The Middle East Eye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
The Middle East Eye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Haziran 2018 Çarşamba

D.HEARST: ÜRDÜN’DEKİ EKONOMİK KRİZ, SUUDİ ARABİSTAN’IN LİDERLİK BOŞLUĞUNU AÇIĞA ÇIKARDI





David Hearst (Middle East Eye internet sitesi baş editörü; eski İngiliz Guardian gazetesi dış politika başyazarı)
Middle East Eye, 13.6.2018

Tercüme: Zahide Tuba Kor

NOT: Lütfen kaynak göstermeden tercümenin bir kısmını veya tamamını kullanmayınız, alıntılamayınız, yayınlamayınız.

Blogda yer alan 750 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.


Suudi Arabistan 2,5 milyar dolarlık yardım paketiyle aslında Ürdün’ü kurtarmaya gelmedi; her ne kadar Suudi Kralı Selman böyle bir izlenim vermeye çok istekli olsa da… Olan biten, Kral Selman’ın Kuveyt’in çoktan söz verdiği paradan kendine bir pay çıkarma çabasından ibaretti. Sonuç itibarıyla yaşanan, rakip Körfez ülkelerinin Ürdün’ü desteklemek için birbiriyle çekişmesiydi.

“Yüklü bir mali destek”
Konuyu yakından bilen Ürdün Kraliyetine yakın bir kaynağın Middle East Eye’a anlattığına göre, Ürdün Kralı Abdullah, zamlar ve gelir vergisinde planlı artış yüzünden sokaklarda gösteriler patlak vermeden evvel Kuveyt’e bir heyet yollamış. Gösteriler esnasında Kuveytli bir devlet bakanı Ürdün’deymiş ve sonuçta Kuveyt, Ürdün Merkez Bankasına 500 milyon dolar yatırma ve yine 500 milyon dolarlık düşük faizli borç verme vaadinde bulunmuş.
Bir sonraki kapıyı çalan da Katar olmuş. Katar Emiri Şeyh Tamim bin Hamad es-Sani, kendilerinin “yüklü mali destek” teklifini iletmek üzere Kral Abdullah’ı telefonla aramış. Bu görüşme, Suudi Arabistan’ın istemeye istemeye de olsa paraları söküleceği ümidini koruyan Ürdün’ün talebi üzerine kamuoyuna ilan edilmemiş.
Bugün [13 Haziran] Katar dışişleri ve maliye bakanları yardım paketini müzakere etmek üzere Ürdün’e gittiler. Bu, bir sene evvel Suud’un Katar’a abluka uygulama baskısı yüzünden Amman’ın Doha’yla resmî ilişkilerin seviyesini düşürmesinden bu yana ilk ziyaret.
Katar dışişleri bakanı, Ürdün ekonomisine doğrudan 10.000’i aşkın istihdam sağlama ve 500 milyon dolarlık yardımda bulunma kararını açıkladı.
Katar’ın telefon görüşmesinden birkaç saat sonra, muhtemelen Doha yönetiminin atacağı adımın bilgisi kulağına gelmiş olmalı ki, Kral Selman mevkidaşı Abdullah’ı aradı. Ardından düzenlenen toplantıya Kuveyt Emiri Şeyh Sabah el-Ahmed es-Sabah ve Dubai Emiri ve aynı zamanda BAE Başbakanı Muhammed bin Maktum da katıldı. Kral Selman, BAE’nin fiilî yöneticisi konumundaki Veliaht Prens Muhammed bin Zayid’i arasa da toplantıya katılmayı kabul etmedi ve BAE ikinci adamla temsil edildi.
Bir Suudi kurnazlığıyla Kuveyt’in 1 milyar dolarlık yardım sözü, Kral Selman’ın ilan ettiği yardım paketine dahil ediliverdi, sanki toplantıda kararlaştırılmış gibi… Gerçekte ise Suud ve BAE, kalan 1,5 milyar dolarlık meblağı aralarında paylaşmak suretiyle Ürdün’e Kuveyt’inkinden daha az katkıda bulundular.

Suudi liderlik boşluğu
(…)
Bütün bunlar ne anlama geliyor?
Birincisi, Kral Selman, Suud’un bıraktığı bölgesel liderlik boşluğunu Körfez’deki rakiplerinin doldurmakta olduğunu fark edince panikle tepki verdi. Kuveyt, Katar’a ablukanın tetiklediği krizde giriştiği arabuluculuk rolünde başarısızlığa uğrasa da Gazze konusunda İsrail ve ABD’yle ihtilafa düşerek arası bozuldu. BM Güvenlik Konseyi geçici üyesi olarak kaleme aldığı, Gazze sınırında Filistinli göstericilerin öldürülmesine ilişkin bağımsız soruşturma çağrısı yapan bir taslağı ABD engelledi.
Suudi Arabistan’ın Körfez İşbirliği Konseyini boyun eğmeye zorlayarak başardığı tek şey örgütü bölmek oldu. Şu an Kuveyt, daha önce hiç olmadığı şekilde, kendi politikalarını daha bağımsızca uyguluyor. Aynısı Katar için de söylenebilir. Kuveyt’in Ürdün’e tepkisi, aslında Suud’la aralarındaki hoşnutsuzluğun diğer bir işareti.  
İkincisi, [12 Haziran] salı günü Kuveyt’i ziyaret eden Kral Abdullah, Suudi Arabistan’a zannedilenden çok daha az bağ(ım)lı olduğunu gösterdi. 2,5 milyar dolarlık yardım paketinin de ortaya koyduğu üzere Suud’un Amman üzerinde çok da fazla bir kozu yok.  
Evet, Suudi Arabistan’da çalışan 400 bin Ürdünlü işçi var ve onlardan gelen dövizler Ürdün GSYH’sinin yaklaşık %10’una tekabül ediyor. Ama artık Amman’ın –Ürdünlüler için önem taşıyan konulara Kral Selman’dan daha yakın duran– Körfez devletlerinden gelen başka mali kaynakları var.
Ben burada Ürdün kralının kendisinden ziyade Ürdünlülere vurgu yapıyorum; çünkü bu da diğer bir faktör.

Siyasi formülü değiştirin
Kral Abdullah, meşruiyetinin halkının desteğini satın almaya bağlı olmadığının farkında. Kraliyetin siyasi istikametine ilişkin halkının iradesini dikkate almak zorunda, hem de hükümranlığının herhangi bir başka dönemine kıyasla çok daha fazla…
Geçen haftaki protestolar ve Beni Sakhr kabilesiyle devam eden sürtüşme (ki kabile lideri Faris el-Fayez yaptığı siyasi değişim çağrısının ardından tutuklandı) artık halkının sadakatini çantada keklik göremeyeceğine dair krala bir uyarıydı. El-Fayez kamuoyu önünde krala alenen şahsi bir saldırıda bulunarak sözlü bir kuralı ihlal etmiş oldu.
Sadece “siyasi formülü değiştirmek” istediğini söylemekle kalmadı, bir de [Kral Abdullah’a hitaben şunları] ekledi: “Biz seni bir kral, başbakan, savunma bakanı, emniyet müdürü ve vali olarak kabul etmeyeceğiz. Sen her şeysin. Mevcut Anayasa’ya göre sen yarı tanrıya dönüştün, biz de kölelere.”
Ayrıca krala, ailesinin şu anki Suudi Arabistan topraklarından geldiğini hatırlattı. Daha açık olmak gerekirse, Ürdün bir zamanlar ailesinin yönettiği kraliyetten [Hicaz, Ürdün ve Irak’ı içine alan Haşimi Konfederasyonundan] geriye kalan tek parça. “Bu bizim ülkemiz, bizim toprağımız. Siz Hicaz’dan geldiniz. Benim babam senin dedeni [Mekke Emiri Şerif Hüseyin’in oğlu Abdullah’ı] bağrına bastı. Siz bize borçlusunuz, biz size değil.”
Gedikli siyasi muhalif Laith Şubeylat da Lübnan gazetesi el-Ahbar’a, İsrail’in sadık askerî uşağı olarak Ürdün’ün yerine şimdilerde Suudi Arabistan’ın geçtiğini söyleyerek kralın yaralarına tuz bastı. Dedi ki “Bir zamanlar tuğgeneral rütbesinde bir İsrail müttefiki olan Ürdün şimdilerde üsteğmen rütbesine tenzil ederken Suudi Arabistan general olmak için yükseliyor.”

