3 Mart 2026 Salı

Z.T.KOR: İSRAİL’İN İRAN’A SALDIRISININ HEDEFLERİ NE? İSLAM DÜNYASI NASIL ETKİLENECEK?


İSRAİL’İN İRAN’A SALDIRISININ HEDEFLERİ NE? İSLAM DÜNYASI NASIL ETKİLENECEK?

Röportajı veren: Zahide Tuba Kor

Röportajı yapan: Özge Özkul

Fikriyat, 2.3.2026

https://www.fikriyat.com/gundem/2026/03/03/orta-dogu-uzmani-zahide-tuba-kor-anlatti-israilin-irana-saldirisinin-hedefleri-ne-islam-dunyasi-nasil-etkilenecek

Röportajı ses kaydı olarak dinlemek isterseniz: https://www.youtube.com/watch?v=C06i0ZvrvQk

 

İsrail’in İran’a yönelik operasyonlarının arka planındaki hedefleri Orta Doğu Uzmanı Zahide Tuba Kor ile konuştuk. İsrail’in asıl amacının bölgeyi etnik ve mezhepsel temelde parçalayarak kendi hegemonyasını kurmak olduğunu vurgulayan Tuba Kor, bu süreçte rejim değişikliği, vadedilmiş topraklar ve Mesih’in gelişi gibi teopolitik hedefler hem İsrail hem de ABD’deki Evanjelik gruplar için temel motivasyon kaynağı, dedi. Kor, İran’da yaşanabilecek bir istikrarsızlığın Türkiye dahil tüm bölgeyi göç ve güvenlik sorunlarıyla tehdit edeceği konusunda uyarılarda bulundu. İslam dünyasının bu stratejik kuşatmaya karşı duygusal tepkiler yerine düşmanını iyi tanıyan, bilinçli ve bağımsız bir duruş geliştirmesi gerektiğini ifade etti.

İsrail’in İran’daki birincil hedefi mevcut rejimi devirerek yerine Şah’ın oğlunu getirmek. Bu doğrultuda, İran’ı gelecekte yönetebilecek potansiyel lider adaylarının tamamı İsrail tarafından suikastlarla ortadan kaldırılacak ve geriye tek alternatif olarak Şah’ın oğlu bırakılacak. İsrail’in operasyonlarında kullandığı “aslan kükremesi” sembolü de hem Tevrat’taki bölgesel hegemonya referanslarına hem de yeniden getirilmek istenen Şah rejiminin aslan sembolüne işaret eder.

İsrail’in ve ona destek veren Amerikan Evanjeliklerinin (Trump’ın tabanı ve ekibi) çok önemli dini hedefleri bulunuyor. Bu hedefler arasında vadedilmiş topraklara dönüş, Mescid-i Aksa’nın yıkılıp yerine tapınağın inşası ve Mesih’in yeryüzüne getirilmesi yer alıyor. Olası bir savaş sırasında Mescid-i Aksa’nın füzelerle vurulup suçun İran’a atılması, böylece İran’ın İslam dünyasındaki meşruiyetinin sıfırlanması gibi senaryolar planlanıyor.

Konuyla ilgili sorularımızı Orta Doğu Uzmanı Zahide Tuba Kor cevapladı:

 

İran’a yönelik bu saldırılar beklenmedik bir durum değildi. Yaşananları uzun zamandır öngörüyordunuz. İsrail’in bu hamlesinin asıl amacı nedir ve bu yeni bölgesel dizayn ne anlama geliyor? İsrail’in asıl hedefi sadece İran rejimini devirmek mi?

Saldırının asıl hedefi; bölgede İsrail’e yönelik tüm tehditleri ebediyen ortadan kaldırmak... Gelecek on yıllar boyunca, 7 Ekim tarzı herhangi bir saldırının tekrarlanmasını engellemek... Aynı zamanda bu saldırılar üzerinden bölgeye boyun eğdirmek ve kendisine yakın yönetimler kurmak...

