Türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Eylül 2025 Pazar

Z.T.KOR: SÖMÜRGE SONRASI ÇATIŞMALAR, DİJİTAL SAVAŞ VE YENİ DÜNYA DÜZENİ


Zahide Tuba Kor ile SÖMÜRGE SONRASI ÇATIŞMALAR, DİJİTAL SAVAŞ VE YENİ DÜNYA DÜZENİ

Röportajı yapan: Zehra Güveli

Turuncu dergi, Eylül 2025, sf.42-47

NOT: Blogdaki şahsıma ait bütün yazı, röportaj, tercüme, fotoğraf ve infografikleri ancak kaynak göstermek şartıyla kullanabilirsiniz.

NOT: Blogda yer alan 950 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.

 

Modern Ortadoğu, Batılı sömürgecilerin cetvellerle çizdiği suni sınırların, yüz yıl sonra, kan ve direnişle yeniden şekillendiği tarihsel bir dönüm noktasından geçiyor. Gazze’de yaşananlar, yalnızca bir savaşın değil, uluslararası sistemin, devletlerin ve nihayetinde hepimizin aynası oldu. Tüm maskeleri düşürdü. Bu karmaşık ve acımasız coğrafyayı anlamak, yalnızca jeopolitik okumalarla değil, aynı zamanda insan onurunun, vicdanın ve direnişin kodlarını çözebilmekle mümkün.

Turuncu Dergi olarak, bu zorlu görevde bize rehberlik etmesi için bir isme başvurduk: Zahide Tuba Kor. Kendisi, salt bir “Ortadoğu uzmanı” değil; aynı zamanda çocukluğundan bu yana kalbi Filistin için atan, 28 Şubat’ın yol açtığı kişisel kırılmaları bölgenin mazlumlarının sesi olma iradesine dönüştüren bir aktivist-entelektüel. Onun analizleri, soğuk istatistiklerin ve stratejik hamlelerin ötesine geçerek, yaşanan trajedinin insani boyutunu anlamamızı sağlıyor.

Bu röportajda Kor ile, dijital çağda savaşın doğasını, Gazze’nin neden bir “Filistinsizleştirme” politikasına maruz kaldığını ve İbrahim Anlaşmaları’nın bölgedeki gerçek karşılığını konuştuk. Suriye’deki gizli savaşların Türkiye’ye etkilerinden, İslam dünyasının neden sessiz kaldığına dair eleştirilere uzanan geniş bir yelpazede, ufkumuzu açan cevaplar aldık. Zahide Hoca, yalnızca “neler oluyor?” sorusuna değil, “biz bu manzarada neredeyiz?” sorusuna da cesurca yanıt vererek, hepimizi bir özeleştiriye davet ediyor.

Bu satırlar, Ortadoğu’daki yangını anlamak isteyen her okur için bir kılavuz niteliğinde. Okurken rahatsız olacak, öfkelenecek ve derinden düşüneceksiniz. Çünkü Zahide Tuba Kor, bize rahat koltuğumuzdan bakmanın ötesine geçip, tarihin hızlandığı bu coğrafyada sorumluluğumuzu hatırlatıyor. İyi okumalar.


Hocam, Ortadoğu’da neler oluyor ve biz bundan ne kadar haberdarız?

İngilizler ve Fransızlar eliyle kurulan modern Ortadoğu köklü bir değişim sürecinde. Son yüzyılın en büyük, aynı zamanda küresel sistemi de vuran bir kriz yaşanıyor. 2010’larda yaşanan ‘Arap Baharı’ndan beri söylüyorum; ne kadar bastırılmaya çalışılırsa çalışılsın bölge yeniden patlayacak, yeni bir Ortadoğu doğacak, çocuklarımız başka bir dünyada yaşayacak. 7 Ekim Aksa Tufanı ve Gazze soykırımı bu süreci hızlandırdı. Gazze, uluslararası sistemin, devletler arası ilişkilerin, rejimlerin ve nihayetinde hepimizin aynası oldu, tüm maskeleri düşürdü. Gözümüzün önünde yaşanan bu hızlandırılmış tarihi iyi anlarsak, geleceğimizi sağlam kurarız. 

Dijital dünya Gazze’de, Suriye’de yaşananları gerçekten yansıtabildi mi?

Gazze, dijital gerçekliğin nispeten iyi yansıtılabildiği bir savaş oldu. Ancak Suriye gibi istihbarat devletlerinde, bağımsız gazetecilik ölüm riski taşıdığı ve ülke dışa kapalı olduğu için bu mümkün olmadı. Zalimler, suçlarının kanıtlanmasını asla istemez. Öte yandan dijital dünya insan onuru ve mahremiyet nedeniyle her şeyi yansıtamaz. Açlığın etkisi, çadır hayatı, Esed rejiminin tecavüz ve işkence politikası nasıl kaydedilebilir? Suriyelilerin kendi deyimiyle, “Yaşananları anlatabilecek kelime yok.” Yaşamakla izlemek arasında da devasa bir fark var. 2022’de Afrin ziyaretimde yardım dağıtımı sırasında salondaki Suriyelilerin tamamı savaşta kolunu veya bacağını yitirmiş insanlardı; hele bir adam yarımdı, iki bacağı da tamamen kesikti. Salondaki herkesin toplu fotoğrafını çeksem şahane bir kitap kapağı bile olurdu; ama bunu ne ahlaken ne vicdanen yapabilirdim. Emin olun, aynısını bütün kameramanlar yaşıyordur. Her şeyi çekseniz bile yayınlamaya vicdanınız ve ahlakınız el vermez. 

Gazze’nin Filistinsizleştirilmesinden bahsediliyor. Bu, bir kâbusun başlangıcı ve dünya sanki bunu kabul etti.

Dünya liderlerinin çoğunun Gazze’yi boşaltma konusunda anlaştığı kanaatindeyim. Sadece Filistinlilerin gönderileceği ülkeler arıyorlar. ‘Sorun’, Gazzelilerin her şeye rağmen ölümüne direnmesi ve bu kararlılığın İsrail’in planlarını engellemesi. Açlık karşısında Batılı liderler İsrail’i eskisi gibi savunamaz oldu. Gazzelilerin yaşadığını hiçbir millet kaldıramazdı, hâlâ direnmeleri bir mucize.

Direnişçi bir halkı, ibret-i âlem için açlık, susuzluk ve bombardımanla yok etmek istiyorlar ki kimse bir daha direnmeyi aklından geçirmesin, köleleşsin. Biliyorlar ki Gazze direnişi başarırsa, sıra diğer Arap halklarına gelecek ve tıpkı 2011’deki gibi işbirlikçi yöneticilere isyan cesareti doğacak.

Bu süreç bir kâbusun hem başlangıcı hem devamı. Sonraki hedef Kudüs, Batı Şeria ve Mescid-i Aksa olacak. Gazze’deki hiçbir şey ilk değil; 1990’lardan beri bölgede benzerleri yaşanıyor. 

İbrahim Anlaşmalarına Arap dünyasının bakış açısı nasıl?

İbrahim Anlaşmaları’na Arap bakışı ülkeden ülkeye değişir. 2020’de BAE ve Bahreyn ile başlayan sürece Fas ve Sudan katıldı. Sudan’daki darbeci generallerin imzası şok etkisi yarattı, zira Sudan Filistin davası için hayati öneme sahipti. Ancak halk öfkesi ve iç savaş, onaylamalarını engelledi.

Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, anlaşmaya katılmaya istekliydi. Kral olabilmek için ABD’ye iki söz vermişti: Vehhabilik’ten uzaklaşarak sekülerleşmek ve İsrail ile ilişkileri normalleştirmek. 2020’deki imza planı, yaşlı kral babası tarafından engellendi. Tam 2023 Ekim’inde anlaşma imzalanacaktı ki 7 Ekim Aksa Tufanı operasyonu patlak verdi. Hamas’ın hedeflerinden biri, Filistinliler pahasına kurulan bu yeni düzeni engellemekti.

Eski Arap liderler kuşağı Arap-İsrail savaşlarını yaşamıştı. Yeni nesil liderler ise İran tehdidi altında büyüdü ve koltuklarını ABD ve İsrail ile ilişkilerine borçlular.

ABD Başkanı Trump, Ortadoğu’dan çekilip Çin’e odaklanmak için bu anlaşmaları dayattı. Amacı, ilişkileri normalleştirerek İsrail’i bölgenin ayrılmaz bir parçası kılmaktı. Şimdi ikinci döneminde bunu hızlandırmak ve bütün bölgeye yaymak için bastırıyor. Şimdi, soykırım ortamında hangi Arap lider, halkının öfkesini göze alıp İsrail’le barışabilir? Ortadoğu’da rejimler ile halklar arasında hep bir uçurum vardı. 

Batı’da çok kalabalık Gazze eylemleri sonrasında “İslam dünyası ne yapıyor?” sorusu çok konuşuldu. Bu bakış açısı ne kadar doğru?

Çok haklı bir eleştiri. İzzeddin el-Kassam Tugayları, Arap halklarının sokaklara dökülerek rejimlerinin İsrail’le ilişkilerini değiştirebileceğini ummuştu; ancak rejimlerin birçoğu buna yanaşmadı, on binlerce Filistin destekçisini hapsetti. Yine 2021’deki gibi Filistinlilerin toplu isyanını bekledi; ama hem İsrail’in baskısı hem de Filistin yönetiminin engellemesiyle bu da gerçekleşemedi.

Temel fark, siyasi rejimlerin doğasıdır. İslam dünyasında birçok ülke diktatörlükle yönetilir; ifade, toplanma ve gösteri özgürlüğü yoktur. Ürdün gibi yerlerde yapılan sınırlı eylemler ise çoğunlukla halkın öfkesini yatıştırmak içindir. Batı’da da zorluklar var ancak protesto hakkı ve kültürü yerleşiktir.

Ayrıca, Batı hükümetlerinin soykırıma desteği silah satışı üzerinden çok daha doğrudan; bu da halkların öfkesini daha fazla çekiyor.

Bizde ise eylemlerin zayıf olması; süreklilik içinde iş yapma kabiliyetimizin olmaması, her şeyi devletten bekleme, konforu bozmak istememe ve gençlerin Siyonist yanlısı sanal mecralarda zihinlerinin şekillenmesi gibi karmaşık sebeplerden kaynaklı. 

Coğrafyamızın yakın geleceği nasıl olacak?

Yakın gelecekte bölgede kan ve şiddetin bitmeyeceği kanaatindeyim. Netanyahu ve dini Siyonist ortakları başta olduğu sürece, İsrail bir savaşı bitirip diğerini başlatacaktır. İran’a da yeni saldırılar bekliyorum. Netanyahu gitse bile barış gelmez; çünkü İsrail kurulduğundan beri şiddetle ayakta kaldı. ABD ve İsrail’deki etkili gruplar, Mesih’in gelişini hızlandırmaya çalışıyor, kıyamet savaşına hazırlanıyor. Yani jeopolitik, ekonomi-politik ve teo-politik mücadeleler devam edecek.

İsrail’in mesajı şu: “Ben güvende değilsem kimse güvende olamaz.” Çatışmaları yaymaya devam edecek, ancak bu politika kendisini de vuracaktır. Kısa vadede yakıp yıkabilir, ancak orta ve uzun vadede hedeflerine ulaşamayacak, belki kendisi yok olacaktır. 

⁠Sizi hep dünyanın kriz masasından konuşurken görüyoruz… Sizi tanımak isteriz hocam. Zahide Tuba Kor kimdir? Ortadoğu çalışmalarına nasıl karar verdi?

Savaş, çatışma ve kriz çalışmayı seviyorum. Daha doğrusu, barışı, düzeni ve normal, iç açıcı konuları çalışmaya değer görmüyorum. Bir konuya emek vereceksem, bu hakiki ve varoluşsal meseleler olsun istiyorum.

İHH’nın 2005’te cep kitapları formatında “İslam Coğrafyası” serisi yayınlama projesi vardı. Bana ilk başta Ürdün’ü teklif etmişlerdi; “Ürdün’de çatışma ve kriz yok” diye geri çevirmiş, onun yerine iç savaşlar yaşamış Lübnan’ın kitabını yazmaya gönüllü olmuştum.

Ortadoğu merakım çocukluktan geliyor. İslam dünyasına duyarlı ve yakından takip eden bir ailenin çocuğuydum. Aynı zamanda, 1987 Aralık’ında başlayan Birinci İntifada sırasında henüz ilkokuldaydım. Her akşam haberlerde, taş attığı için silah dipçikleriyle kolu kırılan Filistinli çocukları gördükçe, büyüdüğümde onlara bir şeyler yapabilmek için uyumadan evvel dualar ederdim. Filistin ilgim ve hassasiyetim çok eski yani. Ama 7. sınıftan itibaren tek hayalim, matematik öğretmeni olmaktı. Çılgınlar gibi matematik severdim. Filistin’i ve Ortadoğu’yu amatörce ortaokul-lise yıllarında takip etsem de, ileride bir gün çalışma alanım olacağını hiç düşünmezdim. Türkçe/edebiyat derslerinde doğru düzgün kompozisyon bile yazamayan biriydim, hitabetim de iyi değildi. Lise yıllarında biri bana, “İleride şunları yapacaksın” diye bugünkü çalışmalarımı söylese, asla inanmaz, hatta “Delirmiş” derdim.

28 Şubat sağ olsun, istikametimi tamamen değiştirdi. İHL’lerden puan kırılmasının ilk mağduruydum. Çok ilginç bir alan değiştirme hikâyem ve üniversite serüvenim var. Uzun olduğu için girmeyeyim. Kendi iradem ve isteğim dışında Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’ne başladım. Bölüme alışmam kolay olmadı.

2011 yılında Mavi Marmara’nın yabancı yolcularıyla röportajlar yapıp, “Küresel Vicdanın Dilinden Özgürlük Filosu” başlığı altında kitaplaştırma aşamamda, çocukken yaptığım ama sonra unuttuğum duaları bir anda hatırladım. Sonra hayatımın akışını düşününce hayrete düştüm. Meğer 28 Şubat’ın yol açtığı çilelerin hepsini, 7-8 yaşında yaptığım duaların hürmetine çekmişim. Sayısaldan sözele geçmek benim için çok zordu. Adeta zihnime yeni bir format atmak, yeni bir ben inşa etmek zorunda kaldım. Ama değdi, çok şükür.

Mezun olduktan sonra ilk yaptığım iş, İHH’nın daha evvel yayınlanmış “Siyonizm Düşünden İşgal Gerçekliğine Filistin” kitabını güncellemek oldu. Tam yirmi yıldır Filistin ve Ortadoğu çalışıyorum. Sanıyorum bu konuları çalışmam 28 Şubat’la da bağlantılı. Kendim bir zulmü gencecik yaşta yaşadığım için, büyüdüğümde mazlumların sesi olmalıyım fikri o dönemde zihnime yerleşti; uluslararası ilişkiler bölümünü kabullenmem bu sebepledir. 

Kıymetli isimlere soruyoruz… Dünyanın geleceği için ettiğiniz özel bir dua var mı diye…

İslam dünyasının Selahaddinlerini, yani öncülerini her alanda yetiştirmek veya yetişmesine vesile olmak, uzun yıllardır hem kavli hem de fiili duamdır. 

Hep Gazze dedik ama Suriye’de neler oluyor ve bunun Türkiye’ye yansımaları nasıl?

