Türk Dış Politikası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türk Dış Politikası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Nisan 2010 Çarşamba

TÜRK-AMERİKAN İLİŞKİLERİ

Z. Tuba Kor, Anlayış Dergisi, Sayı: 14, Temmuz 2004, sf.58-60.

NOT: Her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.

İLK kez 18’inci yüzyılın sonunda ekonomik alanda başlayan Türk-Amerikan ilişkileri, gerek Osmanlı, gerekse Türkiye Cumhuriyeti döneminde iniş çıkışlarla devam etti. Batılılaşma hedefinin önemli bir parçası olan ABD ile ilişkiler, bu ülkenin ancak bir süper güç olarak aktif politikayı benimsediği İkinci Dünya Savaşı sonrasında canlanabildi. Zaman zaman ilişkileri kopma noktasına getiren krizler yaşansa da, tarihî ve jeopolitik konumu ile Türkiye ABD’nin göz ardı edemeyeceği bir ülke olageldi.

1827’de Navarin’de Türk donanmasının yakılmasının ardından Avrupa dışında bir müttefik arayışına giren Osmanlı, ABD ile ilk resmî temaslara başladı. Bu çerçevede 1830’da imzalanan Ticaret ve Seyrüsefer Antlaşması ile kapitülasyonlardan yararlanma hakkı elde eden ABD, açtığı okullarla misyonerlik faaliyetlerini yoğunlaştırdı. Ancak Osmanlı coğrafyasının o dönemde ABD’nin ilgi alanında bulunmaması dolayısıyla, siyasî ilişkiler asgarî düzeyde seyretti. ABD’nin Birinci Dünya Savaşı’na girişinin ardından 20 Nisan 1917’de kesilen ilişkilerse, ancak 10 yıl sonra yeniden kurulacaktı. Zira Lozan Antlaşması’na taraf olarak katılmayan ABD ile yeni cumhuriyetin 6 Ağustos 1923’te imzaladığı Dostluk ve Ticaret Antlaşması, Senato tarafından onaylanmamıştı. Cumhuriyetin ilk yıllarında ilişkiler genellikle durgun seyretse de Ermeni devleti, kapitülasyonlar ve Amerikan okulları konusunda zaman zaman gerilimler yaşandı.

İki ülke arasında yoğun ilişkiler, İkinci Dünya Savaşı sonrasında başladı. Rusların boğazlar ve sınırlar konusundaki tarihî taleplerini yeniden dillendirmeye başlaması, yeni düzende Sovyet yayılmacılığını en büyük tehdit olarak gören ABD’yi harekete geçirdi. ABD 1947’de Truman Doktrini ve 1948’de Marshall Planı çerçevesinde Türkiye’ye askerî ve ekonomik yardımda bulundu.

1950’lerde Türkiye Soğuk Savaş’ın iki kutuplu sisteminde Amerikan politikalarının sadık bir takipçisi oldu. 1949’dan itibaren NATO’ya girebilmek için mücadele veren Türkiye, 1950’de Kore’ye asker göndermesinin ardından, 1952’de ABD’nin desteğiyle İttifak’a kabul edildi. 68 sayılı Millî Güvenlik Konseyi kararıyla daha geniş üsler sistemi kurmayı planlayan ABD’ye üslerini açtı. Böylece birkaç yıl sonra Lübnan müdahalesinde ilk kez kullanılacak İncirlik Üssü, Orta Doğu’ya yönelik Amerikan müdahalelerinin merkezi haline geldi. Bölgesinde aşırı istekli bir oyuncu olan Türkiye, Bağdat ve Balkan Paktları’nın kuruluşunda önemli görevler aldı; 1955’te Bağlantısızlar Hareketi’nin Bandung’taki toplantısında Sovyet tehdidine karşı ülkeleri Batı Bloğunda yer almaya davet ederek şimşekleri üzerine çekti. 1957-58’e gelindiğinde Suriye ve Irak’ın Sovyet Bloğuna doğru kayışından oldukça rahatsız olan Türkiye, müdahale çağrılarına ABD’nin olumsuz yanıt vermesinden hayal kırıklığına uğrayacak; ancak 5 Mart 1959’da imzalanacak olan ikili anlaşma ile Türk-Amerikan ilişkileri ilerleme kaydedecekti.

1960’lar Türkiye’nin Amerika ile ilişkilerine mesafe koymasını gerektiren bir dizi gelişmeye sahne oldu. Ekim 1962’de patlak veren Küba Krizi’nde Amerika’nın İzmir Çiğli’de konuşlandırdığı Jüpiter füzelerinin pazarlık konusu olması ABD ile ilişkileri ilk kez tartışmaya açtı. Ancak ilişkileri sarsan asıl gelişme, Kıbrıs Türklerine yönelik artan Rum saldırılarına karşı Türkiye’nin müdahale kararına 5 Haziran 1964’te Başkan Johnson’ın yolladığı mektup oldu. Zira bu mektupla Türkiye, Amerika’nın askerî ve teknolojik yardımlarını istediği zaman, istediği şekilde kullanamayacağını ve Sovyetler ile karşı karşıya kaldığında Amerikan desteğinin gelmeyebileceğini görmüş oluyordu. Böylece Türkiye, Soğuk Savaş’ın başlangıcından itibaren ilk kez Batı dışında dostlar bulma arayışına girerek Sovyetler Birliği’ne yanaştı. 1967 Arap-İsrail Savaşı’nda Arapları destekledi ve ABD’nin İsrail’e yardım etmek üzere İncirlik Üssü’nü kullanmasına izin vermedi. 1950’ler boyunca ABD ile yapılan ancak kayıt altına alınmayan ellinin üzerinde anlaşma, gözden geçirilerek bir çerçeveye sokuldu. Türkiye, Eylül 1965’te BM Genel Kurulu’nda Vietnam’a güç kullanılmasına karşı çıktı ve ABD’nin Türk birliklerinin Vietnam’a gönderilmesi isteğini geri çevirdi.

1970’ler, Türk-Amerikan ilişkilerinde bir kırılma noktası oldu. Haşhaş ekimi kriziyle başlayan, 1974’teki Kıbrıs müdahalesiyle devam eden gerilimlerin ardından Şubat 1975’te yürürlüğe giren ve 3,5 yıl süren silah ambargosu, ilişkileri kopma noktasına getirdi. Bu dönemde NATO operasyonları için açık tutulan İncirlik hariç tüm Amerikan üsleri ve dinleme tesisleri kapatıldı. Yeni kurulan Ege Ordusu’nun NATO’nun hizmetine sokulması yönündeki çağrılara olumsuz cevaplar verildi. Sovyetler Birliği ile artan ilişkiler 1978’de Türk-Rus Deklarasyonu’nun imzalanmasıyla sonuçlandı. 1980’lerde ilişkiler, yaşanan bazı iç ve dış gelişmeler sebebiyle düzelmeye başladı. Bu dönemde ABD ile kapsamlı bir ekonomik ve savunma işbirliği anlaşması imzalandı.

Soğuk Savaş sonrasında Türkiye, yeni bölgesel tehditlerin merkezinde bulunması ve enerji kaynaklarına yakınlığı dolayısıyla Amerikan politikalarında yeniden merkezî bir ülke haline geldi. Soğuk Savaş boyunca ekonomik ve askerî işbirliğine dayanan ilişkiler, 90’larla birlikte yapısal bir değişim geçirdi. 1991’de Geliştirilmiş Ortaklık düzeyine çıkarılarak çeşitlendirilen ilişkilerde enerji, ekonomik ve ticarî işbirliği, bölgesel işbirliği, savunma ve güvenlik işbirliği ve Kıbrıs konuları ana başlıkları oluşturdu. 1999’da yapılan üst düzey resmî ziyaretlerde Avrupa, Kafkasya, Orta Asya ve Orta Doğu’ya kadar olan bölgelerde geniş çapta örtüşen çıkarlar çerçevesinde çok boyutlu ve çok yönlü bir stratejik işbirliği anlamına gelen “Stratejik Ortaklık” sağlamlaştırıldı ve bunun ekonomik ve ticarî alanlara da kayması desteklendi. Bu bağlamda 1999 ve 2002’de ekonomik alanda bazı anlaşmalar imzalandı. 11 Eylül saldırılarının ardından, ABD’nin teröre karşı mücadelesine tam destek veren Türkiye, üslerini ve hava sahasını “küresel terörizmle mücadele” için açtı.

Türkiye, Soğuk Savaş sonrasında Irak, Bosna, Kosova, Afganistan gibi Amerika öncülüğündeki operasyonlara gerek asker yollayarak, gerekse üslerini açarak destek verdi. Körfez Savaşı’nın ardından Irak’ın çevrelenmesinde önemli bir rol oynadı ve BM yaptırımlarını ilk uygulayan ülke oldu. Bu süreçte İsrail ile artan ekonomik ve askerî ilişkiler ABD tarafından desteklendi ve üç ülke Akdeniz’de ortak askerî tatbikatlar gerçekleştirdi. ABD ise AB’ye giriş, Bakü-Ceyhan petrol boru hattı, Kıbrıs ve Ermeni meselesi gibi konularda Türkiye’nin hassasiyetlerine önem verdi.

1990’larda yaşanan bazı gerilimler, ilişkilerin seyrini değiştirecek çapta değildi. Ancak 1 Mart 2003’te yaşanan tezkere krizi ilişkileri çok farklı bir boyuta taşıdı. 62 bin yabancı askerin gelmesine ve Kuzey Irak’a asker gönderilmesine izin veren tezkerenin üç oyla meclisten geçmemesi ABD’nin tüm planlarını altüst etti. İlk anda ilişkiler kopma noktasına gelse de, ortak çıkarların Irak’la sınırlı kalmaması, Afganistan’da işlerin umulduğu gibi gitmemesi ve Irak’ta da gidişatın kötü olabileceği endişesi Türkiye’nin tamamen gözden çıkarılmasını önledi. Bu süreçte ABD Türkiye’yi “cezalandırmak” için bazı adımlar attı. Örneğin Süleymaniye’deki Türk Özel Kuvvetleri Karargahı’na baskın yapılarak Özel Timlerin başına çuval geçirilmesi, Türkiye’nin Kuzey Irak’la ilgili kırmızı çizgilerinin Kürt gruplarca ihlal edilmesine ses çıkarılmaması gibi bazı ciddi krizler yaşansa da, Türkiye’nin ilişkileri daha da germemek üzere attığı adımlar, tezkere sonrası dile getirilen felaket senaryolarının gerçekleşmesini önledi.

Türkiye’nin güvenliğini Batı ittifakında yer alarak korumasına dayanan 50 yıllık ulusal güvenlik politikası, tezkere kriziyle değişmeye başladı. Washington uzunca bir süredir ilk kez Ankara’nın, Amerika’nın istediği zaman, istediği şekilde davranmayabileceğini gördü. ABD, Türkiye’nin güvenlik ve dış politika konularında giderek daha aktif ve bağımsız politikalar izlemesinden rahatsız olsa da, kurmaya çalıştığı yeni dünya düzeninde Türkiye’yi tarihî ve coğrafî konumu itibariyle göz ardı etmesi mümkün değildir. Nitekim bunun en iyi göstergesi Haziran ayında toplanan ve ana konusu yeni adıyla Genişletilmiş Orta Doğu ve Kuzey Afrika Projesi olan G-8 Zirvesi’ne Türkiye’nin de davet edilmesidir. Bir zamanlar “kanat ülkesi” olarak ABD dış politikasının vazgeçilmez aktörü olan Türkiye, şimdilerde “model ülke” olarak Amerikan projelerinde öne çıkıyor. Ancak yine de Türkiye ile ABD arasındaki stratejik ilişkinin yeniden tanımlanması sancısı daha uzun süreceğe benziyor.



TÜRKİYE-İRAN İLİŞKİLERİ

Z. Tuba Kor, Anlayış Dergisi, Sayı: 16, Eylül 2004, s.63-65.

NOT: Her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.

DÜNYANIN en kritik coğrafyasında, ticaret ve enerji yolları ile güvenlik eksenlerinin kesişim noktasında yer alan Türkiye ve İran, ideolojik zıtlaşma ve rekabete rağmen hiçbir zaman birbirini göz ardı edemedi. Dış politikanın iç politika ve ideolojik tercihlerle şekillendiği en gerilimli dönemlerde dahi ilişkiler kesintiye uğramadı. Zira her iki ülke de dış dünyaya açılmada ve bölge politikalarında etkinlik kazanmada komşusunu vazgeçilmez olarak gördü.

Köklü bir devlet geleneğine sahip olan ve İslam’ın Sünni ve Şii yorumlarının liderliğini temsil eden Osmanlılar ve Persler, 1639 Kasr-ı Şirin Antlaşması ile sıcak çatışmayı sona erdirerek çevreye nüfuz konusunda rekabete girdiler. Birinci Dünya Savaşı’nın ardından kurulan yeni devletlerle rekabete dayalı geleneksel ilişkiler değişti. Batılılaşma ve çağdaşlaşmayı hedef alarak benzer bir dizi reform çabasına giren Türkiye ve İran birbirine yakınlaştı. Hilafetin kaldırılması ve Musul meselesi sırasında kısa dönemli gerginlikler yaşansa da, 1929’da imzalanan Türk-İran Dostluk ve Güvenlik Anlaşması ile ilişkiler daha da pekişti. Orta Doğu’ya yönelik İtalyan tehdidine karşı iki ülke, 1937’de Sadabad Paktı ile bir araya geldi.

İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından gündeme gelen Sovyet talepleriyle kendilerini tehdit altında hisseden iki ülke Batı bloğunda yer aldı. Bu bağlamda Sovyetlerin Orta Doğu’ya yayılmasını önlemek üzere 1955’te kurulan Bağdat Paktı’na dahil oldular. Ancak İsrail’i kuruluşunun hemen ardından tanıyarak Arap ülkelerinden daha da izole olan Türkiye ve İran, bölge ülkelerini bölerek Arap Soğuk Savaşı’nın katalizörü oldular. 1958’de Irak’ta yaşanan darbe sonucu paktın tek Arap üyesini de kaybederek işlevsizleşmesinin ardından, bölge güvenliğini sağlamak üzere ABD öncülüğünde kurulan CENTO’ya katıldılar.

Türkiye ve İran, Batı’nın Orta Doğu’ya ilişkin politikalarında farklı dönemlerde ön plana çıkarıldılar. Soğuk Savaş’ın ilk döneminde Türkiye ABD’nin bölgedeki en önemli müttefikiyken, 1960’larda gerilmeye başlayan ve 70’lerde kopma noktasına gelen ilişkilere paralel olarak İran ön plana çıktı ve Nixon Doktrini ile ABD’nin en önemli müttefiki haline geldi. Ancak 1979 Devrimi ve Rehineler Krizi’nin ardından ABD’nin İran’la tüm diplomatik ilişkilerini kesmesiyle Türkiye yeniden başrole yükseldi. ABD’nin bu tercihleri iki ülke arasındaki ilişkilerin seyrinde etkili oldu.

1979 Devrimi beklenilenin aksine Türk-İran ilişkilerine ölümcül bir darbe vurmadı. Rejimlerin ideolojik farklılıkları bazı problemleri beraberinde getirse de, iki ülke ilişkileri şartların da zorlamasıyla pragmatik bir çerçevede seyretti. Türkiye, devrimi İran’ın iç meselesi olarak değerlendirip tarafsız kaldı ve yeni rejimi hemen tanıdı. Rehineler krizi sırasında ABD’nin ekonomik ve diplomatik boykot çağrısına uymadı ve müdahale için İncirlik Üssü’nü kullanmasına da izin vermedi. İran-Irak Savaşı’nda iktidarda olan askerî hükümet, aktif tarafsızlık politikasını benimseyerek her iki ülkeyle de ticarî ilişkilerini yoğunlaştırdı. İran’a petrol karşılığında silah ve diğer stratejik ürünleri sağladı. İki ülke arasındaki ticaret hacmi 1984-85 döneminde 2,3 milyar dolara yükseldi. Yoğun ticarî ilişkiler, 1985’te Türkiye-İran-Pakistan arasında Ekonomik İşbirliği Teşkilatı (ECO)’nın kurulmasıyla sonuçlandı. Bu teşkilat 1992’de Azerbaycan, Afganistan ve bazı Orta Asya Cumhuriyetleri’nin katılımıyla genişleyecekti. Ancak İran ile Türkiye’nin ticareti 1986’dan itibaren düşüşe geçti.

