Jonathan Cook etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Jonathan Cook etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Nisan 2021 Perşembe

J.COOK: İSRAİL SEÇİMLERİ: AŞIRI SAĞ MUZAFFER, TEK ENGEL NETANYAHU

 

İSRAİL SEÇİMLERİ: AŞIRI SAĞ MUZAFFER, TEK ENGEL NETANYAHU

Jonathan Cook (2001’den beri Nâsıra’da yaşayan ve Filistin-İsrail çatışmasıyla ilgili üç kitabı bulunan İngiliz gazeteci)

Middle East Eye, 29.3.2021

Tercüme: Zahide Tuba Kor

 

NOT: Bu tercüme Serbestiyet web sitesinde 5.4.2021 tarihinde yayınlanmıştır. https://serbestiyet.com/haberler/israil-secimleri-asiri-sag-muzaffer-tek-engel-netanyahu-55938/

“Israel election: The far-right is triumphant. The only obstacle left is Netanyahu” başlığıyla yayınlanan yazının İngilizcesini okumak için TIKLAYINIZ. 

NOT: Blogda yer alan 850 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.

Kaynak göstermeden blogdaki yazı, tercüme ve infografikleri kullanmamanız önemle rica olunur.

 

Özet: Gerek İsrail gerekse Batı medyasındaki, hükümet kurabilmek için kendi içinde çoğunluk oluşturamayan sağ ve sol iki eşit kampa ilişkin mevcut tüm yorumlar bir saçmalıktan ibaret. İsrail’de aşırı sağ büyük bir çoğunluğa sahip. Netanyahu’nun şahsiyeti üzerinden bir krize saplanmış olmasalardı kolayca bir hükümet kurabilirlerdi.

 

13 parti kendilerini iktidara taşıyabilecek koalisyon arayışı içinde İsrail’in karmaşık seçim sonrası aritmetiğiyle boğuşurken seçimlerin en önemli sonucu kolayca gözden kaçıyor. Köktendinci ve yerleşimci partiler, yani İsrail’in aşırı sağı, geçen hafta eşi benzeri görülmemiş kesin bir zafer kazandı.

En ihtiyatlı değerlendirmede bile bu partiler 120 üyeli mecliste 72 sandalyenin sahibi oldular. Aşırı sağ on yılı aşkın bir süredir devam eden Binyamin Netanyahu’nun kesintisiz yönetimini sağlama aldı. Bu nedenle gerek İsrail gerekse Batı medyasındaki, birbiriyle hasım ve hükümet kurabilmek için kendi içinde çoğunluk oluşturamayan sağ ve sol iki eşit kampa ilişkin mevcut tüm yorumlar bir saçmalıktan ibaret.

İsrail’de aşırı sağ büyük bir çoğunluğa sahip. Netanyahu’nun şahsiyeti üzerinden bir krize saplanmış olmasalardı kolayca bir hükümet kurabilirlerdi.

Aşırı sağa karşı duran, genel hatlarıyla ‘merkezciler’ diye adlandırılan partiler, işgal altındaki bölgeleri ele geçirmeye aşırı sağ kadar hevesli durumdalar; ama tabii daha el altından, dikkat çekmeden.

Toplamda 25 sandalye kazanan ‘merkez sağ’da iki parti (Gelecek Var ile Mavi ve Beyaz) yer alıyor. Hâlâ bir ‘barış kampı’ oluşturdukları iddiasını sürdürmeye çabalayan İşçi Partisi ve Meretz’in temsil ettiği ‘merkez sol’ ise 13 sandalye aldı. Son 10 sandalye, İsrail’in Filistinli vatandaşlarından oluşan büyük azınlığı temsil eden çeşitli partilere gitti.

Hem aşırı sağ hem de ‘merkezciler’, Siyonizmin yerleşimci-sömürgeci ideolojisinin farklı versiyonlarına mensuplar. Dışarıdan bakanlar için iki kamp arasındaki benzerlikler farklılıklara kıyasla daha kuvvetli gibi görünebilir. Nihayetinde -Meretz Partisi istisna- her iki kanat da Filistinlilerin boyun eğdirilmesini ve uzaklaştırılmasını istiyor.

‘Merkezciler’, Siyonizmin savunmacı/apolojetik kanadı. İsrail’in yurtdışındaki imajından endişe duyuyorlar. Bu da demek oluyor ki, hakları değil, -Oslo Anlaşmalarının önerdiği gibi- Yahudiler ve Filistinliler arasında toprakları bölmeyi vurguluyorlar, tabii en azından görünüşte. Merkezcilerin en büyük korkusu, ırkçı ayrımcı bir devleti yönetiyormuş gibi görünecek olmaları.

Yahudi üstünlüğü

Hâlihazırda meclisin yüzde 60’ını oluşturan aşırı dinci ve yerleşimci partiler ise aksi görüşte. Onlar, -açıkça bir ırkçı ayrımcı sistem kurmak için- hakları bölmeyi yeğliyorlar, tabii eğer toprağı bölmeyi engelleyebilirlerse. Tüm bölgeyi -ve tercihan sadece Yahudiler için- istiyorlar.

Başkalarının ne düşündüğünü pek de önemsemiyorlar. ‘Yahudilik’ dinî mi yoksa etnik-milliyetçi terimlerle mi tanımlanmalı konusunda kendi aralarında anlaşamasalar bile hepsi de Yahudi üstünlüğü ideolojisini onaylıyorlar. 2018’de Netanyahu hükümeti, Yahudi Ulus-Devlet Yasası üzerinden bu dünya görüşünü yasallaştırma sürecini başlatmıştı.

Aşırı sağ, anavatanlarını Avrupa önderliğindeki Siyonist hareketin son 100 yıldır sömürgeleştirdiği yerli bir halk olan Filistinlileri, açıkça kendilerine ait olmayan topraklara izinsiz giren ya da istenmeyen misafirler olarak görüyor.

Merkezcilerin aksine aşırı sağ, işgal altındaki [yani Batı Şeria ve Gazze’deki] Filistinliler ile İsrail’in Filistinli olan ve daha aşağı vatandaş sayılan beşte birlik nüfusu arasında pek bir fark görmüyor. Tüm Filistinliler, nerede yaşarlarsa yaşasınlar ve statüleri ne olursa olsun, boyun eğdirilmesi gereken bir düşman olarak görülüyor.

Merkezcilerle ittifak

Peki, aşırı sağın geçen haftaki tartışmasız zaferi bu kadar barizken neden medya İsrail’in süregelen siyasi çıkmazı ve birkaç ay içinde beşinci seçime gitme ihtimali üzerine analizlerle dolu?