Coğrafya kaderse, Suriye topraklarının kaderi de tarih boyunca büyük güçlerin kapışma alanı olmaktır. Çünkü Suriye, jeopolitik olarak Suriyelilere bırakılmayacak kadar önemlidir. 2011’den sonra küresel ve bölgesel bütün güçler, birbiriyle savaşlarını maalesef Suriye topraklarında verdi. Çok büyük bir yıkım yaşandı. 8 Aralık 2024’te rejimin devrilmesi, Suriye toplumunun geniş bir kesimi için tam bir şok terapi oldu. Yeniden bir başlangıç yapma imkânı doğdu. Ama komşu İsrail her şeyi berbat etmeye kararlı. Toparlanma zaten kolay değildi, bir de üstüne İsrail’in azınlıklar üzerinden Suriye’yi parçalama planları devreye sokuldu.

Bu arada, biz Suriye üzerinden artık İsrail’le komşuyuz. İsrail, Suriye’de ne Sünni Arap çoğunluğun etkin olduğu bir yönetime ne de Türkiye’nin nüfuz kurmasına razı gelir. Ona göre, azınlık Esed rejimi ve İran etkinliği bu yeni senaryodan daha iyiydi. İsrail şu anda kendisine yönelik bütün muhtemel tehditleri ortadan kaldırmaya kararlı görünüyor. Bunun yolu da hem bölge ülkelerini azınlıklar temelinde parçalamaktan hem de silahlı, siyasi veya sivil hiç fark etmez, bütün İslami gruplarla mücadele edip sekülerliği yaymaktan geçiyor. Küresel alanda yeni bir İslamofobi dalgasına eşlik eden, İslami olandan arındırma senaryosu devreye sokulacaktır. Suriye için en büyük tehlike, Ahmed eş-Şara’nın suikastla öldürülmesi. Böyle bir senaryo, Suriye’nin tam bir kaosa sürüklenmesine yol açar.

Suriye ile İsrail’in bir anlaşmaya varmak için müzakereleri sürüyor. Ben bunu nafile görüyorum. Çünkü İsrail’in lügatinde anlaşma, uzlaşma, taviz, barış yoktur; sadece ve sadece teslime zorlayıp boyun eğdirmek vardır. Önünde sonunda İsrail’le Suriye üzerinden karşı karşıya geleceğiz. Ama bu, doğrudan Türkiye-İsrail savaşına yol açar mı emin değilim; sabotajlar, suikastlar, siber saldırılar, propaganda savaşları, iktisadi kriz, iktidar değiştirme gibi farklı araçlarla savaş daha yüksek ihtimal. 

Hocam, İslam dünyası ile ilgili mevzularda Türkiye neden hızlıca kutuplaşıyor?

Türk halkının kutuplaşmadığı herhangi bir konu var mı? Kutuplaşmak adeta bizim hayat tarzımız, olmazsa olmazımız. Üzerinde bütün toplumun ittifak ettiği hiçbir konu bulamazsınız. Düşünün, Nobel Kimya Ödülü alan ve gururumuz olması gereken Prof. Dr. Aziz Sancar üzerinden bile kutuplaşacak bir konu bulmuştuk. Bu arada artık dünyanın birçok ülkesinde ciddi bir kutuplaşma hali var, sadece bizde değil.

İslam dünyasıyla ilgili mevzulara gelince; kutuplaşmanın birinci nedeni ideolojik saikler. Bunda, Türkiye Cumhuriyeti kurulurken üretilen yeni kimliğin ötekisi olarak Arap ve İslam dünyasının seçilmesi önemli bir etken. İstikameti tamamen Batı’ya çevirirken, köklü geçmişimizin ağır yükünden kurtulmak için İslam dünyası, geri bırakıcı bir ayak bağı olarak sunuldu ve görüldü. Bakın, okullardaki ders kitapları zihniyet kurucudur ve bu noktada son derece önemlidir.

Yine bizim, gerek İslam dünyasına gerekse genel dünyaya dair bilgilerimiz son derece az. Çünkü bütün dünyaya Türkiye merkezli bakıyoruz; hâlbuki her ülkenin kendi tarihsel ve siyasal tecrübelerinden, sosyoekonomik ve toplumsal şartlarından, hatta coğrafyası ve ikliminden kaynaklı kendi gerçekliği vardır. Bunlardan habersiziz. Sorun şu ki, ülkemizde hemen herkes bilmediği bir şeye hayran veya düşmandır; yine bilmediği şeylerin savunucusu veya inkârcısıdır. İslam dünyasını savunanlar da bilgisiz, karşı çıkanlar da. Aşırı kutuplaşmanın bir nedeni de duygusallığımıza eşlik eden bilgisizlik hali.

Hep şunu söylerim: Geçmişten günümüze Türkçüler Türk dünyasını, İslamcılar İslam dünyasını, Batıcılar Batı’yı, komünistler Sovyet ve Çin tecrübesini bütün boyutlarıyla bilmeden, sloganik ve sahadaki gerçeklerden kopuk söylemler üretirler hep. Bilgi temeli olmayınca kutuplaşma da kolay oluyor. 

Gazze, Arakan, Doğu Türkistan, Suriye, Yemen… Tüm bu acıları sanki dünya sektör haline getirip lobicilikte kullanıyor. Doğru mu düşünüyorum?

Sorunları çözecek ve acıları dindirecek gücünüz, kapasiteniz ve cesaretiniz yoksa netice böyle olur. Ama ben son yıllarda, özellikle Ortadoğu’daki savaş bölgelerinde yaşananları takip ederken, bu acıların birbiriyle bağlantılı ve kasıtlı olduğunu düşünmeye başladım. 

Kıymetli Zahide Hocam… Anlattıklarınız için çok teşekkür ederiz…

Ben teşekkür ederim. Bu önemli meseleleri dert edinen, doğru sorularla konunun özüne inmeye çalışan Turuncu Dergi ailesine ve siz kıymetli okurlara da ayrı ayrı teşekkürler. Umarım söylediklerimiz, yaşanan bu büyük insanlık dramlarına dair ufak da olsa bir farkındalık oluşturabilir. Dua ile kalem ile bilgi ile çalışmaya devam... Selametle.


20 Aralık 2024 Cuma

Z.T.KOR: SURİYE’NİN ÖNÜNDEKİ TEHLİKE: MİLİS SİYASETİ


SURİYE’NİN ÖNÜNDEKİ TEHLİKE: MİLİS SİYASETİ

Zahide Tuba Kor

Röportajı yapan: Naman Bakaç

Perspektif Online, 20 Aralık 2024

https://www.perspektif.online/suriyenin-onundeki-tehlike-milis-siyaseti/


NOT: Blogda yer alan 900 küsur http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.

Blogdaki şahsıma ait bütün yazı, tercüme, fotoğraf ve infografikleri ancak kaynak göstermek şartıyla kullanabilirsiniz.


Z. Tuba Kor: “Savaş yaşamış ülkelerde yeniden inşa sürecinde gördüğüm en büyük tehlike, milis liderlerinin siyasetçilere dönüşmesi, bunun da milis siyasetini doğurmasıdır. Askerî mantık ile siyasi mantık, milis mantığı ile devlet mantığı birbirinden farklıdır. Sahadaki askerî gruplar ‘Zafer bizim sayemizde geldi’ deyip siyasette baş koltuklara oturmaya kalkışırlarsa ülkeye yazık olur. Tıpkı 1949’dan itibaren Suriye’de başlayan askerî darbelerle, ordunun siyasette etkinliğinin sürekli istikrarsızlıklara yol açması gibi.”

 

61 yıllık Baas diktası, Suriye halkı ve muhalefetinin 13 yıllık ağır bir bedel ödemesiyle nihayetinde 8 Aralık 2024’te çöktü. Bu çöküş; Suriye halkında umut, istikrar ve özgürlük duygusunu yeşertirken, bölgesel ve küresel çapta da jeopolitik kırılmalara yol açması muhtemel bir gelişme olarak tarihsel bir momenti göstermekte. Rusya ve İran’ın Esad rejimine ister mecburen ister anlaşmalı olsun, desteklerini çekmesiyle çöken rejimden sonra, nasıl ve hangi ilkeler üzerine bir yönetim inşa edecekleri, halkın ekmek, güvenlik, huzur ve istikrar talebini nasıl karşılayacakları, Suriyelilerin önündeki başlıca sorular. Bu iç sorunların yanı sıra komşu ülkeler ve küresel aktörlerle nasıl bir dış politika ve kamu diplomasisi izleyecekleri de merakla bekleniyor. 

Tüm bu beklentiler ve sorunları; Suriye, Lübnan ve Filistin üzerine yıllarca hem sahada hem de masada çalışmış, bu üç ülke üzerine kitaplar neşretmiş araştırmacı-yazar ve Ortadoğu uzmanı Zahide Tuba Kor ile konuştuk.

 

DEVLETLER, SAVAŞLARI FİNANSE ETMEKTE İSTEKLİDİR AMA BARIŞI VE YENİDEN İNŞAYI FİNANSMANDA DEĞİL

Lübnan ve Suriye’yi sahada ve masada çok yakından takip eden bir araştırmacı olarak, Suriye’nin hem idari ve siyasi hem imar ve kalkınma hem de Batı’yla ve komşu ülkeleriyle diplomatik ilişkilerinde nasıl bir yol izlemesi gerektiğini düşünüyorsunuz? Suriye hangi ilkeler ve nasıl bir yöntem ile adil, istikrarlı, huzurlu ve katılımcı bir düzene kavuşabilir? Bildiğiniz gibi çok dinli, mezhepli ve etno-kültürel bir yapıya sahip olduğu için nasıl bir modelle geleceğini inşa etmelidir Suriyeliler?

Öncelikle şunu bilmek gerekiyor: Suriye 10 küsur yıllık savaşta öyle büyük bir yıkım aldı ki yeniden inşa süreci on yıllar alacaktır. Devletler savaşları finanse etmekte isteklidir ama barışı ve yeniden inşayı finansmanda değil. Yıkmak kolaydır, kurmak ise çok daha fazla emek, para, malzeme ve zaman gerektirir. 

Yıkılan sadece şehirler ve devlet değildi, Suriyelilerin her biri de psikolojik olarak yıkıldı. Rejimin 12 günde devrilmesi Suriye halkı için adeta bir şok terapi oldu, tükenen ümitler yeniden canlandı. Devleti yeniden inşa kadar bireyleri yeniden inşa da unutulmamalı.  

En acil görev, yeni yönetimin uluslararası alanda tanınmasını sağlamak ve Batı’nın koyduğu yaptırımları, özellikle ABD’nin Sezar Yasası’nı yürürlükten kaldırtmak olmalı ki yıkık haldeki iflas etmiş ülkeye dış yardım gelebilsin. 

Diğer bir acil görev, halkın hayat şartlarını iyileştirecek şekilde ekmek, elektrik, su, gaz, internet, ilaç başta olmak üzere temel ihtiyaçlarını temin edebilmeli ki kalıcı bir güven bağı kurabilsin ve önümüzdeki süreçte dış güçlerin komplolarını püskürtebilsin. Bu konunun farkında oldukları Halep’e girdikleri ilk günden beri belli. 

ESKİ REJİMİN ADAMLARI, ÖZELLİKLE ŞEBBİHALAR ORTADAN KAYBOLSA DA YOK OLMADILAR VE PROVOKASYONA GİRİŞEBİLİRLER

Emniyeti sağlamak da çok kritik bir konu. Çünkü eski rejimin adamları, özellikle suçu bir hayat tarzına dönüştüren şebbihalar ortadan kaybolsa da yok olmadılar. Hatta şu an bir kısmı devrimci kılığına büründü diyorlar. Şoku atlattıktan sonra provokasyona girişebilirler.

İnsanların biraz nefes alabilmesi için rejim bölgesinde 20 dolar olan memur maaşlarını en az 100 dolara çıkarabilmesi lazım ki bu bile mevcut hayat pahalılığı karşısında oldukça yetersiz. Bunlar ilk aşamada yapılması gereken şeyler.

İkinci aşamada Baas kadrolarından kimlerin suç işleyip işlemediğini tespit edip suç işleyenleri görevden alması ve gerekiyorsa yargılaması, suç işlemeyenleri görevlerinde tutması lazım. Devlet kurumlarını yeniden yapılandırması ve özellikle emniyet birimlerinin ve istihbaratın bir kısmını tamamen lağvetmesi, bir kısmını yeniden kurması lazım ki bu hiç kolay bir görev değil. Bütün silahlı örgütlerin bir an evvel lağvedilmesi ve orduya eklemlenmesi ve halkın elindeki silahların toplanması çok önemli. Yine geçiş sürecinde işi bilenlerden oluşan teknokrat hükümeti kurulması gerekiyor. Yeni devletin ne üzerine inşa edileceğini belirleyecek yeni anayasanın yazım süreci kritik olacak.

Çoğulcu ve kapsayıcı bir yönetim kurmalılar ve asla kimlik (etnisite, din ve mezhep) temelli bir güç paylaşımı modelini benimsememeliler. Gerek 20’nci yüzyılda kurulan ama kökü 1860’lara uzanan Lübnan gerekse 21’inci yüzyılda ABD eliyle yeniden tesis edilen Irak ve Afganistan örneği, etnik ve/ya mezhep kotalarına dayalı yönetimlerin başarı şansı olmadığını, sürekli istikrarsızlıklar ürettiğini ortaya koyuyor. 

 ASKERİ GRUPLAR “ZAFER SAYEMİZDE OLDU” DEYİP SİYASETTE BAŞ KOLTUKLARA OTURURLARSA, ÜLKEYE YAZIK OLUR

Yine savaş yaşamış ülkelerde yeniden inşa sürecinde gördüğüm en büyük tehlike, milis liderlerinin siyasetçilere dönüşmesi, bunun da milis siyasetini doğurması ve yolsuzlukları ülkenin belini çökertecek hale getirmesi. Askerî mantık ile siyasi mantık, milis mantığı ile devlet mantığı birbirinden farklıdır. Sahadaki askerî gruplar “Zafer bizim sayemizde geldi” deyip siyasette baş koltuklara oturmaya kalkışırlarsa ülkeye yazık olur. Tıpkı 1949’dan itibaren Suriye’de başlayan askerî darbelerle, ordunun siyasette etkinliğinin sürekli istikrarsızlıklara yol açması gibi. 

Eski rejimin adamlarının adil bir şekilde yargılanması ve cezalandırılması önemli. İyi bir hukukçu ekibi bu iş için seferber edilmeli ve özel mahkemeler kurulmalı. Savaş sonrası toplumun yaralarını sarabilmek için adaletin tesis edilmesi gerekiyor. Yine insanlar göç etmek zorunda kaldığında evlerine/mülklerine yerleşenler oldu. Geri döndüklerinde kavgalar ve çatışmalar kaçınılmaz. Bu noktada mağduriyetleri giderici hukuki düzenlemeler şart. Suriyelilerin aldığı en büyük darbelerden biri, savaş ve göç yüzünden çocukların ve gençlerin eğitimsiz kalması, kayıp bir neslin oluşması. En önemli seferberliklerden biri eğitim seferberliği olmalı. 

Dış güçler kısa süre sonra karşı-devrim için harekete geçebilirler. Suriye halkının rejimin doğası gereği siyasi bilinci düşük sayılır. 2011’den sonra Arap ülkelerinde neler yaşandığını, karşı-devrimcilerin ne gibi oyunlar tezgâhladıkları, sonunda halkı nasıl perişan ettiklerini anlatan belgeseller çekilmeli ki aynı tuzaklara düşülmesin, insanlar uyanık olsun.

Savaşta yıkılan yerleşimlerin yeniden inşası için harekete geçilecektir. Ancak özellikle Halep, Şam, Hama ve Humus şehirlerini yeniden inşa etmeye niyetlenen yabancı (ve tabii ki Türk) müteahhitlere ve mimarlara Suriye’nin geleneksel mimarisi ve kültürü öğretilmeli ki o güzelim mimari dokuyu bozmasınlar. Şehirler kimliksizleşip kültürel katliama uğramasın. Hatta geçici hükümet yeniden inşanın nasıl olması gerektiğine dair karar çıkartmalı.   