İran’daki rejim değişikliğinin ardından ilk on yılda pek çok konuda gerilimler yaşandı. İran’dan kaçan Şah taraftarı mülteciler için Türkiye’nin bir geçiş ülkesi olması, İran’ın Kuzey Irak’taki Kürtleri yönetime karşı aktif olarak kullanması ve Türkiye’nin Irak’ta PKK’ya yönelik sıcak takip operasyonları iki ülke arasında derin kaygılara sebep oldu. 1984’te toprakları üzerinde birbirlerini tehdit eden unsurlarla mücadele etmeye yönelik bir anlaşma imzalasalar da, rejim karşıtı grupları destekledikleri yönündeki suçlamalarına devam ettiler.

1990’larda Soğuk Savaş’ın sona ermesinin ardından ortaya çıkan yeni durumda gerilim alanları daha da çeşitlendi. Orta Asya, Kafkaslar, Hazar ve Orta Doğu’ya ilişkin jeopolitik ve jeostratejik endişeler ilişkileri belirledi. Orta Asya’daki güç boşluğunu doldurma konusunda rekabete giren iki ülkenin ilişkilerinde en önemli gerilim noktası Azerbaycan oldu. “Kardeş ülke” Azerbaycan, ülkesinin kuzeyinde yaklaşık %40 oranında Azerî nüfus barındıran İran’ı oldukça tedirgin etmekteydi ve bu, İran’ın Azerbaycan aleyhine tüm girişimlere örtülü destek vermesini beraberinde getirdi. Etnik ve dinî meselelerin dışında Hazar’ın statüsü, Bakü-Ceyhan petrol boru hattı, Dağlık Karabağ gibi hemen her alanda yaşadıkları ciddi problemler Azerbaycan’ı Türkiye, Gürcistan, ABD ve İsrail’e; İran’ı da Rusya ve Ermenistan’a yakınlaştırarak bölgede bir nevi kutuplaşmaya sebep oldu. Bunun yanı sıra, Türkiye’nin ABD ve İsrail ile artan yakın ilişkileri İran’ı rahatsız ederken; İran’ın Rusya, Çin, Ermenistan, Yunanistan ve Suriye ile kurduğu eksen de Türkiye’yi kaygılandırmaktaydı. İdeolojik endişelerin ikili ilişkileri belirlediği bu dönemde iki ülke, rejim karşıtı ayrılıkçı ve terörist gruplara destek vermekle birbirlerini suçlamayı sürdürdü.

İdeolojik ve siyasî kutuplaşmanın hakim olduğu bu dönemde ekonomik alanda işbirliği devam etti. 1993’te ABD’nin “çifte kuşatma” politikası adı altında Irak’a uygulamakta olduğu ekonomik ve siyasî ambargoya İran’ı da dahil etme çabasını Türkiye benimsemedi. 1996’da ABD’nin İran ve Libya ile 20 milyon doların üzerinde anlaşma imzalayanlara çeşitli müeyyideler uygulama yönünde aldığı karara rağmen, Refah-Yol hükümeti İran ile 23 milyar dolarlık doğal gaz anlaşması imzaladı. Ayrıca İslam ülkeleri arasında ekonomik işbirliğini artırmak amacıyla Türkiye öncülüğünde kurulan D-8’e İran da dahil edildi.

1979 sonrası “sürdürülebilir gerginlik” siyaseti çerçevesinde yürüyen ilişkilerde, ortak güvenlik kaygılarının ön plana çıktığı Irak Savaşı bir dönüm noktası oldu. Irak’ın toprak bütünlüğünün korunmasından yana olan ve ABD ile İsrail’in bölgedeki faaliyetlerinden rahatsız olan iki ülke, bölgesel istikrar için dayanışma sürecine girdi. Teröre destek vermek ve kitle imha silahları edinmeye çalışmakla suçlanan 11 Eylül’ün hedef ülkelerinden İran, “pasif düşman”dan “aktif düşman”a dönüştükçe Türkiye ile olan ilişkilerine daha çok önem vermeye başladı.

İran’a Kritik Ziyaret

ABD’nin Irak’ta çıkmaza düştüğü, İsrail ile birlikte İran’a yönelik tehditlerini artırdığı ve muhtemel bir saldırı için meşruiyet zemini oluşturma çabalarını yoğunlaştırdığı, Türk-İsrail ilişkilerinin sorgulandığı ve Iraklı üst düzey yöneticilerin başta İran olmak üzere bölge ülkelerini düşman ilan ettiği bir dönemde Başbakan Erdoğan İran’a bir ziyaret düzenledi. Daha önce üç kez ertelenen kritik ziyaret bazı çevreleri harekete geçirdi. Türkiye; Suriye ve İran ile ABD ve İsrail’e karşı eksen oluşturmakla suçlanarak hedef gösterildi.

Hükümete yönelik iç ve dış tehditlerin arttığı böyle kritik bir ortamda yapılan ziyarette bazı önemli adımlar atıldı. İran, PKK/Kongra-Gel’i terör örgütü olarak kabul ederken, Türkiye de İran rejimine karşı Irak üzerinden mücadele veren Halkın Mücahitleri Örgütü’nü yakın takibe alıp istihbarat bilgilerini paylaşmayı kabul etti ve terörle mücadelede işbirliği konusunda iki ülke arasında mutabakat zaptı imzalandı. Siyasî, askerî ve istihbarat ile ilgili işbirliğini koordine edecek üç ortak komitenin kurulması kararlaştırıldı. Ticaret hacminin iki katına çıkarılması ve Türkiye aleyhine olan açığın kapatılması yönünde temenniler dile getirildi. İran’da iş yapan bazı Türk şirketlerinin karşılaştıkları problemlerin çözüleceği belirtildi. Bir diğer önemli gündem maddesi olan doğal gaz fiyatlarında indirim ve doğal gazın Batı pazarlarına ulaştırılması konularında çetin pazarlıklar yapıldı; ancak İran tarafının konuyu sonuçlandırmaya henüz hazır olmaması nedeniyle bir uzlaşmaya varılamadı. Gerçi aynı konuda Rusya ile yapılan pazarlıkların 11 ayda sonuçlandığı göz önüne alınırsa, bu durum normal karşılanabilir. Ancak AKP hükümetinin ziyaretle aldığı riskin elde edilen somut kazanımlarla örtüşmesi gerekirdi.

Her şeye rağmen İran ziyareti, 2002 yılından bu yana Türkiye’nin geleneksel takıntılı ve savunmacı dış politika çizgisini bir kenara bırakarak benimsediği çok taraflı, dengeli, aktif ve “komşularıyla sıfır problem” esasına dayalı yeni dış politikasının bir yansıması olması bakımından oldukça önemli. Bu geziyle, ilişkilerde olumlu yönde bir mesafe kat edildiyse de henüz kalıcı bir işbirliğinden bahsetmek zor.



TÜRKİYE'NİN ORTA ASYA CUMHURİYETLERİ İLE İLİŞKİSİ

Z. Tuba Kor, Anlayış Dergisi, Sayı: 19, Aralık 2004, sf. 49-51.

NOT: Her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.

GELENEKSEL olarak Türk dış politikası, Soğuk Savaş’ın sona erdiği 1990’lara kadar sınırları dışındaki Türk ve Müslüman topluluklarla yakınlık kurmaktan bilinçli olarak kaçındı; onlara karşı duyarsız kaldı. 1921 yılında Sovyet Rusya ile imzalanan Moskova Anlaşması’nın 8. maddesinde komünist ve pan-Türkist hareketlerden korkan taraflar, birbirlerinin topraklarındaki nüfusu provoke etmeme taahhüdünde bulundular. İzlenen bu politikaya paralel olarak, 1925’te SSCB’nin Orta Asya Cumhuriyetleri’ni tamamen egemenliği altına almasının ardından 1990’lara kadar, buradaki Türk toplumlarıyla herhangi bir ilişki kurulmadı. 1991’de SSCB’nin dağılmasıyla ortaya çıkan yeni cumhuriyetleri ilk tanıyan (16 Aralık 1991) ve diplomatik ilişki kuran devlet ise Türkiye oldu.

1990’ların başında geleneksel dış politikadan sapışın ardında yatan sebepler nelerdi? Soğuk Savaş’ın bir anda sona ermesiyle anti-komünist bir kale olan Türkiye’nin önemi tartışılır hale gelmişti. 1987 yılında yapılan AB’ye üyelik başvurusu ise 1989’a gelindiğinde reddedilmişti. Yine Türkiye Kıbrıs, terörizm, su gibi konularda tezlerini uluslararası alanda kabul ettirememekte ve giderek yalnızlaşmaktaydı. Bu şartlar altında bir anda aynı din, dil, tarih ve kültürü paylaşan yeni devletlerin ortaya çıkması Türkiye’de büyük heyecan yarattı; tabii müttefik olarak görülen bu devletler, yeni bir hareket ve fırsatlar alanı olarak değerlendirildi. Tıpkı Arap ve Latin Amerika devletleri gibi Türkiye de BM’de Türk Cumhuriyetleri ile bir grup oluşturulabilme arzusundaydı. Buna, bölgede Sovyetlerin bıraktığı güç boşluğundan İran’ın yararlanması riskine karşı ABD’nin Türkiye’yi demokratik ve laik bir ‘model’ olarak sunması da eklenince, Turgut Özal liderliğindeki Türkiye, geleneksel politikasından ayrılarak aktif bir dış politika takip etmeye başladı.

