David Hearst etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
David Hearst etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Mayıs 2021 Cuma

D.HEARST: KUDÜS PATLAMAYA HAZIR, DÜNYA UYARILMADIK DİYEMEZ

  

KUDÜS PATLAMAYA HAZIR, DÜNYA UYARILMADIK DİYEMEZ

David Hearst (Middle East Eye internet sitesinin kurucu ortağı ve genel yayın yönetmeni İngiliz gazeteci)

Middle East Eye, 30 Nisan 2021

 

NOT: Bu özet tercüme Perspektif web sitesinde 8.5.2021 tarihinde yayınlanmıştır. https://www.perspektif.online/kudus-patlamaya-hazir-dunya-uyarilmadik-diyemez/

“Jerusalem is ready to explode - the world can’t say it wasn’t warned” başlığıyla yayınlanan yazının İngilizcesini okumak için TIKLAYINIZ. 

NOT: Blogda yer alan 850 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.

Kaynak göstermeden blogdaki yazı, tercüme ve infografikleri kullanmamanız önemle rica olunur.

 

Özet: Filistinliler için Biden’ın veya dünyanın geri kalanının nasıl tepki vereceği artık herhangi bir önem taşımıyor. Uluslararası toplum tarafından yüzüstü bırakılmış, medya tarafından ihmal edilmiş, çoğu Arap devleti tarafından ihanete uğramış, ihtiyaçlarını karşılamaktan uzak bir liderlik tarafından göz ardı edilmişken artık kaderleri sadece ve sadece kendi ellerinde ve sokaklarda. Zaten hep böyleydi.

 

Eski Amerikan Başkanı Donald Trump’ın damadı ve Ortadoğu elçisi Jared Kushner’ın Arap-İsrail çatışmasının bittiğini açıklamasının üzerinden ancak bir ay geçti.

Wall Street Journal’daki yazısında Kushner, İsrail’le son Arap normalleşme dalgasının tetiklediği “siyasi deprem”in henüz bitmediğini ilan etti. (…) Yahudiler ile Araplar arasında yeni dostane ilişkiler gelişiyordu. (…) Suudi Arabistan da sıradaydı. Kushner muzaffer bir edayla “Arap-İsrail çatışması olarak bilinen şeyin artık son kalıntılarına şahit oluyoruz.” diye yazdı.

Başkan George W. Bush’un Irak işgali akabinde o meşum “Görev Tamamlandı” ifadesinin asılı olduğu uçak gemisinden inmesinden bu yana hiçbir Amerikalı bu kadar küstahça bir şey yazmamış ve bu kadar hatalı çıkmamıştı. (…)

Kushner hiçbir pişmanlık duymuyor. Haklı olduğundan emin, çünkü kendi safında Tanrı var. Kushner yalnız da değil; seküler milliyetçiler bile yetmiş yıllık çatışmanın geri dönülemez şekilde sona erdiğini düşünüyor. 

Azınlığın Hükmetmesi

İsrailli olmak, art arda toprak zaferleri kazanmak demektir: Golan Tepeleri, Doğu Kudüs, çevresindeki yerleşimler, Ürdün Vadisi. (…)

İsrail’in kendisini, nehir ile deniz arasındaki yegâne devlet olarak kurmasının üzerinden çok uzun zaman geçti; yanı başında başka herhangi bir siyasi kimliğe gittikçe daha fazla müsamahasız. Çatışmaya buldukları çözüm, Yahudi azınlığın Arap çoğunluğa hükmetmesi.

Filistinli olmak ise darbe üzerine darbe almak demektir: ABD’nin Kudüs’ü İsrail’in bölünmez başkenti olarak kabul etmesi; Beyaz Saray’da bir zamanlar “İsrail olmasaydı ABD onu icat ederdi” diyen yeni bir başkanın bulunması; henüz daha İsrail’i tanımamış Arap ülkelerinin bile İsrail’de yatırım ve ticaret yapmak için balıklama atlaması.

Filistinlilerin liderliği yalnızlaşmış ve ümitsizce bölünmüş durumda. 29 Nisan’da Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas 15 yıl aradan sonra ilk kez gerçekleştirilecek seçimleri resmen erteledi. Bahanesi, İsrail’in Kudüslülerin oy kullanmasına izin vermeyi reddetmesiydi. (…) Ancak herkesin bildiği gibi, bu süresiz gecikmenin nedeni, Abbas’ın sandık başına gitmesi durumunda alacağı kaçınılmaz darbeydi. Partisi el-Fetih üç listeye ayrıldı ve liderlik ettiği liste bunlardan en az rağbet göreni. Abbas’ın halktan yetki alma arayışı giderek daha sıkıntılı hale geliyor.

Çatışmanın sonu işte böyle görünüyor. Kushner ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun hesabına göre, Filistinlilerin çıkarlarına en uygun şeyin pes etmek olduğunu anlamaları an meselesi; ayrıca Filistinlilerin zaten kendilerine ait bir devletleri var: Ürdün. 

Zaferin Eşiğinde Tehlike Zirvede

Bunların hepsi tehlikeli birer hayal ürünü. İsrail’i bir Yahudi devleti olarak kurma projesi hiç bugünkü kadar tehlikeye düşmemişti, tam da zaferin eşiğinde olduğunu düşündüğü bir dönemde. Zira gümbürdeyen gerçek deprem, çatışmanın sonunu işaret etmediği gibi, Batı Şeria’da veya Gazze’de de cereyan etmiyor. İsrail’i Kudüs’te ve 1948’de ele geçirdiği topraklarda sallıyor.

Bu, İsrail vatandaşı veya Kudüslü olan Filistinliler ile devletin kendisi arasında ve merkezinde de Kudüs var. Hiçbir duvar veya kontrol noktası İsrail’i bunun sonuçlarından koruyamaz.

Filistinli bir protestocu ile Mizrahi bir Yahudi televizyon muhabiri arasında cereyan eden şu konuşma, geçtiğimiz günlerde Kudüs’ün Eski Şehir girişindeki Şam Kapısı önünde kaydedildi: 

– Büyükbaban nerede doğdu?

– Büyükbabam nerede mi doğdu? Fas’ta. 

– Bu topraklarda değil, öyle değil mi? Büyükbaban burada değildi. Ve buraya daha evvel de gelmemişti, değil mi? 

– Yani ne demek istiyorsun? 

– Benim hem büyükbabam hem de onun babası burada doğdu. 

– Bana Fas’a dönmek zorundasın mı demek istiyorsun? 

– Bu topraklar senin için değil, bu topraklar senin değil. Kudüs bizimdir ve İslami bir şehirdir.

Çatışmanın kıvılcımını ateşleyen şey, Filistinlilerin Mescid-i Aksa’da namaz kıldıktan sonra her zaman gelip oturdukları Şam Kapısı önündeki avluda ve merdivenlerde bu defa oturmalarını yasaklayan karardı. Bu yılki kapatmanın nedeni Covid-19’du, ancak bu öfkeyi tetikledi. Göstericiler, “Yahudilerin Purim ve Fısıh bayramlarında kapatma işlemi mi yapmışlardı? Avluyu ve merdivenleri bizim için açmak zorundalar.” diyerek taleplerini dillendirdiler. 

Etnik Temizlik Kampanyası

Hayat tarzlarına yönelik çok daha ciddi tehditler var; ancak bu bölgenin kapatılmaya kalkışılması bardağı taşıran son damla gibi görünüyor. Kudüslüler organize bir etnik temizlik kampanyasıyla karşı karşıyalar. Ya inşaat ruhsatı olmadan inşa edilen evleri yıkmaya zorlanıyorlar ya da evlerinden kovulmakla yüz yüzeler. 2 Mayıs’ta Şeyh Cerrah mahallesinde yeni bir kovulma dalgası başlayacak ki bu da kitlesel protestolar için bir başka kıvılcım olabilir.

Yafa sahiline gelince, Filistinliler ile İsrailliler arasındaki çatışmaların başka bir nedeni var: sözde mevcut olmayanların mülkünün yerleşimcilere satılması. Bunlar, Arap sahipleri 1948’de Nekbe sırasında kaçmış ve şimdi Filistinli kiracıların kira mukabilinde ömür boyu kullanma hakkına sahip olduğu Yafa’daki mülkler. 

1948’de yeni kurulan İsrail devleti, o dönem ülkedeki tüm gayrimenkullerin %25’ini teşkil eden Yafa’daki bu mülkleri istimlak etti. Üç yıldır İsrail’in devlete bağlı konut şirketi Amidar, kiracılara bu mülkleri satın alma hakkı sundu, ancak maddi güçlerinin yetmeyeceği fahiş fiyatlara.

Bu satış bir anda bir parlama noktası oldu. Haftalardır Yafa’daki Filistinliler gösteri yapmak üzere toplanıyorlar. Arapça ve İbranice “Yafa satılık değil” diyen duvar yazıları giderek artıyor. Buradaki belirgin niyet, şehrin Arap nüfusunu Yahudi yerleşimcilerle değiştirmek.

El-Acemi mahallesindeki bir konuttan tahliyeyle karşı karşıya olan el-Carbo ailesinden iki Filistinlinin, bir Yeşiva [ultra Ortodoks Yahudilerin dini okulu] müdürü olan Haham Eliyahu Mali’ye mülkü görmeye kalkıştığında söylendiğine göre saldırmasının ardından polis, yerleşimciler ve Yafa Filistinlileri arasında çatışmalar yaşandı. Amidar şirketi, mülkün Filistinli sakinlerini kapı dışarı edip onu bir sinagoga dönüştürmek isteyen hahama satmayı planlıyor.

Kuzeydeki Ümmü’l-Fehm şehrinde ve [İsrail içinde Filistinli nüfusun çoğunlukta olduğu Batı Şeria’ya yakın] Kuzey Üçgeni ile Celile’deki diğer Arap ilçelerinde ise bir başka protesto nedeni var. Arka arkaya sekiz Cuma’dır on binlerce Filistinli, silahlı çetelerin şiddetine karşı polisin eylemsizliğini protesto ediyor. Bu protestoların her birinde Filistin bayrağı yeniden ortaya çıktı. Atılan sloganlar ve söylenen marşlar işgale karşı olup bunların hepsi İsrail’in 1948 sınırları içinde cereyan ediyor.

(…) 

Yeni Bir Nesil

Protestocular genç, korkusuz ve lidersiz. Buralarda ne el-Fetih’in ne de Hamas’ın hâkimiyeti var. Herkes kendisini İsrail vatandaşı olarak değil, toprakları ve hakları İsrail devleti tarafından ele geçirilen Filistinliler olarak görüyor. Filistin milli sloganlarını atıyorlar.

Bu arada güneydeki Necef’te İsrail buldozerleri bir rekora imza attı. Aynı köyü, Arakib’i tam 186. defa yıktılar. Gerilim ülke çapında; kuzey, güney, doğu, batı her yerde. Bu yayılan isyanın merkez üssü ise Ümmü’l-Fehm veya Yafa değil, Kudüs. Her şafak vakti otobüsler 1948 sınırları içerisindeki Filistin ilçelerinden insanları ibadet için getiriyor. Bunlara Mescid-i Aksa’nın muhafızları yani “Murabıtlar” deniyor.

(…)

Bu protestocuların tamamı yeknesak biçimde dini motivasyon sahibi olmadığı gibi, çoğu toplumsal anlamda muhafazakar da değil. Tıpkı Birinci İntifada’daki gibi, parça parça, ulusal bir protesto hareketi oluşuyor; ancak bu sefer Batı Şeria veya Gazze’de değil, Kudüs’te ve bizzat İsrail’in 1948 sınırlarında gerçekleşiyor.

Yeni bir nesil sokaklara çıkma zaruretini yeniden keşfediyor. Yeni bir eksen oluşuyor. Kudüs’ten Ramallah’a doğuya doğru değil, Kudüs’ten Yafa’ya batıyı yöneliyor. İsrail’deki güvenlik güçleri nasıl tepki vereceklerini bilmiyor. İsrail gazetesi Yediot Aharonot’a göre, nasıl tepki verileceği konusunda güvenlik güçlerinin çeşitli birimleri arasında ciddi ihtilaflar var.

(…) 

Kudüs Patlamanın Eşiğinde

Havayı benzin sarmış durumda. Bir başka kıvılcımın çakması fazla uzun sürmeyecek. Kudüs bir patlamanın eşiğinde.

İsrail’in uluslararası müttefikleri arkalarına yaslanıp yeni bir ayaklanmaya kaçınılmaz olarak eşlik edecek ölümleri ve kan dökülmesini bekleyecekler mi? Joe Biden, sözümona insan haklarını desteklemeye dayalı bir dış politika belirleyerek Amerikan liderliğini yeniden canlandırma girişimde. Biden yönetimi, Amerikan tarihinde Ermeni soykırımını tanıyan ilk yönetim oldu.

Formun Altı

Ancak Biden gerçekten bir fark yaratmak istiyorsa geçmişi değil, hâlihazırda burnunun dibinde cereyan eden şeyleri dillendirmeli. Yeni başkanın insan haklarına bağlılığı eğer gerçekse (…) tarihten bahsetmemeli, bilfiil tarih yapmalı. Biden, insan haklarının en büyük seri ihlalcisiyle işe başlamalı; yani İsrail’le…

Uluslararası alanda uzlaşılmış ırk ayrımcılığı (apartheid) tanımına uyan adaletsizlikler ve ayrımcılıklar yaşandığı konusunda artık hiçbir şüphe duyulamaz. Art arda insan hakları örgütleri, ırk ayrımcılığının varlığını kanıtlayan teferruatlı ve bilimsel raporlar hazırlıyor. Geçen ay böyle bir rapor hazırlayan [İsrailli insan hakları örgütü] B’Tselem’di; bu ay İnsan Hakları İzleme Örgütü. Biden bu kanıta meydan okuyor mu? Bu raporların uydurma olduğu konusunda İsrail’le hemfikir mi?

Kanıtların ağırlığı artık göz ardı edilemez boyutta; insan hakları ihlalleri her gün yaşanan birer vakayı adiye.

Yalnızca yerleşimciler ya da aşırı sağ değil, İsrail devletinin bizzat kendisi, topraklarını ele geçirdiği halk üzerindeki egemenliğini zorla kabul ettirme konusunda günbegün daha da aşırılaşıyor. (…)

İsrail’in iki Arap devletiyle imzaladığı İbrahim Mutabakatı bir yanılsamaydı. Netanyahu, Arap devletleriyle ilişki kurarak Filistin devletini bypass edebileceği ve Filistinlilerin haklarını görmezden gelebileceği hesabındaydı. Ama her iki konuda da vahim şekilde yanıldı.

Filistinliler için Biden’ın veya dünyanın geri kalanının nasıl tepki vereceği artık herhangi bir önem taşımıyor. Uluslararası toplum tarafından yüzüstü bırakılmış, medya tarafından ihmal edilmiş, çoğu Arap devleti tarafından ihanete uğramış, ihtiyaçlarını karşılamaktan uzak bir liderlik tarafından göz ardı edilmişken artık kaderleri sadece ve sadece kendi ellerinde ve sokaklarda. Zaten hep böyleydi.

Kudüs’te çatışmalar patlak verdiğinde önceden uyarılmamışsınız gibi davranmayın sakın.



20 Haziran 2018 Çarşamba

D.HEARST: ÜRDÜN’DEKİ EKONOMİK KRİZ, SUUDİ ARABİSTAN’IN LİDERLİK BOŞLUĞUNU AÇIĞA ÇIKARDI





David Hearst (Middle East Eye internet sitesi baş editörü; eski İngiliz Guardian gazetesi dış politika başyazarı)
Middle East Eye, 13.6.2018

Tercüme: Zahide Tuba Kor

NOT: Lütfen kaynak göstermeden tercümenin bir kısmını veya tamamını kullanmayınız, alıntılamayınız, yayınlamayınız.

Blogda yer alan 750 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.


Suudi Arabistan 2,5 milyar dolarlık yardım paketiyle aslında Ürdün’ü kurtarmaya gelmedi; her ne kadar Suudi Kralı Selman böyle bir izlenim vermeye çok istekli olsa da… Olan biten, Kral Selman’ın Kuveyt’in çoktan söz verdiği paradan kendine bir pay çıkarma çabasından ibaretti. Sonuç itibarıyla yaşanan, rakip Körfez ülkelerinin Ürdün’ü desteklemek için birbiriyle çekişmesiydi.

“Yüklü bir mali destek”
Konuyu yakından bilen Ürdün Kraliyetine yakın bir kaynağın Middle East Eye’a anlattığına göre, Ürdün Kralı Abdullah, zamlar ve gelir vergisinde planlı artış yüzünden sokaklarda gösteriler patlak vermeden evvel Kuveyt’e bir heyet yollamış. Gösteriler esnasında Kuveytli bir devlet bakanı Ürdün’deymiş ve sonuçta Kuveyt, Ürdün Merkez Bankasına 500 milyon dolar yatırma ve yine 500 milyon dolarlık düşük faizli borç verme vaadinde bulunmuş.
Bir sonraki kapıyı çalan da Katar olmuş. Katar Emiri Şeyh Tamim bin Hamad es-Sani, kendilerinin “yüklü mali destek” teklifini iletmek üzere Kral Abdullah’ı telefonla aramış. Bu görüşme, Suudi Arabistan’ın istemeye istemeye de olsa paraları söküleceği ümidini koruyan Ürdün’ün talebi üzerine kamuoyuna ilan edilmemiş.
Bugün [13 Haziran] Katar dışişleri ve maliye bakanları yardım paketini müzakere etmek üzere Ürdün’e gittiler. Bu, bir sene evvel Suud’un Katar’a abluka uygulama baskısı yüzünden Amman’ın Doha’yla resmî ilişkilerin seviyesini düşürmesinden bu yana ilk ziyaret.
Katar dışişleri bakanı, Ürdün ekonomisine doğrudan 10.000’i aşkın istihdam sağlama ve 500 milyon dolarlık yardımda bulunma kararını açıkladı.
Katar’ın telefon görüşmesinden birkaç saat sonra, muhtemelen Doha yönetiminin atacağı adımın bilgisi kulağına gelmiş olmalı ki, Kral Selman mevkidaşı Abdullah’ı aradı. Ardından düzenlenen toplantıya Kuveyt Emiri Şeyh Sabah el-Ahmed es-Sabah ve Dubai Emiri ve aynı zamanda BAE Başbakanı Muhammed bin Maktum da katıldı. Kral Selman, BAE’nin fiilî yöneticisi konumundaki Veliaht Prens Muhammed bin Zayid’i arasa da toplantıya katılmayı kabul etmedi ve BAE ikinci adamla temsil edildi.
Bir Suudi kurnazlığıyla Kuveyt’in 1 milyar dolarlık yardım sözü, Kral Selman’ın ilan ettiği yardım paketine dahil ediliverdi, sanki toplantıda kararlaştırılmış gibi… Gerçekte ise Suud ve BAE, kalan 1,5 milyar dolarlık meblağı aralarında paylaşmak suretiyle Ürdün’e Kuveyt’inkinden daha az katkıda bulundular.

Suudi liderlik boşluğu
(…)
Bütün bunlar ne anlama geliyor?
Birincisi, Kral Selman, Suud’un bıraktığı bölgesel liderlik boşluğunu Körfez’deki rakiplerinin doldurmakta olduğunu fark edince panikle tepki verdi. Kuveyt, Katar’a ablukanın tetiklediği krizde giriştiği arabuluculuk rolünde başarısızlığa uğrasa da Gazze konusunda İsrail ve ABD’yle ihtilafa düşerek arası bozuldu. BM Güvenlik Konseyi geçici üyesi olarak kaleme aldığı, Gazze sınırında Filistinli göstericilerin öldürülmesine ilişkin bağımsız soruşturma çağrısı yapan bir taslağı ABD engelledi.
Suudi Arabistan’ın Körfez İşbirliği Konseyini boyun eğmeye zorlayarak başardığı tek şey örgütü bölmek oldu. Şu an Kuveyt, daha önce hiç olmadığı şekilde, kendi politikalarını daha bağımsızca uyguluyor. Aynısı Katar için de söylenebilir. Kuveyt’in Ürdün’e tepkisi, aslında Suud’la aralarındaki hoşnutsuzluğun diğer bir işareti.  
İkincisi, [12 Haziran] salı günü Kuveyt’i ziyaret eden Kral Abdullah, Suudi Arabistan’a zannedilenden çok daha az bağ(ım)lı olduğunu gösterdi. 2,5 milyar dolarlık yardım paketinin de ortaya koyduğu üzere Suud’un Amman üzerinde çok da fazla bir kozu yok.  
Evet, Suudi Arabistan’da çalışan 400 bin Ürdünlü işçi var ve onlardan gelen dövizler Ürdün GSYH’sinin yaklaşık %10’una tekabül ediyor. Ama artık Amman’ın –Ürdünlüler için önem taşıyan konulara Kral Selman’dan daha yakın duran– Körfez devletlerinden gelen başka mali kaynakları var.
Ben burada Ürdün kralının kendisinden ziyade Ürdünlülere vurgu yapıyorum; çünkü bu da diğer bir faktör.

Siyasi formülü değiştirin
Kral Abdullah, meşruiyetinin halkının desteğini satın almaya bağlı olmadığının farkında. Kraliyetin siyasi istikametine ilişkin halkının iradesini dikkate almak zorunda, hem de hükümranlığının herhangi bir başka dönemine kıyasla çok daha fazla…
Geçen haftaki protestolar ve Beni Sakhr kabilesiyle devam eden sürtüşme (ki kabile lideri Faris el-Fayez yaptığı siyasi değişim çağrısının ardından tutuklandı) artık halkının sadakatini çantada keklik göremeyeceğine dair krala bir uyarıydı. El-Fayez kamuoyu önünde krala alenen şahsi bir saldırıda bulunarak sözlü bir kuralı ihlal etmiş oldu.
Sadece “siyasi formülü değiştirmek” istediğini söylemekle kalmadı, bir de [Kral Abdullah’a hitaben şunları] ekledi: “Biz seni bir kral, başbakan, savunma bakanı, emniyet müdürü ve vali olarak kabul etmeyeceğiz. Sen her şeysin. Mevcut Anayasa’ya göre sen yarı tanrıya dönüştün, biz de kölelere.”
Ayrıca krala, ailesinin şu anki Suudi Arabistan topraklarından geldiğini hatırlattı. Daha açık olmak gerekirse, Ürdün bir zamanlar ailesinin yönettiği kraliyetten [Hicaz, Ürdün ve Irak’ı içine alan Haşimi Konfederasyonundan] geriye kalan tek parça. “Bu bizim ülkemiz, bizim toprağımız. Siz Hicaz’dan geldiniz. Benim babam senin dedeni [Mekke Emiri Şerif Hüseyin’in oğlu Abdullah’ı] bağrına bastı. Siz bize borçlusunuz, biz size değil.”
Gedikli siyasi muhalif Laith Şubeylat da Lübnan gazetesi el-Ahbar’a, İsrail’in sadık askerî uşağı olarak Ürdün’ün yerine şimdilerde Suudi Arabistan’ın geçtiğini söyleyerek kralın yaralarına tuz bastı. Dedi ki “Bir zamanlar tuğgeneral rütbesinde bir İsrail müttefiki olan Ürdün şimdilerde üsteğmen rütbesine tenzil ederken Suudi Arabistan general olmak için yükseliyor.”

Varoluşsal bir tehdit
Kraliyete yönelik bu türden cesurca ve aleni hakaretler bir tesadüf değil. Ürdün’de kamuoyunun öyle kolayca satın alınamayacağını kraliyet ailesine hatırlatıyor.
Ürdünlülerin ne düşündüğü önemli ve bu da Suudi Kralı Selman’ın elindeki kozu sınırlayıcı bir faktör; zira mutlak bir kral olarak zihninde sivil toplum veya kamuoyu görüşü diye bir mefhum bulunmuyor.
Farklı nedenlerle gerek Doğu Yaka [Z.T.K. Şeria Nehri’nin doğu yakasında bulunan Ürdün’ü kastediyor] gerekse Ürdün nüfusunun Filistinli yarısı, İsrail’in Filistinli mültecilerin geri dönüş hakkından vazgeçmesi talebine Suud’un verdiği desteğe tamamen karşı.
Bu bile [Z.T.K. yani Filistinli mültecilerin geri dönüş hakkından vazgeçmesi talebi] başlı başına Ürdün devletinin istikrarı için varoluşsal bir tehdit olarak görülüyor [Z.T.K. Ürdün nüfusunun %60’ı Filistinli mültecidir]. Ama başka tehditler de var. ABD’nin Kudüs’ü İsrail’in bölünmez başkenti olarak tanıması, en hafif deyimiyle, hem Haşimilerin Kudüs’teki kutsal mekânların hâdimi rolüne hem de Arap Ligi’nin de desteklediği Filistinlilerin Doğu Kudüs’ün müstakbel Filistin devletinin başkenti olması talebine yönelik birer meydan okuma.
Bunlar Kral Abdullah’ın boyun eğebileceği konular değil. Onun meşruiyeti, kutsal mekânların hâdimliği rolüne daha önce hiç olmadığı kadar fazla bağımlı.
Suudi Arabistan’ın Ürdün’de kabaran yeni halk gücü dalgasının kolayca sınırları aşabileceğini hesaba katması için elinde gayet iyi nedenler var. Kuveyt ve Katar’ın bağımsız Körfez aktörleri ve Ürdün’e bağışçılar olarak artan önemleri de Kral Abdullah’a Ürdün’de siyasi reforma bir şans verme fırsatı sunuyor. Bu fırsatı değerlendiremezse tehlike kapıda demektir.

NOT: David Hearst’ün konuyla ilgili daha yerele, Ürdün içine odaklanan “Arap Baharı Ürdün’de hala canlı mı?” başlıklı yazısını okumak için TIKLAYINIZ 

20 Mart 2018 Salı

D.HEARST: ORTADOĞU’DA SAFLARI YENİDEN BELİRLEYEN GİZLİ YAT ZİRVESİ





David Hearst (Middle East Eye internet sitesi baş editörü; eski İngiliz Guardian gazetesi dış politika başyazarı)
Middle East Eye, 19.3.2018

Tercüme: Zahide Tuba Kor

NOT: Lütfen kaynak göstermeden tercümenin bir kısmını veya tamamını kullanmayınız, alıntılamayınız, yayınlamayınız.

Geçmişte pedofilden hüküm giymiş ve şu anda Donald Trump’ın seçim kampanyasının finansmanıyla ilgili soruşturmada özel savcı Robert Mueller’la işbirliği yapan Lübnanlı-Amerikalı işadamı George Nader, Middle East Eye’ın ortaya çıkardığı üzere, 2015 yılı sonunda Kızıldeniz’de bir yatta Arap liderlerle gizli bir toplantı tertip etmiş.
Nader, yatta toplanan liderlere, Körfez İşbirliği Konseyi ve ölüm döşeğindeki Arap Birliği yerine geçecek altı ülkeden müteşekkil elit bir bölgesel grup oluşturmalarını önermiş. Toplantı hakkında bilgilendirilmiş iki kaynağa göre, bu ülkeler grubunun Türkiye ve İran’ın nüfuzuna karşı koymak için bölgede “Amerikan yönetiminin bel bağlayabileceği” bir güç haline gelebileceğini de söylemiş.
Nader yatta şu isimleri bir araya getirmiş: O dönem Suudi Arabistan’ın henüz ikinci veliaht prensi olan Muhammed bin Selman, Abu Dabi’nin veliaht prensi Muhammed bin Zayid, Mısır’ın cumhurbaşkanı Abdülfettah es-Sisi, Bahreyn’in veliaht prensi Selman ve Ürdün’ün kralı Abdullah.
Adı geçen bu devletlerin yanısıra gizli zirvede temsil edilmeyen Libya, bölgede ABD ve İsrail yanlısı devletlerin çekirdeğini oluşturacakmış.
Toplantıdan haberdar olan iki kaynağın Middle East Eye’a söylediğine göre, Nader liderlere şöyle demiş: “Eğer ki bunu kabul ederseniz Washington’da bunun için lobi yapacağım”. Toplantıya katılanlar bu fikri beğenmişler.
Middle East Eye, Nader’in aynı zamanda Amerikan Kongresinde yeni bir dizi yaptırımı içeren -ve Tahran’ın Dünya Ticaret Örgütü’ne girmesini engelleyici- bir kanun tasarısının da muhatabı olan İran Devrim Muhafızları’yla son iki yıldır sık sık görüştüğünü ortaya çıkardı.  
Nader bu bağı, Iraklı Şii lider Ammar el-Hekim ve grubunun yardımıyla kurmuş. Middle East Eye’a konuşan kaynaklara göre, İran Devrim Muhafızları’nın Ortadoğu devletlerine mesaj iletiminde [aracı olarak] Nader’i kullandığı düşünülüyor.

Trump, planların nasıl anahtarı oldu?
Kızıldeniz’deki gizli toplantı, Kral Selman’ın başa geçişinin birinci yılı sonuna doğru, oğlu henüz ikinci veliaht prens konumundayken gerçekleşti. Muhammed bin Selman’ın Suudi tahtı önündeki baş engeli, büyük kuzeni ve aynı zamanda Washington’daki güvenlik yapılanmasının gözdesi Muhammed bin Nayif’ti. Muhammed bin Selman, ancak babasının bin Nayif’i görevden aldığı Haziran 2017’de birinci veliaht prens olabilecekti.
Trump, Demokrat aday Hillary Clinton’ın anketlerde ilk sırada çıktığı Haziran 2015’te başkan adaylığını ilan etmişti. Suudiler ve BAE’liler, Clinton’ın Barack Obama’nın İran’la imzaladığı nükleer anlaşmayı koruma ihtimalinin çok daha yüksek olduğunu ve genel olarak kendilerinin hazırladığı bölgede geriye dönüş planlarına şüpheyle yaklaşacağını düşündüler. Trump formatında beklenmedik bir başkan adayının, kendilerini bölgenin yeni hegemonları haline getirme planlarında bir anahtar işlevi görebileceğine 2015 yılı sonunda kanaat getirdiler.
Aylar sonra Ocak 2016’da Ürdün Kralı Abdullah, Amerikan Kongresi liderlerine Türkiye’nin temel bölgesel tehdit olduğuna dair bir brifing verdi. [Z.T.K. Konuyla ilgili David Hearst’ün 25.3.2016 tarihli yazısını okumak için TIKLAYINIZ]
Middle East Eye’ın ortaya çıkardığı üzere Kral, dışa kapalı bir toplantıda Amerikalı Kongre üyelerine Türkiye’nin Avrupa’ya terörist ihraç ettiğini söyledi; ama daha sonra kamuoyu önünde bu yorumlarını inkâr etti.
Ancak Ürdün daha sonra yatta toplanan grupla dramatik bir şekilde bozuşacaktı: Suudi Arabistan, 2017 Haziran’ında hayata geçirilen Katar’a karşı ablukayı Amman’ın yeterince uygulamadığına kanaat getirdi. Ürdün, Trump’ın Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıma adımına, -bunun kendisinin sahip olduğu “kutsal mekânların muhafızlığı” rolünü tehdit ettiği gerekçesiyle- karşı çıktığında Suud-Ürdün çatlağı daha da genişledi. Z.T.K. Konuyla ilgili David Hearst’ün 14.12.2017 tarihli yazısını okumak için TIKLAYINIZ]

Arabulucu Nader
Nader, son dönemde Bin Zayid ile Trump arasında kilit gayriresmi iletişim kanalı olarak ortaya çıktı. The New York Times, Trump’ın başkanlık kampanyasına BAE’lilerin yasadışı şekilde finansman sağlayıp sağlamadığını ortaya çıkarmak için savcı Mueller’ın bilfiil mali bağlantıyı takip ettiğini yazdı. Habere göre, son haftalarda Mueller’ın müfettişleri Nader’i sorguladılar ve BAE’lilerin Trump’ın başkanlık kampanyasına para aktarmak suretiyle siyasi nüfuz satın almaya dönük muhtemel girişimleri konusunda tanıkları sıkıştırdılar.
Nader’in henüz reşit olmayan erkek çocuklara cinsel istismar ve çocuk pornografisi suçlarından çok sayıda mahkûmiyet kararı bulunduğuna dair haberler cuma günü ortaya çıktı. Newsweek dergisi, Nader’in Virginia eyaletinde çocuk pornosu suçlamasıyla altı aylık hapse mahkûm edildiğini yazdı. Newsweek’in bulduğu federal mahkeme kayıtlarına göre Nader, çocuk pornografisini Almanya’dan ABD’ye getirmekten suçlu bulunmuş. Ayrıca Çek Cumhuriyeti’nde reşit olmamış 10 erkek çocuğa cinsel istismarda bulunduğu suçlamasıyla 2013’te bir yıllık hapse mahkûm edilmiş.
Nader bu suç geçmişine rağmen Trump tarafından aktif bir şekilde kullanılmış. Trump’ın damadı Jared Kushner’la ve baş siyasi stratejisti Steve Bannon’la Aralık 2016’da New York’ta Trump Tower’da bir toplantıya katılmış. Bir ay sonra Nader, Blackwater şirketinin eski başkanı Erik Prince ve bir Rus bankacıyla birlikte Seyşeller’de Bin Zayid’le bir araya gelmiş.
Nader’in İsrail’le uzun yallardır devam eden bağlantıları da var. Middle East Eye’a konuşan bir kaynak, Amerikan başkanlık seçimleri sırasında bin Zayid’in Nader’i BAE ile İsrail’in nasıl işbirliği yapabileceğini İsrailli yetkililerle görüşmek üzere yolladığını anlattı. Nader, İsrail’le bağlantıyı, -İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu’ya yakın bir isim olan- bağış toplayan Amerikalı Yahudi Elliott Broidy üzerinden kurmuş.
The New York Times’ın haberine göre, Broidy BAE’yle yüz milyonlarca dolarlık iş bağlantısı bulunan özel bir güvenlik şirketinin sahibi. Broidy, New York eyaletinde emeklilik fonu idarecilerine yaklaşık 1 milyon dolar rüşvet verdiğini kabul etmesinin ardından Tel Aviv merkezli Markstone Capital Partners şirketi başkanlığından alınmıştı. Trump’ın bağış toplama kampanyasının başına ikinci adam olarak geçmişti.
The New York Times, -Broidy’nin hazırladığı ve “BAE’nin Washington üzerindeki nüfuzundan rahatsızlık duyan biri” tarafından gazeteye iletilen bir mutabakata atıfta bulunarak- Eliot Broidy’nin BAE’nin politikalarına arka çıkmaya ve Dışişleri Bakanı Rex Tillerson’ı görevden almaya ikna etmek üzere “gayriresmi bir ortamda” Bin Zayid’le bir araya gelmesi için Trump’la görüştüğünü yazdı.
Bu mutabakatın sızdırılmasıyla ilgili olarak Broidy, “tescilli veya tescilsiz Katar ajanları”nı suçladı. Basın sözcüsü üzerinden ve Washington’daki Katar büyükelçisine hitaben yazdığı bir mektupla bu suçlamayı yaptı. [Z.T.K. Mektubun orijinalini okumak için TIKLAYINIZ]
Middle East Eye konuyla ilgili yorumlarını almak için Nader’le ve Londra’daki Suudi ve BAE büyükelçilikleriyle temasa geçti. Ancak hiçbir cevap alamadı.


16 Ocak 2018 Salı

D.HEARST: MISIR’IN SİSİ’Sİ NİÇİN İSRAİL’İN TERCİHİ?



David Hearst (Middle East Eye internet sitesi baş editörü; İngiliz Guardian gazetesi eski dış politika başyazarı)
Middle East Eye, 12.1.2018

Tercüme: Zahide Tuba Kor

NOT: Lütfen kaynak göstermeden tercümenin bir kısmını veya tamamını kullanmayınız, alıntılamayınız, yayınlamayınız

Mısır’da bugünlerde telefon görüşmelerini tahmin edebilirsiniz. [Bu yıl yapılacak] Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yarışmak üzere üçüncü bir ağır top ortaya çıktı ve o da eski bir genelkurmay başkanı: General Sami Anan. [Z.T.K. Muhammed Mursi, 2012’de ordunun bir ve iki numarası olan Mareşal Tantavi ile Sami Anan'ı görevlerinden almış ve yerlerine Abdülfettah es-Sisi ile Seyyid Ahmed'i getirmişti.] Mevcut Cumhurbaşkanı Abdülfettah es-Sisi’ye sadık Askeri İstihbarat medyadaki kuklalarına talimat ve bilgi vermek için şu sıralar fazlaca mesai yapıyor. İşte size bunlardan biri:
         – Bunu sizin daha anlayabileceğiniz şekilde basitleştirdik.
         – Evet efendim.
– 3A: Anan, Age (Yaşlılık), Alzheimer. Anladın mı? Anan kelimeleri tekrarlayıp duruyor, çünkü söylediğini unutuyor. Sayın Cumhurbaşkanı [Sisi] ise akıcı şekilde konuşuyor. Anan tekerlekli sandalyede, Sayın Cumhurbaşkanı ise beyaz ay üstünde. Kaddafi gibi. Hayır, Kaddafi’yi unut, Putin gibi. Hatırlıyor musun, at sırtındaki çıplak Putin’i? Gençliğe karşı yaşlılık. Anladın mı?
         – İlgileniyorum efendim.

[Z.T.K. Konunun daha iyi anlaşılması açısından bir not düşmek isterim. Mısır’da Sisi’ye yakın Askeri İstihbarat ile Mübarek’e yakın Genel İstihbarat arasında uzunca bir süredir kıyasıya mücadele var. Yıllardır Sisi ve adamlarının birçok gizli görüşmelerini sızdıranlar hep Mübarek’in Genel İstihbarat’taki adamları. Sisi’ye önümüzdeki seçimlerde rakip olarak çıkmaya çalışanlar da genellikle Mübarek’e yakın isimler.]

Yürüyen bir mevta
Yaklaşık bir sene evvel Sisi’nin yürüyen bir mevta olduğunu yazdığımda adını açıkça koyduğum üçüncü meydan okuyucuydu Sami Anan… [Yazının sonunda] Sisi’yi asasına dayanır halde hayatını kaybeden Kral Süleyman ile kıyaslamıştım [Z.T.K. Süleyman peygamber Yahudi anlayışına göre kraldır]. Kralın vefatını bilen tek canlı, asasını kemiren ağaç kurtlarıydı. [Z.T.K. 2016 Eylül’ünde yayınlanan bu önemli yazının tercümesini okumak için TIKLAYINIZ]
O günden beri Sisi’nin otoritesini tüketen ağaç kurtları iktidar koltuğuna giderek yaklaştı. Kadınlarla uygunsuz görüntülerinin bulunduğu kasetlerle işinin bitirileceği ve kızıyla birlikte yolsuzlukla suçlanacağı kendisine söylendikten sonra başkanlık yarışından çekilen eski Başbakan Ahmed Şefik bunlardan biriydi. [Z.T.K. David Hearst’ün Ahmet Şefik’in nasıl şantajla adaylıktan vazgeçirildiğini anlattığı 9 Ocak tarihli yazısını okumak için TIKLAYINIZ]
Şefik [BAE’de] sürgünde[yken] uzun bir muhtemel destekçiler listesini bir araya getirdi. Bunların ilk ve en önemlisi derin devlettendi: Silahlı Kuvvetler Yüksek Konseyi’nden generaller ve –askeri istihbaratçı Yüzbaşı Eşref el-Huli’nin televizyon spikeri Azmi Megahed’e hangi çizgiyi takip edecekleri konusunda talimat verirken kullandığı ifadeyle– Genel İstihbarat’tan “O…lar”.
Şefik kariyerini eski cumhurbaşkanına borçlu olduğundan Hüsnü Mübarek ailesi çevresindeki işadamı elitin ona destek vermesi hiç de sürpriz değil.
Ancak Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın sağ kolu olan Washington merkezli Suudi-Amerikan Halkla İlişkiler Komitesi kurucusu Selman el-Ensari ile Kıpti Kilisesi’nden bir temsilcinin Şefik’e yaptığı ziyaretler asıl ilginç boyut.
Şefik bu süreçte hem seküler hem de İslamcı muhalefetin gözüne girmeye çalıştı. Müslüman Kardeşler’in –birbiriyle görüşmeyi tamamen kesen– reformist kanadı da eski geleneksel kanadı da Şefik’le görüşmekte hiçbir beis görmedi.
Sisi içeriden bir güç denemesiyle daha yüzleşti: dünürü General Mahmud Hegazy. [2014’te] Genelkurmay Başkan[lığına getirilen] Hegazy, kendisini müstakbel cumhurbaşkanı gibi sununca [2017’nin ekim ayında] görevinden alındı.
Hegazy’nin önümüzdeki cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aday olmaktan bahsedip bahsetmediği veya daha doğrudan bir yol tutturmaya niyetlenip niyetlenmediği bilinmiyor.

Mesele ekonomi, o kadar
Anan, Şefik, Hegazy... Hepsi de rejimin içinden insanlar. Bırakın hapishanelerdeki 50.000 siyasi mahkûmu, görevinden alınan Müslüman Kardeşler mensubu Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’nin dahi ardından tek bir damla gözyaşı akıtacak insanlar değiller. Ama artık bunlar mesele değil.
Sisi’nin devam edegelen kötü yönetimi, onların nazarında, [Müslüman Kardeşler gibi] bir siyasi hareketten çok daha büyük bir tehdit. Sisi devletin bizatihi kendisini tehlikeye atıyor. İşler hiç bu denli kötüye gitmiş miydi?
Rahatsızlıklar listesinin başında iktisadi kötü yönetim geliyor; en azıdan destekçisi Suudilerin ve BAE’lilerin endişesi bu yönde. Mısır Merkez Bankası verilerine göre, 2013’ten bu yana Suud, BAE ve Kuveyt Mısır’a 12 milyar dolarlık yardım ve 6,2 milyar dolarlık da doğrudan yatırım için para akıttı. Gerçekte ise bu rakamın çok daha yüksek olması muhtemel.
Dubai Emiri ve BAE Başbakanı Muhammed bin Raşid el-Maktum, sadece ülkesinin iki yılda Mısır’a 14 milyar dolar verdiğini söyleyerek baklayı ağzından kaçırmıştı. Bu bilgi, Cumhurbaşkanı Sisi ile dönemin Genelkurmay Başkanı Kamil Abbas arasındaki –sızdırılan ve doğruluğu ispatlanmış– bir dizi görüşme içinden ayıklanıp çıkarılabilecek toplamda yaklaşık 50 milyar dolarlık diğer yardım rakamıyla da örtüşüyor. 
Bu sızıntıların ortaya dökülmesinden bir ay sonra 2015 Şubat’ında üç Körfez ülkesi Mısır’a ilave bir 15,2 milyar dolarlık yardım sözü vermişti. Buna bir de IMF’den üç yılda aldığı 6 milyar dolarlık borcu eklersek son beş yılda [Sisi rejimine dışarıdan] akan paranın 70 milyar dolara vardığı görülür. Aynı tapelerde Sisi, Körfez’deki bağışçılarıyla “Paraları pirinç kadar bol” diyerek alay ediyordu. Artık Riyad da eskisi gibi düşünmüyor.
Şu soruyu sormakta haklılar: Sisi bunca parayı ne yaptı?
IMF’nin zorlamasıyla geçtiğimiz kasım ayında sabit kurdan dalgalı kura geçilmesi kararı, döviz rezervlerini ekim ayı sonunda 19 milyar dolardan 36,7 milyar dolara getirdi ama bunun bedeli enflasyonun %30’un üzerine çıkması oldu.
(…)
İki sene evvel 8 milyar dolar maliyetle açılan yeni Süveyş Kanalı, bırakın vaat edildiği üzere gelirleri ikiye katlamayı, eski yıllık kârı tutturmakta bile zorlanıyor. [Z.T.K. Sisi bu kanalı, kendisine Cemal Abdünnasır imajı vermek ve bu şekilde toplumda meşruiyetini artırmak için inşa ettirdi, tam da küresel ekonomik kriz derinleşip dünya ticareti daralırken ve dolayısıyla Süveyş’ten geçen gemi sayısı azalırken…]

İstikrarsızlık
Sisi kendi halkını kontrol altında tutmak için çok daha fazla kuvvet kullanmak zorunda kaldı. Dahası, Tahran’ın protestocuları bastırdığı için uluslararası kınamalara maruz kaldığı bir dönemde Mısır, neredeyse İran’da hayatını kaybeden kadar sayıda insanını idam etti, hem de pek bir protesto sesi çıkmadan. Bu, Mısır’ın yakın tarihindeki en büyük kitlesel idamdı.
Daha fazla kuvvet kullandıkça Mısır ordusu ve polisi aralıksız saldırılara uğruyor. Yarı resmî bir kuruluş olan Ahram Siyasi ve Stratejik Araştırmalar Merkezi verilerine göre 2014-2016 arasında 1165 silahlı operasyon gerçekleştirildi ki bu da günde bir operasyon demek.
(…)
Bölgesel olarak da, beş yıldır devam eden gizli ve açık askeri müdahalelerine rağmen Mısır, Tobruk’a yerleştirdiği adamı General Halife Hafter’i kullanarak batısındaki Libya’yı güvence altına almayı hala daha başarabilmiş değil. Güney komşusu Sudan’la sınır ve su ihtilafı yüzünden aralarındaki diplomatik husumet giderek tırmanıyor; doğusunda da Sina Yarımadası’ndaki [silahlı grupların] askeri operasyonları çok daha etkili.
Bütün bunlar Şefik’in veya Anan’ın cumhurbaşkanlığına adaylığını Mısır’ın Körfez’deki destekçileri açısından daha cazip kılabilirdi.
Böylelikle onlar cumhurbaşkanlığının kontrolünü, ordu da Mısır’ın kontrolünü sürdürürdü. Ancak eğer ki mahkûmlar serbest bırakılsaydı ve sürgündeki birçok kalifiye Mısırlı ülkesine geri dönmeye başlasaydı ileri bir siyasi adım atılmış olurdu. Bu haliyle sadece Sisi’nin değiştirilmesi Mısır için devrimci bir adım olamaz, birçok bakımdan Mübarek günlerine geri dönüşten ibaret olur.
Ancak bu aynı zamanda Sisi döneminde işlerin ne denli kötüye gittiğinin de bir işareti; hem de Mübarek’in pragmatik despotizmine geri dönüşün dahi bir ilerleme olarak görülmesine yol açacak kadar…
Peki, o halde bu niçin olmadı?

Arap kamuoyunu yumuşatma
Despot Sisi, –seçildiğinde ille de Mısır kamuoyuna yakın olacağı anlamına gelmeyen Şefik’in veya Anan’ın veyahut ordudan yerini alabilecek herhangi bir başka kişinin yapamayacağı şekilde– İsrail, ABD ve Suudi Arabistan adına hala daha şöyle bir rol icra edebilir durumda: Doğu Kudüs’ü İsrail’e teslim etme lehine Arap sokağının görüşünü yumuşatma rolü.
Eğer ki Doğu Kudüs’ü İsrail’e teslim etme politikası büyük bir engelle karşılaşırsa bu, modern Arap devletleri elitlerinden değil Arap sokaklarından gelecektir.
The New York Times’a sızdırılan, Mısırlı bir askerî istihbaratçıyla televizyonda ünlüleri ağırlayan bir program yapımcısı arasındaki konuşmanın hülasası işte tam da buydu. Bu aynı zamanda Mısırlı romancı ve akademisyen Yusuf Zeydan gibi [Mısır rejiminden] imtiyazlı seslerin de bir konusu.
Zeydan’ın tezine göre, Müslümanların üç kutsal mekânından kelime manası itibarıyla da “en uzağı” olan Mescid-i Aksa, aslında Kudüs’ün Harem-i Şerif bölgesinde bulunmuyor ve Kudüs kutsal bir Müslüman şehri de değil.
Kahire’deki İsrail büyükelçiliği Zeydan’a bu görüşlerinden dolayı teşekkür etti. Bu tür görüşlerin şu an Mısır televizyonlarında dillendirilmesi ve yayınlanması da bir tesadüf değil. Diğer herkes gibi o da efendisinin buyruğunu yerine getiriyor.
Bunların hiçbiri işe yaramayacak. Mısır’ın şu an içinde bulunduğu ölüm girdabından kurtulmasının tek yolu kendi liderliğini, egemenliğini, ekonomisini, meclisini ve nihayet demokrasisini düzeltmesinden geçiyor.
Mevcut gidişat nihai zayıflamaya ve en sonunda Arap dünyasının en kalabalık devletinin parçalanmasına yol açacak.

Bir defasında Sisi demişti ki “Biz sahici bir devlet değiliz. Görünüşte/sözde bir devletiz.” Bu söz, onun kendi kendisini gerçekleştiren kehanetlerinden bir diğeri olabilir.

Z.T.K. Cumhurbaşkanı Sisi, Mısır yönetiminin Trump'ın Kudüs kararı konusunda basın üzerinden kamuoyunu manipüle etme çabalarının the New York Times'a sızdırılması üzerine 18 Ocak'ta Genel İstihbarat Başkanı'nı görevinden alıp yerine Genelkurmay Başkanı Abbas Kamel'i atadı. Önümüzdeki süreçte Mübarek'e yakın adamların görev aldığı Genel İstihbarat'ı Askeri İsihbarat'a bağlarsa şaşırmamak gerekir. 



31 Aralık 2017 Pazar

D.HEARST: 2017’DEN 2018’E ZAFER SARHOŞLUĞUNUN MAHMURLUĞU




David Hearst (Middle East Eye internet sitesi baş editörü; İngiliz Guardian gazetesi eski dış politika başyazarı)

Middle East Eye, 28.12.2017

Tercüme: Zahide Tuba Kor

NOT: Lütfen kaynak göstermeden tercümenin bir kısmını veya tamamını kullanmayınız, alıntılamayınız, yayınlamayınız

Üç gelişme 2017 yılında Ortadoğu’yu tanımladı. Her biri askerî bir zafer veya cesurca reform adımları olarak ilan edildi. Başarı, saf alkol gibi muzafferlerin başına vurdu ama coşkuları kısa süre sürdü. Her biri bölgesel ittifaklarda benzeri görülmemiş değişimleri tetikledi.
2018’e girerken bu yeni Arap dünyasının gidişatını belirleyenler için ertesi sabah, önceki geceye kıyasla daha çekici görünmüyor.

Bir tercih savaşı
Yılın ilk zaferi, 2016’nın son günlerinde Halep’i geri alan Ruslara gitti. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Lazkiye’de bulunan Hmeymim Askeri Üssü’ndeki zafer yürüyüşünde, imdadına yetiştiği Cumhurbaşkanı Beşşar Esed’in önünde arzı endam ederek Suriye’nin yeni emperyal yöneticiliği görevine başlama törenini yapmış oldu. Putin bu manzarayı belki de bilinçsiz bir şekilde Roma genel valisinden kopyalamış olabilir.
Putin için Suriye bir tercih savaşıydı. Rusya’nın bu Arap ülkesiyle paylaştığı herhangi bir sınırı yoktu ve Şam’ın Rusya’ya hiç zararı dokunmadan düşüşüne izin verebilirdi. Putin’in askeri bir kuvvetle Suriye’ye girişi NATO tarafından amacıyla örtüşmeyen bir adım olarak değerlendirildi.
Moskova’nın sadece kendi hava kuvvetleriyle değil, aynı zamanda yeni dünya düzeniyle de alakalı olarak ispat edeceği bir husus vardı: ABD, artık askeri harekât tekeline de başka herhangi birine karşı veto tekeline de sahip değildir. Ve bunu bilfiil ispat da etti.
Ancak bu müdahalenin stratejik sonuçları, bir zamanların küresel askeri kuvveti SSCB’nin şu an bir gölgesi niteliğindeki küçülen Rusya’nın kendi başına baş edebileceği kadar basit değildi. Putin de sonunda müttefiklere ihtiyacı olduğunu anladı.
Esed’in şimdilerde iki efendisi var: Rusya ve İran. Bunların çıkarları da birbiriyle farklılaşıyor, özellikle Suriye liderinin kaderi meselesinde... Bu noktada Esed, babasının ayak izini güç bela takip etmeye çalışıyor.
Hafız Esed, 1991 Birinci Körfez Savaşı’nda Baasçı baş rakibi Saddam Hüseyin’e karşı George H. Bush’a yardım etmek suretiyle aynı anda hem ABD’yle hem de İran’la güçlü ilişkiler kurmuştu [Z.T.K. Bu sayede hem kendisine Batılı kaynaklardan borç verilecek hem de 15 yıldır iç savaşın yaşandığı Lübnan’ın hegemonu olmasına göz yumulacaktı]. Baba Esed ülkesinin bağımsızlığını korurken oğlu ise teslim etti. Hafız Esed bu süreçten güçlü bir yönetici olarak çıkmıştı, oğlu ise topallamakta.
Putin, Akdeniz sahilinde iki kalıcı üsse sahip; ama artık Suriye denilen harabeye eli kelepçelenmiş halde. Bir zamanlar SSCB Ortadoğu’da para harcamak için vardı, bugünün Rusya Federasyonu ise para kazanmak için bölgede.  
Bu nedenle Putin’in bombardıman uçaklarının ona bir faydası yok. İhtiyacı olan şey istikrar. Ancak istikrarı şu an ne Rusya ne de İran, -Esed hanedanını sona erdirmeye çalışmış ve bu savaşta sahip olduğu her şeyini yitirmiş- milyonlarca Suriyeliye getirebilir durumda.
İşte tam da bu yüzden Moskova ile Tahran Türkiye’ye muhtaç. İran’ın Rusya’yı dengelemek ve Sünni dünyaya erişebilmek için Türkiye’ye ihtiyacı var. Aynı zamanda İran, Suriye’deki mevcudiyetiyle gördüğü zararlardan sonra Hamas’la ve Türkiye’deki Müslüman Kardeşler’le arayı düzelmeye çalışıyor.
Eğer ki Suriye yatırımının karşılığını silah satışları ve nükleer reaktörler şeklinde alacaksa Rusya da mezhepçi bölünmeyi idare etmek zorunda.

Rakip cenah
Öte yandan Türkiye de Amerika’dan en azından psikolojik olarak kendisini koparmışken hem Rusya’ya hem de İran’a muhtaç. Önümüzdeki süreçte her üçü arasında birbirini kandırma yarışı devam edecek. Her üçü de Suriye’de farklı gündemlerin peşinde; ama şu an için kaderleri ortak düşmanlarla birbirlerine bağlı.
Putin, ABD ile Suudileri Suriye’den def etmenin işin bir boyutu olduğunu, ama böylelikle dolaylı iç savaşın sahibi haline geldiğini artık öğreniyor. Rus hava kuvveti kullanılarak isyancılara boyun eğdirildi ama savaşın közleri küllerin altında için için hala yanıyor.
İkinci zafer ise rakip cenah tarafından kazanıldı: Suudi Arabistan-BAE-İsrail-ABD. Bu, Donald Trump’ın Riyad’da aldığı alkış yağmuru olarak tezahür etti. İran’a, siyasal İslam’a ve tiranlıklarına meydan okuyan içteki herhangi bir muhalife veya rakip prense karşı yeni bir “ılımlı” Sünni Arap devletleri ittifakının müjdecisi zannedildi.
Kâğıt üzerinde bu ittifak tüm kozları elinde tutuyordu: en büyük ulusal varlık fonları, en büyük ordular, Batılı korumalar ve bilgisayar korsanları ve tabii ki İsrail desteği. Gerçekte ise yeni çağın tiranları ittifakı, kendi kendini kandırarak gözlerini kör etmişti.

Neler yanlış gidebilir?
Servetleri gibi planları da büyük ölçekliydi. Sadece gerileyerek içe çekilmekte olan ABD’yi 21. yüzyılın bölgesel hegemonu olarak geri getirmek değildi planları; aynı zamanda Umman Körfezi’nden batıya doğru Süveyş Kanalı ve güneye doğru Afrika’ya uzanan limanlar, adalar ve ticaret güzergâhları üzerinden Sünni Arap dünyasındaki haberleşme ağına ve ticarete hâkim olmaktı… Yani 16. yüzyıl tarzı bir deniz imparatorluğunu tam anlamıyla yeniden yaratmak…
Trump’ın ziyareti kanlarının beyinlerine sıçramasını tetikledi: önce Katar’a abluka, ardından Muhammed bin Selman’ın büyük kuzeni Muhammed bin Nayif’i devirmek; daha sonra Lübnan Başbakanı Saad Hariri’ye istifa emri, ardından Filistin Cumhurbaşkanı Mahmud Abbas’a yağdırılan Doğu Kudüs’ten ve mültecilerin geri dönüş hakkından vazgeçmesi veyahut bunu yapacak bir başkasının başa geçmesi için görevinden çekilmesi talimatları…
Her hamle, bölgeyi tahakkümü altına almak isteyen adamların totaliter zihniyetlerini ifşa etti. Kamuoyu, hesap verebilirlik, tarih, kültür, kimlik onlar için hiçbir anlam ifade etmiyordu. Bu adamlar orada her daim yönetmek, sahip olmak ve emretmek için vardı. Diğer herkes sadece ve sadece onlara itaat etmek zorundaydı.

Trump Deklarasyonu
Ve böylece üçüncü ve son gelişmeye geldik. Balfour Deklarasyonu’nun 100. yıldönümünde Trump, Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıyan kendi deklarasyonuyla hızla devreye girdi. Eğer ki ilk iki gelişme bölgede sarsıntılara yol açtıysa üçüncüsü depremi tetikledi.
Washington’ın en uzun süreli müttefiklerinden ikisi olan Ürdün’ün Abdullah’ı ve Filistin’in Abbas’ı gemiyi resmen terk etti. Ürdün Türkiye’ye, Suriye’ye ve İran’a elini uzatırken Abbas da ABD’nin arabuluculuk için uygun aktör olmadığını ilan etti. Türkiye ile BAE arasındaki sessiz savaş, yüksek sesli bir savaşa dönüştü.
Ağız dalaşı bir retweet üzerinden patlak verdi. BAE Dışişleri Bakanı Abdullah bin Zayid en-Nahyan, İngilizlere karşı Medine’yi müdafaa eden Fahreddin Paşa’yı halkın mallarını ve Hz. Muhammed’in kutsal emanetlerini çalmakla suçlayan bir tweeti paylaştı.
Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın cevabı ise şu oldu: “Benim ecdadım Medine’yi müdafaa ederken, be terbiyesiz, senin ecdadın neredeydi?” 
Erdoğan pazartesi günü ziyaret ettiği Sudan’da söyleminin çıtasını yükseltti. Orada Türkiye bir dizi geniş kapsamlı stratejik, askeri ve iktisadi anlaşmayı ilan etti.
Sudan Mısır için hayati. Afrika’ya açılan bir kapı olan büyük bir ülke. Son iki yıldır Suudi Arabistan’la ilişkilerini düzeltmeye çalışıyordu. Bu süreçte Türkiye ve Katar’la işbirliğini kesmiş ve bunun sonuçları Libya’nın her yerinde İslamcı milisler tarafından hissedilmişti. Bugün ise Sudan bir kez daha cenah değiştiriyor.

Bir Sudan mesajı
Daha evvel de yazdığım gibi Sudan, Yemen’deki Suudi öncülüğündeki koalisyona en büyük sayıda kara birliğini sağlama rolünden bıkıp usanmış durumda [Z.T.K. Sözkonusu yazının tercümesini okumak için TIKLAYINIZ]. Gayriresmi haberlere göre Sudanlıların Yemen’den askerlerini çekme süreci çoktan başladı bile.
Erdoğan’ın ziyaretinden birkaç gün evvel Sudan, Mısır’ın Kızıldeniz’de kimsenin yaşamadığı Tiran ve Sanafir adalarını Riyad’a devretmeyi kabul ettiği Suud-Mısır deniz sınır anlaşmasına itirazını BM’yi bildirdi. Bu anlaşma Sudan’ın da nasırına bastı. Zira sözkonusu anlaşmayla Suudiler, Sudan ile Mısır arasındaki Halayib üçgeni denilen ihtilaflı sınır bölgesini Mısır’ın bir parçası olarak tanıdılar.
Erdoğan’ın ziyareti, Sudan’ın Riyad’a ve Kahire’ye bir mesaj yollaması için iyi bir fırsattı. Türkiye Cumhurbaşkanı, doğudaki Kızıldeniz’de bulunan Sevakin adasını geliştirmek üzere kendilerine tahsis edildiğini duyurdu. Burası, günümüz modern donanması için hiçbir stratejik değeri olmayan harap haldeki bir Osmanlı donanma limanı.
Ancak aynı ziyarette Türkiye, Katar ve Sudan genelkurmay başkanları arasındaki askeri anlaşma önemliydi.
Sudan’ın mesajı Suudiler tarafından fark edildi. Ukaz gazetesi, Türkiye’nin adayı yeniden inşa etmesine izin verıimesi kararını “Arap milli güvenliğine yönelik açık bir tehdit” olarak niteledi. Gazete şöyle dedi: “Türkiye, askeri yardım sunarak ve Afrika ülkelerinde kendisine üsler kurarak Afrika Boynuzu’nda hegemonyasını dayatmaya çalışıyor. Kahire-Ankara ilişkileri gerginken ve Mısır-Sudan arasında Halayib ve Şalatin ihtilafları tırmanırken Sudan’da askeri üsler kurmak Mısır devletine karşı apaçık bir tehdittir.”

Gecenin zafer sarhoşluğunun ardından ertesi sabahın sendromu
Peki, bir yıllık nefes kesici dramanın ardından Arap dünyasının yeni şekli neye benziyor? Suudi Arabistan’ın nüfuz alanı daraldı. 2017’ye altı Körfez ülkesinin başı olarak girmiş ve [mayıs ayında] nüfusu Müslüman çoğunluklu 55 ülkenin liderini Trump’ın radikal İslam dersini dinlemesi için ülkesine davet etmişti.
2017’yi bu destekte bir kan kaybıyla bitiriyor. Zira Suudiler Lübnan’ı tamamen kaybettiler.
Bir Sünni siyasetçinin deyimiyle, eğer ki İran, Lübnan’daki kamuoyunu Suudi Arabistan aleyhine çevirmek için milyarlarca dolar harcamış olsaydı, Suudilerin Hariri’yi istifaya zorlamaya çalışmakla kendi kendilerine verdikleri kadar büyük bir zarara yol açamazlardı.
Muhammed bin Selman Trump’ı ve İsrail’i kendi yanında tuttuğu sürece bunu bir mesele olarak görmüyor. Ama bu hesapta da üç hata var.
Birincisi, Trump’ın ABD başkanı olarak görevini sürdüreceği varsayımı. [Z.T.K. Trump’ın eski baş stratejisti] Steve Bannon bile bundan şüpheli. Vanity Fair dergisine verdiği mülakatta Bannon, Trump’ın azledilmeden ya da Anayasa’nın 25. ek maddesine dayanarak kabine tarafından görevinden alınmadan dört yıllık başkanlık süresini tamamlama şansını sadece %30 olarak görüyor [Z.T.K. Sözkonusu yazıyı okumak için TIKLAYINIZ].
Trump’sız bin Selman’ın büyük planı paramparça olur. Zira her kim olursa olsun bir sonraki Amerikan başkanı aynı felaket yolu izlemeyecektir.
İkincisi, yeniyetme Suudilere kıyasla Washington siyasetini daha kurnazca okuyan İsrail. Bu yüzden sahada daha fazla fiilî gerçeklikler yaratmak ve Kudüs çevresinde inşa ettiği yerleşimlerin duvarına son tuğlayı yerleştirmek için acele ediyor.
İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu aceleci biri. Büyük Kudüs’ün ilhakını tamamlamakla kalmayıp henüz iktidardayken Trump’a bunu imzalatmak da istiyor.
Üçüncü hata, bin Selman’ın Kudüs kararında. Trump’ın deklarasyonu, sadece bir gece içinde, 2011 Arap Baharı’yla ve ardından karşı-devrimlerle gündemden düşen Filistin çatışmasını bir kez daha Ortadoğu’nun temel meselesi haline getirdi. Artık Suriye temel mesele değil.
Sonuç olarak Filistinlilerin Üçüncü İntifada’yı başlatmaktan başka bir seçeneği olmayacak. İsrailli güvenlik şefleri çoktandır siyasi amirlerini sahadaki ruh hali konusunda uyarıyorlar. Gazze’deki gerilimin 2014 Gazze çatışmasının arifesindeki gerilimi hatırlattığını söylediler. [Z.T.K. The Times of Israel’de yayınlanan ilgili haberi okumak için TIKLAYINIZ]
2018’i bekleyen şey işte tam da bu. Yeni Suudi tiranı Muhammed bin Selman’ın bölgesel hegemon olma hırslarıyla yükselişi, şu an Türkiye ve Sudan’ın askeri ve İran’ın da lojistik desteğini alan Katar cenahını yeniden harekete geçirdi.
Filistin davası, yeniden ilgi odağına ve iki cenah arasındaki ihtilafların merkezine dönüştü. Siyasal İslam güçlü bir oyuncu olarak geri dönüyor. Yemen’de bütün kartları tüketmiş olan hem Suud’un Muhammed bin Selman’ı hem de BAE’nin Muhammed bin Zayid’i şimdilerde Islah Partisi liderlerine kur yapıyorlar. Siyasal İslamcılar, Kudüs meselesi üzerinden Ürdün’deki ve Arap dünyasındaki gösterilerde güçlerini gösterdiler.
Yıl, kendi hayallerine göre ve kendi kazançlarına olacak şekilde Ortadoğu’yu yeniden düzenleyebileceklerini düşünenler için kesin sonuç [aldıkları zannı] ile başladı. [Zafer sarhoşluğuyla] Kendi kendilerine verdikleri baş ağrısından henüz daha yeni uyanıyorlar.