60 yıllık Baas rejimi siyasi kültürü olumsuz etkiledi. Suriye dışına çıkmamış bireyler Baas dışında bir deneyim görmediler. Bu yüzden yeni yönetimin kadrolarında eski rejimin davranış kalıplarının sürme tehlikesi var. Kanaatimce Suriye devletinin ve siyasetinin yeniden inşasında yepyeni deneyimler kazanan, dünyanın farklı örneklerini görmüş mültecilere kulak verilmeli. 

 

TÜRKİYE ARTIK SURİYE SAHASININ EN ETKİLİ AKTÖRÜ

Türkiye’nin Baas rejiminin çökmesiyle birlikte yeni Suriye yönetimi ile nasıl bir ilişki kuracağını öngörüyorsunuz? Batı medyasının, Erdoğan’ın kazandığına ve Baas diktasının çöküşünde önemli bir bölgesel aktör olduğuna dair bakışını nasıl değerlendiriyorsunuz? 

Batı medyasındaki yorumlar doğru. Türkiye artık Suriye sahasının en etkili aktörü. 60 yıllık rejimle birlikte devlet de önemli ölçüde çöktü. Bu arada devlet aygıtı geçtiğimiz yıllarda zaten çökmüştü; Suriyeliler -kendi deyimleriyle- bir suç çetesi tarafından yönetiliyorlardı. Dolayısıyla hem her alanda danışmanlık hem hami hem aktörler arasında arabulucu hem de yeniden inşa eden rolünü oynayacağız. Eğer ki başarıya ulaşırsak -ki Suriye’nin acılarını dindirebilmek için başarmak zorundayız- bu, Türkiye’nin bölgede alanını açacaktır. 

Fetih kolaydır ama devlet inşası zordur (Kolay dediğim işin 13 yıl sürdüğünü de hatırlatayım!); hele de birbirinden farklı beklentileri, hayalleri, çıkarları, korkuları, savaş yıllarında dış hamileri olan etnik-dinî-mezhebî bakımdan parçalı bir ülkede… Şansımız şu: Suriye halkı hakikaten çok yoruldu, hatta takati kalmadı, yeni bir istikrarsızlığı ve çatışmayı kaldırabilir durumda değil.

Yıkılmış 2 milyon evi, harap haldeki altyapıyı, eğitim ve sağlık sistemini inşa etmek gerek. Ekonominin iflas ettiği bir ortamda her şey dış desteğe bağlı. Para ne ölçüde gelecek? Hele de Gazze’nin, Lübnan’ın, Ukrayna’nın, bizim deprem bölgesinin vd. yeniden inşa edilmesi gerekirken… En önemlisi, bütün silahlı grupların silahsızlandırılması, ordunun ve güvenlik birimlerinin yeniden inşası meselesi çok netameli ve kritik. Kısaca zor bir görevimiz var.

 

İRAN VE RUSYA POZİSYONLARINI DEĞİŞTİRMEK ZORUNDA, ÇÜNKÜ POLİTİKALARININ DAYANDIĞI ESED HANEDANI ÇÖKTÜ

Esad rejiminin iki büyük destekçisi olan Rusya ve İran’ın Suriye’nin yeni yönetimi ile ilişkilerinin nasıl şekilleneceğini düşünüyorsunuz? 27 Kasım 2024 öncesi pozisyonlarında bir değişim söz konusu. Rusya’nın Suriye’de İsrail’in önünü açacağına dair bir takım argümanlar söz konusu. Tartus ve Lazkiye’deki askerî mühimmatlarını Suriye’den çekeceğine dair işaretlerden yola çıkarak Rusya, sıcak denizlere inmişti, şimdi sıcak denizlerden soğuk denizlere (Ukrayna bölgesine) mi çekiliyor?

Her ikisi de pozisyonlarını değiştirmek zorunda; çünkü politikalarını dayandırdıkları Esed hanedanı çöktü artık. İleride hanedandan birini veya hatta Lazkiyeli birini ülkenin başına geçiremezler, bu devir kapandı. Yeni yönetimle iş tutup süreci en az zararla atlatmaya çalışacaklardır. Ama Suriye’ye yaptıkları yatırım, döktükleri paranın haddi hesabı yok. Bunları gözden çıkaramazlar. Bir müddet sonra ülke içindeki nüfuz ajanlarını ve sempatizanlarını harekete geçirip istikrarsızlık çıkarmaya kalkışacaklardır. Rusya, İsrail’in önünü açar mı emin değilim, çünkü araları pek de iyi sayılmaz. Ama Ortadoğu coğrafyasındaki jeopolitik mücadelede her şey mümkündür. Düşman(lar)ın ortaklığı bağlamında ilginç ortaklıklar veya ön açmalar gerçekleşebilir. Rusya askerî üslerine geri dönmeye çalışacaktır. Bu arada Fırat’ın batısındaki Suriye’nin petrol, doğalgaz ve fosfat kaynakları Rusya’ya veya İran’a verilmişti, doğusundaki kaynakların ABD’nin kontrolünde olması gibi. Muhtemelen bu kaynaklar artık Suriye’ye geçecektir. Bu arada geçmişte Suriye’nin petrol kaynakları halka değil, Esed ailesine aitti. Umut ederim ki yeraltı kaynaklarının halka dönüşünü görebiliriz.

 

SURİYE’NİN CADDELERİNDE İNSANLAR DOLAŞIRKEN, CADDELERİN ALTI İŞKENCE MERKEZLERİYLE DOLUDUR, BAZILARININ YERİNİ KİMSE BİLMEZ

Günlerdir Sednaya hapishanesi konuşuluyor malumunuz. Baas diktasının başta Sednaya hapishanesi olmak üzere Suriye’deki zindanların profilini, muhaliflere ve halka yaptıkları zulmü ve işkence türlerini bize anlatır mısınız? Çünkü siz bu zindanlarda kalmış birçok Kürt, Türkmen, Alevi, Komünist, İslamcı ve sıradan Suriyeliler ile görüşmeler yaptınız. 61 yıllık Baas diktasının oluşturduğu korku imparatorluğunda zindanların ve işkencehanelerin nasıl bir işlevi olmuş?

Öncelikle şunu belirteyim, görüştüklerim “Suriye hapishanelerindeki işkenceleri, iğrençlikleri anlatmaya kelimeler kifayet etmez” dediler. Eski komünistler yaşadıklarını, şahit olduklarını, üzerinden yıllar geçtiği için anlatabildi. Ama 2011’den sonra hapse girenler anlatmakta çok zorlandılar, özet geçtiler ve hatta bir hanım fenalaşıp röportajı yarıda kesti. 

Keşke sadece Sednaya olsa. “İnsan mezbahası” olarak anılan Sednaya ve Tedmür en meşhurları; hatta geçmişte çöl hapishanesi Tedmür’den Sednaya’ya nakledilen mahkûmlar, buraya “yedi yıldızlı otel” demişler. Düşünün Tedmür’ün vahametini. Ama 2011’den sonra bütün hapishaneler korkunç bir hale geldi.

Hapishaneler dışında Suriye’de bir yığın istihbarat teşkilatı olup her birinin gözaltı merkezleri vardır. Gözaltına alınan her kişi önce türlü türlü gözaltı merkezlerinin yeraltı hücrelerinde, hiç güneş görmeden aylarca, hatta bazen yıllarca tutulur. Aileleri, üst düzey bir tanıdıkları veya rüşvet için bol paraları yoksa nerede olduğunu bulamaz. İşkenceler daha gözaltına alınırken istihbarat birimlerinde başlar. Suriye’nin caddelerinde insanlar keyifle dolaşırken caddelerin altı türlü türlü işkence merkezleriyle doludur, bazılarının yerini kimse bilmez. 

Sistematik işkence, taciz ve tecavüz (sadece kadın değil, erkek mahkûmlara da yapılır), aç bırakma (mesela günde tek parça ekmek veya dört kişiye bir yumurta veyahut altı kişiye bir patates vs. verme), hasta edip/sakat bırakıp ölüme terk etme, yargısız infaz ve gelişigüzel idamlar hapishanelerde çok yaygındır. Gardiyanlar mahkûmlara istedikleri her şeyi yapabilirler, öldürebilirler de. İşkenceyle, açlıktan, hastalıktan hayatını kaybeden on binlerce Suriyeli mahkûm var ve toplu mezarlara gömüldüler. Suriye’de bugün birkaç yüz bin kayıp var; neredeler, öldüler mi diriler mi belli değil.

MAHKÛMLARIN CESETLERİYLE GÜNLERCE AYNI KOĞUŞTA KALANLAR, SU VERİLMEDİĞİNDEN ÖLMEMEK İÇİN İDRARINI İÇENLER VE DELİRENLER OLDU

2011’den sonra o kadar çok insanı tutukladılar ki hapishanelerde yer kalmadı. 25 m2’lik koğuşta tam 69 kişi kaldıklarını, bırakın yatmayı oturacak kadar bile yer olmadığını, kalabalıktan nefes alamadıklarını ve hücrede tek bir tuvalet bulunduğunu anlatmıştı bir tutuklu. Ölen mahkûmların cesetleriyle günlerce aynı koğuşta kalanlar, su verilmediğinden ölmemek için idrarını içenler, temizlik malzemesi olmadığından türlü türlü hastalıklara yakalananlar, salgın hastalıklar yüzünden bütün koğuş ölüp gidenler, delirenler, hapishaneye 100 kilo girip 30 kilo çıkanlar, başka mahkûmların bodrum katlardan yükselen çığlık ve inlemelerini duyarken onların işkencelerini kendi bedenlerinde ve ruhlarında hissedenler…

Siyasi mahkûmların azabı hapisten çıkmakla bitmez. Niceleri için hapiste ölüm daha büyük nimettir. Çünkü serbest kalanların bir kısmı ömür boyu psikolojik ve bedensel rahatsızlıklardan kurtulamaz. İlmi ve mesleki gerileme hepsinin ortak kaderidir. Ayrıca her türlü sivil hakları ellerinden alınır, öyle ki iş verilmez, mülk sahibi olamaz, bekârsa evlenecek birini bulmakta çok zorlanır, evliyse eşleri terk edebilir. Özellikle kadınların bazıları serbest kaldığında tecavüze uğramıştır düşüncesiyle aileleri kabul etmez, ortada kalırlar. Hapisten çıkanlar, yeniden gözaltına alınma korkusuyla ülkeyi terk etmeye çalışır. Onların geride kalan ailelerine rejim çok büyük sıkıntılar yaşatır. Mesela İstanbul’daki bir eski mahkûm hanım, serbest kaldıktan iki ay sonra Türkiye’ye kaçtığını, bunu anlayan istihbaratın yaşlı ebeveynini zorla araca bindirip Lübnan sınırına attığını anlatmıştı; annesi kahırdan Lübnan’da ölmüş, babası hastaydı… 

Biliyor musunuz rejimin işkencelerini ve tecavüzlerini yaşayan nice kadın ve genç mahkûm Allah’a olan inancını yitirdi. Allah adilse nerede, biz suçsuz olduğumuz halde neden bu dehşetleri yaşıyoruz sorusuna cevap bulamadılar. O yüzden bir İslami örgüt olan HTŞ’nin şehirleri rejim çetelerinden kurtarıp hapishanelerin kapısını açmasının sembolik anlamı çok büyük. 

“SURİYE’DE HAPİSHANELER TAM BİR CEHENNEM, GÖRDÜKLERİMİ AHİRETTEKİ CEHENNEMDE BİLE GÖRECEĞİMİ HİÇ ZANNETMİYORUM” DİYENLER OLDU

Sednaya hapishanesini sormuştunuz; üç kattan oluştuğunu, getirilen her mahkûmun önce en alt kattaki karanlık hücrelere atıldığını, eğer üst katlara doğru çıkarılıyorsa bunun onun tamamen pes ettiği ve içten çökertildiği anlamına geldiğini anlatmışlardı. Akıl almaz işkenceleri -geçmişte- tam anlamıyla boyun eğdirmek, bir daha asla rejime muhalefeti aklından geçirmemesini sağlamak ve hapisten salındıktan sonra çevresine de anlatmasıyla bütün toplumu sindirtmek için yaparlardı. Ama 2011’den sonra insanları, daha ziyade mezhepsel kin ve nefretle gözaltına aldıklarını anlattılar. Tam da bu yüzden tutukluların birçoğu rejime muhalefet etmiş veya siyasi bilinç sahibi insanlar da değil. Kontrol noktalarında sadece kimliklerindeki memleket hanesine bakılarak tutuklananlar var; yurt dışına kaçanların veya askerden firar edenlerin aile bireylerini tutukluyorlar ki teslim olsunlar. İntikam amacıyla tutuklananlar çok. “Devrim ve siyaset nedir tek kelime bilmeyen, rejimle hiçbir alıp veremediği olmamış, sadece ekmeğinin peşinde koşmuş sıradan insanları bile tutukladılar” diye anlattılar.

Bir insan diğer insana bunları nasıl yapabilir diye düşünebilirsiniz. Rejimin nazarında halk, kendisine boyun eğmesi gerekendir. Suriyeliler bana, biz Türkiye/Avrupa’ya gidince geçmişte ülkemizde bir köle gibi yaşatıldığımızı fark ettik dediler. Hatırlarsınız, İsrail Savunma Bakanı Filistinlilere hayvansılar/yarı-hayvanlar dedi; rejimin adamları ve gardiyanları nezdinde de boyun eğmemiş her Suriyeli böcek gibi ezilmeyi hak eder. Sadece Suriyelilere değil, Filistinlilere ve Lübnanlılara da aynısını yaşattılar. 

1980’ler ve 1990’larda hapis yatmış eski komünistlerle (Filistinli ve Suriyeli, Alevi-Dürzi-Sünni) yaptığım röportajlarda korkunç işkencelere maruz kalsalar da İslamcılar gibi hapishanelerde öldürülmediklerini anlattılar. Yine Lazkiyeli Alevi siyasetçi Bessâm Yûsuf şunu söyledi: “1980’ler ve 1990’larda ne kadar büyük zulümler yaşamış olursak olalım, 2011 Suriye Devrimi sonrası hapse girenlerin yaşadığı korkunç şeyler yanında bizimki artık anlatılmaya bile değmez. (…) Çektiklerimizi anlatmaya artık utanıyoruz.”

Hem savaştan evvel hem de sonra hapiste yatmış bir insan hakları aktivisti avukat da dedi ki “Suriye’de hapishaneler tam bir cehennemdir. Gördüklerimi ahiretteki cehennemde bile göreceğimi hiç zannetmiyorum. Öyle korkunç yerlerdi.” 

Tam da bu hapishanelere ve mezhepçi kinle dolu gardiyanların eline düşmemek için nice Suriyeli ülkesini terk etmek zorunda kaldı. Ve yine nice Suriyeli hapisten salınır salınmaz Türkiye’ye sığındı. Biz o insanlara “Niye geldin?”, “Vatanını terk eden hain” vs. dedik, travmalarını derinleştirdik. Kimisi korkudan kaldığı evden dışarı çıkamıyor, biliyor musunuz?

 

SİYASİ YELPAZEDE “KÜÇÜK ESEDCİK”LERİN ORTAK YÖNÜ TAASSUP; SOLUN BİR KISMI MEZHEP ASABİYESİNDEN, BİR KISMI DA İSLAM ALERJİSİNDEN ESED’İ DESTEKLİYOR

Suriyeli mültecilere yönelik neredeyse dünyadaki en büyük düşmanlığı ve nefreti gerçekleştiren Türkiye’deki Esad destekçilerine yönelik bir tweet’inizde geçen ifadeyle “küçük Esedcikler” ya da “içimizdeki Esedciler”in durumu ne olacak? Tutumlarını değiştirecekler mi yoksa fabrika ayarlarıyla hayatlarına devam mı edecekler? Başta Altındağ ve Kayseri’de yapılan pogromlar var bildiğiniz gibi. Medyada yer alan “küçük Esedcikler” ne olacak? En sosyalistinden Millî Görüş çizgisindeki aktörlere değin bu eksende yer alan “küçük Esedcikler”in zihin ve ruh dünyalarında hangi parametreler onları “küçük Esedcik” kılmış görebildiğiniz kadarıyla?

