezlerdi. Sürpriz bir şekilde içeriden başlayan ve Tunusluların Mısırlılara, onların da Arap halklarının geri kalanına verdiği ümit, cesaret ve ilhamla adeta bir domino etkisiyle yayılan; ancak aşağı yukarı eşzamanlı iki sürprizin ardından müteakip dalgalarda hem içeride mevcut rejimlerin tedbir alarak önünü kesmeye hem de dış güçlerin devreye girerek süreci geri döndüremeseler de kendi çıkarları doğrultusunda yönetmeye, yönlendirmeye ve en az hasarla atlatmaya çalıştıkları bir süreçti “Arap Baharı”. Aynı zamanda ortaya koyduğu model ve ideallerle sadece Ortadoğu’nun belli ülkelerinde değil, dünyanın dört bir yanında statükodan rahatsızlık duyan ve değişim isteyen kitlelere bir ilham kaynağı oldu; Tahrir modelinin çekiciliği ve potansiyeli, ülke ve bölge sınırlarını aşan bir etki uyandırdı.
Hâlihazırda bölge tarihinin yeniden yapılmaya ve yazılmaya çalışıldığı ve bu haliyle olayların baş döndürücü hızda aktığı bir dönemden geçiyoruz. Tıpkı mevsimlerin art arda birbirini takip ettiği ve –güney ve kuzey yarımküreleri düşünürsek– yazın ve kışın aynı anda yaşandığı gibi, bölgede de bir “oluş ve bozuluş hali”nin hem birbirinin peşi sıra hem de eşzamanlı yaşandığı; dönüşümün darbeler, karşı-darbeler, toplumsal isyanlar, iç çatışmalar döngüsünde daha uzun yıllar alacağı; küresel ve bölgesel aktörler arasındaki koalisyonların/ittifak ilişkilerinin de hem gelişmelerin seyrine göre hem de ülkeden ülkeye sık sık değişeceği bir süreçle karşı karşıyayız. Dolayısıyla üzerinden çeyrek yüzyıl geçmesine rağmen bir türlü kurtulamadığımız bölgeye Soğuk Savaş kalıplarıyla bakma alışkanlığımızdan artık kurtulmamız gereken bir döneme girmiş bulunuyoruz.
“Arap Baharı”, mevcut yaygın teorilerin anlamakta, anlamlandırmakta ve açıklamakta yetersiz kaldığı; bu bakımdan entelektüel ve akademik çevrelerde yeni bir hareketliliği, yeni bir düşünsel çabayı tetikleyen bir süreçti. Bu çerçevede Ortadoğu’da neler olup bittiğini anlamaya dönük içeriye/bölgeye odaklı çalışmaların artması, önümüzde verimli bir tartışma ortamının oluşması, daha da önemlisi bölgeyi Batı üzerinden ve Batılı kavramlarla okuma alışkanlığından kurtulma ihtimalimizin doğması değerli bir kazanım.
Teknolojinin ve iletişim araçlarının çok hızlı ilerlemeler kaydettiği küreselleşme çağında –en azından başlangıç itibarıyla– geleneksel devrimlerden, isyanlardan ve halk hareketlerinden daha farklı bir süreç yaşandı Arap coğrafyasında. Zira “meydan”ları yönlendiren ideolojisiz, lidersiz, alttan gelen, orta ve üst-orta sınıflara dayanan, toplum merkezli, sivil ve barışçıl girişimlerdi. İdeolojisizdi; zira “ekmek, onur ve adalet” tüm kesimlerin üzerinde ittifak ettiği ortak taleplerdi. Lidersizdi; zira otoriter rejimler tüm muhalefet odaklarını, lider olabilecek kapasitedeki insanları zaten ya hapse atmış ya da sürgüne yollamıştı. Dolayısıyla meydanları peşinden sürükleyen güçlü ve karizmatik liderler yoktu. Klasik devrimlerdeki gibi askerî veya sivil elitin halkı peşinden sürüklediği bir süreç değildi; tabandan gelen, toplum merkezli bir hareketlenmeydi. Barışçıldı; zira mevcut rejimler güç kullansa da halk şiddete başvurmamaya özen göstermişti; ta ki Libya’ya kadar. 
Arap ülkelerinin birçoğunda halklar korku duvarlarını aşarak aynı ideallerle sokaklara döküldü; bir kısmında barışçıl eylemlerle, bir kısmında şiddet yöntemiyle asla gitmez zannedilen (dahası koltuklarını oğullarına “miras” bırakmayı hedefleyen) liderler devrildi. Ama gelinen noktada her ülke bambaşka bir noktaya savruldu. Zorlu geçiş süreçlerinde yaşanan bu farklı savrulmaların ardında, hem isyanlar sürecinde liderlerin devrilme şekli (kanlı mı kansız mı olduğu) hem de geçiş sürecinin ne şekilde ve kimler (siviller mi askerler mi) eliyle yönetildiği önemli bir husustu. En az bunlar kadar önemli başka iç boyutlar da söz konusuydu: Her bir ülkenin geçen yüzyılda Batılılar eliyle kuruluş şekilleri; o dönemden günümüze tevarüs ettikleri siyasi, iktisadi, askerî, hukuki ve toplumsal yapıları ve kodları; coğrafi konumlarıyla bugün jeopolitik ve jeostratejik oyundaki rolleri de son derece kritikti. Değişim dalgasının kendisini de vuracağından endişe eden dış aktörlerin sürecin önüne set çekme ve kurdukları ilginç koalisyonlar üzerinden karşı bir dalgayla statükoyu geri getirme girişimlerini ise zikretmeye dahi gerek yok.