Eğer milletvekillerinin net bir çoğunluğu savunmacı/apolojetik olmayan Yahudi üstünlüğüne inananlardan müteşekkilse, Netanyahu niçin -tıpkı üçüncü seçimden sonra savaşla yoğrulmuş General Benny Gantz’ı koalisyon tuzağına düşürdüğü gibi- iktidarda kalmak için merkezcilere kur yapmaya devam ediyor? Ve neden bu seçimden sonra ilk kez destek vermesi için bir Filistin partisiyle [Mansur Abbas’ın Ra’am Partisi’yle] temas kurduğu söyleniyor?

Cevabın bir kısmı, aşırı sağın köktendinci ile daha seküler bileşenleri arasında ‘Yahudi yönetimi’nin ne anlama geldiği konusundaki derin anlaşmazlığa dayanıyor. Her iki bileşen de Yahudilerin Filistinlilerden üstünlüğüne odaklanıyor ve işgal altındaki topraklar ile İsrail arasında anlamlı bir ayrım yapmayı reddediyor. Ancak Yahudi egemenliğine dair telakkileri bambaşka. Bir hizip Yahudilerin emirlerini Tanrı’dan alması gerektiğini düşünürken diğeri Yahudi devletine dayanıyor.

Dahası, kimin Yahudi sayılacağı konusunda bile hemfikir değiller. Mesela İsrail Evimiz Partisi lideri Avigdor Lieberman’ın, eski SSCB’den göçmüş destekçilerinin birçoğunu hakiki Yahudi saymayan Şas ve Birleşik Tevrat Yahudiliği partilerinin aşırılıkçı hahamlarıyla ekmeğini paylaşması çok zor. Onlara göre ‘Ruslar’, Filistinliler kadar Yahudi toplumuna ait değiller.

Netanyahu’nun baskıcı gölgesi

Ancak daha da büyük bir engel, İsrail’in en uzun süre başbakanlıkta kalan siyasetçisi Netanyahu’nun şahsında.

Aşırı sağ, Netanyahu’nun çeşitli yolsuzluk suçlamalarıyla yargılanması karşısında büyük ölçüde istifini bozmuyor. İsrail’in kısa tarihi, liderlerinin nezaret ettiği büyük suçlarla dopdolu: Saldırı savaşları, zorla nüfus transferi, infazlar ve yağma, arazi hırsızlığı ve yerleşim inşası. Bunlarla kıyaslandığında Netanyahu’ya yöneltilen sahtekârlık ve rüşvet alma suçlamaları ıvır zıvır görünüyor.

Aşırı sağın Netanyahu ile sorunu daha karmaşık.

Netanyahu 1990’ların başından beri bu kampa nispeten rakipsiz bir şekilde önderlik ediyor. İsrail’deki en yetenekli, tecrübeli ve karizmatik siyasetçi haline geldi. Ve bu nedenle, başka hiçbir aşırı sağ lider şimdiye kadar onun baskıcı gölgesinin altından çıkamadı.

Lakabı Kral Bibi olabilir; ama aşırı sağın daha hırslı prensleri giderek huzursuzlanıyorlar. Onun yerini doldurmak için can atıyorlar. Bıçakları çektiler. Likud’daki çırağı Gideon Saar, geçen haftaki seçimlerde tam da eski patronunu devirmek umuduyla Yeni Umut adlı bir parti kurmuştu. Ama Netanyahu o kadar kurnaz ve tecrübeli ki rakiplerini zekice alt etmeyi sürdürüyor. Aşırı sağın zafiyetlerini istismar ederek rakibinin ölümcül hamlelerini savmayı başardı.

Netanyahu iki aşamalı bir strateji uyguladı. Yurtdışındaki algının aksine, aslında o, aşırı dinci ve yerleşimci kampın daha ılımlı şahsiyetlerinden biri. İdeolojik olarak Mavi ve Beyaz Partisi lideri Benny Gantz’a, dinî partilerin politikalarını dayatan hahamlardan ya da yerleşimci aşırıcılardan, hatta ve hatta kendi Likud Partisi’nin çoğunluğundan çok daha yakın.

Netanyahu, esasen dini ve yerleşimci partilerin enerjisini kullanıp kendi siyasi ve şahsi yararına seferber etme konusunda çok mahir olduğundan yurtdışında bir öcü haline geldi. Netanyahu’nun onlarca yıldır aşırı sağın en zararlı pozisyonlarını kuşatan bir söyleme itibar, devlet desteği ve entelektüel ağırlık katması nedeniyle İsrail toplumu giderek daha aşırılara kayıyor.

Bu seçimde İsrail’in en faşist partisi olan Yahudi Gücü’nü [Dini Siyonizm Partisi üst çatısı altında] meclise sokmaya yardımcı olan bir anlaşmaya bile aracılık etti. Gerekirse, kurmayı umduğu hükümete onları kabul edecektir.

Strateji gitgide zayıflıyor

Ancak Netanyahu’nun -İsrail standartlarında- görece ılımlılığı, en azından şimdiye kadar koalisyonlarına merkezcileri katmayı tercih ettiği anlamına geliyor. Bu tercih, Avrupalıları kızdırabilecek ve Washington’ı utandırabilecek, tamamen aşırı sağcı bir hükümetin aşırılıklarını dizginlemeye yardımcı olageldi. Keza merkezcilerle birbirine düşürdüğü aşırı sağcı partileri bölünmüş ve kendine bağımlı halde tutageldi.

Yerleşimcilerin prensleri eğer kendisini çok zorlarsa, onları değiştirmek için her zaman bir Yair Lapid (Gelecek Var) veya bir Benny Gantz (Mavi ve Beyaz) yahut bir Ehud Barak’ın (İşçi Partisi) aklını çelebilir.

Nitekim bugüne kadar kendinden başka kimseye sadık kalmadı. Ancak artık bu strateji gitgide zayıflıyor. Yolsuzluk davası ve bunun sonucunda kendisini hapisten kurtarmak için İsrail’in hukuk ve yargı sistemini zayıflatmaya dönük kampanyası, merkezcilerde ekşi bir tat bıraktı. Artık onunla ittifak yapma konusunda daha temkinliler.

Geçen yılki seçimlerden sonra Gantz, -olağanüstü bir hükümette salgınla acil mücadele ihtiyacı gibi- istisnai gerekçeler öne sürerek Netanyahu hükümetine katılmaya cesaret etti.  Buna rağmen süreç içinde partisini mahvedip eritti. Görünüşe göre şimdilerde sadece ve sadece Mansur Abbas gibi acemi çaylak bir muhafazakâr İslamcı lider Netanyahu’nun hilelerine kanmaya hazır.

Netanyahu’nun zayıflığının ve alternatif ortaklarını kaybettiğinin farkına varan aşırı sağın bazı kesimleri zapt edilmez ve dik kafalı bir hale geldi.

Netanyahu aşırı dinci partileri gemide tuttu, ama aşırı maliyetle. Onlara hepsinin ötesinde talep ettiklerini verdi: Cemaatleri için özerklik. Tam da bu yüzden İsrail polisi, pandemi boyunca ultra Ortodoksların sokağa çıkma kısıtlaması sırasında okullarını kapatmayı reddetmelerini ve hahamların cenazeleri için -genellikle maskesiz- dışarıya akın etmelerini görmezden geldi.

Ancak Netanyahu’nun ultra Ortodokslara sonsuz müsamahası, sadece ve sadece aşırı sağın daha seküler kesimlerini yabancılaştırmasına hizmet etti.

İlhaka ihanet

Daha da kötüsü, Netanyahu enerjisini, dikkatleri yolsuzluk davasından uzaklaştırmanın yollarına odakladığından, aşırı sağın siyasi ve duygusal öncelikleri -özellikle ilhak- noktasında sorumsuzca hareket etti. Arka arkaya gelen seçim kampanyalarında Batı Şeria topraklarını resmen ilhak etmeye dönük giderek ciddileşen sözler verdi.

Ancak sözünü yerine getirmekte defaatle başarısız oldu.

İhanetin en ağırı bir sene evvelki seçimin ertesinde geldi. Netanyahu, dönemin Amerikan Başkanı Donald Trump’ın da onayıyla, Batı Şeria’nın büyük bölümünü ilhaka derhal başlama sözü verdi. Ama sonunda ilhakın ertelenmesi koşuluyla Körfez ülkeleriyle bir ‘barış anlaşması’ imzalamayı tercih ederek sözünden çark etti.

Bu adım, kendi siyasi bekasına yarayacaksa Netanyahu’nun aşırı sağın temel hedeflerini öncelemektense -merkezcilerden kalma bir hareket tarzı olarak- yabancı başkentleri tavizle yatıştırıp gönüllerini alabileceğini açıkça gösterdi. Sonuç olarak, Netanyahu’ya karşı artan bir öfke var. Aşırı sağın bazı kesimleri, kendi siyasi ve şahsi manevralarına değil, onların davasına yatırım yapacak yeni birini istiyorlar.

Netanyahu, Ortadoğu diktatörlerinin yolundan giderek kendine bir halef yetiştirmedi. Kendi ideolojik kampında öğrenilmiş çaresizliği besledi ve yerleşimlerin prensleri, şimdilerde onsuz nasıl başa çıkacaklarından korkuyorlar. Zira Netanyahu çok uzun zamandır onların dadılığını yapıyordu.

Ancak tıpkı asi gençler gibi onlar da özgürlüğün tadına varmak ve Netanyahu’nun şimdiye kadar müsaade ettiğinden daha fazla ortalığı kasıp kavurmak istiyorlar.

Kendisi için tasarladığı siyasi ağırlık merkezinden kurtulmayı umuyorlar. Eğer sonunda bunu başarırlarsa, ileride Netanyahu çağını görece ılımlılık ve sükûnet dönemi diye hatırlayabiliriz.



27 Ağustos 2020 Perşembe

J.COOK: İSRAİL-BAE ANLAŞMASI: DÜZMECE BARIŞ ENDÜSTRİSİ CANLANIYOR

 

İSRAİL-BAE ANLAŞMASI: DÜZMECE BARIŞ ENDÜSTRİSİ CANLANIYOR

Jonathan Cook (2001’den beri Nasıra’da yaşayan ve Filistin-İsrail çatışmasıyla ilgili üç kitabı bulunan İngiliz gazeteci)

Middle East Eye, 15.8.2020

Tercüme ve editoryal katkı: Zahide Tuba Kor

NOT: Bu özet tercüme Fikir Turu web sitesinde 20.8.2020 tarihinde yayınlanmıştır. https://fikirturu.com/jeo-strateji/israil-bae-anlasmasi-duzmece-baris-endustrisi-canlaniyor/

İngilizcesi “How the Israel-UAE deal puts the bogus peace industry back in business” başlığıyla yayınlanan yazının tamamını okumak için TIKLAYINIZ. 

NOT: Blogda yer alan 800 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.

Kaynak göstermeden blogdaki yazı, tercüme ve infografikleri kullanmamanız önemle rica olunur.

NOT: Çeviriyi fazla uzun yaptığım için Fikir Turu bazı yerlerini kısalarak yayınladı. Burada daha uzun halini yayınlıyorum; Fikir Turu’nda yer almayan kısımlar bordo renklidir.


Özet: Bölgede barış vizyonu ile sunulmaya çalışılan İsrail-BAE anlaşması gerçekte neyi hedefliyor? Trump ve Netanyahu ne kazandı? Anlaşma, Filistinliler için neden acı zafer? İsrail ile anlaşmak için sırada hangi Körfez ülkesi var?


13 Ağustos’ta Amerikan Başkanı Donald Trump’ın ‘harika bir iş başardık’ diye İsrail-BAE ilişkilerinin normalleşeceğini, diğer Arap ve Körfez ülkelerinin de bu kervana katılacağını duyurması aslında malumun ilamıydı. Zaten uzunca bir süredir Körfez ile İsrail hemen her alanda birlikte iş tutuyordu. Bunun en görünür meyvesi 2013’teki Sisi darbesiydi.

Bir küresel halkla ilişkiler kampanyası olarak ‘İbrahim Mutabakatı’ adıyla üç tek-tanrılı dinin uzlaşması gibi sunulan ABD-İsrail-BAE anlaşmasının zamanlaması, nedenleri ve sonuçları çokça tartışıldı, tartışılacak.

Bu konuda önemli yazılardan biri, Jonathan Cook tarafından 15 Ağustos’ta “İsrail-BAE Anlaşması Düzmece Barış Endüstrisini Nasıl Yeniden İşe Koşuyor?” başlığıyla Middle East Eye sitesinde yayınlandı. 2001’den beri İsrail’in kuzeyindeki tarihi ve Hristiyanlık açısından dini önemi haiz bir kasaba olan Nasıra’da yaşayan ve Filistin-İsrail çatışmasıyla ilgili üç kitabı bulunan İngiliz gazeteci Jonathan Cook, Middle East Eye sitesi için çok önemli yazılar kaleme alıyor.

Yazar, “Bu hafta -Körfez devletiyle ‘tam normalleşme’ karşılığında İsrail’in Batı Şeria’nın bir kısmını yasadışı ilhak tehdidini geçici olarak ‘askıya alması’nı içeren- İsrail ile Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) arasındaki anlaşmadan çıkarılacak bir sonuç varsa o da şudur: Barış endüstrisi yeniden işe koyuldu.” diye yazısına başlıyor. Ardından, sonu gelmeyen Oslo Anlaşmalarının aksine, bu defaki ‘Ortadoğu barışı’nın tamamen Filistinlilerin yokluğunda işleyen bir süreç olduğuna dikkat çekiyor.

 

‘Dışarıdan İçeriye’ Stratejisi

Yazar, bu son ‘barış süreci’ni şöyle tanımlıyor:

“Bu barış süreci, Filistinliler ile -Washington’ın bölgedeki vekili- İsrail arasında değil, İsrail ile ABD’ye sadık petrol zengini Arap devletleri arasında. İsrail düşmanı oldukları numarasına artık bir son vermelerini sağlayan bir süreç. Bu, Filistinlilerin devletleşme mücadelesine destek verdikleri yalanını artık bırakabilecekleri anlamına geliyor.”

“Bu, bilfiil hem işgali hem de on yıllardır Filistin topraklarını çalmak için İsrail’in inşa ettiği onlarca yasadışı Yahudi yerleşimini otomatik olarak onaylayan bir barış süreci… Bu, zahiri hedefi, işgali kalıcı olarak sona erdirmekten İsrail’in zaten çalmış olduğu Filistin topraklarını kalıcı olarak ilhak etme arzusunu -biraz daha uzun süre- ertelemeye dönüştüren bir barış süreci... Kısacası bu, BAE önderliğindeki Arap devletlerinin Filistinlilere karşı savaşta resmen İsrail’e katıldığı bir barış süreci…”

Yazar bu gelişmeyi, Trump’ın damadı ve Ortadoğu danışmanı Jared Kushner’in başlattığı sözde ‘yüzyılın anlaşması’nın bir devamı olarak görüyor. Başından beri Kushner’in şahsen yakın olduğu Körfez’e yönelerek ‘dışarıdan içeriye’ stratejisini geliştirmeye çalıştığını vurguluyor. Bu da yazara göre, Trump’ın ‘barış planı’nı imzalatmak için petrol zengini Körfez’den başlayarak mümkün olduğunca çok Arap rejimini devşirmek ve bunlara, Filistinlilerin İsrail diktasına boyun eğmelerini sağlamak için ağırlıklarını koydurtmak ve paralarını kullanmak anlamına geliyor.

 

Suudiler sırada mı?

Yazar şöyle devam ediyor: “Sürecin nasıl işlediğini sezen Mahmud Abbas’ın kontrolündeki Filistin Yönetimi daha başlarda Trump planına dahil olmayı reddetti ve kısa süre sonra Washington ile tüm bağlantısını kesti. Ama bu hiçbir fark yaratmadı. Zira bu, Filistin halkının geleceklerine ilişkin pazarlığa katılmalarına ihtiyaç duyulmayan bir barış planıydı.”

İsrail’le barış noktasında BAE’yi Bahreyn ve Umman’ın izlemesinin muhtemel olduğunu belirten yazar, asıl darbenin Suudi Arabistan olacağını vurguluyor. Cook’a göre, Riyad yönetimi, muhtemelen BAE ile anlaşmanın nasıl karşılandığını görmek için bekliyor; BAE Veliaht Prensi Muhammed bin Zayid en-Nahyan’ın Riyad yeşil ışık yakmadan bu adımı attığını düşünmek de zor.

Cook, Suudi Arabistan’ın 2002’deki barış planına sözü getiriyor: “2002’de bir önceki Suudi kralı Abdullah, İsrail’in işgal altındaki topraklarda Filistin devletini kabul etmesi karşılığında Arap devletleri tarafından tanınmasını teklif eden bir bölgesel barış anlaşmasını ortaya atmıştı. Bu teklif, İsrail ve Washington’ın maskesini düşürmüştü. İsrail liderleri Suudi planını görmezden gelmiş ve Tel Aviv’in izinden giden ABD liderleri de barış anlaşmasının temeli olarak bu cesur Suudi teklifini geliştirme fırsatını değerlendirmeyi reddetmişti.”

[Yazarın eksik bıraktığı bir nokta var ki onu da biz tamamlayalım. Suudi barış planının Arap Birliği Zirvesi’nde onaylanmasından sadece ve sadece iki gün sonra İsrail, Batı Şeria’ya 1967’den sonraki en büyük kara ve hava operasyonunu (Koruyucu Kalkan Operasyonu) başlatmış, tüm Filistin şehirlerine tanklarıyla girmiş ve Filistin lideri Arafat’ı karargahında kuşatarak bir kısmını yıkmış, tüm elektrik, su ve telefon bağlantısını kesmişti. Arafat, ölümünden kısa bir süre önce ayrılabildiği bu karargahında tam 2,5 sene boyunca tecrit altında kalmıştı.]


Biden da güverteye atladı

Cook, Trump yönetimi altında işlerin Filistinliler için hızla kötüleştiğini şöyle anlatıyor: “Milyonlarca mülteci yardımlardan mahrum kaldı, Amerikan büyükelçiliği Kudüs’e taşındı, İsrail’in Suriye’ye ait Golan Tepeleri’ni yasadışı ilhakı onaylandı ve yasadışı yerleşimler genişlemeye devam etti.”

Ancak yazara göre her kim, -Trump’ın Kasım ayındaki başkanlık seçimlerini kazanamayacağı varsayımıyla- bunun topal ördek bir başkanın basitçe bocalayıcı ve mantıksızca son hamlesi olduğunu düşünüyorsa hayal kırıklığına uğraması muhtemeldir. Zira Demokrat rakibi Joe Biden da heyecanla güverteye atlayarak anlaşmayı ‘cesurca ve son derece ihtiyaç duyulan bir devlet adamlığı adımı’ olarak niteledi.

 

Acı zafer

Yazar bunu bir anlamda Filistin liderliği için bir zafer olarak görüyor, ama acı bir zafer. Zira Filistinlilerin -ABD’nin dayattığı Oslo barış sürecinde uzun süreli işbirliğinden sonra- Trump planına katılmayı reddetmesi, yazara göre, ABD-İsrail’in gerçek gündemini faş etti.

Cook, yaklaşık çeyrek asırdır gündemde olan Oslo barış sürecini, en başından itibaren Filistinlilerin anavatanlarında haysiyet içinde yaşama haklarını ortadan kaldırmak için tasarlanmış bir plan olarak görüyor. “Oslo Anlaşmalarının en iyimser yorumuna göre bile, Filistinlilere geçmişteki anavatanlarından ellerinde kalan parçalar üzerinde egemen bir devlet görüntüsüne asla izin verilmeyecekti. Sınırları, hava sahaları, elektromanyetik spektrumu veya diğer devletlerle diplomatik ilişkileri üzerinde hiçbir kontrolleri olmayacaktı. Ve elbette, bir orduları olmasına kesinlikle izin verilmeyeceklerdi.”

“Barış süreci hep İsrail’in tüm topraklar üzerinde kontrolünü sürdürmesiyle ilgiliydi, bir kısım Filistinlinin de orada hapsolmuş şekilde, bağımlı bir halk olarak yaşamasına izin verilecekti. Ya İsrail’e tabiiyetlerini gönüllü olarak kabul ederler ya da ruhlarını ezmek için İsrail’den gelecek daha fazla baskıya maruz kalırlardı.”

Cook’a göre Washington ve Körfez’deki siyasetçiler ve diplomatlar bunu bir ‘barış süreci’ olarak pazarlayarak dünyayı aldatmak isteseler bile artık bütün bunlar gizlenmiyor. “İsrail, ABD ve BAE tarafından gönderilen mesaj, savaş suçları işlemenin ve uluslararası insani hukuku ihlal etmenin uzun vadede büyük kazançlar sağlayabileceği yönünde.”

 

Ortak bir gündem

Yazar Cook, ABD-İsrail-Körfez arasındaki ortak gündeme sözü getiriyor:

“Sünni Körfez uzunca bir süredir Ortadoğu’daki ABD-İsrail güvenlik bağlantısına tam dahil olmayı istiyordu. ABD, İsrail ve Körfez ülkeleri, hem İran’a hem de onun Lübnan ve Suriye’den Irak ve Yemen’e kadar uzanan bölgedeki Şii dindaş gruplarına karşı derin bir düşmanlığı paylaşıyorlar. İsrail, bu Şii aktörlere karşı; çünkü kendisine ve Washington’ın bölge petrolünü kontrole dayalı emperyal tasarımlarına direnmeye en hazır grup olduklarını ispatladılar.”

“Bu arada, Sünni İslam’ın doğum yeri ve sözde onurunun koruyucusu olarak Körfez, bölgedeki mezhepsel hegemonyasını güvence altına alma noktasında ayrı bir çıkara sahip. Körfez ülkeleri, kâh Suriye ve Irak’taki vekiller aracılığıyla kâh Yemen’deki gibi doğrudan bölgedeki savaşlara daha aktif bir şekilde müdahil olurken son yıllarda İsrail ile yarı gizli de olsa yakın bağlar geliştiriyorlar. Dolayısıyla ABD-İsrail istihbaratına ve gelişmiş askeri teknolojisine daha fazla erişim elde edebilmek için normalleşmeyle ilişkileri halka duyurmakta istekli oldular.”

 

Emperyal gündem

Yazar, anlaşmanın yumuşak ve olumlu diplomatik ifadeleri bir yana, şu hedefi saklamadığını vurguluyor: “‘Diplomatik, ticari ve güvenlik işbirliğini genişletmek’ üzere yeni bir ‘Ortadoğu için Stratejik Gündem’ geliştirilecek. ABD, İsrail ve BAE ‘bölgedeki tehditlere ve fırsatlara ilişkin benzer bir bakış açısının yanı sıra istikrarı teşvik için ortak bir taahhüdü paylaşır’.”

BAE, ilhakı erteletmek suretiyle kendisini Filistin davasının ve iki devletli çözümün savunucusu olarak sunsa bile, yazara göre, Körfez’in avantajları daha derinlerde:

“Washington’ın emperyal gündemi, özellikle Ortadoğu gibi petrol zengini bir bölgede sonu gelmez savaşları ve ‘savunma’ sanayii için sonsuz kârları meşrulaştırmak üzere kaçınılmaz olarak düşmanlara ihtiyaç duyuyor ve onları besliyor.

Körfez ülkeleri, ABD -petrol sıkıntısı, küresel iklimde bir bozulma ve Çin’in bir süper güç olarak yükselişiyle- daha dalgalı sulara doğru ilerlerken, bu askeri-endüstriyel bölünmüşlüğün doğru tarafında olmak istiyor.”

 

Diplomatik darbe

Cook, konunun Amerika iç siyasetiyle bağlantısına da giriyor. Yazara göre, gerek Avrupa ve Arap başkentlerinin itirazları gerekse koronavirüs pandemisinin İsrail içinde öncelikleri hızla değiştirmesi nedeniyle ilhak politikasını sürdürmek Trump yönetimi için beklediğinden çok daha zor oldu. Dolayısıyla “Kaybedeceği tahmin edilen başkanlık seçimine aylar kala Trump, fazlaca ses getiren ‘yüzyılın anlaşması’ ile çok şey vaat edip çok az şey başardıktan sonra Ortadoğu’da diplomatik bir darbeye ihtiyaç duydu. Ve şimdi istediğine ulaştı. Bu hamle, İsrail’e kendini adamış ve onun istediği her şeyi destekleyen geniş Hıristiyan evanjelik seçmen tabanını yatıştırıp gönlünü alacak. (…) Bu ‘tarihi barış anlaşması’, seçim gezilerinde Trump’ı geniş seçmen kitlelerine ABD’nin büyük devlet adamlarından biri olarak satmak için kullanılabilir.”

 

Savaş hatlarını keskinleştirmek

Yazara göre, Washington’daki gerek Cumhuriyetçi gerekse Demokrat dış politika seçkinleri için bu anlaşmanın daha geniş faydaları var. Zira uzunca bir süredir, ABD’nin en güvenilir iki bölgesel müttefikinin alenen işbirliği yapmasını sağlayarak İsrail ile Körfez ülkeleri arasındaki bağları güçlendirmek istiyorlardı.

Yazar, Washington nezdinde bu anlaşmanın faydalarını şöyle sıralıyor:

“Körfez ülkeleri, Suriye’den Yemen’e Ortadoğu’daki savaşlara daha derinden ve alenen karıştıkça, onları İsrail’le müttefik kılan bu anlaşma, (…) bölgenin savaş hatlarını keskinleştirecek ve -umulduğu gibi- bu teokratik diktatörlüklere daha fazla meşruiyet kazandıracak.”

“İsrail, işgalini sağlamlaştırırken, daha fazla Filistin toprağını çalarken ve Filistinlilere yönelik baskısını yoğunlaştırırken ABD de, BAE’yle -ve daha sonra diğer Körfez ülkeleriyle- anlaşmanın bir kez daha makul bir maskeleyici hikâye sunacağı umudunda.”

“Washington’ın -Filistin liderleri, güya kendileri için neyin iyi olduğunu anlayamayacak kadar beyinsiz olsalar bile- Filistinliler için en iyisinin peşinde ‘dürüst bir arabulucu’ olduğuna dair hayali iddialarını yeniden canlandırmasına imkan verecek.”

“Filistin liderliğini Körfez’le -ve petrol zengini komşularına husumete cesaret edemeyen Ürdün ve Mısır gibi diğer Arap devletleriyle- karşı karşıya getirmek, Filistinlileri daha da yalnızlaştıracak. Bundan böyle -çok daha inandırıcı bir şekilde- en iyi ihtimalle barışın iflah olmaz muhalifleri yahut direnirlerse teröristler olarak sunulabilirler.”

