2 Ağustos 2017 Çarşamba

D.HEARST: 3 TEMMUZ: BİR DEVRİMİN SONU VE BİR DİĞERİNİN BAŞLANGICI



3 TEMMUZ: BİR DEVRİMİN SONU VE BİR DİĞERİNİN BAŞLANGICI

David Hearst (Middle East Eye internet sitesi baş editörü; eski İngiliz Guardian gazetesi dış politika başyazarı)
Middle East Eye, 6.7.2017

Tercüme: Zahide Tuba Kor

Suudi Arabistan’ın 13 talebine uyması için Katar’a verilen son tarihin, Mısır’da demokratik yoldan seçilen ilk cumhurbaşkanını deviren askeri darbenin dördüncü yıldönümü olan 3 Temmuz’a denk düşmesi bir tesadüf değil.
Bu iki tarih arasındaki bağlantı, Suudi ve BAE rejiminin propagandacıları tarafından da açık açık zikredildi. 2 Temmuz’da Dubai’nin eski emniyet müdürü Dâhî Halfan Temim şu twiti attı: “3 Temmuz’da Mursi devrildi. Yine 3 Temmuz’da Katar da devrilecek. Bu bir tesadüf olabilir mi?”
Bir hafta evvel de Suud’a ait el-Arabiya televizyonunun eski genel müdürü Abdurrahman er-Reşîd, Katar’la ilgili şunları yazdı: “[Katar] Bu çatışmanın ‘Safvan Çadırı’nda yaşanana benzer olacağı yönünde tehdit ve uyarılarda bulunuyor; ama biz bunun Doha için ‘Rabia Meydanı’ndakine benzemesinden korkuyoruz!” [Z.T.K. “Safvan Çadırı” ABD’nin 1991 Körfez Savaşı’nın sonunda Saddam rejimiyle teslimiyet anlaşmasını imzaladığı çadırdır]
Bir müttefik Ağustos 2013’te Mısır’ın Rabia Meydanı’ndaki gibi –İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün deyimiyle “insanlığa karşı suça benzer”– bir katliam işlediğinde normal tepki kendisini ondan uzaklaştırmak olur.
Ama normal zamanlardan geçmiyoruz. Mısır’daki darbenin sponsorları, olan bitenle övünmekle kalmıyor, üstelik bir de söz dinlemez dik başlı Körfez komşusuna karşı da aynı taktikleri kullanmakla tehdit ediyor.
Onlar birer iktidar sarhoşu. Ellerine büyük bir sopa geçirdiklerinde herkesin korkudan sinmesini bekliyorlar. Tıpkı daha evvel Bahreyn’de yaşandığı gibi. Ama Katar şimdiye kadar boyun eğmedi.

Son fasıl
3 Temmuz 2013 herkes için bir dönüm noktasıydı. Gençler ve Tunus ile Mısır diktatörünü devirmiş güçler için bu, bir ezici darbeydi.
Abdülfettah es-Sisi’yi destekleyen Körfez monarşileri içinse bu, mutlak iktidarlarına payanda olacak, seçimleri veya herhangi bir çeşit parlamenter hesap verebilirliği bir sonraki on yıla itip erteleyecek ve onları servetleriyle baş başa bırakacak karşı-devrimin bir başlangıcıydı.
Geçen sene Türkiye’deki askeri darbe kalkışması ve bugün de Katar’a karşı kampanya, dört sene evvel başlamış bir operasyonun son faslından başka bir şey değil.
Katar, Mısır’da ve bölgenin diğer yerlerindeki siyasi muhalifleri destekledi. El-Cezire’nin yayınlarıyla Arap Baharı’nın sesi oldu. Dolayısıyla Katar’ı susturmak, tam dört yıldır devam eden operasyonun başarısı için merkezî önemde. Bugünkü abluka ve yaptırımların ardındaki itici güç işte tam da bu.
Suud, BAE ve Mısır, bu kampanyanın teröristlerin finansmanını sona erdirme amacı taşıdığında ısrar ettikçe, kendi devletlerinin el-Kaide ve İslam Devleti örgütüyle gizli ittifaklarına dair halının altına süpürmeyi istedikleri kanıtlar o kadar fazla ifşa oluyor.
17 Nisan 2012 tarihli gizli bir Suudi İçişleri Bakanlığı belgesine göre, Suudi Arabistan’da idam sırası bekleyen 1239 mahkûmun Prens Bender bin Sultan tarafından “Suriye’ye cihada gitme” şartıyla serbest bırakıldığını daha evvel yazmıştım. [Bu yazının tercümesi için TIKLAYINIZ]
5 Temmuz günü Middle East Eye, bu yılın 3 Şubat’ına ait, Mısır’ın Suudi Arabistan, Yemen, Libya ve Afganistan-Pakistan’daki IŞİD yapılanmalarını BM’nin yaptırım uygulanacak kişiler ve örgütler listesine eklenmesi için ABD’nin yaptığı teklifi engellediğine dair BM belgelerini yayınladı. Mısır aynı girişimi geçtiğimiz mayıs ayında da durdurdu. 
Konuyla ilgili olarak, LSA Ortadoğu Merkezi’nde misafir öğretim üyesi olan Prof. Madavi er-Reşîd bu, Suudi Arabistan’ın kendi terörizm problemine dikkatlerin odaklanmasını istememesinin “klasik bir örneği” dedi.

