ABD etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ABD etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Ağustos 2026 Perşembe

Z.TKOR: CAN US STOP NETANYAHU FROM DERAILING LATEST GAZA PEACE DEAL?

 

CAN US STOP NETANYAHU FROM DERAILING LATEST GAZA PEACE DEAL?

TRT World’den Kazim Alam’ın yolladığı sorulara verdiğim cevaplar üzerinden kaleme alınan “Can US stop Netanyahu from derailing latest Gaza peace deal?” başlıklı yazı 12.8.3026 tarihinde TRT World’de yayınlanmıştır. Mustafa Yetim hoca da görüşleriyle yazıya katkı vermiştir. Yazıyı linkten okuyabilirsiniz: https://www.trtworld.com/article/670064b88c92. Sorulara verdiğim cevapların tam hali aşağıdadır.

 

Do you think the US will be willing to apply pressure on Israel to revise its decision against withdrawing from Gaza under the Board of Peace plan? If yes: why, and to what extent?

First, let me state something clearly. From the moment the ceasefire agreement was signed, I said that Israel would never abide by it, that this was not a path to peace, but rather a means for Israel to continue its genocide without attracting the world's attention and reaction. Both the ceasefire text and the structure of the Peace Committee are full of loopholes and opportunities that Israel can exploit to the fullest extent.

The Trump administration may pressure Israel to reconsider its decision, but I don't think that will work. Because Israeli politics and society cannot survive without war. Moreover, there is a powerful lobby supporting the reoccupation of and settlement in Gaza. Don't forget that there are elections in Israel on October 27th; in an election atmosphere, no Israeli government can back down due to external pressures.

Netanyahu, who served as Israel's deputy ambassador to the US and permanent representative to the UN in the 1980s, is the master of manipulation. A statement he made at that time is still relevant today: "If the US government were to oppose Israeli policy, I know how to manipulate American public opinion against its own government." There is mid-term election in the US in November. No American president can take such a risk, especially when Evangelicals within the Republican Party base are more pro-Israel than Israel itself.

Does the US have any specific levers of pressure that Washington can still hold over Israel? How effective those levers can be if the US decides to use those in earnest?

Of course. But I don't think the US has ever used any of the levers that would actually put pressure on Israel. For example, if they cut off arms sales, Israel would have no choice but to submit. Because neither its own arms production capacity nor the weapons it receives from other allies can replace American weapons. They could remove diplomatic protection. They could pave the way for Israel's trial in international courts. They could stop using Israeli propaganda language in the media and expose its crimes. They could cut off economic aid. Remember this: Israel has survived on external support since its foundation. Israel will not back down unless that support is cut off. But the US will not use all its cards.

In the past, American administrations used these cards for a short time. But Israel – as former Defense Minister Moshe Dayan admitted – has always followed the same policy: "Our American friends offer us money, weapons, and advice; we take the money and weapons but reject the advice."

What are the most likely consequences for the broader Gaza peace process if the US cannot -- or will not -- force an Israeli pullback

Let's not kid ourselves, there isn't even a ceasefire in Gaza, let alone a peace process. In Israeli political language/understanding, there's no compromise or reconciliation; there's only subjugation to the enemy. Therefore, what the US and Israel mean by peace is not what the Palestinians and we understand. Gaza has already been completely transformed into an uninhabitable place; I wouldn't be surprised if they try to force hundreds of thousands of Gazans to leave under the guise of “voluntary exit” when the border crossings open. I don't think Israel has given up its goal of emptying Gaza and re-occupation.


3 Mart 2026 Salı

Z.T.KOR: İSRAİL’İN İRAN’A SALDIRISININ HEDEFLERİ NE? İSLAM DÜNYASI NASIL ETKİLENECEK?


İSRAİL’İN İRAN’A SALDIRISININ HEDEFLERİ NE? İSLAM DÜNYASI NASIL ETKİLENECEK?

Röportajı veren: Zahide Tuba Kor

Röportajı yapan: Özge Özkul

Fikriyat, 2.3.2026

https://www.fikriyat.com/gundem/2026/03/03/orta-dogu-uzmani-zahide-tuba-kor-anlatti-israilin-irana-saldirisinin-hedefleri-ne-islam-dunyasi-nasil-etkilenecek

Röportajı ses kaydı olarak dinlemek isterseniz: https://www.youtube.com/watch?v=C06i0ZvrvQk

NOT: Blogdaki şahsıma ait bütün yazı, röportaj, tercüme, fotoğraf ve infografikleri ancak kaynak göstermek şartıyla kullanabilirsiniz.

NOT: Blogda yer alan 950 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.


İsrail’in İran’a yönelik operasyonlarının arka planındaki hedefleri Orta Doğu Uzmanı Zahide Tuba Kor ile konuştuk. İsrail’in asıl amacının bölgeyi etnik ve mezhepsel temelde parçalayarak kendi hegemonyasını kurmak olduğunu vurgulayan Tuba Kor, bu süreçte rejim değişikliği, vadedilmiş topraklar ve Mesih’in gelişi gibi teopolitik hedefler hem İsrail hem de ABD’deki Evanjelik gruplar için temel motivasyon kaynağı, dedi. Kor, İran’da yaşanabilecek bir istikrarsızlığın Türkiye dahil tüm bölgeyi göç ve güvenlik sorunlarıyla tehdit edeceği konusunda uyarılarda bulundu. İslam dünyasının bu stratejik kuşatmaya karşı duygusal tepkiler yerine düşmanını iyi tanıyan, bilinçli ve bağımsız bir duruş geliştirmesi gerektiğini ifade etti.

İsrail’in İran’daki birincil hedefi mevcut rejimi devirerek yerine Şah’ın oğlunu getirmek. Bu doğrultuda, İran’ı gelecekte yönetebilecek potansiyel lider adaylarının tamamı İsrail tarafından suikastlarla ortadan kaldırılacak ve geriye tek alternatif olarak Şah’ın oğlu bırakılacak. İsrail’in operasyonlarında kullandığı “aslan kükremesi” sembolü de hem Tevrat’taki bölgesel hegemonya referanslarına hem de yeniden getirilmek istenen Şah rejiminin aslan sembolüne işaret eder.

İsrail’in ve ona destek veren Amerikan Evanjeliklerinin (Trump’ın tabanı ve ekibi) çok önemli dini hedefleri bulunuyor. Bu hedefler arasında vadedilmiş topraklara dönüş, Mescid-i Aksa’nın yıkılıp yerine tapınağın inşası ve Mesih’in yeryüzüne getirilmesi yer alıyor. Olası bir savaş sırasında Mescid-i Aksa’nın füzelerle vurulup suçun İran’a atılması, böylece İran’ın İslam dünyasındaki meşruiyetinin sıfırlanması gibi senaryolar planlanıyor.

Konuyla ilgili sorularımızı Orta Doğu Uzmanı Zahide Tuba Kor cevapladı:

 

İran’a yönelik bu saldırılar beklenmedik bir durum değildi. Yaşananları uzun zamandır öngörüyordunuz. İsrail’in bu hamlesinin asıl amacı nedir ve bu yeni bölgesel dizayn ne anlama geliyor? İsrail’in asıl hedefi sadece İran rejimini devirmek mi?

Saldırının asıl hedefi; bölgede İsrail’e yönelik tüm tehditleri ebediyen ortadan kaldırmak... Gelecek on yıllar boyunca, 7 Ekim tarzı herhangi bir saldırının tekrarlanmasını engellemek... Aynı zamanda bu saldırılar üzerinden bölgeye boyun eğdirmek ve kendisine yakın yönetimler kurmak...

7 Ekim’den sonra İsrail, Batı’nın tam desteğini ve Amerika’nın envanterindeki en yıkıcı her türlü silahı aldı. Bir daha böyle bir fırsat ellerine geçmez. Dolayısıyla “fırsat bu fırsat” diyerek bütün tehditleri ortadan kaldırmaya çalışıyorlar. Netanyahu, 7 Ekim’den hemen sonra bölgeyi savaşla dizayn edeceğini zaten ilan etmişti. İran’a saldırısı da bu bölgesel dizaynın bir parçası.

İsrail’in yeni bölgesel dizaynı şöyle: Bölge ülkelerini silahsızlandırmak, mümkünse etnik, dini ve mezhebi temellerde bölerek kendi hegemonyasını kurmak... Ama böyle bir güce de demografiye de sahip değil. Dolayısıyla hegemon olabilmesi için bölgeyi silahsızlandırması ve büyük devletleri bölmesi gerekiyor.

İran’da asıl hedef rejimi değiştirmek... Ama rejimi değiştirdiğinde yerine getireceği Şah’ın oğlu ülkeyi bir arada tutabilecek kapasitede değil. Dolayısıyla iç çatışmalar çıkacaktır ve İsrail bunu da ister. Zayıflamış ve iç tehditlerle boğuşan bir İran hem kendisinden medet umacak hem de kendisine yönelik bir tehdit olmaktan çıkacaktır. Sonunda hedeflerini başaracak demiyorum ama önümüzdeki süreçlerde bununla karşı karşıya olacağız.

