Söyleşi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Söyleşi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Haziran 2023 Pazartesi

SADE SODA’NIN ZAHİDE TUBA KOR İLE SÖYLEŞİSİ

 

SADE SODA’NIN ZAHİDE TUBA KOR İLE SÖYLEŞİSİ

Söyleşi: Zahide Tuba Kor

Söyleşiyi yapanlar: Mediha Sümeyye Kara, İclâl Yılmaz, Rüveyda Korkut, Büşra Karayıl

Sade Soda dergisi, “Aynı Sırayı Paylaşanlar” bölümü, sayı 16, yıl 7/2023, s. 42-45


NOT: Sade Soda dergisinin bendenizle yaptığı bu söyleşi uzun olduğu için bir kısmı dergide yayınlanamadı; derginin internet sayfasında yayınlanacak o kısımları da ekleyerek blogumda paylaşıyorum. Aynı zamanda söyleşinin mümkün mertebe kısa olması için söyleyemediklerim /yazamadıklarımı da birkaç yere ekledim. Eklemelerin tamamı kırmızı renklidir.

NOT: Blogda yer alan 850 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.


Sade Soda’nın bu sayısında “Aynı Sırayı Paylaşanlar” Zahide Tuba Kor’u ağırlıyor. Orta Doğu çalışmaları ile tanıdığımız konuğumuzun, bu alanla yolunun nasıl kesiştiğini, çalışmayı hayat tarzı hâline getiren düşünce sistemini, yazarlık serüvenini konuştuk ve yönü İslam dünyasına dönük duran bir hayatı daha yakından tanımaya çalıştık.

Zahide Tuba Kor kimdir? Sizi kendi dilinizden tanımak isteriz.

1991’de Kadıköy İmam Hatip’e başladım, İngilizce ağırlıklı Süper Lise kısmından 1999’da mezun oldum. 7. sınıftan itibaren tek hayalim matematik okuyup Kadıköy İmam Hatip’te öğretmenlik yapmaktı ama 28 Şubat sağ olsun, zorlu imtihanlar sonucunda beni çok daha güzel yerlere getirdi. 28 Şubat’ın İHL’lere katsayı engeli çıkartmasının ilk mağdurlarındanım ve bu nedenle yaşadığım savrulmanın hikâyesi uzun. Şöyle özetleyebilirim: Üniversite sınavına yıllar evvelinden sayısal olarak hazırlanmaya başladım ama son sene katsayı engeline karşı bir önlem olarak yabancı dilden sınava girdim. Deprem bölgesindeki Sakarya İlahiyat’ı kazandım. Eşit ağırlık puanımın yüksek olması sayesinde Kıbrıs’a Uluslararası İlişkiler okumaya gittim. Orada bir sene okuduktan sonra yatay geçiş için başvurduğum her iki üniversiteden de kabul aldım. Önce 15 gün İstanbul Bilgi Üniversitesine gittim, sonra Marmara Üniversitesi İngilizce Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümünde eğitimime devam ettim. Yani 13 ayda 4 üniversite değiştirdim.

Üniversiteden 2003’te mezun oldum. 2007’de Türkiye-Suriye ilişkileri üzerine yüksek lisansımı tamamladım. Üniversiteyi bitirdikten sonra ilk yaptığım iş, İHH’nın Siyonizm Düşünden İşgal Gerçeğine Filistin kitabını güncellemek oldu. Daha sonra Anlayış dergisinde yazar ve editör olarak 6 sene çalıştım. Ardından BİSAV’ın Küresel Araştırmalar Merkezinde 4 sene koordinatör yardımcılığı yaptım. 2014’te Arapça dil eğitimimi tamamlayabilmek hedefiyle işi bıraktım. O zamandan beri serbest çalışıyorum. 7 kitabım, 100’den fazla yazım ve 700 çevirim var. Suriye konulu 2 kitabım daha çıkacak inşallah. Ortadoğu üzerine semineler veriyorum. 2016’dan bu yana gençlerle sürekli okuma grupları düzenliyorum. Bu sene 17. grubumu tamamladım. Kısaca hayatımı siz gençlere adadım.

Her söyleşide muhakkak sorduğumuz bir sorumuz var: İmam Hatip yıllarınıza dair unutamadığınız bir anınız var mıdır ve İmam Hatipli olmak hayatınızı nasıl etkiledi?

Çok şanslıydım çünkü Süper Lise kısmında okuduğum için hocalarımız seçilmişti. Hayatımda iz bırakan iki hocamı zikretmek isterim. 6. sınıfta Kur’an-ı Kerim dersime giren Hasan Uysal, aynı zamanda müdür muaviniydi. Derslere mecburen 5 dakika geç kalırdı. Her seferinde bize derse geç geldiği için çok üzüldüğünü, muavinliği idarenin zorlamasıyla yaptığını söylerdi. Ve derdi ki vaktinde gelebilsem o 5 dakikada ben size neler neler anlatırdım. Yine o yıllarda öğretmen maaşları düşüktü gerçekten. Kendisi mahallesindeki pazarda çorap satardı ve “Öğrencilerim görüp koskoca müdür muavini pazarda çorap satıyor diye şaşırıyor. Hâlbuki ailemin geçimini helal parayla sağlıyorum. Bu benim için şereftir.” derdi. 

Diğeri, 11. sınıfta Akaid dersime giren Mustafa Engin. Üniversite sınavına odaklandığımız için meslek derslerini önemsemeyip test çözmek için ısrar ederdik. Mustafa hocamız, biz dersi dinlemeyip test çözdüğümüz hâlde dönem boyunca düşük bir ses tonuyla kendi kendine akaid anlattı. O zamanlar bu duruma gülerdim. Yıllar sonra şunu fark ettim ki hocam mesleğinin gereğini yaptı, dersini öğrenci istiyor diye boşlamadı ve ailesinin boğazından helal lokma geçirdi. Bu, o kadar önemli ki. Belki arkadaşlar arasından anlattıklarını dinleyenler de olmuştur. Lise çağında insan önemli ile önemsizi, değerli ile değersizi ayırt edemiyor. Yıllar geçtikten sonra birçok hocamızın ne kadar haklı olduğunu gördük… 

Ben bu değerli hocalarımdan hem helal kazancın ne denli önemli olduğunu hem de boşa geçecek her dakikanın bir kul hakkı olduğunu öğrendim ki bunlar aynı zamanda kendi annem-babamdan öğrendiğim şeylerdi. Bu yüzden derslerimde ve seminerlerimde hiç boş vakit geçirmem ve boş kelam da etmem, her anın hakkını vermeye çalışırım.

Bir gününüz nasıl geçer? Rutinleriniz var mıdır?

Sabah 9.30 gibi çalışmaya başlarım. Günde 12 saat çalışırım. Aynı anda birkaç farklı iş yapamam. Birini bitirip öbürüne başlarım. Sadece çok yorulup zihnim çalışamaz hâle geldiğinde ailemle deniz kenarında kahvaltıya çıkarım, o kadar. Çok şükür ki çalışıp üretmekten başka bir rutinim yok. İnşirah Suresinde zaten “İşlerinden boşaldığın vakit, tekrar çalış ve yorul, Rabbine yönel.” buyuruluyor.

Kendi hikâyemizi yaşarken başkalarının hikâyelerinden etkileniriz, zaman zaman kendimize paylar çıkarırız. Şöyle bir baktığınızda hikâyenizde en çok kimin\kimlerin izlerini görüyorsunuz?

Ben hayatta her şeye ibret nazarıyla bakmayı öğrendim. Çünkü Müslüman’ın nazarı ibret nazarı olmalıdır. Dolayısıyla tabiatta bir dut ağacından tutun dünyada yaşanan herhangi bir olaya, her bir insanın hayat hikâyesine kadar her şey benim için son derece öğreticidir. Mesela üniversitede uluslararası siyaset dersinde Soğuk Savaş dönemi işlenirken Amerika’yla Sovyetler Birliği’nin rekabetinden ve çatışmasından kendime ve insan ilişkilerine dair nice paylar çıkardım. Depremden pandemiye kadar yeryüzünde yaşanan ve kâinatta var olan her şey insanın kendine pay çıkarması, çekidüzen vermesi içindir.

Yine de belli bir isim vermem gerekirse hayatımı en çok etkileyen kişiler annem ve babamdır. Yazarlık hayatımı etkileyen Mustafa Özel’dir. Düşünce hayatımda ise önemli bir mütefekkir ve tıp doktoru olan Tunus’un eski Cumhurbaşkanı Munsif Merzuki’dir.

Orta Doğu üzerine kapsamlı çalışmalarınız olduğunu biliyoruz. Orta Doğu’ya ilginiz ne zamanlarda başlamıştı?

Ben Birinci İntifada çocuğuyum, ilgim 7-8 yaşlarında başladı. Akşamları haberlerde İsrail askerlerinin taş atan çocukların kollarını kırdığı görüntüleri izlerdik. Her seferinde Filistinlilere yardım edebilmek için Allah’a dua ederdim. Filistin hassasiyetim ve okumalarım hep devam etmekle birlikte bu dualarımı unuttum. Nasıl oldu bilmiyorum ama 31 yaşındayken Mavi Marmara yolcularıyla röportaj kitabımın mizanpajı sırasında bir anda çocukluktaki dualarımı hatırladım.

Geçmişime baktığımda hayretler içinde şunu fark ettim: 28 Şubat’ta yaşadığım imtihanlar, çocukluktaki dualarımın gerçeğe dönüşmesinde en önemli merhaleydi. O süreçte ben 180 derece değiştim. İmam Hatip yıllarımda biri bana ileride Orta Doğu uzmanı olup konuşmalar yapacağımı, yazılar yazacağımı söylese inanmazdım. Çünkü kompozisyon dahi yazamazdım, tarihi ezber bir alan zannederdim, kafamın sözele çalışmadığını düşünürdüm, sayısalcı kibri içindeydim. Dolayısıyla samimiyetle edilen dualar çok önemli.

Hayatta karar vermekte zorlananlara, ikilemde kalanlara neler söylemek isterdiniz?

Yapmayı ihmal ettiğimiz en önemli şeylerden biri Allah’a tevekkül. Bir arkadaşımın çok beğendiğim bir sözü vardır, “Allah ayarlasın.” der. Kul olarak kavli ve fiili duayı yapıp, yani çalışıp elimizden gelen bütün çabayı gösterip sonrasını Allah’ın takdirine bırakmak gerekir. Çünkü Rabbimiz bizi bizden daha iyi tanıyor. Bir diğer önemli nokta da imtihanı yaşarken nasıl bir duruş sergilediğimizdir. İsyan edip her şeyi berbat da edebiliriz, İslam’a yaraşır şekilde davranıp güzel bir sonuç da alabiliriz. 34 yaşıma geldiğimde şunu gördüm ki hayatım boyunca her neye üzüldüysem boşuna üzülmüşüm. Yaşadığım her imtihan, doğru bir duruş sergilemem sayesinde, bana hayalini dahi kuramayacağım çok güzel kapılar açtı.

Doktora yapmayı bilinçli olarak tercih etmediniz. Bizim için bu konuyu biraz açabilir misiniz? Sizi akademiden uzak tutan durum neydi? Hatta sorumuzu şöyle soralım: Türk akademisi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Yazarlık hayatımda beni en çok etkileyen kişi Mustafa Özel demiştim. Kendisi iktisatçıdır. Yazılarını öyle bir yazardı ki ilkokul mezununa da iktisat profesörüne de aynı anda hitap ederdi. Bu çok zor bir iş. Yazılarını okurken sadece akılla değil gönlü de katarak yazmak gerektiğini fark ettim. İyi bir yazı için dört organ çalışmalı: göz, kulak, akıl ve kalp. Göz, yazıda imla ve harf hatalarının olmasını engeller. Kulak, metni anlaşılır kılmaya, kelimelerin bir nehir gibi akmasına yardımcı olur. Akıl, yazının mantıklı olmasını ve argümanların çelişmemesini sağlar. Gönül, yazının kalıcı bir etki bırakmasını sağlar ve hatta okuyanın düşüncesini ve davranışını değiştirebilir. Bunu keşfettikten sonra uzun süre yazı yazamadım. Yazılarım başkaları tarafından beğenilse bile benim için değersizleşti. İstediğim üsluba ulaşana kadar çok sancı çektim ve sonunda başardım. Buna ulaştıktan sonra akademiye dönmedim.

Akademi belli bir kesime hitap ediyor ama ben ulaştığım üslupla her çeşit insana dokunabiliyorum. Akademik dil, soğuk ve mesafeli; bilgi vermesi bakımından değerli ama okuyucunun eylemlerinde bir değişime yol açmıyor. Ayrıca bize şöyle düşünmelisin diye dayatıyor; ben her türlü dayatmaya karşıyım. Üniversite öğrencilerinin birçoğunun hedefi dersi öğrenmek değil diploma almak, ama benim okuma gruplarıma yalnızca öğrenmek için geliyorlar. O kadar çok kişi “Hayatımı, düşünce dünyamı değiştirdiniz.” dedi ki akademide bunu yapamazdım. Benim hakkımda tek başına bir enstitü diyenler var. Çok şükür, kendi kendime bunu yapabiliyorum, bir yere bağlı olmak zorunda değilim. Ama bu konuda beni örnek almayın, sonra üzülürsünüz. Çünkü benim çok farklı bir hayat felsefem var.

Üniversitelerimize gelince birçoğu yüksek lise formatında maalesef. Öğrencilerin seviyesi de düşük. Daha ortaokul-liseden itibaren karne notları şişiriliyor gibi geliyor bana. Bu, öğrencilere çok büyük bir kötülük. Velhasıl kaliteli akademisyenler de karşılarına gelen öğrencilerin kapasitesi yüzünden çıtayı yükseltici fazla bir şey yapamıyorlar. Öte yandan akademiyi eleştirebiliriz de siz gençler kendinizi üniversiteye layık olacak şekilde yetiştirdiniz mi?

Dil becerisi nasıl geliştirilir? Yeni bir dil öğrenmek için yola koyulanlara tavsiyeniz ne olur?

Öncelikle ana dilin iyi öğrenilmesini tavsiye ediyorum. Bir dil sizin ana diliniz diye iyi bildiğiniz anlamına gelmiyor. Yabancı dile gelince, gramer ve kelime bilmek yetmez; o dilin ürettiği anlam, fikir ve değer dünyasını da bilmek gerekir. Bu arada okuma, dinleme, yazma ve konuşma becerisini geliştirmenin metotları farklıdır, her birine ayrı emek vermek lazımdır. Bu arada Türkçenin mantığıyla yabancı dilleri öğrenmeye çalışmayın, her dilin ayrı bir mantığı vardır.

Yabancı dili de ana dilinizi de iyi öğrenmek için o dili iyi kullanan insanların yazılarını okuyun. Bir kitabı veya yazıyı üç şekilde okuyabilirsiniz: muhtevaya odaklanarak, üslubu inceleyerek, metoda bakarak okuma. Genellikle kitapları muhtevayı öğrenmek için okuyup kapatırız ama diğer yönler de önemlidir. Ben hiç yapmadım ama şarkı ve çizgi film izlemek de tavsiye ediliyor.