Mübarek’i geri getirmek
Dört sene evvel Mursi’nin görevini bırakması talebiyle 30 Haziran’da sokaklara dökülen Mısırlılar, orduyu ve Sisi’yi bir istikrar kaynağı olarak görmüşlerdi. Ancak bugün Mısır, çok daha istikrarsız, çok daha zayıf ve her bakımdan daha fakir durumda.
Nüfusun %30 ila %40’ı günlük 2 dolar veya altında bir ücretle ayakta kalmaya çalışıyor. Mayıs ayında enflasyon son 30 yılın en yüksek oranı olan %30’a çıktı. Son üç yılda akaryakıt fiyatları %200 arttı. 3 Temmuz 2013’te 1 Amerikan dolarının değeri 6 Mısır cüneyhinden daha az iken bugün 18 cüneyhi de aşmış durumda. %12,4 olarak ilan edilen resmi işsizlik oranı hızla artarken aslında gerçek işsizlik bundan çok çok daha fazla.
Bu, üç Körfez ülkesi Suudi Arabistan, BAE ve Kuveyt’in şimdiye kadar en az 50 milyar dolar akıttığı ve ayrıca 12 milyar dolarlık bir kurtarma paketi için de IMF’yle anlaşma yapmış bir ülkenin hal-i pürmelâli.
Dört yıldır devam eden Sisi’nin demir yumruklu yönetiminin insani maliyeti de yüksek. İşte size Arap İnsan Hakları Örgütü’ne göre uygulanan baskının bilançosu: 2934 yargısız infaz, 1000’i henüz reşit olmamış toplamda 58.966 keyfi tutukluluk, 30.177 mahkemelerin verdiği mahkûmiyet, 6863 askeri yargılama, siyasi sebeplerle 8 idamın infazı ve 11’inin de idam sırasını beklemesi. Sina Yarımadası’nda şimdiye kadar 3446 sivilin öldürülmesi, 5766’sının gözaltına alınması ve Gazze’yle sınır boyunca tampon bölge inşa etmek için 2500 evin yıkılması.
Mursi’ye karşı Sisi darbesine destek olanların çoğu ya ülkeden kaçtı ve şu an sürgünde yaşıyor ya da hapse atıldı. Tahrir Meydanı’nı dolduran ve Mursi döneminde önemli bir yer tutan laiklerle İslamcı güçler arasındaki derin çatlak, bugün artık her iki kesimin de siyaseten zulme uğrayanlar kervanına katılmasıyla anlamsızlaşmış durumda. Mısır yönetimi 21 internet sitesine erişimi engellediğinde Müslüman Kardeşler destekçisi olmayan, bağımsız solcu site Mada Masr da bunlar arasında yer aldı.
Bugünlerin devlet düşmanı ise, ocak ayında Kızıldeniz’deki insansız iki adanın Suudi Arabistan’a devrine ilişkin hükümet planına karşı açılan davayı savunarak dikkatleri üzerinde toplayan, önde gelen insan hakları avukatlarından Halid Ali. O, “genel ahlakı ihlal”den gözaltına alınırken, üyesi olduğu Ekmek ve Özgürlük Partisi’nin 8 mensubu da –parti avukatına göre– “devlete karşı insanları kışkırtmak için sosyal medyayı kötü amaçlı kullanmak” ve “cumhurbaşkanına hakaret”ten tevkif edildi.
Şu sıralar Hüsnü Mübarek’in veyahut oğlu Cemal’in tekrar başa gelmesi için çağrılar yapılması hiç de ironik değil. Zira Mübarek, –rüşvetle satın alınabilen, ahmak ve eli kana bulanmış Sisi’ye kıyasla– becerikli bir oligark olarak hatırlanıyor.