İran için şöyle bir problem var: İran’ın Fars-Şii unsuru ülkenin merkezinde yaşar. Etnik gruplar ise çeperlerdedir ve her birinin sınır ötesi ülkelerle etnik açıdan sürekliliği vardır. Tam da bu yüzden İran’ı ayakta tutabilmek için güçlü bir merkezi yönetim ve şiddet tekeline sahip güçlü bir ordu gerekiyor. Bunun ABD-İsrail saldırılarıyla kırıldığı bir ortamda İran uzun süre iç çatışma sarmalına düşebilir. Dolayısıyla evet, Şah’ın oğlunu başa geçirip bir rejim değişikliği istiyorlar. Ama bu, istikrarlı bir devlete dönüşeceği anlamına kesinlikle gelmiyor.

En önemlisi Mesih’i getirme hedefleri... Amerikan Evanjelikleri, yani Trump’ın tabanı ve ekibi de bu zihniyette. İsa Mesih’in yeryüzüne dönüşü için üç şartın gerçekleşmesi gerektiğine inanıyorlardı: Dünya Yahudilerinin vadedilmiş topraklara dönmesi, devletleşme, tapınağın yeniden inşası. İlk ikisi 20. yüzyılda gerçekleşti, sıra üçüncüde. Bunun için 2022’de Kitab-ı Mukaddes’te geçen kusursuz kızıl düveleri doğurttular ve bunların doğal yollarla ölmeden kurban edilmesi gerekiyor. Kurbanın ardından Mescid-i Aksa’yı yıkıp yerine MS 70’te Romalılarca yıkılan tapınağın yeniden inşa edilmesi gerekiyor. Tam da bu yüzden İran’la yeni bir savaş gerekliydi. Savaş sırasında İran’dan füzeler atılırken Mescid-i Aksa’ya bir füze isabet etse ve yıkılsa ki -İsrail kendisi atıp dünyaya İran yapmış gibi sunabilir- bu durumda İslam dünyası ayağa kalkar ve İran rejiminin uluslararası meşruiyeti tamamen sıfırlanır. İsrail buradan bir Sünni-Şii gerilimi veya çatışması bile çıkartabilir. İran’daki dini rejim, Mescid-i Aksa’yı yıkmış bir aktöre dönüştürülür. Böyle bir karmaşa altında İsrail dikkatleri dağıtır ve hedeflerine daha kolay ulaşır.

Evanjelikler açısından tapınağın yeniden inşası, İsa Mesih’in yeryüzüne gelip 1000 yıllık ilahi krallığı kurması için gerekli. Yahudilerin beklediği mesih ise başkası. Dolayısıyla ortada kimin Mesih’i gelecek meselesi de söz konusu.

Operasyonun 28 Şubat’ta başlaması bir tesadüf mü?

Ben İran-İsrail çatışmasının kaçınılmaz olduğunu 2024’ten beri söylüyorum. “Yaşanan her şey bir oyun, danışıklı dövüş. İran-İsrail müttefik vs.” deniyordu. Bunların hepsi hikâye... 2024’ten beri İsrail, İran’ı kendisine saldırtmak ve bu şekilde meşru müdafaa diyerek savaşı başlatmak için suikastlar ve sabotajlarla sürekli kışkırtıyordu. İran bunu gördüğünden ölçülü mukabele ediyordu. Bizde ise “bakın işte İran-İsrail ortaklığı” yorumları yapılıyordu. İran, savaşı olabildiğince ertelemeye çalıştı.

Savaşın Netanyahu’nun siyasi bekasıyla bağlantılı bir yönü de var. İbrahim Mutabakatları üzerinden Filistin’i yok saydırıp yeni bir bölgesel düzen kurarak İsrail tarihine adını altın harflerle yazdırma hayalindeki Netanyahu’nun siyasi kariyeri 7 Ekim’den sonra bitmişti. Savaşı uzatıp yeni cepheler açarak iktidarda ömrünü uzattı. Ama İran tehdidini ortadan kaldırıp tapınağı yeniden inşa edebilirse Yahudi tarihine geçecek. Bu sene İsrail’de seçimler olacak. Seçimi kazanabilmesi için de buna ihtiyacı var.

Epstein skandalının üstünü kapatmak istiyor olabilirler mi?

Trump’ı ilk başkanlık döneminde yakından takip ettim. Trump, Filistinliler aleyhine Netanyahu ne istiyorsa onu verdi. Bunlar hiçbir Amerikan başkanının vermediği tavizlerdi. Kendi Evanjelik tabanı zaten İsrail’den fazla İsrailcidir. Evanjelik papazlar onu Beyaz Saray’da kutsuyorlardı. Bunlar Trump’a, ilk döneminde İsa Mesih’in gelişini kolaylaştırıcı adımlar attırıp ikinci döneminde ise Mesih’i getirtme hayalindeydiler. Seçim kampanyasında suikasttan milimetreyle kurtulmasını ilahi misyonuna bağlayıp mucize olarak görüyorlar. Trump dindar bir Hristiyan değil ama ekibi böyle. Trump’ın barış adamı olma iddiasına inanıp onun savaş istemediği zannediliyor. Madem öyle neden Eylül 2025’te Savunma Bakanlığının adını Savaş Bakanlığı olarak değiştirdi? Ben Trump’ın bol yalanlarla dünyayı idare ettiğini düşünenlerdenim. Hedefe adım adım ama bizi kandıra kandıra ilerliyorlar.

Trump’ın ilk döneminden beri Ortadoğu politikasını şekillendiren modern Ortodoks Yahudi damadı Jared Kushner, İsrail aşırı sağının ve Netanyahu’nun yakın adamıdır. İlk döneminde Filistinlilerin hayatını karartıcı kararları birlikte aldılar ve İbrahim Mutabakatları düzenini kurmaya çalıştılar. İkinci döneminde yine aktif görevde. İran’la müzakere ekibinde de vardı, Filistin’le ilgili süreçlerde de. Damat Kushner, Netanyahu’nun gündemini uygulayan biri...

2024’te daha Trump başkan değilken, İsrail’in İran’a savaş açıp rejimi düşürmek istediğini söylüyordum. Trump-Epstein tartışmaları henüz yoktu.

İran’a savaşın açılmasında Trump’a karşı bir şantaj olarak kullanılan Epstein belgelerinin üzerini kapatma niyeti tabii ki olabilir. Ama Evanjeliklerin ve müttefiki Netanyahu’nun zihniyetine ve hedeflerine baktığımda önünde sonunda bir savaş kaçınılmazdı diye düşünüyorum.

Trump ilk döneminde zaten İran’ı yaptırımlarla iktisaden iyice boğup köşeye sıkıştırmıştı. Şimdi başladığı işi tamamlıyor.

Netanyahu’nun kendi büyük hedeflerine Amerikan başkanının iktisadi ve jeopolitik hedefleriyle özdeşleştirerek ulaşmaya çalıştığı aşikar. Amerikan başkanının hedefi, Çin karşısında gerilemekte olan ülkesini dünyanın kritik yeraltı kaynaklarını ve geçiş güzergâhlarını ele geçirerek ve Çin’i müttefiklerinden koparıp tecrit ederek kurtarmaya ve “yeniden büyük yapma”ya çalışmak. Bunların hepsine İran’da rejim değişikliğiyle ulaşabilir. İran dünya ve Orta Doğu jeopolitiğinin en kıymetli ülkesidir. Hidrokarbon kaynaklarıyla dolu hem Hazar hem de Basra Körfezi havzasındadır. Hürmüz Boğazı’nda kritik konumdadır. Bunların ikisi de Trump’ın gelecek vizyonu için kritik önemde. Keza İran’la Çin ilişkilerinin kopması ve İsrail’in güvenliği için de önemli. Dolayısıyla Netanyahu açısından Trump’ı İran’ı vurmaya ikna etmek çok da zor değildi.

Trump, Bush’un yaptığı gibi sürekli işgallerle değil, daha akıllı yöntemlerle mevcut yönetimleri değiştirip kendi tarafına çekerek yeni bir düzen kurmak istiyor. Şu an yapmaya çalıştığı şey tam da bu.

Haziran’daki 12 gün süren ilk savaş bir tanışma faslıydı. Her iki taraf birbirinin ne yapıp yapamayacağını görmüş oldu. Savaş biter bitmez Amerika; İsrail’in biten bütün silah ve füze stoklarını yenilemeye, hava savunma sistemlerini güçlendirmeye başladı. Yaz aylarından itibaren İran’ı vuracak en güçlü bombaları ve silah sistemlerini yolluyordu. En son uçak gemilerini de Hint Okyanusu’na yığdı. Bu yığınağı incelediğinizde bile savaş kararının çoktan alınmış olduğunu görürsünüz.

Bu savaşı neden istiyorlar?

Amerikan toplumu Gazze’den sonra “Biz neden İsrail’e bu kadar çok destek veriyoruz?” demeye başladı. Özellikle genç nesiller. Zaten İsrail’e tam destek verenler yaşlı nesildi. 10-15 sene sonra bu siyasetçiler ortadan kalktığında yeni nesil İsrail’le bu kadar angaje olmayacak. İsrail ve Amerika’nın yönetici sınıfı da bunu görüyor. Dolayısıyla geleceğe hazırlık yapıyorlar. İsrail’e yönelik bütün tehditler ortadan kaldırmalı ki, Amerikan himayesi sonlandığında ülke ayakta kalabilsin. Kısaca; Amerika güçten düşmeden ve Amerikan siyasetiyle toplumunun İsrail’e bakışı değişmeden İsrail’e yönelik bütün bölgesel tehditleri ortadan kaldırmaya çalışıyorlar.