Liseyi bitirmeden Türkçenizi, üniversiteyi bitirmeden de yabancı dilinizi tamamlamalısınız. Dil, bir alet ilmidir. Yani ilmin kendisi değildir, ilme ulaşma aracıdır. Eğer o araca sahip değilseniz ilmi de yerli yerinde anlayamazsınız. Bu durum hem ana dil hem yabancı dil için geçerlidir.

Acı tecrübeleri olan bölgelerde çalıştınız, mülakatlar yaptınız... Bize buralardan anlatabileceğiniz bir anınız var mıdır? Ve bu şahit olduklarınızdan hareketle herkesin bilmesinde yarar gördüğünüz bir hayat tecrübesi...

Çok etkili ve öğretici hikâyeler var. Beni en çok etkileyenlerden biri, Kilis’teki bir yaralı bakım evinde karşılaştığım kanser hastası kadındı. 5 yıldır Kilis’te tedavi görüyor, Türkiye’den Suriye’ye bir kere geri dönenin girişine tekrar izin verilmediği için Suriye’ye dönemiyordu. Eşi 3 sene evvel vefat etmişti. 9 ile 18 yaş arasındaki 7 çocuğu Azez’deki bir çadır kampta kalıyordu. Çocuklarını kime emanet ettiğini sordum. Dedi ki “Hiç kimsem yok, Allah’a emanetler.” Düşünün, çocuklarından 4 ila 13 yaşlarındayken ayrılmak zorunda kalmış. (Söyleşi yayınlandığında bu hanımın vefat haberini aldım.)

Savaş bölgelerindekilerin hikâyelerini dinledikçe bizim ne kadar yanlış çocuk yetiştirdiğimizi görüyorum. Türkiye’de ebeveynler çocuklarına karşı aşırı koruyucular ve sorumluluk vermiyorlar. Sanıyorlar ki kendileri bu dünyada ilelebet yaşayacaklar. Ebeveynlerin en önemli görevi, çocuklarını iki ayağı üzerinde, ele muhtaç kalmadan, şerefiyle yaşayacak şekilde yetiştirmektir.

Kilis’te tanıştığım Halep’teki bir ortaokulda müdire olarak çalışmış bir hanımın hikâyesi de çok çarpıcıydı. Öğrencilerinin hafızlık icazet töreni sırasında Rus uçakları okulu bombalamış. 70 öğrencisi ve yeni evlendiği eşi orada ölmüş, kendisi görme yetisini kaybetmiş ve felç olmuş. “Tepemize düşen bombayla bütün sıhhat ve afiyetim, işim, yuvam, eşim, emniyetim, huzurum, görme yetim... hiçbir şeyim kalmadı.” dedi. İnsanoğlu sahip olduğu her şeyi bir anda yitirebiliyor.

Savaşı yaşayanlarda ibretlik çok hikâyeler var. Savaş çalışırken Kur’an ayetlerini, mesela mülkün Allah’a ait olduğunu iliklerime kadar hissediyorum. Yıllardır öğrencilerime hep hayat tarzımızın çok şımarıkça olduğunu, dertlerimizin dert olmadığını söylüyorum. Bir insan karnı toksa, başını yastığın üstüne koyup tüm gece uykusu bölünmeden uyuyabiliyorsa çok şanslıdır. Çünkü Orta Doğu’da yıllardır milyonlarca insan gece yataklarında ve tok karna uyuyamıyor.

Kavgalarımız ve dertlerimiz boş, tatminsiziz, sürekli eksiklerimizi görmekten şükretmeyi bilmiyoruz diye yıllardır uyarıyordum. Suriye’nin 10 yılda savaş yüzünden yaşadığı yıkımın bir benzerini biz de 2 dakikada depremlerle alıverdik maalesef. Suriyelilerle yaptığım röportajlarda yıllardır ne duyduysam şimdi depremzedelerimiz benzerlerini söylüyor ve yaşıyorlar. Bu çok çarpıcı ve sarsıcı bir durum. Savaşlar da doğal afetler de son derece öğreticidir.

Bu arada zihnimizdeki bilgi kirliliği yüzünden gayet iyi niyetle baktığımızda da birçok şeyi göremiyoruz. O yüzden okumak çok önemli. Mesela okuma gruplarıma katılan 50 yaşlarında bir hanım vardı. Bütün ömrünün İslam davasıyla geçtiğini ama okuma grubum sayesinde İslam dünyasıyla ilgili hiçbir şey bilmediğini fark ettiğini söyledi. Hiçbir şey bilmeden yüklendiğimizi zannettiğimiz büyük davalar nasıl başarıya ulaşabilir ki? Bilmeden nasıl bilinç sahibi olunabilir mi?

Çevremizde savaşlar var ve bizler dünyanın Müslüman gençleri olarak bunlara ilaç olmak istiyoruz. Fakat ekonomi, savaş vb. yarınlara bakan gözlerimizin ışığını yitirmesine sebep oluyor... Bu coğrafyadaki birçok parametreyi bilen, civarı okumuş biri olarak bize neler söyleyebilirsiniz? Hatta şöyle desek olur mu? Bizleri nasıl teselli edersiniz, yoksa teselli mümkün değil mi?

İslam ile kapitalist sistem arasındaki en büyük fark şu: Kapitalist sistem sonuca bakar ve başaramayanı adam yerine koymaz ama İslam tam tersine sonuca değil sürece bakar ve zafer değil gayret bekler. Yine süreç boyunca atılan her adımın da hesabını sorar. Yani İslam’da amaca ulaşmak için her yol mubah değildir.

Her birimiz kendi kapasitemize göre bir binanın tuğlası, çimentosu, demiri veya kapısı, penceresi, çatısıyız. Tek başımıza bina olma hayaline kapılmamalıyız. Mesele, binadaki sorumluluğumuz olan boşluğu doldurabiliyor muyuz ve bunu doğru düzgün gerçekleştirebiliyor muyuz? Eğer misyonumuzu doğru düzgün yapmıyorsak depremde gördüğümüz gibi binanın yıkılmasına bile yol açabiliriz.

Bana “Filistin için ne yapabiliriz?” diye soruyorlar. Onlara “Sizin ne yapacağınıza ben karar veremem” diyorum. Çünkü Allah hepimize farklı yetenekler vermiş. Hem yeteneklerinize göre gayret gösterin hem de samimiyetle dua edin ki Allah sizi yönlendirsin.

Öte yandan gençler 150 yıldan fazladır tartışılan konularda bizden hap bilgiler ve hızlı çözüm reçeteleri istiyor. Derin meselelerin hızlı çözümü yoktur. Bu arada pek farkında değiliz ama 150 yıldır üretilmiş tüm fikri akımların kendini tükettiği bir dönemdeyiz. Bu, Türkiye, İslam dünyası ve Batı için de geçerli. Dolayısıyla siz yeni neslin görevi, geçmişin tecrübesini çok iyi bilip ve dünyanın gidişatını görüp hayalci değil ayağı yere basan yeni fikirler üretmek. Geçmişteki hatalarla ve yakıcı hakikatle yüzleşmeye cesaretiniz var mı?

Ayrıca biz hep devlet odaklı bakıyoruz. Oysa Kur’an-ı Kerim’de keşfettiğim en önemli şey insana odaklanmasıdır. Allah, devlete ve topluma değil bireye hitap ediyor, insanı yeni bir zihniyetle yeniden üretmeyi önceliyor. “Dünyayı ve başkalarını düzeltmeliyiz” diye kolları sıvamadan evvel “Ben düzelmezsem dünya düzelmez” mottosuyla hareket edin derim. Öğrencilerime hep şunu söylerim: Âleme nizam vermeden evvel kendinize ve ailenize nizam verin.

Şunu da bilmeliyiz ki tek bir nesille kurtuluş gelmez, her şey birikimseldir. Tarihten örnek vereyim. Hanefilik hiç yoktan İmam-ı Âzâm Ebu Hanife tarafından kurulmadı. O, sahabe Abdullah bin Mesud’dan başlayan fıkıh metodunu geliştiren zincirin 3. veya 4. halkasıdır. Yeniden bir Selahaddin çıksın ve İslam dünyasını kurtarsın diye bekliyoruz. Oysa Selahaddin-i Eyyubi tek başına ortaya çıkıp Kudüs’ü kurtarmış değil. Babası, dönemin önemli bir siyasetçisiydi. Ordu komutanı olan amcası, ileri derecede askerî bir dehaydı. Haçlıların elinden Suriye topraklarını geri almaya ilk başlayan, Eyyub ailesinin emri altında girdiği İmâdüddin Zengî ve oğlu Nûreddin Zengî idi. Selahaddin bu kişilerle birlikte Selahaddin olmuştur, tek başına değil. Benzer şekilde Theodor Herzl Siyonizm’in temellerini attıktan sonra fazla yaşamadı. Onun arkasından davasını yürüten çok önemli isimler vardı ve 50 yıllık mücadelenin sonunda İsrail devleti kuruldu. Öğrencilerime hep şunu soruyorum: Var mısınız 50 yıllık bir mücadeleye?

Mucizeler beklemeyin. Tarihte, Allah’ın Ebabil kuşlarıyla müdahale ettiği çok az olay vardır. Hz. Peygamber (sav)’in bile 23 yıl uğraştığını hiç unutmayın ki bu, dünya tarihinde alınmış en hızlı sonuçlardan biridir. Kısa zamanda kolay zaferleri Allah peygamberlerine bile nasip etmemiş, biz kimiz ki? Sizi uzun, hatta nesiller boyu sürecek bir çabaya davet ediyorum. Var mısınız?

“Algılar ve Gerçekler Arasında Suriye” seminerlerinizde bahsettiğiniz konular özelinde ülkemizde/dünyada mültecilik algıları/gerçekleri birbiriyle çatışmak zorunda mıdır?

Algılarla gerçekler eğer bilmiyorsanız ve öğrenmeye tenezzül etmiyorsanız yahut sosyal medyayı bir bilgi kaynağı zannediyorsanız çatışır. Hakikat arayışındaysanız -ki Müslüman öyle olmalıdır- ve araştırma yöntemlerini biliyorsanız, dünyaya ve insana önyargıyla bakmıyorsanız algılarınız gerçeklerle örtüşür. Bugüne kadar hiç komşunuz veya iş ya da okul arkadaşınız Suriyelilere “Ne yaşadınız da ülkenizi terk etmek zorunda kaldınız?” ve “Burada ne gibi sıkıntılar yaşıyorsunuz?” diye önyargısız, sadece öğrenmek kaygısıyla sordunuz mu?

Algı bozukluğumuzun temel sebebi Suriye’de 12 yıldır sahada neler yaşandığını hiç ama hiç bilmememiz. Bu da Suriye’yi ve dünyadaki diğer olayları hep kendi deneyimlerimiz, güvenlik kaygılarımız ve iç tartışmalarımız üzerinden okumamızdan kaynaklanıyor. Oysa her milletin kendi tarihi, siyasi, iktisadi ve toplumsal gerçekliğinden neşet eden kendi gerçekliği vardır. Neticede, kendimizi yaşamadığımız imtihanların galibi sanıyoruz ki bu çok tehlikeli. Kendimizi temel kıstas alarak dünyaya bakıyoruz ama kendimizi ne kadar bildiğimiz de koskoca bir soru işareti. Yani “Algılar ile Gerçekler Arasında Türkiye” başlıklı seminerlere de ihtiyaç var.


KISA KESELİM AYDIN HAVASI OLSUN

Yıkmak istediğiniz bir algı var mıdır?

Bütün önyargılar. Daha özelde de savaş algıları.

Şu röportajı ben yapsaydım dediğiniz röportaj?

Aslında yaptım. Tunus’un Eski Cumhurbaşkanı Munsif Merzuki ile iki defa röportaj yaptım.

Son okuduğunuz kitap?

Salyangoz Suriye Zindanları, Mustafa Halife.

Son izlediğiniz YouTube videosu?

Talha Çiçek’in Osmanlı Modernleşmesine Çölden Bakmak Konuşması.

Sizde en çok iz bırakan kitap?

Arap Dünyasının Krizleri, Munsif Merzûkî.

Şu an ruhunuzun bulunmak istediği yer?

Özbekistan.

Şam deyince aklınıza gelen üç şey?

Tatlı (özellikle kuru baklava), Şam Emevi Camii, Şam’ın muhteşem eski evleri.

Kudüs deyince aklınıza gelen üç şey?

Harem-i Şerif, Peygamberler ve dinler tarihinin izini süreceğiniz ve insan tiplerini gözlemleyebileceğiniz yer, İslam dünyasının yıkıma uğramamış son tarihî beldelerinden biri.

Elinizde sizi dilediğiniz zamanda dilediğiniz yere ulaştıracak bir güç olsa hangi zamanda nereye gitmek isterdiniz?

“Allah bana burada ve bu dönemde bir misyon biçmiş.” diye düşünüyorum. Bu dönemde, burada yaşadığım için çok mutluyum.

Yaşlanınca nerede yaşanır?

Tabiatın sesini işiteceğim, kokusunu duyacağım yerde.

En sevdiğiniz şehir?

Dünyada Üsküp ve Hive, Türkiye’de Mardin.

Türkiye’de doğmasaydınız nerede doğmak isterdiniz?

İstanbul’da doğup büyümek Allah’ın en büyük nimetidir. Neden başka yer isteyeyim?

 

Z.T.KOR İLE SÖYLEŞİ: ALGILAR VE GERÇEKLER ARASINDA SURİYELİLERİN GENEL DURUMU


ALGILAR VE GERÇEKLER ARASINDA SURİYELİLERİN GENEL DURUMU

Söyleşi: Zahide Tuba Kor

Konuşan: Şehadet Özek

Genç dergi, Haziran 2023, http://m.gencdergisi.com/14955-algilar-ve-gercekler-arasinda-suriyelilerin-genel-durumu.html

 

NOT: Blogda yer alan 850 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.

Blogdaki şahsıma ait bütün yazı, tercüme, fotoğraf ve infografikleri kaynak göstermek şartıyla kullanabilirsiniz.

 


Şehadet Özek: Ortadoğu Uzmanı, Araştırmacı Yazar Zahide Tuba Kor Hocamız ile Suriyelilere yönelik varolan önyargıları ve gerçekleri konuştuğumuz röportajımız dileriz Suriyelilerle yeniden aramızda kardeşlik köprüleri kurmamıza vesile olur.

Hocam Suriyelilere karşı ülkemizde bir ön yargı var. Kimisi rahat olduklarından dem vuruyor kimisi de devlet hakkımızı onlara veriyor, işimizi elimizden alıyorlar gibi söylemlerde bulunuyorlar... Bu algıların doğruluk payı var mı sizin görüşünüz nedir?

Ülkemizde Suriye ve Suriyeliler ile ilgili söylentilerin yüzde 90-95 yanlış.