Hikâyenin diğer yüzü
Mısır bugün dizleri üzerine çökmüş durumda; kötü yönetimle o denli zayıfladı ki bir daha belini doğrultamayabilir. Ama bu hikâyenin sadece bir yüzü.
Arap dünyasında 2011 isyanlarının üstesinden gelemediği ana fay hattı, servet dağılımıyla yaratılmıştı. Her ikisi de adam kayırmacılık ve yolsuzluklarla felce uğrayan petrol zengini Irak ve Cezayir hariç, Arap dünyasında servet bir tarafta, büyük halk kitleleri diğer tarafta [ZT.K. yani doğal kaynak zengini ülkelerin nüfusu az, nüfusu çok olanlar da zengin doğal kaynaklardan mahrum]. Arap dünyasının zengin kesimi servetlerini kendi halklarına yatırmadığı takdirde Arap Baharı’nın başarısızlığa mahkûm olması mukadderdi. Bu, bugün ne kadar şiddetle hissediliyorsa 2011’de de aynen öyleydi.
En zengin Arap ülkelerine bakmak, servetlerinin miktarı ve bunun kime harcandığı karşısında dehşet içinde donakalmaya yol açar. Devlet varlık fonları sıralaması bu bakımdan ilginç bir hikâye. Öncelikle ortada muazzam bir servet var; Körfez İşbirliği Konseyi’ne üye ülkelerin varlık fonu 2,8 trilyon dolara tekabül ediyor. Nüfusu çok az [olduğundan kişi başına düşen milli gelir bakımından dünyada birinci sırada] olsa da Katar, sahip olduğu 320 milyar dolarlık fonla aslında mütevazı bir oyuncu. Suudi Arabistan, BAE, Kuveyt ve Bahreyn’in varlıklarının değeri ise toplamda 2,53 trilyon dolar. 
Daha yakından bakıldığında, bu fonların nispî büyüklükleri konusunda akla yatmayan mantıksız bir şey var. BAE’ye ait 6 varlık fonu toplamda 1,3 trilyon dolara ulaşırken Suud’un en yüksek iki fonu ise onun yarısı olan 679 milyar dolar kadar. Aslında bunun tam tersini bekliyor olmalısınız. Zira Ortadoğu’daki 5 büyük aile dünya petrolünün %60’ına sahip ve Suudi ailesi bunun üçte birinden fazlasını kontrol ediyor.

Suudi parasını takip etmek
Bulmaca işte bu. Cevabı da Suudi devlet muhasebesinin kara deliğinde yatıyor olabilir ki bu, Suud devlet petrol şirketi ARAMCO’nun %5’lik hissesinin satışa çıkartılmasıyla birlikte New York ve Londra borsalarındaki avukatların araştırmak isteyebilecekleri bir konu.
2003 yılında eski CIA görevlilerinden Robert Baer, bu konuda yazdığı bir kitapta, Suudi kraliyet ailesinin 30.000 kişiden oluştuğunu varsaymış ve bunlardan 10.000 ila 12.000’inin kraliyetten 800 ile 270.000 dolar arasında bir aylık aldığını yazmıştı. 14 sene öncesine ait olan bu rakamlar o dönemden bugüne bir hayli artmış olmalı.
Bugün Suudi ailesini finanse etmenin maliyeti, Genel İstatistik Müdürlüğü’nün her sene yayınladığı istatistik yıllığında yer alan hükümet gelirlerindeki sihirli değişime bir göz atarak anlaşılabilir. Değişken rakamları dikkatle inceleyen the Arab Digest mayıs ayındaki yayınında, yıllık ortalama 133 milyar dolar gibi devasa miktarda bir paranın devlet kasalarından kaybolduğunu iddia ediyor. 
ARAMCO hisselerinin önümüzdeki süreçte satışa çıkarılmasıyla ilgili New York ve Londra borsalarında zaruri olan şeffaflık, Amerikan yönetiminin Suudi müttefikiyle ilgili kendi kendine sorduğu merkezi bir soruya hiç de hoş karşılanmayan bir ışık tutuyor: Suudi Ailesi acaba kaymağın ne kadarını kendine ayırıyor?