7 Ekim’den sonra İsrail, Batı’nın tam desteğini ve Amerika’nın envanterindeki en yıkıcı her türlü silahı aldı. Bir daha böyle bir fırsat ellerine geçmez. Dolayısıyla “fırsat bu fırsat” diyerek bütün tehditleri ortadan kaldırmaya çalışıyorlar. Netanyahu, 7 Ekim’den hemen sonra bölgeyi savaşla dizayn edeceğini zaten ilan etmişti. İran’a saldırısı da bu bölgesel dizaynın bir parçası.

İsrail’in yeni bölgesel dizaynı şöyle: Bölge ülkelerini silahsızlandırmak, mümkünse etnik, dini ve mezhebi temellerde bölerek kendi hegemonyasını kurmak... Ama böyle bir güce de demografiye de sahip değil. Dolayısıyla hegemon olabilmesi için bölgeyi silahsızlandırması ve büyük devletleri bölmesi gerekiyor.

İran’da asıl hedef rejimi değiştirmek... Ama rejimi değiştirdiğinde yerine getireceği Şah’ın oğlu ülkeyi bir arada tutabilecek kapasitede değil. Dolayısıyla iç çatışmalar çıkacaktır ve İsrail bunu da ister. Zayıflamış ve iç tehditlerle boğuşan bir İran hem kendisinden medet umacak hem de kendisine yönelik bir tehdit olmaktan çıkacaktır. Sonunda hedeflerini başaracak demiyorum ama önümüzdeki süreçlerde bununla karşı karşıya olacağız.

İran için şöyle bir problem var: İran’ın Fars-Şii unsuru ülkenin merkezinde yaşar. Etnik gruplar ise çeperlerdedir ve her birinin sınır ötesi ülkelerle etnik açıdan sürekliliği vardır. Tam da bu yüzden İran’ı ayakta tutabilmek için güçlü bir merkezi yönetim ve şiddet tekeline sahip güçlü bir ordu gerekiyor. Bunun ABD-İsrail saldırılarıyla kırıldığı bir ortamda İran uzun süre iç çatışma sarmalına düşebilir. Dolayısıyla evet, Şah’ın oğlunu başa geçirip bir rejim değişikliği istiyorlar. Ama bu, istikrarlı bir devlete dönüşeceği anlamına kesinlikle gelmiyor.

En önemlisi Mesih’i getirme hedefleri... Amerikan Evanjelikleri, yani Trump’ın tabanı ve ekibi de bu zihniyette. İsa Mesih’in yeryüzüne dönüşü için üç şartın gerçekleşmesi gerektiğine inanıyorlardı: Dünya Yahudilerinin vadedilmiş topraklara dönmesi, devletleşme, tapınağın yeniden inşası. İlk ikisi 20. yüzyılda gerçekleşti, sıra üçüncüde. Bunun için 2022’de Kitab-ı Mukaddes’te geçen kusursuz kızıl düveleri doğurttular ve bunların doğal yollarla ölmeden kurban edilmesi gerekiyor. Kurbanın ardından Mescid-i Aksa’yı yıkıp yerine MS 70’te Romalılarca yıkılan tapınağın yeniden inşa edilmesi gerekiyor. Tam da bu yüzden İran’la yeni bir savaş gerekliydi. Savaş sırasında İran’dan füzeler atılırken Mescid-i Aksa’ya bir füze isabet etse ve yıkılsa ki -İsrail kendisi atıp dünyaya İran yapmış gibi sunabilir- bu durumda İslam dünyası ayağa kalkar ve İran rejiminin uluslararası meşruiyeti tamamen sıfırlanır. İsrail buradan bir Sünni-Şii gerilimi veya çatışması bile çıkartabilir. İran’daki dini rejim, Mescid-i Aksa’yı yıkmış bir aktöre dönüştürülür. Böyle bir karmaşa altında İsrail dikkatleri dağıtır ve hedeflerine daha kolay ulaşır.

Evanjelikler açısından tapınağın yeniden inşası, İsa Mesih’in yeryüzüne gelip 1000 yıllık ilahi krallığı kurması için gerekli. Yahudilerin beklediği mesih ise başkası. Dolayısıyla ortada kimin Mesih’i gelecek meselesi de söz konusu.