“Arap Baharı” sürecinin dönemsel bir muhasebesini yaptığımızda karşımıza şöyle bir tablo çıkıyor: 2011 yılı bölgede “devrimler/isyanlar” dönemiydi; farklı toplumsal ve siyasal kesimlerin ortak hedefler etrafında kenetlenerek tek ses olmasıyla mevcut otoriter yönetimler bir bir düştü, statüko bozuldu ve çok daha zorlu bir mücadeleyi gerektiren geçiş dönemine girildi. 2012 yılı, yeni rejimlere rengini vermesi beklenen anayasaları kaleme alacak “kurucu meclisler” için sandık başına gidildiği, ilk defa çok partili/adaylı serbest seçim heyecanının yaşandığı, İhvan-ı Müslimin menşeli hareketlerin bölge çapında yükselişe geçerek önemli bir iktidar alternatifi haline geldiği, ama suların durulmadığı, iktidar mücadelesinin hiç dinmediği bir dönemdi. 2013’ün ortalarından itibaren ise beklentileri çok yüksek olan toplumsal kesimlerin yaşadıkları hayal kırıklıkları kullanılarak, ordular veya çeşitli silahlı gruplar üzerinden “karşı-devrimler”le eski rejimlerin geri gelmesinin önü açıldı; İslamcı ve devrimci diğer güçlerin şiddetle bastırılarak toplumlardaki dinamizmin kırılmaya çalışıldığı, mutedil bir çizgideki İhvan Hareketinin terörle özdeşleştirilerek sistem dışına itildiği ve İhvanofobinin körüklendiği, dahası bölgede İhvan çizgisine destek veren aktörlere de farklı araçlarla “operasyonlar” yapılmaya çalışıldığı bir döneme geçildi. Mısır’daki karşı-darbe ve Suriye’deki iç savaş, “Arap Baharı”nın gidişatına sekte vuran en kritik gelişmelerdi. Bu dönemde meşru siyaset yoluyla değişim ümitlerinin budanması ve barışçıl siyasal ve toplumsal muhalefetin ölçüsüz güç kullanımıyla bastırılması karşısında 2014, artık radikalleşmenin mağduriyetlerden beslenerek bölgede kök saldığı, silahlı terörün neredeyse tek “muhalefet dili” haline ge(tiri)ldiği bir yıl oldu. Önümüzdeki yıllar ise barışçıl değişim umutlarını kanla ve devlet terörüyle bastıran veya bastırılmasına göz yuman/çanak tutan bölge içindeki ve dışındaki güçlerin, kendi elleriyle yaratıp geriye tek seçenek olarak bıraktıkları canavarın, yani cihadi Selefi silahlı grupların bir bumerang gibi kendilerini de vuracağı bir dönem olacaktır. Zira bugüne kadar bölgede günü kurtarmaya dönük, basit çıkar hesaplarıyla yapılan hamlelerin, orta ve uzun vadede meydana gelebilecek hasarı düşünmeden uygulanan “miyop” politikaların nasıl ayaklara dolanarak çok daha büyük sıkıntılara yol açtığına defalarca şahit olduk. Mevcut mağduriyetleri, haksızlıkları ve adaletsizlikleri giderme yolunda hızlı, kalıcı ve samimi adımlar atılmadığı ve dışlanan çok geniş halk kesimlerine yeniden siyasal alanda kendilerini ifade edebilme imkânı verilmediği takdirde, bölgedeki radikalleşme temayülünün önüne geçilemeyeceği gibi, modern teknolojilerle destekli baş edilmesi güç yeni terör metotları Libya, Yemen, Suriye ve Irak’ın sınırlarını aşarak dünyanın birçok noktasını vuracaktır.
