Perspektif etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Perspektif etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Mayıs 2022 Cuma

Ö.AŞUR: PUTİN’İN ORDUSU UKRAYNA’DA NASIL IŞİD GİBİ SAVAŞIYOR?

 

PUTİN’İN ORDUSU UKRAYNA’DA NASIL IŞİD GİBİ SAVAŞIYOR?

Ömer Aşur (Doha Lisansüstü Çalışmalar Enstitüsü’ndeki Eleştirel Güvenlik Çalışmaları Programı’nın kurucu başkanı ve Arap Araştırma ve Politika Çalışmaları Merkezi’ndeki Stratejik Çalışmalar Birimi’nin başkandır)

Middle East Eye, 9.5.2022

Tercüme: Zahide Tuba Kor

 

NOT: Bu tercüme Perspektif web sitesinde 17.5.2022 tarihinde yayınlanmıştır.   https://www.perspektif.online/putinin-ordusu-ukraynada-nasil-isid-gibi-savasiyor/

“How Putin’s army fights like Islamic State in Ukraine” başlığıyla yayınlanan yazının İngilizcesini okumak için TIKLAYINIZ. 

NOT: Blogda yer alan 850 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.

Kaynak göstermeden blogdaki yazı, tercüme ve infografikleri kullanmamanız önemle rica olunur.

 

Spot: Rusya’nın Ukrayna’da uyguladığı, konvansiyonel güçle kazanımları güvence altına alan yoğun hibrit savaş taktiği militan grubun taktiklerini yansıtıyor. Putin’in ordusunun, İslam Deveti’nin Irak, Suriye ve Libya’da karşı karşıya kaldığı kaderin aynısıyla Ukrayna’da yüzleşmesi muhtemel: Olağanüstü operasyonel zaferler, ama sonunda stratejik mağlubiyet.

 

Şubat 1993’te eski CIA başkanı James Woolsey, Soğuk Savaş sonrası ortamı şu meşhur sözle tanımlamıştı: ABD ve müttefikleri büyük bir ejderhayı (Sovyetler Birliği) öldürdü; ancak kendilerini yılanlarla dolu bir ormanla (başarısız devletlerdeki savaş ağaları, terörizm ve çeşitli devlet-altı tehditlerle) buldular. 

David Kilcullen bir başyapıtında,  “ejderhalar”ın (uluslararası ve bölgesel güçlerin) askerî etkinliklerini artırmak için “yılanlar” (devlet-altı aktörler) gibi savaşabileceğini öne sürmüştü. 

Rus kuvvetleri Ukrayna’da her iki savaş yöntemini de kullandı. Sözde “İslam Devleti Örgütü” (İD) tarafından kullanılanlara benzer taktiklere başvurdu. Bu taktikler ideolojiden bağımsız ve savaşta etkili. Bunların çoğu yasaklanmış olup sonuçları savaş suçu teşkil edebilir.

İslam Devleti Nasıl Savaşır?

İD ve selefi Irak İslam Devleti (IİD), 2011’de Suriye’nin ve 2014’te Libya’nın bazı bölgelerini işgal etmek için “özel askerî operasyonlar”ına başladı. Örgüt, hedeflediği bölgelerdeki mevcudiyetini başlangıçta inkâr ederken –benzer düşüncedeki örgütleri ve bireyleri kendine çekerek, düzmece paravan sivil örgütler oluşturarak, hedeflenen bölgelerdeki cemaat liderleri hakkında istihbarat (ve “çamur atacak bilgiler”) toplayarak– hem isyancıların hem de rejimin güvenlik ve askerî yapılanmalarına sızmak için örtülü operasyonlara bel bağladı.

Bu operasyonlar “yetkili casuslar”, yani suikast düzenleme, bombalama, rüşvet verme, adam devşirme, hedeflenen bölgelerin haritasını çıkarma ve yerel fraksiyonları ve toplulukları belirleme kinetik araçlarına ve yetkisine sahip istihbarat şefleri tarafından yönetildi. Bu “yetkili casuslar”ın en meşhuru, daha ziyade Hacı Bekir olarak bilinen Samir el-Khlifawi idi.

İzlenen bu yöntem meyvesini verdi. Eylül 2013 itibarıyla İD, neredeyse tamamen şehir terörizmi taktiklerine ve sızma operasyonlarına dayanarak Rakka şehrinde hâkim silahlı örgüt haline geldi.

Bu eylemleri hem Esed rejiminin hem de silahlı muhalefetin konvansiyonel cephaneliklerine baskınlar ve yağmalamalar izledi ve bu sayede İD değişip dönüştü, daha üst bir modele evirildi.

Benzer bir yöntem 2015’te Libya’nın Sirte şehrinde ve güney Filipinler’den batı Libya’ya ve daha yakın zamanda Batı Afrika’ya titizlikle seçilmiş bir dizi ilçe ve şehirde uygulandı.

Rusya Ukrayna’da Nasıl Savaşıyor?

“İyi halk-kötü yönetim ayrımı (Ukrayna’da) işlemiyor. Bu gerçeğin kabul edilmesi, Nazilerden arındırma politikasının temelidir… ‘Ukrayna’ ismi, görünen o ki, tamamen Nazilerden arındırılmış herhangi bir devletin ismi olarak korunamaz… Nazilerden arındırma kaçınılmaz olarak Ukraynalılardan arındırma olacaktır.”

Rus resmî haber ajansı RIA Novosti’de yayınlanan nahoş bir makaleden bu alıntılar, ayak uydurmayan halklara karşı kitlesel şiddeti ve mevcut devletlerin tasfiyesini meşrulaştıran bir propaganda türünü temsil ediyor. Bu, İD’ninki de dahil, diğer modern tarihî bağlamlarda kullanılan propaganda türlerine benziyor.

Ancak Rusya ve İD’nin taktikleri arasındaki paralellikler propagandayla bitmiyor. Vladimir Putin yönetimindeki Rus silahlı kuvvetleri ve İD’nin muharip birlikleri tarafından kullanılan savaş yöntemlerinde de benzerlikler bulunabilir.

Rusya ve yerel vekilleri, Şubat 2014’te Kırım’da ve Nisan 2014’te Donbas’ta 2012-2014 yılları arasında İD ve selefleri tarafından kullanılanlara çok benzer taktiklere başvurdular.