Varoluşsal bir tehdit
Kraliyete yönelik bu türden cesurca ve aleni hakaretler bir tesadüf değil. Ürdün’de kamuoyunun öyle kolayca satın alınamayacağını kraliyet ailesine hatırlatıyor.
Ürdünlülerin ne düşündüğü önemli ve bu da Suudi Kralı Selman’ın elindeki kozu sınırlayıcı bir faktör; zira mutlak bir kral olarak zihninde sivil toplum veya kamuoyu görüşü diye bir mefhum bulunmuyor.
Farklı nedenlerle gerek Doğu Yaka [Z.T.K. Şeria Nehri’nin doğu yakasında bulunan Ürdün’ü kastediyor] gerekse Ürdün nüfusunun Filistinli yarısı, İsrail’in Filistinli mültecilerin geri dönüş hakkından vazgeçmesi talebine Suud’un verdiği desteğe tamamen karşı.
Bu bile [Z.T.K. yani Filistinli mültecilerin geri dönüş hakkından vazgeçmesi talebi] başlı başına Ürdün devletinin istikrarı için varoluşsal bir tehdit olarak görülüyor [Z.T.K. Ürdün nüfusunun %60’ı Filistinli mültecidir]. Ama başka tehditler de var. ABD’nin Kudüs’ü İsrail’in bölünmez başkenti olarak tanıması, en hafif deyimiyle, hem Haşimilerin Kudüs’teki kutsal mekânların hâdimi rolüne hem de Arap Ligi’nin de desteklediği Filistinlilerin Doğu Kudüs’ün müstakbel Filistin devletinin başkenti olması talebine yönelik birer meydan okuma.
Bunlar Kral Abdullah’ın boyun eğebileceği konular değil. Onun meşruiyeti, kutsal mekânların hâdimliği rolüne daha önce hiç olmadığı kadar fazla bağımlı.
Suudi Arabistan’ın Ürdün’de kabaran yeni halk gücü dalgasının kolayca sınırları aşabileceğini hesaba katması için elinde gayet iyi nedenler var. Kuveyt ve Katar’ın bağımsız Körfez aktörleri ve Ürdün’e bağışçılar olarak artan önemleri de Kral Abdullah’a Ürdün’de siyasi reforma bir şans verme fırsatı sunuyor. Bu fırsatı değerlendiremezse tehlike kapıda demektir.

NOT: David Hearst’ün konuyla ilgili daha yerele, Ürdün içine odaklanan “Arap Baharı Ürdün’de hala canlı mı?” başlıklı yazısını okumak için TIKLAYINIZ 

25 Eylül 2016 Pazar

D.HEARST: ABD TÜRKİYE’Yİ KAYBEDİYOR MU?



ABD ACABA TÜRKİYE’Yİ KAYBEDİYOR MU?

David Hearst (Middle East Eye internet sitesi baş editörü; eski İngiliz Guardian gazetesi dış politika başyazarı)
Middle East Eye, 23.8.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor

Boris Yeltsin’in devlet başkanlığının son günlerinde Washington’daki ileri gelenlerin kafası karıştı ve kendi kendilerine şunu sormaya başladılar: “Rusya’yı kim kaybetti?”
Komünizmin çöküşünün ardından yeni Rusya, 1992’de Moskova’ya akın eden iktisatçılar, misyonerler ve fırsatçı siyasetçiler sürüsünün hayal ettiğinden çok daha istikrarsızdı. Ama sorunun kendisi önemliydi. Bill Clinton gerçekten de Amerikan diplomasisi açısından ender bir başarı kaydetmişti: Batı yanlısı Rusya Federasyonu’nu Amerikan karşıtına dönüştürmüştü. Peki, bunu nasıl başarmıştı?
Amerikan Başkan Yardımcısı Joe Biden da Çarşamba günü Türkiye’ye uçarken benzer bir soruyu kendi kendine sormuş olmalı: Türkiye’yi kim kaybediyor? ABD’nin darbesi gerçekten kötü bir darbeydi. 15 Temmuz’un ilk saatlerinde Amerikan Dışişleri Bakanı John Kerry “istikrar ve devamlılık” ümidini dillendirdi. Beyaz Saray’ın demokrasi ve hukuk devletinden dem vuran müphem bir açıklama yayınlaması ise tam iki saati aldı. Bu gecikme Ankara’yı şüphelendirmeye yetti.
Cuma gecesi darbecilerin 35 savaş uçağı, 37 helikopter, 246 zırhlı araç, 4000 silah ve 3 gemiyle ulaştığı o ölümcül gücün şoku içindeki Türk milleti bir de baktı ki kendisine insan hakları dersi veriliyor.
Amerikan Dışişlerin Bakanı Kerry, Erdoğan’ın ordu ve bürokraside başlattığı tasfiyenin boyutundan duyduğu endişeyle bu meseleyi Türkiye’nin NATO üyeliğinin devamlılığıyla bağlantılandırdı. Bunun üzerine ABD’nin eski Türkiye Büyükelçisi James Jeffrey, Dışişleri Bakanı’nın halüsinasyon gördüğünü söylemek durumda kaldı. Bölgedeki en büyük askeri gücün NATO’dan çıkarılması halinde ABD’nin Rusya ve İran’la nasıl baş edeceğini merak eden Jeffrey, Kerry’ye “Ne içtin?” diye sordu.
(…)
[Z.T.K. Yazar, CENTCOM Komutanı Votel’in sözlerini eleştirmiş; Adil Öksüz’ün ABD ziyaretlerine girmiş, Rusya’nın darbeden faydalanmasına değinmiş… Ardından şunları yazmış:]
(…)
Erdoğan’ın NATO, ABD ve müttefikleriyle problemleri darbeden çok önce başlıyor. Türkiye’nin İslam Devleti savaşçılarının Suriye’ye geçişine izin vermesi, onunla ticaret yapması suçlamalarına dayanıyor ve aslına bakarsanız bu suçlamaları yapan Rusya’ydı. Geçen senenin kasım ayında Filistin’in sürgündeki güçlü lideri Muhammed Dahlan, Atlantik Antlaşması Birliği’nin düzenlediği bir güvenlik konferansında NATO’nun politika üretenlerine “Aynada kendinize bakın” dedi: “Bütün Avrupa IŞİD’in Türkiye’yle ticari ilişkisi olduğunu biliyor. Aynada kendinize bakın. 40 yıl evvel Arapların yaptıkları gibi konuşuyorsunuz. Suriye’de terör tamamen Türkiye’den geldi. İşi zorlaştıran sizsiniz.”
Ocak ayında Ürdün Kralı Abdullah, önde gelen Amerikan Kongresi üyeleriyle yaptığı dışa kapalı bir toplantıda Erdoğan’ın “bölgede radikal İslami bir çözüm”e inandığını söyledi. Kral, Türkiye’yi dünyaya yönelik stratejik bir meydan okuma olarak sundu: “Biz hala IŞİD’e karşı stratejik değil de taktik problemlerle mücadele etmek zorunda bırakılıyoruz. Bu konuda stratejik olarak bizim yanımızda durmayan Türkler meselesini unutuyoruz.”
Ve Türkiye’deki Batılı istihbarat teşkilatları da İslam Devleti’yle işbirliği iddialarını körükledi.
İngiliz istihbarat servisi MI6’in Türkiye’deki istasyon şefi, bir İngiliz gazeteciyi Türkiye ile İslam Devleti arasındaki bağlantı hakkında bilgilendirdi. Tecrübeli araştırmacı gazeteci Seymour Hersh de 2012-2014 yılları arasında Savunma İstihbarat Teşkilatı Başkanı Korgeneral Michael Flynn’ın adını vererek Türkiye’nin sınırında yabancı savaşçı ve silah kaçakçılığını durdurmak için yeterince gayret sarf etmediğini söylediğini yazdı.
(…)
Amerikan Genelkurmay Başkanlığından ismini vermek istemeyen bir müşavir Hersh’e dedi ki: “Amerikan istihbaratı, Erdoğan hükümetinin yıllardır (Nusra Cephesi’ni) desteklediğini gösteren dinlemeleri ve insan istihbaratını biriktirdi ve şu anda aynısını İslam Devleti için de yapıyor… Bunu kendisine söyleyip Türkiye’den yabancı cihatçı akışını kesmesini istedik. Ama onun hayalleri büyük, Osmanlı İmparatorluğu’nu ihya etmek; bunda ne ölçüde başarılı olabileceğinin farkında bile değil.”
Müşavirin öldürücü cümlesi ise şuydu: “Türkiye’yle birlikte çalıştık, Erdoğan’a sadık olmayanlara güvendik. Ve Suriye’deki cihatçılara [1950-1953] Kore Savaşı’ndan beri kullanılmayan M1 karabinalar da dahil silah depolarında ne kadar modası geçmiş eski silah varsa yollamalarını sağladık. Bu, Esed’in anlayabileceği bir mesajdı: Biz kendi yöntemlerimizle başkanlığın [Z.T.K. Obama’yı kastediyor] politikasını gevşetecek/etkisini azaltacak güce sahibiz.”
“Erdoğan’a sadık olmayan” Türklerle çalışmak ifadesi, 15 Temmuz’da yaşananlar ışığında daha da somut bir anlam kazandı. Hersh ve diğerlerinin aldığı brifingler şu anda Ankara tarafından darbeye bir hazırlık olarak görülüyor.
Biden’ın aslında durumun böyle olmadığı, birlikte çalıştıkları Erdoğan’a sadık olmayan Türklerin onu öldürmeye çalışan ama küçücük bir zamanlama farkıyla bunu başaramayan Türklerin ta kendisi olmadığı konusunda Erdoğan’ı ikna için çok çalışması lazım.
Türkiye’nin NATO’dan ayrılma ihtimali çok düşük. Geçen sene bir Rus savaş uçağının vurulması üzerine Putin dişini gösterdiğinde Türkiye’nin yüzünü döndüğü yer NATO’ydu. Bir dış askeri tehdidin belirmesi halinde Türkiye’nin vereceği tepki yine NATO’ya dönmek olacaktır.
Öte yandan Türkiye’nin de aynı rolü oynayacağının bir garantisi yok, özellikle de hassas güney sınırında. Darbenin iki muhtemel etkisi oldu. Birincisi, Erdoğan Suriye’nin kuzeyinde Türkiye’nin milli menfaatlerine göre hareket etmekte artık kendini daha serbest hissedecektir. ABD’nin belirlediği gündemle veyahut gündemsizlikle sınırlı kalmayacaktır. Bir Amerikan vetosuna maruz kalmış hissetmeyecektir.
Bunun sonuçlarını isyancı güçlerin Halep’te ilerleyişinde gördük bile. Esed, Putin’in onayı olmaksızın ABD destekli Kürt güçleri bombalayamazdı ve bu, Türkiye’nin güney sınırında çizdiği kırmızı çizgiye de uyuyordu.
Darbenin ikinci etkisi, Türk ordusunun kendisinde görülecektir. Önümüzdeki süreçte yeni bir ordu kurulacaktır; bunun daha İslami olması gerekmiyor, ama Türk devletine ve Erdoğan’ın bizzat kendisine sadakatini gösterebilmek için elinden gelen her şeyi yapacak bir ordu olacağından hiç şüphe yok. Darbenin ardından Türkiye’de şimdiye kadar yapılmış en büyük miting olan Yenikapı’da Genelkurmay Başkanı’nın verdiği mesaj tam da buydu. Darbe sonrasının yeni ordusu çok daha güçlü ve çok daha iddialı olacaktır, şu anda Suriye’de gördüğümüz gibi.
Suriye çatışmasında ilk kez büyük bir Türk tank birliği Suriye’ye girdi. (…)
Biden çarşamba günü Türkiye’ye uçtu ve bu, Türkiye’nin güney sınırı boyunca verilen Kürt alt-çatışmasının her iki tarafında da ABD’nin eşzamanlı olarak bulunduğu anlamına geliyor. ABD hem sınır boyunca bir devlet kurmaya çalışan Kürt PYD’yi hem de bunu durduracak Türk birliklerini destekliyor. Uyguladıkları Suriye politikasının onları içine düşürdüğü karmaşa işte tam da bu.

Bu çatışmanın tektonik katmanları, NATO’nun veya Pentagon’un rızası/onayı olsun veya olmasın bir kez daha değişti. ABD daha evvel neredeyse hiçbir yerde, şu anda Ortadoğu’da olduğu gibi, düşmanları kadar müttefiklerinden de bir yığın meydan okumayla yüzleşmemişti. Ve Rusya’nın gösterdiği gibi, hor görülen/küçümsenen bir müttefikten daha tehlikelisi yoktur.

D.HEARST: MISIR’IN SİSİ’Sİ YÜRÜYEN BİR MEVTA

MISIR’IN SİSİ’Sİ YÜRÜYEN BİR MEVTA

David Hearst (The Middle East Eye internet sitesi baş editörü; eski İngiliz Guardian gazetesi dış politika başyazarı)
The Middle East Eye, 21.9.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor

Özet: Mısır sözkonusu olduğunda asıl soru, “Acaba Sisi, çevresini kuşatan o tehlikeli şüphe atmosferi içinde mücadeleye devam edebilir mi?” değil, “Acaba Sisi’nin yerine kim geçecek?” sorusudur.