Operasyonun 28 Şubat’ta başlaması bir tesadüf mü?

Ben İran-İsrail çatışmasının kaçınılmaz olduğunu 2024’ten beri söylüyorum. “Yaşanan her şey bir oyun, danışıklı dövüş. İran-İsrail müttefik vs.” deniyordu. Bunların hepsi hikâye... 2024’ten beri İsrail, İran’ı kendisine saldırtmak ve bu şekilde meşru müdafaa diyerek savaşı başlatmak için suikastlar ve sabotajlarla sürekli kışkırtıyordu. İran bunu gördüğünden ölçülü mukabele ediyordu. Bizde ise “bakın işte İran-İsrail ortaklığı” yorumları yapılıyordu. İran, savaşı olabildiğince ertelemeye çalıştı.

Savaşın Netanyahu’nun siyasi bekasıyla bağlantılı bir yönü de var. İbrahim Mutabakatları üzerinden Filistin’i yok saydırıp yeni bir bölgesel düzen kurarak İsrail tarihine adını altın harflerle yazdırma hayalindeki Netanyahu’nun siyasi kariyeri 7 Ekim’den sonra bitmişti. Savaşı uzatıp yeni cepheler açarak iktidarda ömrünü uzattı. Ama İran tehdidini ortadan kaldırıp tapınağı yeniden inşa edebilirse Yahudi tarihine geçecek. Bu sene İsrail’de seçimler olacak. Seçimi kazanabilmesi için de buna ihtiyacı var.

Epstein skandalının üstünü kapatmak istiyor olabilirler mi?

Trump’ı ilk başkanlık döneminde yakından takip ettim. Trump, Filistinliler aleyhine Netanyahu ne istiyorsa onu verdi. Bunlar hiçbir Amerikan başkanının vermediği tavizlerdi. Kendi Evanjelik tabanı zaten İsrail’den fazla İsrailcidir. Evanjelik papazlar onu Beyaz Saray’da kutsuyorlardı. Bunlar Trump’a, ilk döneminde İsa Mesih’in gelişini kolaylaştırıcı adımlar attırıp ikinci döneminde ise Mesih’i getirtme hayalindeydiler. Seçim kampanyasında suikasttan milimetreyle kurtulmasını ilahi misyonuna bağlayıp mucize olarak görüyorlar. Trump dindar bir Hristiyan değil ama ekibi böyle. Trump’ın barış adamı olma iddiasına inanıp onun savaş istemediği zannediliyor. Madem öyle neden Eylül 2025’te Savunma Bakanlığının adını Savaş Bakanlığı olarak değiştirdi? Ben Trump’ın bol yalanlarla dünyayı idare ettiğini düşünenlerdenim. Hedefe adım adım ama bizi kandıra kandıra ilerliyorlar.

Trump’ın ilk döneminden beri Ortadoğu politikasını şekillendiren modern Ortodoks Yahudi damadı Jared Kushner, İsrail aşırı sağının ve Netanyahu’nun yakın adamıdır. İlk döneminde Filistinlilerin hayatını karartıcı kararları birlikte aldılar ve İbrahim Mutabakatları düzenini kurmaya çalıştılar. İkinci döneminde yine aktif görevde. İran’la müzakere ekibinde de vardı, Filistin’le ilgili süreçlerde de. Damat Kushner, Netanyahu’nun gündemini uygulayan biri...

2024’te daha Trump başkan değilken, İsrail’in İran’a savaş açıp rejimi düşürmek istediğini söylüyordum. Trump-Epstein tartışmaları henüz yoktu.

İran’a savaşın açılmasında Trump’a karşı bir şantaj olarak kullanılan Epstein belgelerinin üzerini kapatma niyeti tabii ki olabilir. Ama Evanjeliklerin ve müttefiki Netanyahu’nun zihniyetine ve hedeflerine baktığımda önünde sonunda bir savaş kaçınılmazdı diye düşünüyorum.