Yeni rolünden oldukça memnun kalan ve bunu hâlâ önemli bir oyuncu olduğunu ispatlayabilmek için bir fırsat olarak gören Türkiye, büyük bir coşkuyla bölgeye yöneldi. Birinci kuşak komşularıyla yaşadığı problemleri aşabilmek için ikinci kuşak komşularıyla imkanlar el verdiği ölçüde kapsamlı bir işbirliğine yönelerek ilişkilerini çeşitlendirmek ve böylece yeni bir güvenlik ağı oluşturmak niyetindeydi. Bu cumhuriyetlerin BM, AGİT, EİT ve NATO’nun BİO (Barış İçin Ortaklık) programına katılmalarına destek vererek dış dünyaya açılmalarına yardım etti. Karşılıklı üst düzey ziyaretlerde, her alanda ilişkileri geliştirmek üzere 500’e yakın ikili ve çok taraflı anlaşma imzalandı. Bu konuda koordinasyonu sağlamak üzere bir de Türk Cumhuriyetleri’nden Sorumlu Devlet Bakanlığı kuruldu. Ocak 1992’de siyasî ilişkiler alanında en önemli rolü oynaması beklenen Türk İşbirliği ve Kalkınma Ajansı (TİKA) kuruldu. Türkiye ile Türk Cumhuriyetleri arasındaki ilişkileri en üst düzeyde geliştirmek amacıyla Ekim 1992’den itibaren cumhurbaşkanları arasında zirveler düzenlenmeye başlandı. Ekonomik reformlar için Eximbank kredileriyle bu ülkelere destek sağlandı. Arap alfabesini kabul eden Tacikistan dışındaki cumhuriyetlerde Türkiye’nin teşvikiyle Latin alfabesine geçildi. Gelecekte ikili ilişkilerde köprü olmaları umuduyla yaklaşık 10 bin öğrenciye burs verilerek, Türkiye’de eğitim almaları sağlandı. İlk olarak TRT, ardından diğer özel kanallar bölgede televizyon yayınına başladılar. Yaklaşık 25 bin öğrenciye eğitim veren 156 özel, 12 resmî Türk okulu açıldı. Diyanet de bölgedeki dini boşluğu doldurmak üzere harekete geçti; bu kapsamda kitap ve imam gönderildi, cami inşası ve onarımı yapıldı, dini eğitim verilmek üzere Türkiye’ye öğrenci getirildi ve bölgede İlahiyat Fakülteleri açıldı.

İddialı ve nostaljik söylemlerle hızlı bir şekilde Orta Asya’ya açılan Türkiye, bölge gerçeklerinden habersiz ve hazırlıksız olması ve ilişkileri ileri düzeylere taşıyacak yetişmiş kadrosu bulunmaması nedeniyle yaptığı girişimlerde beklediği başarıyı elde edemedi. Kısa sürede hayal kırıklığına uğranmasının ardında pek çok sebep sayılabilir. İlk olarak tarafların birbirlerinden beklentileri farklıydı. Bu ilk kez Ekim 1992’de Ankara’da düzenlenen cumhurbaşkanları arasındaki zirvede ortaya çıktı. Gelecek yüzyılın Türk yüzyılı olacağını belirten Özal’ın ortak pazar ve ortak yatırım bankası kurulması gibi teklifleri kabul görmedi. Zira yeni Rus etkisinden kurtularak bağımsızlığını kazanan devletler, bu sefer de Türk etkisi altına girmek istemiyorlardı. Türkiye’nin ağabey rolünü üstlenmeye kalkışması bölgede büyük rahatsızlık uyandırdı. Demirel’in Adriyatik’ten Çin Seddi’ne Türk dünyası söylemi gibi pan-Türkist söylemlerse gerek Batı’da, gerekse Rusya’da tepkiyle karşılandı. Türkiye’yi model olarak bölgeye süren ABD, çoğunluğu sünni olan Orta Asya’da İran etkisinin sınırlı olduğunu görünce ve Rusya da bölgeye yeniden dönünce, yavaş yavaş desteğini çekmeye başladı. Zaten Orta Asya devletleri arasında Türk modeli cazibesini kaybediyordu. Siyasî ve iktisadî problemlerle boğuşan, Güneydoğu’da terörle mücadele eden ve komşularıyla sorunlu bir Türkiye’nin ne derece başarılı bir model olduğu tartışılmaya başlandı. Yine Azerbaycan’da destek verdiği Elçibey’in, Rusya’nın desteklediği Aliyev karşısında başarısız kalması, Türkiye’nin güçlü devlet imajına zarar verdi. Orta Asya Cumhuriyetleri’nin liderleri, tıpkı Azerbaycan’da olduğu gibi Türkiye’nin muhalifleri destekleyerek kendi iktidarlarını tehdit edebileceğinden endişe duymaya başladılar. Rusya 1993’te ilan ettiği “yakın çevre” politikasıyla BDT ülkelerinin kendisi için hâlâ hayatî önem taşıyan öncelikli alan olduğunu ortaya koydu. Böylece Türkiye, Orta Asya’da Rusya ile rakip hale geldi. Ancak Batı’nın desteğini çekmesiyle Türkiye yavaş yavaş bölgeden uzaklaşmaya başladı. Zaten ortak tarih yazımı ve ortak dil oluşturma gibi iddialı projelerin yanı sıra, yukarıda bahsettiğimiz siyasî, ekonomik ve kültürel alanda atılan adımların büyük bir kısmı da beklenen başarıyı verememişti. Bu, iki taraf arasında hayal kırıklığını beraberinde getirdi. Öte yandan Türkiye’nin uluslararası alanda yalnızlıktan kurtulma ümidi de gerçekleşemedi; Orta Asya Cumhuriyetleri KKTC’yi tanımadı, Azeri-Ermeni Savaşı’nda Ermenistan’ı kınamaktan dahi çekindiler ve Ermeni soykırımı iddialarında Türkiye’ye destek vermek şöyle dursun, son dönemlerde Ermenistan’ı destekler açıklamalarda bile bulundular. Başlangıçta her iki tarafın da büyük umutlar besleyerek attığı ani ve idealist adımlar, yapılan hatalardan alınan derslerle ve bölge gerçekleri öğrenildikçe giderek daha realist politikalara dönüştü.

Hedeflenen ölçeğin giderek küçülmesine rağmen Orta Asya Cumhuriyetleri ile ilişkilerin -Özbekistan dışında- bugüne kadar genel olarak iyi bir seyir izlediği söylenebilir. Türkiye, Kazakistan’ın ve Türkmenistan’ın başta enerji olmak üzere ekonomik alanda göz ardı edildikleri yolundaki sitemlerine maruz kalmaktadır. İkili ilişkilerin en iyi gittiği ülke ise Kırgızistan’dır. Kırgızistan, KKTC’ye üst düzeyde ziyaret yapan ve kültürel alanda anlaşmalar imzalayan nadir ülkelerden biridir. Türkiye’nin Tacikistan ile ilişkisi ise başlangıçtan bu yana alt düzeylerdedir; zira Türklerin küçük bir azınlığı oluşturduğu Tacikistan, Türk Cumhuriyetleri grubuna dahil değildir. Özbekistan ile ilişkiler ise 1990’ların ortalarından itibaren siyasî ve ekonomik alandan uzaklaşarak güvenlik temeline dayandırıldı. İslamî hareketlerin oldukça güçlü olduğu bu ülkede, muhalefete yönelik ağır baskı ve sindirme politikası uygulanmakta. Bu bağlamda iktidar, ERK Partisi lideri Muhammed Salih ve diğer muhaliflerin Türkiye’de bulunmalarından ve destek görmelerinden oldukça rahatsızdı. Özbekistan’ın, Şubat 1999’da Devlet Başkanı İslam Kerimov’a yönelik suikast girişiminden sorumlu tuttuğu iki kişinin Türkiye’de bulunduğunu belirterek iadelerini istemesiyle ilişkiler iyice gerildi. Özbekistan’da faaliyet gösteren Türk okulları kapatıldı ve Türkiye’deki Özbek öğrenciler geri çekildi. Salih’in Türkiye’deki faaliyetlerinin engellenmesi ve sınır dışı edilmesi, diğer muhaliflerin de iade edilmeleriyle iki ülke arasında ilişkiler düzelmeye başladı. Ardından Cumhurbaşkanı Sezer’in Özbekistan ziyaretinde askerî eğitim ve işbirliği ile terörle mücadele konularında 5 anlaşma imzalandı. “Terörle mücadele” adı altında 28 Şubat deneyimlerini aktarma fırsatı bulan Türkiye, Kerimov’a yönelik muhalefeti susturacak askerî yardımlar yaptı ve Özbekistan’a özel timler yerleştirdi. Özellikle 11 Eylül’ün ardından teröre karşı işbirliği ve dinî akımlarla mücadele konusunda Türkiye, benzer yardımlara diğer Türk Cumhuriyetleri’ni de dahil etti. Bu bağlamda kamu görevlilerine ve askeri personele teknik yardım ve eğitim vermeye devam ediyor.