“Birinci sınıf bir millet mi olmak istiyorsunuz? Peki, sizi kendi ayaklarınız üzerinde yürür hale getirmeme katlanabilecek misiniz? Her sabah saat 5’te sizi uyandırayım mı? Yiyecekte tasarrufa, klimada kesintiye tahammül edebilecek misiniz? İnsanlar benim yumuşak olduğumu sanıyorlar, ama Sisi işkencedir, ızdıraptır.”
Basına sızdırılan bu tapedeki sözler, cumhurbaşkanı seçilmesinden kısa bir süre sonra bir gazeteciyle sohbet eden Mareşal Abdülfettah es-Sisi’ye ait. Sarf ettiği bu sözlerin ne denli geleceği görür cinsten olduğunu muhtemelen o dönemde kendisi bile fazla farkında değildir. Sisi’nin iktidarı gerçekten de Mısır için bir işkence ve ızdırap oldu.
Bir vaatten öbürüne yalpalayıp durdu; her bir vaadi, safdil ve korku dolu halkın tepesinde sallanan şaşalı fakat kullanışsız birer incik boncuktu.
Vaatlerin ilki, Sisi’nin askeri darbesini finanse eden Körfez ülkelerinin Mısır’a akıtmaya devam edeceği hesapsız milyarlardı. [Sızan tapelerde] Yardımcılarına Körfez’in parasının “pirinç kadar” bol olduğunu atıp tutuyordu; ki bu kanaati, petrol fiyatlarının düşmesi ve Yemen savaşının patlak vermesinin ardından anlamını yitirdi. 50 milyar dolara kadar varan peşin parayı, borcu ve petrol teminatını çarçur etti.
İkincisi, Şarm eş-Şeyh’te yapılan uluslararası donörler konferansıydı. Bolca vaat, ama sonuçta değişen hiçbir şey yok. [Z.T.K. “Bütün dünya bu toplantıdayken Türkiye niye yok?” diye o dönemde veryansın edenler, bu satırları dikkatlice bir kez daha okumalılar!]
Üçüncüsü, 45 milyar dolarlık yeni bir başkent inşası veya yeni bir Süveyş Kanalı açmak gibi mega altyapı projeleriydi. Bir sene evvel devlet yetkilileri 8 milyar dolara mâl olan Süveyş Kanalı’nı genişletme projesinin sadece sekiz yıl içinde kanaldan elde edilen gelirleri üç katına çıkaracağı vaadinde bulunmuştu. Bir hesaba göre şimdiye kadar kanadan geçen gemi sayısı sadece %0,0033 oranında artmış. [Z.T.K. Sisi kendini bir kahramana dönüştürmek için başa geçtiğinde sürekli Cemal Abdünnasır’ı taklit etmişti. Bu proje de onlardan biri. Dünyada ekonomik kriz varken, uluslararası ticaret sürekli daralırken alınan borçlarla Süveyş Kanalı gereksiz yere genişletildi!]
Dördüncüsü, Suudi mali desteğinin devam etmesi ümidiyle [Akabe Körfezi’ndeki] iki adayı Suudi Arabistan’a vermekti. Ancak bu plan büyük bir taarruza maruz kalarak hem meclise hem de mahkemelere takıldı ve sonuçta Suudileri öfkelendirdi.

Kahire’deki çalkantılar
Şimdilerde bize, IMF’den gelecek 12 milyar dolarlık borçla Mısır’ın kurtuluşa ereceği söyleniyor. Mısır’ın döviz piyasası için bu bir borçtan ziyade yaşam desteği. Bloomberg’in haberine göre, temmuz ayında dış rezervler, son 16 ayın en düşük seviyesine indi ve eldeki, ancak üç aylık ithalata yetebilir durumda. IMF karşılıksız borç vermez. Borç karşılığında Mısır parasının değerinin düşürülmesi, sübvansiyonların aşamalı olarak kaldırılması, KDV’nin yürürlüğe girmesi gibi çokça konuşulan ama hiç hayata geçirilmemiş reformların istenmesi muhtemel. Başa geçtiğinden beri Sisi’nin zam yaptığı tek maaş ordu, polis ve yargı mensuplarının maaşlarıydı. Zaten bütçenin %80’i kamu ücretleri, maaşlar ve sübvansiyonlar için yapılan harcamalara ve borç ödenmelerine gidiyor. Bu da bütçe kesintisi için geriye fazla bir alan bırakmıyor. Tek seçenek zaten fakir olanların daha da kemer sıkması.
Mısır’ın dolar krizinin, yani ithalat için gerekli döviz eksikliğinin, bebekleri doyurmak için hazır süt bulunamaması veya –bahanesi farklı olsa da- Rus buğdayı ithalatının bir anda durması gibi çok ciddi sonuçları oldu. Gerek Bloomberg gerekse the Economist, Mısır’ın iktisadi ve sosyal çöküşünün suçunu doğrudan cumhurbaşkanını omuzlarına atarak Sisi’yi ömür biçti.
The Economist’e göre, “Sayın Sisi’den kurtulmak amacıyla yeni bir isyan veya yeni bir askeri darbe söylentisi şu an için azalmış durumda. 2011’de halk isyanına sürpriz bir şekilde yakalanan gizli polis, şu anda muhalefeti ortaya çıkarıp sonlandırmakta çok daha gayretkeş. Ancak Mısır içindeki demografik, ekonomik ve sosyal baskılar hiç durmadan artıyor. Sayın Sisi kalıcı bir istikrar tesis edemez. Mısır’ın siyasi sistemi tekrar ele alınmalı. Bunun için iyi bir başlangıç noktası, Sayın Sisi’nin 2018’de seçimlerin yapılmasına karşı çıkmayacağını açıklaması olacaktır.”
Bu son cümle Kahire’de çalkantılara yol açtı. (…)
Bu tür değerlendirmeler Sisi için uyarı işaretleri. Kurban Bayramı’na doğru market raflarının eşek etiyle dolduğuna dair haberler vardı.

Hangi dış el?
Sisi yabancı bir el suçlamasıyla yönetime sadık görünen vefasızlara karşılık verdi. El-Ahram gazetesinin haberine göre, yabancı bir güç, kamuoyunu istikrarsızlaştırmak ve mevcut hükümet hakkında şüpheleri artırmak için Mısır’a karşı bir komplo kurmakta. (…)
Ağustos ayında el-Ahram gazetesi BBC ve CNN’i Mısır’a ve turizm sektörüne karşı komplo kurmakla suçladı. Şimdilerde yabancı eller Bloomberg ve The Economist içinde çalışıyor. Ama bunlar kim? The Economist üzerinden Mısır hakkında dezenformasyon yapan dış güç hangisi?
Acaba the Economist’in yeni Sultan olmakla suçladığı Recep Tayyip Erdoğan mı? 2011-2015 yılları arasında Kahire’ye 6,5 milyar dolar askeri yardım yapan ABD mi? Mısır’daki en büyük dış yatırımcı olan İngiltere mi? Daha yeni Mistral sınıfı helikopter gemisi yollayan Fransa mı? Yoksa Sisi’nin ısrarla gözüne girmeye çalıştığı Vladimir Putin mi?
Gerçek şu: Sisi, Körfez’den ve Batı’dan gelen büyük mali ve askeri desteğe rağmen başarısızlığa uğradı. Bir lider olarak ona duyulan güven içeriden patlıyor. Sisi’nin elinde geriye kalan tek silahı paranoya ve milliyetçi korkular. O halde soru şu: Acaba Sisi kendisini kuşatmakta olan şüphe atmosferi içinde mücadeleye devam edebilir mi? İnsanların çoğu bunun cevabını biliyor. Gerçek soru ise “Ne kadar ömrü kaldı?”

Sisi’nin alternatifleri
Bir sene evvel Suudi Kralı Selman, Cumhurbaşkanı Erdoğan’la görüşmesinde konu gündeme geldiğinde şu cevabı yapıştırmıştı: Bana bir alternatif bul. Bugün ise alternatifler ortada. Sisi’nin en muhtemel alternatifi ne demokratlar ne de muhalefet liderleri. Yerine geçmesi muhtemel kişiler, Silahlı Kuvvetler Yüksek Konseyi (SCAF) üyesi askerler ve sahne arkasından iktidar oyununu yönlendiren eski, pörsümüş eller. Bunlar Sisi’nin aciz kaldığı siyasi dönüşüme öncülük edebilecek insanlar.
Muhtemel adayları herhangi bir özel amaç gütmeden sıralayalım:
Eski Genelkurmay Başkanı Tantavi’nin yardımcısı Sami Anan ki “Tilki” lakabıyla nam salmıştır. Hem Suudilerle hem de Amerikalılarla ilişkileri iyi. Serbest seçimlerle başa geçen cumhurbaşkanlarının hayranı değil. Hatta SCAF içinde Muhammed Mursi’ye karşı darbeyi çok daha evvel başlatmak isteyen askerlerden biriydi. Ama şimdi geçiş sürecini yönetebilir.
BAE’nin adayı ise 2012’deki cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Mursi’ye karşı yarışan ancak seçimi kaybeden aday Ahmet Şefik. Mısır oligarşisi içinde desteğe sahip. [ZT.K. Şefik, Mübarek döneminin başbakanıydı. Cumhurbaşkanlığı seçimlerini kaybedince BAE’ye giderek Emire danışman oldu.]
Daha içeriden, sesi soluğu çıkmayan ama görevinden edilemeyecek isimlerden Savunma Bakanı Sedki Sobhi veya oğlu Sisi’nin kızıyla evli Korgeneral Mahmud Hegazy de muhtemel adaylar arasında. Hegazy, -cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yarışmak üzere ordudan istifa etmesinin ardından- Sisi’nin desteğini almış bir müttefiki olarak Mısır silahlı kuvvetlerinin genelkurmay başkanı ve SCAF’ın başkan yardımcısı olarak [2014’te] atanmıştı [Z.T.K. Bu kişi Mursi döneminde Mısır Askeri İstihbaratının başkanıydı.]. Ancak bugünlerde yakın müttefikler dahi mevcut efendilerini aşıp gelecek hayalleri kurabiliyorlar; tıpkı Sisi’nin vakti zamanında kendisini büyük bir özenle savuma bakanı olarak seçen Mursi’ye karşı yaptığı gibi. İhanet iki tarafı keskin kılıçtır.
Adı sıklıkla geçen sürgünde yaşayan diğer iki isim, Ğad (Yarın) Partisi kurucusu ve liberal muhalefetin önde gelenlerinden [Z.T.K. İstanbul’da yaşayan] Eymen Nur ile Fransa’da yaşayan hukuk profesörü ve Vasat Partisi’nin önde gelen mensuplarından Muhammed Mahsub. Her ikisi de Mısır’da siyasi muhalefeti etkinleştirme inisiyatiflerinin içinde. 
Bu listedeki eksik, İhvan-ı Müslimin’le bağlantılı veya onu temsil eden hiç kimsenin olmaması. Bunun nedeni İhvan’ın artık zayıflaması. İçeride yasaklanmış ve hapsedilmiş, dışarıda ise -bundan sonra ne yapılması gerektiği konusunda saflarındaki bölünme yüzünden- zayıflamış durumda. İhvan’ın gerek içeride gerekse dışarıda siyasi sahnedeki eksikliği, Mısır’da liberal muhalefet mensuplarının bir araya gelmesi için bir fırsat yaratıyor; zira onlar İhvan’ın geri dönüşü için bir öncü kol olarak görülmeyecekler.

Her halükarda Sisi, İngilizce deyimle, yürüyen bir mevta. Bu ifade, darağacına yürümekte olan bir adamın tasviri. Ancak Kur’ân’da daha da iyi bir tasvir var. Ayete göre Süleyman peygamber hayatını kaybettiğinde önce hiç kimse bunu fark etmemiş, çünkü asasına dayanarak ayakta durmaktaymış. Tek öldüğünü bilen canlılar, asasını kemiren ağaç kurtlarıymış. İşte Sisi’nin şu andaki hali tam da bu ve ağaç kurtları etrafında birikmekte.

18 Ağustos 2016 Perşembe

ARAP MEDYASINDA TÜRKİYE'DEKİ DARBE

Darbeleri mazur gören veya gösteren herkesi kınıyor, darbecileri lanetliyoruz



İÇİNDEKİLER

TÜRKİYE’DEKİ BAŞARISIZ DARBEYE ARAP DÜNYASINDA YÖNETİCİLERİN VE HALKIN TEPKİSİ FARKLI
Taylor Luck (Ürdün’de yaşayan The Christian Science Monitor Ortadoğu muhabir ve Washington Post özel muhabiri gazeteci ve yazar)

MISIRLILARIN TÜRKİYE’DEKİ BAŞARISIZ DARBEYE TEPKİLERİ: BİR DAHA OLMASIN DEYİP DURDUM
The Middle East Eye
Güvenlik gerekçesiyle adı verilmeyen bir Mısırlı gazetecinin yazısı

ARAP MEDYASI TÜRKİYE’DEKİ BAŞARISIZ DARBENİN SUNUMUNDA ÇUVALLADI
The New Arab

TÜRKİYE’DEKİ DARBE MISIR MEDYASI DIŞINDA HER YERDE BAŞARISIZ OLDU
Ahmed Magdy Youssef (İsveç’te küresel medya üzerine yüksek lisans yaptı; 2011’den bu yana Mısır medyası üzerine araştırmalarını sürdürüyor)

ARAP TV KANALLARI TÜRKİYE’DEKİ DARBEYE İLİŞKİN HABERCİLİKTE TÖKEZLEDİLER
Arab News


Ayrıca Birleşik Arap Emirlikleri’nin darbedeki rolüyle ilgili 3 yazıya http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2016/08/birlesik-arap-emirliklerinin-darbedeki.html ve David Hearst’ün “Birleşik Arap Emirlikleri, Türkiye’deki darbe tezgahçılarına para akıttı” başlıklı yazısına da http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2016/08/darbeleri-mazurgoren-veya-gosteren.html linkinden ulaşabilirsiniz.


Tercüme: Zahide Tuba Kor


TÜRKİYE’DEKİ BAŞARISIZ DARBEYE ARAP DÜNYASINDA YÖNETİCİLERİN VE HALKIN TEPKİSİ FARKLI
Taylor Luck (Ürdün’de yaşayan The Christian Science Monitor Ortadoğu muhabir ve Washington Post özel muhabiri gazeteci ve yazar)
Christian Science Monitor, 20.7.2016

Ortadoğu’nun dört bir yanında halklar, Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın askeri darbeyi bastırmasını demokrasinin bir zaferi olarak kutluyor; her ne kadar Erdoğan’ın iktidarını sürdürmesine hükümetlerinin tepkisi çok daha mesafeli olsa da.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın zaferi Arap dünyasının büyük bir kesiminde sevinçle kutlandı. Cuma gecesinden cumartesi öğleden sonraya kadar Arap başkentlerindeki şoförlerin kulakları arabalarının radyolarına, esnafınsa gözleri dükkanlarındaki televizyonlarına yapışmış; birçoklarının hayal dahi edilemez saydığı bir şeye şahit oluyorlardı: demokratik yollardan seçilmiş bir İslamcının askeri bir darbeyle karşı karşıya kalıp da zafer kazanmasına...
Bazı çevrelerde Erdoğan’ın zaferi o denli büyük bir sevinçle karşılandı ki Ürdünlü Muhammed Dahamşeh gibi nice Arap vatandaşlar darbe esnasında dünyaya gelen bebeklerine Recep Tayyip ismini koydular. Hükümet kaynaklarına göre bu sene doğan 18 Ürdünlü bebeğe Sayın Erdoğan’ın ismi verilmiş.
Birçok Mısırlı için Erdoğan’ın zaferi, (…)
Kahire’den Hasan Muhammed isimli bir esnaf, telefonla gerçekleştirdiğimiz bir mülakatta dedi ki “Müslüman Kardeşler birçok hatalar yaptı, ancak istifa ettirmek için başka bir yol denemeliydik.”
Ancak Erdoğan’ın cazibesi İslamcılığın çok ötesine geçiyor; onun kendine mahsus bir muhafazakâr İslamcı siyaset tipi var.

Ortadoğu ekseni
Erdoğan’ın Arap dünyasındaki itibarı yıllar evveline gidiyor (…)
2003 Irak işgalinde Amerikan öncülüğündeki koalisyonun Türk topraklarını kullanmasına izin vermemesinin yanı sıra Gazze’ye desteği ve İsrail’le arasının açılması Arap vatandaşlarının duruşuyla örtüştü.
2012’de Pew Araştırma Merkezi’nin Tunus, Ürdün, Lübnan, Mısır, Türkiye ve Pakistan vatandaşlarıyla gerçekleştirdiği bir araştırmaya göre, ankete katılanların %63’ü Erdoğan’ın Türkiye’sini dini ve siyasi alanda bir rol model olarak görüyordu. %65’in Erdoğan ve %70’in Türkiye hakkında gayet olumlu fikirleri vardı ki bu oranla sözkonusu kategorideki tüm ülkeler ve tüm liderler arasında en başı çekiyordu. 
Uzmanların çoğuna göre sonraki yıllarda Erdoğan’ın bölgesel duruşu Arap Baharı’nda Ankara’nın İslamcılara destek çıkmasıyla belirgin bir darbe aldı.
(…)
Atlantik Konseyi Refik Hariri Ortadoğu Merkezi’nden kıdemli araştırmacı H.A. Hellyer şunları söyledi: “Bence (Erdoğan’ın popülaritesi), Filistin yanlısı ve Esed karşıtı dış politika duruşundan ve ayrıca Türkiye’nin ekonomisini kıskanılacak denli parlak ve bağımsız bir seviyeye getirmesinden çok daha fazlası.”

Mesafeli tepki
Vatandaşlarının aksine Arap yönetimlerinin Erdoğan’ın zaferine tepkisi, Türk cumhurbaşkanıyla sıklıkla gergin seyreden ilişkilerinin altını çizercesine çok daha kısık sesliydi.
Amman merkezli el-Kuds Siyasi Araştırmalar Merkezi Direktörü Oraib Rantawi’ye göre, “Arap ülkelerinde halkların Türkiye’ye yönelik tutumuyla yönetimlerin resmi yaklaşımı arasında bir fark var. Yönetimler, kendisini İslam ve Arap dünyasının bir lideri olarak sunan Erdoğan’ı bir rakip görüyorlar ve onun kitleler arasında itibar kazanmasını izlemekten hiç de memnun değiller.”
Suriye’de ise Türkiye’deki olaylara tepki çok daha farklıydı. (…) Başlangıçta darbe haberi Esed rejiminin kalelerinde sevinç gösterileriyle kutlandı; gelen haberlere göre Erdoğan’ın sonunun geldiğini zannederek hükümete bağlı birlikler sokaklara çıkıp mutluluklarının bir nişanesi olarak silahlarından havaya kurşunlar sıktılar.
Erdoğan’ın darbeden sağ salim kurtulması Mısırlı karar alıcıları hayal kırıklığına uğrattı. (…)
(…)
Erdoğan’ın zaferi BAE ve Ürdün’de temkinle karşılandı (…).
(…)

Uzmanlara göre, Arap yönetimleriyle halkları arasında Erdoğan konusundaki farklılık temelde iki tarafın gelecek özlemleriyle bağlantılı. Sayın Rantawi’ye göre “Halk, Arap rejimlerine dikkatle dinlemeleri gereken bir mesaj yolladı: İnsanlar demokrasi ve siyasi reformda bir atılım, bir ilerleme konusunda son derece ümitsizler ve yine Ortadoğu’da herhangi bir başarı hikayesi duymanın özlemi içindeler.”



MISIRLILARIN TÜRKİYE’DEKİ BAŞARISIZ DARBEYE TEPKİLERİ: BİR DAHA OLMASIN DEYİP DURDUM
Güvenlik gerekçesiyle adı verilmeyen bir Mısırlı gazetecinin yazısı
The Middle East Eye, 21.7.2016

Mısırlı bir ev hanımı ve uzun süredir Müslüman Kardeşler destekçisi olan Şirin’in Türkiye’de bir darbe yaşandığını duyduğu anda kalbi küt küt atmaya başladı. “Neredeyse ağlayacaktım” dedi ve ekledi: “Mısır’da aynı senaryoyla tecrübe ettiğimiz anları hatırladım.”
Güvenlik nedeniyle soyadını söylemeyen Şirin bütün gece uyanık kalıp televizyondan haberleri seyrettiğini anlattı. “Eşim, endişelenme burada yaşanan orada tekrarlanmaz” dedi diye de ekledi.
(…) bir başka ev hanımı olan Şeyma Sabri ise bambaşka bir gözle olan biteni seyretmiş. Ona göre bu, Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “intikam almak ve iktidar dizginlerini daha da fazla ele geçirmek” için sahneye koyduğu bir “şov”. Mısır’da Sisi yönetimini destekleyen Sabri “Erdoğan’ın ve halkın orduya muamele şeklinden çok üzüldüğünü” söyledi.
Geçen cuma gecesi Türkiye’deki darbe teşebbüsü haberleri dünyanın gündemine oturduğunda, tıpkı Şirin ve Şeyma gibi, Mısırlıların birçoğu da can evinden vuruldu. Mısırlılar son yıllarda hep kendi ülkelerindeki siyasetin penceresinden Türkiye’deki gelişmelere bakıyorlar ve verdikleri tepkiler de halkın halen daha ne derece derinden bölünmüş olduğuna ayna tutuyor.
Siyaset sosyologu olan el-Ahram Siyasi ve Stratejik Araştırmalar Merkezi Mısır Araştırmaları biriminden kıdemli araştırmacı Ziad Akl dedi ki “(Türkiye’deki darbeyi) bizzat Mısır rejiminin bir zaferi olarak gören rejim yanlısı bir lobi var. Bir de aralarında Müslüman Kardeşlerin de bulunduğu farklı siyasi güçlerden oluşan bir hükümet karşıtı lobi var ve bunlara göre (darbenin başarısızlığı) meşruiyetin bir zaferi. Ve onlara göre Erdoğan’ın darbe sonrası attığı adımlar bir darbeyle nasıl baş edilmesi gerektiğinin bir örneği.”

“İçeriden devrim”
Uluslararası basın Türkiye’deki darbenin başarısızlığa uğradığını 16 Temmuz sabahının erken saatlerinde teyit etse de Mısır resmi ve özel gazetelerinin manşetleri Türkiye’deki iktidarı ele geçirme girişiminin başarıya ulaştığını yazıyordu.
Devlete ait el-Ahram da özel teşebbüsün bir gazetesi olan el-Mısr el-Yevm ve el-Vatan da ilk sayfalarında “Türk ordusu Erdoğan’ı alaşağı etti… Ordu yönetime el koydu ve Erdoğan’ı görevden aldı” diye yazmıştı.
Ahmed Musa, sunuculuğunu yaptığı Sada el-Balad özel kanalındaki talk şov programında ısrarla Türkiye’de yaşananın “kesinlikle bir askeri darbe olmayıp Türk silahlı kuvvetlerinin içinden bir devrim olduğu”nu söyledi. Ahmed Musa izleyicilere Türkiye’deki “devrimleri… Türk ordusu daima kazanmıştır” dedi. [Z.T.K. Bir başka Mısır medyası eleştirmeni kaleme aldığı bir yazısında bu sunucunun başka sözlerine de yer vermiş: “Erdoğan terör gruplarına milyonlarca dolar para akıttı… Erdoğan bir ders almalı: Türkiye’deki darbe ile Mısır’daki devrim arasında bir fark var. O, bıkmadan usanmadan Mısır’daki 30 Haziran olaylarını darbe diyerek yaftalamıştı.”. Ahmed Magdy Youssef, “Türkiye’deki darbe Mısır medyası dışında her yerde başarısız oldu”, 26.7.2016]
El-Beled televizyon kanalındaki bir sunucu, darbeye karşı sokaklara dökülen Türk vatandaşlarının “IŞİD’çilere benzediği”ni söyledi.
Resmi düzeyde ise Mısır, Reuters’ın haberine göre, Türkiye’deki kargaşayı kınayan ve tüm tarafları “Türkiye’nin demokratik yollarla seçilmiş hükümetine saygı duyma”ya davet eden BM Güvenlik Konseyi bildirisini engelledi. Mısır Dışişleri Bakanı daha sonra bildirinin sadece “kelimeler”ine itiraz ettiklerini söyledi.
(…)
Kahire’deki Müslüman Kardeşler destekçisi ev hanımı Şirin, Türkiye’deki darbe teşebbüsünü izlerken halk iradesinin “her şeyin üstünde” olduğu kanaatine net olarak vardığını söyledi.
(…)
“Türkiye’de Erdoğan ordu, polis, medyanın büyük bir kısmının desteğine sahip ve muhalefet partileri de onun yanında durdu. Mısır’da ise tam aksi olmuştu. Alternatif medyamız son derece zayıftı. Polisler, aileleri ve çok sayıda insan, (Mursi yönetimine karşı kitlesel protestoların yapıldığı güne atıfta bulunarak) 30 Haziran’da samimiyetle inanarak sokaklara dökülmüştü. Ümitsiz vakaydı.” dedi
Kahire’de bağımsız bir foto muhabiri olan Muhammed er-Raai ise Türkiye’deki darbe teşebbüsünün kendisine Mısır’da yaşananları hatırlatmadığını söyledi ve bunu iki olay arasında çok fark olmasına bağladı. Er-Raai, Mısır medyasının olayı ele alma şeklini “oldukça naif ve ilkel” buluyor; “Bu tür şeyleri onlardan beklemeye alıştık artık. Keyfilik, yalanlar ve cehaletle bizi korkutup durmakta ısrarcılar” diye de ekledi. Muhalefet partilerinin darbeye karşı Erdoğan’a verdiği desteği “mükemmel bir cevap” olarak görüyor: “Muhalefet partileri milletin menfaatlerini, özgürlüğü ve demokrasiyi iktidarla şahsi ihtilaflarının üzerine koydular. Mesele, bir şahıs olarak Erdoğan değil, demokrasi ideali meselesiydi.”
Bir doktor ve siyasi aktivist olan Hatem Ali, Türkiye’deki aktivistlerin Twitter mesajlarını takip ederken ilk aklına gelenin “bu darbenin Suriyeli mültecilere ve Suriye’ye vereceği zararlar” olduğunu söyledi. Yine Mısır’daki 2013 darbesini hatırladığını ve Rabia Meydanı benzeri bir senaryonun yaşanıp yaşanmayacağını merak ettiğini de ekledi: “Sürekli şunu düşünüp durdum: Acaba kaç masum insan bu uğurda hayatını kaybedecek? Erdoğan’ı destekleyen kaç insan ölmek durumunda kalacak?”
Öte yandan Ali şunları söyledi: “Ama işin sonunda Mısır ile Türkiye arasında bir kıyas yapılamaz. Zira Türkiye, -tıpkı Mısır’daki gibi- [Z.T.K. Mursi’ye muhalif bir çatı örgüt olan Temerrüd Hareketi’nin kurucusu] Muhammed el-Baradey’e veya ‘her şeyden evvel seçilmiş hükümetten kurtulmalıyız, sonrasında orduyla baş edebiliriz’ diyen siyasetçilere sahip değildi… Aramızdaki fark şu: İster Erdoğan destekçisi olsun isterse karşıtı Türkiye’deki insanların geneli, vakti zamanında Müslüman Kardeşler’in devrilmesi sürecine bizzat katılıp destek verdikleri için şu anda pişmanlıklarını dile getiren bütün Mısırlı ‘siyasetçiler’den çok daha bilinçliler ve siyasi hayatla iç içeler.”

Rabia’dan daha ürkütücü
Anavatandaki darbenin ve tasfiye harekatının ardından Türkiye’ye kaçan Mısırlılar ise geçen cuma gecesi yaşanan darbe teşebbüsü sırasında çok korktuklarını anlattılar.
Şu anda Türkiye’de bulunan Mısırlı insan hakları çalışanı Selam Eşref, başta neler olup bittiğini anlamadığını, ama askeri darbenin yaşandığını fark ettiğinde “tam bir şok” yaşadığını söyledi ve şöyle devam etti: “Mısır’da ordunun Mursi’yi gizli bir hapishanede alıkoymasını hatırladım. Erdoğan FaceTime’da göründüğünde bunun gerçekten bir darbe olduğunu kanaat getirdim; zira tamı tamına aynı şeyler Mursi’nin başına gelmişti… (Erdoğan’ın) halkı sokağa çağırması Mısır’ı hatırlattı ve kendi kendime ‘yeniden yaşanmasın ya Rabbi’ deyip durdum. Yeni bir oturma eylemleri süreci, yeni bir Rabia zihnimde canlandı. Bunu kabullenemedim.”
2013 Ağustos’unda Rabia Meydanı’nda bulunan Eşref, Türkiye’deki darbe teşebbüsünün kendisi için Rabia’dan çok daha ürkütücü olduğunu; zira Mısır’da darbeden daha sonra, Rabia Meydanı’ndaki olayların ardından aslında neler olup bittiğini idrak edebildiğini söyledi. Ama Eşref, Türkiye’deki süreç başladığında “hemen o korkuyu hissetmiş”. “Daha evvel bizzat tecrübe ettiğim her ne varsa hepsini bir bir hatırladım. İnsanlar sokaklardaydı, helikopterler onları vurup öldürüyordu, caddeler kan revan içindeydi, yanı başımızdaki protestocular vurulup bir bir can veriyordu ve ardından yaşanan bütün o katliam: Evet, şu anda yeni bir Mısır yaşanıyordu.”
Eşref, Türkiye’de sürgünde yaşayan erkek kardeşlerinin Türk halkının darbeye derhal tepki göstermesine hayran kaldıklarını ve darbe karşıtı gösterilere katıldıklarını anlattı. Darbe başarısızlığa uğradığında rahatladığını ve sınırdışı edilme korkusunun yatıştığını söyledi. O şimdi yaşanan olayları çok yakından takip ediyor.




ARAP MEDYASI TÜRKİYE’DEKİ BAŞARISIZ DARBENİN SUNUMUNDA ÇUVALLADI
The New Arab, 16.7.2016

(…)
Darbenin Mısır medyasında haber yapılma şekli ve Erdoğan’ın devrildiğine dair erken açıklamalar sosyal medyada dalga konusu oldu. Bir Twitter kullanıcısı “Darbe, Mısır gazetelerinin sayfalarında zafere ulaştı” diye yazdı.
Diğer medya profesyonelleri de darbeyi Erdoğan “hak ettiğini buldu” diyerek memnuniyetle karşıladı. Bunlardan biri Twitter da şunu yazdı: “Sonun geldi Erdoğan. Terörist Müslüman Kardeşler örgütü için kara gün.”
Ama darbenin başarısızlığa uğradığı ortaya çıktığında bazı basın mensupları sosyal medya hesaplarından darbe destekçisi yorumlarını siliverdiler.
Ala’ el-İsvani 16.7.2016’da şunu yazdı: “Ordu Erdoğan’a karşı bir darbeye giriştiğinde insanlar dediler ki işte bu, Sisi’ye meydan okuyanlara Allah’ın bir cezası; ama darbe başarısızlığa uğradığında bu defa çark edip darbeyi tertip eden Erdoğan’dı deyiverdiler. Strateji uzmanlarımızla gurur duyuyorum!”
Bir kısım ise Erdoğan’a ve politikalarına karşı dursalar da askeri darbeye karşı demokrasiyi desteklediklerini iddia ettiler. Tweetlerden biri şu şekildeydi: “Darbeye karşı çıkmak, Erdoğan’ı desteklemek anlamına gelmez. Bu, halkı desteklemek demektir. Erdoğan basın, internet ve ifade hürriyetini baskı altına alıyor. Ama alternatifi olan askeri yönetim daha beter.”
(…)
Suudilerin kontrolündeki el-Arabiya darbeyi destekleyen haber kanallarından biriydi. Kanaldaki yorumcular bu darbe teşebbüsünü Arap Baharı’yla kıyasladılar ve bir iç savaşın eli kulağında olduğu tahmininde bulundular. Kanal, Erdoğan yanlısı protestocuların fotoğraflarını vermekten kaçındı ve Boğaziçi Köprüsü’nde askerlerle selfie çeken insanların görüntülerini verdi.
Rejim yanlısı Suriye kanalları da darbeyi destekledi. Sama kanalı darbenin başarılı olduğu, insanların bunu kutladığı haberini verip Erdoğan’ın “kaçak” olduğunu söyledi. Bu kanalda Suriyeli siyaset analisti Ukail Mahfuz’a sorulan soru şuydu: “En kötü senaryo gerçekleşir de Erdoğan başta kalırsa ne olacak?”



TÜRKİYE’DEKİ DARBE MISIR MEDYASI DIŞINDA HER YERDE BAŞARISIZ OLDU
Ahmed Magdy Youssef (İsveç’te küresel medya üzerine yüksek lisans yaptı; 2011’den bu yana Mısır medyası üzerine araştırmalarını sürdürüyor)
Open Democracy, 26.7.2016

(…)
Mısır’ın haber sitesi el-Yevm es-Seb’a, sosyal medya hesabından “Erdoğan’ın devrilmesine yol açan nedenler” başlıklı bir haber yayınladı. Bu nedenlerden en önemlisi Erdoğan’ın Mısır’a karşı düşmanlığıydı.
(…)
CBC adlı özel kanalda bir talk şov programının sunuculuğunu yapan Hayri Ramazan, Türkiye’deki askeri darbeyi bir “devrim” ve Erdoğan’ın 30 Haziran Devrimi sonrası Mısır’a yönelik politikalarına bir “misilleme” olarak niteledi.
Bir diğer sunucu Usame Kemal ise önce Erdoğan’ın CNN Türk’e cep telefonu üzerinden bağlanıp halka seslenmesini alaya aldı, ardından el-Yevm es-Seb’a haber sitesinin stratejisini benimseyerek kanlı darbeyi, “insanların sempatisini ve son dönemde düşen popülaritesini yeniden kazanmak için Erdoğan’ın tezgahlamış olabileceği”ni iddia etti.
Bazı Mısırlı gazeteciler darbe teşebbüsünün ilk saatlerinde sosyal medya hesaplarından düşüncelerini dile getirdiler. Tanınmış gazetecilerden ve aynı zamanda milletvekili Mustafa Bekri Twitter da şöyle yazdı:  “Türk ordusu yönetime el koyduğunu ilan etti. Erdoğan, cehenneme kadar yolun var”. Bir diğer tartışma yaratan tweetinde “Erdoğan gitti, Esed kaldı. Çok yaşa Suriye Arap Ordusu. Erdoğan bir savaş suçlusu olarak yargılanmalı” diye yazdı.
Bir diğer meşhur sunucu Yusuf el-Hosiny, Erdoğan’ın devrilmesinden aldığı hazla şunu yazdı: “Türkiye’de ne olup bittiğini anlatmak için tüm dünyada şu ifadeler dolanıp duracak: iktidarın el değiştirmesi, anayasal meşruiyetin yeniden tesisi, Erdoğan’ın devrilmesi, diktatörün görevinden azledilmesi ve Erdoğan’ın ilelebet düşüşü.”
Ordunun televizyon ekranlarından yönetime el konduğuna dair bir bildiri okutmasından kısa bir süre sonra Mısır resmi ve özel kanallarının alt yazılarında şu haberler akıyordu: “Türkiye’de ordu yanlısı göstericiler Erdoğan aleyhine sloganlar atıyor”, “Erdoğan ve ailesi sığınma talebiyle Almanya’ya kaçtı”, “Erdoğan iktidarını korumak için ortalığı kan gölüne çevirmekle tehdit ediyor” vs. Bunları görmek gerçekten çok acıydı.

Beklenen tepki
Hüsnü Mübarek döneminde Mısırlı gazeteciler iki kampa ayrılmıştı: cumhurbaşkanının yanında olanlar veya ona karşı duranlar. Bugün ise Mısırlı gazeteciler askeri yönetimin yanında saf tutuyor. (…)
Kısa şunu söyleyebiliriz: Mısır ile Türkiye arasındaki düşmanlık öyle kısa sürede sona ermez, hele de Sisi ve Erdoğan başta kalmaya devam ederken. Mısır medyası bu siyasi oyunu oynamaktan gayet mutlu görünüyor.



 ARAP TV KANALLARI TÜRKİYE’DEKİ DARBEYE İLİŞKİN HABERCİLİKTE TÖKEZLEDİLER
Arab News, 18.7.2016

(…)
Saatlerce olayları canlı yayında vermelerine ve Türk televizyonlarından görüntüleri aktarmalarına rağmen darbeyi haberleştirmelerindeki farklılıklar çok açık bir şekilde her kanalın Türkiye’yle ilişkileriyle doğrudan bağlantılıydı. (…)
Ayrıca birçok Arap uydu kanalı, olayları canlı yayında doğru bir şekilde aktaracak Türkçe bilen tercüman bulma konusunda hazırlıksızdı. Bu yüzden siyasi analiz yapmak yerine Erdoğan’ın konuşmasını ve diğer kilit anları tercüme eden birer tercüman gibi işlev gören siyaset uzmanlarına başvurmak zorunda kaldılar.
Daha da beteri birçok kanal ortalıkta dolanan söylentileri haber yaparak ardından defalarca izleyicilerden özür dilemek zorunda kaldılar. Diğer bir kısım ise yanlış haberleri olayların hala karmaşık ve belirsiz olduğu gerçeğiyle haklı çıkarmaya kalkıştırlar. (…)
(…) Kanalların sahadaki gerçeklikleri aktaracak Türkiye muhabirleri yoktu. 
(…)
Arap kanalları profesyonellikten uzak ve taraflı olduğundan yanlış haberler Türkiye’deki durumu anlamakta çok büyük bir boşluk yarattı. (…) neyin doğru neyin yanlış olduğu noktasında izleyicilerin kafalarını allak bullak etti.
Haber kanalları kesin ve güncel bilgileri sunan birer araç olmak yerine daha ziyade söylentileri ve yanlış bilgileri herkesten evvel yaymaya odaklı Twitter alemi gibi işlev gördü.