Trump “İran’ı yönetmek için üç iyi adayım var” dedi...

Şu anda İran’da Hamaney sonrası ülkeyi yönetebilecek bütün alternatifler İsrail tarafından öldürüyor. Geçmişteki ve bugünkü liderler de gelecekteki lider adayları da ortadan kaldırılıyor. Bu şekilde geriye sadece Şah’ın oğlu bırakılıyor. Şah’ın oğlunun geçen sene kızını bir Yahudi’yle evlendirdiğini unutmayın.

Operasyonun adı “Aslan Kükremesi” diye geçiyor, Tevrat’tan alındığını ifade ediyorlar...

Daha önceki operasyonun adında da aslan kelimesi geçiyordu: Yükselen Aslan. Aslan, çift yönlü sembolizm içeriyor. Birincisi, Şah’ın oğlunu başa geçirme niyetine işaret ediyor. Çünkü Şah rejimi döneminin İran bayrağında aslan vardı. Rejimin ana sembolü aslandı. Daha önemlisi, Tevrat’ta Yahudiler aslana benzetilir. İsrail bu şekilde bölgesel hegemon olma isteğini de göstermiş oluyor. Tevrat’taki sembolizmi operasyonun isminde kullanarak geleceğe dair hedeflerini ortaya koyuyor.

İran saldırısı bölgeye ve özellikle Türkiye sınırlarına nasıl yansıyacaktır?

Geçiş sürecinin suhuletle geçeceğini beklemiyorum. Bir iç kargaşa çıkarsa göç olacak. 90 milyonluk İran Suriye’ye benzemez. Suriye nüfusu 20 milyon olduğu halde sadece bölgeyi değil Avrupa Birliği’ni bile sarsmıştı. 90 milyonluk İran’daki değişim süreci, sadece bizi değil, bütün bölgeyi ve dünyayı etkileyecektir Kaybedecek bir şeyi kalmayan rejimler her şeyi yapmaya hazır olurlar. Petrol fiyatlarının yükselişinden bütün dünya gibi biz de etkileneceğiz. En önemlisi, İsrail açısından İran tehdidi bertaraf edildiğinde sıra bizimle uğraşmaya gelecektir. Ama Türkiye’yle uğraşma araçları İran’ınkinden farklı olacaktır. Yani bize doğrudan bir savaş açmak yerine suikast, sabotaj, ekonomik kriz, iç çalkantı gibi araçları kullanacaktır.

Ümmetin üzerine düşen acil sorumluluklar nedir?

Biz daha ne dostumuzu ne de düşmanımızı tanıyoruz. İsrail’e dair bilgilerimiz ve analizlerimiz afaki ve hamaset dolu. İran’dan sonra sıra bize gelecek. Peki biz İsrail’in aklını, nasıl iş tuttuğunu, düşmanlarına karşı neler yaptığını biliyor muyuz? İsrail’i tanımadığımız için İran’la yaşanan her şeye “danışıklı dövüş” diyorduk.

İslam dünyasının yapması gereken en önemli şey; bu cehalet halinden çıkmaktır. Önce düşmanımızı tanımalıyız ki bize neler yapabileceğini öngörüp ona göre önlemleri alabilelim. İran’la dalga geçtik “ kağıttan kaplan” diye. Oysa İran’ın sahip olduğu zafiyet noktalarının ekseriyetine biz de sahibiz, ama farkında değiliz. Artık hamasetleri, kahvehane tadındaki analizleri bırakıp gerçeklerle yüzleşmemiz ve düşmanımızı tanımamız gerekiyor.

Ekranlarda “Eğer İran-Amerika müzakereleri Türkiye’de olsa savaş çıkmazdı” deniyor. İsrail ve Amerika ne zaman müzakerelerde ciddi olmuş? Bu müzakerelerin tamamı zaman kazanmak, saldırının altyapısını hazırlamak ve düşmanı gafil avlamak içindi. Daha biz bu müzakere süreçlerinin bir oyalama olduğunun farkında değiliz. Hizbullah’a ve İran’a kurdukları tuzakların ve sürpriz saldırıların benzerlerini bize de yapacaklar. Tam da bu yüzden Gazze’den beri sürekli söylediğim şey şu: İslam’ın ilk emrine dönüp “okuyun”.

Bize dayatılan tüketim kültüründen artık çıkmamız gerekiyor. Biz yıllardır düşmanlarımızı kendi paralarımızla besliyoruz. Onların bize dayattığı hayat tarzının, fikirlerin, gıdaların, eşyaların, her şeyin gönüllü alıcısıyız. Şunu hiç unutmayın: İsrail ve Siyonistlerin yaptığı en önemli şey, her alanda bağımlılık kurmaktır. Biz bu bağımlılıktan kurtulmadan İsrail’e karşı mücadeleyi kazanamayız. Bu noktada helale harama artık çok dikkat etmemiz gerekiyor. İsrail’in yaptığı en önemli şey, insanlardaki haram algısını ortadan kaldırmak, haramı cazip hale getirmektir. Biz helal-haram ayrımını hakkıyla bilen bir toplum değiliz. İsrail’in Epstein üzerinden şantaj taktiklerini gördük. Ne kadar haram varsa yaptırır. Eğer ki yöneticiler ve toplumlar, haramdan ve para sevdasından kurtulmazsa İsrail oyunları karşısında duramazlar. Yani para için her şeyi yapıyorsak ve haramları zevkle işliyorsak ne Filistin davasını ne de kendimizi savunabiliriz.

Dolayısıyla hem bilgimizi hem zihniyetimizi hem de hayat tarzımızı düzeltmemiz gerekiyor ki ileride İsrail’le karşı karşıya geldiğimizde kazananlardan olalım.

Neden 100 yıldır Müslümanlar bu Siyonistlere kanıyor?

Bilgi probleminden bahsetmiştim. İsrail’in aklını, nasıl iş tuttuğunu, neler yaptığını bilmediğimiz, okumaya da tenezzül etmediğimiz için sürekli kurulan tuzaklara düşüyoruz. 7 Ekim’den bu yana bütün müzakereler ve barış süreçleri birer tuzaktı ama farkına varamadık. Gerçekten Trump barış istiyor zannedenler var. Hâlbuki bu barış süreçlerinin tamamı, düşman gördükleri tarafları gafil avlamak içindi. Yani tarafların müzakereye odaklanıp gerekli önlemleri almadığı bir ortamda, sürpriz bir saldırıyla gafil avlayıp bir anda lider kadroyu öldürüyorlar.

Bu arada İsrail hep sürpriz saldırı yapmıştır. 1967’de altı günde topraklarını üç kat genişletmesi de bu şekildeydi. Mısır ordusunun hiç beklemediği bir anda sürpriz bir saldırıyla savaşa başlayıp üç Arap ülkesinin hava kuvvetlerini neredeyse ortadan kaldırmıştı. Yani yüz yıldır hiçbir şey değişmedi, sürekli gafil avlanıyoruz.

Bunun temel sebebi bilgisizlik. İkincisi, olguların değil, olmasını istediğimiz şeylerin peşinden gidiyoruz. Karşı tarafın tuzak kurduğuna ve bizi alt edeceğine inanmaya aklımız ve gönlümüz el vermiyor. “Yok, böyle yapamazlar” diyoruz. Mescid-i Aksa’ya ilişkin kurabilecekleri tuzaklar konusuna uyarı yapıyorum, “Yok, böyle bir şey asla olmaz, Müslümanlardan korkarlar” diyorlar. Oysa Müslümanlar ne olduklarını Gazze sınavında gösterdiler... Müslümanlar ne yapar, ne yapmaz gün gibi ortada. Ama biz hâlâ kendimizi kandırmaya devam ediyoruz. Dolayısıyla en başa geliyoruz: Okuyup öğrenmemiz lazım. Ve bu noktada İsrailli tarihçi Avi Shlaim’in 1000 sayfalık “Demir Duvar: İsrail ve Arap Dünyası” kitabını hararetle tavsiye ederim. Ama koskoca kitabı okumak yerine Amerikan başkanının sosyal medya mesajlarını okumak daha kolay geliyor. O yüzden de sürekli aynı şekilde tuzaklara düşüyoruz.

Son olarak oturduğumuz yerden “Biz Müslümanız, elbette galip geleceğiz” diyoruz. Sorumluluklarımızı yerine getirmiyoruz. Bunun yerine Allah’a havale ediyoruz, O’nu göreve çağırıyoruz. Hâlbuki Allah yeryüzünü ıslah görevini biz kullarına vermiştir, bunun da farkında değiliz. İkincisi, her şeyi devlet yöneticilerinden bekliyoruz. Peki vatandaşlar olarak bizim sorumluluğumuz ne? Zihniyetimiz ve hayat tarzımız bu şekilde olduğu sürece düşmanların galip gelmesi kaçınılmaz.



1 Ocak 2015 Perşembe

ORTADOĞU KONUŞMALARI: Bölgesel ve Küresel Perspektiften “Arap Baharı”






ORTADOĞU KONUŞMALARI
Bölgesel ve Küresel Perspektiften “Arap Baharı”

Editör: Zahide Tuba Kor

Küre Yayınları: İstanbul, Aralık 2014
728 sayfa




Ortadoğu’da dengelerin derinden sarsıldığı ve olayların baş döndürücü hızda aktığı bir dönemden geçiyoruz. Bu minvalde, modern Ortadoğu tarihinin en önemli kırılma noktalarından biri olan “Arap Baharı” an odaklı, sığ ve kısır analizler tuzağına düşmeden süreç odaklı bir perspektiften ele alınmaya muhtaç.