Trump ilk döneminde zaten İran’ı yaptırımlarla iktisaden iyice boğup köşeye sıkıştırmıştı. Şimdi başladığı işi tamamlıyor.

Netanyahu’nun kendi büyük hedeflerine Amerikan başkanının iktisadi ve jeopolitik hedefleriyle özdeşleştirerek ulaşmaya çalıştığı aşikar. Amerikan başkanının hedefi, Çin karşısında gerilemekte olan ülkesini dünyanın kritik yeraltı kaynaklarını ve geçiş güzergâhlarını ele geçirerek ve Çin’i müttefiklerinden koparıp tecrit ederek kurtarmaya ve “yeniden büyük yapma”ya çalışmak. Bunların hepsine İran’da rejim değişikliğiyle ulaşabilir. İran dünya ve Orta Doğu jeopolitiğinin en kıymetli ülkesidir. Hidrokarbon kaynaklarıyla dolu hem Hazar hem de Basra Körfezi havzasındadır. Hürmüz Boğazı’nda kritik konumdadır. Bunların ikisi de Trump’ın gelecek vizyonu için kritik önemde. Keza İran’la Çin ilişkilerinin kopması ve İsrail’in güvenliği için de önemli. Dolayısıyla Netanyahu açısından Trump’ı İran’ı vurmaya ikna etmek çok da zor değildi.

Trump, Bush’un yaptığı gibi sürekli işgallerle değil, daha akıllı yöntemlerle mevcut yönetimleri değiştirip kendi tarafına çekerek yeni bir düzen kurmak istiyor. Şu an yapmaya çalıştığı şey tam da bu.

Haziran’daki 12 gün süren ilk savaş bir tanışma faslıydı. Her iki taraf birbirinin ne yapıp yapamayacağını görmüş oldu. Savaş biter bitmez Amerika; İsrail’in biten bütün silah ve füze stoklarını yenilemeye, hava savunma sistemlerini güçlendirmeye başladı. Yaz aylarından itibaren İran’ı vuracak en güçlü bombaları ve silah sistemlerini yolluyordu. En son uçak gemilerini de Hint Okyanusu’na yığdı. Bu yığınağı incelediğinizde bile savaş kararının çoktan alınmış olduğunu görürsünüz.

Bu savaşı neden istiyorlar?

Amerikan toplumu Gazze’den sonra “Biz neden İsrail’e bu kadar çok destek veriyoruz?” demeye başladı. Özellikle genç nesiller. Zaten İsrail’e tam destek verenler yaşlı nesildi. 10-15 sene sonra bu siyasetçiler ortadan kalktığında yeni nesil İsrail’le bu kadar angaje olmayacak. İsrail ve Amerika’nın yönetici sınıfı da bunu görüyor. Dolayısıyla geleceğe hazırlık yapıyorlar. İsrail’e yönelik bütün tehditler ortadan kaldırmalı ki, Amerikan himayesi sonlandığında ülke ayakta kalabilsin. Kısaca; Amerika güçten düşmeden ve Amerikan siyasetiyle toplumunun İsrail’e bakışı değişmeden İsrail’e yönelik bütün bölgesel tehditleri ortadan kaldırmaya çalışıyorlar.

Trump “İran’ı yönetmek için üç iyi adayım var” dedi...

Şu anda İran’da Hamaney sonrası ülkeyi yönetebilecek bütün alternatifler İsrail tarafından öldürüyor. Geçmişteki ve bugünkü liderler de gelecekteki lider adayları da ortadan kaldırılıyor. Bu şekilde geriye sadece Şah’ın oğlu bırakılıyor. Şah’ın oğlunun geçen sene kızını bir Yahudi’yle evlendirdiğini unutmayın.

Operasyonun adı “Aslan Kükremesi” diye geçiyor, Tevrat’tan alındığını ifade ediyorlar...

Daha önceki operasyonun adında da aslan kelimesi geçiyordu: Yükselen Aslan. Aslan, çift yönlü sembolizm içeriyor. Birincisi, Şah’ın oğlunu başa geçirme niyetine işaret ediyor. Çünkü Şah rejimi döneminin İran bayrağında aslan vardı. Rejimin ana sembolü aslandı. Daha önemlisi, Tevrat’ta Yahudiler aslana benzetilir. İsrail bu şekilde bölgesel hegemon olma isteğini de göstermiş oluyor. Tevrat’taki sembolizmi operasyonun isminde kullanarak geleceğe dair hedeflerini ortaya koyuyor.

İran saldırısı bölgeye ve özellikle Türkiye sınırlarına nasıl yansıyacaktır?

Geçiş sürecinin suhuletle geçeceğini beklemiyorum. Bir iç kargaşa çıkarsa göç olacak. 90 milyonluk İran Suriye’ye benzemez. Suriye nüfusu 20 milyon olduğu halde sadece bölgeyi değil Avrupa Birliği’ni bile sarsmıştı. 90 milyonluk İran’daki değişim süreci, sadece bizi değil, bütün bölgeyi ve dünyayı etkileyecektir Kaybedecek bir şeyi kalmayan rejimler her şeyi yapmaya hazır olurlar. Petrol fiyatlarının yükselişinden bütün dünya gibi biz de etkileneceğiz. En önemlisi, İsrail açısından İran tehdidi bertaraf edildiğinde sıra bizimle uğraşmaya gelecektir. Ama Türkiye’yle uğraşma araçları İran’ınkinden farklı olacaktır. Yani bize doğrudan bir savaş açmak yerine suikast, sabotaj, ekonomik kriz, iç çalkantı gibi araçları kullanacaktır.

Ümmetin üzerine düşen acil sorumluluklar nedir?

Biz daha ne dostumuzu ne de düşmanımızı tanıyoruz. İsrail’e dair bilgilerimiz ve analizlerimiz afaki ve hamaset dolu. İran’dan sonra sıra bize gelecek. Peki biz İsrail’in aklını, nasıl iş tuttuğunu, düşmanlarına karşı neler yaptığını biliyor muyuz? İsrail’i tanımadığımız için İran’la yaşanan her şeye “danışıklı dövüş” diyorduk.

İslam dünyasının yapması gereken en önemli şey; bu cehalet halinden çıkmaktır. Önce düşmanımızı tanımalıyız ki bize neler yapabileceğini öngörüp ona göre önlemleri alabilelim. İran’la dalga geçtik “ kağıttan kaplan” diye. Oysa İran’ın sahip olduğu zafiyet noktalarının ekseriyetine biz de sahibiz, ama farkında değiliz. Artık hamasetleri, kahvehane tadındaki analizleri bırakıp gerçeklerle yüzleşmemiz ve düşmanımızı tanımamız gerekiyor.

Ekranlarda “Eğer İran-Amerika müzakereleri Türkiye’de olsa savaş çıkmazdı” deniyor. İsrail ve Amerika ne zaman müzakerelerde ciddi olmuş? Bu müzakerelerin tamamı zaman kazanmak, saldırının altyapısını hazırlamak ve düşmanı gafil avlamak içindi. Daha biz bu müzakere süreçlerinin bir oyalama olduğunun farkında değiliz. Hizbullah’a ve İran’a kurdukları tuzakların ve sürpriz saldırıların benzerlerini bize de yapacaklar. Tam da bu yüzden Gazze’den beri sürekli söylediğim şey şu: İslam’ın ilk emrine dönüp “okuyun”.

Bize dayatılan tüketim kültüründen artık çıkmamız gerekiyor. Biz yıllardır düşmanlarımızı kendi paralarımızla besliyoruz. Onların bize dayattığı hayat tarzının, fikirlerin, gıdaların, eşyaların, her şeyin gönüllü alıcısıyız. Şunu hiç unutmayın: İsrail ve Siyonistlerin yaptığı en önemli şey, her alanda bağımlılık kurmaktır. Biz bu bağımlılıktan kurtulmadan İsrail’e karşı mücadeleyi kazanamayız. Bu noktada helale harama artık çok dikkat etmemiz gerekiyor. İsrail’in yaptığı en önemli şey, insanlardaki haram algısını ortadan kaldırmak, haramı cazip hale getirmektir. Biz helal-haram ayrımını hakkıyla bilen bir toplum değiliz. İsrail’in Epstein üzerinden şantaj taktiklerini gördük. Ne kadar haram varsa yaptırır. Eğer ki yöneticiler ve toplumlar, haramdan ve para sevdasından kurtulmazsa İsrail oyunları karşısında duramazlar. Yani para için her şeyi yapıyorsak ve haramları zevkle işliyorsak ne Filistin davasını ne de kendimizi savunabiliriz.