Türk devletinin verdiği parayla geçindikleri zannediliyor; oysa devlet hiçbir Suriyeliye tek kuruş para vermiyor, kira veya fatura yardımı da yapmıyor. Suriyeliler ya çalışarak ya da AB’nin finanse ettiği kişi başı 230 TL’lik Sosyal Uyum Yardımı ile geçiniyorlar (2017-2021 arası 120 TL idi). Kızılay Kart aracılığıyla dağıtılan bu AB yardımından Suriyelilerin yüzde 40’ı (1,4 milyonu) yararlanabiliyor. Bu arada AB, BMMYK, UNESCO, UNICEF, DSÖ gibi birçok uluslararası kuruluş eğitimden sağlığa farklı alanlarda proje bazlı destekler veriyor. Ayrıca Türklere veya Suriyelilere ait STK’ların da fakir sığınmacılara yardımları var; yurtdışındaki yabancı partner kuruluşların bu STK’lara maddi desteği hiç de az değil. Ama halkımız yardımların kendi vergileriyle karşılandığını zannediyor ki bu doğru değil.

Suriyelilerin yüzde 30-35’i (1 milyondan fazlası) alın teriyle çalışıp kendi ayakları üzerinde duruyor ve bunların arasında ilkokul çocukları da var. Kahir ekseriyeti, -işverenler yük altına girmek istemediği için- kaçak çalışmak zorunda kalıyor; yani sigortasız, düşük maaşla, uzun mesailerle ve izin hakkı olmadan... Zorlu çalışma koşulları yüzünden depresyona girenler bile var.

Suriyeliler bizim işimizi alıyor yaygarası çok. Oysa tarım, imalat ve inşaat sektöründe çalışan vasıfsız Türk işçiler dışında kimsenin işini almıyorlar; tam aksine onlar, Türk gençlerin yapmaya tenezzül etmediği (fabrika işçiliği, ziraat ve hayvancılık gibi) veya fazla becerikli olmadığı (el mahareti isteyen işler, tamircilik gibi) alanlarda çalışıyorlar. İki halk iktisaden birbirini tamamlayıcı özelliklere sahip. Yine şehirli Halepliler doğuştan tüccar ve girişimci olup Türkiye’de açtıkları birçok iş ve fabrika var. Suriyeli doktor, avukat, mimar gibi profesyonel meslek sahiplerinin ve iyi eğitimlilerin birçoğu burada kendilerine iş imkânı olmadığından Avrupa’ya gitmek zorunda kaldı. Arapça ve yabancı dil öğretmenliği yapanların sayısı da fazla.

Yıllardır görüştüklerimin çoğu, kirayı ve faturaları ödedikten sonra temel ihtiyaçlarını karşılayamamaktan yakınıyor. Ama tabii ki tüccar ve girişimci sınıftan iyi iş tutturup maddi bakımdan rahata kavuşanlar var. Öte yandan rejimin adamlarından olup Suriye’de halkın mallarını gasp etmiş veya kirli işlere bulaşmış burada gösterişli hayat sürenler de mevcut.

Üniversiteye imtihansız girip hakkımızı yiyorlar yaygarası var. Oysa yabancı öğrencilerin girdiği YÖS sınavıyla ve -Türklerin değil- yabancı öğrencilerin kontenjanından üniversiteye giriyorlar. Tam rakamı da vereyim: 2021-2022 döneminde Türkiye üniversitelerinde okuyan 260 bini yabancı toplam 8,3 milyon öğrenciden sadece 53 bini, yani oransal olarak binde 6’sı Suriyeliydi. Yabancı öğrenci sayıldıkları için yüksek harçlar ödemek zorunda olduklarından son yıllarda üniversite hayali suya düşen birçok genç var.

Vatandaşlık üzerinden fırtınalar kopuyor. Oysa “geçici misafir” statüsündeki Suriyelilerin vatandaşlık elde etme hakkı yok. Devlet yaptıklarıyla ülkemize faydası dokunacaklara ve bir de Türkmenlere davet usulüyle vatandaşlık veriyor. 11 yılda vatandaşlık elde eden Suriyeli sayısı 220 bin, yani bütün Suriyelilerin sadece yüzde 6’sı. 

Suriyeliler için rejim güçleri tarafından çıkan af kararları neticesinde ülkenize dönün çağrısı yapıldı. Bu çağrıdaki asıl amaç neydi? Giden Suriyeliler oldu mu?

Rejim 2011’den beri her sene bir veya birkaç af çıkartıyor zaten. Suriyelilerden aflara itibar edenler çok az. 2022’deki af kararının akabinde Suriye’nin kuzeyine gerçekleştirdiğim ziyarette bana şöyle dediler: “Bugüne kadar kaçıncı defa af çıktı, ama hepsi de koskoca bir yalandı. Rejimin geçmiş sicilini bildiğimizden burada kimse o af yalanını yutmaz.” “Geçmişte ilan edilen çatışmasızlık bölgelerinde (Dera’da, Guta’da vs.) rejimle anlaşıp boyun eğenler, yani ‘affedilenler’, sonradan ya hapsedildi ya da katledildi. Bir daha buna inanacak değiliz.”

Rejim sanki savaş bitmiş, halkıyla barışmış ve her şey normalleşmiş havası vererek uluslararası tecridi ve ekonomiyi felç eden yaptırımları kırmaya, kendine meşruiyet alanı açmaya çalışıyor. Geçmişte af vesilesiyle ülkeye dönenlerden veya hapisten çıkartılanlardan tekrar hapse atılanların veya kayıp olanlar var.

Öte yandan Suriye ekonomisi 2020’den beri çökük. Başkent Şam’da dahi -zenginlerin mahalleleri hariç- doğru düzgün elektrik, su, tüp, benzin ve yakacak yok. Suriye’de halkın yüzde 90’dan fazlası fakirlik, yarısı da açlık sınırı altında yaşıyor. Memur maaşı 20-25 dolar arasında; bu parayla aile geçindirmek imkânsız. İnsanlar yurtdışındaki akrabalarının yolladığı paralarla ayaktalar. Fakirlik yüzünden her türlü suç artmış durumda. Sokaklar dilenen dul ve yetimlerle dolu. Savaşta rejime sonuna kadar bağlı kalanlar bile artık yurtdışına çıkış yolu ararken af çıktı diye Suriyeliler döner mi?

Bu arada rejim ülke topraklarının üçte ikisine hâkim; ama nüfusun sadece üçte biri rejim bölgesinde yaşıyor. Bunların çoğu da kadınlar, çocuklar ve yaşlılar. İnsanlar dönmüyor, rejimin geri aldığı bölgeler boş. Çünkü güvenlik yok, çeteler cirit atıyor, rejim bombardımanında yıkılan binalar ve altyapı yeniden inşa edilmedi; birçok insanın geri döndüğünde başını sokabileceği bir evi, çocuğunu yollayacağı bir okul, hastalandığında gideceği bir hastane artık yok.

Rejimin geçmişte sokağa dökülmüş gençlerden intikam alma arzusu da zerrece dinmiş değil. Suriyeliler döndüklerinde başlarına ne geleceğini çok iyi biliyorlar. 

“İslam coğrafyasında gerçekten değişim-dönüşümü sağlayacak aktörler bireylerdir.” diye bir ifadeniz var. Bu düşüncenizi biraz açar mısınız? Zira İslam’da değişim-dönüşüm toplumsal bir zemin üzerinden dile getirilir genelde.

Aslında söylediğinizle fazla çelişmiyorum. Toplumu oluşturan da bireydir. Sizin işaret ettiğiniz zeminin temeline iniyorum.

Bu sözü, devlet mekanizmasına ve yönetici elite veya siyasi liderlere çok fazla anlam yüklediğimiz ve bir kahraman lider çıkacak sihirli değneğiyle her şeyi düzeltiverecek zannettiğimiz için söylüyorum. İlahi vahyin devleti veya toplumu değil, bireyi hedef alması bana çok anlamlı gelir. Tek tek bireyi yeniden inşa etmeden ve nitelikli bir hale getirip güçlendirmeden toplumda ve devlette hakiki bir değişim-dönüşümü sağlayamazsınız. Ben aşağıdan yukarı değişime inanlardanım, yukarıdan aşağıya değil.

İşin diğer bir boyutu, uzun süren savaşlarda nitelikli bireyler ya ülkelerini terk ederler ya hayatlarını kaybederler. Geride kalan gençler savaş yüzünden eğitim bile göremez ama eline silah alarak milisleşir ve zamanla silahın gücüyle yönetim kademelerine yükselirler. Sonuç tam bir felaket olur. Savaş bölgelerinde barış döneminde işte bunun sıkıntıları yaşanıyor. O yüzden diyorum ki tek tek bireyleri eğitmek ve güçlendirmek hayati bir mesele.

Yaşananların ardından sizin dikkatinizi çeken yeniden hayata tutunan, azmi ve umudu içerisinde barındıran bir hikâye oldu mu?

Birçok hikâye var.

2013’te ailesiyle Kayseri’ye sığınan bir genç kız, okula giden Türk çocukları gördüğünde hep ağladığını, komşuları sayesinde okula kabul edildiğini, tek bir kelime Türkçe bilmeden başladığı eğitim hayatında hem ortaokulu hem de liseyi birincilikle bitirdiğini anlatmıştı; şu an tıp fakültesinde.

Geçen sene İnönü Üniversitesi’nden yabancı öğrenci kategorisinde birincilikle mezun olan bir genç kız, 2015’te Türkiye’ye geldikten sonra hayata nasıl sıfırdan başladığını anlatmıştı. Dershanede, fırında, kafede düşük yevmiyelere çalışıp üniversite harcını biriktirmiş. Beyaz eşyası olmadığından bütün çamaşırını ve bulaşığını hep elinde yıkamış, kışın soğuktan donduğu olmuş. Bu şartlar altında tarih okuyup derece yapmıştı.

Kilis’e her gidişimde ziyaret ettiğim, şu an lisede okuyan bir genç var. Evleri bombalanıp üzerlerine yıkıldığı için bir bacağı kesik. Koltuk değnekli. Hem hafızlık yapıyor hem okuyor ve takdirle sınıfını geçiyor. 

Yakın zamanda bir kitabınız çıkacak, bize onunla ilgili ipuçları verebilir misiniz? Okuru nasıl bir kitap bekliyor?

Suriye ve Suriyelileri konu alan iki kitabım çıkacak. Algılar ile Gerçekler Arasında Suriye ve Suriyeliler başlıklı kitabımda konuları -yıllardır yaptığım saha araştırmalarına dayanarak- ben anlatıyorum. Henüz başlığını koymadığım, kapsamlı röportajlardan oluşan diğerinde ise hemen her meslekten, ideolojiden, etnik-dini gruptan, vilayetten ve yaştan otuz küsur Suriyeli ve Filistinli Suriyeliye devrim/isyan sürecinde, savaşta ve göçle birlikte neler yaşadıklarını, neler hissettiklerini ve ülkelerinin bugünü ve geleceği hakkında neler düşündüklerini anlattırıyorum. Birbirini tamamlayıcı mahiyetteki bu iki kitap önemli bir boşluğu dolduracak.

 


20 Nisan 2010 Salı

BÜLENT YILDIRIM: "GAZZE'DE SİSTEMATİK BİR SOYKIRIM YAŞANIYOR"

Bülent Yıldırım ile söyleşi
Anlayış Dergisi, Sayı: 81, Şubat 2010, sf.64-68.
Konuşan: Z. Tuba Kor

27 Aralık 2008’de İsrail, Gazze’ye yönelik tarihinin en büyük katliamını başlattı. 22 gün boyunca bölgeye yağdırdığı bir milyon kilogram bombayla 1.400 Filistinliyi katletti, 5.500’ünü de yaraladı; Gazze’nin alt ve üst yapısını yerle bir etti. Hamas’ı iktidara taşıyan Filistinlileri cezalandırmak için 2006’dan bu yana uygulanan uluslararası ambargo devam ediyor, katliamın yaraları da sarılabilmiş değil. 1,5 milyon Gazzeli 365 kilometrekarelik küçücük bir toprak parçasında, İsrail’in (ve Mısır’ın) kuşatması altında hayatta kalma mücadelesi veriyor. İşte bu zulme sessiz kalmamak, ambargoyu kırmak ve Gazzelileri bir nebze olsun rahatlatmak için 6 Aralık’ta İngiltere’den yola çıkan “Filistin’e Yol Açık” yardım konvoyu, uzun ve meşakkatli bir yolculuğun ardından Gazze’ye ancak 6 Ocak 2010’da girebildi, Türk Dışişleri’nin diplomatik girişimleri sayesinde. Konvoyun organizatörü olan İngiliz Avam Kamarası üyesi George Galloway’in “Kesinlikle kahramanlardı… destekleri olmasa yardım götürmemiz mümkün olamazdı” dediği İHH İnsani Yardım Vakfı’nın genel başkanlığını yürüten ve konvoyun her aşamasında bizzat etkili olan Avukat Bülent Yıldırım ile bu konvoyun hikayesini, Mısır’ın engellemelerini, Gazzelilerin yaşadıklarını ve son dönemde faaliyetleriyle büyük ses getiren İHH’yı konuştuk.

Geçen sene Mart ve Temmuz aylarında George Galloway başkanlığında Gazze’ye iki yardım konvoyu gitmişti. İHH olarak siz de zaman zaman yardım götürüyorsunuz bölgeye. “Filistin’e Yol Açık” Konvoyu’nu öncekilerden farklı kılan nedir?
Öncelikle ambargo ile başlayalım. Gazze’ye yönelik ambargonun İslam tarihinde tek bir benzeri var; o da Mekkeli müşrikler tarafından Rasulullah (SAV)’e uygulanan. O dört yıl devam etmişti, Gazze’ye yönelik ambargo da dördüncü yılına girdi. Şu anda tamamen sistematik bir soykırım hadisesi yaşanıyor Gazze’de; fakat dünya buna adeta sessiz kalıyor. Gazze’deki çocukların %60’ı yetersiz beslenmekten dolayı sağlıklı değil. Yahudi tüccarlar Gazze’ye ticari mal sokuyorlar; ama yiyeceklerin kalorilerini sistematik bir şekilde düşürüyorlar. Bu da mevcut nesli, 15-20 sene içerisinde daha sağlıksız hale getirecek.
Savaş sırasında ciddi manada gündeme gelen Gazze’ye yönelik yardımlar, savaştan sonra ortaya çıkan engeller nedeniyle bölgeye ulaşmadı. Birçok kişi, STK ve hükümet Gazze’nin yanında yer aldı; ama tabir yerindeyse bunların hiçbiri karın doyurmadı. Bunun üzerine Gazze’de Ambargoyu Kaldırma Komisyonu oluşturuldu. Bu komisyon üç ayrı alanda çalışma yaptı. Bunlardan birisi de İngiltere’de George Galloway’in başlattığı özgürlük konvoyu. İlk konvoy, biz oradayken savaştan hemen sonra geldi; ama işin doğrusu Gazze’de bile pek ses getirmedi. İkincisi, Afrika üzerinden yola çıktı; ama 28 gün Refah Sınır Kapısı’nda bekletildi ve Mısır tıpkı bize yaptığı gibi taşlarla sopalarla saldırdı konvoya.