 

Netanyahu paçayı kurtardı

Cook, anlaşmanın İsrail Başbakanı Netanyahu açısından neden önemli olduğunu da şöyle anlatıyor:

“Başı iyice belada olan Netanyahu, bu anlaşmanın kendisini düştüğü çukurdan çıkarması umudunda. Sağ kanat dahil İsrail toplumunun geniş kesimlerini bir araya getiren bir protesto dalgasıyla mücadele ediyor. Daha evvel görülmemiş bir yolsuzluk davasıyla karşı karşıya. Covid-19 salgınıyla baş etme biçimi giderek felaketvari bir görüntü arz ediyor. İsrail ekonomisi içeriden patlıyor.

Bu bağlamda Batı Şeria’nın ilhakına odaklanması İsrail halkının çoğunu kendisine yabancılaştırdı ve hatta -sadece bölgenin büyük bir kısmını değil, tüm Filistin topraklarını isteyen- yerleşimcileri de tatmin edemedi. BAE’yle ve dolaylı olarak Körfez’in geri kalanıyla bir anlaşma, rağbet görmeyen bir ilhak planından geri adım atmasına izin veriyor.

Netanyahu uzun bir süredir kendisini Bay Güvenlik olarak, yani İsrail çıkarlarının hamisi ve küresel alanda çarpıcı hamleler yapabilen tek lider olarak ilan ediyordu. Burada her ikisini de yapmış görünüyor. Hatta siyasi muhaliflerini bile başarısını övmek zorunda bıraktı.

Netanyahu, yerleşimciler arasındaki destekçilerini yatıştıracak şekilde ilhakın hala ‘masada’ olduğunu iddia ederken bütün bunların altından kalkmayı da başardı.

Anlaşma, hazırlık yaptığı söylenen kış aylarındaki bir seçimi kazanmasına nihayet zemin hazırlayabilir.”

 

Ödenecek bir bedel yok

Cook yazısını şöyle bağlıyor: “Hiç şüphesiz, ilhaktan -geçici veya başka bir şekilde- vazgeçilmesi, İsrail’in işgal altındaki Batı Şeria’da daha fazla Filistin toprağını ele geçirmesini de, sonu gelmeyen etnik temizlik kampanyasını da kesintiye uğratmayacak. Netanyahu İsraillilere haklı olduğunu gösterdi. İsrail uluslararası hukuku ihlal edebilir, toprak çalabilir, savaş suçları işleyebilir; Batı ile Arap devletleri bunların hepsini sindirecektir. İsrail davranışları karşılığında hiçbir bedel ödemek zorunda kalmayacaktır.”

“Netanyahu için Filistinliler pahasına Körfez ile strateji bir ittifak, her zaman işgal altındaki toprakları ele geçirmekten çok daha fazlası oldu. Onun bölge vizyonunun merkezinde, küresel Amerikan gücünün yanında bölgesel bir hegemon olarak hizmet eden, Ortadoğu’da varlığını güvence altına almış, ıslah olmamış, maksimalist, etnik üstünlükçü bir İsrail devleti yer alıyor. Şimdi bu anlaşmayla Netanyahu, bitiş çizgisinin artık görüş alanı içinde olduğuna inanıyor.”

13 Kasım 2019 Çarşamba

J.COOK: İSRAİL’İN CASUS TEKNOLOJİSİ NASIL HAYATIMIZIN DERİNLİKLERİNE ULAŞTI?





Jonathan Cook (2001’den beri Nasıra'da yaşayan ve Filistin-İsrail çatışmasıyla ilgili üç kitabı bulunan İngiliz gazeteci)
Middle East Eye, 11.11.2019

Tercüme: Zahide Tuba Kor

NOT: Blogda yer alan 800 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.
Kaynak göstermeden blogdaki yazı, tercüme ve infografikleri kullanmamanız önemle rica olunur.


İsrail’in Filistinlileri bastırmak üzere geliştirdiği dijital çağ silahları, -uzunca bir süredir özgürlüklerini çantada keklik gören Batılı nüfusa karşı- çok daha yaygın aplikasyonlarda kullanılmak üzere hızla değişimden geçiyor.
İsrail bir “startup ulus” statüsüne on yıllar önce geldi. Ancak onun yüksek teknoloji yenilikçisi namının -giderek göz ardı edilmesi zorlaşan- karanlık bir yüzü hep vardı.
Birkaç sene evvel İsrailli analist Jeff Halper, ülkesinin yeni dijital teknolojileri iç güvenlik endüstrisiyle birleştirerek küresel alanda merkezi bir role ulaştığı uyarısında bulunmuştu. Tehlike, yavaş yavaş hepimizin Filistinlilere dönüşecek olmasıydı.
İsrail’in, hesap sorulmayan askeri yönetimi altında yaşayan milyonlarca Filistinliye, açık hava laboratuvarlarında kobay muamelesi yaptığını belirtmişti. Sadece yeni konvansiyonel silah sistemleri değil, aynı zamanda kitlesel izleme/gözetleme ve kontrol araçlarını geliştirmek için de bir deneme tahtasıydılar.
Haaretz gazetesinde kısa süre evvel yayımlanan bir haberde ileri sürüldüğü üzere, İsrail’in Filistinlilere yönelik izleme/gözetleme operasyonu “dünyada kendi türünün en büyüğüydü. Medya, sosyal medya ve nüfusu bir bütün olarak izlemeyi içeriyordu.”

Büyük Birader Ticareti
Ancak işgal altındaki topraklarda başlayan şey asla Batı Şeria, Doğu Kudüs ve Gazze’yle sınırlı kalmayacaktı. Zira bu yeni ofansif dijital teknolojinin hibrid formlarının ticaretinden kazanılacak çok fazla para ve nüfuz vardı.
Yüzölçümü bakımından küçücük olmakla birlikte İsrail, -dünyanın dört bir yanındaki otoriter rejimlere, Filistinliler üzerinde kullanarak “savaş meydanında test ettiği” silah sistemlerini satmak suretiyle- uzun yıllardır aşırı kârlı silah ticaretinde dünya liderliğini elinde tuttu. Ama bu askeri teçhizat ticareti, şimdilerde saldırgan yazılım piyasasının, yani siber savaş araçlarının gittikçe daha fazla gölgesinde kalıyor.
Bu türden yeni çağ silahları, sadece dış düşmana değil, aynı zamanda vatandaşlarından tutun insan hakları gözlemcilerine kadar içerideki muhaliflere karşı da kullanılmak üzere devletlerin yoğun talebiyle karşılaşıyor.
İsrail kendi yönetimi altındaki nüfusu kontrol ederek ve bastırarak bir dünya otoritesi olduğunu hakkıyla iddia edebilir. Ama bu siber araçların geliştirilmesini kendi bednam güvenlik ve askeri istihbarat birliklerinde yetişmiş olanlara havale etmek suretiyle Büyük Birader teknolojilerinin çoğundan parmak izlerini uzaklaştırmaya çalışıyor.
Ancak İsrail, bu firmalara ihracat lisansı vermek suretiyle üstü kapalı bir şekilde bu tür faaliyetlere izin veriyor ve ülkenin en kıdemli güvenlik yetkilileri çoğunlukla bu çalışmaların içine yakinen dahil oluyor.

Silikon Vadisi’yle gerginlikler
Üniformayı çıkardıktan sonra İsrailliler, Filistinliler üzerinde casusluk yaparak kazandıkları yılların tecrübesini, daha genel aplikasyonlar için benzer yazılımlar geliştiren firmalar kurarak paraya tahvil edebiliyor.
Sofistike izleme teknolojisi kullanan İsrail kaynaklı aplikasyonlar dijital hayatlarımızda giderek yaygınlaşıyor. Kimisi nispeten yararlı, tehlikesiz kullanıma dayanıyor. Trafik sıkışıklığını izleyen Waze aplikasyonu şoförlerin gidecekleri noktaya daha hızlı ulaşmasına, Gett ise müşterilerin telefonla yakındaki taksilere erişimine imkan sağlıyor.
Ancak İsraillilerin geliştirip ürettiği bazı daha gizli kapaklı teknolojiler, orijinal askeri formatına daha sadık.
Ofansif yazılım, hem kendi vatandaşlarına veya rakip devletlere karşı casusluk yapmak isteyen hükümetlere, hem de rakiplerine karşı elini güçlendirmeye veyahut ticari olarak müşterilerini daha iyi istismar ve manipüle etmeye heveslenen özel şirketlere satılıyor.
Bu türden bir yazılım, -milyarlarca kullanıcıyla sosyal medya platformlarına dahil olduğunda- devlet güvenlik kurumlarına potansiyel olarak neredeyse küresel bir erişim sunuyor. Bu da İsrailli teknoloji şirketleri ile Silikon Vadisi arasındaki zaman zaman rahatsız edici ilişkiyi açıklıyor. Yakın dönemde iki çelişen örneğin ortaya koyduğu üzere, Silikon Vadisi bu kötü yazılımı kontrolüne almak için mücadele ediyor.

Cep telefonu “casus yazılımı”
Facebook’un sahip olduğu sosyal medya platformu WhatsApp’ın İsrail’in en büyük izleme/gözetleme yazılımcı şirketi NSO’ya karşı geçen hafta Kaliforniya’da türünün ilk örneği olan bir dava açması gerginliğin göstergesi.
WhatsApp, NSO’yu siber saldırılarla suçluyor. WhatsApp’ın incelediği, sadece Mayıs ayının son iki haftasında NSO, 20 ülkede 1400’ü aşkın kullanıcının cep telefonlarını hedef almış.
NSO’nun casus yazılımı Pegasus, insan hakları aktivistlerine, avukatlara, dini liderlere, gazetecilere ve yardım kuruluşu çalışanlarına karşı kullanılıyor. Reuters, Amerikan müttefiklerinin üst düzey yetkililerinin de yine NSO tarafından hedef alındığını geçen hafta ifşa etti.
Bilgileri olmadan kullanıcıların telefonlarına girdikten sonra Pegasus yazılımı, verileri kopyalıyor ve izlemek için mikrofonu açıyor. Forbes dergisi bunu “dünyanın en mütecaviz mobil casus yazılımı” olarak niteledi. 
NSO Suudi Arabistan, Bahreyn, BAE, Kazakistan, Meksika ve Fas gibi insan haklarını en çok ihlal eden rejimlerin de aralarında olduğu onlarca hükümete lisanslı yazılımları verdi.
Uluslararası Af Örgütü, çalışanlarının da NSO casus yazılımıyla hedef alındığından şikayetçi oldu. Şu an şirkete ihracat lisansı verdiği için İsrail hükümetine karşı dava açılmasını destekliyor.

İsrail’in güvenlik servisleriyle bağlantılar
NSO, -her ikisi de İsrail’in yere göğe sığdırılamayan askeri istihbaratı 8200 Birimi’nin tedrisatından geçmiş- Omri Lavie ve Shaley Hulio tarafından 2010’da kuruldu.
2014’te içeriden bilgi sızdıran muhbirler, sözkonusu birimin cep telefonları ve bilgisayarlarına sızarak Filistinlileri rutin olarak izlediğini ifşa ettiler. Amaç cinsel uygunsuzlukları, sağlık problemleri veya mali zorluklarına dair kanıtlar bularak bunları, Filistinlileri İsrail askeri otoriteleriyle işbirliği yapmaya zorlamak için kullanmaktı.
Askerler şöyle yazdı: Filistinliler “tamamen İsrail istihbaratının casusluk ve izlemesine maruz bırakıldı. Hem siyasi eziyet için, hem de içeriden işbirlikçiler devşirerek ve Filistinlilerin bir kısmını diğerine karşı kırdırarak Filistin toplumu içinde ihtilaflar yaratmak için kullanıldı.”
Her ne kadar İsrailli yetkililer NSO’ya ihracat lisansını verse de bakan Zeev Elkin, WhatsApp’ın heklenmesine “İsrail hükümetinin karıştığı” iddialarını geçen hafta yalanladı. İsrail radyosuna “Herkes bunun İsrail devletiyle alakalı olmadığının farkında” dedi.

Kameralarla izlenme
WhatsApp’ın NSO’ya dava açtığı hafta içinde Amerikan televizyonu NBC, Silikon Vadisi’nin işgalle bağlantılı ihlallere derinden bulaşmış İsrailli startuplarla temasa istekli olduğunu ifşa etti.
Microsoft, karmaşık yüz tanıma teknolojisini daha da geliştirmek için -İsrail ordusunun Filistinlilere baskı uygulamasına yardım eden- AnyVision’a aşırı derecede yatırım yaptı.
AnyVision ile İsrail güvenlik birimleri arasındaki bağ saklanabilir değil. Danışma kurulunda Mossad’ın eski başkanı Tamir Pardo yer alıyor. Şirketin başındaki Amir Kain, geçmişte savunma bakanlığının güvenlik departmanı Malmab’ın başkanı olarak görev yapmış.
AnyVision’ın ana yazılımı olan Better Tomorrow’un takma adı “Google İşgali”. Zira şirket, işgal altındaki topraklarda İsrail ordusunun yaygın gözetleme kameraları ağından kamera görüntülerini araştırıp herhangi bir Filistinliyi hemen teşhis edip izleyebileceği iddiasında.
Etik açıdan apaçık problemli olsa da, Microsoft’un yatırımı, yazılımı kendi programlarına katmayı hedefleyebilir izlenimi uyandırıyor. Bu durum insan hakları örgütlerini oldukça endişelendiriyor.
Amerikan Sivil Haklar Birliği’nden Shankar Narayan, İsrail yönetimi altında yaşayan Filistinlilere oldukça benzer bir geleceğin bizi beklediği konusunda uyardı. NBC’ye verdiği röportajda “Yüz tanıma teknolojisinin yaygın kullanımı özgürlük önermesini alaşağı eder ve ne yaparsa yapsın, herkesin, her an izlendiği bir topluma dönüşmeye başlarsınız” dedi. “Yüz tanıma, kamusal alanlarda tam hükümet kontrolü için muhtemelen en kusursuz araç” diye ekledi.
Harvard Üniversitesi’nde araştırmacı olan Yael Berda’ya göre İsrail, gece gündüz izlemek istediği Batı Şeria’da 200.000 kişilik bir Filistinli listesine sahip. AnyVision tarzı teknolojiler bu muazzam genişlikteki grubu sürekli izlemek için hayati görülüyor.
Eski bir AnyVision çalışanı NBC’ye dedi ki Filistinliler bir deneme tahtası olarak kullanılıyor: “Bu teknoloji dünyanın en zorlayıcı güvenlik çevrelerinden birinde sahada denendi ve biz onu piyasanın kalanına açıyoruz.”

Seçimlere karışmak
İsrail hükümetinin bizzat kendisi, bu casus teknolojileri ABD ve Avrupa’da kullanmaya giderek daha fazla ilgi duyuyor. Zira İsrail işgali, Batı’da ana-akım siyasi söylemde tartışmaların gittikçe daah fazla odağına oturuyor.
İngiltere’de siyasi iklimdeki değişim, eski bir Filistin hakları aktivisti olan Jeremy Corbyn’in muhalefetteki İşçi Partisi’nin genel başkanlığına seçilmesiyle dikkatleri çekti. ABD’de Filistin davasını görünür şekilde destekleyen, Filistin asıllı Rashida Tlaib’in de aralarında olduğu küçük bir grup son dönemde Kongre’ye girdi.
Daha genel olarak İsrail, giderek gelişen ve Filistinlilere zulmetmeyi bırakana kadar -tıpkı ırkçı ayrımcı Güney Afrika modelinde olduğu gibi- İsrail’e boykot çağrısı yapan uluslararası dayanışma hareketi BDS’ten (boykot, tecrit, yaptırım) korkuyor. BDS hareketi birçok Amerikan kampüsünde güçlü bir şekilde büyüyor.
Bu yüzden İsrailli siber şirketler, İsrail hakkında umumi söylemi manipüle etme çabalarına çok daha derinden dalmış durumda; buna yabancı ülkelerin seçimlerine karışmak da dahil.
Manşetlere çıkan iki kötü örnek var. Kendisini “ücret karşılığı çalışan özel Mossad” olarak pazarlayan Psy-Group, geçen sene -FBI’ın 2016 Amerikan başkanlık seçimlerine müdahale soruşturmasını başlatmasının ardından- kapatıldı. The New Yorker’ın haberine göre, şirketin “Kelebek Projesi”, “İsrail karşıtı hareketleri içeriden istikrarsızlaştırıp parçalama”yı hedefliyordu.
Diğer örnek olan Black Cube şirketinin de Barack Obama yönetiminin önde gelen yetkililerini düşmanca izlediği ortaya çıktı. Şirketin İsrail güvenlik servisleriyle yakından bağlantılı olduğu ve bir ara bir İsrail askeri üssüne yerleştiği görülüyor.

Apple tarafından yasaklı
Özel ile kamusal alan ayrımını bulandırmaya çalışan başka İsrail şirketleri de var.
8200 Birimi’nden iki emekli asker tarafından kurulan bir İsrailli veri toplama şirketi olan Onavo, 2013’te Facebook tarafından satın alınmıştı. Apple, kullanıcılarının verilerine sınırsız erişim sağladığının ortaya çıkması üzerine Onavo’nun VPN uygulamasını geçen yıl yasakladı.
Yurtdışındaki BDS aktivistlerini şeytanlaştırmak üzere yürütülen gizli bir kampanyaya başkanlık eden İsrail’in stratejik işler bakanı Gilad Erdan, Haaretz’in haberine göre, bir başka şirket olan Concert’la geçen yıl düzenli olarak toplandı. İsrail’in Bilgi Edinme Özgürlüğü Kanunu’ndan muaf tutulan bu gizli grup, İsrail hükümetinden 36 milyon dolar para aldı. Yöneticileri ve hissedarları İsrail güvenlik ve istihbarat elitiyle sıkı fıkı.
Diğer bir önemli İsrail şirketi Candiru ise adını, insan bedenini gizlice istila edip ardından bir parazite dönüşen küçük Amazon balığından alıyor. Şirket, operasyonlarını gizlilik içinde yürütse de, hekleme araçlarını çoğunlukla Batı’daki yönetimlere satıyor.
Çalışanları neredeyse tamamen 8200 Birimi’nden. İsrail şirketlerinin geliştirdiği umumi ve örtülü teknolojilerin aslında birbiriyle ne denli bağlantılı olduğunun bir işareti, Candiru’nun başkanı Eitan Achlow’un daha evvel taksi hizmeti uygulaması Gett’in başındaki kişi olması.
İsrail’in güvenlik eliti, -tıpkı konvansiyonel silah ticaretinde yaptığı gibi- teknolojilerini ellerinde tutsak Filistinli nüfus üzerinde deneyerek bu yeni siber savaş piyasasından kazanç sağlıyor.
İsrail’in -Filistinlilerin uzunca bir süredir aşina olduğu- mütecaviz ve baskıcı teknolojilerini Batı ülkelerinde yavaş yavaş normalleştirmesi hiç şaşırtıcı değil.
Yüz tanıma yazılımı çok daha sofistike bir ırki ve siyasi fişlemeye/profil çıkarmaya imkan veriyor. Örtülü veri toplama ve izleme, özel ile kamusal alan arasındaki geleneksel sınırları tarumar ediyor. Ve sonuç olarak sanal ortamda kişisel bilgiye ulaşma yarışı, muhalifleri veya -insan hakları grupları gibi- güçlülere hesap verdirmeye çalışanları korkutmayı, tehdit etmeyi ve altını oymayı kolaylaştırıyor.
Bu distopya yayılmaya devam ederse New York, Londra, Berlin ve Paris giderek daha fazla Nablus, el-Halil, Doğu Kudüs ve Gazze’ye benzeyecek. Ve hepimiz, hükmettiklerine karşı siber savaşa girişen bir gözetim devleti içinde yaşamanın ne demek olduğunu anlamaya başlayacağız.