Mesela hem Rusya hem de İD düzmece paravan sivil örgütler, adam kaçırma ve suikast, propaganda ve dezenformasyon kampanyaları, psikolojik harp ve üst düzey rütbelilerin sızması taktiklerini kullandı. Rusya başlangıçta bu taktikleri (maskirovka) uyguladığını kabul etmedi; İD de öyleydi.

Rusya, stratejik kazanımlarını güvence altına almak için Kırım’da Doğu Avrupa tarihinin en büyük hava saldırısı operasyonlarından birini gerçekleştirdi ki İD hiçbir zaman böyle bir askerî kapasiteye sahip olmadı.

Kapasitelerdeki büyük farka rağmen, yoğun hibrit savaşa eşlik eden konvansiyonel bir kuvvetle kazanımların güvence altına alınması, Haziran 2014’te Irak’ta Musul da dahil birçok şehirde defalarca uygulanan İD benzeri bir yöntem.

Rusya Mart 2014’ün sonunda Ukrayna’nın en önemli jeostratejik bölgesini asgari düzeyde bir dirençle işgal edince, Nisan 2014’te Donbas bölgesi de dahil Doğu Ukrayna’daki çeşitli şehirlerde benzer bir yöntem uygulandı. Bu operasyonlara öncülük edenler, Kırım’ın işgalini yönetmiş GRU komutanları olup bunlardan en bednamı Albay Igor Gurkin’di.

Donetsk, Luhansk, Harkiv, Dnipro ve diğer yerlerdeki bu operasyonların sonuçları, kısmi ile tam başarısızlık arasında değişiyordu. “Harkiv Halk Cumhuriyeti” 7-8 Nisan 2014 tarihleri arasında 24 saat bile sürmedi. Ukrayna’nın Rusça konuşulan bu en büyük şehrinde Ukraynalı Rusça konuşanlar, Putin’in vekil cumhuriyetini hızla devirdi.

Tecavüz ve El Yapımı Patlayıcılar

Şimdi hızlı ileri sarıp 2022’ye geçelim; İD ile Putin’in savaş biçimleri arasındaki benzerlikler artık daha da belirgin. Sosyal medyada aşırı vahşetin teşhiri, savaş esirlerinin infaz edildiği iddiası, Buça ve İrpin’de kimliğe dayalı infazlar, tecavüz ve diğer cinsel şiddet biçimlerinin tümü birer savaş suçu. İD tarafından bunlara, bir topluluğa –özellikle de kuzey Irak’taki Yezidilere– hükmetmek veya onu yok etmek için psikolojik harp araçları olarak başvuruldu.

Bir savaş suçu olarak tecavüz, daha evvel defalarca, bilhassa birinci ve ikinci Çeçen savaşları sırasında Rus silahlı kuvvetlerinin unsurları tarafından bir silah olarak kullanıldı. 160. Tank Muhafız Alayı’ndan tecavüzcü subay Albay Yuri Budanov vakası, belki de ayyuka çıkmış olanların en reziliydi. Uluslararası Af Örgütü, Memorial ve diğer insan hakları örgütleri öne sürülen başka vakaları da belgeledi.

Bir Rus askeri ile eşi arasında Ukraynalı kadınlara tecavüzle ilgili bir görüşmenin dinlemeye takılması oldukça ürkütücü bir gelişme. Resmî Rus televizyonu ve diğer medya kuruluşlarındaki propagandanın yoğunluğu, muhtemelen bu davranışa doğrudan veya dolaylı katkıda bulunuyor.

Bilhassa manevralar ve geri harekâtlarda el yapımı patlayıcılara (EYP’ler) ve EYP’ye dayalı silah sistemlerine bel bağlamak İD’nin yenilikçi savaş tarzının bir alametifarikasıydı.

Ocak 2014 ile Aralık 2015 arasında Rusya ve Rus öncülündeki ayrılıkçı güçler (RLF’ler), 24’ü araç kaynaklı ve yine 24’ü uzaktan kumandalı EYP saldırısı olmak üzere toplamda 600 küsur kez EYP kullandı.

2022’de çocuk parkları ve okul bahçeleri de dahil kentsel alanlarda Rus muharebe birliklerinin arkalarında bıraktıkları EYP’lerin ve mühimmatların yoğunluğu, ölçeği, kapsamı ve yerleri, askerî açıdan hem şok edici hem de anlaşılması zor.

İngiltere’nin en tecrübeli terörist bombalarını imha uzmanı Binbaşı Chris Hunter, “Irak’takinin kötü olduğunu düşünmüştük, ancak Ukrayna’daki devasa boyutta” dedi.

Ukrayna’nın devlet acil durum hizmetlerindeki yetkililer, şimdiye kadar mayın temizleme uzmanlarının binlerce EYP ve bubi tuzağı da dahil 70 binden fazla patlayıcı düzeneği temizlediği iddiasında. Bunların 18 bini aşkını yalnızca Kiev Bölgesi’nde imha edildi.

Dini Kullanmak

İD ayrıca harekete geçirmek, adam devşirmek, saldırganlığı ve kitlesel şiddeti haklı çıkarmak için dinî metinleri kötüye kullanması ve silaha dönüştürmesiyle meşhur. Örgüt, tarihî olayların yanlış ve/veya seçici versiyonlarına dayalı anlatılar oluşturma, bunları bağlam dışı dinî metinlerle kaynaştırma ve ardından multimedya etkisini kullanarak geniş çapta yayma konusunda uzman. Sonuç olarak İD, kendini adamış binlerce yabancı savaşçıyı ve ulusötesi destek ağlarını seferber edebildi.

Ukrayna’ya karşı saldırganlığı dinen meşrulaştırma Rus propagandasında da eksik olmadı.

Moskova Patriği Kirill, yalnızca “özel harekâtı” meşrulaştırmakla kalmadı, aynı zamanda Ulusal Muhafızların (Rosgvardiya) başkomutanı General Viktor Zolotov’a askerleri ve savaşı kutsamak için bir ikona hediye etti.

Rosgvardiya’nın askerleri arasında, Çeçenistan’ın en yüksek dinî otoritesi konumundaki eski müftü ve isyancıdan dönme devlet başkanı Ahmed Kadirov’un oğlu Ramazan Kadirov’un taburu (Kadırovtsi) da var.

Ramazan, muharebe görevini üstlendikleri Mariupol şehrinin yıkıntıları arasında “Allahu Ekber” diye bağıran Kadırovtsi-Rosgvardiya askerlerinin bir videosunu Telegram hesabından yayınladı.

Operasyonel Zaferler, Stratejik Mağlubiyet

Tıpkı İD gibi, Rus silahlı kuvvetleri de yapısal bir krizden muzdarip: Stratejik hedeflerine ulaşmak için sınırlı insan gücü. İD, ister devlete bağlı isterse devlet dışı güçlere karşı verdiği savaşların kahir ekseriyetinde hem savaşçı hem de silah bakımından üstün durumda değildi.

Başlangıçtaki stratejik hedefleri göz önüne alındığında Rusya da benzer bir krizden muzdarip. 130 tabur taktik grubuyla, yüksek yıpratma oranı, güçlü yerel direniş düzeyi ve Ukrayna’ya eşi benzeri görülmemiş NATO desteği ve uluslararası yardım karşısında 604.000 kilometrekarelik bir alanı kontrol edemez.

İD’nin 2013-2015 yılları arasında birçok taktik ve (neredeyse mucizevi) operasyonel zaferi söz konusuydu; tıpkı Rusya’nın 2014 ve 2022’deki zaferi gibi. Bununla birlikte İD, kısmen sınırlı insan gücü, yerel direniş, düşmanlarına dış destek ve genel gayrimeşru ve suç sayılan davranışı nedeniyle bu zaferlerin hiçbirini güvence altına alamadı.

Putin’in ordusu da benzer yapısal, askerî, ahlaki ve hukuki meydan okumalarla karşı karşıya. İD’nin Irak, Suriye ve Libya’da karşı karşıya kaldığı kaderin aynısıyla Ukrayna’da yüzleşmesi muhtemel: Olağanüstü operasyonel zaferler, ama sonunda stratejik mağlubiyet.

 

 


21 Mayıs 2021 Cuma

D.HEARST: KUDÜS PATLAMAYA HAZIR, DÜNYA UYARILMADIK DİYEMEZ

  

KUDÜS PATLAMAYA HAZIR, DÜNYA UYARILMADIK DİYEMEZ

David Hearst (Middle East Eye internet sitesinin kurucu ortağı ve genel yayın yönetmeni İngiliz gazeteci)

Middle East Eye, 30 Nisan 2021

 

NOT: Bu özet tercüme Perspektif web sitesinde 8.5.2021 tarihinde yayınlanmıştır. https://www.perspektif.online/kudus-patlamaya-hazir-dunya-uyarilmadik-diyemez/

“Jerusalem is ready to explode - the world can’t say it wasn’t warned” başlığıyla yayınlanan yazının İngilizcesini okumak için TIKLAYINIZ. 

NOT: Blogda yer alan 850 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.

Kaynak göstermeden blogdaki yazı, tercüme ve infografikleri kullanmamanız önemle rica olunur.

 

Özet: Filistinliler için Biden’ın veya dünyanın geri kalanının nasıl tepki vereceği artık herhangi bir önem taşımıyor. Uluslararası toplum tarafından yüzüstü bırakılmış, medya tarafından ihmal edilmiş, çoğu Arap devleti tarafından ihanete uğramış, ihtiyaçlarını karşılamaktan uzak bir liderlik tarafından göz ardı edilmişken artık kaderleri sadece ve sadece kendi ellerinde ve sokaklarda. Zaten hep böyleydi.

 

Eski Amerikan Başkanı Donald Trump’ın damadı ve Ortadoğu elçisi Jared Kushner’ın Arap-İsrail çatışmasının bittiğini açıklamasının üzerinden ancak bir ay geçti.

Wall Street Journal’daki yazısında Kushner, İsrail’le son Arap normalleşme dalgasının tetiklediği “siyasi deprem”in henüz bitmediğini ilan etti. (…) Yahudiler ile Araplar arasında yeni dostane ilişkiler gelişiyordu. (…) Suudi Arabistan da sıradaydı. Kushner muzaffer bir edayla “Arap-İsrail çatışması olarak bilinen şeyin artık son kalıntılarına şahit oluyoruz.” diye yazdı.

Başkan George W. Bush’un Irak işgali akabinde o meşum “Görev Tamamlandı” ifadesinin asılı olduğu uçak gemisinden inmesinden bu yana hiçbir Amerikalı bu kadar küstahça bir şey yazmamış ve bu kadar hatalı çıkmamıştı. (…)

Kushner hiçbir pişmanlık duymuyor. Haklı olduğundan emin, çünkü kendi safında Tanrı var. Kushner yalnız da değil; seküler milliyetçiler bile yetmiş yıllık çatışmanın geri dönülemez şekilde sona erdiğini düşünüyor. 

Azınlığın Hükmetmesi

İsrailli olmak, art arda toprak zaferleri kazanmak demektir: Golan Tepeleri, Doğu Kudüs, çevresindeki yerleşimler, Ürdün Vadisi. (…)

İsrail’in kendisini, nehir ile deniz arasındaki yegâne devlet olarak kurmasının üzerinden çok uzun zaman geçti; yanı başında başka herhangi bir siyasi kimliğe gittikçe daha fazla müsamahasız. Çatışmaya buldukları çözüm, Yahudi azınlığın Arap çoğunluğa hükmetmesi.

Filistinli olmak ise darbe üzerine darbe almak demektir: ABD’nin Kudüs’ü İsrail’in bölünmez başkenti olarak kabul etmesi; Beyaz Saray’da bir zamanlar “İsrail olmasaydı ABD onu icat ederdi” diyen yeni bir başkanın bulunması; henüz daha İsrail’i tanımamış Arap ülkelerinin bile İsrail’de yatırım ve ticaret yapmak için balıklama atlaması.

Filistinlilerin liderliği yalnızlaşmış ve ümitsizce bölünmüş durumda. 29 Nisan’da Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas 15 yıl aradan sonra ilk kez gerçekleştirilecek seçimleri resmen erteledi. Bahanesi, İsrail’in Kudüslülerin oy kullanmasına izin vermeyi reddetmesiydi. (…) Ancak herkesin bildiği gibi, bu süresiz gecikmenin nedeni, Abbas’ın sandık başına gitmesi durumunda alacağı kaçınılmaz darbeydi. Partisi el-Fetih üç listeye ayrıldı ve liderlik ettiği liste bunlardan en az rağbet göreni. Abbas’ın halktan yetki alma arayışı giderek daha sıkıntılı hale geliyor.

Çatışmanın sonu işte böyle görünüyor. Kushner ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun hesabına göre, Filistinlilerin çıkarlarına en uygun şeyin pes etmek olduğunu anlamaları an meselesi; ayrıca Filistinlilerin zaten kendilerine ait bir devletleri var: Ürdün. 

Zaferin Eşiğinde Tehlike Zirvede

Bunların hepsi tehlikeli birer hayal ürünü. İsrail’i bir Yahudi devleti olarak kurma projesi hiç bugünkü kadar tehlikeye düşmemişti, tam da zaferin eşiğinde olduğunu düşündüğü bir dönemde. Zira gümbürdeyen gerçek deprem, çatışmanın sonunu işaret etmediği gibi, Batı Şeria’da veya Gazze’de de cereyan etmiyor. İsrail’i Kudüs’te ve 1948’de ele geçirdiği topraklarda sallıyor.

Bu, İsrail vatandaşı veya Kudüslü olan Filistinliler ile devletin kendisi arasında ve merkezinde de Kudüs var. Hiçbir duvar veya kontrol noktası İsrail’i bunun sonuçlarından koruyamaz.

Filistinli bir protestocu ile Mizrahi bir Yahudi televizyon muhabiri arasında cereyan eden şu konuşma, geçtiğimiz günlerde Kudüs’ün Eski Şehir girişindeki Şam Kapısı önünde kaydedildi: 

– Büyükbaban nerede doğdu?

– Büyükbabam nerede mi doğdu? Fas’ta. 

– Bu topraklarda değil, öyle değil mi? Büyükbaban burada değildi. Ve buraya daha evvel de gelmemişti, değil mi? 

– Yani ne demek istiyorsun? 

– Benim hem büyükbabam hem de onun babası burada doğdu. 

– Bana Fas’a dönmek zorundasın mı demek istiyorsun? 

– Bu topraklar senin için değil, bu topraklar senin değil. Kudüs bizimdir ve İslami bir şehirdir.

Çatışmanın kıvılcımını ateşleyen şey, Filistinlilerin Mescid-i Aksa’da namaz kıldıktan sonra her zaman gelip oturdukları Şam Kapısı önündeki avluda ve merdivenlerde bu defa oturmalarını yasaklayan karardı. Bu yılki kapatmanın nedeni Covid-19’du, ancak bu öfkeyi tetikledi. Göstericiler, “Yahudilerin Purim ve Fısıh bayramlarında kapatma işlemi mi yapmışlardı? Avluyu ve merdivenleri bizim için açmak zorundalar.” diyerek taleplerini dillendirdiler. 

Etnik Temizlik Kampanyası

Hayat tarzlarına yönelik çok daha ciddi tehditler var; ancak bu bölgenin kapatılmaya kalkışılması bardağı taşıran son damla gibi görünüyor. Kudüslüler organize bir etnik temizlik kampanyasıyla karşı karşıyalar. Ya inşaat ruhsatı olmadan inşa edilen evleri yıkmaya zorlanıyorlar ya da evlerinden kovulmakla yüz yüzeler. 2 Mayıs’ta Şeyh Cerrah mahallesinde yeni bir kovulma dalgası başlayacak ki bu da kitlesel protestolar için bir başka kıvılcım olabilir.

Yafa sahiline gelince, Filistinliler ile İsrailliler arasındaki çatışmaların başka bir nedeni var: sözde mevcut olmayanların mülkünün yerleşimcilere satılması. Bunlar, Arap sahipleri 1948’de Nekbe sırasında kaçmış ve şimdi Filistinli kiracıların kira mukabilinde ömür boyu kullanma hakkına sahip olduğu Yafa’daki mülkler. 

1948’de yeni kurulan İsrail devleti, o dönem ülkedeki tüm gayrimenkullerin %25’ini teşkil eden Yafa’daki bu mülkleri istimlak etti. Üç yıldır İsrail’in devlete bağlı konut şirketi Amidar, kiracılara bu mülkleri satın alma hakkı sundu, ancak maddi güçlerinin yetmeyeceği fahiş fiyatlara.

Bu satış bir anda bir parlama noktası oldu. Haftalardır Yafa’daki Filistinliler gösteri yapmak üzere toplanıyorlar. Arapça ve İbranice “Yafa satılık değil” diyen duvar yazıları giderek artıyor. Buradaki belirgin niyet, şehrin Arap nüfusunu Yahudi yerleşimcilerle değiştirmek.

El-Acemi mahallesindeki bir konuttan tahliyeyle karşı karşıya olan el-Carbo ailesinden iki Filistinlinin, bir Yeşiva [ultra Ortodoks Yahudilerin dini okulu] müdürü olan Haham Eliyahu Mali’ye mülkü görmeye kalkıştığında söylendiğine göre saldırmasının ardından polis, yerleşimciler ve Yafa Filistinlileri arasında çatışmalar yaşandı. Amidar şirketi, mülkün Filistinli sakinlerini kapı dışarı edip onu bir sinagoga dönüştürmek isteyen hahama satmayı planlıyor.

Kuzeydeki Ümmü’l-Fehm şehrinde ve [İsrail içinde Filistinli nüfusun çoğunlukta olduğu Batı Şeria’ya yakın] Kuzey Üçgeni ile Celile’deki diğer Arap ilçelerinde ise bir başka protesto nedeni var. Arka arkaya sekiz Cuma’dır on binlerce Filistinli, silahlı çetelerin şiddetine karşı polisin eylemsizliğini protesto ediyor. Bu protestoların her birinde Filistin bayrağı yeniden ortaya çıktı. Atılan sloganlar ve söylenen marşlar işgale karşı olup bunların hepsi İsrail’in 1948 sınırları içinde cereyan ediyor.

(…) 

Yeni Bir Nesil

Protestocular genç, korkusuz ve lidersiz. Buralarda ne el-Fetih’in ne de Hamas’ın hâkimiyeti var. Herkes kendisini İsrail vatandaşı olarak değil, toprakları ve hakları İsrail devleti tarafından ele geçirilen Filistinliler olarak görüyor. Filistin milli sloganlarını atıyorlar.

Bu arada güneydeki Necef’te İsrail buldozerleri bir rekora imza attı. Aynı köyü, Arakib’i tam 186. defa yıktılar. Gerilim ülke çapında; kuzey, güney, doğu, batı her yerde. Bu yayılan isyanın merkez üssü ise Ümmü’l-Fehm veya Yafa değil, Kudüs. Her şafak vakti otobüsler 1948 sınırları içerisindeki Filistin ilçelerinden insanları ibadet için getiriyor. Bunlara Mescid-i Aksa’nın muhafızları yani “Murabıtlar” deniyor.

(…)

Bu protestocuların tamamı yeknesak biçimde dini motivasyon sahibi olmadığı gibi, çoğu toplumsal anlamda muhafazakar da değil. Tıpkı Birinci İntifada’daki gibi, parça parça, ulusal bir protesto hareketi oluşuyor; ancak bu sefer Batı Şeria veya Gazze’de değil, Kudüs’te ve bizzat İsrail’in 1948 sınırlarında gerçekleşiyor.

Yeni bir nesil sokaklara çıkma zaruretini yeniden keşfediyor. Yeni bir eksen oluşuyor. Kudüs’ten Ramallah’a doğuya doğru değil, Kudüs’ten Yafa’ya batıyı yöneliyor. İsrail’deki güvenlik güçleri nasıl tepki vereceklerini bilmiyor. İsrail gazetesi Yediot Aharonot’a göre, nasıl tepki verileceği konusunda güvenlik güçlerinin çeşitli birimleri arasında ciddi ihtilaflar var.

(…) 

Kudüs Patlamanın Eşiğinde

Havayı benzin sarmış durumda. Bir başka kıvılcımın çakması fazla uzun sürmeyecek. Kudüs bir patlamanın eşiğinde.

İsrail’in uluslararası müttefikleri arkalarına yaslanıp yeni bir ayaklanmaya kaçınılmaz olarak eşlik edecek ölümleri ve kan dökülmesini bekleyecekler mi? Joe Biden, sözümona insan haklarını desteklemeye dayalı bir dış politika belirleyerek Amerikan liderliğini yeniden canlandırma girişimde. Biden yönetimi, Amerikan tarihinde Ermeni soykırımını tanıyan ilk yönetim oldu.

Formun Altı

Ancak Biden gerçekten bir fark yaratmak istiyorsa geçmişi değil, hâlihazırda burnunun dibinde cereyan eden şeyleri dillendirmeli. Yeni başkanın insan haklarına bağlılığı eğer gerçekse (…) tarihten bahsetmemeli, bilfiil tarih yapmalı. Biden, insan haklarının en büyük seri ihlalcisiyle işe başlamalı; yani İsrail’le…

Uluslararası alanda uzlaşılmış ırk ayrımcılığı (apartheid) tanımına uyan adaletsizlikler ve ayrımcılıklar yaşandığı konusunda artık hiçbir şüphe duyulamaz. Art arda insan hakları örgütleri, ırk ayrımcılığının varlığını kanıtlayan teferruatlı ve bilimsel raporlar hazırlıyor. Geçen ay böyle bir rapor hazırlayan [İsrailli insan hakları örgütü] B’Tselem’di; bu ay İnsan Hakları İzleme Örgütü. Biden bu kanıta meydan okuyor mu? Bu raporların uydurma olduğu konusunda İsrail’le hemfikir mi?

Kanıtların ağırlığı artık göz ardı edilemez boyutta; insan hakları ihlalleri her gün yaşanan birer vakayı adiye.

Yalnızca yerleşimciler ya da aşırı sağ değil, İsrail devletinin bizzat kendisi, topraklarını ele geçirdiği halk üzerindeki egemenliğini zorla kabul ettirme konusunda günbegün daha da aşırılaşıyor. (…)

İsrail’in iki Arap devletiyle imzaladığı İbrahim Mutabakatı bir yanılsamaydı. Netanyahu, Arap devletleriyle ilişki kurarak Filistin devletini bypass edebileceği ve Filistinlilerin haklarını görmezden gelebileceği hesabındaydı. Ama her iki konuda da vahim şekilde yanıldı.

Filistinliler için Biden’ın veya dünyanın geri kalanının nasıl tepki vereceği artık herhangi bir önem taşımıyor. Uluslararası toplum tarafından yüzüstü bırakılmış, medya tarafından ihmal edilmiş, çoğu Arap devleti tarafından ihanete uğramış, ihtiyaçlarını karşılamaktan uzak bir liderlik tarafından göz ardı edilmişken artık kaderleri sadece ve sadece kendi ellerinde ve sokaklarda. Zaten hep böyleydi.

Kudüs’te çatışmalar patlak verdiğinde önceden uyarılmamışsınız gibi davranmayın sakın.



21 Nisan 2021 Çarşamba

D.WEINBERG: İSRAİL’İN SİYASİ UÇLARI: BIRAKIN ASLAN KUZUYLA BİRLİKTE YATSIN

 

İSRAİL’İN SİYASİ UÇLARI: BIRAKIN ASLAN KUZUYLA BİRLİKTE YATSIN

David M. Weinberg (Kudüs Strateji ve Güvenlik Enstitüsü başkan yardımcısı)

Jerusalem Post, 25.3.2021

Tercüme: Zahide Tuba Kor

 

NOT: Bu tercüme Perspektif web sitesinde 4.4.2021 tarihinde yayınlanmıştır. https://www.perspektif.online/israilin-siyasi-uclari-birakin-aslan-kuzuyla-birlikte-yatsin/

“Israel’s political extremes: Let the lion lie with the lamb” başlığıyla yayınlanan yazının İngilizcesini okumak için TIKLAYINIZ. 

 

Özet: Kurtlar, parslar ve aslanlar; kuzular, keçiler ve buzağılarla bir arada yatmayı öğrenmedikçe İsrail daimi bir hükümet işlevsizliğine mahkûm. İşaya Kitabı’nda 11: 6’nın sözlerinden hareketle, belki de “onları küçük bir çocuk güdecek” – yani yepyeni bir zihniyete sahip bir lider…

 

Adeta neresinden kesip alırsanız alın, geçen haftaki İsrail seçimlerinin göze çarpan sonucu, çok daha uzun süreli bir siyasi çıkmazın tarifesi olacak gibi görünüyor. Tabii eğer ki aslan kuzuyla birlikte yatmayı öğrenmezse…

[Weinberg’in Tevrat’ta İşaya 11:6 bölümünde geçen şu satırlardan ilhamla bu yazısını kaleme aldığı anlaşılmaktadır:

Onun döneminde kurtla kuzu bir arada yaşayacak

Parsla oğlak birlikte yatacak

Buzağı, genç aslan ve besili sığır yan yana duracak

Onları küçük bir çocuk güdecek.]

Eğer ki Ra’am Partisi’nin İslamcıları, [haredi (ultra Ortadoks) ve leumi (milliyetçi) kanadın birbirine yakınlaşması ile ortaya çıkan hareketi ifade etmek için yapılan bir kısaltma olan] “Hardal-cılar”ın Dini Siyonizm Partisi ile birlikte yatmazsa Binyamin Netanyahu’nun bir hükümeti olamaz.

Meretz ve İşçi Partisi’nin sol kanatçıları Yamina’nın sağ kanatçılarıyla bir arada yatamazsa, yeter ki Netanyahu olmasın kampı da hükümet kuramaz.

Aşırı ilericiler ve ultra-Ortodokslar din ve devlet meselelerinde uzlaşmayı öğrenemedikçe (ki orduda zorunlu askerlik, ihtida, eşcinsel hakları, Cumartesi günü ticareti gibi konularda büyük bir kargaşa kapıda), hiçbir surette uzun vadeli istikrarlı bir hükümet kurulamayacak. Yüksek Mahkeme bunun icabına bakacaktır.

Netanyahu [kendi partisinden koparak yeni siyasi partiler kuran] Naftali Bennett’e ve Gideon Sa’ar’a müsamaha göstermeyi ve hatta onlara saygı duymayı öğrenmedikçe -ki Nir Barkat ve Avi Dichter’den bahsetmeye gerek bile yok- sağ kanat kuruyup gidecek. Netanyahu’nun mahkemedeki duruşmaları bunun çaresine bakacaktır.

İsrail’in mevcut vasat siyasetçiler güruhu, kendi seçim bölgelerinde devlet hazinesinden finansmanı sağlanan projeleri bir kenara bırakıp (muazzam koronavirüs borçlarını ödemek, ekonominin asıl özüne yatırım yapmak, sağlık sistemini güçlendirmek ve orduyu desteklemek için) tasarrufa dayalı devlet bütçesinde uzlaşmadıkça, kurulacak herhangi bir yeni hükümet hemen düşüverecek ve seçimler otomatikman devreye girecek. Düşünsenize, iki yıl içinde beşinci seçim!

Hakikaten de kurtlar, parslar ve aslanlar kuzular, keçiler ve buzağılarla bir arada yatmayı öğrenmedikçe İsrail daimi bir hükümet işlevsizliğine mahkûm. İşaya Kitabı’nda 11: 6’nın sözlerinden hareketle, belki de “onları küçük bir çocuk güdecek” – yani yepyeni bir zihniyete sahip bir lider…

Kutsal dağımın hiçbir yerinde

Kimse zarar vermeyecek, yok etmeyecek.

Çünkü sular denizi nasıl dolduruyorsa,

Dünya da Rabb’in bilgisiyle dolacak. (İşaya 11:9)

Kısaca diyebiliriz ki, İsrail siyaseti -temel ideolojiler konusunda fikir ayrılığı sürse bile- acil temel yönetişim meselesi karşısında toplumsal, iktisadi, dini ve güvenlik politikasına ilişkin bölünmelerin kaçınılmaz olarak geri plana düşmesi gereken yeni bir evreye giriyor. Asgari milli birlik veya basit bir siyasi aklıselim hissi, aşırı uçlara doğru kayışa ağır basıp set çekmeli.

Aslına bakarsanız bu hafta İsrail gazetelerini dolduran ve muhtemelen önümüzdeki haftalarda da devam edecek olan kim yükseldi, kim düştü tarzı siyasi parti analizleri tamamen yersiz.

Netanyahu, ([Yamina Partisi lideri] Naftali Bennett ve [Yeni Umut Partisi lideri] Gideon Sa’ar’ı ezip geçtiği ve [Dini Siyonizm Partisi lideri] Bezalel Smotrich’e destek çıkarak oylarını yükselttiği için) başarılı mı, yoksa (Likud Partisi’nin sandalye sayısı 36’dan 30’a düştüğü ve Netanyahu kampı Knesset’te yine net bir çoğunluğu elde edemediği için) başarısız mı sayılmalı tartışması aslında hiçbir önem taşımıyor.

Merav Michaeli, (İşçi Partisi’ni tamamen unutulmaya yüz tutmaktan kurtardığı için) başarılı mı, yoksa (İşçi Partisi 40 ve üzerinde sandalye kazandığı tarihi zirvesinden utanç verici bir şekilde uzakta diye) başarısız mı sayılmalı tartışması da gerçekten bir önem arz etmiyor.

Aynısı Nitzan Horowitz’in Meretz, Benny Gantz’ın Mavi ve Beyaz, Avigdor Liberman’ın İsrail Evimiz ve Mansur Abbas’ın Ra’am partileri için de geçerli. Yönettikleri küçük hiziplerin galip mi mağlup mu sayılması gerektiği tartışması hakikaten önemsiz. Ya da koalisyon kurulması noktasında her iki eksene de kaymaya müsait kararsız güç oyuncuları olarak ne kadar iyi konumlandıkları da. Keza ana partiden kopmuş “günün havasına uyan” partilerin bir sonraki seçimde yarışmak için ayakta kalıp kalmayacağı da öyle.

Asıl önemli olan husus, bu partilerin kurulacak bir hükümet masasına sonu gelmez fikir ayrılıkları değil, makul politika ve yönetişimi sağlayacak ne türden gerçekçi fikirler getirecekleri. Keza oraya ulaşmak için diğer aslanlar ve kuzularla olgun bir birlikteliğe istekli olup olmadıkları.

Önemli olan, önümüzdeki fırsatları görüp göremedikleri (mesela İsrail’in Körfez ülkeleriyle diplomatik bağlarını geliştirmek gibi)  ve İsrail’in diplomasisine katkıda bulunup bulunamayacakları.

Yine önemli olan, hazırlıklı olunması gereken savunma tehlikelerini görüp göremedikleri (mesela İran’a karşı koyma, İran konusunda Biden yönetimi ile kapışma, Hamas’ın Batı Şeria Filistin siyasetindeki yükselişiyle başa çıkma ve Türkiye’nin Akdeniz’deki nice saldırganlıklarının yönünü değiştirtme gibi) ve tabii İsrail’in güvenliğine katkı sağlayıp sağlayamayacakları.

Mühim olan, bizi bekleyen ekonomi ve sağlıktaki gizli tehlikeleri görüp göremedikleri ve İsrail’in önündeki acil meydan okumalardan istihdam yaratma ve aşılama meselesine katkıda bulunup bulunamayacakları.

Formun Altı

Ve yine mühim olan, İsrail’in siyasi sistemini reformdan geçirmek için dar parti çıkarlarını aşarak bir araya gelip gelemeyecekleri; mesela Knesset’e girmek için seçim barajını önemli ölçüde yükseltmek gibi! Mevcut %3,5 yerine %10’luk bir baraj, İsrail’in siyasi sistemine istikrar ve sorumluluk getirecektir. Böylelikle siyasetçiler, -kısa ömürlü, gelip geçici, sorumsuz, ‘merkezci’ partiler olmadan- tek bir haredi partisi, tek bir Arap partisi, tek bir dini Siyonist parti, tek bir sol parti ve tek bir sağ partiyle anlaşmaya zorlanacak. Ardından mecburen siyasi yelpazeden kuzular ve aslanlarla koalisyonlara katılmak zorunda kalacak.

Bu, İsrail siyaseti için ve İsrail toplumu için iyi olacak. İsrail “büyük çadır”ında başkalarıyla nasıl geçinmemiz gerektiği konusunda hepimizi makul düşünmeye sevk edecek.

İsrail’in 25 çeşit siyasi didişmesinin ülkedeki tüm fraksiyonlara siyasi söz hakkı sunduğu, çok partili liste usulü seçim sisteminin rakip ideolojiler arasında hiç bitmeyen bir çekişmede tüm kabileleri koruduğu, en minicik kliklerin bile Knesset’te temsil hakkı elde edebilmesi ve “aidiyet” hissetmesi bakımından bu eski sistemin en sağlıklısı olduğu argümanlarına aşinayım.

Ne var ki, İsrail’in içine düştüğü tekrar tekrar çıkmaza sürükleyici seçim rutini, bahsi geçen mantığın miadını doldurduğunu gösteriyor. Son derece büyük ve oldukça bölünmüş Amerika “Birleşik” Devletleri yalnızca iki siyasi partiyle idare edebiliyorsa, bir lokmacık İsrail de yalnızca beş siyasi partiyle pekâlâ idare edilebilmeli.

İsrail’in siyasi komedi programı Eretz Nehederet durumu bakın nasıl ifade etti: Seçilmiş Halk, Seçen Halk (yani Oy Veren Kişiler) haline dönüştü ve bizi birbirimize bağlayan geriye çok az şey kaldı… Durum bu kadar hazin olmasaydı bu espri güldürüp eğlendirebilirdi.

Ortak amaç hissiyatına sahip olmak, her toplumda cemiyet ve ulus inşasının daima temeli olmuştur. Bu bir istikamet sağlamış ve esneklik katmıştır.

[İsrailoğullarının göç ederek Mısır’da kölelikten kurtuluşunun kutlandığı 7-8 günlük bir bayram olan] Fısıh/Hamursuz bayramının ilk akşam yemeğinde okunan ana Haggada metninin doğrudan bu medeniyet gerekliliklerine değinmesi bir tesadüf değil. Bu metin, Yahudi milletine aidiyet bilincini yüce değerlere dayandırır ve Yahudi tarihini İlahi takdire bağlar.

Elbette Yahudiliğin geleneksel pratiği açısından ülkedeki herkes “dindar” değil. Ancak İsraillilerin çoğu, Yahudi hayatının ve halkının modern dönemde yeniden doğuşunun arkasında bir tür Yol Gösterici El olduğunu hisseder.

Bu yüzden neredeyse herkes Fısıh Bayramı kutlamasına ve yemeğine katılır. Bizim parti siyasetimiz de ortak bir misyon ve sorumluluk duygusunu yansıtmalıdır.



18 Mart 2021 Perşembe

M.EL-BARADEY: ARAP DÜNYASI: SİL BAŞTAN VAKTİ Mİ?

  

ARAP DÜNYASI: SİL BAŞTAN VAKTİ Mİ?

Muhammed el-Baradey (Nobel Barış Ödülü sahibi Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı eski başkanı)

El-Cezire İngilizce, 22.2.2021

Tercüme: Zahide Tuba Kor


NOT: Bu tercüme Perspektif web sitesinde 28.2.2021 tarihinde yayınlanmıştır. https://www.perspektif.online/arap-dunyasi-sil-bastan-vakti-mi/

“The Arab world: Time for a reset?” başlığıyla yayınlanan yazının İngilizcesini okumak için TIKLAYINIZ. 

NOT: Blogda yer alan 850 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.

Kaynak göstermeden blogdaki yazı, tercüme ve infografikleri kullanmamanız önemle rica olunur.

 

Özet: Dünya küresel salgın nedeniyle bir vicdan muhasebesi içindeyken tarihimizin bu dibe vuruş anında mevcut gidişatımızı sil baştan ayarlamaya girişmek önemli. Bugün yaptığımız seçimler geleceğimizin temelini oluşturacak. Bölünmüş, yabancı çıkar gruplarının  avına dönüşmüş, siyaseten ve iktisaden çok az baskı gücüne sahip bir haldeyken acaba güvenlik, iktisadi ve toplumsal gelişme, kültürel ilerleme ve diğer benzer alanlarda daha mı iyi durumdayız ?

 

Günümüz Arap dünyasında insanları din, mezhep, etnisite veya tabiiyete dayalı tek boyutlu bir kimlikle tasnif eden haince bir temayül var. Arap dünyası diye bir şey olmadığını ve Filistin halkının yaşadığı zulmün bizi ilgilendirmediğini veya inanç olarak Müslümanlığın yegâne kimliğimiz olduğunu iddia eden sesleri sık sık duyuyoruz.

Kimliğimizle ilgili bu tedirgin edici belirsizlik, aslında halkı kendi şahsi yükselişlerinin bir esiri kılarak sıklıkla iktidar mücadelesine girişen beceriksiz otoriter yöneticilerce servetlerimizin on yıllardır kötü yönetilmesinin hem bir sonucu hem de buna bir tepki.

Bu yozlaştırıcı ve ölümcül temayül, toplumsal uyumun aşınmasına ve Arap dünyasının parçalanmasına vesile oldu. Ayrıca bölgenin birçok noktasını şiddete ve sefalete sürükledi.