Bu kitap, Şubat 2011’den Haziran 2014’e kadarki dönemde Bilim ve Sanat Vakfı Küresel Araştırmalar Merkezi’nin alanında uzman akademisyen, araştırmacı ve gazetecilerle düzenlediği Ortadoğu’yla ilgili yirmi iki toplantıyı ve bir söyleşiyi ihtiva ediyor. Çalışma; yerel, bölgesel ve küresel perspektiften “Arap Baharı”nı değerlendirirken, güncel siyasetin dar çerçevesine sıkışmaksızın, sürecin arka planına, gidişatına ve muhtemel sonuçlarına dair kapsamlı bir bakış sunuyor.


İÇİNDEKİLER

Giriş 
Zahide Tuba Kor

Ortadoğu Uluslararası İlişkiler Çalışmaları: Tarih, Teori ve Metodoloji Üzerine Bir Haşiye
Fawaz Gerges 

Arap Devrimleri ve Uluslararası Sistem: Gidişat, Problemler ve Hedefler
Nadia Mostafa 

Mısır’da 25 Ocak Devrimi’nin Arka Planı: “Ekmek, Hürriyet, Adalet”
Fulya Atacan 

Mısır’da İhvan-ı Müslimin ve İslamcılık
İsmail Yaylacı 

Mısır’da “Devrim Hikâyesi” ve Geçiş Sürecinin Temel Problemleri
Fulya Atacan 

“Arap Baharı”nın İlk Demokratik Deneyimi: Tunus Seçimleri
Hasan Kösebalaban - Muzaffer Şenel - Ufuk Ulutaş 

Bir Gazetecinin Gözünden “Arap Baharı”: Suriye, Libya ve Yemen İzlenimleri
Mehmet Akif Ersoy 

İşgalin Dokuzuncu Yıldönümünde Irak
Furkan Torlak - Mesut Özcan 

Ateş Çemberinde Irak
Mesut Özcan 

“Arap Baharı”nda Medyanın Rolü
Saeed Naqvi 

“Arap Baharı”nda Yeni Sosyal Medyanın Etkisi
Hans Köchler 

“Arap Baharı” Sürecinde Rusya’nın Ortadoğu Politikası
Aleksandr Sotniçenko 

Avrupa Birliği-Rusya İlişkilerinde Ortadoğu
Esra Hatipoğlu 

Amerika’nın Ortadoğu’da Stratejik Arayışları
Şaban Kardaş 

Ortadoğu’da Mezhepler ve İslami Hareketler
Mehmet Ali Büyükkara 

Ortadoğu’nun Tetiklenen Fay Hattı: Mezhep Gerilimleri
Burhanettin Duran - Mehmet Ali Büyükkara - Ömer Korkmaz 

“Arap Baharı” Sürecinde İran’ın Ortadoğu Politikası
Bayram Sinkaya 

İranlı Bir Diplomatın Gözünden Değişen Ortadoğu
Ali Asghar Muhammadi Sijani 

İsrail Siyaseti ve “Arap Baharı” Sonrasında Türkiye-İsrail İlişkileri
Hasan Kösebalaban - Louis Fishman 

İktisadi Açıdan Türkiye-Ortadoğu İlişkileri
Süleyman Beşli 

2011 Türk Dış Politikası Değerlendirmesi Paneli
Burhanettin Duran 

2012 Türk Dış Politikası Değerlendirmesi Paneli
Nuh Yılmaz - Hasan Kösebalaban 

2013 Türk Dış Politikası Değerlendirmesi Paneli
Muhittin Ataman 

Özgeçmişler   



ORTADOĞU KONUŞMALARI
Bölgesel ve Küresel Perspektiften “Arap Baharı”