11 Eylül’ün ardından ABD’nin bölgeye girişiyle Orta Asya’nın stratejik önemi daha da arttı. Bir zamanlar Batı’nın teşvikiyle model olmak üzere öne çıkan Türkiye, bölge konusunda bilgisizliğinin ve hazırlıksızlığının sonucu olarak kısa sürede geri çekilmek durumunda kaldı. Aradan geçen on yılı aşkın süreye rağmen Türkiye hâlâ bölgeye ilişkin gerçekçi bir vizyona sahip değildir. Böyle olunca da ilişkiler hak ettiği düzeye bir türlü ulaşamıyor.

ABD, TÜRKİYE'DEN NİÇİN RAHATSIZ?

Z. Tuba Kor, Anlayış Dergisi, Sayı: 24, Mayıs 2005, sf. 30-31.

NOT: Her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.

ÖZELLİKLE 1990’lı yıllardan itibaren adını “stratejik ortak”, “dost ve müttefik ülke” gibi sıfatlarla birlikte anmaya alıştığımız ABD ile ilişkilerde son dönemde gerginlikler yaşanıyor. Amerikan basınında ve düşünce kuruluşlarında Türkiye aleyhtarı yayınlar giderek artarken, Türk basını da bu koroya katıldı. 1 Mart tezkere krizinin dönüm noktası olduğu iki ülke ilişkilerindeki en temel rahatsızlık, Türkiye’nin alışılageldiği üzere sadık bir müttefik olmaktan çıkıp aktif ve bağımsız politikalar izlemeye başlaması ve bu haliyle Orta Doğu’yu hizaya sokmayı hedefleyen ABD planlarının önünde önemli bir engel haline gelmesidir. ABD ile ilişkilerin tarihinin en kötü günlerinden geçtiği vurgusu sık sık tekrarlanıyor. Acaba gerçekten öyle mi?

1827’de Navarin’de yakılan donanmasını yeniden inşa etmek amacıyla ABD ile ilk kez temasa geçen Osmanlı Devleti, 1830’da bu ülkeye kapitülasyonlardan yararlanma hakkı verdi. Ancak bölge henüz Amerikan ilgisini celbetmediği için I. Dünya Savaşı’na kadar ilişkilere damgasını vuran, Amerikan Protestanlarının misyonerlik faaliyetleriydi. 1914’te Osmanlı coğrafyasında 426 Amerikan okulu, 17 misyonerlik merkezi ve 9 Amerikan hastanesi mevcuttu. 1924’te yeni cumhuriyetin kabul ettiği Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile gayri resmî bir konuma düşen misyonerlik faaliyetlerinin merkezi konumundaki bu okullar, iki ülke arasında ciddi bir krize sebep oldu. Yine savaş sonrasında kurulacak yeni düzenin temel siyasetini ortaya koyan Amerikan menşeli Wilson Prensipleri’nde yer alan, halkların kendi kaderlerini tayin hakkı, Osmanlı’nın parçalanmasını teşvik edici bir unsurdu. 1917-27 yılları, diplomatik ilişkilerin kesik olduğu bir dönemdi. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu anlaşması Lozan’a taraf olmayan ABD, bu anlaşmayla kapitülasyonların kaldırılmasından ve bir Ermeni yurdunun kurulmamasından büyük rahatsızlık duydu.

ABD ile ilişkilerimizde dönüm noktası, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından gündeme gelen Sovyet talepleridir. Yeni dönemde mesaisini Sovyet tehdidini çevrelemeye ayıran ABD’nin 1947’de Truman Doktrini ve 1948’de Marshall Planı çerçevesinde yaptığı yardımlar ile 1952’de Türkiye’nin NATO’ya kabulü sonrasında, özellikle ekonomik ve askerî alanda yoğunlaşan ilişkiler geri dönülemez bir sürece girdi. Siyasî ilişkiler ise dönemsel iniş-çıkışlarla devam etti. Soğuk Savaş döneminde iki ülke ilişkilerindeki en temel pürüz Kıbrıs’tı. 1964’te Kıbrıs’a müdahaleyi düşünen Türkiye’ye ABD Başkanı Johnson’ın yolladığı mektup şok etkisi yaptı. Her an, her durumda Amerikan desteğinin gelmeyebileceğinin anlaşılması, ABD ile ilişkilerin ilk kez ciddi bir şekilde sorgulanmasını beraberinde getirdi. Afyon krizi ve ardından 1974’teki Kıbrıs Harekatı’nı, ABD’nin 3,5 yıl süren silah ambargosu izledi. 1960 ve 70’li yıllarda yaşanan hayal kırıklıkları, Türkiye’yi ilişkilerini çeşitlendirmeye sevk etti ve daha önce göz ardı ettiği Sovyet Bloku ile Arap dünyasına açılım başladı. Bu kırılma Türkiye’nin askerî alanda Amerikan bağımlılığından kurtulma yolunda adımlar atmasına ve özellikle İncirlik Üssü’ne ilişkin taleplere karşı tavır alabilmesine de imkan sağladı.

Soğuk Savaş’ın ardından çeşitlenen ilişkiler ve örtüşen çıkarlar ilişkileri zirveye taşırken, özellikle Körfez Savaşı ve sonrasında ABD politikalarına verilen tam desteğin olumsuz yansımaları, Türkiye’nin Irak politikasını büyük ölçüde etkiledi. Yakın geçmişten ders alan Türkiye’nin bugün Irak ve Orta Doğu’ya yönelik izlediği politikalar, ABD’yi oldukça rahatsız etmekte. Orta Doğu’yu askerî, diplomatik ve ekonomik araçlarla yeniden dizayn etme çabasındaki ABD’nin stratejilerinde Türkiye kilit bir konum teşkil ediyor. Zira Kuzey Kore dışında ABD’nin tüm önemli dış politika sorunları Türkiye’nin yakın coğrafyasında yer alıyor. Bu yüzden ABD’nin bundan sonraki adımlarının başarısı, Türkiye’nin tam desteğine bağlı. 1 Mart’ta olduğu gibi bir sürprizle karşılaşmak istemeyen ABD, yeni maceralara atılmadan evvel bu kez işi sıkı tutarak Türkiye’ye psikolojik bir harekatla boyun eğdirmeye çalışıyor. Peki Türk-Amerikan ilişkilerinde yaşanan gerilimin ardındaki sebepler neler?

Türkiye Kuzey Irak’taki PKK faaliyetlerinden oldukça rahatsız; ancak ABD bu konuda gerekli adımları atmıyor. Irak’ın geleceği ve Kerkük’ün statüsü Türkiye’yi endişelendiren diğer konular. ABD ise Şam ve Tahran üzerindeki baskısını yoğunlaştırırken, Türkiye’nin bu ülkelerle yakınlaşmasından hoşnut değil. Yine Türkiye’nin “çok boyutlu dış politika” çerçevesinde Rusya ve Arap ülkeleri ile geliştirdiği ilişkiler ABD’yi tedirgin ediyor. Irak’ta ve Filistin’de yaşananlara karşı Türk hükümetinin ve halkının ABD ve İsrail’e yönelttiği eleştiriler ise rahatsızlığın bir diğer sebebi.

ABD Türkiye’den, eskiden olduğu gibi başta İsrail, Irak, İran, Suriye olmak üzere bölgeye ilişkin konularda Amerikan politikalarına ayak uydurmasını, İncirlik Üssü’nün lojistik merkez olarak kullanıma açılması talebine olumlu cevap vermesini, Amerikan ve Yahudi karşıtı söylemler konusunda önlem almasını talep ediyor. Kısaca, Orta Doğu’ya yönelik doğrudan veya dolaylı müdahalelerinde kendisine kayıtsız-şartsız destek veren bir Türkiye istiyor. Bunun için son dönemde yoğunlaşan Türkiye aleyhtarı kampanyalar ve hatta hükümetin geleceğine ilişkin üstü örtülü tehditler işin ciddiyetini ortaya koyuyor.

Aslında bu baskı ve kampanyaların sonucunda ABD, hiç değilse isteklerinden birine ulaşmış görünüyor. Nitekim Haziran 2004’te sunduğu, İncirlik’te lojistik merkez oluşturma talebine 25 Nisan 2005 itibarıyla olumlu bir cevap verildi. İncirlik’ten Irak ve Afganistan’a ölümcül olmayan silahların yanı sıra teçhizat ve malzeme taşınabilecek. ABD istediği gibi her uçak için tek tek izin yerine, blok izin alacak; ancak tüm uçakların uçuş istikameti ve yükü Türkiye’ye bildirilecek.

ABD İncirlik konusunda istediğini almış olsa da, diğer konulardaki görüş ayrılıkları kolay kolay çözüleceğe benzemiyor. Bunun bir göstergesi de, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Aralık ayında yaptığı ziyaretin üzerinden henüz dört ay geçmişken, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in ABD’nin açık muhalefetine rağmen, 14-16 Nisan tarihleri arasında Suriye’ye iade-i ziyarette bulunması. Türkiye’nin çıkarlarına uygun olan bu ziyaret, uluslararası baskılar dolayısıyla zor günler geçiren Suriye yönetimini oldukça memnun etti. Halk gittiği her yerde Sezer’i büyük tezahüratlarla karşılarken, Devlet Başkanı Beşşar Esad hiçbir misafirine göstermediği özeni gösterdi. Protokol kurallarını delerek ilk defa bir misafirini uçağa kadar uğurladı. Amerikan yönetiminin büyük bir dikkatle takip ettiği ziyaret, Türkiye’nin bölge ülkelerindeki itibarını daha da artırdı.

20. yüzyılın ortalarında tam anlamıyla kurumsallaşan Türk-Amerikan ilişkileri gerilimli bir dönemden daha geçmekte. Ancak bu kez işler biraz daha zor olacağa benziyor. Zira Amerikan politikalarının yeni hedefi, başta Türkiye’nin sınır komşuları olmak üzere Orta Doğu coğrafyası. ABD’nin doğrudan veya dolaylı müdahaleleri bölgeyi belirsizliğe doğru sürüklerken, Türkiye’nin de manevra alanı giderek daralıyor. Amerikan yayılmacılığının bölgeyi sardığı şu günlerde, Türkiye’den beklenen; baskılara boyun eğmeden, şahsiyetli bir politikayla çevresinde barış unsuru olması.

TÜRKİYE-İSRAİL İLİŞKİLERİNİ DOĞRU OKUMAK

Z. Tuba Kor, Anlayış Dergisi, Sayı: 36, Mayıs 2006, sf. 64-65.

NOT: Her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.

GEÇEN ay İsrail ile imzalanan Askerî Eğitim İşbirliği Anlaşması’nın 10. yıldönümü münasebetiyle Türk-İsrail ilişkilerini ele alan bir yazı yayımlanmıştı dergimizde. Anlaşmanın yansımalarını tozpembe bir tabloda sunan “Türkiye-İsrail yakınlaşması” başlıklı bu yazının son bölümünde, ilişkilerin Türkiye’ye itibar kaybettirmediği, aksine Arap ülkeleri nezdinde itibarının artmasına ve hatta İKÖ Genel Sekreterliği’ne bir Türk’ün seçilmesine vesile olduğu iddia edilmekteydi. Ancak Türkiye’nin İsrail’le yakınlaşmasının, özellikle Arap ülkeleri bağlamında iki ülkeye ne kazandırıp, ne kaybettirdiğinin doğru okunması gerekir. Zira aslında sadece İsrail’in lehine olan bu yakınlaşma, zamanla Türkiye’nin dış politikada manevra alanını daralttı.

Kendini dar bir alana hapsolmuş hisseden ve ciddi güvenlik problemleriyle yüz yüze olan İsrail, Arap ülkelerini, Arap olmayan ülkelerle yakın işbirliğine girerek çevreleme siyasetinin bir parçası olarak Türkiye’ye her zaman ihtiyaç duydu. PKK ile mücadelenin yoğunlaştığı ve İslamî hareketlerin yeni tehdit sıralamasında üste çıktığı bir dönemde, Soğuk Savaş psikolojisinden henüz kurtulamayan ve Batı’ya angaje olarak iç ve dış meselelerini çözmeye alışan Türk bürokrasisi, Körfez Savaşı ve Orta Doğu Barış Süreci ile oluşan elverişli konjonktürden de faydalanarak İsrail ile işbirliğine yöneldi. Bu işbirliği, Türkiye’nin Araplarla İsrail arasında güttüğü geleneksel denge siyasetinden uzaklaşarak, İsrail ile konjonktürden bağımsız, kalıcı ilişkiler kurması demekti.

Bölgesinde izlediği işgal siyasetiyle tepki toplayan İsrail’in, Müslüman Türkiye ile yakınlaşması, onun uluslararası meşruiyet kazanma çabalarını güçlendirdi. Bu yakınlaşma sayesinde Orta Asya ve Kafkaslara açılma fırsatını yakalayan İsrail yalnızlıktan kurtuldu. Türkiye açısından ise ABD-İsrail-Türkiye yakınlaşması, sadece İslam ve Arap dünyası ile ilişkilerde bir yük olmakla kalmadı; AB, Çin ve Rusya ile ilişkilerde de bazı sorunları beraberinde getirdi. Türkiye-İsrail ittifakına Ürdün’ün de dahil olması, Arap ülkeleri arasındaki mevcut ihtilafları derinleştirdi ve böylece İsrail, Arapların kendisine karşı bir blok haline gelmesini önleyerek diğer bir stratejik hedefine ulaştı. Barış sürecinde İsrail’in elini güçlendiren bu yakınlaşma, Arapların pazarlık gücünü ise zayıflattı.

İsrail ile bu işbirliği Araplar tarafından, Türkiye’nin bu ülkeyi tanımasından sonraki ikinci büyük ihaneti olarak algılandı. İsrail ile imzalanan anlaşmalar uyarınca Türk hava sahasının İsrail kuvvetlerine açılması ve ortak hava ve deniz tatbikatları, Arap ülkelerine yönelik stratejik tehdidi ve Arapların kuşatılmışlık hissini artırmakla kalmadı, özellikle Suriye’nin Yunanistan ve Ermenistan ile karşı ittifak girişimlerini tetikledi. İKÖ ve Arap Birliği zirvelerinde Türkiye’nin sık sık eleştirilmesine sebep oldu.
Peki, son dönemde İKÖ Genel Sekreterliği’ne bir Türkün seçilmesi ve Arap Birliği’ne “daimî misafir” (gözlemci) statüsünde Türkiye’nin dâhil edilmesini bu bağlamda nereye oturtmak gerekiyor?

Türk-Arap İlişkilerinde Buzlar Eridi
90’lı yıllarda Türkiye-İsrail yakınlaşması sebebiyle dibe vuran Türk-Arap ilişkilerinde son dönemde görülen iyileşme ve Arap dünyasında Türkiye’nin itibarının artmasının Türkiye-İsrail yakınlaşmasıyla açıklanmaya çalışılması anlamsız. Burada asıl etkili olan, uluslararası konjonktürün bölge dengelerini altüst etmesi ve Türkiye’deki iç dengelerin değişmesidir. Arapların Türk algısını olumlu yönde değiştiren ve aradaki buzları eriten dış ve iç gelişmeler şu şekilde özetlenebilir:
Dış gelişmelerin ilki, 11 Eylül’ün etkisidir. Zira 11 Eylül saldırılarının ardından Arap toplumları ve rejimleri aleyhinde başlayan propagandalar ve hatta Afganistan ve Irak’ın doğrudan hedef haline gelmesi Arapların hayat alanını daralttı. BOP çerçevesinde ABD baskılarına maruz kalan Arap ve İslam dünyası açılım ihtiyacı içine girdi ve bu ülkeler için AKP yönetimindeki Türkiye iyi bir örnek teşkil etti.
İkincisi, AB sürecidir. 1999 Helsinki Zirvesi’nde aday üyelik statüsü kazanan Türkiye, AB’nin Ortak Güvenlik ve Dış Politikası uyarınca komşularıyla mevcut problemlerini çözme ve Orta Doğu’ya yönelik politikalarını AB’nin politikaları ile uyumlulaştırma yolunda ciddi adımlar attı. Bu süreç Türkiye’ye Orta Doğu siyasetinde ABD ve İsrail’e karşı manevra alanı açtı. Yine Kopenhag Kriterleri’ne uyum çerçevesinde girişilen reformlar sebebiyle sivilleşme ve demokratikleşme yolunda atılan adımlar, dış politikanın, güvenlik perspektifinden bakan askerî bürokrasinin tekelinden yavaş yavaş çıkmasını sağladı ve toplumsal taleplerin dikkate alınmasını zorunlu hale getirdi ki, Türk halkının bölgede işgalci güçlere karşı Müslüman-Araplara sempati duyduğunu söylemeye gerek bile yok.

Üçüncüsü, Irak Savaşı’dır. ABD ile yaşanan tezkere krizi, Araplar arasında Türklerin bir nevi “yeniden keşfi”ni sağladı. Irak’ın geleceği konusunda duyulan ortak kaygılar ve Irak’a Komşu Ülkeler İnisiyatifi, özellikle Türkiye-Suriye-İran arasında etkili diyalogların kurulmasına vesile oldu.

Dördüncüsü, ortak tehdit algılamalarıdır. Başta Kuzey Irak ve Filistin olmak üzere ABD ve İsrail’in izlediği politikalardan ve bölgeye ilişkin planlarından duyulan ortak kaygı ve rahatsızlık, Suriye ve İran’a yönelik ABD baskısı (muhtemel bir saldırıdan duyulan endişe) ve Orta Doğu barış sürecindeki tıkanıklık Türklerle Arapları ortak bir noktada buluşturdu. Bu bağlamda Erdoğan’ın ABD ve İsrail’e yönelik sözlü eleştirileri Arap kamuoyunda büyük takdir topladı. Daha önce bölge ülkeleriyle ilişkilerin önünde en büyük engel olan Suriye ile yakınlaşma da, Türk-Arap ilişkilerinin gelişmesinde önemli bir itici unsur oldu.

İç gelişmelerde ise en önemli unsur, Öcalan’ın yakalanmasının ardından PKK’nın zayıflamasıyla iç ve dış siyasette güvenliğin merkezî konumunu kaybetmesidir. İslamî bir geçmişten gelen AKP’nin iktidara gelmesi de önemli bir unsurdur. Zira hükümetin Arap ve Müslümanların hassasiyetlerini dikkate alan bir üslupla bölgeye yönelmesi (her ne kadar BOP çerçevesindeki girişimler bazı çevrelerden haklı tepkiler alsa da), Türkiye’ye büyük bir itibar ve güven kazandırdı.

Türk-Arap ilişkilerinde esas önemli husus ise, son dönemdeki iyileşmenin, İsrail ile ilişkilerde olduğu gibi kalıcı olup olamayacağı meselesidir. İç ve dış konjonktürden etkilenmeyecek şekilde ilişkilerde kalıcılığı sağlayabilmek, karşılıklı önyargıları ve olumsuz algılamaları aşabilme ve her alanda kurumsallaşabilme maharetine bağlıdır. Bu manada Türkiye’nin ikili ilişkileri geliştirmesinin yanı sıra bölgesel örgütlere dahil olması ve bölge meselelerinde inisiyatif alması önemli bir adımdır.

İÇ SİYASETE DIŞ AYAR: SEZER'İN İSRAİL ZİYARETİ

Z. Tuba Kor, Anlayış Dergisi, Sayı: 38, Temmuz 2006, sf.68-69.

NOT: Her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.

ŞUBAT ayında HAMAS heyetinin ziyareti sebebiyle Türk-İsrail ilişkilerinde yaşanan gerilim, karşılıklı üst düzey ziyaretlerle aşılmış görünüyor. Mayıs ayında kurulan İsrail hükümetinin, HAMAS’ı tecrit hususunda uluslararası işbirliğini sürdürme, “tek taraflı çekilme” planı ve İran konularında destek bulmak amacıyla başlattığı dış geziler çerçevesinde Dışişleri Bakanı Tzipi Livni’nin ilk durağı Türkiye oldu. Bu ziyaretin üzerinden henüz bir hafta geçmişti ki 6-8 Haziran’da Cumhurbaşkanı Necdet Sezer 7 yıl aradan sonra İsrail’e en üst düzey ziyareti gerçekleştirdi. Bu ziyaretlerde İsrail, Türkiye’den “tek taraflı çekilme” ve İran konularında aradığı desteği bulamazken; ticaret hacminin iki katına çıkarılması, enerji işbirliği ve özellikle Sezer’in ziyaretiyle HAMAS’ı tecrit konularında iki ülke uzlaşmış gibi görünüyor.

1996 ve 1999’da Demirel ile başlayan İsrail’e cumhurbaşkanı düzeyindeki ziyaretlerin üçüncüsünü gerçekleştiren Sezer, bugüne kadar İsrail ve Filistin temaslarının eşzamanlı ve dengeli yürütülmesi konusundaki hassasiyeti göz ardı ederek diplomatik teamüllerin dışına çıktı. İsrail’de cumhurbaşkanı, başbakan, başbakan yardımcısı, dışişleri bakanı ve hatta muhalefet lideriyle görüşürken; Filistin’de HAMAS hükümetini boykot ederek sadece Özerk Yönetim Başkanı Mahmud Abbas’la bir araya geldi. Başbakan Haniye’nin görüşme talebi ise reddedildi. Gerek İsrail, gerekse Filistin tarafı ile yapılan temaslarda karşılıklı iltifatların dikkat çektiği gezi sırasında İsrail parlamentosuna da hitap eden ve İbranice “şalom, toda raba” (selam, teşekkürler) diyerek sözlerini noktalayan Sezer, protokol kurallarını bozan vekillerce uzun süre ayakta alkışlandı. İsrail basınında iki ülke ilişkilerinin ne denli derin ve bozulmaz olduğunun bir göstergesi olarak değerlendirilen gezide, HAMAS hükümeti ile temas kurulmaması adına Sezer’e hiçbir bakanın eşlik etmemesi dikkat çekti.

Filistin davasına desteği ve İsrail’in Filistin politikasını eleştirileriyle bilinen Sezer’in diplomatik açıdan son derece dengesiz bu tavrı, AKP’nin HAMAS’ı Türkiye’de ağırlamasına bir tepki olarak iç siyasete dönük bir mesaj ve hükümetin dış politikada aldığı inisiyatifleri frenleme girişimi olarak değerlendirildi. Ziyaretin cumhurbaşkanlığı seçimleri ve laiklik tartışmalarının alevlendiği bir döneme rastlaması ise oldukça manidardı.

HAMAS Köşeye Sıkıştırılıyor

Türkiye’nin de tecrit kervanına katıldığı bir dönemde HAMAS hükümeti iyice köşeye sıkıştı: Diplomatik ve ekonomik yaptırımlar, nakit para krizi, Abbas’ın ayak oyunları ve referandum tehdidi, muhtemel bir iç savaş tehlikesi, İsrail’in tahrikleri ve “devlet terörü”… Önümüzdeki aylar çok sıcak geçeceğe benziyor.

Batı’nın diplomatik ve ekonomik tecridi ile boğuşan HAMAS, malî krizi çözme noktasında umduğunu bulamadı. Zira özellikle Arap ve İslam ülkelerinden alınan yardım sözü neticesinde toplanan paralar, ABD’nin HAMAS’a kaynak aktaran bankalara teröre destek verdikleri gerekçesiyle yaptırım uygulayacağı tehdidinde bulunması sebebiyle, hükümete ulaştırılamıyor. HAMAS yetkilileri ise bu sorunu çözmek üzere gittikleri ülkelerde topladıkları paraları sınırdan bavullarda geçiriyorlar. Ancak sadece memur maaşlarının aylık 160 milyon dolar olduğu Filistin’de bu kadar büyük bir meblağa böyle bir yöntemle ulaşmak oldukça zor. Üstelik İsrail’in güvenlik bahanesiyle sınır kapılarını kapatması ve dolar ve avro olarak getirilen bu paraların günlük hayatta kullanılan para birimi olan İsrail şekeline çevrilmesini engellemesi ihtimali de yüksek görünüyor. Öte yandan AB’nin hazırladığı ve yardımların HAMAS hükümeti by-pass edilerek doğrudan Filistin halkına ulaştırılmasını öngören plan Orta Doğu Dörtlüsü tarafından kabul edildi. Ancak bu planın Filistin halkının derdine ne derece derman olacağını önümüzdeki günler gösterecek.