Mısır konvoyları engellemekle neyi hedefliyor?
Mısır’ın asıl hedefi, eziyet yaparak, korkutarak bu tip çalışmaların önü kesmek. Yaptığımız görüşmelerde bize açıkça “Akabe’den geçişinize izin verirsek, dünyanın her tarafından yeni konvoylar gelir ve bu da bizi rahatsız eder” dediler. Ancak bu tavrın 1,5 milyon Gazzeliyi ölüme mahkum ettiği açık. Mısır eğer dünyanın dört bir yanından gelecek konvoylara ve yardımlara kapılarını açıp geçişlerine izin verirse, Ortadoğu’nun lideri, yüzyılın kahramanı olabilir. Mısır kendi gücünün farkına varmayan ve kendi kendini yıpratan bir yönetim tarzıyla karşı karşıya.

“Filistin’e Yol Açık” Konvoyu’yla hedeflerinize ulaşabildiniz mi?
Daha önce Mısır “Yollar açık” demesine rağmen her defasında prosedürü uzatarak yardımların girişini engelledi. Getirilen üç-beş yardım da İsrail’in kontrolündeki kapıdan girdi. Mısır egemen bir ülke olmasına rağmen her şeyi İsrail’le ve İsrail’in istediği şekilde yapıyor. İşte biz bunun kırılması gerektiğine inanıyoruz. Bu ambargo bir şekilde ortadan kalkmalı; bu, yüzyılın ayıbı diye düşünüyoruz… Hedefimiz, bu üçüncü konvoyu biraz daha dünya kamuoyuna duyurmaktı. Canlı yayın aracı götürerek her safhada yaşadığımız olumsuzlukları ve güzel şeyleri duyurmaya gayret ettik. Birincisi, Türkiye’de bizim de katılmamızla birlikte, üçüncü konvoy diğer ikisinden çok daha fazla ses getirdi ve ambargonun delinebileceğini ortaya çıkardı. İkincisi, İsrail’in tek başına bu ambargoyu uygulamadığını; Ortadoğu’dan bazı ülkelerin doğrudan, bazılarının da dolaylı olarak ambargoya destek verdiğini görmüş olduk. Üçüncüsü, ambargoya destek veren ülkelerin halklarının buna taraftar olmadığını ve önümüzdeki günlerde yönetimlerini zorlayacağını fark ettik. Dördüncüsü, adalet ve vicdan ekseninde, özelde Türkiye’deki bütün kesimler birleşti; genelde de dünyada birçok STK, siyasetçi ve aydın konvoya destek verdi.

Konvoy normalde saldırının başlangıç tarihinin yıldönümü 27 Aralık’ta Gazze’de olmak istiyordu; ama Mısır’ın engellemeleri nedeniyle 5 Ocak’a kadar bölgeye giremedi. Mısır’da neler yaşadınız?
Biz Aralık’ın 27’sinde Gazze’de olmayı istedik ama olunmayacağını çok iyi biliyorduk. Onun için daha baştan “Hedef ayın 27’si; ama eğer bizi içeri almazlarsa, gerekirse günlerce sahilde, açık alanda yatarız” demiştik. Birbirlerinden çok farklı yüzlerce aktivist, dünyanın çeşitli yerlerinden Mısır’a, Kahire’ye geldiler. Buradan Ariş’e, oradan da Refah’a ulaşıp Gazze’ye gireceklerdi. Hedef, Türkiye’deki başörtüsü eyleminde olduğu gibi, el ele tutuşup Gazze’nin sahil şeridini bir baştan bir başa eylem bölgesi haline getirmek ve dünyanın dikkatini buraya çekmekti. Fakat Mısır çok akıllıca bir taktikle “grev kırıcılığı” yaptı; aralarında bazı Türklerin de bulunduğu 100 eylemciye izin verdi. Ne yazık ki bu taktiği algılayamayıp içeri girdiler. Bunun üzerine konvoy içinde ciddi problemler yaşandı. Geçen Mart’tan beri hazırlıkları yapılan böyle bir eylemin bu şekilde hedefine ulaşamaması bizi üzdü.
Aslında aynı taktiği bize de uygulamak istediler. “Yabancılar provokasyon yapıyorlar, bizim Türklerle problemimiz yok, yabancılardan ayrılıp sadece Türkler içeri girsin” gibi şeyler söylediler bize. Yabancılara da, özellikle İngilizlere “Sizin bu yaptığınız Ortadoğu’da Türkiye’nin Mısır’ın önüne geçmesine yarıyor, onun için siz onlardan ayrılın” dediler. Fakat her iki grup da birbirinden bilgileri saklamadığı için oyuna gelmedi, direndi. Mesela Suriye/Lazkiye’den dört uçakla arkadaşlarımızın hepsini Mısır/Ariş’e taşıdık. İlk heyette biz gitmiştik ve bize “Hiçbir arama olmadan siz çok kolay geçebilirsiniz” dediler. Tam 9,5 saat direndik orada. Biz eğer geçseydik, diğerlerine izin verilmeyecekti ki bu sonradan ortaya çıktı. Kısaca, aktivistlerin aralarındaki birlikteliği bozmayı hedeflediler. Ama konvoy soğukkanlı davranarak oyuna gelmedi.
Mısır’ın bir diğer taktiği de şu oldu: “Yardım malzemelerinizi Ariş Limanı’na getirin, orada Mısır Kızılayı’na teslim edin ve onlar içeriye soksun” dediler. Biz aslında bunu reddetmedik. Ama geçmişte bu usulü uyguladığımız her defasında yardım malzemeleri kadar da gümrükte bekleme ücreti verdik. Çünkü Mısır Kızılayı, yardım malzemelerini 3-3,5 ayda anca teslim alıyor, sonra bunu Gazze’ye sokabilmek için 7-8 ay İsrail’le görüşmelerini yapıyor ama sonunda “Bu iş olmuyor” diyor; zaman uzayınca mecburen yardım malzemelerinizi alıp dönüyorsunuz. İşte Mısır dünyaya kendini haklı çıkarmak için bu yolu gösterdi; fakat bu, doğru bir yol değildi. 18 yıldır faaliyet gösteren ve 120 ülkeyle çalışan uluslararası bir yardım kuruluşu olarak yardım faaliyetlerinin nasıl yapılması gerektiğini gayet iyi biliyoruz. Bu nedenle biz tekrar görüştük Mısırlı yetkililerle. Bütün güzergahımızı biliyorlardı.

İngiltere’den yola çıkan konvoy Türkiye’den Suriye’ye, oradan da Ürdün’ün Akabe Limanı’na gitti; ancak Mısır’ın itirazı üzerine Suriye’ye geri dönüp Lazkiye üzerinden deniz ve hava yoluyla Mısır’a geçebildi.Mısır “Biz daha baştan güzergahı Galloway’e söyledik, Akabe’den geçilmeyeceğini bildirdik ama buna karşı çıktılar” gibi bir propaganda yaptı.
Evet, söylendi ama 21 Aralık’ta. Galloway, ben ve konsolosluk oturup konuştuk ve Galloway Mısır’ın teklifini kabul etmedi. Çünkü “Tamam Lazkiye Limanı’na gidelim, o zaman Ariş’ten siz bizim malzemelerimizin hepsini içeri alacak mısınız?” diye sordu; “Hayır” dediler. “Birincisi, İsrail’den izin almanız gerekir; İsrail’le güvenlik anlaşmamız var. İkincisi, bütün malzemeleri BM’ye bağlı UNRWA teşkilatına vereceksiniz.” dediler. Ancak UNRWA sadece Filistinli mültecilere çalışıyor. Bunlar kabul edilmediği için Ürdün’ün Akabe Limanı’na gidildi. Akabe’de yapılan görüşmelerde bir yazılı metin üzerinde anlaştık. Mısırlılar kendileri, “İstediklerinizi kabul ediyoruz, Lazkiye’ye dönün, Ariş Limanı’na gelin” diye davet ettiler bizi. Dedik ki “Bakın 1.000 kilometre geri gideceğiz. Aramızda yaşlılar, araba kullanan 78-80 yaşında hanımefendiler var. Yolda kaza olur, Allah korusun. Ayrıca Lazkiye’ye gidince, İsrail’in tehdidi olduğu için gemi bulmakta zorlanacağız. Sonra gemilerle insan taşınamayacağı için uçaklar kiralayacağız...” Nitekim öyle de oldu. Tam 5.000 kilometreden fazla arabalarla yol gittik, daha sonra araçlar için gemi tuttuk, İsrail tehdit etti, yolcular için dört sefer uçak kiraladık ve sonuçta Ariş Limanı’na ulaştık. Konsolos bize “Gittiğinizde misafirperverliğimizi göreceksiniz” demişti…

Aslında gördünüz bir bakıma!…
Misafirperverliği gördük tabii. Ama bunların hiçbiri bizim İsrail’e olan karşıtlığımızı Mısır’a çevirmeye sebep değil. Yine de “Düşmanın taşı gelsin bağrımı delsin, dost elinden gelen gül göğsümde al kan olur.” Mısır’ı dost olarak görmek istiyoruz. Nitekim yeni konvoylar yapacağız...

Mısır Dışişleri Bakanı Ahmed Ebu’l-Geyt yardım konvoylarının ülkeleri üzerinden geçişine bir daha izin vermeyeceklerini söyledi ama.
Alacak, eğer insanlığı önemsiyorsa almak zorunda. Almadığı takdirde, -biz bir STK’yız, hiçbir hükümet ve hiçbir siyasi partiye bağlı değiliz- bu konuyu bütün dünyaya duyururuz, mücadelemizi yaparız. Bu ambargo kalkana kadar denizden, karadan, hatta gerekirse havadan yardımlarımızı ulaştıracağız ve sonunda bu ambargo kalkacak. Buna hiçbir ülke, hiçbir devlet, hiçbir ordu engel olamaz.

Siz Ariş’te beklerken taşlar atıldı, yaralananlar oldu; yine Gazzeliler ile Mısır askerleri çatıştı ve bir asker öldü. Bu olayların konvoyun amacını gölgelediği, bir insani yardım konvoyunun siyasi meselelere girmemesi gerektiği yönünde eleştiriler geldi. Bu eleştiriler hakkında ne düşünüyorsunuz?
Bu eleştirileri sadece iki kişi dillendirdi ve bunlardan biri diğerinin yazısına atıfta bulundu. İkisi de çok sevdiğimiz, değerli aydınlarımız; ama bence Mısır’ı tanımadıkları, Gazze konusunu da çok irdelemedikleri ortaya çıktı… İnsani yardım kuruluşu olarak biz oraya topla tüfekle gitmedik. 350 kişiyle koskoca Mısır ordusuna savaş açacak da değildik. Aramızda 100’ün üzerinde kadın ve yaşlı vardı. Orada bir insani yardım kuruluşunun yapması gereken müzakereler, anlaşmalar yapıldı. Yanımızda siyasetçiler de vardı. Birdenbire taşlamaya başladılar ve biz kendimizi olayların içerisinde bulduk. Ne olayı siyasallaştırmak ne de kavga boyutuna çekmek gibi bir hedefimiz oldu. Biz yaralılara, ilacı olmayan çocuklara yardımın Mısır topraklarından gitmesi gerektiğini dünyaya duyurmak istedik ve bunda da başarılı olduk. Zannediyorum, bu süreçler çok iyi bilinmediğinden, Mısır’ın resmî söylemlerine göre yapılan tespitler, dışarıdan bakılınca doğru olarak algılanabiliyor.

Gerek Mısır’ın Türkiye Büyükelçisi gerekse Filistin lideri Mahmud Abbas, “Yardımları biz gönderiyoruz; ama Hamas hükümeti kendi siyasi çıkarları için bunu engelliyor” mealinde açıklamalarda bulundular.
Savaş sırasında ve sonrasında ben Gazze’deydim. Doğrudan Mahmud Abbas’a bağlı olan Filistin Kızılayı, hem Batı Şeria hem Gazze’de çalışıyordu, Gazze’deki yönetimle de irtibat içindeydi. Filistin Kızılayı gelen malzemeleri içeri sokabiliyor; ama bu malzemeleri nereden alıyor? İsrail’den. Bu malzemeler ya geciktiriliyor ve bu nedenle son kullanma tarihleri geçiyor ya da bir kısmına el konuluyor. Onun için Gazze’ye çok sağlıklı malzemeler giremiyor. Filistin Kızılayı’na verilen her malzeme zaten dağıtılıyor; ama bu malzemenin doğru dürüst geldiğini kimse iddia edemez.

Mısır, zannedersem sadece ilaçların ve tıbbi malzemelerin girişine izin verdi, çocuk mamalarını dahi acil yardım kapsamında görmeyerek geri çevirdi. Gazze’ye neler götürdünüz, neler yasak kapsamındaydı?
Aslında Mısır, sadece tıbbi malzemelerin bir kısmının, ambulansların ve listelerinde yer alan belirli ilaçların Refah Sınır Kapısı’ndan Gazze’ye girişine izin veriyor; diğerlerini tamamen İsrail’in kontrolündeki kapıya yönlendiriyor. Ama biz İsrail’e güvenmiyoruz. Organ çaldıkları basına yansıyan, hakkında böyle bir kanaat oluşan İsrail’e nasıl güvenebilirsiniz ki? Zaten İsrail gelen yardımları da çok uzun süre bekletiyor sınır kapısında… Biz götürdüğümüz bebek mamalarını içeriye soktuk; ama çok zorlandık. Normalde bebek maması ilaç kapsamında olmadığı için İsrail’in kontrolündeki kapıya gitmesi gerekiyor.

Araçların yaklaşık 50 tanesini Gazze’ye sokamadınız…
43 tane binek arabasının girişine izin vermediler. Taşlama hadisesi de bunun müzakereleri esnasında gerçekleşti. Bu arabaların hikayesi çok ilginç. Amerikalılar geçen sene Gazze’ye yardım götürmek için ellerinde bir miktar parayla Mısır’a gelmişler. Mısırlı yetkililer bunlara, şuradan şu arabaları alabilirsiniz demiş. Bu arabaları almışlar; fakat Mısır, daha sonra binek arabaları oldukları gerekçesiyle, Ariş Limanı’ndan içeriye sokmamış… Aradan bir sene geçti, bu konvoy oluşunca bize başvurdular. Limandaki bu arabaları alıp bizim konvoya katıp içeri girmeyi düşünüyorduk. Ama Mısırlı yetkililer, “Bunları buradan Mısır’a sokamayız. Başka bir ülkeye gidip plakaları değişecek ve öyle gelecek.” dediler. Ariş’ten gemi tutup arabaları Mersin’e getirdik. 500.000 dolar teminat vererek Mersin’de geçici plakalar yaptırdık. Fakat belki konvoya yetişemezler diye Mısırlı yetkililere ilk verdiğimiz listede bu arabalar yoktu. Mısırlılar da Türkiye’de bu araçlar için teminat yatırılıp geçici plaka alınması en az üç-dört gün sürer diye hesaplıyorlardı. Biz bunu bir günde yapınca, hemen ikinci listeyi götürdük. Akabe’den Lazkiye’ye yeni gelmiştik; “Arabalar Lazkiye’ye yetişiyor” dedik. Bize “Tamam” dediler. Bunun üzerine Mersin’den arabaları Lazkiye’ye getirdik ve iki konvoyu birleştirip tekrar gemiye bindirdik, Ariş’e geri getirdik. Ariş’e varınca bu sefer de “Bunlar İsrail’in kontrolündeki kapıdan geçecek” dediler. İsrail’in kontrolündeki bir kapıdan geçecek bu arabaların içerisine ne yerleştirilecek? Bu arabaları kullanacak Gazzeliler yarın öbür gün İsrail bombalarıyla vurulursa, bunun vicdan azabını nasıl çekeceğiz? Bu nedenlerle 43 arabayı geri alıp Suriye, Lübnan ve Ürdün’deki Filistin mülteci kamplarına dağıtmak üzere tekrar gemiyle Lazkiye’ye getirdik. Yani bu arabalar üç kere deniz yolu gördü.

Bir de Mısır konvoydan yedi kişiyi tutuklamaya çalıştı. Bunların da ilginç hikayeleri var.
Tabii oradaki bazı Mısır polislerinin yargılanması lazım. Bu çocuklara işkence yaptılar. Kendileri taş atıp provoke ettiler ki bunların hepsinin kayıtları var bizde; ondan sonra da bu çocukları tutuklama kararı çıkarttılar. Biz de “O zaman hep beraber burada kalır, direniriz” deyince sonunda hepsini bırakmak zorunda kaldılar. Birlikte geri döndük. Ancak biz Mısır’la ikinci bir konvoy için anlaşma yaptığımızdan dolayı bu insan hakları ihlallerini çok fazla gündeme getirmek istemiyoruz. Çünkü Mısır’ın da kendisini bu konuda gözden geçireceğine inanıyoruz. Bu konular çok gündeme gelince, toplumlar İsrail’den ziyade Mısır’a yüklenir ki bu da bizim istediğimiz bir şey değil. Umarım Mısır, yeni konvoyu taşlarla değil, çiçeklerle karşılar ve dünya üzerindeki imajını da tazeler.

Buradan sözü Gazze’ye getirelim. Gazze’ye girdiğinizde karşılaştığınız manzara neydi? Bir senedir İsrail saldırılarının yaraları sarılamadı; üstelik 2006’dan beri de bir ambargo var. Gazzeliler nasıl yaşıyor?
Gazzelileri İstanbul’da yaşadığımız duygularla algılamak çok zor. Gazze’de birkaç gün kalan insan, burada her şeyin çok farklı bir şekilde algılandığını hisseder. Gazzelilerin bir kere özgüvenleri yerinde. Yokluğa sabretmeyi biliyorlar. Direniş kültürleri çok iyi. Konvoyu karşılamaya gelen, ancak Mısır askerinin kurşunuyla belden aşağısı felç kalan 17 yaşında bir çocuk vardı. Hastaneye ziyaretine gittik; çocuk bizi görünce, “Siz gelebildiniz ya” dedi. Ailesi onu hastanede bırakmış, memleketine dönmüş; çünkü zaten aile içerisinde birçok şehitleri var. Yani her şey çok sıradan orada. Oradaki insanlar düğünü de şahadeti de bayram biliyorlar; hepsi bir onlar için. Bu dünya ile öbür dünya arasında sadece bir eşik olduğunu yakinen kabul etmişler. Gazze’de 6.500 tane yatakta olması gereken hasta var; ama hastanelerdeki yatak sayısı 2.000. Bunun yanında beslenme yetersizliği var. Gıda maddeleri karaborsada. Tüneller de kapatılınca her şey Yahudi tüccarların eliyle girecek içeriye. Kısaca Gazze’nin durumu bu… Ama yer gök sevinçti bizi görünce. Zaten konvoy Gazzelilerin talebi üzerine oldu; bunu ne bir siyasetçi ne de bir yardım kuruluşu yaptı. Gazzeliler ölüyor. Gazzeliler yavaş yavaş yok oluyor. Onlar bu sene içinde İsrail’in bir kez daha saldıracağını biliyorlar. Çünkü onlar Yahudileri, Siyonizm’i bizden çok daha iyi tanıyorlar. Biz coğrafi olarak da, kültürel olarak da onlardan uzağız; İsrail’in ne yapacağını bilmiyoruz. Ama Filistinliler onlarla iç içe; 90 yıldır işgal altında ve dünya siyasetini de bizden daha iyi biliyorlar.

El-Fetih ile Hamas arasında çok ciddi bir ayrışma var. Bir uzlaşma olmadan, bu ambargonun veya dramın hafifleyebilmesi mümkün mü?
Geçen sene İsrail’in saldırıları sırasında Refah Sınır Kapısı’ndan geçtik ve yakınımıza bir bomba düştü. 10 tane çocuğu olan bir arkadaş şehit oldu. Eşi bizi görünce “Hamas ile el-Fetih birleşseydi, İsrail bize bunu yapabilir miydi?” dedi… Hamas ile el-Fetih arasındaki barış görüşmelerinin devam etmesi ve mutlaka bir sonuca erişmesi gerekiyor. Ama şunu da unutmamak lazım: Bugün Gazze’ye yönelik bu ambargonun temel sebebi, Hamas’ın 2006’daki seçimlerde yüksek bir oy oranıyla iktidara gelmesi. Hem Filistin’in içerisinde hem Mısır’da hem de dünyada Hamas’ı bitirmek isteyen bir anlayış var. Ama anne-baba Hamas’a oy verdi diye yeni doğan çocukların dahi ambargoyla karşılaşması büyük haksızlık. Filistin yöneticileri ve Mısır, yeni doğan çocukları da mahkum ettiklerini bilmeli ve bir an önce bu anlayıştan vazgeçmeliler. Buradaki asıl problem, Mısır’ın Hamas’a bakışı. Eğer Mısır ve Abbas yönetimi, Filistin’in bütünlüğünü düşünüyorsa, Hamas’a ambargo uygulayarak değil onu özgürleştirerek, aynı masaya oturmak suretiyle bu birliği sağlayabilirler. Çünkü ambargo, sağlık açısından zarar verse de, direnişi ciddi bir şekilde güçlendiriyor.

Buradan İHH’ya geçelim. Bir insani yardım kuruluşundan çok daha ötesiniz. Faaliyet alanınız çok geniş. Mesela İsrail hapishanelerindeki Filistinli milletvekillerinin eşlerini, Irak hapishanelerinde işkence görenleri, Doğu Türkistanlıları getiriyor, dünyanın dört bir yanında yaşanan insan hakları ihlallerini kamuoyunun gündemine taşıyorsunuz.
Biz vakıf olarak, insan hak ve hürriyetleri ile insani yardım ayağını bir arada götürüyoruz. Çünkü bir bölgeye sadece insani yardım olarak ulaşmanın o toplumdaki çatışmaları ortadan kaldıracağına inanmıyoruz. Siyasi meselelerden kaynaklanan ciddi problemler var. Adam gelip saldırıyor ve diyor ki “Ben burayı işgal ettim; siz de vicdanlarınızı biraz rahatlatabilmek için benim vurduğum bu bölgedeki insanların karınlarını doyurun. Hem ben masraftan kurtulayım hem de bu şekilde sempati kazanayım.” İşte bu oyuna, uluslararası işgalcilerin bir parçası haline gelmemek lazım. Sadece insanların karnını doyurmak, saldırgan güçlere “Biz sizin aç değil, tok insan öldürmenizi istiyoruz” demek anlamına gelir. Yardım kuruluşları kendilerini kandırmasınlar, herhangi bir kriz bölgesinde, oradakilerin en fazla %10-15’ine ulaşabilirler; ama savaştan, doğal afetten veya sömürüden etkilenen koskoca bir kitle var. Bunlarla nasıl mücadele edeceksiniz? Mesela Doğu Türkistan meselesini nasıl masaya yatıracaksınız? Doğu Türkistan’daki insanların neler çektiğini bilemiyoruz ki, uluslararası gözlemcilere kapalı o bölge. Onun için mesela biz önümüzdeki aylarda Doğu Türkistan sempozyumu yapacağız. İnsani yardım kuruluşlarının bu yönüyle de ele alınması gerektiği, artık büyük STK’lar tarafından tartışılmaya ve kabul edilmeye başlandı.

Özellikle son senelerde Türk dış politikasında ikincil derecede aktörlerden biri haline geldiniz. Faaliyet gösterdiğiniz bölgelerde Türkiye’ye sempati ve güven duyulmasında büyük bir katkınız olduğunu düşünüyorum. Buna katılıyor musunuz? Bir de Türkiye’nin son yıllarda izlediği dış politika faaliyetlerinizi kolaylaştırıyor mu?
18 yıldır yaptığımız çalışmaların bölgedeki meyvelerini aldığımızı zannediyorum; bu çalışmalar gözlerin ve hislerin Türkiye’ye yönelmesine sebep oldu. Türk dış politikasında bir dönem sadece etnik yapıya dayalı bir çalışma vardı; bugün ise çok unsurlu çalışmalar söz konusu ve bunda bizim büyük katkımız olduğunu herkes söylüyor. Batı’da da Türkiye’de de bu konuyla ilgili üniversitelerde çalışmalar yapılıyor. Ayrıca tabii son dönemde Türk dış politikasının bizim çalışmalarımıza çok faydası olduğu da aşikâr. Çünkü birçok konuda paralel düşünüyoruz ve aynı şeyleri yapıyoruz. Arazide birlikte hareket ettiğimiz çok noktalar var. Yarı resmî veya resmî kuruluşlar birçok dengeyi gözetmek zorundayken, STK’lar hızlı hareket edebiliyorlar. Mesela biz Haiti’ye çok hızlı ulaşabildik. Çünkü Amerika’da ve Dominik Cumhuriyeti’nde arkadaşlarımız var. Hemen oradan malzemeleri alıp deprem bölgesine ulaşabiliyorlar veya yağmacıların olduğu yere girebiliyorlar. Ama resmî kuruluşlar, Haiti’deki resmî birimlerle irtibat kurmak ve güvenlik sorununun aşılmasını beklemek mecburiyetinde. Kısaca şunu belirteyim, STK’lar ne kadar aktif olursa, o STK’ların merkezlerinin bulunduğu ülkeler de dünyada o kadar güçlü hale gelir.

18 yıllık tecrübelerinizden hareketle sormak istiyorum: Sizce dünyada yaşanan problemlerin temel kaynağı nedir? Bunların çözümü için neler yapılmalı?
Bizim de geçmişten beri birçok seyyahın da, özellikle İslam dünyasında ve sömürgeleştirilen toplumlarda tespit ettiği üç temel problem var ki Said-i Nursi Hazretleri de bunu söylüyor: Cehalet, fakirlik ve aradaki ihtilaflar. Eğer siz cehaleti ortadan kaldırıp eğitime ağırlık verirseniz, diğer ikisi kendiliğinden ortadan kalkar.

Peki, bahsettiğiniz konularda siz neler yapıyorsunuz? Faaliyetlerinizden de bahsedebilir misiniz?
Birçok bölgede hastaneler, okullar, su kuyuları açıyoruz. İnsani ihtiyaçları karşılamaya çalışıyoruz. Ayrıca yetimlere önem veriyoruz. Haiti’de de şu anda 700 tane yetimin bakımını üstlendik ve bunun sayısını gittikçe artıracağız. Bunların dışında bizim için asıl önemli olan, problemlerin kaynağına inebilmek, ki indiğimizde önümüze hak ihlalleri geliyor. İHH’nın girdiği alan aslında burası. Sempozyumlar düzenleyerek Mescid-i Aksa’yı, Balkanlar’daki meseleleri vs. gündeme getiriyoruz. Faaliyet alanımız çok geniş olmakla birlikte, hepsi oldukça planlı ve sistematik bir şekilde ilerliyor. Zannediyorum 10 sene içerisinde, dünyanın pek çok ülkesinde eğitim müesseseleriyle beraber, özellikle cehaletle olan mücadelede ciddi bir yol almış olacağız.

MUHAMMED NUREDDİN: "OBAMA SADECE VAKİT KAZANMAYA ÇALIŞIYOR"

Muhammed Nureddin ile söyleşi
Anlayış Dergisi, Sayı: 72, Mayıs 2009, sf. 26-29.
Konuşan: Z. Tuba Kor

NOT: Her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.

Se­kiz yıl­lık Ge­or­ge W. Bush yö­ne­ti­mi, ar­dın­da çok kö­tü bir mi­ras bı­rak­tı. Ha­le­fi Ba­rack Oba­ma ise Ame­ri­kan baş­kan­la­rı­na ay­kı­rı bir pro­fi­li bu­lun­ma­sı­nın da et­ki­siy­le ki­mi ke­sim­ler için bü­yük bir umut kay­na­ğı ol­du. Ha­li­ha­zır­da Oba­ma’nın ge­rek Ame­ri­kan ge­rek­se Or­ta­do­ğu po­li­ti­ka­la­rın­da de­ği­şim bek­len­ti­si hâ­kim. Oba­ma ile bir­lik­te Ame­ri­kan yö­ne­ti­mi­nin Or­ta­do­ğu po­li­ti­ka­sın­da bir de­ği­şik­lik olup ol­ma­ya­ca­ğı­nı, önü­müz­de­ki dö­nem­de böl­ge­yi ne­le­rin bek­le­di­ği­ni, Tür­ki­ye’nin Or­ta­do­ğu’ya yö­ne­lik po­li­ti­ka­la­rı­nın ge­rek Arap halk­la­rı ge­rek­se yö­ne­tim­le­rin­de na­sıl bir yan­kı bul­du­ğu­nu ve Oba­ma’nın Tür­ki­ye zi­ya­re­ti­nin an­la­mı­nı; Bey­rut’ta gö­rüş­tü­ğü­müz, düşünce olarak direniş cephesine daha yakın duran Lüb­nan’ın ön­de ge­len ilim adam­la­rın­dan, Tür­ki­ye uz­ma­nı Mu­ham­med Nu­red­din’e sor­duk.
1954’te Lüb­nan’da do­ğan Prof. Mu­ham­med Nu­red­din, Lüb­nan Üni­ver­si­te­si’nde ta­rih, Türk di­li ve kül­tü­rü ders­le­ri ve­ri­yor. Ha­len Bey­rut Stra­te­jik Araş­tır­ma­lar Mer­ke­zi baş­kan­lı­ğı­nı yü­rü­ten Nu­red­din, Şu’un el-Aw­sat (Or­ta­do­ğu So­run­la­rı) ad­lı der­gi­nin de ge­nel ya­yın yö­net­me­ni. Ay­rı­ca es-Sa­fir (Lüb­nan), eş-Şark (Ka­tar), el-Ha­lij (BA­E) gi­bi ga­ze­te­ler­de Tür­ki­ye hak­kın­da ya­zı­la­rı ya­yın­la­nı­yor. Çağ­daş Türk ede­bi­ya­tı ve ta­ri­hi üze­ri­ne çe­şit­li ki­tap­la­rı bu­lu­nan ve ya­kın­da Fa­zıl Hüs­nü Dağ­lar­ca üze­ri­ne ye­ni bir ki­ta­bı da okur­la bu­lu­şa­cak olan Nu­red­din, Arap­ça, Fran­sız­ca, Bul­gar­ca, Rus­ça, Türk­çe ve Os­man­lı­ca bi­li­yor. Nu­red­din’in Tür­ki­ye hak­kın­da bir­çok ki­ta­bı bu­lu­nu­yor: De­ği­şen Za­man­da Tür­ki­ye: Kim­lik Kav­ga­sı ve Ter­cih­le­rin Mü­ca­de­le­si; Te­red­düt­lü Tür­ki­ye Cum­hu­ri­ye­ti: Din, Si­ya­set ve Dış İliş­ki­ler Üze­ri­ne Araş­tır­ma­lar; Şap­ka ve Sa­rık: Tür­ki­ye’de İs­lam­cı Ha­re­ket­ler; Ba­şör­tü­sü ve Nam­lu­lar: Tür­ki­ye’de Ke­ma­lizm ve Kim­lik Prob­lem­le­ri; Tür­ki­ye: Sis­tem ve Rol; Mo­dern Türk Ede­bi­ya­tı: Çiz­gi ve Ör­nek­ler; Bu Ölüm Bi­zim (şi­ir).

Se­kiz yıl­lık Ge­or­ge W. Bush yö­ne­ti­mi bo­yun­ca Or­ta­do­ğu’da iş­gal­ler, ça­tış­ma­lar ve sa­vaş­lar ya­şan­dı hep. Ye­ni baş­kan Ba­rack Oba­ma ile bir­lik­te Ame­ri­kan yö­ne­ti­mi­nin Or­ta­do­ğu po­li­ti­ka­sın­da her­han­gi bir de­ği­şik­lik bek­li­yor mu­su­nuz?
Ame­ri­ka’nın yer­le­şik bir dev­let po­li­ti­ka­sı var­dır. Son el­li yıl­lık sü­re­ce ba­kar­sak eğer, De­mok­rat­lar ve Cum­hu­ri­yet­çi­ler ara­sın­da bu an­lam­da pek de önem­li bir fark ol­ma­dı­ğı gö­rü­lür. Me­se­la Fi­lis­tin me­se­le­si­ni ele ala­lım; alt­mış yıl­dır Fi­lis­tin­li­le­rin hak­la­rı­nı ko­ru­mak üze­re zer­re ka­dar adım at­ma­dı­lar. Oba­ma’nın da bu ko­nu­da ye­ni bir po­li­ti­ka ge­liş­ti­re­ce­ği ka­na­atin­de de­ği­lim. Baş­kan­lık kol­tu­ğu­na otur­duk­tan he­men son­ra bir ko­nuş­ma yap­tı ve Fi­lis­tin için ye­ni hiç­bir şey söy­le­me­di. İkin­ci bir nok­ta, Bush’un tam ter­si­ne Oba­ma, Af­ga­nis­tan’da­ki sa­va­şı da­ha faz­la teş­vik edi­yor. Ame­ri­ka ha­li­ha­zır­da Irak’ta çık­maz­da; an­cak Oba­ma Af­ga­nis­tan’da ye­ni­den sa­va­şı tır­man­dır­mak is­ti­yor. Ay­rı­ca Pa­kis­tan’ı “dün­ya­nın en teh­li­ke­li ye­ri” ilan edi­yor. Üçün­cü nok­ta, İran’ın nük­le­er prog­ra­mı me­se­le­si. Oba­ma tıp­kı Bush gi­bi nük­le­er İran’ı Ame­ri­ka’nın mil­li gü­ven­li­ği­ne yö­ne­lik ola­ğa­nüs­tü bir teh­dit ola­rak gö­rü­yor. Bu se­bep­le ge­lir gel­mez İran’a am­bar­go­yu bir yıl da­ha uzat­tı. Şim­di­ye ka­dar Oba­ma’nın Or­ta­do­ğu’da­ki te­mel me­se­le­le­re iliş­kin po­li­ti­ka­la­rın­da ye­ni ve kök­lü bir de­ği­şim gö­ze çarp­mı­yor. Bel­ki tak­tik­ler de­ği­şir; ama stra­te­jik he­def­ler ay­nı ka­lır. Çün­kü Ame­ri­ka’da ge­lip ge­çen baş­kan­lar pek de be­lir­le­yi­ci de­ğil­dir; ku­rum­sal­laş­mış bir dış po­li­ti­ka, bir dev­let po­li­ti­ka­sı söz ko­nu­su­dur. Alt­mış yıl­dır Ame­ri­ka’nın Or­ta­do­ğu bağ­la­mın­da de­ğiş­me­yen en önem­li stra­te­jik he­def­le­ri, İs­ra­il’in gü­ven­li­ği­ni sa­vun­mak, Arap ve İs­lam ül­ke­le­ri­ni mez­he­bî ve ır­kî çiz­gi­de par­ça­la­mak, böl­ge­nin zen­gin­lik­le­ri­ne (özel­lik­le pet­ro­le) el koy­mak­tır. Tak­tik­ler de­ğiş­se bi­le bu amaç­la­ra ulaş­ma nok­ta­sın­da Cum­hu­ri­yet­çi ve De­mok­rat yö­ne­tim­ler ara­sın­da hiç­bir fark yok­tur.

Amaç­lar de­ğiş­mez ama araç­lar de­ği­şe­bi­lir de­di­niz. Önü­müz­de­ki dö­nem­de araç­lar ne şe­kil­de de­ği­şe­bi­lir?
11 Ey­lül sal­dı­rı­la­rı son­ra­sın­da bas­kı­cı bir üs­lu­bu ve gü­ce da­ya­lı po­li­ti­ka­yı be­nim­se­yen Bush ön­ce Af­ga­nis­tan’a, son­ra Irak’a kar­şı sa­vaş ilan et­ti. Irak iş­ga­li­nin he­men ar­dın­dan Su­ri­ye’yi teh­dit et­ti. Lüb­nan’da Su­ri­ye kar­şı­tı güç­le­ri des­tek­le­di; za­man za­man iç ça­tış­ma­ya va­ran ger­gin­lik­ler ya­şan­dı bu­ra­da. Yi­ne İs­ra­il’i ve sal­dı­rı­la­rı­nı des­tek­le­di, hem 2006’da Lüb­nan’a hem de 2008 so­nun­da Gaz­ze’ye kar­şı. Ama bü­tün bu bas­kı­la­rı­na, gü­cü son rad­de­si­ne ka­dar kul­lan­ma­sı­na rağ­men Ame­ri­ka amaç­la­rı­na ula­şa­ma­dı. Hal böy­le olun­ca Ame­ri­kan sis­te­mi­nin güç odak­la­rı (si­lah, fi­nans ve pet­rol lo­bi­le­ri ile di­ğer­le­ri), ye­ni ara­yış­lar içi­ne gir­di­ler. Bas­kı ve sa­vaş işe ya­ra­ma­yın­ca, üs­lu­bu de­ğiş­ti­re­rek di­ya­log yo­luy­la bu amaç­la­rı­na ula­şa­bi­le­cek­le­ri­ni dü­şün­dü­ler. Araç­lar­da­ki de­ği­şi­min ne­de­ni Ame­ri­kan po­li­ti­ka­sı­nın için­de bu­lun­du­ğu iş­te bu aç­maz. Bir di­ğer ne­den de kü­re­sel eko­no­mik kriz yü­zün­den ar­tık Ame­ri­ka’nın da­ha faz­la sa­vaş aç­ma­ya gü­cü­nün kal­ma­ma­sı. Hem bu aç­maz hem kü­re­sel fi­nan­sal kriz ne­de­niy­le bel­ki Ame­ri­ka ye­ni bir üs­lup kul­lan­ma­ya te­şeb­büs ede­cek. Ama ka­na­atim­ce ana he­def­ler de­ğiş­me­ye­cek.

2008 yı­lı­nın son­la­rın­da Baş­ba­kan­lık baş­da­nış­man­la­rın­dan Ah­met Da­vu­toğ­lu’nun, Was­hing­ton Post ga­ze­te­sin­den Da­vid Ig­na­ti­us’a bah­set­ti­ği do­mi­no te­ori­si hak­kın­da ne dü­şü­nü­yor­su­nuz? Bi­li­yor­su­nuz 2009 yı­lı bo­yun­ca Or­ta­do­ğu’da ar­dı ar­dı­na kri­tik ül­ke­ler­de se­çim­ler var ve bi­ri­nin so­nu­cu di­ğe­ri­ni de et­ki­le­ye­bi­lir, tıp­kı do­mi­no taş­la­rı gi­bi... 2008 yı­lı ba­rış ve ateş­kes gö­rüş­me­le­riy­le nis­pe­ten sa­kin geç­miş­ti; an­cak son gün­le­rin­de İs­ra­il Gaz­ze’ye çok bü­yük bir sal­dı­rı baş­lat­tı. Ar­dın­dan da İs­ra­il’de şid­det yan­lı­sı Ben­ya­min Ne­tan­ya­hu baş­ba­kan ol­du. Önü­müz­de­ki dö­nem­de Lüb­nan’da, İran’da ve Irak’ta se­çim­ler ola­cak. Böl­ge­de ne­ler ya­şa­na­bi­lir? Şid­det ar­tar mı?
Ön­ce­lik­le Ah­met Da­vu­toğ­lu’nun dü­şün­ce­le­ri­ni ve çiz­gi­si­ni tak­dir et­ti­ği­mi ve bü­yük oran­da des­tek­le­di­ği­mi be­lirt­mek is­te­rim. Özel­lik­le de çok bo­yut­lu dış po­li­ti­ka­sı­nı... An­cak do­mi­no te­ori­si ben­ce bi­raz tar­tış­ma­lı bir teo­ri. Baş­ka bir pen­ce­re­den de ba­ka­bi­li­riz Or­ta­do­ğu’da ya­şa­nan­la­ra. Ön­ce­lik­le Or­ta­do­ğu’da­ki ça­tış­ma iki pro­je ara­sın­da. Bi­rin­ci pro­je, ge­nel ola­rak Ame­ri­ka-İs­ra­il-Av­ru­pa pro­je­si ve bu pro­je­nin için­de ba­zı “mu­te­dil” Arap ül­ke­le­ri var; Mı­sır, Suu­di Ara­bis­tan, Ür­dün, Bir­le­şik Arap Emir­lik­le­ri gi­bi. Bu­na kar­şı di­ğer pro­je­nin için­de ise İran, Su­ri­ye, Hiz­bul­lah baş­ta ol­mak üze­re Lüb­nan­lı­la­rın bir kıs­mı ve Ha­mas var. Bu iki pro­je ara­sın­da­ki ça­tış­ma, son iki-üç yıl­da ben­ce bi­raz an­ti-Ame­ri­kan pro­je­nin le­hi­ne ne­ti­ce­ler ver­di. Ge­liş­me­le­re bak­tı­ğı­mız­da bu çok da­ha net gö­rü­lür: Ame­ri­ka Irak’ta çık­maz­da ve bu­nun da et­ki­siy­le İran’ı vur­mak­tan vaz­geç­ti. İs­ra­il hem Lüb­nan hem Gaz­ze’de ye­nil­gi­ye uğ­ra­dı. Lüb­nan’da mu­ha­le­fe­tin bas­kı­sı sa­ye­sin­de, bi­rin­ci pro­je ta­ra­fın­dan des­tek­le­nen ik­ti­dar grup­la­rı ge­ri adım at­mak zo­run­da kal­dı ve Ma­yıs 2008’de im­za­la­nan Do­ha An­laş­ma­sı’nın aka­bin­de mil­li bir­lik hü­kü­me­ti ku­rul­du. Su­ri­ye’ye kar­şı izo­las­yon si­ya­se­ti tut­ma­dı ve şim­di her­kes Şam’a ko­şu­yor. Yi­ne Ame­ri­ka, Af­ga­nis­tan’da da bü­yük bir çık­maz­da. Ben­ce bü­tün bun­lar Ame­ri­kan-İs­ra­il-“mu­te­dil” Arap ül­ke­le­ri­nin pro­je­si­nin çö­küş­te ol­du­ğu­nu ve an­ti-Ame­ri­kan pro­je­nin güç ka­zan­dı­ğı­nı gös­te­ri­yor. An­cak her iki pro­je­nin de des­tek­çi­si güç­ler ara­sın­da bü­yük bir de­ği­şik­lik ol­ma­dı­ğı­nı be­lirt­mek ge­re­kir.
Öte yan­dan Gaz­ze Sa­va­şı’nı İs­ra­il’de aşı­rı sağ­cı­la­rın ha­ne­si­ne ya­zıl­mış bir ka­zanç ola­rak gör­mü­yo­rum. Çün­kü İs­ra­il si­ya­se­tin­de sağ­cı, sol­cu, ra­di­kal vs. de­ni­len grup­lar ara­sın­da as­lın­da her­han­gi bir fark yok. Hep­si ra­di­kal, hep­si aşı­rı mil­li­yet­çi, hep­si din­ci… Bu­nun için se­çim­le­ri Li­kud li­de­ri Ben­ya­min Ne­tan­ya­hu ka­zan­mış, Ka­di­ma li­de­ri Tzi­pi Liv­ni ka­zan­mış, öne­mi yok. Eğer Tzi­pi Liv­ni mu­te­dil ise o za­man aşı­rı olan kim? Hem Ka­di­ma Par­ti­si’nin es­ki li­de­ri ve dö­ne­min baş­ba­ka­nı Ehud Ol­mert hem de ye­ni li­de­ri ve dö­ne­min dı­şiş­le­ri ba­ka­nı Tzi­pi Liv­ni’nin 2006 yı­lın­da Lüb­nan’da ne yap­tık­la­rı­na biz­zat şa­hit ol­duk. Gaz­ze’de de ke­za. Ya­ni en mu­te­dil, en gü­ver­cin de­ni­len po­li­ti­ka­cı­lar bi­le İs­ra­il’de en aşı­rı po­li­ti­ka­la­rı uy­gu­lu­yor.
Bu­nun için iki pro­je ara­sın­da bir ça­tış­ma var ve bu ça­tış­ma de­vam ede­cek. Üs­lup de­ği­şe­bi­lir. Me­se­la şim­di­ler­de Su­ri­ye ile an­laş­mak için te­şeb­büs­ler var. An­cak bu ça­ba­la­rın ama­cı ne? Su­ri­ye’yi İran’dan ayır­mak, ya­ni iyi ni­yet­li, an­laş­mak için yü­rü­tü­len ça­ba­lar de­ğil bun­lar. Onun için ça­tış­ma­nın ana hat­la­rı de­vam ede­cek. Çün­kü prob­lem­ler çok de­rin ve çok kar­ma­şık Or­ta­do­ğu’da, özel­lik­le de Fi­lis­tin me­se­le­sin­de.

