TRT World etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
TRT World etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Ağustos 2026 Perşembe

Z.TKOR: CAN US STOP NETANYAHU FROM DERAILING LATEST GAZA PEACE DEAL?

 

CAN US STOP NETANYAHU FROM DERAILING LATEST GAZA PEACE DEAL?

TRT World’den Kazim Alam’ın yolladığı sorulara verdiğim cevaplar üzerinden kaleme alınan “Can US stop Netanyahu from derailing latest Gaza peace deal?” başlıklı yazı 12.8.3026 tarihinde TRT World’de yayınlanmıştır. Mustafa Yetim hoca da görüşleriyle yazıya katkı vermiştir. Yazıyı linkten okuyabilirsiniz: https://www.trtworld.com/article/670064b88c92. Sorulara verdiğim cevapların tam hali aşağıdadır.

 

Do you think the US will be willing to apply pressure on Israel to revise its decision against withdrawing from Gaza under the Board of Peace plan? If yes: why, and to what extent?

First, let me state something clearly. From the moment the ceasefire agreement was signed, I said that Israel would never abide by it, that this was not a path to peace, but rather a means for Israel to continue its genocide without attracting the world's attention and reaction. Both the ceasefire text and the structure of the Peace Committee are full of loopholes and opportunities that Israel can exploit to the fullest extent.

The Trump administration may pressure Israel to reconsider its decision, but I don't think that will work. Because Israeli politics and society cannot survive without war. Moreover, there is a powerful lobby supporting the reoccupation of and settlement in Gaza. Don't forget that there are elections in Israel on October 27th; in an election atmosphere, no Israeli government can back down due to external pressures.

Netanyahu, who served as Israel's deputy ambassador to the US and permanent representative to the UN in the 1980s, is the master of manipulation. A statement he made at that time is still relevant today: "If the US government were to oppose Israeli policy, I know how to manipulate American public opinion against its own government." There is mid-term election in the US in November. No American president can take such a risk, especially when Evangelicals within the Republican Party base are more pro-Israel than Israel itself.

Does the US have any specific levers of pressure that Washington can still hold over Israel? How effective those levers can be if the US decides to use those in earnest?

Of course. But I don't think the US has ever used any of the levers that would actually put pressure on Israel. For example, if they cut off arms sales, Israel would have no choice but to submit. Because neither its own arms production capacity nor the weapons it receives from other allies can replace American weapons. They could remove diplomatic protection. They could pave the way for Israel's trial in international courts. They could stop using Israeli propaganda language in the media and expose its crimes. They could cut off economic aid. Remember this: Israel has survived on external support since its foundation. Israel will not back down unless that support is cut off. But the US will not use all its cards.

In the past, American administrations used these cards for a short time. But Israel – as former Defense Minister Moshe Dayan admitted – has always followed the same policy: "Our American friends offer us money, weapons, and advice; we take the money and weapons but reject the advice."

What are the most likely consequences for the broader Gaza peace process if the US cannot -- or will not -- force an Israeli pullback

Let's not kid ourselves, there isn't even a ceasefire in Gaza, let alone a peace process. In Israeli political language/understanding, there's no compromise or reconciliation; there's only subjugation to the enemy. Therefore, what the US and Israel mean by peace is not what the Palestinians and we understand. Gaza has already been completely transformed into an uninhabitable place; I wouldn't be surprised if they try to force hundreds of thousands of Gazans to leave under the guise of “voluntary exit” when the border crossings open. I don't think Israel has given up its goal of emptying Gaza and re-occupation.


Z.T.KOR: İSRAİL’İN ORTADOĞU’DA DEMOGRAFİYİ YENİDEN ŞEKİLLENDİRME POLİTİKASI

 

İSRAİL’İN ORTADOĞU’DA YERİNDEN ETME VE DEMOGRAFİYİ YENİDEN ŞEKİLLENDİRME POLİTİKASI


TRT World’den Kazim Alam’ın yolladığı sorulara verdiğim cevaplar üzerinden kaleme alınan “Israel has uprooted six million people already. What’s next in its demographic reshaping drive?” başlıklı yazı 26.3.3026 tarihinde TRT World’de yayınlanmıştı. Owen Schalk ve Nasir Qadri’den de yazı için görüş alınmış. Yazıyı linkten okuyabilirsiniz: https://www.trtworld.com/article/885b9e5f5841. Sorulara verdiğim cevapların tam hali aşağıdadır.