Dolayısıyla hem bilgimizi hem zihniyetimizi hem de hayat tarzımızı düzeltmemiz gerekiyor ki ileride İsrail’le karşı karşıya geldiğimizde kazananlardan olalım.

Neden 100 yıldır Müslümanlar bu Siyonistlere kanıyor?

Bilgi probleminden bahsetmiştim. İsrail’in aklını, nasıl iş tuttuğunu, neler yaptığını bilmediğimiz, okumaya da tenezzül etmediğimiz için sürekli kurulan tuzaklara düşüyoruz. 7 Ekim’den bu yana bütün müzakereler ve barış süreçleri birer tuzaktı ama farkına varamadık. Gerçekten Trump barış istiyor zannedenler var. Hâlbuki bu barış süreçlerinin tamamı, düşman gördükleri tarafları gafil avlamak içindi. Yani tarafların müzakereye odaklanıp gerekli önlemleri almadığı bir ortamda, sürpriz bir saldırıyla gafil avlayıp bir anda lider kadroyu öldürüyorlar.

Bu arada İsrail hep sürpriz saldırı yapmıştır. 1967’de altı günde topraklarını üç kat genişletmesi de bu şekildeydi. Mısır ordusunun hiç beklemediği bir anda sürpriz bir saldırıyla savaşa başlayıp üç Arap ülkesinin hava kuvvetlerini neredeyse ortadan kaldırmıştı. Yani yüz yıldır hiçbir şey değişmedi, sürekli gafil avlanıyoruz.

Bunun temel sebebi bilgisizlik. İkincisi, olguların değil, olmasını istediğimiz şeylerin peşinden gidiyoruz. Karşı tarafın tuzak kurduğuna ve bizi alt edeceğine inanmaya aklımız ve gönlümüz el vermiyor. “Yok, böyle yapamazlar” diyoruz. Mescid-i Aksa’ya ilişkin kurabilecekleri tuzaklar konusuna uyarı yapıyorum, “Yok, böyle bir şey asla olmaz, Müslümanlardan korkarlar” diyorlar. Oysa Müslümanlar ne olduklarını Gazze sınavında gösterdiler... Müslümanlar ne yapar, ne yapmaz gün gibi ortada. Ama biz hâlâ kendimizi kandırmaya devam ediyoruz. Dolayısıyla en başa geliyoruz: Okuyup öğrenmemiz lazım. Ve bu noktada İsrailli tarihçi Avi Shlaim’in 1000 sayfalık “Demir Duvar: İsrail ve Arap Dünyası” kitabını hararetle tavsiye ederim. Ama koskoca kitabı okumak yerine Amerikan başkanının sosyal medya mesajlarını okumak daha kolay geliyor. O yüzden de sürekli aynı şekilde tuzaklara düşüyoruz.

Son olarak oturduğumuz yerden “Biz Müslümanız, elbette galip geleceğiz” diyoruz. Sorumluluklarımızı yerine getirmiyoruz. Bunun yerine Allah’a havale ediyoruz, O’nu göreve çağırıyoruz. Hâlbuki Allah yeryüzünü ıslah görevini biz kullarına vermiştir, bunun da farkında değiliz. İkincisi, her şeyi devlet yöneticilerinden bekliyoruz. Peki vatandaşlar olarak bizim sorumluluğumuz ne? Zihniyetimiz ve hayat tarzımız bu şekilde olduğu sürece düşmanların galip gelmesi kaçınılmaz.



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder