El-Cezire İngilizce etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
El-Cezire İngilizce etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Mayıs 2021 Cuma

M.K.EL-VİSABİ: YEMEN: YAŞAYAMAZ VE YAŞANAMAZ BİR DEVLET

 

YEMEN: YAŞAYAMAZ VE YAŞANAMAZ BİR DEVLET

Menal Kâid el-Visabi (Hudeyde’de yaşayan Yemenli gazeteci)

El-Cezire İngilizce, 28.4.2021 

NOT: Bu özet tercüme Fikir Turu web sitesinde 6.5.2021 tarihinde “Kardeş katiliyle el sıkışmak” başlığı altında yayınlanmıştır. https://fikirturu.com/jeo-strateji/kardes-katiliyle-el-sikismak/

“Yemen: An unviable and unlivable state” başlığıyla yayınlanan yazının İngilizcesini okumak için TIKLAYINIZ. 

NOT: Blogda yer alan 850 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.

Kaynak göstermeden blogdaki yazı, tercüme ve infografikleri kullanmamanız önemle rica olunur.

 

Özet: “Ülkelerindeki savaşın bitmesini istiyorlarsa Yemenlilerin el sıkışmaktan ve affetmekten başka çareleri yok. Sevdiklerinin katiliyle yan yana yaşamayı ve çocuklarını onların çocuklarıyla aynı okula yollamayı kabul etmek zorunda kalacaklar.” Gazeteci Menal Kâid el-Visabi’nin izlenimleri.

Savaşlara, bilhassa iç savaşlara salt büyük güç mücadeleleri, cephelerde kimin ne kadar ilerlediği ve kaç kişinin öldüğü veya yaralandığı üzerinden bakarak resmi tam okumak mümkün değil. Askerî-siyasi süreç kadar toplum ve birey, istatistikler kadar biyografilere de kulak vermek son derece önemli. Zira savaş sonrası yaraların sarılma sürecinde bunlar da oldukça etkili.

Yemenli gazeteci Menal Kâid el-Visabi, 28 Nisan’da el-Cezire’de yayınlanan “Yemen: Yaşayamaz ve Yaşanamaz Bir Devlet” başlıklı yazısında pek gündemimize girmeyen ülkesinin acı gerçeklerini anlatıyor. Değindiği her bir konu aslında sadece Yemen’e mahsus değil, Suriye’den Irak’a ve Libya’ya hemen her çatışma bölgesinin acı gerçekleri…

Yazar, bir zamanlar muhteşem plajıyla meşhur sahil şehri Hudeyde’de çatışmalar durulduğu vakit deniz kıyısında yürürken son birkaç yıldır karşılaştığı manzarayı anlatarak yazısına başlıyor: Caddelerde dizili ve sık sık değişen, hayatını kaybetmiş yüzlerce genç savaşçının yorgun ve üzgün görünen fotoğrafları…

Savaş hiç bitmeyecek mi?

Menal el-Visabi, bu fotoğrafların birçoğunun sosyal medyada da dolaştığına, ancak altlarının, taziye yerine oh çeken ve hakaret içeren yorumlarla dolu olduğuna dikkat çekiyor. 13 yaşındaki çocukların ölüm ilanlarının dahi altındaki nefret yorumlarını görerek dehşete düştüğünü belirten yazar, Yemen’in geleceğine dair taşıdığı haklı endişeyi şöyle anlatıyor:

“Savaşın ülkemin toplumsal dokusunu tamamen bozduğunun farkındayım. Savaş Yemen’i harap etti ve tanınamayacak kadar çirkinleştirdi. Her gün şahit olduğum kutuplaşma, nefret ve intikam arzusu, bu savaş hiç bitmeyebilir diye beni korkutuyor. Cephe hattının zıt tarafında birbiriyle çarpışmış savaşçıların aileleri, yan yana yaşamayı nasıl öğrenebilecekler? Onların çocukları nasıl olup da aynı okula gidecek ve birlikte oynayacak? Bir toplum olarak yeniden bir araya gelebilmek için çekilen tüm acıları ve ıstırapları, tüm hakaretleri ve yaraları nasıl bir kenara bırakabiliriz?”