Büyük ümitlerle ve beklentilerle başlayan “Arap Baharı” süreci ağır maliyetlerle ilerliyor. 2014 Haziranı itibarıyla çoğunluğu Suriye’den olmak üzere iki yüz bini aşkın insan hayatını kaybetmiş, yüz binlercesi yaralanmış, milyonlarcası evlerini terk ederek ya ülke içinde daha güvenli yerlere ya da yurtdışına sığınmış durumda. Yağan bombalarla ve sıkılan kurşunlarla sadece altyapı çöküp fiziken çok ağır bir yıkım yaşanmıyor Arap coğrafyasında; ondan çok daha vahimi, insanî değerler, tarihî hafıza ve medeniyet birikimi yok ediliyor. Altüst olan bölgesel düzen ve siyasi ve iktisadi yapı hep zarar hanesinin en tepesinde zikredilse de büyük resmin gölgesinde kalan başka trajik gelişmeler de yaşanıyor bölgede: Siyasi alandaki kutuplaşma toplumsal dokuyu dinamitleyerek ve hatta aile yapılarını sarsarak uzun yıllar sürecek tamiri zor bireysel travmalara, aile içi kavgalara ve parçalanmalara yol açıyor. Kin ve nefret tohumları saçılarak ve intikam hissi körüklenerek bölgede anne babaya, kardeş kardeşe, komşu komşuya düşman hale getiriliyor.
“Arap Baharı”nın ilk aşamasında halklar arasında oluşan dayanışma ruhunun aksine, bugün ister seküler Arap milliyetçiliği isterse İslam ümmeti vurgusu üzerinden olsun bölgede kardeşliği, birlik ve beraberliği savunan neredeyse tüm akımlar ve yapılar sarsılmış durumda. Bir tarafta seküler-İslamcı mücadelesi, diğer tarafta İran ile Suudi Arabistan menşeli mezhepçi kışkırtma devam ederken; öte tarafta makro seküler-otoriter yapıların devrilmesiyle yıllardır bastırılmış durumdaki mikro etnik, mezhebî, dinî, kabilevî ve bölgesel kimlikler ve yapılar bir anda güçlü bir damar olarak ortaya çıkarak yeni birer fay hattı ve çatışma alanı haline gelmiş bulunuyor. Bilhassa devlet mekanizmasının çöktüğü veya büyük ölçüde kontrolü kaybettiği Libya, Yemen ve Suriye’de söz konusu fay hatları üzerinden silahlı grupların özerklik ilanlarına yol açan gelişmelerle karşı karşıyayız. Geçen yüzyılda dil veya din üzerinden geliştirilen Arap birliği projeleri ve girişimleri, Batılılar eliyle kurulan ulus-devlet sistemi karşısında tutunamamıştı; bugün ise mevcut ulus-devletler çatırdıyor. Önümüzdeki dönemde ortaya çıkabilecek yeni ulus(çuk)lar ve yeni devlet(çik)lerle bölge birliğini ararken daha da parçalanabilir.
Bölgedeki kaos ortamında bir tarafta Selefi akımlar giderek güçlenirken ve radikalleşme temayülü artarken, diğer tarafta ölenin de öldürenin de din adına hareket ettiği mevcut ortam, kitleleri orta vadede İslam’dan soğutarak daha seküler bir çizgiye çekebilir. Dolayısıyla bugün karşı-devrimci rejimlerin uyguladığı şiddet yüzünden bölgede daha orta yolcu, mutedil grupların buharlaşmaya başlaması, önümüzdeki dönemde iki ayrı uç olan Selefiler ile seküler kesimler arasında çok daha ciddi bir kutuplaşma ve çatışma riski doğuruyor. Öte yanda İran’ın Şii(ci)liğe dayanan siyaseti ile Suudi Arabistan’ın Vehhabiliğe dayalı modeli arasındaki sert mücadele Libya’dan Irak’a, Suriye’den Lübnan’a, Yemen’den Bahreyn’e kadar birçok bölge ülkesine istikrarsızlık ve kanlı vekâlet savaşları olarak yansıyor. Buna bir de bölgede değişimi destekleyen Türkiye ile statükonun her ne pahasına olursa olsun muhafazasından yana olan diğer güçler arasındaki özellikle İhvan üzerinden yürüyen mücadele ekleniyor. Bütün bu karmaşanın ortasında, ciddi savrulmalara rağmen âkil liderleri ve güçlü sivil toplumu sayesinde süreci nispeten doğal akışı içinde yaşayan Tunus’un yeni anayasasını hazırlaması ve 2014 Ekiminde ikinci demokratik seçimlerine gidecek olması tehlikeli gidişat içinde umut verici bir gelişme.
“Arap Baharı”nın doğal ve meşru kanallardan (yani seçim sandıkları ve siyasetle) akışı içeriden ve dışarıdan müdahalelerle engellendiğinden ne yazık ki dönüşüm sürecinin kaderini –istisnalarla birlikte– artık sandıkların değil, silahların belirleyeceği bir kıvama gelmiş bulunmaktayız. Demokrasiye inancın sarsıldığı bu dönemde toplumsal uzlaşma ve farklılıklarla bir arada yaşama temelinde katılımcı ve kuşatıcı bir siyaset ihtimali/ümidi artık büyük oranda yok edilmişken, silahların gölgesinde yaşanacak bir dönüşümün ne yöne evrileceğini önümüzdeki yıllarda hep birlikte göreceğiz.

***

Ortadoğu tarihinin yeniden yapılmaya ve yazılmaya başlandığı bir dönemde Bilim ve Sanat Vakfı Küresel Araştırmalar Merkezi olarak süreci daha doğru tahlil edebilmek adına “Ortadoğu Konuşmaları” toplantı dizimizi, Mısır’da Mübarek rejiminin düştüğü günün ertesine tesadüf eden 12 Şubat 2011’de Türkiye’deki önde gelen Mısır uzmanlarından Prof. Dr. Fulya Atacan’ı misafir ederek başlatmıştık. O tarihten Haziran 2014’e kadar Ortadoğu konulu çok sayıda yuvarlak masa toplantısı, paneller ve bir de sempozyum düzenledik. Bu toplantılar arasından “Arap Baharı” sürecine odaklananları veya bu süreci daha iyi anlamımızı sağlayacak olanları –konuşmacılarımızın da izniyle– bu kitap altında topladık. Çoğunluğu akademisyen ve gazeteci olan konuşmacılarımızı belirlerken de büyük bir titizlik gösterdik. Bu kitapta fikirlerini ve değerlendirmelerini okuyacağınız kişilerin çoğu, daha “Arap Baharı” süreci başlamadan evvel konuştukları konu üzerine akademik veya profesyonel anlamda çalışmalar yapmış; bir kısmı, bölgeye defalarca gidip gelerek ve hatta bizzat uzunca bir süre kalarak alanı yakından tanıma fırsatı elde etmiş ve her şeyden önemlisi dilini bildiği bölgeye içeriden bakabilme imkânı bulmuş isimler. Yine birçoğu süreç başladıktan sonra bölgeye giderek yerinde gözlem yapmış kişiler. Dolayısıyla bu kitapla okuyucularımıza içeriden, güvenilir, detaylı ve doyurucu bilgiler sunuyoruz. Daha sürecin ilk yılında olaylar henüz sıcaklığını korurken ve gelecekten büyük beklentiler, ümitler söz konusuyken davet ettiğimiz konuşmacıların yaptıkları temkinli/endişeli yorumların ve ikazların, paylaştıkları öngörülerin ekseriyetinin ne kadar isabetli olduğunu, bugün gelinen noktada bizzat görmüş bulunuyoruz.
Kitapta doğrudan toplantı tarihlerine göre değil, –keskin çizgilerle sınıflandırmak mümkün olmasa da– konuların birbiriyle irtibatına göre sıraladığımız konuşmaların ilk ikisi, teorik bir çerçeve sunuyor. Daha sonraki yedi konuşma, yerele, yani bizzat Arap ülkelerine odaklanarak içeriden son derece önemli bilgiler veriyor. Müteakip bir konuşma ve bir söyleşi, geleneksel medya ile yeni sosyal medyanın süreci ele alış biçimini eleştiriyor; öte yandan konuyu hem yerel hem de küresel bazda değerlendirerek önceki bölümün hitamı, sonraki bölümün ise girizgâhı niteliği taşıyor. Bunları küresel güçlerin bölge politikalarına odaklanan üç konuşma takip ediyor. Sonraki iki konuşma, mezhepler ve dinî ve siyasi hareketler zaviyesinden bölgeyi derinlemesine tahlil ederek siyasi-stratejik değerlendirmelerin genelde gözden kaçırılan veya görmezden gelinen boyutuna önemli bir açılım getiriyor. Son yedi konuşma ise Türkiye de dâhil bölgesel güçlerin Ortadoğu politikalarına ışık tutuyor.
Bu genel çerçeve dâhilinde kitap, önde gelen Ortadoğu uzmanlarından Prof. Dr. Fawaz Gerges’in, Ortadoğu üzerine yapılmış uluslararası ilişkiler çalışmalarını eleştirel bir perspektifle değerlendirerek bölgeye ilgi duyan genç akademisyenlere ve araştırmacılara nasıl bir yol takip etmeleri gerektiğini salık veren konuşmasıyla başlıyor. Ardından Prof. Dr. Nadia Mostafa, devrimlerle ilgili mevcut literatürün problemlerini ortaya koyuyor ve yeni bir model olduğunu vurguladığı Arap Halk Devrimleri üzerinde bölgesel ve küresel uluslararası sistemin etkisini “sistemik yaklaşım” çerçevesinde örneklerle derinlemesine tartışıyor. Gerek Gerges’in gerekse Mostafa’nın yaptığı teorik katkı ve ayrıca bölgede yaşanan gelişmelere dair yorumları ve geleceğe dair öngörüleri son derece ufuk açıcı.
Bu iki teorik açılışın ardından kitap bölge ülkelerine odaklanan konuşmalarla devam ediyor. “Arap Baharı”nın en kritik ayağı olan ve Nadia Mostafa’nın da sık sık atıfta bulunduğu Mısır örneği, bu alanda uzman akademisyenlerimizden Prof. Fulya Atacan’ın iki ve Dr. İsmail Yaylacı’nın bir konuşmasıyla –bizzat alandaki gözlemlerine dayanarak– derinlemesine tahlil ediliyor.
Fulya Atacan, temkinli bir iyimserlikle yaptığı ilk konuşmasında 25 Ocak Devrimi’nde isyan eden kitlelerin dillendirdiği “ekmek, hürriyet ve adalet” taleplerinin arka planını, yani Mısır’ın iktisadi, siyasi ve adli sistemini ele alarak Hüsnü Mübarek’in devrilmesine yol açan faktörlere ışık tutuyor. İki yıl sonra yaptığı konuşmasında ise Mısır’da yaşananlarla ilgili anlatılanların birçoğunun gerçeklikle alakası olmamasından hareketle “devrim hikâyesi”ne, başta seçimler olmak üzere geçiş sürecinde yaşanan temel problemlere ve farklı katmanlarda yaşanan keskin iktidar mücadelesine odaklanıyor. Böylece 2013 Temmuzunda karşı-devrimle eski rejimin çok daha güçlü bir şekilde geri dönmesine yol açacak sürecin arka planına ışık tutmuş oluyor. İsmail Yaylacı ise İhvan-ı Müslimin Hareketine ve İslamcılık/post-İslamcılık tartışmalarına odaklanıyor. İhvan’ın tarihinden, içindeki fay hatlarından, siyasal söyleminden, karşı karşıya olduğu meydan okumalardan bahsediyor; ayrıca Mısır’daki seküler anlayıştan Sufi ve Selefi gruplara, ülkede dinin algılanması ve yaşanmasından ordunun rolüne kadar farklı konularda dikkat çekici ayrıntılar sunuyor.
Mısır’ın ardından, isyan sürecinin ilk patlak verdiği ve nispeten başarılı bir geçiş sürecinin yaşandığı Tunus konusu geliyor. 2011’deki Tunus seçimlerini gözlemci olarak yerinde takip eden Hasan Kösebalaban, Muzaffer Şenel ve Ufuk Ulutaş buradaki izlenimlerinden ve yaptıkları mülakatlardan hareketle Tunus’un uluslararası konumuna, siyasi sistemine, devrim sürecine, seçimlerle ilgili ayrıntılara, halkın ümit ve beklentilerine değiniyorlar. Sürecin başarısız örnekleri olarak ciddi riskler barındıran Libya, Yemen ve Suriye ise kitapta, TRT muhabiri olarak bu ülkelerde görev yapmış Mehmet Akif Ersoy’un dilinden yer buluyor. Ersoy, bizzat sahadaki gözlemlerinden ve yaptığı mülakatlardan hareketle her üç ülkedeki isyanın sebeplerini ve bu süreçte yaşananları anlatıyor. Siyasal ve toplumsal dinamiklerindeki farklılıklardan hareketle bahsi geçen ülkeleri bekleyen tehlikelere dikkat çekiyor; başta Türkiye olmak üzere bölgesel ve küresel güçlerin “Arap Baharı” politikalarını ele alıyor.
Irak’la ilgili önemli çalışmalara imza atan Furkan Torlak ve Doç. Dr. Mesut Özcan, Amerikan işgalinin dokuzuncu yıldönümünde gerçekleştirdiğimiz Irak panelinin konuşmacılarıydı. Furkan Torlak Amerika’nın çekilmesinin ardından Irak’ın yakın geleceğini etkileyecek –egemenlik, siyasi istikrar, birlik/bölünme ihtimali, güvenlik ve jeopolitik boş­luk– meselelerini değerlendirerek içeriden dikkat çekici ayrıntıları paylaşıyor. Komşu ülkelerin Irak politikalarına da değinen Torlak’ın bıraktığı yerden Mesut Özcan sözü alarak konuyu Türk dış politikası açısından değerlendiriyor. Kitabımızın yayın hazırlıklarını tamamlamak üzere olduğumuz bir anda, Irak’ın ikinci büyük şehri Musul’un IŞİD öncülüğünde ele geçirilmesinin bölge dengelerini kökünden sarsacağını öngörerek Mesut Özcan’ı tekrar davet ettik ve kendisinden meselenin yakın tarihî ve siyasi arka planını ve Irak’ı bekleyen tehlikeleri dinledik.
Kitabın yerele odaklanan kısmını tamamlayıp küresel boyuta geçerken aslında muhteva olarak her iki boyutla da örtüşen, geleneksel ve yeni sosyal medyanın rolüne odaklanan konuşmalara yer verdik. Hindistan’ın önde gelen gazetecilerinden Saeed Naqvi, alandaki gözlemlerine de dayanarak “Arap Baharı”nda medyanın rolünü eleştirel bir perspektifle değerlendiriyor; bu sürecin ekseriyetle dile getirilmeyen yönlerini, görünmeyen/görülmek istenmeyen yüzünü içeriye odaklanarak ortaya koyuyor. Küresel medyanın icadını ve manipülasyonlarını, bizim de nasıl birer pasif izleyici ve aktarıcı haline geldiğimizi anlatıyor. Felsefe, hukuk ve insan hakları alanlarında çok önemli çalışmalara imza atan Prof. Dr. Hans Köchler ise “Arap Baharı”nda yeni sosyal medyanın etkisi başta olmak üzere bu sürecin geldiği nokta, bundan sonra yaşanabilecekler ve ayrıca Batı’nın izlediği politikalar hakkında gerçekleştirdiğimiz söyleşide, yeni sosyal medya araçlarının anarşiye yol açabileceğini ve kitleleri harekete geçirici araçlarla elde edilen başarıların sürdürülebilir olmadığını vurguluyor.
Bundan sonra, konunun ülkemizde sıkça tartışılan boyutuna, yani küresel güçlerin genel olarak Ortadoğu politikalarına, özel olarak da “Arap Baharı” sürecindeki duruşlarına ve rollerine odaklanan üç konuşmaya yer veriyoruz. Bu bağlamda öncelikle Osmanlı ve Türkiye uzmanı olan Türkolog Doç. Dr. Aleksandr Sotniçenko’nun Rusya, ardından Doç. Dr. Esra Hatipoğlu’nun Avrupa Birliği ve Rusya, son olarak da Doç. Dr. Şaban Kardaş’ın Amerika bağlamında geniş bir perspektiften yaptıkları değerlendirmeleri okuyabilirsiniz.
Kitabın son bölümü olan bölgesel güçlerin Ortadoğu politikalarına geçerken -bu boyutun daha da iyi anlaşılabilmesi için- öncelikle, bölgenin bugününe ve geleceğine yönelik en temel tehdit olan ve aslında perde arkasında yürüyen jeopolitik rekabetin bir nevi üzerini örtme işlevi gören dinî-mezhebî meselelere odaklanan bir seminer ile bir panele yer veriyoruz. Bu alanda yetkin üç değerli isim Prof. Dr. Mehmet Ali Büyükkara, Prof. Dr. Burhanettin Duran ve Ömer Korkmaz Ortadoğu’daki mezheplere ve İslami hareketlere, bunların aralarındaki tehlikeli rekabete ve “Arap Baharı”ndaki duruşlarına ilişkin içeriden, doyurucu birer bakış sunuyorlar. İslam dünyasının önündeki en büyük tehlike olan Sünni-Şii ve İslamcı-Selefi kutuplaşmasına ve bunun siyasal ve toplumsal alandaki yansımalarına dair çok önemli ayrıntıları paylaşıyorlar.
Bölgedeki mezhepçi kışkırtmanın taraflarından biri olan İran kitapta iki konuşmayla yer buluyor. Öncelikle Doç. Dr. Bayram Sinkaya, bu ülkenin genelde Ortadoğu politikasını, özelde ise “Arap Baharı”nı nasıl değerlendirdiğini ve hangi politikaları izlediğini, Ortadoğu politikasının muhtemel sınırlarını ayrıntılı bir şekilde ele alıyor. Ardından Türkiye’de bulunduğu bir sırada davet ettiğimiz İslam İşbirliği Teşkilatı Parlamenterler Birliği Genel Sekreter Yardımcısı Ali Asghar Muhammadi Sijani’den eski bir diplomat olarak şahsının ve ülkesi İran’ın “Arap Baharı”na bakışını, özellikle Suriye’ye yönelik politikasını birinci ağızdan öğrenme fırsatı buluyoruz. Bölgenin iki önemli aktörü olan Türkiye ve İsrail’in hem ikili ilişkilerinin seyrini hem de “Arap Baharı” karşısındaki duruşlarını Hasan Kösebalaban ve Louis Fishman değerlendiriyorlar; ayrıca İsrail iç ve dış siyasetine ve toplumuna ilişkin de dikkat çekici değerlendirmelerde bulunuyorlar.
Daha sonra Süleyman Beşli, iktisadi açıdan Ortadoğu’yu ve Türkiye-Ortadoğu iktisadi ilişkilerini ele alan konuşmasıyla kitaba önemli bir katkı sağlıyor. Kitabımızın en sonunda, Aralık 2011’den itibaren düzenli olarak her sene organize ettiğimiz Türk dış politikası yıllık değerlendirme panellerinin Türkiye-Ortadoğu ilişkilerine odaklanan kısımlarına yer veriyoruz. Bu panellerin ilkinde Prof. Dr. Burhanettin Duran, ikincisinde Nuh Yılmaz ve Yrd. Doç. Dr. Hasan Kösebalaban, üçüncüsünde ise Prof. Dr. Muhittin Ataman o sene içerisinde hem “Arap Baharı”nda yaşananları hem de Türkiye’nin takip ettiği politikaları değerlendiriyorlar. Bu haliyle söz konusu panellerdeki konuşmaların, gerek “Arap Baharı”nın izlediği seyri, yol açtığı fırsatları ve riskleri/tehditleri nispeten kronolojik bir süreç dâhilinde takip etme imkânı sunması gerekse Türk dış politikasını anlama ve anlamlandırma noktasındaki işleviyle kitabı tamamlayıcı önemli birer katkı olduğunu söyleyebiliriz.
Bu muhtevasıyla kitap, hem teorik hem de pratik açıdan “Arap Baharı”nı yerel, küresel ve bölgesel perspektiften değerlendiriyor. Daha da önemlisi bölgeyi güncel siyasetin dar çerçevesine sıkışmaksızın tarihî, toplumsal, yeri geldikçe iktisadi, güvenlik-askerî, stratejik ve dinî-mezhebî açıdan da ele alarak kapsamlı ve ayrıntılı bir bakış sunuyor. Özellikle bölgedeki toplumsal hareketler, dinî-mezhebî ve siyasi gruplar hakkında oldukça önemli ve değerli bilgiler içeriyor. Konuşmalar hem “Arap Baharı”nın arka planına hem gidişatına hem de muhtemel sonuçlarına ışık tutuyor. Üç buçuk sene boyunca yapılan toplantıların bir kitap altında toplanması, bu çalışmayı belirli bir döneme odaklı olmaktan kurtarıyor; halen devam eden süreç içinde “Arap Baharı”nda çizilen zikzakları, yaşanan gelgitleri görmemize de imkân veriyor. Bu haliyle kitabın en önemli özelliklerinden birisi, güncel gelişmelere “an” odaklı, kısa vadeli, sığ ve kısır analizler tuzağına düşmeden “süreç” odaklı bir perspektiften ışık tutması. Zira dünyada gelişen olayları, hele de değişim-dönüşüm süreçlerini an odaklı okumak, nokta atışı analizler yapmak ancak akış içinde boğulmaya yol açar.
Kitabın teknik detaylarına dair de birkaç hususu paylaşmak isteriz. Bu kitabı yayına hazırlarken sadece konuşmaları yazılı bir metne dökerek derlemekle yetinmedik; metinlerin redaksiyonunu son derece titiz bir çalışmayla tamamladıktan sonra, hem toplantı sırasında tartışılmamış boyutlara değinilmesini sağlamak hem de –“Arap Baharı” sürecinde yaşanan ciddi değişiklikleri de hesaba katarak– son gelişmeleri de ıskalamamak için 2014 yılı başında konuşmacılarımıza yazılı olarak yeni sorular gönderdik. Yoğun iş tempolarında vakit ayırabilenler ilave sorularımıza cevaplarını 2014’ün Ocak ve Şubat aylarında bize yine yazılı olarak ilettiler. Sonradan yaptığımız bu eklemeleri soru-cevap fasıllarının ikinci bölümlerinde bulabilirsiniz. Öte yandan konuşmacıların salt konu başlıklarına bağlı kalmadıklarını, özellikle soru-cevap fasıllarında gelen sorularla çok farklı konulara da değinerek meseleleri enine boyuna tartıştıklarını, dolayısıyla konuşma içeriklerinin başlıklara yansıyandan çok daha kapsamlı olduğunu özellikle belirtmek isteriz. Bu çerçevede dikkat çekmek istediğimiz bir husus daha bulunuyor: Başlı başına Suriye’yi konu alan herhangi bir konuşmanın bulunmaması kitap için bir eksiklik sayılabilir. Ancak birçok konuşmacının kendi konusundan hareketle bir şekilde Suriye meselesine değindiğini ve söz konusu boşluğu doyurucu değerlendirmeleriyle doldurduklarını belirtmek isteriz. Bu kitapla birlikte toplantı dizimizi tamamlamış değiliz. Önümüzdeki dönemde alanında uzman isimleri davete devam ederek Suriye meselesi, Yemen ve Libya’nın durumu, Körfez ülkelerinin izledikleri bölge politikaları, IŞİD ve benzeri sınırötesi terör grupları, karşı-devrimci koalisyonların niteliği başta olmak üzere bu kitapta eksik kalan konuları, müteakip toplantı ve yayınlarımızda telafi etme niyetindeyiz.  

***

Bu kitap, Şubat 2011’den Haziran 2014’e kadarki dönemde Bilim ve Sanat Vakfı Küresel Araştırmalar Merkezi (KAM) tarafından düzenlenen Ortadoğu’yla ilgili yuvarlak masa toplantıları, paneller, sempozyum ve seminerler arasından seçilen yirmi iki toplantıyı ve bir söyleşiyi ihtiva ediyor. Öncelikle toplantı davetimizi kabul ederek bölgeyle ilgili bilgi birikimlerini ve tecrübelerini bizimle paylaşan yirmi dört değerli isme –Aleksandr Sotniçenko, Ali Asghar Muhammadi Sijani, Bayram Sinkaya, Burhanettin Duran, Esra Hatipoğlu, Fawaz Gerges, Fulya Atacan, Furkan Torlak, Hans Köchler, Hasan Kösebalaban, İsmail Yaylacı, Louis Fishman, Mehmet Akif Ersoy, Mehmet Ali Büyükkara, Mesut Özcan, Muhittin Ataman, Muzaffer Şenel Nadia Mostafa, Nuh Yılmaz, Ömer Korkmaz, Saeed Naqvi, Süleyman Beşli, Şaban Kardaş ve Ufuk Ulutaş’a– müteşekkiriz.