Yabancı işçileri vergilendirme
Onlar tabii ki bu parayı kendi insanları için harcamıyorlar ve yabancı işçiler gibi farklı gelir kaynakları bulmak için uğraşıp didiniyorlar. Buna göre, 11 milyona varan yabancı işçi, Suudi Arabistan’a giriş vizesi alma şartı olarak, bakmakla yükümlü olduğu kişilerin [Z.T.K aile bireyleri de diyebiliriz] bu ülkede yaşayabilmesi için önceden para ödemek zorunda kalacak. Bu sene her yabancı, bu tür her bir kişi başına 319 dolar ödeyecek ve bu rakam 2020’ye kadar 1070 dolara çıkacak.
Zannedilenin aksine, bunların çoğu zengin yabancı İngiliz değil, Arap dünyasından ve Hint alt kıtasından gelen düşük ücretli işçiler. Bu parayı ödemek yerine, ailelerini ülkelerine geri göndereceklerdir, tıpkı Suudi Arabistan’da kazandıkları paraları yolladıkları gibi. Dolayısıyla Suudi devleti iki kat kaybedecektir.
Sadece bu yılın ilk çeyreğinde net dış varlıklar 36 milyar dolar azaldı. Ağustos 2014’te 737 milyar dolar olan dış varlıkların değeri, Aralık 2016’da 529 milyar dolara düştü.
Bu, çok geniş çaptaki yolsuzluğun bir kanıtı olup kraliyet ailesinin alıştığı hayat tarzını sürdürmesi uğruna devlet kasalarının oluk oluk para kaybettiğini gösteriyor.

Gel devrim gel
Arap dünyasının zengin ülkeleri Suudi Arabistan ve BAE’nin, 2011’de bambaşka bir karar alarak, karşı-devrimlere ve bir on yıl daha baskı ve zulme yatırım yapmak yerine demokrasiye ve insana/halklara yatırımı tercih ettiğini bir hayal etsenize…
Bölgenin şimdiye kadar gördüğü ilk serbest seçimlerin ardından iş başına gelen hükümetlerin bağışçılar konferansına veya bir Marshall Planı’na ihtiyaç duymadığını bir düşünsenize. Çünkü ortada zaten para vardı. Tek ihtiyaç duyulan şey, Arap dünyasının bir parçasının diğerine güven duyup orada yatırım yapmasıydı. Ama “kardeş” kelimesini çokça kullanan bir kültür için kardeşliğin fiiliyata dökülmesi son derece yetersiz.
Suudiler 500 milyar dolara varan bir parayı Amerikan silahlarına yatırma taahhüdü altına girdi. Donald Trump, Suud’a son derece minnettar. O denli müteşekkir ki gerçek anlamda bir seçimin yapıldığı, gerçek bir meclisin oluştuğu ve sendelese de işleyen bir demokrasinin olduğu tek Arap devleti Tunus’a Amerikan yardımlarını kesme kararı aldı. Oysa Tunus’ta yabancı yatırımlar aşırı derecede yetersiz. Zaten cüz’i olan 177 milyon dolarlık dış yardım yerine şimdi artık sadece ve sadece 54,4 milyon dolar alacak. Mısır ve Ürdün gibi bölgenin otokrat rejimlerine yapılan Amerikan yardımındaki düşüş ise –Tunus’a kıyasla– çok çok az. İsrail’in ABD’den aldığı 3,1 milyar dolarlık yardım ise hiç kesintiye uğramadan aynen devam ediyor. Trump yönetimi altında Amerikan değerlerini bu rakamlardan daha iyi hiçbir şey ortaya dökemez.
Ama zengin ve güçlü ülkeler baskı ve zulme yatırım yapmayı yeğlediler. Mısır darbesinden dört yıl sonra bugün milyonlarca Sünni evsiz. Irak’ın ikinci büyük şehri olan Musul harabeye dönmüş durumda. Suud’un kapı eşiğindeki Yemen’de kolera salgını baş gösterdi. Suudi öncülüğündeki koalisyonun yürüttüğü 27 aylık savaşla yıkılan Yemen’de en az 10.000 kişi öldürüldü, 3,1 milyon kişi ülke içinde yer değiştirmek zorunda kaldı ve 14,1 milyon Yemenli açlık tehdidiyle karşı karşıya.
Acaba bu kıyım kraliyetin güney sınırını çok daha güvenli hale mi getirdi? Bütün bu tecrübelerden sonra acaba Yemenliler Suudilere minnettar mı?

Mısır’da olan, bölgenin tamamında var. Tam da Suudilerin ve BAE’lilerin zafer kazandıkları noktada, aslında müstakbel bir devasa yeni devrimci dalganın tohumlarını ekiyorlar. Bu defa yeni dalga demokrasi, hukuk devleti ve pasif direnişe dayanmayacak. Kendi kendisini dizginler veya kontrol edilebilir bir dalga da olmayacak. Ama önünde sonunda gelip vuracak.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder