Middle East Eye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Middle East Eye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Mayıs 2022 Cuma

Ö.AŞUR: PUTİN’İN ORDUSU UKRAYNA’DA NASIL IŞİD GİBİ SAVAŞIYOR?

 

PUTİN’İN ORDUSU UKRAYNA’DA NASIL IŞİD GİBİ SAVAŞIYOR?

Ömer Aşur (Doha Lisansüstü Çalışmalar Enstitüsü’ndeki Eleştirel Güvenlik Çalışmaları Programı’nın kurucu başkanı ve Arap Araştırma ve Politika Çalışmaları Merkezi’ndeki Stratejik Çalışmalar Birimi’nin başkandır)

Middle East Eye, 9.5.2022

Tercüme: Zahide Tuba Kor

 

NOT: Bu tercüme Perspektif web sitesinde 17.5.2022 tarihinde yayınlanmıştır.   https://www.perspektif.online/putinin-ordusu-ukraynada-nasil-isid-gibi-savasiyor/

“How Putin’s army fights like Islamic State in Ukraine” başlığıyla yayınlanan yazının İngilizcesini okumak için TIKLAYINIZ. 

NOT: Blogda yer alan 850 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.

Kaynak göstermeden blogdaki yazı, tercüme ve infografikleri kullanmamanız önemle rica olunur.

 

Spot: Rusya’nın Ukrayna’da uyguladığı, konvansiyonel güçle kazanımları güvence altına alan yoğun hibrit savaş taktiği militan grubun taktiklerini yansıtıyor. Putin’in ordusunun, İslam Deveti’nin Irak, Suriye ve Libya’da karşı karşıya kaldığı kaderin aynısıyla Ukrayna’da yüzleşmesi muhtemel: Olağanüstü operasyonel zaferler, ama sonunda stratejik mağlubiyet.

 

Şubat 1993’te eski CIA başkanı James Woolsey, Soğuk Savaş sonrası ortamı şu meşhur sözle tanımlamıştı: ABD ve müttefikleri büyük bir ejderhayı (Sovyetler Birliği) öldürdü; ancak kendilerini yılanlarla dolu bir ormanla (başarısız devletlerdeki savaş ağaları, terörizm ve çeşitli devlet-altı tehditlerle) buldular. 

David Kilcullen bir başyapıtında,  “ejderhalar”ın (uluslararası ve bölgesel güçlerin) askerî etkinliklerini artırmak için “yılanlar” (devlet-altı aktörler) gibi savaşabileceğini öne sürmüştü. 

Rus kuvvetleri Ukrayna’da her iki savaş yöntemini de kullandı. Sözde “İslam Devleti Örgütü” (İD) tarafından kullanılanlara benzer taktiklere başvurdu. Bu taktikler ideolojiden bağımsız ve savaşta etkili. Bunların çoğu yasaklanmış olup sonuçları savaş suçu teşkil edebilir.

İslam Devleti Nasıl Savaşır?

İD ve selefi Irak İslam Devleti (IİD), 2011’de Suriye’nin ve 2014’te Libya’nın bazı bölgelerini işgal etmek için “özel askerî operasyonlar”ına başladı. Örgüt, hedeflediği bölgelerdeki mevcudiyetini başlangıçta inkâr ederken –benzer düşüncedeki örgütleri ve bireyleri kendine çekerek, düzmece paravan sivil örgütler oluşturarak, hedeflenen bölgelerdeki cemaat liderleri hakkında istihbarat (ve “çamur atacak bilgiler”) toplayarak– hem isyancıların hem de rejimin güvenlik ve askerî yapılanmalarına sızmak için örtülü operasyonlara bel bağladı.

Bu operasyonlar “yetkili casuslar”, yani suikast düzenleme, bombalama, rüşvet verme, adam devşirme, hedeflenen bölgelerin haritasını çıkarma ve yerel fraksiyonları ve toplulukları belirleme kinetik araçlarına ve yetkisine sahip istihbarat şefleri tarafından yönetildi. Bu “yetkili casuslar”ın en meşhuru, daha ziyade Hacı Bekir olarak bilinen Samir el-Khlifawi idi.

İzlenen bu yöntem meyvesini verdi. Eylül 2013 itibarıyla İD, neredeyse tamamen şehir terörizmi taktiklerine ve sızma operasyonlarına dayanarak Rakka şehrinde hâkim silahlı örgüt haline geldi.

Bu eylemleri hem Esed rejiminin hem de silahlı muhalefetin konvansiyonel cephaneliklerine baskınlar ve yağmalamalar izledi ve bu sayede İD değişip dönüştü, daha üst bir modele evirildi.

Benzer bir yöntem 2015’te Libya’nın Sirte şehrinde ve güney Filipinler’den batı Libya’ya ve daha yakın zamanda Batı Afrika’ya titizlikle seçilmiş bir dizi ilçe ve şehirde uygulandı.

Rusya Ukrayna’da Nasıl Savaşıyor?

“İyi halk-kötü yönetim ayrımı (Ukrayna’da) işlemiyor. Bu gerçeğin kabul edilmesi, Nazilerden arındırma politikasının temelidir… ‘Ukrayna’ ismi, görünen o ki, tamamen Nazilerden arındırılmış herhangi bir devletin ismi olarak korunamaz… Nazilerden arındırma kaçınılmaz olarak Ukraynalılardan arındırma olacaktır.”

Rus resmî haber ajansı RIA Novosti’de yayınlanan nahoş bir makaleden bu alıntılar, ayak uydurmayan halklara karşı kitlesel şiddeti ve mevcut devletlerin tasfiyesini meşrulaştıran bir propaganda türünü temsil ediyor. Bu, İD’ninki de dahil, diğer modern tarihî bağlamlarda kullanılan propaganda türlerine benziyor.

Ancak Rusya ve İD’nin taktikleri arasındaki paralellikler propagandayla bitmiyor. Vladimir Putin yönetimindeki Rus silahlı kuvvetleri ve İD’nin muharip birlikleri tarafından kullanılan savaş yöntemlerinde de benzerlikler bulunabilir.

Rusya ve yerel vekilleri, Şubat 2014’te Kırım’da ve Nisan 2014’te Donbas’ta 2012-2014 yılları arasında İD ve selefleri tarafından kullanılanlara çok benzer taktiklere başvurdular.

Mesela hem Rusya hem de İD düzmece paravan sivil örgütler, adam kaçırma ve suikast, propaganda ve dezenformasyon kampanyaları, psikolojik harp ve üst düzey rütbelilerin sızması taktiklerini kullandı. Rusya başlangıçta bu taktikleri (maskirovka) uyguladığını kabul etmedi; İD de öyleydi.

Rusya, stratejik kazanımlarını güvence altına almak için Kırım’da Doğu Avrupa tarihinin en büyük hava saldırısı operasyonlarından birini gerçekleştirdi ki İD hiçbir zaman böyle bir askerî kapasiteye sahip olmadı.

Kapasitelerdeki büyük farka rağmen, yoğun hibrit savaşa eşlik eden konvansiyonel bir kuvvetle kazanımların güvence altına alınması, Haziran 2014’te Irak’ta Musul da dahil birçok şehirde defalarca uygulanan İD benzeri bir yöntem.

Rusya Mart 2014’ün sonunda Ukrayna’nın en önemli jeostratejik bölgesini asgari düzeyde bir dirençle işgal edince, Nisan 2014’te Donbas bölgesi de dahil Doğu Ukrayna’daki çeşitli şehirlerde benzer bir yöntem uygulandı. Bu operasyonlara öncülük edenler, Kırım’ın işgalini yönetmiş GRU komutanları olup bunlardan en bednamı Albay Igor Gurkin’di.

Donetsk, Luhansk, Harkiv, Dnipro ve diğer yerlerdeki bu operasyonların sonuçları, kısmi ile tam başarısızlık arasında değişiyordu. “Harkiv Halk Cumhuriyeti” 7-8 Nisan 2014 tarihleri arasında 24 saat bile sürmedi. Ukrayna’nın Rusça konuşulan bu en büyük şehrinde Ukraynalı Rusça konuşanlar, Putin’in vekil cumhuriyetini hızla devirdi.

Tecavüz ve El Yapımı Patlayıcılar

Şimdi hızlı ileri sarıp 2022’ye geçelim; İD ile Putin’in savaş biçimleri arasındaki benzerlikler artık daha da belirgin. Sosyal medyada aşırı vahşetin teşhiri, savaş esirlerinin infaz edildiği iddiası, Buça ve İrpin’de kimliğe dayalı infazlar, tecavüz ve diğer cinsel şiddet biçimlerinin tümü birer savaş suçu. İD tarafından bunlara, bir topluluğa –özellikle de kuzey Irak’taki Yezidilere– hükmetmek veya onu yok etmek için psikolojik harp araçları olarak başvuruldu.

Bir savaş suçu olarak tecavüz, daha evvel defalarca, bilhassa birinci ve ikinci Çeçen savaşları sırasında Rus silahlı kuvvetlerinin unsurları tarafından bir silah olarak kullanıldı. 160. Tank Muhafız Alayı’ndan tecavüzcü subay Albay Yuri Budanov vakası, belki de ayyuka çıkmış olanların en reziliydi. Uluslararası Af Örgütü, Memorial ve diğer insan hakları örgütleri öne sürülen başka vakaları da belgeledi.

Bir Rus askeri ile eşi arasında Ukraynalı kadınlara tecavüzle ilgili bir görüşmenin dinlemeye takılması oldukça ürkütücü bir gelişme. Resmî Rus televizyonu ve diğer medya kuruluşlarındaki propagandanın yoğunluğu, muhtemelen bu davranışa doğrudan veya dolaylı katkıda bulunuyor.

Bilhassa manevralar ve geri harekâtlarda el yapımı patlayıcılara (EYP’ler) ve EYP’ye dayalı silah sistemlerine bel bağlamak İD’nin yenilikçi savaş tarzının bir alametifarikasıydı.

Ocak 2014 ile Aralık 2015 arasında Rusya ve Rus öncülündeki ayrılıkçı güçler (RLF’ler), 24’ü araç kaynaklı ve yine 24’ü uzaktan kumandalı EYP saldırısı olmak üzere toplamda 600 küsur kez EYP kullandı.

2022’de çocuk parkları ve okul bahçeleri de dahil kentsel alanlarda Rus muharebe birliklerinin arkalarında bıraktıkları EYP’lerin ve mühimmatların yoğunluğu, ölçeği, kapsamı ve yerleri, askerî açıdan hem şok edici hem de anlaşılması zor.

İngiltere’nin en tecrübeli terörist bombalarını imha uzmanı Binbaşı Chris Hunter, “Irak’takinin kötü olduğunu düşünmüştük, ancak Ukrayna’daki devasa boyutta” dedi.

Ukrayna’nın devlet acil durum hizmetlerindeki yetkililer, şimdiye kadar mayın temizleme uzmanlarının binlerce EYP ve bubi tuzağı da dahil 70 binden fazla patlayıcı düzeneği temizlediği iddiasında. Bunların 18 bini aşkını yalnızca Kiev Bölgesi’nde imha edildi.

Dini Kullanmak

İD ayrıca harekete geçirmek, adam devşirmek, saldırganlığı ve kitlesel şiddeti haklı çıkarmak için dinî metinleri kötüye kullanması ve silaha dönüştürmesiyle meşhur. Örgüt, tarihî olayların yanlış ve/veya seçici versiyonlarına dayalı anlatılar oluşturma, bunları bağlam dışı dinî metinlerle kaynaştırma ve ardından multimedya etkisini kullanarak geniş çapta yayma konusunda uzman. Sonuç olarak İD, kendini adamış binlerce yabancı savaşçıyı ve ulusötesi destek ağlarını seferber edebildi.

Ukrayna’ya karşı saldırganlığı dinen meşrulaştırma Rus propagandasında da eksik olmadı.

Moskova Patriği Kirill, yalnızca “özel harekâtı” meşrulaştırmakla kalmadı, aynı zamanda Ulusal Muhafızların (Rosgvardiya) başkomutanı General Viktor Zolotov’a askerleri ve savaşı kutsamak için bir ikona hediye etti.

Rosgvardiya’nın askerleri arasında, Çeçenistan’ın en yüksek dinî otoritesi konumundaki eski müftü ve isyancıdan dönme devlet başkanı Ahmed Kadirov’un oğlu Ramazan Kadirov’un taburu (Kadırovtsi) da var.

Ramazan, muharebe görevini üstlendikleri Mariupol şehrinin yıkıntıları arasında “Allahu Ekber” diye bağıran Kadırovtsi-Rosgvardiya askerlerinin bir videosunu Telegram hesabından yayınladı.

Operasyonel Zaferler, Stratejik Mağlubiyet

Tıpkı İD gibi, Rus silahlı kuvvetleri de yapısal bir krizden muzdarip: Stratejik hedeflerine ulaşmak için sınırlı insan gücü. İD, ister devlete bağlı isterse devlet dışı güçlere karşı verdiği savaşların kahir ekseriyetinde hem savaşçı hem de silah bakımından üstün durumda değildi.

Başlangıçtaki stratejik hedefleri göz önüne alındığında Rusya da benzer bir krizden muzdarip. 130 tabur taktik grubuyla, yüksek yıpratma oranı, güçlü yerel direniş düzeyi ve Ukrayna’ya eşi benzeri görülmemiş NATO desteği ve uluslararası yardım karşısında 604.000 kilometrekarelik bir alanı kontrol edemez.

İD’nin 2013-2015 yılları arasında birçok taktik ve (neredeyse mucizevi) operasyonel zaferi söz konusuydu; tıpkı Rusya’nın 2014 ve 2022’deki zaferi gibi. Bununla birlikte İD, kısmen sınırlı insan gücü, yerel direniş, düşmanlarına dış destek ve genel gayrimeşru ve suç sayılan davranışı nedeniyle bu zaferlerin hiçbirini güvence altına alamadı.

Putin’in ordusu da benzer yapısal, askerî, ahlaki ve hukuki meydan okumalarla karşı karşıya. İD’nin Irak, Suriye ve Libya’da karşı karşıya kaldığı kaderin aynısıyla Ukrayna’da yüzleşmesi muhtemel: Olağanüstü operasyonel zaferler, ama sonunda stratejik mağlubiyet.

 

 


21 Mayıs 2021 Cuma

D.HEARST: KUDÜS PATLAMAYA HAZIR, DÜNYA UYARILMADIK DİYEMEZ

  

KUDÜS PATLAMAYA HAZIR, DÜNYA UYARILMADIK DİYEMEZ

David Hearst (Middle East Eye internet sitesinin kurucu ortağı ve genel yayın yönetmeni İngiliz gazeteci)

Middle East Eye, 30 Nisan 2021

 

NOT: Bu özet tercüme Perspektif web sitesinde 8.5.2021 tarihinde yayınlanmıştır. https://www.perspektif.online/kudus-patlamaya-hazir-dunya-uyarilmadik-diyemez/

“Jerusalem is ready to explode - the world can’t say it wasn’t warned” başlığıyla yayınlanan yazının İngilizcesini okumak için TIKLAYINIZ. 

NOT: Blogda yer alan 850 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.

Kaynak göstermeden blogdaki yazı, tercüme ve infografikleri kullanmamanız önemle rica olunur.

 

Özet: Filistinliler için Biden’ın veya dünyanın geri kalanının nasıl tepki vereceği artık herhangi bir önem taşımıyor. Uluslararası toplum tarafından yüzüstü bırakılmış, medya tarafından ihmal edilmiş, çoğu Arap devleti tarafından ihanete uğramış, ihtiyaçlarını karşılamaktan uzak bir liderlik tarafından göz ardı edilmişken artık kaderleri sadece ve sadece kendi ellerinde ve sokaklarda. Zaten hep böyleydi.

 

Eski Amerikan Başkanı Donald Trump’ın damadı ve Ortadoğu elçisi Jared Kushner’ın Arap-İsrail çatışmasının bittiğini açıklamasının üzerinden ancak bir ay geçti.

Wall Street Journal’daki yazısında Kushner, İsrail’le son Arap normalleşme dalgasının tetiklediği “siyasi deprem”in henüz bitmediğini ilan etti. (…) Yahudiler ile Araplar arasında yeni dostane ilişkiler gelişiyordu. (…) Suudi Arabistan da sıradaydı. Kushner muzaffer bir edayla “Arap-İsrail çatışması olarak bilinen şeyin artık son kalıntılarına şahit oluyoruz.” diye yazdı.

Başkan George W. Bush’un Irak işgali akabinde o meşum “Görev Tamamlandı” ifadesinin asılı olduğu uçak gemisinden inmesinden bu yana hiçbir Amerikalı bu kadar küstahça bir şey yazmamış ve bu kadar hatalı çıkmamıştı. (…)

Kushner hiçbir pişmanlık duymuyor. Haklı olduğundan emin, çünkü kendi safında Tanrı var. Kushner yalnız da değil; seküler milliyetçiler bile yetmiş yıllık çatışmanın geri dönülemez şekilde sona erdiğini düşünüyor. 

Azınlığın Hükmetmesi

İsrailli olmak, art arda toprak zaferleri kazanmak demektir: Golan Tepeleri, Doğu Kudüs, çevresindeki yerleşimler, Ürdün Vadisi. (…)

İsrail’in kendisini, nehir ile deniz arasındaki yegâne devlet olarak kurmasının üzerinden çok uzun zaman geçti; yanı başında başka herhangi bir siyasi kimliğe gittikçe daha fazla müsamahasız. Çatışmaya buldukları çözüm, Yahudi azınlığın Arap çoğunluğa hükmetmesi.

Filistinli olmak ise darbe üzerine darbe almak demektir: ABD’nin Kudüs’ü İsrail’in bölünmez başkenti olarak kabul etmesi; Beyaz Saray’da bir zamanlar “İsrail olmasaydı ABD onu icat ederdi” diyen yeni bir başkanın bulunması; henüz daha İsrail’i tanımamış Arap ülkelerinin bile İsrail’de yatırım ve ticaret yapmak için balıklama atlaması.

Filistinlilerin liderliği yalnızlaşmış ve ümitsizce bölünmüş durumda. 29 Nisan’da Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas 15 yıl aradan sonra ilk kez gerçekleştirilecek seçimleri resmen erteledi. Bahanesi, İsrail’in Kudüslülerin oy kullanmasına izin vermeyi reddetmesiydi. (…) Ancak herkesin bildiği gibi, bu süresiz gecikmenin nedeni, Abbas’ın sandık başına gitmesi durumunda alacağı kaçınılmaz darbeydi. Partisi el-Fetih üç listeye ayrıldı ve liderlik ettiği liste bunlardan en az rağbet göreni. Abbas’ın halktan yetki alma arayışı giderek daha sıkıntılı hale geliyor.

Çatışmanın sonu işte böyle görünüyor. Kushner ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun hesabına göre, Filistinlilerin çıkarlarına en uygun şeyin pes etmek olduğunu anlamaları an meselesi; ayrıca Filistinlilerin zaten kendilerine ait bir devletleri var: Ürdün. 

Zaferin Eşiğinde Tehlike Zirvede

Bunların hepsi tehlikeli birer hayal ürünü. İsrail’i bir Yahudi devleti olarak kurma projesi hiç bugünkü kadar tehlikeye düşmemişti, tam da zaferin eşiğinde olduğunu düşündüğü bir dönemde. Zira gümbürdeyen gerçek deprem, çatışmanın sonunu işaret etmediği gibi, Batı Şeria’da veya Gazze’de de cereyan etmiyor. İsrail’i Kudüs’te ve 1948’de ele geçirdiği topraklarda sallıyor.

Bu, İsrail vatandaşı veya Kudüslü olan Filistinliler ile devletin kendisi arasında ve merkezinde de Kudüs var. Hiçbir duvar veya kontrol noktası İsrail’i bunun sonuçlarından koruyamaz.

Filistinli bir protestocu ile Mizrahi bir Yahudi televizyon muhabiri arasında cereyan eden şu konuşma, geçtiğimiz günlerde Kudüs’ün Eski Şehir girişindeki Şam Kapısı önünde kaydedildi: 

– Büyükbaban nerede doğdu?

– Büyükbabam nerede mi doğdu? Fas’ta. 

– Bu topraklarda değil, öyle değil mi? Büyükbaban burada değildi. Ve buraya daha evvel de gelmemişti, değil mi? 

– Yani ne demek istiyorsun? 

– Benim hem büyükbabam hem de onun babası burada doğdu. 

– Bana Fas’a dönmek zorundasın mı demek istiyorsun? 

– Bu topraklar senin için değil, bu topraklar senin değil. Kudüs bizimdir ve İslami bir şehirdir.

Çatışmanın kıvılcımını ateşleyen şey, Filistinlilerin Mescid-i Aksa’da namaz kıldıktan sonra her zaman gelip oturdukları Şam Kapısı önündeki avluda ve merdivenlerde bu defa oturmalarını yasaklayan karardı. Bu yılki kapatmanın nedeni Covid-19’du, ancak bu öfkeyi tetikledi. Göstericiler, “Yahudilerin Purim ve Fısıh bayramlarında kapatma işlemi mi yapmışlardı? Avluyu ve merdivenleri bizim için açmak zorundalar.” diyerek taleplerini dillendirdiler. 

Etnik Temizlik Kampanyası

Hayat tarzlarına yönelik çok daha ciddi tehditler var; ancak bu bölgenin kapatılmaya kalkışılması bardağı taşıran son damla gibi görünüyor. Kudüslüler organize bir etnik temizlik kampanyasıyla karşı karşıyalar. Ya inşaat ruhsatı olmadan inşa edilen evleri yıkmaya zorlanıyorlar ya da evlerinden kovulmakla yüz yüzeler. 2 Mayıs’ta Şeyh Cerrah mahallesinde yeni bir kovulma dalgası başlayacak ki bu da kitlesel protestolar için bir başka kıvılcım olabilir.

Yafa sahiline gelince, Filistinliler ile İsrailliler arasındaki çatışmaların başka bir nedeni var: sözde mevcut olmayanların mülkünün yerleşimcilere satılması. Bunlar, Arap sahipleri 1948’de Nekbe sırasında kaçmış ve şimdi Filistinli kiracıların kira mukabilinde ömür boyu kullanma hakkına sahip olduğu Yafa’daki mülkler. 

1948’de yeni kurulan İsrail devleti, o dönem ülkedeki tüm gayrimenkullerin %25’ini teşkil eden Yafa’daki bu mülkleri istimlak etti. Üç yıldır İsrail’in devlete bağlı konut şirketi Amidar, kiracılara bu mülkleri satın alma hakkı sundu, ancak maddi güçlerinin yetmeyeceği fahiş fiyatlara.

Bu satış bir anda bir parlama noktası oldu. Haftalardır Yafa’daki Filistinliler gösteri yapmak üzere toplanıyorlar. Arapça ve İbranice “Yafa satılık değil” diyen duvar yazıları giderek artıyor. Buradaki belirgin niyet, şehrin Arap nüfusunu Yahudi yerleşimcilerle değiştirmek.

El-Acemi mahallesindeki bir konuttan tahliyeyle karşı karşıya olan el-Carbo ailesinden iki Filistinlinin, bir Yeşiva [ultra Ortodoks Yahudilerin dini okulu] müdürü olan Haham Eliyahu Mali’ye mülkü görmeye kalkıştığında söylendiğine göre saldırmasının ardından polis, yerleşimciler ve Yafa Filistinlileri arasında çatışmalar yaşandı. Amidar şirketi, mülkün Filistinli sakinlerini kapı dışarı edip onu bir sinagoga dönüştürmek isteyen hahama satmayı planlıyor.

Kuzeydeki Ümmü’l-Fehm şehrinde ve [İsrail içinde Filistinli nüfusun çoğunlukta olduğu Batı Şeria’ya yakın] Kuzey Üçgeni ile Celile’deki diğer Arap ilçelerinde ise bir başka protesto nedeni var. Arka arkaya sekiz Cuma’dır on binlerce Filistinli, silahlı çetelerin şiddetine karşı polisin eylemsizliğini protesto ediyor. Bu protestoların her birinde Filistin bayrağı yeniden ortaya çıktı. Atılan sloganlar ve söylenen marşlar işgale karşı olup bunların hepsi İsrail’in 1948 sınırları içinde cereyan ediyor.

(…) 

Yeni Bir Nesil

Protestocular genç, korkusuz ve lidersiz. Buralarda ne el-Fetih’in ne de Hamas’ın hâkimiyeti var. Herkes kendisini İsrail vatandaşı olarak değil, toprakları ve hakları İsrail devleti tarafından ele geçirilen Filistinliler olarak görüyor. Filistin milli sloganlarını atıyorlar.

Bu arada güneydeki Necef’te İsrail buldozerleri bir rekora imza attı. Aynı köyü, Arakib’i tam 186. defa yıktılar. Gerilim ülke çapında; kuzey, güney, doğu, batı her yerde. Bu yayılan isyanın merkez üssü ise Ümmü’l-Fehm veya Yafa değil, Kudüs. Her şafak vakti otobüsler 1948 sınırları içerisindeki Filistin ilçelerinden insanları ibadet için getiriyor. Bunlara Mescid-i Aksa’nın muhafızları yani “Murabıtlar” deniyor.

(…)

Bu protestocuların tamamı yeknesak biçimde dini motivasyon sahibi olmadığı gibi, çoğu toplumsal anlamda muhafazakar da değil. Tıpkı Birinci İntifada’daki gibi, parça parça, ulusal bir protesto hareketi oluşuyor; ancak bu sefer Batı Şeria veya Gazze’de değil, Kudüs’te ve bizzat İsrail’in 1948 sınırlarında gerçekleşiyor.

Yeni bir nesil sokaklara çıkma zaruretini yeniden keşfediyor. Yeni bir eksen oluşuyor. Kudüs’ten Ramallah’a doğuya doğru değil, Kudüs’ten Yafa’ya batıyı yöneliyor. İsrail’deki güvenlik güçleri nasıl tepki vereceklerini bilmiyor. İsrail gazetesi Yediot Aharonot’a göre, nasıl tepki verileceği konusunda güvenlik güçlerinin çeşitli birimleri arasında ciddi ihtilaflar var.

(…) 

Kudüs Patlamanın Eşiğinde

Havayı benzin sarmış durumda. Bir başka kıvılcımın çakması fazla uzun sürmeyecek. Kudüs bir patlamanın eşiğinde.

İsrail’in uluslararası müttefikleri arkalarına yaslanıp yeni bir ayaklanmaya kaçınılmaz olarak eşlik edecek ölümleri ve kan dökülmesini bekleyecekler mi? Joe Biden, sözümona insan haklarını desteklemeye dayalı bir dış politika belirleyerek Amerikan liderliğini yeniden canlandırma girişimde. Biden yönetimi, Amerikan tarihinde Ermeni soykırımını tanıyan ilk yönetim oldu.

Formun Altı

Ancak Biden gerçekten bir fark yaratmak istiyorsa geçmişi değil, hâlihazırda burnunun dibinde cereyan eden şeyleri dillendirmeli. Yeni başkanın insan haklarına bağlılığı eğer gerçekse (…) tarihten bahsetmemeli, bilfiil tarih yapmalı. Biden, insan haklarının en büyük seri ihlalcisiyle işe başlamalı; yani İsrail’le…

Uluslararası alanda uzlaşılmış ırk ayrımcılığı (apartheid) tanımına uyan adaletsizlikler ve ayrımcılıklar yaşandığı konusunda artık hiçbir şüphe duyulamaz. Art arda insan hakları örgütleri, ırk ayrımcılığının varlığını kanıtlayan teferruatlı ve bilimsel raporlar hazırlıyor. Geçen ay böyle bir rapor hazırlayan [İsrailli insan hakları örgütü] B’Tselem’di; bu ay İnsan Hakları İzleme Örgütü. Biden bu kanıta meydan okuyor mu? Bu raporların uydurma olduğu konusunda İsrail’le hemfikir mi?

Kanıtların ağırlığı artık göz ardı edilemez boyutta; insan hakları ihlalleri her gün yaşanan birer vakayı adiye.

Yalnızca yerleşimciler ya da aşırı sağ değil, İsrail devletinin bizzat kendisi, topraklarını ele geçirdiği halk üzerindeki egemenliğini zorla kabul ettirme konusunda günbegün daha da aşırılaşıyor. (…)

İsrail’in iki Arap devletiyle imzaladığı İbrahim Mutabakatı bir yanılsamaydı. Netanyahu, Arap devletleriyle ilişki kurarak Filistin devletini bypass edebileceği ve Filistinlilerin haklarını görmezden gelebileceği hesabındaydı. Ama her iki konuda da vahim şekilde yanıldı.

Filistinliler için Biden’ın veya dünyanın geri kalanının nasıl tepki vereceği artık herhangi bir önem taşımıyor. Uluslararası toplum tarafından yüzüstü bırakılmış, medya tarafından ihmal edilmiş, çoğu Arap devleti tarafından ihanete uğramış, ihtiyaçlarını karşılamaktan uzak bir liderlik tarafından göz ardı edilmişken artık kaderleri sadece ve sadece kendi ellerinde ve sokaklarda. Zaten hep böyleydi.

Kudüs’te çatışmalar patlak verdiğinde önceden uyarılmamışsınız gibi davranmayın sakın.



15 Nisan 2021 Perşembe

J.COOK: İSRAİL SEÇİMLERİ: AŞIRI SAĞ MUZAFFER, TEK ENGEL NETANYAHU

 

İSRAİL SEÇİMLERİ: AŞIRI SAĞ MUZAFFER, TEK ENGEL NETANYAHU

Jonathan Cook (2001’den beri Nâsıra’da yaşayan ve Filistin-İsrail çatışmasıyla ilgili üç kitabı bulunan İngiliz gazeteci)

Middle East Eye, 29.3.2021

Tercüme: Zahide Tuba Kor

 

NOT: Bu tercüme Serbestiyet web sitesinde 5.4.2021 tarihinde yayınlanmıştır. https://serbestiyet.com/haberler/israil-secimleri-asiri-sag-muzaffer-tek-engel-netanyahu-55938/

“Israel election: The far-right is triumphant. The only obstacle left is Netanyahu” başlığıyla yayınlanan yazının İngilizcesini okumak için TIKLAYINIZ. 

NOT: Blogda yer alan 850 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.

Kaynak göstermeden blogdaki yazı, tercüme ve infografikleri kullanmamanız önemle rica olunur.

 

Özet: Gerek İsrail gerekse Batı medyasındaki, hükümet kurabilmek için kendi içinde çoğunluk oluşturamayan sağ ve sol iki eşit kampa ilişkin mevcut tüm yorumlar bir saçmalıktan ibaret. İsrail’de aşırı sağ büyük bir çoğunluğa sahip. Netanyahu’nun şahsiyeti üzerinden bir krize saplanmış olmasalardı kolayca bir hükümet kurabilirlerdi.

 

13 parti kendilerini iktidara taşıyabilecek koalisyon arayışı içinde İsrail’in karmaşık seçim sonrası aritmetiğiyle boğuşurken seçimlerin en önemli sonucu kolayca gözden kaçıyor. Köktendinci ve yerleşimci partiler, yani İsrail’in aşırı sağı, geçen hafta eşi benzeri görülmemiş kesin bir zafer kazandı.

En ihtiyatlı değerlendirmede bile bu partiler 120 üyeli mecliste 72 sandalyenin sahibi oldular. Aşırı sağ on yılı aşkın bir süredir devam eden Binyamin Netanyahu’nun kesintisiz yönetimini sağlama aldı. Bu nedenle gerek İsrail gerekse Batı medyasındaki, birbiriyle hasım ve hükümet kurabilmek için kendi içinde çoğunluk oluşturamayan sağ ve sol iki eşit kampa ilişkin mevcut tüm yorumlar bir saçmalıktan ibaret.

İsrail’de aşırı sağ büyük bir çoğunluğa sahip. Netanyahu’nun şahsiyeti üzerinden bir krize saplanmış olmasalardı kolayca bir hükümet kurabilirlerdi.

Aşırı sağa karşı duran, genel hatlarıyla ‘merkezciler’ diye adlandırılan partiler, işgal altındaki bölgeleri ele geçirmeye aşırı sağ kadar hevesli durumdalar; ama tabii daha el altından, dikkat çekmeden.

Toplamda 25 sandalye kazanan ‘merkez sağ’da iki parti (Gelecek Var ile Mavi ve Beyaz) yer alıyor. Hâlâ bir ‘barış kampı’ oluşturdukları iddiasını sürdürmeye çabalayan İşçi Partisi ve Meretz’in temsil ettiği ‘merkez sol’ ise 13 sandalye aldı. Son 10 sandalye, İsrail’in Filistinli vatandaşlarından oluşan büyük azınlığı temsil eden çeşitli partilere gitti.

Hem aşırı sağ hem de ‘merkezciler’, Siyonizmin yerleşimci-sömürgeci ideolojisinin farklı versiyonlarına mensuplar. Dışarıdan bakanlar için iki kamp arasındaki benzerlikler farklılıklara kıyasla daha kuvvetli gibi görünebilir. Nihayetinde -Meretz Partisi istisna- her iki kanat da Filistinlilerin boyun eğdirilmesini ve uzaklaştırılmasını istiyor.

‘Merkezciler’, Siyonizmin savunmacı/apolojetik kanadı. İsrail’in yurtdışındaki imajından endişe duyuyorlar. Bu da demek oluyor ki, hakları değil, -Oslo Anlaşmalarının önerdiği gibi- Yahudiler ve Filistinliler arasında toprakları bölmeyi vurguluyorlar, tabii en azından görünüşte. Merkezcilerin en büyük korkusu, ırkçı ayrımcı bir devleti yönetiyormuş gibi görünecek olmaları.

Yahudi üstünlüğü

Hâlihazırda meclisin yüzde 60’ını oluşturan aşırı dinci ve yerleşimci partiler ise aksi görüşte. Onlar, -açıkça bir ırkçı ayrımcı sistem kurmak için- hakları bölmeyi yeğliyorlar, tabii eğer toprağı bölmeyi engelleyebilirlerse. Tüm bölgeyi -ve tercihan sadece Yahudiler için- istiyorlar.

Başkalarının ne düşündüğünü pek de önemsemiyorlar. ‘Yahudilik’ dinî mi yoksa etnik-milliyetçi terimlerle mi tanımlanmalı konusunda kendi aralarında anlaşamasalar bile hepsi de Yahudi üstünlüğü ideolojisini onaylıyorlar. 2018’de Netanyahu hükümeti, Yahudi Ulus-Devlet Yasası üzerinden bu dünya görüşünü yasallaştırma sürecini başlatmıştı.

Aşırı sağ, anavatanlarını Avrupa önderliğindeki Siyonist hareketin son 100 yıldır sömürgeleştirdiği yerli bir halk olan Filistinlileri, açıkça kendilerine ait olmayan topraklara izinsiz giren ya da istenmeyen misafirler olarak görüyor.

Merkezcilerin aksine aşırı sağ, işgal altındaki [yani Batı Şeria ve Gazze’deki] Filistinliler ile İsrail’in Filistinli olan ve daha aşağı vatandaş sayılan beşte birlik nüfusu arasında pek bir fark görmüyor. Tüm Filistinliler, nerede yaşarlarsa yaşasınlar ve statüleri ne olursa olsun, boyun eğdirilmesi gereken bir düşman olarak görülüyor.

Merkezcilerle ittifak

Peki, aşırı sağın geçen haftaki tartışmasız zaferi bu kadar barizken neden medya İsrail’in süregelen siyasi çıkmazı ve birkaç ay içinde beşinci seçime gitme ihtimali üzerine analizlerle dolu?

Eğer milletvekillerinin net bir çoğunluğu savunmacı/apolojetik olmayan Yahudi üstünlüğüne inananlardan müteşekkilse, Netanyahu niçin -tıpkı üçüncü seçimden sonra savaşla yoğrulmuş General Benny Gantz’ı koalisyon tuzağına düşürdüğü gibi- iktidarda kalmak için merkezcilere kur yapmaya devam ediyor? Ve neden bu seçimden sonra ilk kez destek vermesi için bir Filistin partisiyle [Mansur Abbas’ın Ra’am Partisi’yle] temas kurduğu söyleniyor?

Cevabın bir kısmı, aşırı sağın köktendinci ile daha seküler bileşenleri arasında ‘Yahudi yönetimi’nin ne anlama geldiği konusundaki derin anlaşmazlığa dayanıyor. Her iki bileşen de Yahudilerin Filistinlilerden üstünlüğüne odaklanıyor ve işgal altındaki topraklar ile İsrail arasında anlamlı bir ayrım yapmayı reddediyor. Ancak Yahudi egemenliğine dair telakkileri bambaşka. Bir hizip Yahudilerin emirlerini Tanrı’dan alması gerektiğini düşünürken diğeri Yahudi devletine dayanıyor.

Dahası, kimin Yahudi sayılacağı konusunda bile hemfikir değiller. Mesela İsrail Evimiz Partisi lideri Avigdor Lieberman’ın, eski SSCB’den göçmüş destekçilerinin birçoğunu hakiki Yahudi saymayan Şas ve Birleşik Tevrat Yahudiliği partilerinin aşırılıkçı hahamlarıyla ekmeğini paylaşması çok zor. Onlara göre ‘Ruslar’, Filistinliler kadar Yahudi toplumuna ait değiller.

Netanyahu’nun baskıcı gölgesi

Ancak daha da büyük bir engel, İsrail’in en uzun süre başbakanlıkta kalan siyasetçisi Netanyahu’nun şahsında.

Aşırı sağ, Netanyahu’nun çeşitli yolsuzluk suçlamalarıyla yargılanması karşısında büyük ölçüde istifini bozmuyor. İsrail’in kısa tarihi, liderlerinin nezaret ettiği büyük suçlarla dopdolu: Saldırı savaşları, zorla nüfus transferi, infazlar ve yağma, arazi hırsızlığı ve yerleşim inşası. Bunlarla kıyaslandığında Netanyahu’ya yöneltilen sahtekârlık ve rüşvet alma suçlamaları ıvır zıvır görünüyor.

Aşırı sağın Netanyahu ile sorunu daha karmaşık.

Netanyahu 1990’ların başından beri bu kampa nispeten rakipsiz bir şekilde önderlik ediyor. İsrail’deki en yetenekli, tecrübeli ve karizmatik siyasetçi haline geldi. Ve bu nedenle, başka hiçbir aşırı sağ lider şimdiye kadar onun baskıcı gölgesinin altından çıkamadı.

Lakabı Kral Bibi olabilir; ama aşırı sağın daha hırslı prensleri giderek huzursuzlanıyorlar. Onun yerini doldurmak için can atıyorlar. Bıçakları çektiler. Likud’daki çırağı Gideon Saar, geçen haftaki seçimlerde tam da eski patronunu devirmek umuduyla Yeni Umut adlı bir parti kurmuştu. Ama Netanyahu o kadar kurnaz ve tecrübeli ki rakiplerini zekice alt etmeyi sürdürüyor. Aşırı sağın zafiyetlerini istismar ederek rakibinin ölümcül hamlelerini savmayı başardı.

Netanyahu iki aşamalı bir strateji uyguladı. Yurtdışındaki algının aksine, aslında o, aşırı dinci ve yerleşimci kampın daha ılımlı şahsiyetlerinden biri. İdeolojik olarak Mavi ve Beyaz Partisi lideri Benny Gantz’a, dinî partilerin politikalarını dayatan hahamlardan ya da yerleşimci aşırıcılardan, hatta ve hatta kendi Likud Partisi’nin çoğunluğundan çok daha yakın.

Netanyahu, esasen dini ve yerleşimci partilerin enerjisini kullanıp kendi siyasi ve şahsi yararına seferber etme konusunda çok mahir olduğundan yurtdışında bir öcü haline geldi. Netanyahu’nun onlarca yıldır aşırı sağın en zararlı pozisyonlarını kuşatan bir söyleme itibar, devlet desteği ve entelektüel ağırlık katması nedeniyle İsrail toplumu giderek daha aşırılara kayıyor.

Bu seçimde İsrail’in en faşist partisi olan Yahudi Gücü’nü [Dini Siyonizm Partisi üst çatısı altında] meclise sokmaya yardımcı olan bir anlaşmaya bile aracılık etti. Gerekirse, kurmayı umduğu hükümete onları kabul edecektir.

Strateji gitgide zayıflıyor

Ancak Netanyahu’nun -İsrail standartlarında- görece ılımlılığı, en azından şimdiye kadar koalisyonlarına merkezcileri katmayı tercih ettiği anlamına geliyor. Bu tercih, Avrupalıları kızdırabilecek ve Washington’ı utandırabilecek, tamamen aşırı sağcı bir hükümetin aşırılıklarını dizginlemeye yardımcı olageldi. Keza merkezcilerle birbirine düşürdüğü aşırı sağcı partileri bölünmüş ve kendine bağımlı halde tutageldi.

Yerleşimcilerin prensleri eğer kendisini çok zorlarsa, onları değiştirmek için her zaman bir Yair Lapid (Gelecek Var) veya bir Benny Gantz (Mavi ve Beyaz) yahut bir Ehud Barak’ın (İşçi Partisi) aklını çelebilir.

Nitekim bugüne kadar kendinden başka kimseye sadık kalmadı. Ancak artık bu strateji gitgide zayıflıyor. Yolsuzluk davası ve bunun sonucunda kendisini hapisten kurtarmak için İsrail’in hukuk ve yargı sistemini zayıflatmaya dönük kampanyası, merkezcilerde ekşi bir tat bıraktı. Artık onunla ittifak yapma konusunda daha temkinliler.

Geçen yılki seçimlerden sonra Gantz, -olağanüstü bir hükümette salgınla acil mücadele ihtiyacı gibi- istisnai gerekçeler öne sürerek Netanyahu hükümetine katılmaya cesaret etti.  Buna rağmen süreç içinde partisini mahvedip eritti. Görünüşe göre şimdilerde sadece ve sadece Mansur Abbas gibi acemi çaylak bir muhafazakâr İslamcı lider Netanyahu’nun hilelerine kanmaya hazır.

Netanyahu’nun zayıflığının ve alternatif ortaklarını kaybettiğinin farkına varan aşırı sağın bazı kesimleri zapt edilmez ve dik kafalı bir hale geldi.

Netanyahu aşırı dinci partileri gemide tuttu, ama aşırı maliyetle. Onlara hepsinin ötesinde talep ettiklerini verdi: Cemaatleri için özerklik. Tam da bu yüzden İsrail polisi, pandemi boyunca ultra Ortodoksların sokağa çıkma kısıtlaması sırasında okullarını kapatmayı reddetmelerini ve hahamların cenazeleri için -genellikle maskesiz- dışarıya akın etmelerini görmezden geldi.

Ancak Netanyahu’nun ultra Ortodokslara sonsuz müsamahası, sadece ve sadece aşırı sağın daha seküler kesimlerini yabancılaştırmasına hizmet etti.

İlhaka ihanet

Daha da kötüsü, Netanyahu enerjisini, dikkatleri yolsuzluk davasından uzaklaştırmanın yollarına odakladığından, aşırı sağın siyasi ve duygusal öncelikleri -özellikle ilhak- noktasında sorumsuzca hareket etti. Arka arkaya gelen seçim kampanyalarında Batı Şeria topraklarını resmen ilhak etmeye dönük giderek ciddileşen sözler verdi.

Ancak sözünü yerine getirmekte defaatle başarısız oldu.

İhanetin en ağırı bir sene evvelki seçimin ertesinde geldi. Netanyahu, dönemin Amerikan Başkanı Donald Trump’ın da onayıyla, Batı Şeria’nın büyük bölümünü ilhaka derhal başlama sözü verdi. Ama sonunda ilhakın ertelenmesi koşuluyla Körfez ülkeleriyle bir ‘barış anlaşması’ imzalamayı tercih ederek sözünden çark etti.

Bu adım, kendi siyasi bekasına yarayacaksa Netanyahu’nun aşırı sağın temel hedeflerini öncelemektense -merkezcilerden kalma bir hareket tarzı olarak- yabancı başkentleri tavizle yatıştırıp gönüllerini alabileceğini açıkça gösterdi. Sonuç olarak, Netanyahu’ya karşı artan bir öfke var. Aşırı sağın bazı kesimleri, kendi siyasi ve şahsi manevralarına değil, onların davasına yatırım yapacak yeni birini istiyorlar.

Netanyahu, Ortadoğu diktatörlerinin yolundan giderek kendine bir halef yetiştirmedi. Kendi ideolojik kampında öğrenilmiş çaresizliği besledi ve yerleşimlerin prensleri, şimdilerde onsuz nasıl başa çıkacaklarından korkuyorlar. Zira Netanyahu çok uzun zamandır onların dadılığını yapıyordu.

Ancak tıpkı asi gençler gibi onlar da özgürlüğün tadına varmak ve Netanyahu’nun şimdiye kadar müsaade ettiğinden daha fazla ortalığı kasıp kavurmak istiyorlar.

Kendisi için tasarladığı siyasi ağırlık merkezinden kurtulmayı umuyorlar. Eğer sonunda bunu başarırlarsa, ileride Netanyahu çağını görece ılımlılık ve sükûnet dönemi diye hatırlayabiliriz.



3 Şubat 2021 Çarşamba

J.GILL: KORONAVİRÜS NEOLİBERALİZME SON DARBEYİ İNDİREBİLİR

 

KORONAVİRÜS NEOLİBERALİZME SON DARBEYİ İNDİREBİLİR

Joe Gill (Londra, Umman, Venezuela ve ABD’de gazeteci olarak yaşadı ve Financial Times, Morning Star ve Middle East Eye gibi mecralarda çalıştı. Yüksek Lisansını London School of Economics’te Dünya Ekonomisinin Siyaseti alanında yaptı.)

Middle East Eye, 27.1.2021

Tercüme ve editoryal katkı: Zahide Tuba Kor


NOT: Bu tercüme Fikir Turu web sitesinde 4.2.2021 tarihinde yayınlanmıştır. https://fikirturu.com/ekonomi/pandemi-neoliberalizmin-sonu-olabilir-mi/

İngilizcesi “After Trump, coronavirus could deliver the final blow to neoliberalism” başlığıyla yayınlanan yazının tamamını okumak için TIKLAYINIZ. 

NOT: Blogda yer alan 850 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.

Kaynak göstermeden blogdaki yazı, tercüme ve infografikleri kullanmamanız önemle rica olunur.

NOT: Aşağıdaki metin Fikir Turu’nda yayınlananın birebir aynısı değildir. Kısaltılmış veya değiştirilmiş kısımlar eklenmiştir. Farklılık olan kısımlar bordo renklidir.


Özet: İktisadi eşitsizlik tarih boyunca nasıl dengelendi? Günümüzde bu eşitsizlikleri artıran neoliberal düzen, pandemiden sonra ayakta kalabilir mi? Neoliberalizmin yeni krizi ne?

 

ABD’de patlak veren 2008 finans krizinin tetiklediği küresel ekonomik kriz, aslında Soğuk Savaş sonrası 1990’larda dünyaya tek kurtuluş reçetesi olarak sunulan neoliberalizmin bir kriziydi. Müteakip yıllarda dünya ekonomileri yavaş yavaş toparlandığında bile neoliberalizmin kriz hali çözülemeyip yeni yeni krizleri beraberinde getirdi.

Financial Times, Morning Star ve Middle East Eye gibi mecralarda çalışmış gazeteci Joe Gill, 27 Ocak’ta Middle East Eye sitesinde yayınlanan “Trump’tan Sonra Koronavirüs Neoliberalizme Son Darbeyi İndirebilir” başlıklı yazısında, Biden’ın Amerikan başkanı seçilmesiyle liberal çevrelerde büyük umutlar yeşerse de koronavirüs pandemisinin neoliberalizme öldürücü darbeyi vurabileceği görüşünde.

Biden neoliberal düzen için umut olabilir mi?

“Beyaz Saray’a bir Demokrat başkanın gelişiyle birlikte, ABD ve dünyanın karşı karşıya kaldığı bazı yakıcı sorunların üstesinden gelmek için yapacakları konusunda büyük bir umut dalgası doğdu.” diye başladığı yazısında Gill, bu yakıcı sorunları şöyle sıralıyor:

“İçeride her gün binlerce kişiyi öldüren her tarafa yayılmış bir salgın, aşırı eşitsizlik ve fakirlik, çürüyen altyapı, ırkçılık ve aşırıcılık; dışarıda ise olağanüstü iklim şartları, küresel mülteci krizi ve artan otoriterlik…”

“Başkan Joe Biden (…) sözde normalliğe dönüşün liberal umudunu temsil ediyor. Mesaj açık: Dört yıllık kabus artık bitti; ılımlı bir yönetim, küresel salgının yol açtığı sorunlar ve iş kayıplarıyla tek başına mücadele etmeye terk edilmiş milyonlara biraz olsun düzen ve rahatlama getirecek, virüsle mücadele için daha uyumlu bir çaba da kapıda.”

Ancak gösterişli bir göreve başlama törenine rağmen yazara göre önemli bir soru ortada duruyor: Amerikan toplumunun en acil hastalıklarıyla mevcut siyasi şartlar altında nasıl baş edilecek?

‘Dengelemenin Dört Atlısı’

Yazar, on yıl önce Kahire’nin Tahrir Meydanı’ndan New York’un Wall Street’i İşgal Et eylemlerine kadar uzanan 2011 ayaklanmaları sırasında anarşist düşünür David Graeber’in zengin %1’in yağmasına karşı protestocuların taleplerine ışık tutan ‘Biz %99’uz’ sloganını ürettiğini hatırlatıyor. Nitekim zenginler çok üst seviyeye tırmanırken orta sınıfın gelirlerinin yerinde saymasıyla 21. yüzyılda bir sınıf uçurumu oluştuğuna vurgu yapıyor.

“Ancak 2021’e gelindiğinde, teknoloji devlerinin zenginlikte yeni zirvelere yükselmesiyle ve 2011’in dünya çapında daha fazla demokrasi ve sosyal adalet ümitlerinin suya düşmesiyle eşitsizlik daha da arttı,” diye ekliyor.

Yazar, Stanford Üniversitesi’nden tarihçi Walter Scheidel’e sık sık atıflar yapıyor. “2017’de yayınlanan Büyük Dengeleyici (The Great Leveler) adlı eserinde Scheidel, tarih boyunca iktisadi eşitsizliğin yalnızca ‘Dengelemenin Dört Atlısı’ndan biri tarafından tersine çevrildiğini savundu: savaş, devrim, devlet çöküşü veya salgın hastalık.

The Ekonomist dergisinin 2018’de yaptığı röportajda Scheidel bunu şöyle açıklıyor: ‘Sisteme yönelik şok ne kadar büyükse, tepedeki ayrıcalığı azaltmak o kadar kolaylaşır’.”

Gill diyor ki “Batılı refah devletlerinin ve kamu hizmetlerinin 20. yüzyılın ortalarında böylesine kararlı bir şekilde genişletilmesinin nedeni, iki dünya savaşı ve komünizmin yükselişiydi; bu tür önlemler, baştaki kodamanları esaslı iyileştirici adımlar atmaya zorlayan ‘muazzam şiddetli şokların ve tehditlerin benzersiz bağlamında alındı.’ Tam da bu nedenle mevcut dünya düzenimizdeki eşitsizliği azaltmak hiç de kolay değil.”

Savaş ve devrim

“Beklenmedik büyük değişimlere yol açan ani ve şiddetli olaylar ile eşitlik mücadelesi arasındaki bağlantı, son yüzyıllardaki çatışmalar ve devrimlerde gayet bariz.” diyen Gill buna bazı örnekler veriyor.

Mesela “modern çağın ilk küresel emperyalistler arası çatışması” dediği 1756-1763 yılları arasında yaşanan Yedi Yıl Savaşları’nın, yol açtığı ağır can kayıpları ve iktisadi yıkımla 18. yüzyılın sonlarındaki devrimlerin -Amerikan Bağımsızlık Savaşı ve Fransız Devrimi’nin- altyapısını hazırladığını anlatıyor.

Keza 1815’te Napolyon yenilgiye uğradığında, devrimci savaşların İspanyol ve Fransız imparatorluklarını ölümcül bir şekilde sarstığını, bunun da köleliğe karşı Haiti devrimine (1791-1804) ve 1800’lerin başında Meksika ve Latin Amerika’nın bağımsızlık devrimlerine yol açtığını belirtiyor.

Bir yüzyıl sonra Birinci Dünya Savaşı sonucunda da benzer bir sürecin ortaya çıktığını hatırlatıyor: “Rus Devrimi, Çar II. Nikolay’ın askerî harekâtının yol açtığı felaketin ve Rus devletinin çöküşünün kıvılcımıyla ateşlenirken Alman, Osmanlı ve Avusturya imparatorlukları da savaştan sonra dağıldı. Bu, Avrasya’nın feodal düzeninden kurtuluş ateşiydi. (Çin’in Qing hanedanı, yıkıcı Afyon Savaşları’ndan başlayarak neredeyse bir yüzyıllık batılı emperyalist yağma ve tahribatın akabinde 1911’de çöktü.)”

“Savaş -özellikle de topyekûn savaş- devrimin ebesidir” diyen Gill, devrimin olmadığı hallerde bile savaşın, -tıpkı 1940’ların İngiltere ve ABD’sinde görüldüğü gibi- barış zamanında düşünülemeyecek devlet eliyle kolektif eylemi beraberinde getirdiği görüşünde.

“Aynı zamanda savaş, İkinci Dünya Savaşı’nda çarpışmış Siyah Amerikalılar gibi ezilen azınlıklar için daha evvel duyulmamış fırsatlar ve her iki dünya savaşında seferberliğe destek için fabrikalarda ve hastanelerde çalışan kadınlara -oy hakkını kazanma gibi- imkânlar doğuran askeri seferberlik süreciyle güverteyi temizler.”

“Herkes için en büyük eşitlik sağlayıcı gelişme, en şiddetli küresel çatışma olan İkinci Dünya Savaşı’nın küllerinden doğdu. Faşist militarizmin ve Nazizmin 1942-43 kışında Stalingrad Savaşı’nda Rus bozkırının kenarında nihai yenilgisi, 20. yüzyılda komünizm, sosyalizm ve ulusal kurtuluşun Pekin’den Delhi’ye, Cezayir’in başkentinden Havana’ya toplumları şekillendiren egemen siyasi ve ideolojik güç haline gelmesinin kritik bir anı oldu” diyerek önemli bir noktaya parmak basıyor.

Artan eşitsizlik

Gill, eşitsizliklerin dengelenmesinin ancak en kuvvetli şokların sonucunda ortaya çıktığını da şu satırlarla anlatıyor:

“İktisat tarihçisi Thomas Piketty’nin zenginlik ve gelir eşitsizliğine ilişkin ayrıntılı veri analizinde gösterdiği gibi, eşitsizliğin daralması, 20. yüzyılın büyük çatışmalarına doğrudan aksetmiştir, ta ki eşitsizliğin yeniden artmaya başladığı 1970’lere kadar.

Scheidel’in kitabında yazdığı gibi, ‘Kayıt altına alınmış tarih boyunca topyekûn seferberlik savaşının, dönüştürücü devrimin, devletin başarısızlığının ve küresel salgının yol açtığı dönemsel eşitsizlik daralmaları, barışçıl yollarla yapılabilecek tüm eşitleme yöntemlerini her zaman gölgede bırakmıştır.’ Gerek reformun bir ebesi olarak gerekse zenginlik ile fırsatın yayılmasında savaşın rolü kaçınılmazdır.”

Yazar, 1946-1964 yılları arasında doğan kuşağın -şimdi kendi çocuklarından ve torunlarından esirgedikleri- ucuz konut, tam istihdam ve sosyal hareketlilik gibi imkânların aslında 20. yüzyılın ilk yarısında yaşanan dünya savaşları ve devrimlerde kendi ebeveynlerinin ve dedelerinin kanlarının dökülmesi ve fedakârlıklarının bir sonucu olduğunu hatırlatıyor.

Dördüncü atlı

“Bu da bizi, Scheidel’in toplumsal dengelemenin habercilerinden biri olarak tanımladığı mahşerin dördüncü atlısına getiriyor: Salgın hastalık” diyen Gill, COVID-19 küresel salgınının siyaseti ve ekonomiyi sarstığını ve etkisinin daha yeni yeni kendini göstermeye başladığını şöyle anlatıyor:

“Birincisi ve en barizi, salgının Trump’ın yeniden seçilme şansını mahvetmesi oldu. Hatırlayın, 2020 başında Amerikan ekonomisi hızlı bir çıkış yapıyordu, istihdam oranı yüksekti, borsa zirvedeydi ve yeniden seçilmesine giden yol açıktı.

Küresel salgın karşısındaki kibri ülkeyi krize düşürdü. Siyahların Hayatı da Değerlidir ayaklanmaları yaz boyunca ABD’yi kasıp kavurdu ve virüsün ikinci bir acımasız dalgası, tam da seçim kampanyasının son haftalarında rahatsız edici bir şekilde başladı. Trump, ardında bıraktığı COVID-19’dan 400.000 ölü mirasıyla ve sıradan Amerikalılar için ortalama hayat beklentisinde son bir yüzyıl içindeki en büyük düşüşle görevinden ayrıldı.

Ancak küresel salgın, Trump’ın yenilgisinin de ötesinde, -kırk yıl evvel eski İngiltere Başbakanı Margaret Thatcher ve eski ABD Başkanı Ronald Reagan tarafından, İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan sosyal demokrasi düzenini silip süpüren bir süpürge olarak müjdelendiğinden bu yana- hiç olmadığı kadar batılı neoliberal modelin zayıflıklarını ve adaletsizliklerini ifşa etti.”

Piyasa inanışlarını yerle bir etmek

Gill, koronavirüsün piyasa yanlısı iktidar partilerinin inanışlarını nasıl tamamen altüst ettiğini şöyle anlatıyor:

“İngiliz muhafazakâr bir başbakanı milyonlarca işçinin ücretini devlet kasasından öder hale getirdi, binlerce evsiz sokaklardan alınıp otellere yerleştirildi ve serbest pazar yanlılarını, fakirliği -yıllar yılı fakirlerin suçu saydıktan sonra- şimdilerde kendilerinin yeni baş düşmanı ilan etmek zorunda bıraktı.”

“Şu an zirvesinde ve bitmekten de çok uzak olan küresel salgının, geçen yüzyıldaki savaşlar ve devrimler gibi değişimin katalizörü olup olmayacağını söylemek için henüz çok erken. 2008’de bankaları kurtarmak için kullanılan devlet varlık alımlarının artık milyonların geçim kaynaklarını ve irili ufaklı işletmeleri kurtarmak için daha önce görülmemiş bir ölçekte dağıtılmasıyla birlikte, virüsün modern post-endüstriyel toplumda kaynakların kıtlığı efsanesini nihayet paramparça ettiğini söyleyebiliriz. [İngiltere Başbakanı Theresa May’in sekiz yıldır zam alamayan hemşireye cevaben kullandığı bir tabir olan] ‘Sihirli para ağacı’ kalacak ve [yapay zeka çağına girerken robotlaşma yüzünden gelecekte artacak işsizliğe bir çözüm olarak Silikon Vadisi’ndeki girişimcilerin sunduğu, devletin vatandaşına temel ihtiyaçlarını giderebileceği asgari bir ücret ödemesi anlamındaki] evrensel gelir de emin olun geliyor.”

Gill ayrıca küresel salgının, özel kazanca dayalı sağlık sisteminin temel zafiyet noktalarını ifşa ettiğini de vurguluyor ve Asya ile Afrika’da halk sağlığına daha kolektivist bir yaklaşımın virüsü kontrol altına almaya daha uygun olduğunu Felipe Araujo’nun Foreign Policy dergisindeki şu satırlarını alıntılayarak anlatıyor:

“Yalnızca tabii afet veya bir tür siyasi huzursuzluk olduğunda kulak verme eğiliminde olduğumuz Mozambik, Senegal, Ruanda, Malezya, Vietnam gibi yerler, küresel bir salgın sırasında nasıl davranılması gerektiği konusunda diğer ülkelere bir ustalık dersi veriyor. Alınacak ders şu: Cemaatçi toplumlar, -en fakirler arasında bile- sokağa çıkma yasaklarının, kendi kendini tecridin, karantinanın ve sosyal mesafenin işe yaraması için gerekli toplumsal sermayeye ve karşılıklı desteğe sahipler.”

Gill yazısının sonunda diyor ki, “COVID-19 aşıları hâlihazırda uygulanırken, 2019 veya 2016’nın işlevsiz normaline geri dönmek için anlaşılabilir bir arzu var; ancak bu ham bir hayal. Siyah kuğular, iklim kaosu, ayaklanmalar ve devrimler bir süre daha yeni normal olabilir. Biden balayı sona erdikten sonra, özel zenginlik yerine eşitlik ve halk sağlığına değer veren bir sosyal düzen için mücadele, muhtemeldir ki Schiedel’in atlılarının sırtında yürüyecek.”