GİRİŞ

Modern Ortadoğu’yu derinden etkileyen bazı kritik dönüm noktaları vardır. Bunları (i) Birinci Dünya Savaşı sonunda Arap coğrafyasının Osmanlı’dan kopuşu ve İngilizler-Fransızlar eliyle bölgenin yeniden dizaynı, (ii) 1948’de İsrail devletinin kurulması ve müteakip çeyrek yüzyılda yaşanan dört Arap-İsrail Savaşı, (iii) 1979’daki İran İslam Devrimi, Mısır-İsrail Barışı ve Afganistan işgali, (iv) 1989’da Soğuk Savaş’ın sona erişi ve 1991 Körfez Savaşı, (v) 2001’deki 11 Eylül saldırıları ve (vi) “Arap Baharı” süreci[1] olarak sıralayabiliriz.
“Arap Baharı” süreci, bir yüzyıl evvel Batılılar eliyle kurulan ve her kritik dönüm noktasının ardından kısmi dönüşümlerle yakın döneme kadar gelen devlet yapılarının çatırdamasına/çözülmesine yol açmış durumda. Yüzyıl evvel dışarıdan dayatmalarla kurulan bölgesel düzenin artık devam etmeyeceği, bir daha 2011 öncesine dönülmeyeceği aşikâr; ama bugün bizi bir kaosla yüz yüze bırakan bu sürecin yarın ne yöne evrileceğini ve nihayetinde nasıl bir düzenin ortaya çıkacağını şimdiden kestirebilmek oldukça zor. Yeni Ortadoğu’nun kaderi, daha uzun yıllar sürecek bölgesel ve küresel aktörler arasındaki derin rekabete ve yerel aktörlerin iç mücadelelerinin alacağı seyre göre şekillenecek. Bu haliyle “Arap Baharı”, bölgenin son yüzyıllık tarihinde en kritik dönüm noktası diyebiliriz; hem de küresel sistemin dönüşümünü de etkileyecek bir dönüm noktası…
“Arap Baharı”, Sovyet Bloku’nun çöküşünün üzerinden yirmi yıl geçmesine ve oldukça genç ve dinamik bir nüfusa sahip olmasına rağmen, hâlâ Soğuk Savaş kalıntısı bir zihniyetle ve yönetim yapısıyla idare edilen, hızlı toplumsal değişime ayak uyduramayan bir bölgede patlak veren, aslında epeyce gecikmiş bir süreçti. 42 yıldır Libya’yı yöneten Muammer Kaddafi, 33 yıldır Yemen’in başındaki Ali Abdullah Salih, 30 yıldır Mısır’a hâkim Hüsnü Mübarek ve 23 yıldır Tunus’u idare eden Zeynelabidin bin Ali 2011’de birbiri ardına devrildi. Onlarca yıldır kâh dışarıdaki İsrail tehdidini ve Batı emperyalizmini kâh içerideki İslamcı akımların yükselişini kullanarak meşruiyet sağlamaya çalışan mevcut otoriter sistem çatırdadı. Bu haliyle “Arap Baharı”, olağanüstü riskleri ve olağanüstü fırsatları bir arada barındıran geçmişle bir hesaplaşma, statükoya büyük bir meydan okumaydı.
“Arap Baharı”, komplocu bakışların iddialarının aksine kendiliğinden, iç dinamiklerle gelişen beklenmedik bir süreçti. Zira Tunus’ta bir seyyar satıcının kendisini yakması gibi “sıradan” bir olayın bölgesel sistemi kökünden sarsacak ve küresel sistemi de derinden etkileyecek bir dönüşümü tetikleyeceği senaryosunu herhalde en komplocu toplum mühendisleri dahi akıl edemezlerdi. Sürpriz bir şekilde içeriden başlayan ve Tunusluların Mısırlılara, onların da Arap halklarının geri kalanına verdiği ümit, cesaret ve ilhamla adeta bir domino etkisiyle yayılan; ancak aşağı yukarı eşzamanlı iki sürprizin ardından müteakip dalgalarda hem içeride mevcut rejimlerin tedbir alarak önünü kesmeye hem de dış güçlerin devreye girerek süreci geri döndüremeseler de kendi çıkarları doğrultusunda yönetmeye, yönlendirmeye ve en az hasarla atlatmaya çalıştıkları bir süreçti “Arap Baharı”. Aynı zamanda ortaya koyduğu model ve ideallerle sadece Ortadoğu’nun belli ülkelerinde değil, dünyanın dört bir yanında statükodan rahatsızlık duyan ve değişim isteyen kitlelere bir ilham kaynağı oldu; Tahrir modelinin çekiciliği ve potansiyeli, ülke ve bölge sınırlarını aşan bir etki uyandırdı.
Hâlihazırda bölge tarihinin yeniden yapılmaya ve yazılmaya çalışıldığı ve bu haliyle olayların baş döndürücü hızda aktığı bir dönemden geçiyoruz. Tıpkı mevsimlerin art arda birbirini takip ettiği ve –güney ve kuzey yarımküreleri düşünürsek– yazın ve kışın aynı anda yaşandığı gibi, bölgede de bir “oluş ve bozuluş hali”nin hem birbirinin peşi sıra hem de eşzamanlı yaşandığı; dönüşümün darbeler, karşı-darbeler, toplumsal isyanlar, iç çatışmalar döngüsünde daha uzun yıllar alacağı; küresel ve bölgesel aktörler arasındaki koalisyonların/ittifak ilişkilerinin de hem gelişmelerin seyrine göre hem de ülkeden ülkeye sık sık değişeceği bir süreçle karşı karşıyayız. Dolayısıyla üzerinden çeyrek yüzyıl geçmesine rağmen bir türlü kurtulamadığımız bölgeye Soğuk Savaş kalıplarıyla bakma alışkanlığımızdan artık kurtulmamız gereken bir döneme girmiş bulunuyoruz.
“Arap Baharı”, mevcut yaygın teorilerin anlamakta, anlamlandırmakta ve açıklamakta yetersiz kaldığı; bu bakımdan entelektüel ve akademik çevrelerde yeni bir hareketliliği, yeni bir düşünsel çabayı tetikleyen bir süreçti. Bu çerçevede Ortadoğu’da neler olup bittiğini anlamaya dönük içeriye/bölgeye odaklı çalışmaların artması, önümüzde verimli bir tartışma ortamının oluşması, daha da önemlisi bölgeyi Batı üzerinden ve Batılı kavramlarla okuma alışkanlığından kurtulma ihtimalimizin doğması değerli bir kazanım.
Teknolojinin ve iletişim araçlarının çok hızlı ilerlemeler kaydettiği küreselleşme çağında –en azından başlangıç itibarıyla– geleneksel devrimlerden, isyanlardan ve halk hareketlerinden daha farklı bir süreç yaşandı Arap coğrafyasında. Zira “meydan”ları yönlendiren ideolojisiz, lidersiz, alttan gelen, orta ve üst-orta sınıflara dayanan, toplum merkezli, sivil ve barışçıl girişimlerdi. İdeolojisizdi; zira “ekmek, onur ve adalet” tüm kesimlerin üzerinde ittifak ettiği ortak taleplerdi. Lidersizdi; zira otoriter rejimler tüm muhalefet odaklarını, lider olabilecek kapasitedeki insanları zaten ya hapse atmış ya da sürgüne yollamıştı. Dolayısıyla meydanları peşinden sürükleyen güçlü ve karizmatik liderler yoktu. Klasik devrimlerdeki gibi askerî veya sivil elitin halkı peşinden sürüklediği bir süreç değildi; tabandan gelen, toplum merkezli bir hareketlenmeydi. Barışçıldı; zira mevcut rejimler güç kullansa da halk şiddete başvurmamaya özen göstermişti; ta ki Libya’ya kadar. 
Arap ülkelerinin birçoğunda halklar korku duvarlarını aşarak aynı ideallerle sokaklara döküldü; bir kısmında barışçıl eylemlerle, bir kısmında şiddet yöntemiyle asla gitmez zannedilen (dahası koltuklarını oğullarına “miras” bırakmayı hedefleyen) liderler devrildi. Ama gelinen noktada her ülke bambaşka bir noktaya savruldu. Zorlu geçiş süreçlerinde yaşanan bu farklı savrulmaların ardında, hem isyanlar sürecinde liderlerin devrilme şekli (kanlı mı kansız mı olduğu) hem de geçiş sürecinin ne şekilde ve kimler (siviller mi askerler mi) eliyle yönetildiği önemli bir husustu. En az bunlar kadar önemli başka iç boyutlar da söz konusuydu: Her bir ülkenin geçen yüzyılda Batılılar eliyle kuruluş şekilleri; o dönemden günümüze tevarüs ettikleri siyasi, iktisadi, askerî, hukuki ve toplumsal yapıları ve kodları; coğrafi konumlarıyla bugün jeopolitik ve jeostratejik oyundaki rolleri de son derece kritikti. Değişim dalgasının kendisini de vuracağından endişe eden dış aktörlerin sürecin önüne set çekme ve kurdukları ilginç koalisyonlar üzerinden karşı bir dalgayla statükoyu geri getirme girişimlerini ise zikretmeye dahi gerek yok.
“Arap Baharı” sürecinin dönemsel bir muhasebesini yaptığımızda karşımıza şöyle bir tablo çıkıyor: 2011 yılı bölgede “devrimler/isyanlar” dönemiydi; farklı toplumsal ve siyasal kesimlerin ortak hedefler etrafında kenetlenerek tek ses olmasıyla mevcut otoriter yönetimler bir bir düştü, statüko bozuldu ve çok daha zorlu bir mücadeleyi gerektiren geçiş dönemine girildi. 2012 yılı, yeni rejimlere rengini vermesi beklenen anayasaları kaleme alacak “kurucu meclisler” için sandık başına gidildiği, ilk defa çok partili/adaylı serbest seçim heyecanının yaşandığı, İhvan-ı Müslimin menşeli hareketlerin bölge çapında yükselişe geçerek önemli bir iktidar alternatifi haline geldiği, ama suların durulmadığı, iktidar mücadelesinin hiç dinmediği bir dönemdi. 2013’ün ortalarından itibaren ise beklentileri çok yüksek olan toplumsal kesimlerin yaşadıkları hayal kırıklıkları kullanılarak, ordular veya çeşitli silahlı gruplar üzerinden “karşı-devrimler”le eski rejimlerin geri gelmesinin önü açıldı; İslamcı ve devrimci diğer güçlerin şiddetle bastırılarak toplumlardaki dinamizmin kırılmaya çalışıldığı, mutedil bir çizgideki İhvan Hareketinin terörle özdeşleştirilerek sistem dışına itildiği ve İhvanofobinin körüklendiği, dahası bölgede İhvan çizgisine destek veren aktörlere de farklı araçlarla “operasyonlar” yapılmaya çalışıldığı bir döneme geçildi. Mısır’daki karşı-darbe ve Suriye’deki iç savaş, “Arap Baharı”nın gidişatına sekte vuran en kritik gelişmelerdi. Bu dönemde meşru siyaset yoluyla değişim ümitlerinin budanması ve barışçıl siyasal ve toplumsal muhalefetin ölçüsüz güç kullanımıyla bastırılması karşısında 2014, artık radikalleşmenin mağduriyetlerden beslenerek bölgede kök saldığı, silahlı terörün neredeyse tek “muhalefet dili” haline ge(tiri)ldiği bir yıl oldu. Önümüzdeki yıllar ise barışçıl değişim umutlarını kanla ve devlet terörüyle bastıran veya bastırılmasına göz yuman/çanak tutan bölge içindeki ve dışındaki güçlerin, kendi elleriyle yaratıp geriye tek seçenek olarak bıraktıkları canavarın, yani cihadi Selefi silahlı grupların bir bumerang gibi kendilerini de vuracağı bir dönem olacaktır. Zira bugüne kadar bölgede günü kurtarmaya dönük, basit çıkar hesaplarıyla yapılan hamlelerin, orta ve uzun vadede meydana gelebilecek hasarı düşünmeden uygulanan “miyop” politikaların nasıl ayaklara dolanarak çok daha büyük sıkıntılara yol açtığına defalarca şahit olduk. Mevcut mağduriyetleri, haksızlıkları ve adaletsizlikleri giderme yolunda hızlı, kalıcı ve samimi adımlar atılmadığı ve dışlanan çok geniş halk kesimlerine yeniden siyasal alanda kendilerini ifade edebilme imkânı verilmediği takdirde, bölgedeki radikalleşme temayülünün önüne geçilemeyeceği gibi, modern teknolojilerle destekli baş edilmesi güç yeni terör metotları Libya, Yemen, Suriye ve Irak’ın sınırlarını aşarak dünyanın birçok noktasını vuracaktır.
Büyük ümitlerle ve beklentilerle başlayan “Arap Baharı” süreci ağır maliyetlerle ilerliyor. 2014 Haziranı itibarıyla çoğunluğu Suriye’den olmak üzere iki yüz bini aşkın insan hayatını kaybetmiş, yüz binlercesi yaralanmış, milyonlarcası evlerini terk ederek ya ülke içinde daha güvenli yerlere ya da yurtdışına sığınmış durumda. Yağan bombalarla ve sıkılan kurşunlarla sadece altyapı çöküp fiziken çok ağır bir yıkım yaşanmıyor Arap coğrafyasında; ondan çok daha vahimi, insanî değerler, tarihî hafıza ve medeniyet birikimi yok ediliyor. Altüst olan bölgesel düzen ve siyasi ve iktisadi yapı hep zarar hanesinin en tepesinde zikredilse de büyük resmin gölgesinde kalan başka trajik gelişmeler de yaşanıyor bölgede: Siyasi alandaki kutuplaşma toplumsal dokuyu dinamitleyerek ve hatta aile yapılarını sarsarak uzun yıllar sürecek tamiri zor bireysel travmalara, aile içi kavgalara ve parçalanmalara yol açıyor. Kin ve nefret tohumları saçılarak ve intikam hissi körüklenerek bölgede anne babaya, kardeş kardeşe, komşu komşuya düşman hale getiriliyor.
“Arap Baharı”nın ilk aşamasında halklar arasında oluşan dayanışma ruhunun aksine, bugün ister seküler Arap milliyetçiliği isterse İslam ümmeti vurgusu üzerinden olsun bölgede kardeşliği, birlik ve beraberliği savunan neredeyse tüm akımlar ve yapılar sarsılmış durumda. Bir tarafta seküler-İslamcı mücadelesi, diğer tarafta İran ile Suudi Arabistan menşeli mezhepçi kışkırtma devam ederken; öte tarafta makro seküler-otoriter yapıların devrilmesiyle yıllardır bastırılmış durumdaki mikro etnik, mezhebî, dinî, kabilevî ve bölgesel kimlikler ve yapılar bir anda güçlü bir damar olarak ortaya çıkarak yeni birer fay hattı ve çatışma alanı haline gelmiş bulunuyor. Bilhassa devlet mekanizmasının çöktüğü veya büyük ölçüde kontrolü kaybettiği Libya, Yemen ve Suriye’de söz konusu fay hatları üzerinden silahlı grupların özerklik ilanlarına yol açan gelişmelerle karşı karşıyayız. Geçen yüzyılda dil veya din üzerinden geliştirilen Arap birliği projeleri ve girişimleri, Batılılar eliyle kurulan ulus-devlet sistemi karşısında tutunamamıştı; bugün ise mevcut ulus-devletler çatırdıyor. Önümüzdeki dönemde ortaya çıkabilecek yeni ulus(çuk)lar ve yeni devlet(çik)lerle bölge birliğini ararken daha da parçalanabilir.
Bölgedeki kaos ortamında bir tarafta Selefi akımlar giderek güçlenirken ve radikalleşme temayülü artarken, diğer tarafta ölenin de öldürenin de din adına hareket ettiği mevcut ortam, kitleleri orta vadede İslam’dan soğutarak daha seküler bir çizgiye çekebilir. Dolayısıyla bugün karşı-devrimci rejimlerin uyguladığı şiddet yüzünden bölgede daha orta yolcu, mutedil grupların buharlaşmaya başlaması, önümüzdeki dönemde iki ayrı uç olan Selefiler ile seküler kesimler arasında çok daha ciddi bir kutuplaşma ve çatışma riski doğuruyor. Öte yanda İran’ın Şii(ci)liğe dayanan siyaseti ile Suudi Arabistan’ın Vehhabiliğe dayalı modeli arasındaki sert mücadele Libya’dan Irak’a, Suriye’den Lübnan’a, Yemen’den Bahreyn’e kadar birçok bölge ülkesine istikrarsızlık ve kanlı vekâlet savaşları olarak yansıyor. Buna bir de bölgede değişimi destekleyen Türkiye ile statükonun her ne pahasına olursa olsun muhafazasından yana olan diğer güçler arasındaki özellikle İhvan üzerinden yürüyen mücadele ekleniyor. Bütün bu karmaşanın ortasında, ciddi savrulmalara rağmen âkil liderleri ve güçlü sivil toplumu sayesinde süreci nispeten doğal akışı içinde yaşayan Tunus’un yeni anayasasını hazırlaması ve 2014 Ekiminde ikinci demokratik seçimlerine gidecek olması tehlikeli gidişat içinde umut verici bir gelişme.
“Arap Baharı”nın doğal ve meşru kanallardan (yani seçim sandıkları ve siyasetle) akışı içeriden ve dışarıdan müdahalelerle engellendiğinden ne yazık ki dönüşüm sürecinin kaderini –istisnalarla birlikte– artık sandıkların değil, silahların belirleyeceği bir kıvama gelmiş bulunmaktayız. Demokrasiye inancın sarsıldığı bu dönemde toplumsal uzlaşma ve farklılıklarla bir arada yaşama temelinde katılımcı ve kuşatıcı bir siyaset ihtimali/ümidi artık büyük oranda yok edilmişken, silahların gölgesinde yaşanacak bir dönüşümün ne yöne evrileceğini önümüzdeki yıllarda hep birlikte göreceğiz.