Bu toplantıların tertibinde ve kitaplaştırılmasında birçok kişinin emeği geçti. “Ortadoğu Konuşmaları” dizisini başlatan ve bu kitapta yer alan üç toplantıyı birlikte tertip ettiğimiz eski KAM Koordinatörleri Sevinç Alkan Özcan ve Mesut Özcan’a; ardından 2011 sonbaharından itibaren yapılan toplantıları beraberce düzenlediğimiz KAM Koordinatörü Talha Köse ile Koordinatör Yardımcıları Kadir Temiz ve Özgür Dikmen’e teşekkür ederiz. Bu kitap, KAM’da stajyer olarak çalışan lisans öğrencileri –Uğur Topal, Meltem Dumanlıkaya, Yunus Bağırmaz, Buket Nur Kırmızıgül, Elif Nur Kaya ve Mugdim Alihodzic– için de ilk iş tecrübesi niteliğindeydi; her biri birkaç konuşmanın deşifresini ve ilk redaksiyonunu yaparak kitaba katkıda bulundular. Yine başta İngilizce konuşmalar olmak üzere kitaptaki konuşmaların yarıya yakınını deşifre eden Melahat Yalçın’a, ayrıca Sevgi Güneş’e ve bir de birkaç konuşmanın ilk redaksiyonlarını yapan Munise Şimşek ile Bilal Yıldırım’a da teşekkür ederiz. Kitabın yayın aşamasındaki emeklerinden ve katkılarından dolayı Küre Yayınları editörlerinden Nermin Tenekeci’ye ve kapak tasarımını yapan Salih Pulcu’ya da teşekkürü borç biliriz.
En büyük teşekkürü hak eden ise hiç şüphesiz bu ve benzeri sayısız verimli toplantıyı tertip etme, alanında önemli isimleri üniversite öğrencileri ve genç akademisyen adaylarıyla buluşturma ve faaliyetlerimizi kalıcı ürüne dönüştürme noktasında bize yıllardır her türlü desteği veren Bilim ve Sanat Vakfı kurucuları ve yöneticileri. Onların çeyrek asrı aşan emekleri olmasa ne bu toplantıları yapabilir ne de bu kitabı yayınlayabilirdik.
Daha nice çalışmalarımızı siz değerli okuyucularımızın istifadesine sunma dileğiyle…

Zahide Tuba Kor
Küresel Araştırmalar Merkezi Koordinatör Yardımcısı
İstanbul, Haziran 2014





[1] Arap dünyasında yaşanan hareketliliğin nasıl isimlendirileceği başlı başına bir problem teşkil etmekte. “Arap Baharı”, “Arap Devrimleri”, “Arap İsyanları”, “Arap Uyanışı” gibi daha birçok kullanımın siyasallaştırıldığı bir ortamda niçin “Arap Baharı” ifadesini ısrarla tercih ettiğimizi açıklama ihtiyacı hissediyoruz. Bölge halkı yaşananlara “Arap Devrimleri” dese de biz süreci “Arap Baharı” olarak isimlendirmeyi daha uygun gördük. Öte yandan süreci açıklayıcı bir ifade olmasına rağmen “Arap İsyanları”nı da tercih etmedik. Zira Arap dünyasının son bir yüzyıllık geçmişinde –bu büyüklükte ve yaygınlıkta olmamakla birlikte– birçok isyan hareketi yaşandı, kâh sömürgeci güçlere kâh mevcut rejimlere karşı. Yine –başarıları tartışılır olmakla birlikte– bilhassa Arap-İsrail savaşlarındaki mağlubiyetlerin de tetiklediği rejim ve elit değişikliklerine yol açan (ancak toplumsal yapıyı ve değerler sistemini etkilememesi nedeniyle) kısmen devrimsel sayılabilecek gelişmeler de söz konusu oldu birçok bölge ülkesinde. Bu hususları dikkate alarak, söz konusu süreci geçmişteki tüm örneklerden ayırt etmek maksadıyla “Arap Baharı” ifadesini tercih ediyoruz. Ancak bunu İngilizcedeki “Arab Spring” kelimesinin birebir tercümesi şeklinde bir “Arap İlkbaharı” olarak görmüyoruz; Türkçede “bahar” kelimesinin ihtiva ettiği her iki manayı da yani hem ilkbaharı hem de sonbaharı kastederek ve hep tırnak içinde kullanıyoruz. Bunun uzun bir süreç olduğunu, hem yaza hem de kışa evirilme potansiyeli bulunduğunu ve gelgitlerle yeni evrelere geçileceğini düşünüyoruz.