“Bugün bu soruları düşünmek, bundan sadece 10 sene evvel eşi benzeri görülmemiş bir ulusal birlik anı yaşadığımızı idrak etmemi zorlaştırıyor.” diye devam eden yazar, Mart 2011 tarihine geri giderek her kesimden Yemenlinin daha iyi bir hayat için nasıl meydanları doldurduğunu, siyasi ve dinî çoğulculuklarıyla gurur duyduğunu, yan yana dualar ettiğini anlatıyor.

Ardından devrim sırasında hissettikleri birlik ruhunun kısa sürdüğünü, devrimin bir darbeyle bastırıldığını, daha sonra da Suudi öncülüğünde askerî müdahalenin ve savaşın geldiğini hatırlatıyor.

“Başkent Sanaa’nın Tahrir Meydanı’nda birlikte protesto eden eski yoldaşlar can düşmanlarına dönüştüler. Bu kanlı savaşta on binlerce insan öldürüldü ve milyonlarcası açlıktan kıvranıyor. Yemen’in 30 milyonluk nüfusunun yarısından fazlası farklı düzeylerde gıda güvensizliği ile karşı karşıya ve 3 milyon çocuk aşırı yetersiz beslenmeden mustarip. Yemen devleti parçalandıkça sosyal hizmetler ortadan kalktı ve ekonomi harap oldu. Savaş, ülkedeki altyapıyı tamamen yok etti ve yakıt dâhil tüm temel mallarda kıtlığa neden oldu.” diyor.

Yazar, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı Yemen Direktörü Auke Lootsma’nın geçtiğimiz günlerde sarf ettiği şu sözü paylaşıyor: “Savaşın durmaması halinde ülke, onarılamayacak ölçüde ‘yaşayabilmesi imkânsız bir devlet’e dönüşecek.”

Menal el-Visabi diyor ki “Yemen, sadece yaşayabilmesi imkânsız bir devlete dönüşmekle kalmadı, aynı zamanda şimdilerde insanların birlikte yaşamaya tahammül edemediği bir yer oldu. Yabancı gözlemciler için Yemen toplumunun maruz kaldığı yıkımı kavramak zor olabilir. Yabancı medyada savaş genellikle mezhepçilik, kuzey-güney bölünmüşlüğü ve aşiret rekabetleriyle açıklanıyor. Adeta çatışma, Yemen söz konusu olduğunda doğalmış gibi algılanıyor. Ancak savaşın neden olduğu derin ayrılıklar, bu hayali ‘doğal bölünmeler’in ötesine geçiyor.”

Sahadaki durum

Peki, uzaktan bakanların fark edemediği sahadaki gerçek durum ne? Yazar şöyle açıklıyor: “Hâlihazırda üç farklı şehirde açılmış üç cephe var: Hudeyde, Me’rib ve Taiz. Buralarda çarpışan tüm savaşçılar Yemenli, çoğunluğu yerli, çoğu aynı mezhepten ve hatta aynı kabile veya geniş aileden. Buna rağmen karşıt taraflar için savaşıyorlar ve adeta yüzyıllardır düşmanmışçasına birbirlerini öldürüyorlar.”

Yazar, bu sene başında 20 yaşındaki oğlunu Hudeyde cephesinde kaybeden bir kadına taziyeye gittiğini anlatıyor. İki oğlu, hiçbir dini veya ideolojik yakınlığı olmamasına rağmen, sırf ailesinin geçimini sağlamak için düşük bir ücret mukabilinde Husilere katılmış. Sessizce gülümseyen kadın, ağlama yetisini yitirdiğini ve hissizleştiğini, diğer oğlunu savaşmaktan vazgeçirmek için iknayla artık uğraşmadığını söylemiş.