***

Ortadoğu tarihinin yeniden yapılmaya ve yazılmaya başlandığı bir dönemde Bilim ve Sanat Vakfı Küresel Araştırmalar Merkezi olarak süreci daha doğru tahlil edebilmek adına “Ortadoğu Konuşmaları” toplantı dizimizi, Mısır’da Mübarek rejiminin düştüğü günün ertesine tesadüf eden 12 Şubat 2011’de Türkiye’deki önde gelen Mısır uzmanlarından Prof. Dr. Fulya Atacan’ı misafir ederek başlatmıştık. O tarihten Haziran 2014’e kadar Ortadoğu konulu çok sayıda yuvarlak masa toplantısı, paneller ve bir de sempozyum düzenledik. Bu toplantılar arasından “Arap Baharı” sürecine odaklananları veya bu süreci daha iyi anlamımızı sağlayacak olanları –konuşmacılarımızın da izniyle– bu kitap altında topladık. Çoğunluğu akademisyen ve gazeteci olan konuşmacılarımızı belirlerken de büyük bir titizlik gösterdik. Bu kitapta fikirlerini ve değerlendirmelerini okuyacağınız kişilerin çoğu, daha “Arap Baharı” süreci başlamadan evvel konuştukları konu üzerine akademik veya profesyonel anlamda çalışmalar yapmış; bir kısmı, bölgeye defalarca gidip gelerek ve hatta bizzat uzunca bir süre kalarak alanı yakından tanıma fırsatı elde etmiş ve her şeyden önemlisi dilini bildiği bölgeye içeriden bakabilme imkânı bulmuş isimler. Yine birçoğu süreç başladıktan sonra bölgeye giderek yerinde gözlem yapmış kişiler. Dolayısıyla bu kitapla okuyucularımıza içeriden, güvenilir, detaylı ve doyurucu bilgiler sunuyoruz. Daha sürecin ilk yılında olaylar henüz sıcaklığını korurken ve gelecekten büyük beklentiler, ümitler söz konusuyken davet ettiğimiz konuşmacıların yaptıkları temkinli/endişeli yorumların ve ikazların, paylaştıkları öngörülerin ekseriyetinin ne kadar isabetli olduğunu, bugün gelinen noktada bizzat görmüş bulunuyoruz.
Kitapta doğrudan toplantı tarihlerine göre değil, –keskin çizgilerle sınıflandırmak mümkün olmasa da– konuların birbiriyle irtibatına göre sıraladığımız konuşmaların ilk ikisi, teorik bir çerçeve sunuyor. Daha sonraki yedi konuşma, yerele, yani bizzat Arap ülkelerine odaklanarak içeriden son derece önemli bilgiler veriyor. Müteakip bir konuşma ve bir söyleşi, geleneksel medya ile yeni sosyal medyanın süreci ele alış biçimini eleştiriyor; öte yandan konuyu hem yerel hem de küresel bazda değerlendirerek önceki bölümün hitamı, sonraki bölümün ise girizgâhı niteliği taşıyor. Bunları küresel güçlerin bölge politikalarına odaklanan üç konuşma takip ediyor. Sonraki iki konuşma, mezhepler ve dinî ve siyasi hareketler zaviyesinden bölgeyi derinlemesine tahlil ederek siyasi-stratejik değerlendirmelerin genelde gözden kaçırılan veya görmezden gelinen boyutuna önemli bir açılım getiriyor. Son yedi konuşma ise Türkiye de dâhil bölgesel güçlerin Ortadoğu politikalarına ışık tutuyor.
Bu genel çerçeve dâhilinde kitap, önde gelen Ortadoğu uzmanlarından Prof. Dr. Fawaz Gerges’in, Ortadoğu üzerine yapılmış uluslararası ilişkiler çalışmalarını eleştirel bir perspektifle değerlendirerek bölgeye ilgi duyan genç akademisyenlere ve araştırmacılara nasıl bir yol takip etmeleri gerektiğini salık veren konuşmasıyla başlıyor. Ardından Prof. Dr. Nadia Mostafa, devrimlerle ilgili mevcut literatürün problemlerini ortaya koyuyor ve yeni bir model olduğunu vurguladığı Arap Halk Devrimleri üzerinde bölgesel ve küresel uluslararası sistemin etkisini “sistemik yaklaşım” çerçevesinde örneklerle derinlemesine tartışıyor. Gerek Gerges’in gerekse Mostafa’nın yaptığı teorik katkı ve ayrıca bölgede yaşanan gelişmelere dair yorumları ve geleceğe dair öngörüleri son derece ufuk açıcı.
Bu iki teorik açılışın ardından kitap bölge ülkelerine odaklanan konuşmalarla devam ediyor. “Arap Baharı”nın en kritik ayağı olan ve Nadia Mostafa’nın da sık sık atıfta bulunduğu Mısır örneği, bu alanda uzman akademisyenlerimizden Prof. Fulya Atacan’ın iki ve Dr. İsmail Yaylacı’nın bir konuşmasıyla –bizzat alandaki gözlemlerine dayanarak– derinlemesine tahlil ediliyor.
Fulya Atacan, temkinli bir iyimserlikle yaptığı ilk konuşmasında 25 Ocak Devrimi’nde isyan eden kitlelerin dillendirdiği “ekmek, hürriyet ve adalet” taleplerinin arka planını, yani Mısır’ın iktisadi, siyasi ve adli sistemini ele alarak Hüsnü Mübarek’in devrilmesine yol açan faktörlere ışık tutuyor. İki yıl sonra yaptığı konuşmasında ise Mısır’da yaşananlarla ilgili anlatılanların birçoğunun gerçeklikle alakası olmamasından hareketle “devrim hikâyesi”ne, başta seçimler olmak üzere geçiş sürecinde yaşanan temel problemlere ve farklı katmanlarda yaşanan keskin iktidar mücadelesine odaklanıyor. Böylece 2013 Temmuzunda karşı-devrimle eski rejimin çok daha güçlü bir şekilde geri dönmesine yol açacak sürecin arka planına ışık tutmuş oluyor. İsmail Yaylacı ise İhvan-ı Müslimin Hareketine ve İslamcılık/post-İslamcılık tartışmalarına odaklanıyor. İhvan’ın tarihinden, içindeki fay hatlarından, siyasal söyleminden, karşı karşıya olduğu meydan okumalardan bahsediyor; ayrıca Mısır’daki seküler anlayıştan Sufi ve Selefi gruplara, ülkede dinin algılanması ve yaşanmasından ordunun rolüne kadar farklı konularda dikkat çekici ayrıntılar sunuyor.
Mısır’ın ardından, isyan sürecinin ilk patlak verdiği ve nispeten başarılı bir geçiş sürecinin yaşandığı Tunus konusu geliyor. 2011’deki Tunus seçimlerini gözlemci olarak yerinde takip eden Hasan Kösebalaban, Muzaffer Şenel ve Ufuk Ulutaş buradaki izlenimlerinden ve yaptıkları mülakatlardan hareketle Tunus’un uluslararası konumuna, siyasi sistemine, devrim sürecine, seçimlerle ilgili ayrıntılara, halkın ümit ve beklentilerine değiniyorlar. Sürecin başarısız örnekleri olarak ciddi riskler barındıran Libya, Yemen ve Suriye ise kitapta, TRT muhabiri olarak bu ülkelerde görev yapmış Mehmet Akif Ersoy’un dilinden yer buluyor. Ersoy, bizzat sahadaki gözlemlerinden ve yaptığı mülakatlardan hareketle her üç ülkedeki isyanın sebeplerini ve bu süreçte yaşananları anlatıyor. Siyasal ve toplumsal dinamiklerindeki farklılıklardan hareketle bahsi geçen ülkeleri bekleyen tehlikelere dikkat çekiyor; başta Türkiye olmak üzere bölgesel ve küresel güçlerin “Arap Baharı” politikalarını ele alıyor.
Irak’la ilgili önemli çalışmalara imza atan Furkan Torlak ve Doç. Dr. Mesut Özcan, Amerikan işgalinin dokuzuncu yıldönümünde gerçekleştirdiğimiz Irak panelinin konuşmacılarıydı. Furkan Torlak Amerika’nın çekilmesinin ardından Irak’ın yakın geleceğini etkileyecek –egemenlik, siyasi istikrar, birlik/bölünme ihtimali, güvenlik ve jeopolitik boş­luk– meselelerini değerlendirerek içeriden dikkat çekici ayrıntıları paylaşıyor. Komşu ülkelerin Irak politikalarına da değinen Torlak’ın bıraktığı yerden Mesut Özcan sözü alarak konuyu Türk dış politikası açısından değerlendiriyor. Kitabımızın yayın hazırlıklarını tamamlamak üzere olduğumuz bir anda, Irak’ın ikinci büyük şehri Musul’un IŞİD öncülüğünde ele geçirilmesinin bölge dengelerini kökünden sarsacağını öngörerek Mesut Özcan’ı tekrar davet ettik ve kendisinden meselenin yakın tarihî ve siyasi arka planını ve Irak’ı bekleyen tehlikeleri dinledik.
Kitabın yerele odaklanan kısmını tamamlayıp küresel boyuta geçerken aslında muhteva olarak her iki boyutla da örtüşen, geleneksel ve yeni sosyal medyanın rolüne odaklanan konuşmalara yer verdik. Hindistan’ın önde gelen gazetecilerinden Saeed Naqvi, alandaki gözlemlerine de dayanarak “Arap Baharı”nda medyanın rolünü eleştirel bir perspektifle değerlendiriyor; bu sürecin ekseriyetle dile getirilmeyen yönlerini, görünmeyen/görülmek istenmeyen yüzünü içeriye odaklanarak ortaya koyuyor. Küresel medyanın icadını ve manipülasyonlarını, bizim de nasıl birer pasif izleyici ve aktarıcı haline geldiğimizi anlatıyor. Felsefe, hukuk ve insan hakları alanlarında çok önemli çalışmalara imza atan Prof. Dr. Hans Köchler ise “Arap Baharı”nda yeni sosyal medyanın etkisi başta olmak üzere bu sürecin geldiği nokta, bundan sonra yaşanabilecekler ve ayrıca Batı’nın izlediği politikalar hakkında gerçekleştirdiğimiz söyleşide, yeni sosyal medya araçlarının anarşiye yol açabileceğini ve kitleleri harekete geçirici araçlarla elde edilen başarıların sürdürülebilir olmadığını vurguluyor.
Bundan sonra, konunun ülkemizde sıkça tartışılan boyutuna, yani küresel güçlerin genel olarak Ortadoğu politikalarına, özel olarak da “Arap Baharı” sürecindeki duruşlarına ve rollerine odaklanan üç konuşmaya yer veriyoruz. Bu bağlamda öncelikle Osmanlı ve Türkiye uzmanı olan Türkolog Doç. Dr. Aleksandr Sotniçenko’nun Rusya, ardından Doç. Dr. Esra Hatipoğlu’nun Avrupa Birliği ve Rusya, son olarak da Doç. Dr. Şaban Kardaş’ın Amerika bağlamında geniş bir perspektiften yaptıkları değerlendirmeleri okuyabilirsiniz.
Kitabın son bölümü olan bölgesel güçlerin Ortadoğu politikalarına geçerken -bu boyutun daha da iyi anlaşılabilmesi için- öncelikle, bölgenin bugününe ve geleceğine yönelik en temel tehdit olan ve aslında perde arkasında yürüyen jeopolitik rekabetin bir nevi üzerini örtme işlevi gören dinî-mezhebî meselelere odaklanan bir seminer ile bir panele yer veriyoruz. Bu alanda yetkin üç değerli isim Prof. Dr. Mehmet Ali Büyükkara, Prof. Dr. Burhanettin Duran ve Ömer Korkmaz Ortadoğu’daki mezheplere ve İslami hareketlere, bunların aralarındaki tehlikeli rekabete ve “Arap Baharı”ndaki duruşlarına ilişkin içeriden, doyurucu birer bakış sunuyorlar. İslam dünyasının önündeki en büyük tehlike olan Sünni-Şii ve İslamcı-Selefi kutuplaşmasına ve bunun siyasal ve toplumsal alandaki yansımalarına dair çok önemli ayrıntıları paylaşıyorlar.
Bölgedeki mezhepçi kışkırtmanın taraflarından biri olan İran kitapta iki konuşmayla yer buluyor. Öncelikle Doç. Dr. Bayram Sinkaya, bu ülkenin genelde Ortadoğu politikasını, özelde ise “Arap Baharı”nı nasıl değerlendirdiğini ve hangi politikaları izlediğini, Ortadoğu politikasının muhtemel sınırlarını ayrıntılı bir şekilde ele alıyor. Ardından Türkiye’de bulunduğu bir sırada davet ettiğimiz İslam İşbirliği Teşkilatı Parlamenterler Birliği Genel Sekreter Yardımcısı Ali Asghar Muhammadi Sijani’den eski bir diplomat olarak şahsının ve ülkesi İran’ın “Arap Baharı”na bakışını, özellikle Suriye’ye yönelik politikasını birinci ağızdan öğrenme fırsatı buluyoruz. Bölgenin iki önemli aktörü olan Türkiye ve İsrail’in hem ikili ilişkilerinin seyrini hem de “Arap Baharı” karşısındaki duruşlarını Hasan Kösebalaban ve Louis Fishman değerlendiriyorlar; ayrıca İsrail iç ve dış siyasetine ve toplumuna ilişkin de dikkat çekici değerlendirmelerde bulunuyorlar.
Daha sonra Süleyman Beşli, iktisadi açıdan Ortadoğu’yu ve Türkiye-Ortadoğu iktisadi ilişkilerini ele alan konuşmasıyla kitaba önemli bir katkı sağlıyor. Kitabımızın en sonunda, Aralık 2011’den itibaren düzenli olarak her sene organize ettiğimiz Türk dış politikası yıllık değerlendirme panellerinin Türkiye-Ortadoğu ilişkilerine odaklanan kısımlarına yer veriyoruz. Bu panellerin ilkinde Prof. Dr. Burhanettin Duran, ikincisinde Nuh Yılmaz ve Yrd. Doç. Dr. Hasan Kösebalaban, üçüncüsünde ise Prof. Dr. Muhittin Ataman o sene içerisinde hem “Arap Baharı”nda yaşananları hem de Türkiye’nin takip ettiği politikaları değerlendiriyorlar. Bu haliyle söz konusu panellerdeki konuşmaların, gerek “Arap Baharı”nın izlediği seyri, yol açtığı fırsatları ve riskleri/tehditleri nispeten kronolojik bir süreç dâhilinde takip etme imkânı sunması gerekse Türk dış politikasını anlama ve anlamlandırma noktasındaki işleviyle kitabı tamamlayıcı önemli birer katkı olduğunu söyleyebiliriz.
Bu muhtevasıyla kitap, hem teorik hem de pratik açıdan “Arap Baharı”nı yerel, küresel ve bölgesel perspektiften değerlendiriyor. Daha da önemlisi bölgeyi güncel siyasetin dar çerçevesine sıkışmaksızın tarihî, toplumsal, yeri geldikçe iktisadi, güvenlik-askerî, stratejik ve dinî-mezhebî açıdan da ele alarak kapsamlı ve ayrıntılı bir bakış sunuyor. Özellikle bölgedeki toplumsal hareketler, dinî-mezhebî ve siyasi gruplar hakkında oldukça önemli ve değerli bilgiler içeriyor. Konuşmalar hem “Arap Baharı”nın arka planına hem gidişatına hem de muhtemel sonuçlarına ışık tutuyor. Üç buçuk sene boyunca yapılan toplantıların bir kitap altında toplanması, bu çalışmayı belirli bir döneme odaklı olmaktan kurtarıyor; halen devam eden süreç içinde “Arap Baharı”nda çizilen zikzakları, yaşanan gelgitleri görmemize de imkân veriyor. Bu haliyle kitabın en önemli özelliklerinden birisi, güncel gelişmelere “an” odaklı, kısa vadeli, sığ ve kısır analizler tuzağına düşmeden “süreç” odaklı bir perspektiften ışık tutması. Zira dünyada gelişen olayları, hele de değişim-dönüşüm süreçlerini an odaklı okumak, nokta atışı analizler yapmak ancak akış içinde boğulmaya yol açar.
Kitabın teknik detaylarına dair de birkaç hususu paylaşmak isteriz. Bu kitabı yayına hazırlarken sadece konuşmaları yazılı bir metne dökerek derlemekle yetinmedik; metinlerin redaksiyonunu son derece titiz bir çalışmayla tamamladıktan sonra, hem toplantı sırasında tartışılmamış boyutlara değinilmesini sağlamak hem de –“Arap Baharı” sürecinde yaşanan ciddi değişiklikleri de hesaba katarak– son gelişmeleri de ıskalamamak için 2014 yılı başında konuşmacılarımıza yazılı olarak yeni sorular gönderdik. Yoğun iş tempolarında vakit ayırabilenler ilave sorularımıza cevaplarını 2014’ün Ocak ve Şubat aylarında bize yine yazılı olarak ilettiler. Sonradan yaptığımız bu eklemeleri soru-cevap fasıllarının ikinci bölümlerinde bulabilirsiniz. Öte yandan konuşmacıların salt konu başlıklarına bağlı kalmadıklarını, özellikle soru-cevap fasıllarında gelen sorularla çok farklı konulara da değinerek meseleleri enine boyuna tartıştıklarını, dolayısıyla konuşma içeriklerinin başlıklara yansıyandan çok daha kapsamlı olduğunu özellikle belirtmek isteriz. Bu çerçevede dikkat çekmek istediğimiz bir husus daha bulunuyor: Başlı başına Suriye’yi konu alan herhangi bir konuşmanın bulunmaması kitap için bir eksiklik sayılabilir. Ancak birçok konuşmacının kendi konusundan hareketle bir şekilde Suriye meselesine değindiğini ve söz konusu boşluğu doyurucu değerlendirmeleriyle doldurduklarını belirtmek isteriz. Bu kitapla birlikte toplantı dizimizi tamamlamış değiliz. Önümüzdeki dönemde alanında uzman isimleri davete devam ederek Suriye meselesi, Yemen ve Libya’nın durumu, Körfez ülkelerinin izledikleri bölge politikaları, IŞİD ve benzeri sınırötesi terör grupları, karşı-devrimci koalisyonların niteliği başta olmak üzere bu kitapta eksik kalan konuları, müteakip toplantı ve yayınlarımızda telafi etme niyetindeyiz.  

***

Bu kitap, Şubat 2011’den Haziran 2014’e kadarki dönemde Bilim ve Sanat Vakfı Küresel Araştırmalar Merkezi (KAM) tarafından düzenlenen Ortadoğu’yla ilgili yuvarlak masa toplantıları, paneller, sempozyum ve seminerler arasından seçilen yirmi iki toplantıyı ve bir söyleşiyi ihtiva ediyor. Öncelikle toplantı davetimizi kabul ederek bölgeyle ilgili bilgi birikimlerini ve tecrübelerini bizimle paylaşan yirmi dört değerli isme –Aleksandr Sotniçenko, Ali Asghar Muhammadi Sijani, Bayram Sinkaya, Burhanettin Duran, Esra Hatipoğlu, Fawaz Gerges, Fulya Atacan, Furkan Torlak, Hans Köchler, Hasan Kösebalaban, İsmail Yaylacı, Louis Fishman, Mehmet Akif Ersoy, Mehmet Ali Büyükkara, Mesut Özcan, Muhittin Ataman, Muzaffer Şenel Nadia Mostafa, Nuh Yılmaz, Ömer Korkmaz, Saeed Naqvi, Süleyman Beşli, Şaban Kardaş ve Ufuk Ulutaş’a– müteşekkiriz.
Bu toplantıların tertibinde ve kitaplaştırılmasında birçok kişinin emeği geçti. “Ortadoğu Konuşmaları” dizisini başlatan ve bu kitapta yer alan üç toplantıyı birlikte tertip ettiğimiz eski KAM Koordinatörleri Sevinç Alkan Özcan ve Mesut Özcan’a; ardından 2011 sonbaharından itibaren yapılan toplantıları beraberce düzenlediğimiz KAM Koordinatörü Talha Köse ile Koordinatör Yardımcıları Kadir Temiz ve Özgür Dikmen’e teşekkür ederiz. Bu kitap, KAM’da stajyer olarak çalışan lisans öğrencileri –Uğur Topal, Meltem Dumanlıkaya, Yunus Bağırmaz, Buket Nur Kırmızıgül, Elif Nur Kaya ve Mugdim Alihodzic– için de ilk iş tecrübesi niteliğindeydi; her biri birkaç konuşmanın deşifresini ve ilk redaksiyonunu yaparak kitaba katkıda bulundular. Yine başta İngilizce konuşmalar olmak üzere kitaptaki konuşmaların yarıya yakınını deşifre eden Melahat Yalçın’a, ayrıca Sevgi Güneş’e ve bir de birkaç konuşmanın ilk redaksiyonlarını yapan Munise Şimşek ile Bilal Yıldırım’a da teşekkür ederiz. Kitabın yayın aşamasındaki emeklerinden ve katkılarından dolayı Küre Yayınları editörlerinden Nermin Tenekeci’ye ve kapak tasarımını yapan Salih Pulcu’ya da teşekkürü borç biliriz.
En büyük teşekkürü hak eden ise hiç şüphesiz bu ve benzeri sayısız verimli toplantıyı tertip etme, alanında önemli isimleri üniversite öğrencileri ve genç akademisyen adaylarıyla buluşturma ve faaliyetlerimizi kalıcı ürüne dönüştürme noktasında bize yıllardır her türlü desteği veren Bilim ve Sanat Vakfı kurucuları ve yöneticileri. Onların çeyrek asrı aşan emekleri olmasa ne bu toplantıları yapabilir ne de bu kitabı yayınlayabilirdik.
Daha nice çalışmalarımızı siz değerli okuyucularımızın istifadesine sunma dileğiyle…

Zahide Tuba Kor
Küresel Araştırmalar Merkezi Koordinatör Yardımcısı
İstanbul, Haziran 2014





[1] Arap dünyasında yaşanan hareketliliğin nasıl isimlendirileceği başlı başına bir problem teşkil etmekte. “Arap Baharı”, “Arap Devrimleri”, “Arap İsyanları”, “Arap Uyanışı” gibi daha birçok kullanımın siyasallaştırıldığı bir ortamda niçin “Arap Baharı” ifadesini ısrarla tercih ettiğimizi açıklama ihtiyacı hissediyoruz. Bölge halkı yaşananlara “Arap Devrimleri” dese de biz süreci “Arap Baharı” olarak isimlendirmeyi daha uygun gördük. Öte yandan süreci açıklayıcı bir ifade olmasına rağmen “Arap İsyanları”nı da tercih etmedik. Zira Arap dünyasının son bir yüzyıllık geçmişinde –bu büyüklükte ve yaygınlıkta olmamakla birlikte– birçok isyan hareketi yaşandı, kâh sömürgeci güçlere kâh mevcut rejimlere karşı. Yine –başarıları tartışılır olmakla birlikte– bilhassa Arap-İsrail savaşlarındaki mağlubiyetlerin de tetiklediği rejim ve elit değişikliklerine yol açan (ancak toplumsal yapıyı ve değerler sistemini etkilememesi nedeniyle) kısmen devrimsel sayılabilecek gelişmeler de söz konusu oldu birçok bölge ülkesinde. Bu hususları dikkate alarak, söz konusu süreci geçmişteki tüm örneklerden ayırt etmek maksadıyla “Arap Baharı” ifadesini tercih ediyoruz. Ancak bunu İngilizcedeki “Arab Spring” kelimesinin birebir tercümesi şeklinde bir “Arap İlkbaharı” olarak görmüyoruz; Türkçede “bahar” kelimesinin ihtiva ettiği her iki manayı da yani hem ilkbaharı hem de sonbaharı kastederek ve hep tırnak içinde kullanıyoruz. Bunun uzun bir süreç olduğunu, hem yaza hem de kışa evirilme potansiyeli bulunduğunu ve gelgitlerle yeni evrelere geçileceğini düşünüyoruz.