Mültecilere yönelik dünyanın her yerinde düşmanlık var, bizdeki en büyük değil. Mesela Lübnan’da Suriyeli mültecilere yönelik düşmanlık bizdekinin kat kat fazlası ve 29 yıl Suriye ordusu ve istihbaratının Lübnan’ı kontrolünde tutup halkı bezdirmesi ve sindirmesi bunda oldukça etkili. İlk önce Lübnan’a sığınan, daha sonra dayanamayıp Türkiye’ye gelen Şamlı bir hanım, 2019’da görüştüğümüzde “Lübnan’dan Türkiye’ye gelişimiz bizim için cehennemden çıkıp cennete girmek gibiydi” demişti.  

İçimizdeki mülteci düşmanlarının bir kısmı, zannedersem Sednaya hapishanesini ve rejimin vahşetini öğrendikten sonra kendini sorgulamış, yumuşamaya başlamıştır. Bu arada halkımızın önemli bir kısmı, Suriye’ye ve Suriyelilere dair bilgilerinin tamamına yakını yanlış olduğu için mültecilere düşmandı. Yazdıklarımı okuduktan veya konuşmalarımı dinledikten sonra “Ben hiçbir şey bilmiyormuşum, yanılmışım, çok hakka girmişim” diye geri dönüşler çok aldım. Ülkemizde gerçekleri bilenler, maalesef yalancılar ve manipülatörler kadar cesur değiller. Ama ideolojik körler asla iflah olmazlar, onların tedavisi yoktur. Gözünün önünde görse de, kulağıyla duysa da inkâr ederler. Bir de koskoca adamların biz yanılmışız demelerini beklememek gerek; hele de ülkemde hatadan dönmek, özür dilemek, bilmediği konuda konuşmamak gibi meziyet sahipleri çok azken. Yine siyasetçilerin yıllardır ucuz oy kazanma yöntemi mülteci karşıtlığıyken.  

Bahsettiğiniz siyasi yelpazede “küçük Esedcik”lerin hepsinin ortak yönü taassup. Sol cenahtakilerin bir kısmının Esed’i savunmaları mezhep asabiyesinden. Ama bunu açıkça dile getiremeyeceklerinden desteklerini Esed ve ailesinin laik ve Batılı görüntüsüne bağlıyorlar. Tıpkı rejimin mezhepçiliğini laiklik örtüsü altında yıllarca gizlemesi gibi. Bir kısmı, -tıpkı Batı’daki İslamofobikler gibi- İslam alerjisinden Esed’i destekliyorlar; Suriye İslamcıların eline geçeceğine laik diktatörlük olarak kalsın daha iyi diyorlar. Zafer Partisi’nin ırkçı kitlesinin azımsanmayacak bir kısmı, sadece Suriyelilerden ve Araplardan değil, ülkemizin dindar insanlarından da nefret ediyor. Hatta onların Telegram hesaplarını yakından takip ve analiz eden bir Suriyeli, “Onlar sadece bizden değil sizden de nefret ediyor; biz önünde sonunda ülkenizden ayrılacağız ve o zaman göreceksiniz size saldırmaya başladıklarını” demişti.

ON YILLARCA ÜMMET ÜMMET DİYEN MİLLÎ GÖRÜŞÇÜLER, ÜMMET TÜRKİYE’YE GELDİĞİNDE SURİYELİLERİN BURADA NE İŞİ VAR DİYEBİLDİLER

Millî Görüşçülere gelince, içlerinden bir grup İran’a doğrudan biatlı, çoğu ise İran’a sadece sempatik ve Esed’e desteklerini İsrail’e karşı direniş ekseninin parçası olmasına dayandırıyorlar. Erbakan hocamız Suriye düşerse sıra Türkiye’ye gelir demişti söylemini kullanıyorlar. Tek takıntıları İsrail. Ama rejimin İsrail’le masa altındaki ilişkilerinin farkında değiller. Fazlaca saflar; İran’ın da, Suriye’nin de takiyye siyasetinin farkında değiller. Esed rejiminin yönetim tarzı, iş tutuş biçimi ve propaganda taktiklerinin İsrail’inkiyle şaşırtıcı benzerliğini bile bilmiyorlar.

Öğrencilerime hep şunu söylerim: Bir ideolojiye sempati duymanız normaldir; ama ideolojilere saplanmayın ki ideolojik körler olmayın. 

Bütün bu siyasi ve ideolojik grupların ortak özelliği, Ortadoğu’yu da Suriye’yi de bilmemeleri. ABD, Rusya, İsrail, petrol-doğalgaz üzerinden inşa ettikleri söylemler sahanın gerçeklerinden kopuk. Bu arada Türkçüler Türk dünyasını, Batıcılar Batı’yı, İslamcılar İslam dünyasını bilmez; herkes bilmediği bir yerin âşığı veya düşmanıdır. Tam da bu yüzden on yıllarca ümmet ümmet diyen Millî Görüşçüler, ümmet Türkiye’ye geldiğinde bunların burada ne işi var, biz iktidar olursak hepsi ülkelerine postalayacağız diyebildiler. 

 

ARAPLARIN KAYIPLARI, SURİYE’DEKİ ÇIKARLARINDAN ÇOK, SÜRECİN İÇ SİYASETLERİNE ETKİSİYLE ALAKALI

2011 yılından beri süren Suriye savaşında kazananlar ile kaybedenler kim oldu?

Yıllardır bana Suriye’de bu savaş nasıl biter diye sorduklarında değişim sürecindeki küresel ve bölgesel sistem netleşmeden bitmez diyorum. Dolayısıyla henüz mücadele bitmedi. Rejim düştü diye Suriye’de her şey yolunda gidecek değil. Önümüzdeki süreçte Suriye’de İslami iç aktörler ve Türkiye kazanmasın diye karşı-devrimciler bir araya gelip türlü komplolara girişebilirler, yeniden kaos ve çatışmaları tetikleyebilirler. Kim kiminle işbirliği içinde ne tür bir oyun oynayacak bilmiyoruz. Bu anın kazanan ve kaybedenleri ise şöyle:

Türkiye yüzde 100 kazanan, Katar da kazananlardan. Rusya ve İran, yüzde 100 kaybedenlerden; yıllardır akıttıkları bütün paralar ve verdikleri can kayıpları boşa gitti, hele de Tahran’ın on yıllardır ilmek ilmek ördüğü bölge politikası çöktü. Bu sürecin İran içinde huzursuzluğu artıracağı kesin. Arap rejimleri, hem seküler devrimci hem de İslamcı hareketler önünde en büyük engel olarak gördükleri Esed’in düşmesinin endişesi içindeler. Özellikle BAE, Arap ülkeleri içinde en büyük kaybeden. Ama Arapların kayıpları, Suriye üzerindeki çıkarlarını yitirmekten ziyade, bu sürecin kendi iç siyasetlerine müstakbel etkisiyle alakalı. ABD ve İsrail’in Kürt devleti projesinin gerçekleşme ihtimali kanaatimce artık epeyce azaldı, ABD çekilirse şaşırmam; ama İran ekseninin çökmesinden ve Suriye’nin silahlı gücünü saf dışı bırakmaktan memnunlar. Onların kaybı yüzde 50 diyebiliriz.


26 Mayıs 2010 Çarşamba

YAŞLI AVRUPA'YA GENÇ ORTAK

ANLAYIŞ DERGİSİ, Ekim 2005, Sayı: 29, sf. 48-49.
Metin: Z. Tuba Kor, Grafik: Salih Pulcu



NOT: Görseli büyük boyutta görebilmek için önce üzerini tıklayınız, ardından sağ alt köşedeki butona basınız.
Her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.

RAKAMLARLA DÜNYADA EĞİTİM

ANLAYIŞ DERGİSİ, Eylül 2005, Sayı: 28, sf. 48-49.
Metin: Z. Tuba Kor, Grafik: Salih Pulcu

NOT: Görseli büyük boyutta görebilmek için önce üzerini tıklayınız, ardından sağ alt köşedeki butona basınız.
Her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.



10 Mayıs 2010 Pazartesi

RAKAMLARLA TÜRKİYE'DE VE DÜNYADA İŞSİZLİK

ANLAYIŞ DERGİSİ, Mayıs 2010, Sayı: 84, sf.48-49.
Metin: Z. Tuba Kor, Grafik: Erol Polat

NOT: Görseli büyük boyutta görebilmek için önce üzerini tıklayınız, ardından sağ alt köşedeki butona basınız.
Her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.



ANAYASA MAHKEMESİ'NDE KAPATMA DAVASI AÇILAN SİYASİ PARTİLER

ANLAYIŞ DERGİSİ, Nisan 2008, Sayı: 59, sf. 48-49.
Metin: Z. Tuba Kor, Grafik: Salih Pulcu

NOT: Görseli büyük boyutta görebilmek için önce üzerini tıklayınız, ardından sağ alt köşedeki butona basınız.
Her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.




TÜRK-AMERİKAN İLİŞKİLERİNDE YAŞANAN KRİZLER

ANLAYIŞ DERGİSİ, Aralık 2007, Sayı: 55, sf. 48-49.
Metin: Z. Tuba Kor, Grafik: Salih Pulcu

NOT: Görseli büyük boyutta görebilmek için önce üzerini tıklayınız, ardından sağ alt köşedeki butona basınız.
Her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.



DEMOKRASİ ORTADOĞU'NUN NERESİNDE?

ANLAYIŞ DERGİSİ, Mart 2009, Sayı: 70, sf. 48-49.
Metin: Z. Tuba Kor, Grafik: Salih Pulcu


NOT: Görseli büyük boyutta görebilmek için önce üzerini tıklayınız, ardından sağ alt köşedeki butona basınız.
Her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.



21 Nisan 2010 Çarşamba

TERAKKİPERVER'DEN AKP'YE ÇEVRENİN HAMLELERİ

Z. Tuba Kor, Anlayış Dergisi, Sayı: 17, Ekim 2004, sf. 48-50.

NOT: Her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.

 
TÜRK siyasi hayatına damgasını vuran gelişmelerin ve gerilimlerin kaynağı Osmanlı’dan bu yana devam edegelen merkez-çevre ilişkisinde, diğer bir deyişle asker-sivil bürokrasi ile halk arasındaki ilişkide aranmalıdır. Tanzimat’tan bu yana Batılılaşmayı hedefleyen ve giderek merkezîleşen imparatorluğun Batı’nın da baskılarıyla asker-sivil bürokrasi öncülüğünde tepeden inmeci bir yöntemle reform çabalarına girişmesi, halk ile elit arasında gerilimlere sebep oldu. O dönemde İttihat Terakki çatısı altında bir araya gelen asker-sivil bürokrasi, yeni cumhuriyette CHP ile özdeşleşti ve Türk siyasi hayatında merkez-çevre gerilimi giderek kronikleşen bir hâl aldı.

Merkez, kendi idealleri doğrultusunda bir toplum yaratmak için toplumu dönüştürmek gibi bir misyon üstlendi. Halkı istedikleri kültür ve şuur seviyesine ulaştırabilmek için “halka rağmen halk için” söylemiyle çok kısa bir süre içerisinde kapsamlı bir devrim sürecine girildi. Buna karşı gösterilen tepkiler, halkın kendi menfaatlerini anlayamayacak kadar cahil olduğu şeklinde yorumlandı. Gerçekleri anladıklarında kendilerine müteşekkir olacağına inanılan halkın iradesine müdahale, Anayasa’daki “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” ibaresine rağmen bir gelenek halini aldı. Halkın talepleri ya hiç dikkate alınmadı ya da ‘irtica’ olarak damgalandı. Merkezin tepeden inmeci tavrına ve otoriterliğine karşı ortaya çıkan adem-i merkeziyetçi ve liberal görüşlü muhalif hareketler toplumun büyük teveccühünü kazansa da, bu hareketlerin kısa sürede asker-sivil bürokrasi tarafından etkisizleştirilmeleri veya kendi yanlarına çekilmeleriyle halk hayal kırıklığına uğradı. Ancak yine de merkezin kendi iktidarını sürdürmek üzere yaptığı girişimler ve sindirme faaliyetleri her defasında başarısızlıkla sonuçlandı; meşruiyeti tartışılan ve önüne engeller konan siyasi partiler büyük bir sandalye sayısıyla Meclise girdiler. Toplum mühendisliğinin başarısızlığa uğramasıyla Menderes 1950’lere, Demirel 1960’lara, Özal 1980’lere, Erbakan 1990’ların ortalarına ve Erdoğan 2000’lere damgasını vurdu.

Türk siyasi hayatında sıklıkla tekrarlanacak olan çevrenin merkezden kaçışının ilk örneği Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası (TCF)’dır. 17 Kasım 1924’te Rauf Orbay, Kazım Karabekir, Adnan Adıvar, Ali Fuat Cebesoy gibi milli mücadelenin öncülerince kurulan parti, diktatörlüğe doğru kaymakta olan iktidarı kontrol eden bir muhalefet olma amacındaydı. Millet hakimiyetini temel hedef edinen parti, “halka rağmen halk için” tavrına karşı çıkmaktaydı. Liberal bir çizgiyi benimseyen partinin halkın büyük teveccühünü kazanması CHF’de sert tepkilere neden oldu ve parti irticacılık, ittihatçılık, saltanatçılık ve sosyalistlik gibi suçlamalara maruz kaldı. Şubat 1925’te çıkan Şeyh Sait İsyanı ve ardından çıkarılan Takrir-i Sükun Kanunu ile yeniden kurulan İstiklal Mahkemeleri iktidara muhalefeti tasfiye fırsatını verdi ve parti 3 Haziran 1925’te kapatıldı. Daha sonraki dönemde ortaya çıkan İzmir suikastı ve Menemen olayı muhalefetsiz bir tek parti sistemine geçişin meşrulaştırıcı sebepleri olacaktı. Zira Ağustos 1930’da toplumun siyasi eğilimlerinin saptanması arzusuyla Mustafa Kemal’in ısrarı ve yönlendirmesiyle Ali Fethi Okyar’ın öncülüğünde ılımlı bir muhalefet yapmak üzere kurulan Serbest Cumhuriyet Fırka (SCF), TCF ile aynı kaderi paylaşarak 99 gün sonra kendi kendini feshetti. Cumhuriyet tarihinin bu ilk muhalefet denemelerinin yönetici elitin tahmin etmediği kadar yoğun halk desteği alması sonlarını getirdi. 1930’larla birlikte basın ve STK’lar dahil tüm muhalif sesler susturuldu, parti ile devlet tamamen bütünleştirildi. Zira “sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış” bir millet söylemi, rekabet eden partiler yerine tek parti, tek lider, tek millet, tek din, tek eğitim ve tek kadro anlayışını beraberinde getirmekteydi.

1940’ların ikinci yarısından itibaren değişen dünya konjonktürüne paralel olarak Türkiye’de de değişim baş gösterdi. Otoriter rejimlerin yıkıldığı, demokrasi söyleminin yayıldığı ve Sovyet taleplerinin gündeme geldiği bir ortamda Türkiye, gerek BM’nin kurucu üyelerinden olabilmek, gerekse Amerika’nın ekonomik ve askerî yardımlarından pay alabilmek umuduyla çok partili hayata geçmek durumunda kaldı. Otoriter söylemini terk eden CHP, halkın taleplerine paralel bazı adımlar atmaya başladı.

Yeni dönemle birlikte merkez türdeşliğini kaybetmeye başladı. Zira merkezden bir parça, iktidara gelebilmek üzere sayısal üstünlüğe sahip olan çevreye yanaşmaktaydı. “Yeter söz milletin” sloganıyla 1950’de “beyaz ihtilal” yapan Demokrat Parti 27 yıllık tek parti iktidarını sona erdirdi. 1950’ler CHP ile özdeşleşen devletçi seçkinler ile DP’li siyasi seçkinler arasında mücadeleye sahne oldu. Atanmış asker-sivil bürokrasi itibarını ve gelirini kaybederken, seçilmiş yerel temsilciler güç kazandı. Çevre ekonomik ve sosyal alanda ilk kez ön plana çıktı; işadamları, serbest meslek sahipleri ve yerel seçkinler yeni döneme damgasını vurdu.

1950’ler ordu-siyaset ilişkisi açısından bir dönüm noktası oldu. Zira DP iktidarında en çok zarar gören kesim, Osmanlı’dan bu yana Batılılaşmanın ve değişimin sembolü askerlerdi. 1957 seçimlerinde güç kaybeden DP yönetiminin bazı anti-demokratik uygulamalarına karşı CHP, basın ve üniversite genç subaylarla el ele vererek, 27 yıllık tek parti iktidarını deviren DP’nin ipini 27 Mayıs 1960 darbesiyle çektiler. 1950’de frenlenmeden iktidara gelen çevre, kendilerini rejimin yegâne sahibi olarak gören asker-sivil bürokrasi tarafından sindirildi ve bundan böyle her 10 yılda bir merkezin gayrimeşru yollarla iktidarı ele geçirmesinin önü açıldı.

Merkezî seçkinler, her müdahale ile değişime uğrayan Anayasa Mahkemesi, MGK gibi kurumlarla kendi hareket ve müdahale alanlarını genişletirken siyasi seçkinlerinkini daralttılar. Önceki dönemde teoride de olsa egemenlik kayıtsız şartsız millete aitken, 1961 Anayasası ile milletin egemenliğinin anayasada belirtilen kurumlar aracılığıyla kullanılacağının altı çizildi. Böylece siyasi seçkinlerin hükümet olsalar dahi muktedir olmalarını engelleyen devletçi seçkinler, mutlak iktidarı kendi tekellerine aldılar.

Çok partili sisteme geçişle birlikte çevreye karşı iktidarını korumaya çalışan merkez, seçimlere sözlü ya da fiilî müdahaleyi bir gelenek haline getirdi; ancak çevre her defasında bu müdahaleleri boşa çıkardı. CHP’nin iktidarını garanti altına almak üzere çıkardığı seçim kanunuyla DP, 1950 seçimlerinde ezici bir zafer kazandı ve CHP kadrosunu tasfiye etti. Askerin ağırlığını koyduğu 1961 seçimlerinde CHP beklenilenin aksine oy oranını düşürürken, sistemin henüz meşruiyet kazanamamış partisi AP beklenmeyen bir oranda oy aldı. Ancak çevrenin bu temayülü göz ardı edilerek CHP’ye üç ayrı koalisyon hükümeti kurduruldu. Zira askerler “milletin hakiki temsilcisine verilmediği” takdirde iktidarı fiilen ele alabilecekleri sinyalini vermişti. 1965 seçimlerinde aldığı %52’lik oyla dört yıllık mücadelenin ardından meşruiyet kazanan AP, 1970’lerin başlarında verilen muhtıralardan kurtulamadı. Yine 1983 seçimleri öncesi askerî yönetimin tasarladığı siyasi yapı (MDP merkez sağın temsilcisi olarak iktidar, HP de merkez solun temsilcisi olarak muhalefet olacaktı) çevrenin ANAP’a teveccühüyle bozuldu. Benzerî müdahaleler 1990’ların ortalarında RP’nin yükselişini engelleyemedi ve sistem bir kez daha devletçi seçkinlerin müdahalesi ile karşı karşıya kaldı. 2002 seçimlerinde çevre her türlü yönlendirmeye rağmen yine CHP’ye beklenen ilgiyi göstermedi ve daha da önemlisi tüm diğer meşru partileri tasfiye ederken sistemin öcü olarak sunduğu AKP’yi %35’lik bir oyla tek başına iktidara taşıdı. Görüldüğü gibi çevreyi yönlendirme girişimleri her defasında hayal kırıklığıyla sonuçlansa da, kendini mutlak muktedir olarak gören merkez, gerektiğinde gayri meşru manevralarla ayrıcalıklı konumunu sürdürdü.

Öte yandan bu sürecin her zaman çevreye rağmen yürütüldüğünü söylemek de hatalı olur. Özellikle uluslararası konjonktürün çevrenin talepleriyle örtüştüğü dönemlerde devletçi seçkinler, çevrenin taleplerine kulaklarını tıkayamayarak bazı tavizler vermek durumunda kaldılar. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından yeni dünya düzenine paralel olarak çok partili hayata geçiş, 1960’ların ortalarında “ortanın solu” söylemiyle CHP’nin ezilmişlerin partisi haline dönüşmeye başlaması, askerî darbenin ardından 1980’lerde gündeme gelen Türk-İslam sentezi ile ANAP iktidarı ve en nihayet 11 Eylül’ün ardından gündeme gelen ılımlı İslam ile AKP’nin iktidara yükselerek merkezi yeniden tanımlaması, iç ve dış politikada asker-sivil bürokrasiye rağmen giriştiği reformlar bu bağlamda ele alınabilir. Ancak buradaki temel problem, merkezin verdiği tavizlerin ne ölçüde kalıcı olduğudur. Zira bugüne kadar konjonktürel değişimler, statükoya dönüş için fırsat kollayan merkezin, verdiği tavizlerin acısını çıkarmasıyla sonuçlandı. Ya sistemden taviz koparan kesim darbelerle sindirildi ya da orta vadede çevrenin temsilcisi olarak ortaya çıkan partiler merkezin savunucusu haline dönüştürülerek halkın beklentileri boşa çıkarıldı. Bugün benzerî bir ikilem AKP iktidarını da tehdit etmektedir. AKP halihazırda her iki tarafı da memnun ve idare etme stratejisini yürütüyor olsa da, uzun vadede ya tabanın sesine kulak vererek sistemin şimşeklerini üzerine çekmek ya da sisteme entegre olarak tabanını kaybetmek durumunda kalacaktır.



TÜRKİYE-İSRAİL İLİŞKİLERİNİ DOĞRU OKUMAK

Z. Tuba Kor, Anlayış Dergisi, Sayı: 36, Mayıs 2006, sf. 64-65.

NOT: Her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.

GEÇEN ay İsrail ile imzalanan Askerî Eğitim İşbirliği Anlaşması’nın 10. yıldönümü münasebetiyle Türk-İsrail ilişkilerini ele alan bir yazı yayımlanmıştı dergimizde. Anlaşmanın yansımalarını tozpembe bir tabloda sunan “Türkiye-İsrail yakınlaşması” başlıklı bu yazının son bölümünde, ilişkilerin Türkiye’ye itibar kaybettirmediği, aksine Arap ülkeleri nezdinde itibarının artmasına ve hatta İKÖ Genel Sekreterliği’ne bir Türk’ün seçilmesine vesile olduğu iddia edilmekteydi. Ancak Türkiye’nin İsrail’le yakınlaşmasının, özellikle Arap ülkeleri bağlamında iki ülkeye ne kazandırıp, ne kaybettirdiğinin doğru okunması gerekir. Zira aslında sadece İsrail’in lehine olan bu yakınlaşma, zamanla Türkiye’nin dış politikada manevra alanını daralttı.

Kendini dar bir alana hapsolmuş hisseden ve ciddi güvenlik problemleriyle yüz yüze olan İsrail, Arap ülkelerini, Arap olmayan ülkelerle yakın işbirliğine girerek çevreleme siyasetinin bir parçası olarak Türkiye’ye her zaman ihtiyaç duydu. PKK ile mücadelenin yoğunlaştığı ve İslamî hareketlerin yeni tehdit sıralamasında üste çıktığı bir dönemde, Soğuk Savaş psikolojisinden henüz kurtulamayan ve Batı’ya angaje olarak iç ve dış meselelerini çözmeye alışan Türk bürokrasisi, Körfez Savaşı ve Orta Doğu Barış Süreci ile oluşan elverişli konjonktürden de faydalanarak İsrail ile işbirliğine yöneldi. Bu işbirliği, Türkiye’nin Araplarla İsrail arasında güttüğü geleneksel denge siyasetinden uzaklaşarak, İsrail ile konjonktürden bağımsız, kalıcı ilişkiler kurması demekti.

Bölgesinde izlediği işgal siyasetiyle tepki toplayan İsrail’in, Müslüman Türkiye ile yakınlaşması, onun uluslararası meşruiyet kazanma çabalarını güçlendirdi. Bu yakınlaşma sayesinde Orta Asya ve Kafkaslara açılma fırsatını yakalayan İsrail yalnızlıktan kurtuldu. Türkiye açısından ise ABD-İsrail-Türkiye yakınlaşması, sadece İslam ve Arap dünyası ile ilişkilerde bir yük olmakla kalmadı; AB, Çin ve Rusya ile ilişkilerde de bazı sorunları beraberinde getirdi. Türkiye-İsrail ittifakına Ürdün’ün de dahil olması, Arap ülkeleri arasındaki mevcut ihtilafları derinleştirdi ve böylece İsrail, Arapların kendisine karşı bir blok haline gelmesini önleyerek diğer bir stratejik hedefine ulaştı. Barış sürecinde İsrail’in elini güçlendiren bu yakınlaşma, Arapların pazarlık gücünü ise zayıflattı.

İsrail ile bu işbirliği Araplar tarafından, Türkiye’nin bu ülkeyi tanımasından sonraki ikinci büyük ihaneti olarak algılandı. İsrail ile imzalanan anlaşmalar uyarınca Türk hava sahasının İsrail kuvvetlerine açılması ve ortak hava ve deniz tatbikatları, Arap ülkelerine yönelik stratejik tehdidi ve Arapların kuşatılmışlık hissini artırmakla kalmadı, özellikle Suriye’nin Yunanistan ve Ermenistan ile karşı ittifak girişimlerini tetikledi. İKÖ ve Arap Birliği zirvelerinde Türkiye’nin sık sık eleştirilmesine sebep oldu.
Peki, son dönemde İKÖ Genel Sekreterliği’ne bir Türkün seçilmesi ve Arap Birliği’ne “daimî misafir” (gözlemci) statüsünde Türkiye’nin dâhil edilmesini bu bağlamda nereye oturtmak gerekiyor?

Türk-Arap İlişkilerinde Buzlar Eridi
90’lı yıllarda Türkiye-İsrail yakınlaşması sebebiyle dibe vuran Türk-Arap ilişkilerinde son dönemde görülen iyileşme ve Arap dünyasında Türkiye’nin itibarının artmasının Türkiye-İsrail yakınlaşmasıyla açıklanmaya çalışılması anlamsız. Burada asıl etkili olan, uluslararası konjonktürün bölge dengelerini altüst etmesi ve Türkiye’deki iç dengelerin değişmesidir. Arapların Türk algısını olumlu yönde değiştiren ve aradaki buzları eriten dış ve iç gelişmeler şu şekilde özetlenebilir:
Dış gelişmelerin ilki, 11 Eylül’ün etkisidir. Zira 11 Eylül saldırılarının ardından Arap toplumları ve rejimleri aleyhinde başlayan propagandalar ve hatta Afganistan ve Irak’ın doğrudan hedef haline gelmesi Arapların hayat alanını daralttı. BOP çerçevesinde ABD baskılarına maruz kalan Arap ve İslam dünyası açılım ihtiyacı içine girdi ve bu ülkeler için AKP yönetimindeki Türkiye iyi bir örnek teşkil etti.
İkincisi, AB sürecidir. 1999 Helsinki Zirvesi’nde aday üyelik statüsü kazanan Türkiye, AB’nin Ortak Güvenlik ve Dış Politikası uyarınca komşularıyla mevcut problemlerini çözme ve Orta Doğu’ya yönelik politikalarını AB’nin politikaları ile uyumlulaştırma yolunda ciddi adımlar attı. Bu süreç Türkiye’ye Orta Doğu siyasetinde ABD ve İsrail’e karşı manevra alanı açtı. Yine Kopenhag Kriterleri’ne uyum çerçevesinde girişilen reformlar sebebiyle sivilleşme ve demokratikleşme yolunda atılan adımlar, dış politikanın, güvenlik perspektifinden bakan askerî bürokrasinin tekelinden yavaş yavaş çıkmasını sağladı ve toplumsal taleplerin dikkate alınmasını zorunlu hale getirdi ki, Türk halkının bölgede işgalci güçlere karşı Müslüman-Araplara sempati duyduğunu söylemeye gerek bile yok.

Üçüncüsü, Irak Savaşı’dır. ABD ile yaşanan tezkere krizi, Araplar arasında Türklerin bir nevi “yeniden keşfi”ni sağladı. Irak’ın geleceği konusunda duyulan ortak kaygılar ve Irak’a Komşu Ülkeler İnisiyatifi, özellikle Türkiye-Suriye-İran arasında etkili diyalogların kurulmasına vesile oldu.

Dördüncüsü, ortak tehdit algılamalarıdır. Başta Kuzey Irak ve Filistin olmak üzere ABD ve İsrail’in izlediği politikalardan ve bölgeye ilişkin planlarından duyulan ortak kaygı ve rahatsızlık, Suriye ve İran’a yönelik ABD baskısı (muhtemel bir saldırıdan duyulan endişe) ve Orta Doğu barış sürecindeki tıkanıklık Türklerle Arapları ortak bir noktada buluşturdu. Bu bağlamda Erdoğan’ın ABD ve İsrail’e yönelik sözlü eleştirileri Arap kamuoyunda büyük takdir topladı. Daha önce bölge ülkeleriyle ilişkilerin önünde en büyük engel olan Suriye ile yakınlaşma da, Türk-Arap ilişkilerinin gelişmesinde önemli bir itici unsur oldu.

İç gelişmelerde ise en önemli unsur, Öcalan’ın yakalanmasının ardından PKK’nın zayıflamasıyla iç ve dış siyasette güvenliğin merkezî konumunu kaybetmesidir. İslamî bir geçmişten gelen AKP’nin iktidara gelmesi de önemli bir unsurdur. Zira hükümetin Arap ve Müslümanların hassasiyetlerini dikkate alan bir üslupla bölgeye yönelmesi (her ne kadar BOP çerçevesindeki girişimler bazı çevrelerden haklı tepkiler alsa da), Türkiye’ye büyük bir itibar ve güven kazandırdı.

Türk-Arap ilişkilerinde esas önemli husus ise, son dönemdeki iyileşmenin, İsrail ile ilişkilerde olduğu gibi kalıcı olup olamayacağı meselesidir. İç ve dış konjonktürden etkilenmeyecek şekilde ilişkilerde kalıcılığı sağlayabilmek, karşılıklı önyargıları ve olumsuz algılamaları aşabilme ve her alanda kurumsallaşabilme maharetine bağlıdır. Bu manada Türkiye’nin ikili ilişkileri geliştirmesinin yanı sıra bölgesel örgütlere dahil olması ve bölge meselelerinde inisiyatif alması önemli bir adımdır.

20 Nisan 2010 Salı

MUHAMMED NUREDDİN: "OBAMA SADECE VAKİT KAZANMAYA ÇALIŞIYOR"

Muhammed Nureddin ile söyleşi
Anlayış Dergisi, Sayı: 72, Mayıs 2009, sf. 26-29.
Konuşan: Z. Tuba Kor

NOT: Her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.

Se­kiz yıl­lık Ge­or­ge W. Bush yö­ne­ti­mi, ar­dın­da çok kö­tü bir mi­ras bı­rak­tı. Ha­le­fi Ba­rack Oba­ma ise Ame­ri­kan baş­kan­la­rı­na ay­kı­rı bir pro­fi­li bu­lun­ma­sı­nın da et­ki­siy­le ki­mi ke­sim­ler için bü­yük bir umut kay­na­ğı ol­du. Ha­li­ha­zır­da Oba­ma’nın ge­rek Ame­ri­kan ge­rek­se Or­ta­do­ğu po­li­ti­ka­la­rın­da de­ği­şim bek­len­ti­si hâ­kim. Oba­ma ile bir­lik­te Ame­ri­kan yö­ne­ti­mi­nin Or­ta­do­ğu po­li­ti­ka­sın­da bir de­ği­şik­lik olup ol­ma­ya­ca­ğı­nı, önü­müz­de­ki dö­nem­de böl­ge­yi ne­le­rin bek­le­di­ği­ni, Tür­ki­ye’nin Or­ta­do­ğu’ya yö­ne­lik po­li­ti­ka­la­rı­nın ge­rek Arap halk­la­rı ge­rek­se yö­ne­tim­le­rin­de na­sıl bir yan­kı bul­du­ğu­nu ve Oba­ma’nın Tür­ki­ye zi­ya­re­ti­nin an­la­mı­nı; Bey­rut’ta gö­rüş­tü­ğü­müz, düşünce olarak direniş cephesine daha yakın duran Lüb­nan’ın ön­de ge­len ilim adam­la­rın­dan, Tür­ki­ye uz­ma­nı Mu­ham­med Nu­red­din’e sor­duk.
1954’te Lüb­nan’da do­ğan Prof. Mu­ham­med Nu­red­din, Lüb­nan Üni­ver­si­te­si’nde ta­rih, Türk di­li ve kül­tü­rü ders­le­ri ve­ri­yor. Ha­len Bey­rut Stra­te­jik Araş­tır­ma­lar Mer­ke­zi baş­kan­lı­ğı­nı yü­rü­ten Nu­red­din, Şu’un el-Aw­sat (Or­ta­do­ğu So­run­la­rı) ad­lı der­gi­nin de ge­nel ya­yın yö­net­me­ni. Ay­rı­ca es-Sa­fir (Lüb­nan), eş-Şark (Ka­tar), el-Ha­lij (BA­E) gi­bi ga­ze­te­ler­de Tür­ki­ye hak­kın­da ya­zı­la­rı ya­yın­la­nı­yor. Çağ­daş Türk ede­bi­ya­tı ve ta­ri­hi üze­ri­ne çe­şit­li ki­tap­la­rı bu­lu­nan ve ya­kın­da Fa­zıl Hüs­nü Dağ­lar­ca üze­ri­ne ye­ni bir ki­ta­bı da okur­la bu­lu­şa­cak olan Nu­red­din, Arap­ça, Fran­sız­ca, Bul­gar­ca, Rus­ça, Türk­çe ve Os­man­lı­ca bi­li­yor. Nu­red­din’in Tür­ki­ye hak­kın­da bir­çok ki­ta­bı bu­lu­nu­yor: De­ği­şen Za­man­da Tür­ki­ye: Kim­lik Kav­ga­sı ve Ter­cih­le­rin Mü­ca­de­le­si; Te­red­düt­lü Tür­ki­ye Cum­hu­ri­ye­ti: Din, Si­ya­set ve Dış İliş­ki­ler Üze­ri­ne Araş­tır­ma­lar; Şap­ka ve Sa­rık: Tür­ki­ye’de İs­lam­cı Ha­re­ket­ler; Ba­şör­tü­sü ve Nam­lu­lar: Tür­ki­ye’de Ke­ma­lizm ve Kim­lik Prob­lem­le­ri; Tür­ki­ye: Sis­tem ve Rol; Mo­dern Türk Ede­bi­ya­tı: Çiz­gi ve Ör­nek­ler; Bu Ölüm Bi­zim (şi­ir).

Se­kiz yıl­lık Ge­or­ge W. Bush yö­ne­ti­mi bo­yun­ca Or­ta­do­ğu’da iş­gal­ler, ça­tış­ma­lar ve sa­vaş­lar ya­şan­dı hep. Ye­ni baş­kan Ba­rack Oba­ma ile bir­lik­te Ame­ri­kan yö­ne­ti­mi­nin Or­ta­do­ğu po­li­ti­ka­sın­da her­han­gi bir de­ği­şik­lik bek­li­yor mu­su­nuz?
Ame­ri­ka’nın yer­le­şik bir dev­let po­li­ti­ka­sı var­dır. Son el­li yıl­lık sü­re­ce ba­kar­sak eğer, De­mok­rat­lar ve Cum­hu­ri­yet­çi­ler ara­sın­da bu an­lam­da pek de önem­li bir fark ol­ma­dı­ğı gö­rü­lür. Me­se­la Fi­lis­tin me­se­le­si­ni ele ala­lım; alt­mış yıl­dır Fi­lis­tin­li­le­rin hak­la­rı­nı ko­ru­mak üze­re zer­re ka­dar adım at­ma­dı­lar. Oba­ma’nın da bu ko­nu­da ye­ni bir po­li­ti­ka ge­liş­ti­re­ce­ği ka­na­atin­de de­ği­lim. Baş­kan­lık kol­tu­ğu­na otur­duk­tan he­men son­ra bir ko­nuş­ma yap­tı ve Fi­lis­tin için ye­ni hiç­bir şey söy­le­me­di. İkin­ci bir nok­ta, Bush’un tam ter­si­ne Oba­ma, Af­ga­nis­tan’da­ki sa­va­şı da­ha faz­la teş­vik edi­yor. Ame­ri­ka ha­li­ha­zır­da Irak’ta çık­maz­da; an­cak Oba­ma Af­ga­nis­tan’da ye­ni­den sa­va­şı tır­man­dır­mak is­ti­yor. Ay­rı­ca Pa­kis­tan’ı “dün­ya­nın en teh­li­ke­li ye­ri” ilan edi­yor. Üçün­cü nok­ta, İran’ın nük­le­er prog­ra­mı me­se­le­si. Oba­ma tıp­kı Bush gi­bi nük­le­er İran’ı Ame­ri­ka’nın mil­li gü­ven­li­ği­ne yö­ne­lik ola­ğa­nüs­tü bir teh­dit ola­rak gö­rü­yor. Bu se­bep­le ge­lir gel­mez İran’a am­bar­go­yu bir yıl da­ha uzat­tı. Şim­di­ye ka­dar Oba­ma’nın Or­ta­do­ğu’da­ki te­mel me­se­le­le­re iliş­kin po­li­ti­ka­la­rın­da ye­ni ve kök­lü bir de­ği­şim gö­ze çarp­mı­yor. Bel­ki tak­tik­ler de­ği­şir; ama stra­te­jik he­def­ler ay­nı ka­lır. Çün­kü Ame­ri­ka’da ge­lip ge­çen baş­kan­lar pek de be­lir­le­yi­ci de­ğil­dir; ku­rum­sal­laş­mış bir dış po­li­ti­ka, bir dev­let po­li­ti­ka­sı söz ko­nu­su­dur. Alt­mış yıl­dır Ame­ri­ka’nın Or­ta­do­ğu bağ­la­mın­da de­ğiş­me­yen en önem­li stra­te­jik he­def­le­ri, İs­ra­il’in gü­ven­li­ği­ni sa­vun­mak, Arap ve İs­lam ül­ke­le­ri­ni mez­he­bî ve ır­kî çiz­gi­de par­ça­la­mak, böl­ge­nin zen­gin­lik­le­ri­ne (özel­lik­le pet­ro­le) el koy­mak­tır. Tak­tik­ler de­ğiş­se bi­le bu amaç­la­ra ulaş­ma nok­ta­sın­da Cum­hu­ri­yet­çi ve De­mok­rat yö­ne­tim­ler ara­sın­da hiç­bir fark yok­tur.

Amaç­lar de­ğiş­mez ama araç­lar de­ği­şe­bi­lir de­di­niz. Önü­müz­de­ki dö­nem­de araç­lar ne şe­kil­de de­ği­şe­bi­lir?
11 Ey­lül sal­dı­rı­la­rı son­ra­sın­da bas­kı­cı bir üs­lu­bu ve gü­ce da­ya­lı po­li­ti­ka­yı be­nim­se­yen Bush ön­ce Af­ga­nis­tan’a, son­ra Irak’a kar­şı sa­vaş ilan et­ti. Irak iş­ga­li­nin he­men ar­dın­dan Su­ri­ye’yi teh­dit et­ti. Lüb­nan’da Su­ri­ye kar­şı­tı güç­le­ri des­tek­le­di; za­man za­man iç ça­tış­ma­ya va­ran ger­gin­lik­ler ya­şan­dı bu­ra­da. Yi­ne İs­ra­il’i ve sal­dı­rı­la­rı­nı des­tek­le­di, hem 2006’da Lüb­nan’a hem de 2008 so­nun­da Gaz­ze’ye kar­şı. Ama bü­tün bu bas­kı­la­rı­na, gü­cü son rad­de­si­ne ka­dar kul­lan­ma­sı­na rağ­men Ame­ri­ka amaç­la­rı­na ula­şa­ma­dı. Hal böy­le olun­ca Ame­ri­kan sis­te­mi­nin güç odak­la­rı (si­lah, fi­nans ve pet­rol lo­bi­le­ri ile di­ğer­le­ri), ye­ni ara­yış­lar içi­ne gir­di­ler. Bas­kı ve sa­vaş işe ya­ra­ma­yın­ca, üs­lu­bu de­ğiş­ti­re­rek di­ya­log yo­luy­la bu amaç­la­rı­na ula­şa­bi­le­cek­le­ri­ni dü­şün­dü­ler. Araç­lar­da­ki de­ği­şi­min ne­de­ni Ame­ri­kan po­li­ti­ka­sı­nın için­de bu­lun­du­ğu iş­te bu aç­maz. Bir di­ğer ne­den de kü­re­sel eko­no­mik kriz yü­zün­den ar­tık Ame­ri­ka’nın da­ha faz­la sa­vaş aç­ma­ya gü­cü­nün kal­ma­ma­sı. Hem bu aç­maz hem kü­re­sel fi­nan­sal kriz ne­de­niy­le bel­ki Ame­ri­ka ye­ni bir üs­lup kul­lan­ma­ya te­şeb­büs ede­cek. Ama ka­na­atim­ce ana he­def­ler de­ğiş­me­ye­cek.

2008 yı­lı­nın son­la­rın­da Baş­ba­kan­lık baş­da­nış­man­la­rın­dan Ah­met Da­vu­toğ­lu’nun, Was­hing­ton Post ga­ze­te­sin­den Da­vid Ig­na­ti­us’a bah­set­ti­ği do­mi­no te­ori­si hak­kın­da ne dü­şü­nü­yor­su­nuz? Bi­li­yor­su­nuz 2009 yı­lı bo­yun­ca Or­ta­do­ğu’da ar­dı ar­dı­na kri­tik ül­ke­ler­de se­çim­ler var ve bi­ri­nin so­nu­cu di­ğe­ri­ni de et­ki­le­ye­bi­lir, tıp­kı do­mi­no taş­la­rı gi­bi... 2008 yı­lı ba­rış ve ateş­kes gö­rüş­me­le­riy­le nis­pe­ten sa­kin geç­miş­ti; an­cak son gün­le­rin­de İs­ra­il Gaz­ze’ye çok bü­yük bir sal­dı­rı baş­lat­tı. Ar­dın­dan da İs­ra­il’de şid­det yan­lı­sı Ben­ya­min Ne­tan­ya­hu baş­ba­kan ol­du. Önü­müz­de­ki dö­nem­de Lüb­nan’da, İran’da ve Irak’ta se­çim­ler ola­cak. Böl­ge­de ne­ler ya­şa­na­bi­lir? Şid­det ar­tar mı?
Ön­ce­lik­le Ah­met Da­vu­toğ­lu’nun dü­şün­ce­le­ri­ni ve çiz­gi­si­ni tak­dir et­ti­ği­mi ve bü­yük oran­da des­tek­le­di­ği­mi be­lirt­mek is­te­rim. Özel­lik­le de çok bo­yut­lu dış po­li­ti­ka­sı­nı... An­cak do­mi­no te­ori­si ben­ce bi­raz tar­tış­ma­lı bir teo­ri. Baş­ka bir pen­ce­re­den de ba­ka­bi­li­riz Or­ta­do­ğu’da ya­şa­nan­la­ra. Ön­ce­lik­le Or­ta­do­ğu’da­ki ça­tış­ma iki pro­je ara­sın­da. Bi­rin­ci pro­je, ge­nel ola­rak Ame­ri­ka-İs­ra­il-Av­ru­pa pro­je­si ve bu pro­je­nin için­de ba­zı “mu­te­dil” Arap ül­ke­le­ri var; Mı­sır, Suu­di Ara­bis­tan, Ür­dün, Bir­le­şik Arap Emir­lik­le­ri gi­bi. Bu­na kar­şı di­ğer pro­je­nin için­de ise İran, Su­ri­ye, Hiz­bul­lah baş­ta ol­mak üze­re Lüb­nan­lı­la­rın bir kıs­mı ve Ha­mas var. Bu iki pro­je ara­sın­da­ki ça­tış­ma, son iki-üç yıl­da ben­ce bi­raz an­ti-Ame­ri­kan pro­je­nin le­hi­ne ne­ti­ce­ler ver­di. Ge­liş­me­le­re bak­tı­ğı­mız­da bu çok da­ha net gö­rü­lür: Ame­ri­ka Irak’ta çık­maz­da ve bu­nun da et­ki­siy­le İran’ı vur­mak­tan vaz­geç­ti. İs­ra­il hem Lüb­nan hem Gaz­ze’de ye­nil­gi­ye uğ­ra­dı. Lüb­nan’da mu­ha­le­fe­tin bas­kı­sı sa­ye­sin­de, bi­rin­ci pro­je ta­ra­fın­dan des­tek­le­nen ik­ti­dar grup­la­rı ge­ri adım at­mak zo­run­da kal­dı ve Ma­yıs 2008’de im­za­la­nan Do­ha An­laş­ma­sı’nın aka­bin­de mil­li bir­lik hü­kü­me­ti ku­rul­du. Su­ri­ye’ye kar­şı izo­las­yon si­ya­se­ti tut­ma­dı ve şim­di her­kes Şam’a ko­şu­yor. Yi­ne Ame­ri­ka, Af­ga­nis­tan’da da bü­yük bir çık­maz­da. Ben­ce bü­tün bun­lar Ame­ri­kan-İs­ra­il-“mu­te­dil” Arap ül­ke­le­ri­nin pro­je­si­nin çö­küş­te ol­du­ğu­nu ve an­ti-Ame­ri­kan pro­je­nin güç ka­zan­dı­ğı­nı gös­te­ri­yor. An­cak her iki pro­je­nin de des­tek­çi­si güç­ler ara­sın­da bü­yük bir de­ği­şik­lik ol­ma­dı­ğı­nı be­lirt­mek ge­re­kir.
Öte yan­dan Gaz­ze Sa­va­şı’nı İs­ra­il’de aşı­rı sağ­cı­la­rın ha­ne­si­ne ya­zıl­mış bir ka­zanç ola­rak gör­mü­yo­rum. Çün­kü İs­ra­il si­ya­se­tin­de sağ­cı, sol­cu, ra­di­kal vs. de­ni­len grup­lar ara­sın­da as­lın­da her­han­gi bir fark yok. Hep­si ra­di­kal, hep­si aşı­rı mil­li­yet­çi, hep­si din­ci… Bu­nun için se­çim­le­ri Li­kud li­de­ri Ben­ya­min Ne­tan­ya­hu ka­zan­mış, Ka­di­ma li­de­ri Tzi­pi Liv­ni ka­zan­mış, öne­mi yok. Eğer Tzi­pi Liv­ni mu­te­dil ise o za­man aşı­rı olan kim? Hem Ka­di­ma Par­ti­si’nin es­ki li­de­ri ve dö­ne­min baş­ba­ka­nı Ehud Ol­mert hem de ye­ni li­de­ri ve dö­ne­min dı­şiş­le­ri ba­ka­nı Tzi­pi Liv­ni’nin 2006 yı­lın­da Lüb­nan’da ne yap­tık­la­rı­na biz­zat şa­hit ol­duk. Gaz­ze’de de ke­za. Ya­ni en mu­te­dil, en gü­ver­cin de­ni­len po­li­ti­ka­cı­lar bi­le İs­ra­il’de en aşı­rı po­li­ti­ka­la­rı uy­gu­lu­yor.
Bu­nun için iki pro­je ara­sın­da bir ça­tış­ma var ve bu ça­tış­ma de­vam ede­cek. Üs­lup de­ği­şe­bi­lir. Me­se­la şim­di­ler­de Su­ri­ye ile an­laş­mak için te­şeb­büs­ler var. An­cak bu ça­ba­la­rın ama­cı ne? Su­ri­ye’yi İran’dan ayır­mak, ya­ni iyi ni­yet­li, an­laş­mak için yü­rü­tü­len ça­ba­lar de­ğil bun­lar. Onun için ça­tış­ma­nın ana hat­la­rı de­vam ede­cek. Çün­kü prob­lem­ler çok de­rin ve çok kar­ma­şık Or­ta­do­ğu’da, özel­lik­le de Fi­lis­tin me­se­le­sin­de.

Irak ve Af­ga­nis­tan’ın iş­ga­liy­le İran’ın en bü­yük iki düş­ma­nı olan Ta­li­ban ve Sad­dam re­jim­le­ri dev­ril­di. Ar­dın­dan Şi­i­le­rin yük­se­li­şe geç­ti­ği, Şii hi­la­li oluş­tu­ğu en­di­şe­si­ne ka­pı­lan Sün­ni ül­ke­ler bir ara­ya gel­di­ler. Ha­li­ha­zır­da böl­ge­de bir ku­tup­laş­ma var; ki­mi­ne gö­re Sün­ni-Şii ku­tup­laş­ma­sı, ki­mi­ne gö­re ise ılım­lı İs­lam-ra­di­kal İs­lam ku­tup­laş­ma­sı. İs­lam dün­ya­sın­da­ki bu ku­tup­laş­ma­nın so­nu ne­re­ye va­ra­cak?
Irak iş­ga­li­nin he­def­le­rin­den bi­ri­si hem Irak’ı böl­mek hem de Müs­lü­man­lar ara­sın­da fit­ne ya­rat­mak­tı. Ama bu sa­de­ce Irak coğ­raf­ya­sıy­la da sı­nır­lı de­ğil­di. Ame­ri­ka ve İs­ra­il bu­nu di­ğer ül­ke­le­re yay­ma­ya ça­lış­tı. Böl­ge­de­ki ça­tış­ma si­ya­si bir ça­tış­ma, mez­he­bî de­ğil. De­min de bah­set­ti­ğim iki si­ya­si pro­je­nin ça­tış­ma­sı. An­cak dış güç­le­re kar­şı hiç­bir di­renç gös­ter­me­yen ba­zı mu­te­dil Arap ül­ke­le­ri, ken­di za­af­la­rı se­be­biy­le bu ça­tış­ma­yı baş­ka yö­ne çe­vir­me­ye te­şeb­büs et­ti­ler. “Ça­tış­ma­nın özü mez­he­bî; İran böl­ge­yi İran­laş­tır­mak, Şi­i­leş­tir­mek is­ti­yor” de­di­ler. Hal­bu­ki İran böy­le bir şey is­te­ye­cek ol­sa bi­le, bu­nun ger­çek­leş­me­si müm­kün de­ğil. Üs­te­lik eğer ça­tış­ma id­di­a et­tik­le­ri gi­bi Şi­i­ler­le Sün­ni­ler ara­sın­da ise, o za­man “Şi­i” İran ile “Sün­ni” Ha­mas ara­sın­da­ki it­ti­fa­kı ya da “Sün­ni” Tür­ki­ye’nin “Şi­i” İran ve Su­ri­ye’de­ki “Ale­vi-Nu­say­ri” re­ji­mi ile iyi iliş­ki­le­ri­ni na­sıl izah ede­bi­li­riz?

İs­ra­il’in son Gaz­ze sal­dı­rı­la­rın­da Ha­mas bü­yük bir di­re­niş gös­ter­di ve aka­bin­de özel­lik­le Av­ru­pa ül­ke­le­ri Ha­mas’la gö­rüş­me ko­nu­su­na da­ha olum­lu bak­ma­ya baş­la­dı­lar. Yi­ne da­ha ön­ce Dev­let Baş­ka­nı Mah­mud Ab­bas ke­sin­lik­le Ha­mas’la ma­sa­ya otur­mam der­ken şu an­da uz­laş­ma sin­yal­le­ri ve­ri­yor. Bu ge­liş­me­le­ri na­sıl de­ğer­len­di­ri­yor­su­nuz?
Doğ­ru, ama Av­ru­pa’nın gi­ri­şim­le­ri­nin he­de­fi Or­ta­do­ğu’da­ki prob­le­min özü­ne ulaş­mak ve onu çöz­mek de­ğil. Çün­kü prob­le­min asıl kay­na­ğı İs­ra­il’in iş­ga­li. Şu an­da bu iş­ga­li bi­tir­mek­ten bah­se­den, bu ko­nu­yu tar­tı­şan Av­ru­pa­lı var mı? On­lar sü­rek­li prob­le­min di­ğer yön­le­riy­le, ta­li me­se­le­ler­le uğ­ra­şı­yor­lar. Do­la­yı­sıy­la Av­ru­pa’nın Ha­mas’a yö­ne­lik açı­lı­mı ben­ce sa­mi­mi de­ğil. Gaz­ze’ye sal­dı­ra­rak Ha­mas’ı ve di­re­ni­şi bi­tir­me he­de­fi­ne ula­şa­ma­yın­ca, bu kez üs­lu­bu de­ğiş­tir­di­ler. Ama amaç ay­nı. Çün­kü Ba­tı’nın, Av­ru­pa’nın asıl sı­na­vı, İs­ra­il’in iş­ga­li­ni so­na er­dir­me­k, baş­ka birşey de­ğil.

Ha­mas’ın ba­şa­rı­sı­nın ar­dın­dan Fi­lis­tin’de bun­dan son­ra ne ön­gö­rü­yor­su­nuz? Önü­müz­de­ki sü­reç­te den­ge­ler­de bir de­ği­şik­lik ola­bi­lir mi?
Ben o ka­dar iyim­ser de­ği­lim. Çün­kü Fi­lis­tin prob­le­mi­nin özü söy­le­di­ğim gi­bi İs­ra­il’in iş­ga­li. Fi­lis­tin­li­le­rin ve İs­ra­il­li­le­rin önün­de üç ana baş­lık var: Bi­rin­ci­si 1967’de iş­gal ettiği top­rak­la­r­dan çe­kil­mek; an­cak İs­ra­il tam ter­si­ne her gün ye­ni yer­le­şim bi­rim­le­ri in­şa ede­rek ya­yıl­ma­cı po­li­ti­ka­sı­nı sür­dü­rü­yor. İkin­ci nok­ta Fi­lis­tin­li mül­te­ci­le­rin ana­va­tan­la­rı­na dön­me­si; İs­ra­il bu­na da kar­şı du­ru­yor. Üçün­cü nok­ta Fi­lis­tin dev­le­ti­nin baş­ken­ti­nin ne­re­si ola­ca­ğı; ancak İs­ra­il Do­ğu Ku­düs’ten de çe­kil­mek is­te­mi­yor. O za­man hem İs­ra­il hem de Ba­tı, Fi­lis­tin­li­le­re ne ve­re­cek? Hiç­bir şey. Bu du­rum kar­şı­sın­da Mah­mud Ab­bas ve onun çiz­gi­si­nin bir­kaç yıl son­ra mut­la­ka Ha­mas gi­bi ola­ca­ğı­nı dü­şü­nü­yo­rum. Böy­le bir or­tam­da Fi­lis­tin­li­ler ara­sın­da uz­laş­ma gi­ri­şim­le­ri ben­ce sa­nal gi­ri­şim­ler. Çün­kü ge­nel­de bu iki pro­je ara­sın­da, özel­de de Ha­mas ile el-Fe­tih ara­sın­da de­rin ih­ti­laf­lar var. Mah­mud Ab­bas, Ame­ri­ka ve mu­te­dil Arap ül­ke­le­ri­nin pro­je­si­nin bir par­ça­sı; Ha­mas ise di­ğer cep­he­nin. Şim­di­ye ka­dar bu iki cep­he ara­sın­da her­han­gi bir an­laş­ma sağ­la­na­ma­dı. Do­la­yı­sıy­la ben­ce ufuk­ta Fi­lis­tin­li­ler ara­sın­da bir uz­laş­ma gö­rün­mü­yor. Yi­ne bü­tün ça­ba­la­ra rağ­men şim­di­ye ka­dar Suu­di Ara­bis­tan ile Su­ri­ye ara­sın­da­ so­mut bir an­laş­ma sağ­la­na­ma­dı. Çün­kü ze­min bel­li de­ğil. Oba­ma’nın po­li­ti­ka­sın­da ne tür de­ği­şik­lik­ler ola­cak bi­lin­mi­yor. Alt­mış yıl­dır Fi­lis­tin­li­le­re hiç­bir şey ver­me­di­ler, ge­le­cek­te de ver­me­ye­cek­le­ri­ni dü­şü­nü­yo­rum. Çün­kü İs­ra­il bir dev­let de­ğil, bir pro­je ve bu pro­je­nin ana ze­mi­ni, ta­ri­hî Fi­lis­tin top­ra­ğın­da. İs­ra­il, her gün da­ha faz­la Fi­lis­tin top­ra­ğı­na ya­yı­lı­yor. Bu gi­diş­le beş-on yıl son­ra Fi­lis­tin­li­le­rin tek bir met­re top­ra­ğı da­hi kal­ma­ya­cak.

Bu­ra­dan Lüb­nan’a ge­çe­cek olur­sak, bil­di­ği­niz üze­re Ha­zi­ran ayın­da ge­nel se­çim­ler var. Lüb­nan hep Or­ta­do­ğu’da söz sa­hi­bi güç­le­rin nü­fuz mü­ca­de­le­si­ne sah­ne ol­du. Böl­ge ça­pın­da ya­şan­mak­ta olan ku­tup­laş­ma, özel­lik­le 2005’te Re­fik Ha­ri­ri sui­kas­tın­dan son­ra Lüb­nan’a da yan­sı­dı. Se­çim­ler Lüb­nan’da­ki oyun­da bir de­ği­şik­li­ği be­ra­be­rin­de ge­ti­re­bi­lir mi?
Lüb­nan’da­ki bö­lün­me çok de­rin. Ba­tı yan­lı­sı 14 Mart cep­he­siy­le, mu­ha­lif 8 Mart cep­he­si ara­sın­da­ki ih­ti­laf­lar çok de­rin ol­sa da, güç ça­tış­ma­sı den­ge­li. Lüb­nan mez­he­bî-di­nî bir dev­let ve hiç­bir grup bir di­ğe­ri­ni yok ede­mez. Bu ne­den­le bü­tün grup­lar is­tik­rar için ara­la­rın­da uz­laş­mak mec­bu­ri­ye­tin­de. İş­te bu­nun için 14 Mart cep­he­si mec­lis­te ço­ğun­lu­ğu elin­de tut­sa da iki cep­he ara­sın­da bir mil­li bir­lik hü­kü­me­ti ku­rul­du. Se­çim­ler­de eğer mu­ha­le­fet ka­za­nır­sa, ben­ce bü­yük bir de­ği­şik­lik ol­ma­ya­cak. Çün­kü mu­ha­le­fet tek ba­şı­na ik­ti­dar ola­cak ço­ğun­lu­ğa ulaş­sa bi­le, 14 Mart cep­he­si­nin ba­şı­nı çe­ken Ge­le­cek Ha­re­ke­ti li­de­ri Sa’d Ha­ri­ri, İle­ri­ci Sos­ya­list Par­ti li­de­ri Va­lid Can­bo­lat gi­bi di­ğer güç­le­ri hü­kü­me­tin dı­şın­da bı­ra­ka­maz, bu müm­kün de­ğil. Bu­nun için mu­ha­le­fet de ka­zan­sa, ik­ti­dar­da­ki güç­ler de ka­zan­sa, aşa­ğı yu­ka­rı ay­nı for­mül de­vam ede­cek ve iki­si­nin uz­laş­ma­sıy­la bir hü­kü­met ku­ru­la­cak. Hiç kim­se ka­zan­ma­ya­cak, hiç kim­se kay­bet­me­ye­cek. Şu bir ger­çek ki, Lüb­nan’ın is­tik­ra­rı iç di­na­mik­ler­den de­ğil, dış di­na­mik­ler­den kay­nak­la­nı­yor. Çün­kü Lüb­nan böl­ge­de­ki prob­lem­le­rin bir ay­na­sı ni­te­li­ğin­de. Eğer Arap­lar ara­sın­da, özel­lik­le de Suu­di Ara­bis­tan ile Su­ri­ye ara­sın­da yü­rü­tü­len uz­laş­ma gi­ri­şim­le­ri ba­şa­rı­ya ula­şır­sa, ki ben­ce bu o ka­dar da ko­lay de­ğil, o za­man Lüb­nan’da­ki is­tik­rar da­ha sağ­lam ola­bi­lir. An­cak eğer bu gi­ri­şim­ler ba­şa­rı­lı ol­maz­sa, mev­cut güç den­ge­si de­vam ede­cek.

Son yıl­lar­da böl­ge­de önem­li bir oyun­cu olan Su­ri­ye’nin gü­cün­de bir za­yıf­la­ma gö­rü­yor mu­su­nuz? Me­se­la Lüb­nan’dan as­ker­le­ri­ni çek­me­si ve aka­bin­de ya­şa­nan ge­liş­me­ler, Su­ri­ye’nin böl­ge­de­ki gü­cü­nü na­sıl et­ki­le­di?
Ta­bii Su­ri­ye eko­no­mik, as­ke­rî ve je­os­tra­te­jik açı­lar­dan es­ki­si ka­dar güç­lü de­ğil. Su­ri­ye’nin gü­cü elin­de­ki kart­lar­dan kay­nak­la­nı­yor; Ha­mas, Irak’ta­ki di­re­niş, Lüb­nan’da­ki Hiz­bul­lah ve 8 Mart cep­he­si kart­la­rı gi­bi. Da­ha ön­ce elin­de­ki en önem­li kart­lar­dan bi­ri olan Lüb­nan’da­ki as­ke­rî var­lı­ğı­nı çek­me­si, mut­la­ka Su­ri­ye’nin Or­ta­do­ğu’da­ki ko­nu­mu­nu za­yıf­lat­tı. An­cak bu­na rağ­men Lüb­nan’da Su­ri­ye­siz is­tik­rar ola­maz. Çün­kü Su­ri­ye Lüb­nan’ı doğ­ru­dan ve sü­rek­li et­ki­li­yor. Su­ri­ye or­du­su Lüb­nan’ın için­den çe­kil­se de he­men dı­şın­da du­ru­yor. Yi­ne Hiz­bul­lah, Emel ve Mi­şel Avn ha­re­ke­ti­nin ba­şı­nı çek­ti­ği 8 Mart cep­he­si Su­ri­ye’ye ya­kın. Lüb­nan ile Su­ri­ye ara­sın­da­ki iliş­ki­ler hem ta­ri­hî hem coğ­ra­fi hem eko­no­mik hem de ai­le­vi; ya­ni çok bo­yut­lu ve de­rin. Kı­sa­ca Lüb­nan, Su­ri­ye için önem­li bir kart ol­ma­ya de­vam ede­cek. Di­ğer ta­raf­tan Su­ri­ye’nin en önem­li kart­la­rın­dan bi­ri­si Fi­lis­tin­li ra­di­kal ör­güt­le­ri des­tek­le­mek ve on­la­ra ku­cak aç­mak ol­du­ğu için Or­ta­do­ğu prob­lem­le­rin­de Su­ri­ye­siz bir çö­züm müm­kün de­ğil. Do­la­yı­sıy­la gü­cü za­yıf­la­sa da Su­ri­ye, Or­ta­do­ğu coğ­raf­ya­sın­da mar­ji­nal de­ğil, mer­ke­zî bir güç ol­ma­yı sür­dü­re­cek.

Bil­di­ği­niz gi­bi, Gaz­ze sal­dı­rı­sıy­la ke­sil­miş ol­sa da, Su­ri­ye’yle İs­ra­il ara­sın­da Tür­ki­ye ara­bu­lu­cu­lu­ğun­da do­lay­lı ba­rış gö­rüş­me­le­ri var­dı. Su­ri­ye’nin iş­gal al­tın­da­ki Go­lan Te­pe­le­ri’ni İs­ra­il’den ge­ri al­ma kar­şı­lı­ğın­da di­re­ni­şe ver­di­ği des­tek­ten vaz­geç­me ih­ti­ma­li yok mu? Çün­kü Su­ri­ye di­re­ni­şi hep stra­te­jik he­def­le­ri­ne ulaş­ma­da bir koz ola­rak kul­la­na­gel­di.
Su­ri­ye Go­lan’ın ia­de­si kar­şı­lı­ğın­da di­re­niş kar­tı­nı hiç­bir za­man bı­rak­maz. Çün­kü eğer Fi­lis­tin ve Lüb­nan’da­ki di­re­niş kar­tı­nı, İran kar­tı­nı bı­ra­kır­sa, Su­ri­ye’den ge­ri­ye ne ka­la­cak? Bü­tün bun­lar Su­ri­ye’nin güç kart­la­rı. Ben bü­tün söy­len­ti­le­re rağ­men Su­ri­ye’de re­ji­min ana hat­la­rı­nın Ame­ri­kan kar­şıtı ol­du­ğu­nu dü­şü­nü­yo­rum. Ara sı­ra Ame­ri­ka’yla iş­bir­li­ği ya­pa­bi­lir (Kör­fez Sa­va­şı’nda Irak’a kar­şı yap­tı­ğı gi­bi), ama önem­li ko­nu­lar­da iş­bir­li­ği yok. 1979’da Mı­sır Cum­hur­baş­ka­nı En­ver Se­dat ve 1994’te Ür­dün Kra­lı Hü­se­yin İs­ra­il’le bir an­laş­ma im­za­lan­dı­ğı za­man, Su­ri­ye de ay­nı şey ya­pa­bi­lir­di, ama yap­ma­dı. Çün­kü Su­ri­ye re­ji­mi­nin ana çiz­gi­le­ri İs­ra­il ve Ba­tı kar­şı­tı. Şu­nu da vur­gu­la­mak ge­re­kir ki İs­ra­il’in, Ame­ri­ka’nın ve Suu­di Ara­bis­tan’ın ana he­de­fi, Go­lan’ı Su­ri­ye’ye ia­de et­mek de­ğil; Su­ri­ye ile İran ara­sın­da ça­tış­ma çı­kar­mak, Su­ri­ye’yi İran’dan ayır­mak. İş­te bu­nun için Su­ri­ye bu şart­la­rı ka­bul et­me­ye­cek. Ka­bul eder­se eğer, er­te­si gün re­jim dü­şer.

Irak’ın ge­le­ce­ği hak­kın­da ne dü­şü­nü­yor­su­nuz?
Es­ki Irak bit­ti. Şim­di ye­ni bir ha­ri­ta, Arap ve Kürt fe­de­ras­yon­la­rı var. Bu bi­rin­ci bo­yut. İkin­ci­si, Irak es­ki ça­tış­ma­cı Irak ol­ma­ya­cak. İran ile iyi iliş­ki­ler içi­ne gir­mek mec­bu­ri­ye­tin­de. An­cak ma­ale­sef Irak’ın kom­şu­la­rı, güç­lü bir Irak’ı is­te­mi­yor­lar. Bu­nun için de hem bö­lün­müş hem de za­yıf Irak de­vam ede­cek. An­cak Irak ken­di kom­şu­la­rı­na kar­şı düş­man bir ül­ke de ol­ma­ya­cak.

Bu­ra­dan Tür­ki­ye’ye ge­le­lim. Tür­ki­ye’nin son dö­nem­de Or­ta­do­ğu’ya yö­ne­lik po­li­ti­ka­la­rı hak­kın­da ne dü­şü­nü­yor­su­nuz? Bu po­li­ti­ka­lar Or­ta­do­ğu’da ge­rek halk­lar ge­rek­se dev­let­ler ba­zın­da na­sıl bir et­ki yap­tı?
So­ğuk Sa­vaş sı­ra­sın­da çift ku­tup­lu ya­pı­da Tür­ki­ye Ba­tı ek­se­ni­nin bir par­ça­sıy­dı. Ge­rek So­ğuk Sa­vaş sı­ra­sın­da ge­rek­se 90’lı yıl­lar bo­yun­ca Tür­ki­ye, Or­ta­do­ğu’da ne­ga­tif bir rol oy­na­dı; Ame­ri­ka ve İs­ra­il ile bir­lik­te, Arap­la­ra kar­şı... Ben­ce de­ği­şim­de en önem­li dö­nüm nok­ta­sı 2002’de AK Par­ti’nin ik­ti­da­ra gel­me­siy­di. AK Par­ti’nin ye­ni dış po­li­ti­ka­sı ke­sin­lik­le hem Tür­ki­ye hem Arap dün­ya­sı hem Müs­lü­man dün­ya için çok olum­lu. Tür­ki­ye’nin İs­ra­il dâ­hil di­ğer ya­ban­cı ül­ke­ler­le iliş­ki­le­ri­nin he­de­fi­nin Arap dün­ya­sı ol­ma­ma­sı ben­ce çok önem­li. Yi­ne ilk de­fa 2002 yı­lın­dan be­ri Tür­ki­ye hiç­bir Arap me­se­le­si­ne kar­şı çık­ma­dı. En önem­li nok­ta ise bu po­li­ti­ka­nın ta­ri­hî-me­de­nî zih­ni­yet­ten çık­ma­sı. Bu bir­kaç yıl için uy­gu­la­nan, kon­jonk­tü­rel bir po­li­ti­ka de­ğil; zih­nî-ide­olo­jik bir de­ği­şim var Tür­ki­ye’de. Bu çok önem­li. Biz bu po­li­ti­ka­nın gös­ter­ge­le­ri­ni ge­rek son Gaz­ze sal­dı­rı­sı ge­rek­se 2006’da Lüb­nan’da­ki olay­lar sı­ra­sın­da gör­dük. Tür­ki­ye Lüb­nan ve Fi­lis­tin baş­ta ol­mak üze­re böl­ge me­se­le­le­ri­ni ge­nel ola­rak Arap­lar­dan da­ha faz­la sa­hip­len­di. Bu, Tür­ki­ye’de­ki de­ği­şi­min bir gös­ter­ge­si. Ben­ce bu po­li­ti­ka Tür­ki­ye’nin çı­kar­la­rı­na da uy­gun. Da­ha ön­ce Tür­ki­ye’nin kom­şu­la­rıy­la düş­man­ca iliş­ki­le­ri var­dı; ama ar­tık Tür­ki­ye’nin Müs­lü­man dün­ya­sıy­la, Arap ül­ke­le­riy­le, ya­ni bu coğ­raf­ya­da­ki­ler­le iliş­ki­le­ri ol­duk­ça iyi. Arap dün­ya­sı­nın ve ba­sı­nı­nın önem­li bir kıs­mı, Tür­ki­ye’nin, özel­lik­le de Baş­ba­kan Tay­yip Er­do­ğan’ın ge­rek Da­vos’ta­ki çı­kı­şı­nı ge­rek­se da­ha ön­ce­sin­de­ki tu­tu­mu­nu bü­yük tak­dir­le kar­şı­la­dı. Ge­nel an­lam­da Tür­ki­ye’nin ima­jı ol­duk­ça olum­lu ol­sa da Suu­di Ara­bis­tan, Mı­sır gi­bi ba­zı mu­te­dil Arap ül­ke­le­rin­de çe­şit­li şüp­he­ler di­le ge­ti­ri­li­yor. Na­sıl ol­du da Tür­ki­ye son sa­vaş­ta Gaz­ze’nin ya­nın­da, ama Mı­sır’ın kar­şı­sın­da yer al­dı? Bun­dan kuş­ku du­yu­yor­lar. Tür­ki­ye’nin bu fark­lı ba­kış­la­ra dik­kat et­me­si la­zım.

Pe­ki, Arap so­kak­la­rın­da Tür­ki­ye ima­jı na­sıl?
Tür­ki­ye’nin ima­jı yüz­de yüz mü­kem­mel, yüz­de yüz olum­lu. Bil­di­ği­niz gi­bi çağ­daş Arap ta­ri­hin­de en önem­li şah­si­yet, en önem­li kah­ra­man Mı­sır li­de­ri Ce­mal Ab­dun­na­sır idi. Arap ba­sı­nın­da ka­le­me alı­nan ba­zı ya­zı­lar­da, Er­do­ğan’ın Arap­lar için Ab­dun­na­sır gi­bi ol­du­ğu vur­gu­lan­dı, ki Gaz­ze olay­la­rı­nın baş­lan­gı­cın­da bu­nu ilk kul­la­nan ben­dim. Türk ba­sı­nın­da ya­zı­lan ba­zı ma­ka­le­le­ri oku­dum, bu ben­zer­lik eleş­ti­ri­li­yor­du Ab­dun­na­sır Tür­ki­ye’ye kar­şıy­dı di­ye. Ha­yır, Ab­dün­na­sır Arap halk­la­rı­nın, öz­gür in­san­la­rın vic­da­nı ve mil­li mü­ca­de­le­le­ri­nin sim­ge­si idi. Şim­di Er­do­ğan ay­nı ro­lü oy­nu­yor. Ben­ce bu ben­zer­lik ile gu­rur duy­mak ve olum­suz ya­zı­la­rın et­ki­sin­de kal­ma­mak la­zım. Arap so­kak­la­rı hem Tür­ki­ye’nin hem de Er­do­ğan’ın tav­rı­nı yüz­de yüz olum­lu kar­şı­lı­yor. Tür­ki­ye ile Arap dün­ya­sı­nın ve üçün­cü dün­ya­nın so­kak­la­rın­da­ki in­san­la­rın mü­ca­de­le­si ay­nı ve or­tak.

Oba­ma Ka­na­da’dan son­ra ilk res­mî yurt­dı­şı ziyaretini Tür­ki­ye’ye ger­çek­leş­tir­di ve bu zi­ya­ret çok ses ge­tir­di. Si­ze gö­re Oba­ma’nın Tür­ki­ye zi­ya­re­ti­nin ne gi­bi an­lam­la­rı var?
Oba­ma’nın Tür­ki­ye’ye zi­ya­re­ti önem­li ve ol­duk­ça an­lam­lıy­dı: İlk ola­rak, son yıl­lar­da Tür­ki­ye’nin özel­lik­le Or­ta­do­ğu’da­ki ko­nu­mu ve ro­lü epey­ce güç­len­di. Ame­ri­ka in­sa­ni kay­gı­lar­la de­ğil, çı­kar­la­rıy­la ha­re­ket eder. Bu ne­den­le Oba­ma’nın Müs­lü­man ül­ke­ler ara­sın­da ilk zi­ya­re­ti için Mı­sır ve­ya Suu­di Ara­bis­tan ye­ri­ne Tür­ki­ye’yi seç­me­si bir te­sa­düf de­ğil. İkin­ci­si, Ame­ri­ka ve ge­nel iti­ba­rıy­la Ba­tı es­ki­den ol­du­ğu gi­bi Tür­ki­ye’yi ye­ni­den Ba­tı ek­se­ni­nin sa­dık bir oyun­cu­su ha­li­ne ge­tir­me­yi he­def­li­yor. Üçün­cü­sü, Oba­ma ül­ke­si­nin ol­duk­ça kö­tü olan ima­jı­nı dü­zelt­mek için Tür­ki­ye’ye gel­di. Dör­dün­cü­sü, Ame­ri­ka’nın baş­ta Af­ga­nis­tan, Irak, Kaf­kas­ya ve Or­ta­do­ğu ol­mak üze­re bir­çok prob­le­mi­nin çö­zü­mün­de Tür­ki­ye’ye ih­ti­ya­cı var. Be­şin­ci­si, Oba­ma’nın İs­lam dün­ya­sı­na me­sa­jı­nı, bü­tün İs­lam ül­ke­le­riy­le iyi iliş­ki­le­ri bu­lu­nan uz­laş­ma­cı Tür­ki­ye’den ilet­me­si da­ha olum­lu ve et­ki­li olur­du. İş­te bü­tün bu kay­gı­lar­la Oba­ma ilk res­mî yurt­dı­şı ge­zi­si­ni Ka­na­da’dan son­ra Tür­ki­ye’ye ger­çek­leş­tir­di. An­cak şu­nu da ek­le­mek ge­re­kir ki, söz ve ni­yet­ler­den çok da­ha önem­li olan fii­lî adım­lar­dır ve şim­di­ye ka­dar Oba­ma iyi ni­yet gös­te­ri­sin­den baş­ka bir şey yap­ma­dı. Bu­nun ye­ter­li ol­ma­dı­ğı da aşi­kâr.

Son ola­rak, önü­müz­de­ki dö­nem­de Or­ta­do­ğu’da tan­si­yo­nun dü­şü­rü­le­bil­me­si için ne­ler ya­pıl­ma­lı?
Eğer Oba­ma ger­çek­ten sa­mi­miy­se, ilk ola­rak Fi­lis­tin me­se­le­sin­den baş­la­yıp İs­ra­il’in ya­yıl­ma­cı po­li­ti­ka­sı­nı dur­dur­ma­lı. Da­ha son­ra hem Irak hem Af­ga­nis­tan’dan çe­kil­me­li. Dün­ya­nın en iş­gal­ci, sal­dır­gan ve sö­mür­ge­ci gü­cü Ame­ri­ka’dır. Sö­mür­ge­ci po­li­ti­ka bir stra­te­ji­dir Ame­ri­ka’da, mü­es­se­se­leş­miş­tir. Be­yaz Sa­ray’da kim olur­sa ol­sun, is­ter si­yah is­ter­se be­yaz fark et­mez, ic­raa­ta ge­lin­ce hep­si “be­yaz”dır. Ben iyim­ser de­ği­lim. Oba­ma sa­de­ce va­kit ka­zan­ma­yı he­def­li­yor. Tür­ki­ye de dâ­hil bü­tün ül­ke­le­rin sü­rek­li te­yak­kuz­da ol­ma­sı ge­rek­ti­ği­ni dü­şü­nü­yo­rum.