İşin tuhafı bu temayül, alamet-i farikası insanların, malların ve fikirlerin daimi hareketliği ve canlı bir kültürler arası uyumlaşma olan günümüz dünyasının gerçekliğine de aykırı. Bugün artık kimlik, giderek daha karmaşık ve çok katmanlı bir hale geliyor; aynı zamanda insanlar ve uluslararasında barış içinde bir arada var oluşu beslemek için ortaklıkları vurgulamak ve farklılıkları önemsizleştirmek hususunda bilinçli bir çaba var.

Kimliğimizi bu prizma üzerinden algılamak, Mısırlı bir Kıpti’nin, Lübnanlı bir Şii’nin, Iraklı bir Kürt’ün veya Faslı bir Amazig/Berberi’nin dil, köken, kültür, tarih ve coğrafya bakımından hemşehrileri ve komşularıyla ortak yanlarının mevcut olabilecek farklılıkları aştığı anlamına gelir. Böyle bir düşünce tarzı, hem paylaştığımız günümüz hem de birlikte inşa etmemiz gereken gelecek için kritik.

Dünya küresel salgın nedeniyle bir vicdan muhasebesi içindeyken tarihimizin bu dibe vuruş anında mevcut gidişatımızı sil baştan ayarlamaya girişmek önemli. Bugün yaptığımız seçimler geleceğimizin temelini oluşturacak. Bölünmüş, yabancı çıkar gruplarının  avına dönüşmüş, siyaseten ve iktisaden çok az baskı gücüne sahip bir haldeyken acaba güvenlik, iktisadi ve toplumsal gelişme, kültürel ilerleme ve diğer benzer alanlarda daha mı iyi durumdayız ?

Yoksa mensupları, karşı karşıya oldukları tehditlerin çoğunun sınır tanımadığını ve meydan okumaların ve fırsatların çoğunun da kolektif eylem gerektirdiğini haklı olarak kabul eden Avrupa Birliği’ne ve dünyanın farklı yerlerinde yeni ortaya çıkan diğer yapılara benzer modellere mi bakmalıyız?

Eğer ki ümit ettiğim gibi, safları sıklaştırıp kenetlenmenin kendi menfaatimize olduğu sonucuna varırsak, öncelikle eksikliklerimizi örtbas etme veya başkalarını suçlama alışkanlığımızı değiştirmek zorundayız. Ardından Arap dünyasında -büyük ölçüde marjinalleştirilmiş durumdaki- entelektüel seçkinlerimiz arasında derin ve oylumlu bir karşılıklı müzakereye ihtiyacımız var. Böyle bir müzakerenin anlamlı olabilmesi için uzun süredir bastırılmış ve bir kenara itilmiş sivil toplumun yanısıra genel halkı da buna katmalıyız. Kim olduğumuza, milli güvenliğimizi nelerin teşkil ettiğine, neyi başarmak istediğimize ve bunu en iyi nasıl yapacağımıza odaklanmalıyız.

Arap dünyasının pek çok yerinde, toplumsal bütünlüğümüzü korumak için gerekli olan temel değerleri ve ilkeleri tayin eden hayati toplumsal sözleşme üzerinde uzlaşmış değiliz. Birçok çatışma ve anlaşmazlığa sebebiyet veren din, ahlak ve hukuk arasındaki çoğu zaman muğlak, bazen de tartışmalı ilişki bunun sadece bariz bir örneği.

Formun Altı

Bu halka açık müzakere, uzun zamandır ortak kimliğimizin tecessüm etmiş hali sayılan Arap Ligi’nin klinik bakımından öldüğünü acı bir şekilde açığa kavuşturacaktır. Ayrıca bölgesel güvenlik sistemimizin altüst edildiğini ve dışarıdan kaynak temini ile hayatta tutulduğunu da ortaya koyacaktır. Keza Arap Baharı’nın fazlasıyla aşikâr kıldığı üzere, hukukun üstünlüğünü, siyasi katılımı ve insan haklarını garanti eden acil bir yönetişim reformuna ihtiyacın altını çizecektir. Elimizdeki finans ve insan kaynaklarına rağmen ilerleme için  gerekli bilim, teknoloji, araştırma ve eğitim gibi alanlarda geride kaldığımızı da açıkça ortaya koyacaktır.

Canlı bir sivil toplumla desteklenen, şeffaf ve hesap verebilir bir demokratik yönetişim sistemine acilen ihtiyacımız var. Farklılıkları kabul eden ve azınlıklara saygı duyan tek bir millet olarak, gerek sınırlarımız içinde gerekse ötesinde, bir arada yaşamayı kesinlikle öğrenmemiz lazım.

Bizi koruyan ve menfaatlerimizi güvence altına alan güvenilir, bağımsız bir bölgesel güvenlik sistemi son derece önemli olup böyle bir sistem aynı zamanda komşularımızla karmaşık ilişkilere de hitap edebilir. Bu bağlamda pek çok anlaşmazlığımız bulunan ama aynı zamanda birçok ortak noktamız da olan İran ve Türkiye ile diyaloğun vakti çoktan geldi de geçti. İsrail’in Filistinlilerin haklarını pervasızca ihlal etmesiyle nasıl baş edileceği konusunda net ve ortak bir strateji geliştirmek temel bir öncelik.

En ileri teknoloji merkezlerine, prestijli üniversitelere ve düşünce kuruluşlarına yatırım yapmak suretiyle modern dünyayı yakalamamız lazım. Pasif bir seyirci olarak kalmayıp medeniyete aktif bir katkı sağlamalıyız. Ve her şeyden evvel, halkımızı mahvetmeye devam eden beyhude savaşlara ve dehşet verici kan dökmelere artık bir son vermeliyiz ve farklılıklarımızı diyalog ve karşılıklı uzlaşma yoluyla çözmeye çalışmalıyız. Bu savaşlar çok uzun bir süredir ortak vicdanımıza kara bir leke sürüyor.

Hiç kuşkusuz bu, gerçekleşmesi çok zor bir görev; ancak umarım ki ilk adımları atmak için yeterince cesaretimiz ve hikmetimiz vardır. Daha fazla çöküşü ve dizginlenemeyen kargaşa riskini önlemek istiyorsak, kademeli ve kapsayıcı bir reform süreci hem zorunlu hem de bir an evvel devreye girmeli.