Sizce İsrail’in Gazze, Lübnan ve İran’a altı milyon insanı yerinden etmesi, hesaplanmış bir demografik mühendislik politikası mı yoksa meşru bir öz savunma mı?

Bu, kesinlikle hesaplanmış bir demografik mühendislik politikası. Çünkü İsrail, nüfusu az olan küçük bir ülke, ancak demografisine kıyasla hırsları çok büyük. Nil’den Fırat’a uzanan Büyük İsrail vizyonunu düşünün. Dünyadaki tüm Yahudiler o topraklara yerleşse bile, azınlık olarak kalacaklardır. Bu nedenle, tıpkı 1948’de yaptıkları gibi, mevcut nüfustan kurtulmaları gerekiyor. Filistin topraklarında demokratik bir Yahudi devleti kurmak için 750-800 bin Filistinliyi yani nüfusun %60’ını evsiz ve mülteci haline getiren bir etnik temizlik politikası uyguladılar.

7 Ekim’den sonra İsrail, varlığına yönelik tüm tehditlerden kurtulurken genişlemeye karar verdi. Bu bağlamda birincil amacı Gazze, Batı Şeria, Doğu Kudüs ve Güney Lübnan topraklarını ele geçirmek. Milyonlarca Arap’ı kontrolü altında tutarken demokratik bir Yahudi devleti olarak varlığını sürdürebilir mi? Hayır. (2005’te Ariel Şaron’un başbakanlığı döneminde Gazze’den çekilmesinin temel nedeni demografiydi, yani Gazzelilerin hızlı nüfus artışı karşısında demokratik Yahudi devleti karakterini koruma kaygısıydı.) Buralar 1967 veya 1982’de işgal ettiği topraklar olup nüfusları da yıllardır işgalciye karşı direniş kültürüne sahip. İsrail, yerel halkı yerinden etmediği takdirde neyle karşı karşıya kalacağını çok iyi biliyor.

Unutmayın, yerinden etme veya etnik temizlik arzusu 7 Ekim’den sonra başlamadı; sağcı İsrail gençliği yıllardır “Araplara ölüm” ve “Muhammed’e ölüm” sloganlarıyla yürüyüş yapıyor ve Batı Şeria’daki Filistinlileri Ürdün’e, Gazze’dekileri ise Mısır’a göndermeyi arzuluyor. Bu arzu, uzun zamandır sağcı politikacılar tarafından da dile getiriliyor. Bu, yerinden etmenin meşru bir öz-savunma olmadığına dair en önemli kanıt.

Üzücü olan şu ki, milyonlarca Suriyelinin vatanlarından sürülmesi aslında İran’ın bir demografik mühendislik politikasıydı. En büyük yıkım ve yerinden edilmenin yaşandığı yerlerden bazıları, İsrail’in gözünü diktiği Deraa, Deyr ez-Zor ve Şam Kırsalı’ydı. Lübnanlı milisler Suriyelilerin yerinden edilmesinde görev aldı ve ne yazık ki sıra onlara geldi.

 

Bu kitlesel yerinden edilmelerin mevcut bütün nüfusların sosyal dokusunu tahrip etmek için tasarlandığına dair kanıt var mı? Bunun bölgesel istikrarsızlık yaratması muhtemel mi?

Uzun ve/veya yıkıcı savaşlar ve yerinden edilmeler her yerde sosyal dokuyu tahrip eder. Bu kaçınılmazdır. Ne yazık ki çok daha evvel Irak, Suriye, Yemen, Lübnan, Filistin vb. yerlerde bu yaşandı. Ortak değerler, sosyo-kültürel normlar, algılar, hayat tarzları, ahlak kuralları vb. değişmeye başladı ve en önemlisi insanlar arasındaki güven aşındı. 1990’lardan beri Ortadoğu’daki yıkıcı savaşları incelediğimde aynı kalıpları keşfettim: mülksüzleştirme, fakirleştirme, cahilleştirme, ahlaki çöküş, kültürsüzleşme ve sağlığın bozulması. Bunların bir tesadüf olmadığına, İsrail’in genişlemesi ve bölgesel hegemonyası uğruna kasıtlı yapıldığına inanıyorum. Dolayısıyla bu savaşlar ve kitlesel yerinden edilmeler devam ederse aynı kalıbın tekrarlanacağını bekliyorum.

Elbette bu da bölgesel istikrarsızlığa yol açacaktır. Yerinden edilmiş ve evsiz insanlar nerede yaşayacaklar? Geri dönebilecekler mi? Çoğu dönemeyecek. Çünkü İsrail’in mevcut tüm askeri toprak işgalleri geçici değil, kalıcı; “terör örgütleri”nin silahsızlandırılmasını sadece genişleme amaçlı bir bahane olarak kullanıyor.

Bu, zaten kırılgan ve hatta yarı çökmüş bir devlet olan Lübnan’da kaosa yol açacaktır. İsrail, esasen Hizbullah’ın sosyal tabanını (sadece onlarla sınırlı olmamakla birlikte) yerinden ediyor; mezhepçi nefret ve siyasetteki mezhepçilik yüzünden Sünni, Dürzi ve bazı Hristiyan çoğunluklu bölgelerde -kalışları uzun süreli olursa- hoş karşılanmayacaklardır. İsrail, sığınma arayışındaki yerinden edilmişleri -aralarında teröristler olduğunu iddiasıyla- gittikleri her yerde bombalayacaktır; Sünni, Dürzi ve Hristiyan çoğunluklu bölgelerin hedef haline gelmesi toplumsal huzursuzlukları tetikleyecektir, tıpkı geçmişte Lübnan’da Filistinli mültecilerin ve direniş gruplarının varlığının tetiklemesi gibi. Lübnan’daki karışıklık da bölgeyi etkileyecektir. Ayrıca yerinden edilmenin mezhepsel niteliğini bir kenara bırakalım, Lübnan’da nüfusun dörtte birinden fazlası yerinden edilmiş durumda ve bu kadar yüksek bir oranla başa çıkmak her devlet için zordur.

Ve son olarak, İsrail’in asıl amacı, genişlerken ve hedeflerine ulaşırken aynı zamanda bölgesel istikrarsızlık çıkarmaktır.


Z.T.KOR: ON ISRAEL’S DEMOGRAPHIC RESHAPING POLICY IN THE MIDDLE EAST

 

ON ISRAEL’S DEMOGRAPHIC RESHAPING POLICY IN THE MIDDLE EAST

 

TRT World’den Kazim Alam’ın yolladığı sorulara verdiğim cevaplar üzerinden kaleme alınan “Israel has uprooted six million people already. What’s next in its demographic reshaping drive?” başlıklı yazı 26.3.3026 tarihinde TRT World’de yayınlanmıştı. Owen Schalk ve Nasir Qadri’den de yazı için görüş alınmış. Yazıyı linkten okuyabilirsiniz: https://www.trtworld.com/article/885b9e5f5841. Sorulara verdiğim cevapların tam hali aşağıdadır.

 

 

Do you think Israel’s displacement of six million people across Gaza, Lebanon and Iran amount to a calculated policy of demographic engineering? Or is it legitimate self-defence?

This is absolutely a calculated policy of demographic engineering. Because Israel is a small country with a low population but its ambitions are enormous compared to its demography. Think about the Greater Israel vision from Nile to Euphrates. Even if all the Jews of the world were to settle in that land, they would remain a minority. So they need to get rid of the existing population, just like they did in 1948. In order to establish a democratic Jewish state on the land of Palestine, they implemented a policy of ethnic cleansing, making 750-800 thousand of Palestinians homeless and refugee, and that amounted to 60%.

After October 7, Israel decided to expand while getting rid of all the threats to its existence. In that sense, its primary aim is to take the land of Gaza, West Bank, East Jerusalem and South Lebanon. Will it survive as a democratic Jewish state while millions of Arabs remain under its control? No. (The primary reason for disengagement from Gaza during the reign of Prime Minister Ariel Sharon in 2005 was demography, i.e. the rapid population growth and the concern for protecting the democratic Jewish character of the state.) These are the lands it occupied either in 1967 or 1982, and also this population has a culture of resistance against the occupier for years. Israel knows very well what it will face unless displace the local population.

Don’t forget, the aspiration for displacement or ethnic cleansing didn’t begin after October 7; the right-wing Israeli youth march with their slogans of “death to Arabs” and “death to Mohammad” for years, and long for displacing the Palestinians in the West Bank to Jordan and in Gaza to Egypt. This aspiration was also expressed by right-wing politicians for a long time. This is the main evidence for displacement of not being a legitimate self-defence.

What is sad is that the displacement of millions of Syrians from their homeland was basically an Iranian calculated policy of demographic engineering. Some of the places that experienced the greatest destruction and displacement are Deraa, Deir ez-Zor and Rif Dimashq which Israel has plans on. Lebanese militias took part in the displacement of Syrians, and now unfortunately it’s their turn.

 

Is there evidence showing that these mass uprootings were designed to destroy the social fabric of entire populations? Is it likely to create regional instability?

Long and/or destructive wars and displacements destroy the social fabric in everywhere. This is inevitable. This happened in Iraq, Syria, Yemen, Lebanon, Palestine etc. long before unfortunately. Shared values, socio-cultural norms, perceptions, life-styles, moral codes etc. began to change, and most importantly the trust eroded among people. When I examine all the destructive wars in the Middle East since 1990s, I discovered the same patterns: dispossession, poverty, ignorance, moral decay, deculturation, and deterioration of health. I believe this was not a coincidence, this was deliberate and for the sake of Israel’s expansion and regional hegemony. That is why I expect the same pattern if these wars and mass uprootings continue.

Of course this will create regional instability also. Where these uprooted and homeless people will live? Will they able to return back? Most of them no. Because all current military land occupations of Israel are permanent, not temporary; it just uses disarming of the so-called terror organisations as an excuse to expand.

This will lead to chaos in Lebanon which is already a fragile and even semi-failed state. Israel displaces mainly Hizballah’s social base (although not just restricted with them), and because of sectarian hatred and confessionalism in politics, they will not well-received in Sunni, Durzi and some Christian-majority regions if they have to stay long. Israel will bomb the displaced people wherever they seek refugee claiming there are terrorists among them; so when Sunni, Durzi and Christian-majority regions become target there will be social unrest – just like happened in the past due to existence of Palestinian refugees and resistance groups in Lebanon. The turmoil in Lebanon will also affect the region. Also more than one fourth of the population is displaced in Lebanon, regardless of the displacement’s sectarian nature, this is a huge number for any state to cope. 

And finally, Israel’s main aim is to create regional instability while expanding and achieving its goals.


Z.T.KOR: 10. YILINDA 15 TEMMUZ KALKIŞMASINA DAİR DEĞERLENDİRMEM

 

10. YILINDA 15 TEMMUZ KALKIŞMASINA DAİR DEĞERLENDİRMEM

 

TRT World’den Murat Sofuoğlu’nun yolladığı sorulara verdiğim cevaplar üzerinden kaleme alınan “Ten years, ten voices: How July 15 remains in the hearts of Turkish citizens” başlıklı yazı 14.7.2026 tarihinde TRT World’de yayınlanmıştı. Yazıyı linkten okuyabilirsiniz: https://www.trtworld.com/article/f687039019a4. Sorulara verdiğim cevapların tam hali aşağıdadır.

 

10 sene sonrasında 15 Temmuz'a baktığınızda ne hissediyorsunuz?

15 Temmuz’un benim için çok ayrı bir anlamı var. O dönem yabancı basından tercümeler yapan biri olarak işim gereği Batı, Rus, Arap ve İsrail basınından kalkışmayla ilgili her kesim ne yazdı bunu araştırıp çevirmekle geçti. Öyle ki gece-gündüz çalışıp 1,5 ay içinde 100’e yakın yazıyı Türkçeye çevirerek dünyada Türkiye ve 15 Temmuz algısıyla ilgili muazzam bir arşiv oluşturdum. Bana etkisi şu oldu: Her Perşembe akşamı okunan salalar, beni hala 15 Temmuz atmosferine götürüyor. Çünkü o dönem her akşam salalar okunurken ben var gücümle çevirecek metin seçmek veya stres içinde çevirileri yetiştirmekle geçiriyordum. Salalar benim zihnimde 15 Temmuz’la özdeşleşti.

15 Temmuz başarılı olsaydı muhtemeldir ki ülkemiz bir iç savaş saplanacaktı. Çok büyük bir badire atlattık. Ayrıca Ortadoğu, “Arap Baharı” sonrası oluşan karşı-devrimci eksenin tamamen kontrolüne girecekti. Saraybosna ziyaretimde bir Boşnak bana şunu söyledi: “Kocam darbe gecesi sabaha kadar gözyaşları içinde size dualarla ederek geçirdi, ‘Eğer Türkiye’de hükümet düşerse Boşnakların kimsesi kalmaz, Sırpların eline düşer, katlediliriz’ diye…” Tam da bu korku nedeniyle Ortadoğu’dan Balkanlara, Afrika’dan Kafkaslara ve Orta Asya'ya kadar çevre coğrafyalarda darbe gecesini uykusuz ve bize dualar ederek geçiren milyonlarca insan vardı. Bu süreç bana Türkiye’nin Türkiye’den ibaret olmadığını, küresel-bölgesel jeopolitikte çok kıymetli bir konumda ve sorumluluğumuzun da çok büyük olduğunu, çok çalışmamız gerektiğini hissettirdi.

 

15 Temmuz o zamandan bu zamana Türkiye’yi nasıl değiştirdi?

15 Temmuz Kalkışması, başarısız olsa da devlet, hükümet ve halk açısından bir travmaya yol açtı ve bir dönüm noktası oldu. Beka kaygısı ve kendini koruma refleksi, siyasetin alanını daraltırken devlet bürokrasisinin siyasete daha ağır basmasına ve belirleyici olmasına yol açtı. Sistem yeniden tanzim edildi, parlamenter sistemden başkanlık sistemine geçildi.

Türkiye daha milliyetçileşti. AK Parti, ilk döneminde liberal-sol kesimle ittifak içindeydi, haklar ve hürriyetler vurgusu daha fazlaydı; 2015’ten itibaren PKK’yla mücadelenin ve iki genel seçimin de etkisiyle daha milliyetçi bir tona kayarken 15 Temmuz Kalkışması’yla birlikte milliyetçi ve ulusalcı kadrolarla ittifakta karar kıldı. Yani hem hükümetin zihniyetinde ve müttefiklerinde hem de devlet içindeki kadrolarda ciddi bir değişim yaşandı.

İhanet algısı o kadar baskındı ki artık TRT’ninkiler başta olmak üzere TV dizilerinin konusu her ne olursa olsun mutlaka ihanet meselesi işlenir oldu.

Kanaatimce 15 Temmuz’un en kalıcı ve yıkıcı etkisi toplumda, siyasette ve devlette güven duygusunu ve bağlarını yitirtmesidir. Öyle ki insanlar okulda, işte, mahallede birbirine acaba devleti yıkmayı planlayan bir hain, bir FETÖcü olabilir mi nazarıyla bakmaya başladılar. Dahası dini cemaatlere, STK’lara ve hatta insani yardım derneklerine bile şüpheyle yaklaştılar. Yardım derneklerine yapılan bağışlar azaldı. Her türlü cemaat yapısından duyulan şüphe ve korkuyla toplumda bireyselleşme arttı. Her ikisi de muhafazakâr olan AK Parti hükümeti ile Gülen cemaati arasındaki siyasi kavga ve çatışma, dini olandan uzaklaşmayı ve dünyevileşmeyi (sekülerleşmeyi) tetikledi. Yurtdışındaki Türkler, geçmişte bir Türk gördüğünde -vatan hasretinin de etkisiyle- hemen ahbaplık kurmaya çalışırken artık acaba hangi kesimden kuşkusu içinde birbirinden uzak duruyor. Bu, pek fark etmediğimiz önemli bir değişim.


Z.T.KOR: İSRAİL MESCİD-İ AKSA’YI HEDEF ALIP SUÇ İRAN’A ATABİLİR Mİ?


İSRAİL MESCİD-İ AKSA’YI HEDEF ALIP SUÇ İRAN’A ATABİLİR Mİ?

 

TRT World’den Berra İnce’nin yolladığı sorulara verdiğim cevaplar üzerinden kaleme alınan “The Zionist agenda: Could Israel target Al Aqsa and pin blame on Iran?” başlıklı yazı 15.6.2025 tarihinde TRT World’de yayınlanmıştı. Prof. Dr. Zekeriya Kurşun hoca da görüş bildirmişti. Yazıyı linkten okuyabilirsiniz: https://www.trtworld.com/article/3386d07aea57. Sorulara verdiğim cevapların tam hali aşağıdadır.

 

İran ile çatışmaların tarihte görülmediği ölçüde kızıştığı bu günlerde İsrail’in uzun zamandır planladığı tapınağın yeniden inşası planını gerçekleştirmek için adım atma ihtimali hakkında ne düşünüyorsunuz? 

Açıkçası şu an, tapınaklarının inşası için en elverişli ortam. 2022’de doğurtulan kusursuz kızıl düveyi, Kitab-ı Mukaddes’te geçtiği şekilde 2024’te kurban etme ve akabinde tapınaklarını yeniden inşa etme kararı almışlardı. 7 Ekim Aksa Tufanı Operasyonu akabinde başlayan savaş uzadığı ve Biden yönetimi buna onay vermediği için gerçekleştiremediler. Çünkü tapınağın inşası için öncelikle Müslümanlar için kutsal mabetler olan Mescid-i Aksa ve Kubbetü’s-Sahra’yı yıkmaları gerekiyor.

Bu iş için Trump’ın başkanlığını beklediler. Çünkü Trump’ın seçmen kitlesi olan Hristiyan Evanjeliklere göre Hz. İsa’nın yeryüzüne geri dönmesinin önşartı bu tapınağın yeniden inşası.

Zaten İsrail, tapınağın inşası için gerekli tüm hazırlıkları çoktan tamamladı ve inşaatta ve tapınakta kullanılacak malzemeleri üretti, görev yapacak din adamı sınıfı da belirlendi.

Tek engel düveyi kurban edip Mescid-i Aksa’yı yıkmaktı. Bunun için balistik füzelerin ve İHA’ların gökyüzünü doldurduğu bu ortam çok uygun.

Şöyle düşünün: İsrail kendisi camileri yıkarsa büyük tepki toplar. Ama İran İsrail’e füze atarken bunu fırsat bilip bölgedeki Mossad ajanları da Mescid-i Aksa’ya balistik füzeyle yıkıp “saldırıyı İran yaptı” derse, İslam dünyasının öfkesini Tahran rejimine yönlendirebilirler. Zaten İsrail ile İran arasında örtülü bir ortaklık olduğuna inanan çok sayıda Sünni Müslüman var; kandırmak zor olmaz. Tapınağı yeniden inşa için en kolay ve risksiz yöntem bu olur.

Dahası, burası vurulduğunda dibindeki Ağlama Duvarı ve yakındaki Yahudi ve Hristiyan mahalleleri de etkilenebilir, hatta yıkılabilir. Bu durumda İran, sadece İslam değil, aynı zamanda Hristiyan ve Yahudi dünyasının da öfkesini ve nefretini çeker. Hatta daha ileri gidip Eski Şehir’deki kutsal kiliseler, hele de Kutsal Kabir Kilisesi isabet alırsa, Hristiyan dünyadaki öfke zirveye çıkar ve Batı’nın İran rejimine savaş açması kaçınılmaz hale gelir. Zaten Amerikan savunma bakanı Haçlı Seferlerinden bahseden biri. Bölgeselleşen bir savaşın puslu ortamında İsrail tapınağı rahatlıkla inşa eder.

Normal şartlarda bu, tam bir komplo teorisi ve mantıksız. Ama İsrail, 7 Ekim’den bu yana rasyonaliteyle hareket etmiyor zaten. Binlerce yıldır beklenen Mesih’i getirecekse ve 1000 yıllık Mesih düzeni kurulacaksa, birkaç mahallenin veya kutsal mekanın yıkımını ve birkaç yüz Yahudi veya Hristiyan’ın ölümünü pekâlâ göze alır. Netanyahu’nun hapse girmemek için Gazze’de savaşı uzattıkça uzattığını ve binlerce İsrail askerinin ölümü veya yaralanmasını göze aldığını düşünürsek ‘ulvi’ bir amaç için bu neden yapılmasın?

 

Bunu tarihi perspektiften ve İsrail’in tipik hamleleri açısından değerlendirdiğimizde ne söyleyebiliriz?

İsrail, 1948’de kurulduğunda Eski Şehrin de içinde olduğu Doğu Kudüs Ürdün’ün kontrolüne geçti. Ama kutsal topraklar olarak gördükleri Kudüs’ü ve Batı Şeria’yı almadan devletlerini eksik saydılar. Ve uygun fırsatı yakaladıklarında 1967’de savaş açıp bu hedeflerine ulaştılar. Yani İsrail bir şeyi ele geçirmeye veya yapmaya karar verdiyse onu ne yapıp edip elde etmek için planları hazırlar ve pusuda bekler.

MS 70’te Roma İmparatorluğu idaresince yıkılan tapınağın 2000 yıl sonra yeniden inşası içlerinde bir ukde. 1967’de Doğu Kudüs’ü işgal ettiklerinden beri Mescid-i Aksa ve Kubbetü’s-Sahra’yı yıkma planları zaten var. Yarım yüzyıldan fazladır Kudüs ellerinde olduğu halde bunu gerçekleştirememenin tahammülsüzlüğü içindeler.

Kusursuz kızıl düveleri, Amerikan Evanjeliklerinden milyonlarca dolar para toplayarak doğurtmuşken neden hedeflerinden vazgeçsinler? Hele de 7 Ekim’den bu yana Gazze’de yaşanan soykırım, Lübnan ve Suriye’deki bombardıman ve yıkım karşısında bile dünya liderleri sessizken ve İsrail en insanlık dışı adımlarını bile “meşru müdafaa” olarak görmüşken, bundan daha iyi bir fırsat mı olur?

İsrail bu hayalini ABD’yle işbirliği içinde gerçekleştirecektir; çünkü tarihi boyunca bütün önemli kararları ABD’ye onaylatmıştır.

ABD’deki Evanjelik Hristiyanlar, zaten Trump’ın ikinci döneminde İsa Mesih’in yeryüzüne döneceğine inanıyorlar. Bunun için de tapınağın yeniden inşası şart. Mescid-i Aksa yıkılmadan bu hayallerini gerçekleştiremezler.

Evanjelikler, İsrail’e kayıtsız-şartsız desteği Tanrı’nın bir emri, dini bir görev olarak görüyorlar. İsrail ne yaparsa yapsın arkasında koskoca bir ABD desteği olacaktır.

Son olarak, 7 Ekim’den bu yana bölgede yaşanan kaosu ve savaşları sadece askeri-güvenlik ve ekonomi politik üzerinden okumak çok yetersiz; en az bunlar kadar önemli olan teopolitik boyut. Ve bu da tapınağın yeniden inşasıyla doğrudan bağlantılı.