Irak ve Af­ga­nis­tan’ın iş­ga­liy­le İran’ın en bü­yük iki düş­ma­nı olan Ta­li­ban ve Sad­dam re­jim­le­ri dev­ril­di. Ar­dın­dan Şi­i­le­rin yük­se­li­şe geç­ti­ği, Şii hi­la­li oluş­tu­ğu en­di­şe­si­ne ka­pı­lan Sün­ni ül­ke­ler bir ara­ya gel­di­ler. Ha­li­ha­zır­da böl­ge­de bir ku­tup­laş­ma var; ki­mi­ne gö­re Sün­ni-Şii ku­tup­laş­ma­sı, ki­mi­ne gö­re ise ılım­lı İs­lam-ra­di­kal İs­lam ku­tup­laş­ma­sı. İs­lam dün­ya­sın­da­ki bu ku­tup­laş­ma­nın so­nu ne­re­ye va­ra­cak?
Irak iş­ga­li­nin he­def­le­rin­den bi­ri­si hem Irak’ı böl­mek hem de Müs­lü­man­lar ara­sın­da fit­ne ya­rat­mak­tı. Ama bu sa­de­ce Irak coğ­raf­ya­sıy­la da sı­nır­lı de­ğil­di. Ame­ri­ka ve İs­ra­il bu­nu di­ğer ül­ke­le­re yay­ma­ya ça­lış­tı. Böl­ge­de­ki ça­tış­ma si­ya­si bir ça­tış­ma, mez­he­bî de­ğil. De­min de bah­set­ti­ğim iki si­ya­si pro­je­nin ça­tış­ma­sı. An­cak dış güç­le­re kar­şı hiç­bir di­renç gös­ter­me­yen ba­zı mu­te­dil Arap ül­ke­le­ri, ken­di za­af­la­rı se­be­biy­le bu ça­tış­ma­yı baş­ka yö­ne çe­vir­me­ye te­şeb­büs et­ti­ler. “Ça­tış­ma­nın özü mez­he­bî; İran böl­ge­yi İran­laş­tır­mak, Şi­i­leş­tir­mek is­ti­yor” de­di­ler. Hal­bu­ki İran böy­le bir şey is­te­ye­cek ol­sa bi­le, bu­nun ger­çek­leş­me­si müm­kün de­ğil. Üs­te­lik eğer ça­tış­ma id­di­a et­tik­le­ri gi­bi Şi­i­ler­le Sün­ni­ler ara­sın­da ise, o za­man “Şi­i” İran ile “Sün­ni” Ha­mas ara­sın­da­ki it­ti­fa­kı ya da “Sün­ni” Tür­ki­ye’nin “Şi­i” İran ve Su­ri­ye’de­ki “Ale­vi-Nu­say­ri” re­ji­mi ile iyi iliş­ki­le­ri­ni na­sıl izah ede­bi­li­riz?

İs­ra­il’in son Gaz­ze sal­dı­rı­la­rın­da Ha­mas bü­yük bir di­re­niş gös­ter­di ve aka­bin­de özel­lik­le Av­ru­pa ül­ke­le­ri Ha­mas’la gö­rüş­me ko­nu­su­na da­ha olum­lu bak­ma­ya baş­la­dı­lar. Yi­ne da­ha ön­ce Dev­let Baş­ka­nı Mah­mud Ab­bas ke­sin­lik­le Ha­mas’la ma­sa­ya otur­mam der­ken şu an­da uz­laş­ma sin­yal­le­ri ve­ri­yor. Bu ge­liş­me­le­ri na­sıl de­ğer­len­di­ri­yor­su­nuz?
Doğ­ru, ama Av­ru­pa’nın gi­ri­şim­le­ri­nin he­de­fi Or­ta­do­ğu’da­ki prob­le­min özü­ne ulaş­mak ve onu çöz­mek de­ğil. Çün­kü prob­le­min asıl kay­na­ğı İs­ra­il’in iş­ga­li. Şu an­da bu iş­ga­li bi­tir­mek­ten bah­se­den, bu ko­nu­yu tar­tı­şan Av­ru­pa­lı var mı? On­lar sü­rek­li prob­le­min di­ğer yön­le­riy­le, ta­li me­se­le­ler­le uğ­ra­şı­yor­lar. Do­la­yı­sıy­la Av­ru­pa’nın Ha­mas’a yö­ne­lik açı­lı­mı ben­ce sa­mi­mi de­ğil. Gaz­ze’ye sal­dı­ra­rak Ha­mas’ı ve di­re­ni­şi bi­tir­me he­de­fi­ne ula­şa­ma­yın­ca, bu kez üs­lu­bu de­ğiş­tir­di­ler. Ama amaç ay­nı. Çün­kü Ba­tı’nın, Av­ru­pa’nın asıl sı­na­vı, İs­ra­il’in iş­ga­li­ni so­na er­dir­me­k, baş­ka birşey de­ğil.

Ha­mas’ın ba­şa­rı­sı­nın ar­dın­dan Fi­lis­tin’de bun­dan son­ra ne ön­gö­rü­yor­su­nuz? Önü­müz­de­ki sü­reç­te den­ge­ler­de bir de­ği­şik­lik ola­bi­lir mi?
Ben o ka­dar iyim­ser de­ği­lim. Çün­kü Fi­lis­tin prob­le­mi­nin özü söy­le­di­ğim gi­bi İs­ra­il’in iş­ga­li. Fi­lis­tin­li­le­rin ve İs­ra­il­li­le­rin önün­de üç ana baş­lık var: Bi­rin­ci­si 1967’de iş­gal ettiği top­rak­la­r­dan çe­kil­mek; an­cak İs­ra­il tam ter­si­ne her gün ye­ni yer­le­şim bi­rim­le­ri in­şa ede­rek ya­yıl­ma­cı po­li­ti­ka­sı­nı sür­dü­rü­yor. İkin­ci nok­ta Fi­lis­tin­li mül­te­ci­le­rin ana­va­tan­la­rı­na dön­me­si; İs­ra­il bu­na da kar­şı du­ru­yor. Üçün­cü nok­ta Fi­lis­tin dev­le­ti­nin baş­ken­ti­nin ne­re­si ola­ca­ğı; ancak İs­ra­il Do­ğu Ku­düs’ten de çe­kil­mek is­te­mi­yor. O za­man hem İs­ra­il hem de Ba­tı, Fi­lis­tin­li­le­re ne ve­re­cek? Hiç­bir şey. Bu du­rum kar­şı­sın­da Mah­mud Ab­bas ve onun çiz­gi­si­nin bir­kaç yıl son­ra mut­la­ka Ha­mas gi­bi ola­ca­ğı­nı dü­şü­nü­yo­rum. Böy­le bir or­tam­da Fi­lis­tin­li­ler ara­sın­da uz­laş­ma gi­ri­şim­le­ri ben­ce sa­nal gi­ri­şim­ler. Çün­kü ge­nel­de bu iki pro­je ara­sın­da, özel­de de Ha­mas ile el-Fe­tih ara­sın­da de­rin ih­ti­laf­lar var. Mah­mud Ab­bas, Ame­ri­ka ve mu­te­dil Arap ül­ke­le­ri­nin pro­je­si­nin bir par­ça­sı; Ha­mas ise di­ğer cep­he­nin. Şim­di­ye ka­dar bu iki cep­he ara­sın­da her­han­gi bir an­laş­ma sağ­la­na­ma­dı. Do­la­yı­sıy­la ben­ce ufuk­ta Fi­lis­tin­li­ler ara­sın­da bir uz­laş­ma gö­rün­mü­yor. Yi­ne bü­tün ça­ba­la­ra rağ­men şim­di­ye ka­dar Suu­di Ara­bis­tan ile Su­ri­ye ara­sın­da­ so­mut bir an­laş­ma sağ­la­na­ma­dı. Çün­kü ze­min bel­li de­ğil. Oba­ma’nın po­li­ti­ka­sın­da ne tür de­ği­şik­lik­ler ola­cak bi­lin­mi­yor. Alt­mış yıl­dır Fi­lis­tin­li­le­re hiç­bir şey ver­me­di­ler, ge­le­cek­te de ver­me­ye­cek­le­ri­ni dü­şü­nü­yo­rum. Çün­kü İs­ra­il bir dev­let de­ğil, bir pro­je ve bu pro­je­nin ana ze­mi­ni, ta­ri­hî Fi­lis­tin top­ra­ğın­da. İs­ra­il, her gün da­ha faz­la Fi­lis­tin top­ra­ğı­na ya­yı­lı­yor. Bu gi­diş­le beş-on yıl son­ra Fi­lis­tin­li­le­rin tek bir met­re top­ra­ğı da­hi kal­ma­ya­cak.

Bu­ra­dan Lüb­nan’a ge­çe­cek olur­sak, bil­di­ği­niz üze­re Ha­zi­ran ayın­da ge­nel se­çim­ler var. Lüb­nan hep Or­ta­do­ğu’da söz sa­hi­bi güç­le­rin nü­fuz mü­ca­de­le­si­ne sah­ne ol­du. Böl­ge ça­pın­da ya­şan­mak­ta olan ku­tup­laş­ma, özel­lik­le 2005’te Re­fik Ha­ri­ri sui­kas­tın­dan son­ra Lüb­nan’a da yan­sı­dı. Se­çim­ler Lüb­nan’da­ki oyun­da bir de­ği­şik­li­ği be­ra­be­rin­de ge­ti­re­bi­lir mi?
Lüb­nan’da­ki bö­lün­me çok de­rin. Ba­tı yan­lı­sı 14 Mart cep­he­siy­le, mu­ha­lif 8 Mart cep­he­si ara­sın­da­ki ih­ti­laf­lar çok de­rin ol­sa da, güç ça­tış­ma­sı den­ge­li. Lüb­nan mez­he­bî-di­nî bir dev­let ve hiç­bir grup bir di­ğe­ri­ni yok ede­mez. Bu ne­den­le bü­tün grup­lar is­tik­rar için ara­la­rın­da uz­laş­mak mec­bu­ri­ye­tin­de. İş­te bu­nun için 14 Mart cep­he­si mec­lis­te ço­ğun­lu­ğu elin­de tut­sa da iki cep­he ara­sın­da bir mil­li bir­lik hü­kü­me­ti ku­rul­du. Se­çim­ler­de eğer mu­ha­le­fet ka­za­nır­sa, ben­ce bü­yük bir de­ği­şik­lik ol­ma­ya­cak. Çün­kü mu­ha­le­fet tek ba­şı­na ik­ti­dar ola­cak ço­ğun­lu­ğa ulaş­sa bi­le, 14 Mart cep­he­si­nin ba­şı­nı çe­ken Ge­le­cek Ha­re­ke­ti li­de­ri Sa’d Ha­ri­ri, İle­ri­ci Sos­ya­list Par­ti li­de­ri Va­lid Can­bo­lat gi­bi di­ğer güç­le­ri hü­kü­me­tin dı­şın­da bı­ra­ka­maz, bu müm­kün de­ğil. Bu­nun için mu­ha­le­fet de ka­zan­sa, ik­ti­dar­da­ki güç­ler de ka­zan­sa, aşa­ğı yu­ka­rı ay­nı for­mül de­vam ede­cek ve iki­si­nin uz­laş­ma­sıy­la bir hü­kü­met ku­ru­la­cak. Hiç kim­se ka­zan­ma­ya­cak, hiç kim­se kay­bet­me­ye­cek. Şu bir ger­çek ki, Lüb­nan’ın is­tik­ra­rı iç di­na­mik­ler­den de­ğil, dış di­na­mik­ler­den kay­nak­la­nı­yor. Çün­kü Lüb­nan böl­ge­de­ki prob­lem­le­rin bir ay­na­sı ni­te­li­ğin­de. Eğer Arap­lar ara­sın­da, özel­lik­le de Suu­di Ara­bis­tan ile Su­ri­ye ara­sın­da yü­rü­tü­len uz­laş­ma gi­ri­şim­le­ri ba­şa­rı­ya ula­şır­sa, ki ben­ce bu o ka­dar da ko­lay de­ğil, o za­man Lüb­nan’da­ki is­tik­rar da­ha sağ­lam ola­bi­lir. An­cak eğer bu gi­ri­şim­ler ba­şa­rı­lı ol­maz­sa, mev­cut güç den­ge­si de­vam ede­cek.

Son yıl­lar­da böl­ge­de önem­li bir oyun­cu olan Su­ri­ye’nin gü­cün­de bir za­yıf­la­ma gö­rü­yor mu­su­nuz? Me­se­la Lüb­nan’dan as­ker­le­ri­ni çek­me­si ve aka­bin­de ya­şa­nan ge­liş­me­ler, Su­ri­ye’nin böl­ge­de­ki gü­cü­nü na­sıl et­ki­le­di?
Ta­bii Su­ri­ye eko­no­mik, as­ke­rî ve je­os­tra­te­jik açı­lar­dan es­ki­si ka­dar güç­lü de­ğil. Su­ri­ye’nin gü­cü elin­de­ki kart­lar­dan kay­nak­la­nı­yor; Ha­mas, Irak’ta­ki di­re­niş, Lüb­nan’da­ki Hiz­bul­lah ve 8 Mart cep­he­si kart­la­rı gi­bi. Da­ha ön­ce elin­de­ki en önem­li kart­lar­dan bi­ri olan Lüb­nan’da­ki as­ke­rî var­lı­ğı­nı çek­me­si, mut­la­ka Su­ri­ye’nin Or­ta­do­ğu’da­ki ko­nu­mu­nu za­yıf­lat­tı. An­cak bu­na rağ­men Lüb­nan’da Su­ri­ye­siz is­tik­rar ola­maz. Çün­kü Su­ri­ye Lüb­nan’ı doğ­ru­dan ve sü­rek­li et­ki­li­yor. Su­ri­ye or­du­su Lüb­nan’ın için­den çe­kil­se de he­men dı­şın­da du­ru­yor. Yi­ne Hiz­bul­lah, Emel ve Mi­şel Avn ha­re­ke­ti­nin ba­şı­nı çek­ti­ği 8 Mart cep­he­si Su­ri­ye’ye ya­kın. Lüb­nan ile Su­ri­ye ara­sın­da­ki iliş­ki­ler hem ta­ri­hî hem coğ­ra­fi hem eko­no­mik hem de ai­le­vi; ya­ni çok bo­yut­lu ve de­rin. Kı­sa­ca Lüb­nan, Su­ri­ye için önem­li bir kart ol­ma­ya de­vam ede­cek. Di­ğer ta­raf­tan Su­ri­ye’nin en önem­li kart­la­rın­dan bi­ri­si Fi­lis­tin­li ra­di­kal ör­güt­le­ri des­tek­le­mek ve on­la­ra ku­cak aç­mak ol­du­ğu için Or­ta­do­ğu prob­lem­le­rin­de Su­ri­ye­siz bir çö­züm müm­kün de­ğil. Do­la­yı­sıy­la gü­cü za­yıf­la­sa da Su­ri­ye, Or­ta­do­ğu coğ­raf­ya­sın­da mar­ji­nal de­ğil, mer­ke­zî bir güç ol­ma­yı sür­dü­re­cek.

Bil­di­ği­niz gi­bi, Gaz­ze sal­dı­rı­sıy­la ke­sil­miş ol­sa da, Su­ri­ye’yle İs­ra­il ara­sın­da Tür­ki­ye ara­bu­lu­cu­lu­ğun­da do­lay­lı ba­rış gö­rüş­me­le­ri var­dı. Su­ri­ye’nin iş­gal al­tın­da­ki Go­lan Te­pe­le­ri’ni İs­ra­il’den ge­ri al­ma kar­şı­lı­ğın­da di­re­ni­şe ver­di­ği des­tek­ten vaz­geç­me ih­ti­ma­li yok mu? Çün­kü Su­ri­ye di­re­ni­şi hep stra­te­jik he­def­le­ri­ne ulaş­ma­da bir koz ola­rak kul­la­na­gel­di.
Su­ri­ye Go­lan’ın ia­de­si kar­şı­lı­ğın­da di­re­niş kar­tı­nı hiç­bir za­man bı­rak­maz. Çün­kü eğer Fi­lis­tin ve Lüb­nan’da­ki di­re­niş kar­tı­nı, İran kar­tı­nı bı­ra­kır­sa, Su­ri­ye’den ge­ri­ye ne ka­la­cak? Bü­tün bun­lar Su­ri­ye’nin güç kart­la­rı. Ben bü­tün söy­len­ti­le­re rağ­men Su­ri­ye’de re­ji­min ana hat­la­rı­nın Ame­ri­kan kar­şıtı ol­du­ğu­nu dü­şü­nü­yo­rum. Ara sı­ra Ame­ri­ka’yla iş­bir­li­ği ya­pa­bi­lir (Kör­fez Sa­va­şı’nda Irak’a kar­şı yap­tı­ğı gi­bi), ama önem­li ko­nu­lar­da iş­bir­li­ği yok. 1979’da Mı­sır Cum­hur­baş­ka­nı En­ver Se­dat ve 1994’te Ür­dün Kra­lı Hü­se­yin İs­ra­il’le bir an­laş­ma im­za­lan­dı­ğı za­man, Su­ri­ye de ay­nı şey ya­pa­bi­lir­di, ama yap­ma­dı. Çün­kü Su­ri­ye re­ji­mi­nin ana çiz­gi­le­ri İs­ra­il ve Ba­tı kar­şı­tı. Şu­nu da vur­gu­la­mak ge­re­kir ki İs­ra­il’in, Ame­ri­ka’nın ve Suu­di Ara­bis­tan’ın ana he­de­fi, Go­lan’ı Su­ri­ye’ye ia­de et­mek de­ğil; Su­ri­ye ile İran ara­sın­da ça­tış­ma çı­kar­mak, Su­ri­ye’yi İran’dan ayır­mak. İş­te bu­nun için Su­ri­ye bu şart­la­rı ka­bul et­me­ye­cek. Ka­bul eder­se eğer, er­te­si gün re­jim dü­şer.

Irak’ın ge­le­ce­ği hak­kın­da ne dü­şü­nü­yor­su­nuz?
Es­ki Irak bit­ti. Şim­di ye­ni bir ha­ri­ta, Arap ve Kürt fe­de­ras­yon­la­rı var. Bu bi­rin­ci bo­yut. İkin­ci­si, Irak es­ki ça­tış­ma­cı Irak ol­ma­ya­cak. İran ile iyi iliş­ki­ler içi­ne gir­mek mec­bu­ri­ye­tin­de. An­cak ma­ale­sef Irak’ın kom­şu­la­rı, güç­lü bir Irak’ı is­te­mi­yor­lar. Bu­nun için de hem bö­lün­müş hem de za­yıf Irak de­vam ede­cek. An­cak Irak ken­di kom­şu­la­rı­na kar­şı düş­man bir ül­ke de ol­ma­ya­cak.

Bu­ra­dan Tür­ki­ye’ye ge­le­lim. Tür­ki­ye’nin son dö­nem­de Or­ta­do­ğu’ya yö­ne­lik po­li­ti­ka­la­rı hak­kın­da ne dü­şü­nü­yor­su­nuz? Bu po­li­ti­ka­lar Or­ta­do­ğu’da ge­rek halk­lar ge­rek­se dev­let­ler ba­zın­da na­sıl bir et­ki yap­tı?
So­ğuk Sa­vaş sı­ra­sın­da çift ku­tup­lu ya­pı­da Tür­ki­ye Ba­tı ek­se­ni­nin bir par­ça­sıy­dı. Ge­rek So­ğuk Sa­vaş sı­ra­sın­da ge­rek­se 90’lı yıl­lar bo­yun­ca Tür­ki­ye, Or­ta­do­ğu’da ne­ga­tif bir rol oy­na­dı; Ame­ri­ka ve İs­ra­il ile bir­lik­te, Arap­la­ra kar­şı... Ben­ce de­ği­şim­de en önem­li dö­nüm nok­ta­sı 2002’de AK Par­ti’nin ik­ti­da­ra gel­me­siy­di. AK Par­ti’nin ye­ni dış po­li­ti­ka­sı ke­sin­lik­le hem Tür­ki­ye hem Arap dün­ya­sı hem Müs­lü­man dün­ya için çok olum­lu. Tür­ki­ye’nin İs­ra­il dâ­hil di­ğer ya­ban­cı ül­ke­ler­le iliş­ki­le­ri­nin he­de­fi­nin Arap dün­ya­sı ol­ma­ma­sı ben­ce çok önem­li. Yi­ne ilk de­fa 2002 yı­lın­dan be­ri Tür­ki­ye hiç­bir Arap me­se­le­si­ne kar­şı çık­ma­dı. En önem­li nok­ta ise bu po­li­ti­ka­nın ta­ri­hî-me­de­nî zih­ni­yet­ten çık­ma­sı. Bu bir­kaç yıl için uy­gu­la­nan, kon­jonk­tü­rel bir po­li­ti­ka de­ğil; zih­nî-ide­olo­jik bir de­ği­şim var Tür­ki­ye’de. Bu çok önem­li. Biz bu po­li­ti­ka­nın gös­ter­ge­le­ri­ni ge­rek son Gaz­ze sal­dı­rı­sı ge­rek­se 2006’da Lüb­nan’da­ki olay­lar sı­ra­sın­da gör­dük. Tür­ki­ye Lüb­nan ve Fi­lis­tin baş­ta ol­mak üze­re böl­ge me­se­le­le­ri­ni ge­nel ola­rak Arap­lar­dan da­ha faz­la sa­hip­len­di. Bu, Tür­ki­ye’de­ki de­ği­şi­min bir gös­ter­ge­si. Ben­ce bu po­li­ti­ka Tür­ki­ye’nin çı­kar­la­rı­na da uy­gun. Da­ha ön­ce Tür­ki­ye’nin kom­şu­la­rıy­la düş­man­ca iliş­ki­le­ri var­dı; ama ar­tık Tür­ki­ye’nin Müs­lü­man dün­ya­sıy­la, Arap ül­ke­le­riy­le, ya­ni bu coğ­raf­ya­da­ki­ler­le iliş­ki­le­ri ol­duk­ça iyi. Arap dün­ya­sı­nın ve ba­sı­nı­nın önem­li bir kıs­mı, Tür­ki­ye’nin, özel­lik­le de Baş­ba­kan Tay­yip Er­do­ğan’ın ge­rek Da­vos’ta­ki çı­kı­şı­nı ge­rek­se da­ha ön­ce­sin­de­ki tu­tu­mu­nu bü­yük tak­dir­le kar­şı­la­dı. Ge­nel an­lam­da Tür­ki­ye’nin ima­jı ol­duk­ça olum­lu ol­sa da Suu­di Ara­bis­tan, Mı­sır gi­bi ba­zı mu­te­dil Arap ül­ke­le­rin­de çe­şit­li şüp­he­ler di­le ge­ti­ri­li­yor. Na­sıl ol­du da Tür­ki­ye son sa­vaş­ta Gaz­ze’nin ya­nın­da, ama Mı­sır’ın kar­şı­sın­da yer al­dı? Bun­dan kuş­ku du­yu­yor­lar. Tür­ki­ye’nin bu fark­lı ba­kış­la­ra dik­kat et­me­si la­zım.

Pe­ki, Arap so­kak­la­rın­da Tür­ki­ye ima­jı na­sıl?
Tür­ki­ye’nin ima­jı yüz­de yüz mü­kem­mel, yüz­de yüz olum­lu. Bil­di­ği­niz gi­bi çağ­daş Arap ta­ri­hin­de en önem­li şah­si­yet, en önem­li kah­ra­man Mı­sır li­de­ri Ce­mal Ab­dun­na­sır idi. Arap ba­sı­nın­da ka­le­me alı­nan ba­zı ya­zı­lar­da, Er­do­ğan’ın Arap­lar için Ab­dun­na­sır gi­bi ol­du­ğu vur­gu­lan­dı, ki Gaz­ze olay­la­rı­nın baş­lan­gı­cın­da bu­nu ilk kul­la­nan ben­dim. Türk ba­sı­nın­da ya­zı­lan ba­zı ma­ka­le­le­ri oku­dum, bu ben­zer­lik eleş­ti­ri­li­yor­du Ab­dun­na­sır Tür­ki­ye’ye kar­şıy­dı di­ye. Ha­yır, Ab­dün­na­sır Arap halk­la­rı­nın, öz­gür in­san­la­rın vic­da­nı ve mil­li mü­ca­de­le­le­ri­nin sim­ge­si idi. Şim­di Er­do­ğan ay­nı ro­lü oy­nu­yor. Ben­ce bu ben­zer­lik ile gu­rur duy­mak ve olum­suz ya­zı­la­rın et­ki­sin­de kal­ma­mak la­zım. Arap so­kak­la­rı hem Tür­ki­ye’nin hem de Er­do­ğan’ın tav­rı­nı yüz­de yüz olum­lu kar­şı­lı­yor. Tür­ki­ye ile Arap dün­ya­sı­nın ve üçün­cü dün­ya­nın so­kak­la­rın­da­ki in­san­la­rın mü­ca­de­le­si ay­nı ve or­tak.

Oba­ma Ka­na­da’dan son­ra ilk res­mî yurt­dı­şı ziyaretini Tür­ki­ye’ye ger­çek­leş­tir­di ve bu zi­ya­ret çok ses ge­tir­di. Si­ze gö­re Oba­ma’nın Tür­ki­ye zi­ya­re­ti­nin ne gi­bi an­lam­la­rı var?
Oba­ma’nın Tür­ki­ye’ye zi­ya­re­ti önem­li ve ol­duk­ça an­lam­lıy­dı: İlk ola­rak, son yıl­lar­da Tür­ki­ye’nin özel­lik­le Or­ta­do­ğu’da­ki ko­nu­mu ve ro­lü epey­ce güç­len­di. Ame­ri­ka in­sa­ni kay­gı­lar­la de­ğil, çı­kar­la­rıy­la ha­re­ket eder. Bu ne­den­le Oba­ma’nın Müs­lü­man ül­ke­ler ara­sın­da ilk zi­ya­re­ti için Mı­sır ve­ya Suu­di Ara­bis­tan ye­ri­ne Tür­ki­ye’yi seç­me­si bir te­sa­düf de­ğil. İkin­ci­si, Ame­ri­ka ve ge­nel iti­ba­rıy­la Ba­tı es­ki­den ol­du­ğu gi­bi Tür­ki­ye’yi ye­ni­den Ba­tı ek­se­ni­nin sa­dık bir oyun­cu­su ha­li­ne ge­tir­me­yi he­def­li­yor. Üçün­cü­sü, Oba­ma ül­ke­si­nin ol­duk­ça kö­tü olan ima­jı­nı dü­zelt­mek için Tür­ki­ye’ye gel­di. Dör­dün­cü­sü, Ame­ri­ka’nın baş­ta Af­ga­nis­tan, Irak, Kaf­kas­ya ve Or­ta­do­ğu ol­mak üze­re bir­çok prob­le­mi­nin çö­zü­mün­de Tür­ki­ye’ye ih­ti­ya­cı var. Be­şin­ci­si, Oba­ma’nın İs­lam dün­ya­sı­na me­sa­jı­nı, bü­tün İs­lam ül­ke­le­riy­le iyi iliş­ki­le­ri bu­lu­nan uz­laş­ma­cı Tür­ki­ye’den ilet­me­si da­ha olum­lu ve et­ki­li olur­du. İş­te bü­tün bu kay­gı­lar­la Oba­ma ilk res­mî yurt­dı­şı ge­zi­si­ni Ka­na­da’dan son­ra Tür­ki­ye’ye ger­çek­leş­tir­di. An­cak şu­nu da ek­le­mek ge­re­kir ki, söz ve ni­yet­ler­den çok da­ha önem­li olan fii­lî adım­lar­dır ve şim­di­ye ka­dar Oba­ma iyi ni­yet gös­te­ri­sin­den baş­ka bir şey yap­ma­dı. Bu­nun ye­ter­li ol­ma­dı­ğı da aşi­kâr.

Son ola­rak, önü­müz­de­ki dö­nem­de Or­ta­do­ğu’da tan­si­yo­nun dü­şü­rü­le­bil­me­si için ne­ler ya­pıl­ma­lı?
Eğer Oba­ma ger­çek­ten sa­mi­miy­se, ilk ola­rak Fi­lis­tin me­se­le­sin­den baş­la­yıp İs­ra­il’in ya­yıl­ma­cı po­li­ti­ka­sı­nı dur­dur­ma­lı. Da­ha son­ra hem Irak hem Af­ga­nis­tan’dan çe­kil­me­li. Dün­ya­nın en iş­gal­ci, sal­dır­gan ve sö­mür­ge­ci gü­cü Ame­ri­ka’dır. Sö­mür­ge­ci po­li­ti­ka bir stra­te­ji­dir Ame­ri­ka’da, mü­es­se­se­leş­miş­tir. Be­yaz Sa­ray’da kim olur­sa ol­sun, is­ter si­yah is­ter­se be­yaz fark et­mez, ic­raa­ta ge­lin­ce hep­si “be­yaz”dır. Ben iyim­ser de­ği­lim. Oba­ma sa­de­ce va­kit ka­zan­ma­yı he­def­li­yor. Tür­ki­ye de dâ­hil bü­tün ül­ke­le­rin sü­rek­li te­yak­kuz­da ol­ma­sı ge­rek­ti­ği­ni dü­şü­nü­yo­rum.