Manal el-Visabi çarpıcı bir örnek daha veriyor: “Aynı aile bireylerinin farklı taraflarda savaşması duyulmamış bir şey değil. Geçenlerde Me’rib’de kendisi Husiler safında savaşırken babası ise karşı tarafta çarpışan Abdülmelik adında bir gencin hikâyesini sosyal medyada okudum. İkisi de aynı cephede birbirine karşı savaşırken öldürüldü.”

Yazar sahadaki gerçekleri şöyle açıklıyor:

“Kardeşlerin, akrabaların ve arkadaşların birbirlerine karşı savaştığını duyduğum başka vakalar da var. Yemen’deki çatışmanın bir kardeş katilliği olduğunu söylemek abartı olmaz.

Entelektüellerin sorumluluğu

Cephe hatları herhangi bir ‘kabileci’ ya da ‘mezhepçi’ mantığı izlemiyor. Cemaatlerin, hatta ailelerin ötesine geçiyor ve birçok insanı, doğal toplumsal çevreleri olmaksızın yüzüstü bırakıyor. (…) Var oldukları sürece barış içinde yaşamış, birbirine sıkı sıkıya bağlı cemaatler artık harap olmuş, bölünmüş ve dağılmış vaziyette.”

Manal el-Visabi bu yaşananlardan medya mensuplarını ve entelektüelleri de sorumlu tutuyor:

“Maalesef ki yerel medya, Yemen toplumunda bölünme hatları çizmekte ziyadesiyle etkin bir rol oynuyor. Çatışma görüntüleri ve esirlerin yakalanması, halk desteğini seferber etme amaçlı propagandanın bir parçası olarak savaşan tarafların resmî televizyon kanallarında gururla yayınlanıyor. Cesetler sıklıkla savaş naraları eşliğinde sergilenirken, -korkusu ve sindirilmişliği yüzlerinden belli olan- savaş esirleri hazır metin ‘itirafları’ tekrarlamak zorunda bırakılıyor.”

“Farklı taraflara mensup Yemenli gazeteciler ve entelektüeller, savaş esirlerinin yakalanmasına veya Yemenli savaşçıların ölümüne kınalar yakan yorumlar yazmaktan çekinmiyor.” diyen yazar, Yemenli gazetecilerin yurtdışında bile aynı şekilde davrandıklarını -2017’de Ürdün’de katıldığı insancıl gazetecilik atölyesinde bazı Yemenli gazetecilerin savaş suçlarını meşrulaştırmaya kalkışacak kadar tarafgirlikte ileri gitmesi örneğini vererek- anlatıyor. Ardından şu çarpıcı tespiti yapıyor:

“Görünen o ki Yemen halkı, yaşadığı pek çok mahrumiyetin ve sevdiklerini ve geçim kaynaklarını yitirmenin yanı sıra, en temel insaniyet şeklinin bile dehşet verici yokluğunu yaşıyor.

Pek çok insan, savaşan taraflara Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve İran tarafından verilen dış destek kesildiğinde savaşın sona ereceğine inanıyor. Ben bundan şüpheliyim. Korkarım ki intikam alma dürtüsü savaşı devam ettirecek, keza katliamlar ve ağır ihlaller yapanların adaletten kaçma arzusu da.”

Yazar, 2015’ten bu yana çeşitli barış müzakereleri girişimleri olduğunu, bunlardan sadece 2018’de İsveç’te yapılanın başarılı kabul edildiğini, ancak burada varılan anlaşmadan bugüne kadar hayata geçirilen tek maddenin savaş esirlerinin salıverilmesi olduğunu, akabinde ise gözaltı merkezlerinin yeni tutuklularla doldurulduğunu belirtiyor.

Peki Yemenli gazeteci Manal el-Visabi’ye göre çözüm ne?

“Yemenliler bu savaşın bitmesini istiyorlarsa el sıkışmaktan ve affetmekten başka çareleri yok. Sevdiklerinin katiliyle yan yana yaşamayı ve çocuklarını onların çocuklarıyla aynı okula yollamayı kabul etmek zorunda kalacaklar. Bir zamanlar ‘Mesut Arabistan’ diye anılan ülkemizi yaşayamaz bir devlet olmaktan kurtarmanın tek yolu işte bu.”

 


6 Mayıs 2021 Perşembe

A.SAAD: ‘İSLAMCI SOLCULUK’: FRANSA, KENDİ MCCARTHYCİLİK ÇAĞINA GİRİYOR

 

‘İSLAMCI SOLCULUK’: FRANSA, KENDİ MCCARTHYCİLİK ÇAĞINA GİRİYOR

Ali Saad (Kitle iletişim araçlarının toplum üzerindeki etkisine odaklanan Fransız sosyolog ve medya eleştirmeni)

El-Cezire İngilizce, 25.3.2021


NOT: Bu tercüme Perspektif web sitesinde 29.4.2021 tarihinde yayınlanmıştır. https://www.perspektif.online/islamci-solculuk-fransa-kendi-mccarthycilik-cagina-giriyor/

“‘Islamo-leftism’: France enters its McCarthyist era” başlığıyla yayınlanan yazının İngilizcesini okumak için TIKLAYINIZ. 

NOT: Blogda yer alan 850 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.

Kaynak göstermeden blogdaki yazı, tercüme ve infografikleri kullanmamanız önemle rica olunur.

 

Özet: Macron ve destekçilerinin hedefleri, Fransız toplumunun ebedi öcüsü ‘İslamcılık’la ilişkilendirmek suretiyle -geleneksel olarak seküler bir güç olan- sola karşı halkın nefretini kamçılamak. Bu tür bir kışkırtma, hükümet için siyaseten elverişli olmakla birlikte Fransa’yı yavaş ama istikrarlı bir şekilde kendi McCarthycilik çağına itiyor.


‘İslamcı solculuk’ kavramının giderek kızışan bir kültürel tartışmada merkezi yer işgal etmesiyle birlikte son haftalarda Fransa’yı bir siyasi kutuplaşma dalgası daha vurdu. ABD’deki Fox News’in Fransız muadili CNews’in bir röportajında, Yükseköğretim ve Araştırma Bakanı Frédérique Vidal’e “İslamcı solculuğun üniversiteleri zehirlediği” konusunda hemfikir olup olmadığı soruldu. Cevabı hazırdı ve şok ediciydi: “İslamcı solculuk tüm toplumu zehirliyor.”

Bakan şöyle devam etti: “Üniversitelerde bu konularla ilgili tüm araştırma akımlarının soruşturulması çağrısı yapacağım ki böylelikle gerçek akademik araştırmayı aktivizm ve fikirden ayırabilelim.”

Vidal’in ‘İslamcı solculuk’ konusundaki açıklaması, Fransa’daki seçilmiş yetkililerce yapılan benzer beyanat dizisinin sonuncusu. Haziran ayında Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron gazetecilere şunu söylemişti: “Akademik dünyanın kabahatinin de payı var. İyi bir araştırma çizgisi olduğunu düşünerek toplumsal sorunun etnikleştirilmesini teşvik ettiler. Ancak bunun sonucu sadece ve sadece ayrılıkçılık olabilir. Bu da Cumhuriyet’i ikiye bölmek demektir.”

Ekim ayında Milli Eğitim Bakanı Jean-Michel Blanquer, “İslamcı solculuğun toplumu kasıp kavurduğu” uyarısında bulundu ve kendi deyimiyle “terörizmin entelektüel suç ortaklığı”nı kınadı.

Akademiye ve solcu entelektüellere yönelik bu kötü niyetli saldırılar, Fransız ana akım medyasında ve sözde entelektüel seçkin sınıf arasında tekrarlanıp duruyor.

Hedefleri, Fransız toplumunun ebedi öcüsü ‘İslamcılık’la ilişkilendirmek suretiyle -geleneksel olarak seküler bir güç olan- sola karşı halkın nefretini kamçılamak. Bu tür bir kışkırtma, hükümet için siyaseten elverişli olmakla birlikte Fransa’yı yavaş ama istikrarlı bir şekilde kendi McCarthycilik çağına itiyor. Macron ve destekçileri, 1950’lerde Senatör Joseph McCarthy önderliğinde Amerikan kurumlarını şüpheli komünist casuslardan, militanlardan veya sempatizanlardan ‘arındırma’yı amaçlayan ABD’dekine benzer bir cadı avına zemin hazırlıyorlar.

Bu sürecin vuku bulduğu siyasi bağlamı anlamak önemli. Bütün bu açıklamalar seçim taktiğinin bir parçası olarak görülmeli. Macron, 2022’de yeniden seçilmek için adaylığa hazırlanıyor; ancak hükümeti COVID-19 küresel salgınıyla baş etmede yetersiz kalmış durumda.

Bugüne kadar hastalık 4 milyondan fazla kişiye bulaştı ve 90.000 küsur koronavirüs kaynaklı ölüm meydana geldi. Geçen sene Fransız ekonomisi %8,3 küçülürken fakirlik oranı neredeyse ikiye katlandı. Eylül ayında yapılan bir ankete katılanların %33’ü gelirlerinin kıt kanaat geçinmeye yettiğini söylerken %18’i ise hiç yeterli olmadığını belirtti. Ekim ayındaki bir başka ankete göre ise katılanların %61’i Macron’un pandemiye yeterince mukabele edemediği kanaatinde.

COVID-19 krizinin gelecek yılki seçimleri ciddi ölçüde etkileme ihtimali karşısında Macron, siyasi arenada şiddetli bir rekabet bekliyor ve halkın desteğini yanına çekmek için etkili bir strateji arıyor. Hâlihazırda kamuoyunun dikkatini hükümetin birçok başarısızlığından uzaklaştırmak için İslam’a saldırmaktan ve ‘İslamcı komplolar’ peşinde koşmaktan daha işe yarar bir taktik yok ve Macron da sabitleşmiş destek oranlarını yükseltmek için bu fırsata balıklama atlamış görünüyor.

Macron hükümeti, Müslüman topluma gözdağı vermeyi ve sivil toplum kuruluşlarını bastırmayı hedefleyen acımasız bir kampanyayı çoktan başlattı. Diğer baskıcı önlemleri arasında Cumhuriyet’in yasal çerçevesi içinde İslamofobinin Müslüman kurbanlarını savunan Fransa İslamofobiyle Mücadele Kolektif’ini kapatmak da var.

Ancak Macron Müslüman toplumuna saldırmanın ötesine geçmek istiyor ve şimdilerde sola karşı da eleştiri oklarını yöneltiyor. 

Bunu yaparken baş rakiplerinden aşırı sağcı Ulusal Cephe lideri Marine Le Pen’in taktiklerini kullanıyor. ‘İslamcı solculuk’ fikrini 2012’deki ilk başkanlık kampanyasında popülerleştiren de Le Pen’di.

Görünen o ki Macron’un siyaseti, Ulusal Cephe’nin dilini tamamen benimseyecek kadar sağa kaymış durumda. Fransız toplumunda muhayyel bir İslamcı-sol komploya karşı umumi bir cihat başlatmak suretiyle yalnızca Le Pen’in oylarının bir kısmını çalmayı değil, aynı zamanda solu el altından zayıflatmayı da umuyor.

Macron bilhassa solcu Başkaldıran Fransa Partisi’ni hedef alıyor. Parti lideri Jean-Luc Mélenchon, İslamofobiyi ve Fransız Müslümanların damgalanmasını kınayan tek siyasetçi olup 2019’da İslamofobiye Karşı Yürüyüşe katılan tek parti başkanıydı. Aynı zamanda gelecek yılki cumhurbaşkanlığı seçimlerinde şansı olan öne çıkmış tek solcu.

Le Pen’in ırkçı dilini benimseyerek ve solu, bilhassa Mélenchon’un partisini şeytanlaştırmak suretiyle Macron, bir kez daha üzerinde uzlaşılan aday, bir başka deyişle Fransız halkının aşırı sağcı bir hükümetten kaçınmak için oy vereceği ve her halükarda ‘İslamcı öcü’den kendini korunmuş hissedeceği ‘ehven-i şer’ aday olarak ortaya çıkma ümidinde.

Ancak cumhurbaşkanı, acımasız ve ahlaksız oyunlarla yeniden seçilme peşinde koşarken aslında Fransız toplumuna büyük zarar veriyor. Akademiyi hedef tahtasına koyarak akademik özgürlüğü doğrudan tehdit ediyor.

Vidal’in röportajının yayınlanmasından kısa bir süre sonra, ülkenin tüm bilimsel disiplinlerden en iyi beyinlerine ev sahipliği yapan en seçkin akademik kurum olan Ulusal Bilimsel Araştırma Merkezi (CNRS), Yükseköğretim ve Araştırma Bakanı’nın bu suçlamalarını reddeden ve “akademik özgürlüğü sorgulamak için [‘İslamcı solculuk’ terimini] kullanmaya çalışanları” kınayan bir bildiri yayınladı. Bu terimin “siyasi istismarı”nın “bilimin müessif bir araçsallaştırmasının sembolü” olduğunu ve “hiçbir bilimsel gerçeklikle bağdaşmadığı”nı vurguladı.

Formun Altı

Bu arada Vidal, sözlerinde ısrarcı olarak bahsi ikiye katladı ve akademide ‘İslamcı solculuk’ üzerine bir soruşturma açılmasında diretti. Eğer ki sözünü tutarsa bunun Fransa’daki akademik hayat üzerinde yıkıcı bir etkisi olabilir.

Eğitim kurumlarını hükümet politikalarını veya ana akım tutumları sorgulayabilecek herhangi bir entelektüel veya siyasi muhalefetten temizlemek, önemli siyasi ve sosyoekonomik konularda kamusal tartışmayı ciddi şekilde dizginleyecek.

 ‘İslamcı solcu’ olmakla suçlanan akademisyenleri takip etmek, hiç şüphesiz akademik özgürlüğü sınırlayacak ve otosansüre yol açacak. Fransız devleti tarafından teşvik ve tasdik edilen Fransa’nın sömürgeci mazisi hakkındaki anlatıya meydan okuyan ve böylelikle Fransız sömürgeciliğinin hastalıklarına ışık tutan sözde sömürgelere bağımsızlık taraftarlarının çalışmalarını akamete uğratacak.

Aynı zamanda Fransa’daki Müslüman toplumun yönetici seçkinlerin siyasi ve ahlaki iflaslarının nihai günah keçisi olma konumunu pekiştirecek.

 ‘İslamcı solculuk’ Fransa’daki muhalefete karşı yürütülen savaşın son taktiği. Hem siyasi hasımları hem de Fransız yönetimini ve toplumunu zehirleyen İslamofobiye ve ırkçılığa karşı çıkan Müslümanları susturmak için faydalı bir araç. Bu haliyle Fransa’yı, yukarıdan inme talimatları eleştirmeye, karşı çıkmaya veya sorgulamaya cesaret eden herkesin itibarına leke sürülüp susturulduğu otokratik bir yönetime giderek daha da yaklaştırıyor.


18 Mart 2021 Perşembe

M.EL-BARADEY: ARAP DÜNYASI: SİL BAŞTAN VAKTİ Mİ?

  

ARAP DÜNYASI: SİL BAŞTAN VAKTİ Mİ?

Muhammed el-Baradey (Nobel Barış Ödülü sahibi Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı eski başkanı)

El-Cezire İngilizce, 22.2.2021

Tercüme: Zahide Tuba Kor


NOT: Bu tercüme Perspektif web sitesinde 28.2.2021 tarihinde yayınlanmıştır. https://www.perspektif.online/arap-dunyasi-sil-bastan-vakti-mi/

“The Arab world: Time for a reset?” başlığıyla yayınlanan yazının İngilizcesini okumak için TIKLAYINIZ. 

NOT: Blogda yer alan 850 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.

Kaynak göstermeden blogdaki yazı, tercüme ve infografikleri kullanmamanız önemle rica olunur.

 

Özet: Dünya küresel salgın nedeniyle bir vicdan muhasebesi içindeyken tarihimizin bu dibe vuruş anında mevcut gidişatımızı sil baştan ayarlamaya girişmek önemli. Bugün yaptığımız seçimler geleceğimizin temelini oluşturacak. Bölünmüş, yabancı çıkar gruplarının  avına dönüşmüş, siyaseten ve iktisaden çok az baskı gücüne sahip bir haldeyken acaba güvenlik, iktisadi ve toplumsal gelişme, kültürel ilerleme ve diğer benzer alanlarda daha mı iyi durumdayız ?

 

Günümüz Arap dünyasında insanları din, mezhep, etnisite veya tabiiyete dayalı tek boyutlu bir kimlikle tasnif eden haince bir temayül var. Arap dünyası diye bir şey olmadığını ve Filistin halkının yaşadığı zulmün bizi ilgilendirmediğini veya inanç olarak Müslümanlığın yegâne kimliğimiz olduğunu iddia eden sesleri sık sık duyuyoruz.

Kimliğimizle ilgili bu tedirgin edici belirsizlik, aslında halkı kendi şahsi yükselişlerinin bir esiri kılarak sıklıkla iktidar mücadelesine girişen beceriksiz otoriter yöneticilerce servetlerimizin on yıllardır kötü yönetilmesinin hem bir sonucu hem de buna bir tepki.

Bu yozlaştırıcı ve ölümcül temayül, toplumsal uyumun aşınmasına ve Arap dünyasının parçalanmasına vesile oldu. Ayrıca bölgenin birçok noktasını şiddete ve sefalete sürükledi.

İşin tuhafı bu temayül, alamet-i farikası insanların, malların ve fikirlerin daimi hareketliği ve canlı bir kültürler arası uyumlaşma olan günümüz dünyasının gerçekliğine de aykırı. Bugün artık kimlik, giderek daha karmaşık ve çok katmanlı bir hale geliyor; aynı zamanda insanlar ve uluslararasında barış içinde bir arada var oluşu beslemek için ortaklıkları vurgulamak ve farklılıkları önemsizleştirmek hususunda bilinçli bir çaba var.

Kimliğimizi bu prizma üzerinden algılamak, Mısırlı bir Kıpti’nin, Lübnanlı bir Şii’nin, Iraklı bir Kürt’ün veya Faslı bir Amazig/Berberi’nin dil, köken, kültür, tarih ve coğrafya bakımından hemşehrileri ve komşularıyla ortak yanlarının mevcut olabilecek farklılıkları aştığı anlamına gelir. Böyle bir düşünce tarzı, hem paylaştığımız günümüz hem de birlikte inşa etmemiz gereken gelecek için kritik.

Dünya küresel salgın nedeniyle bir vicdan muhasebesi içindeyken tarihimizin bu dibe vuruş anında mevcut gidişatımızı sil baştan ayarlamaya girişmek önemli. Bugün yaptığımız seçimler geleceğimizin temelini oluşturacak. Bölünmüş, yabancı çıkar gruplarının  avına dönüşmüş, siyaseten ve iktisaden çok az baskı gücüne sahip bir haldeyken acaba güvenlik, iktisadi ve toplumsal gelişme, kültürel ilerleme ve diğer benzer alanlarda daha mı iyi durumdayız ?

Yoksa mensupları, karşı karşıya oldukları tehditlerin çoğunun sınır tanımadığını ve meydan okumaların ve fırsatların çoğunun da kolektif eylem gerektirdiğini haklı olarak kabul eden Avrupa Birliği’ne ve dünyanın farklı yerlerinde yeni ortaya çıkan diğer yapılara benzer modellere mi bakmalıyız?

Eğer ki ümit ettiğim gibi, safları sıklaştırıp kenetlenmenin kendi menfaatimize olduğu sonucuna varırsak, öncelikle eksikliklerimizi örtbas etme veya başkalarını suçlama alışkanlığımızı değiştirmek zorundayız. Ardından Arap dünyasında -büyük ölçüde marjinalleştirilmiş durumdaki- entelektüel seçkinlerimiz arasında derin ve oylumlu bir karşılıklı müzakereye ihtiyacımız var. Böyle bir müzakerenin anlamlı olabilmesi için uzun süredir bastırılmış ve bir kenara itilmiş sivil toplumun yanısıra genel halkı da buna katmalıyız. Kim olduğumuza, milli güvenliğimizi nelerin teşkil ettiğine, neyi başarmak istediğimize ve bunu en iyi nasıl yapacağımıza odaklanmalıyız.

Arap dünyasının pek çok yerinde, toplumsal bütünlüğümüzü korumak için gerekli olan temel değerleri ve ilkeleri tayin eden hayati toplumsal sözleşme üzerinde uzlaşmış değiliz. Birçok çatışma ve anlaşmazlığa sebebiyet veren din, ahlak ve hukuk arasındaki çoğu zaman muğlak, bazen de tartışmalı ilişki bunun sadece bariz bir örneği.

Formun Altı

Bu halka açık müzakere, uzun zamandır ortak kimliğimizin tecessüm etmiş hali sayılan Arap Ligi’nin klinik bakımından öldüğünü acı bir şekilde açığa kavuşturacaktır. Ayrıca bölgesel güvenlik sistemimizin altüst edildiğini ve dışarıdan kaynak temini ile hayatta tutulduğunu da ortaya koyacaktır. Keza Arap Baharı’nın fazlasıyla aşikâr kıldığı üzere, hukukun üstünlüğünü, siyasi katılımı ve insan haklarını garanti eden acil bir yönetişim reformuna ihtiyacın altını çizecektir. Elimizdeki finans ve insan kaynaklarına rağmen ilerleme için  gerekli bilim, teknoloji, araştırma ve eğitim gibi alanlarda geride kaldığımızı da açıkça ortaya koyacaktır.

Canlı bir sivil toplumla desteklenen, şeffaf ve hesap verebilir bir demokratik yönetişim sistemine acilen ihtiyacımız var. Farklılıkları kabul eden ve azınlıklara saygı duyan tek bir millet olarak, gerek sınırlarımız içinde gerekse ötesinde, bir arada yaşamayı kesinlikle öğrenmemiz lazım.

Bizi koruyan ve menfaatlerimizi güvence altına alan güvenilir, bağımsız bir bölgesel güvenlik sistemi son derece önemli olup böyle bir sistem aynı zamanda komşularımızla karmaşık ilişkilere de hitap edebilir. Bu bağlamda pek çok anlaşmazlığımız bulunan ama aynı zamanda birçok ortak noktamız da olan İran ve Türkiye ile diyaloğun vakti çoktan geldi de geçti. İsrail’in Filistinlilerin haklarını pervasızca ihlal etmesiyle nasıl baş edileceği konusunda net ve ortak bir strateji geliştirmek temel bir öncelik.

En ileri teknoloji merkezlerine, prestijli üniversitelere ve düşünce kuruluşlarına yatırım yapmak suretiyle modern dünyayı yakalamamız lazım. Pasif bir seyirci olarak kalmayıp medeniyete aktif bir katkı sağlamalıyız. Ve her şeyden evvel, halkımızı mahvetmeye devam eden beyhude savaşlara ve dehşet verici kan dökmelere artık bir son vermeliyiz ve farklılıklarımızı diyalog ve karşılıklı uzlaşma yoluyla çözmeye çalışmalıyız. Bu savaşlar çok uzun bir süredir ortak vicdanımıza kara bir leke sürüyor.

Hiç kuşkusuz bu, gerçekleşmesi çok zor bir görev; ancak umarım ki ilk adımları atmak için yeterince cesaretimiz ve hikmetimiz vardır. Daha fazla çöküşü ve dizginlenemeyen kargaşa riskini önlemek istiyorsak, kademeli ve kapsayıcı bir reform süreci hem zorunlu hem de bir an evvel devreye girmeli.