Nakit krizi nedeniyle maaşların aylardır ödenememesi ve Abbas’a bağlı güvenlik güçlerine karşı HAMAS’ın kendi milis gücünü kurması sebebiyle patlak veren ve Filistin Meclisi ile bakanlık binalarının basılarak ateşe verilmesine kadar giden olaylar zincirinde 20’yi aşkın Filistinli hayatını kaybetti. Mısır’ın arabuluculuk yaptığı görüşmelerde HAMAS’ın milis gücünü Gazze sokaklarından çekmeyi kabul etmesiyle olaylar bir nebze olsun yatıştı. Ancak ABD’nin desteğiyle Abbas’ın, geçiş noktalarını kontrol etmek ve İsrail’e yönelik saldırıları engellemek üzere kendisine bağlı kuvvetlerin sayısını 10 bine çıkarmayı hedeflediği ve bu kuvvete İsrail’in Ürdün üzerinden silah ve mühimmat sağladığı haberleri rahatsızlık uyandırıyor. Her ne kadar Abbas, bu haberleri yalanlasa da, iç savaş senaryolarının gündemde olduğu bugünlerde el-Fetih’in muhtemel bir çatışmaya karşı silahlandırıldığı yorumları giderek artıyor.

HAMAS ile el-Fetih arasındaki mücadelenin kızıştığı bir dönemde İsrail hapishanelerinde tutuklu bulunan bazı örgütlerin liderleri, Filistin mücadelesinin hedef ve ilkelerini ortaya koymak üzere hazırladıkları 18 maddelik bir planı 10 Mayıs’ta ilan ettiler. Planda, 1967 sınırları içinde başkenti Doğu Kudüs olan bir Filistin devletinin kurulması, mültecilerin geri dönüş hakkının tanınması, Filistin’de ulusal birlik hükümeti kurulması, her türlü silahlı çatışmaya son verilmesi, FKÖ’ye biat edilmesi, güvenlik güçlerinin yeniden organize edilmesi ve siyaset yapmalarının yasaklanması, İsrail’e yönelik direnişin sadece 1967 sınırları dâhilindeki Filistin topraklarında sürmesi ve bütün Filistinli mahkumların serbest bırakılması çağrısı yapılıyor. Filistinli gruplar aralarında mücadeleyi sona erdirmek üzere müzakerelere devam ederken; Abbas, inisiyatifi ele alarak bu planın kabulü için HAMAS’a 10 günlük süre tanıdı. Bu sürenin dolması üzerine, planı 26 Temmuz’da referanduma sunacağını ilan etmesi tepkiyle karşılandı. Devam eden görüşmelerde anlaşma sağlanması durumunda, taraflar açısından büyük bir risk oluşturan referandum iptal edilecek. Zira muhtemel bir referandumun, halk arasında kutuplaşmaya yol açarak iç çatışmaya neden olması ve taraflardan birinin siyasî hayatına mal olmasından endişe ediliyor.

Filistinliler iç kargaşayı sona erdirmek için çaba harcarken, İsrail hız kesmeyen saldırılarıyla sivilleri hedef alarak tahriklerini sürdürüyor. Kassam ‘füze’lerini bahane ederek, sadece son üç ayda Gazze’ye yaklaşık 6000 top ateşi açtı ve 80 füze attı. Havadan nokta atışlarıyla suikast politikasını sürdüren İsrail, HAMAS’ın yeni güvenlik şefi Filistin Halk Direniş Komiteleri örgütünün kurucusu Cemal Ebu Samhadana’yı da öldürdü. İsrail’in, Gazze sahilinde piknik yapan bir aileyi yok etmesi ise bardağı taşıran son damla oldu ve HAMAS 16 ay sonra şartlı ateşkesi bozdu. Masumların öldürülmesini “İsrail’in hatası, Filistin’in hedefi” söylemiyle meşrulaştırmaya, hatta olayları saptırarak kendi saldırılarını HAMAS’ın üzerine yıkmaya çalışan İsrail’in son haftalarda onlarca sivili katletmesine cevap olarak, bir kontrol noktasına yapılan baskında iki İsrail askerinin öldürülüp birinin kaçırılması bir anda gerilimi tırmandırdı. İsrail’in “Gazze’yi yerle bir etme” ve “Filistin hükümetini devirme” tehditleri, Filistin’de yeni dramların yaşanacağının habercisi.

AFRİKA'DA YÜKSELEN GÜÇ TÜRKİYE

Z.  Tuba Kor, Anlayış Dergisi, Sayı: 64, Eylül 2008, sf. 70-71.

NOT: Her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.

ORTADOĞU’NUN bitmek tükenmek bilmeyen kanlı gündeminin dünyayı meşgul ettiği son yıllarda Afrika, sessiz sedasız küresel rekabetin yeni merkezi haline geldi. Son iki senedir ABD, AB, Çin, Hindistan, Japonya başta olmak üzere pek çok ülkenin liderleri, adeta birbirleriyle yarışırcasına ardı ardına kıtayı ziyaret ediyor, çeşitli anlaşmalara imza atıyor; Afrikalı liderleri ülkelerinde ağırlayarak zirvelere ev sahipliği yapıyor. Sömürgeci güçler olarak zaten kıtada eskiden beri güçlü bir şekilde varlığını sürdüren AB ülkelerinin yanı sıra 90’lı yıllarla birlikte Çin, Japonya, Hindistan, Güney Kore ve Brezilya da Afrika pazarına girdi ve stratejik ortaklık düzeyinde ilişkileri geliştirdi. Halihazırda Afrika üzerinde en büyük rekabet ABD ile Çin arasında cereyan ediyor ve bu rekabet önümüzdeki dönemde kıtanın kaderini doğrudan etkileyecek gibi görünüyor. Son dönemde kıtayla ilişkilerini hızla geliştiren ve geç de olsa denkleme girmeyi başaran yeni güç ise Türkiye.

Afrika’nın bir bütün olarak Türk dışişlerinin kapsama alanına girmesi aslında çok eski değil. Aralık 1997’deki Lüksemburg Zirvesi’nde Türkiye’nin AB’den dışlanmasının şoku bunda etkili oldu. 1998’le birlikte İsmail Cem öncülüğündeki Dışişleri Bakanlığı, bir yandan komşularla gerilimleri yumuşatma ve Arap ülkeleriyle diyalog arayışına girdi, diğer yandan daha önce ihmal edilen bölgelere açılım yaptı. Bu çerçevede “Afrika Eylem Planı” hazırlandı ve çeşitli ziyaretler gerçekleştirildi. Ancak siyasi ve ekonomik istikrarsızlığın devam ettiği bir ortamda, planlı ve kapsamlı bir girişimden ziyade tepkisel tercihlerle şekillenen bu adımların başarısı sınırlı kaldı. Ağır işleyen sürece ivme kazandıran asıl gelişme ise, AKP hükümetinin Aralık 2004’te AB’den müzakere tarihi almasının hemen ardından 2005’i “Afrika Yılı” ilan etmesi oldu. Böylece 1980’lerden bu yana Kuzey Afrika’yla ilişkilerini geliştirmekle yetinen Ankara, Sahra Altı Afrika’ya ilk kez açıldı. Türkiye’nin 12 Nisan 2005’te Afrika Birliği’nden “gözlemci ülke” statüsü almasının ardından giderek artan karşılıklı üst düzey ziyaretler ve imzalanan anlaşmalarla her alanda ilişkilerin hukuki zemini tesis edilmeye başlandı.

Türkiye-Afrika ilişkilerinin zirveye çıktığı sene ise 2008 oldu. Önce 31 Ocak-2 Şubat tarihlerinde gerçekleştirilen Afrika Birliği Zirvesi’nde Türkiye “stratejik ortak” olarak kabul edildi. Ardından 14-15 Mayıs’taki toplantıda Afrika Kalkınma Bankası ve Afrika Kalkınma Fonu’na hissedar üye oldu; böylece Türk işadamlarının kıtada daha güvenle yatırım yapmalarının önü açıldı.

Kuzey Afrika ülkeleriyle zaten uzun senelerdir diplomatik ve ekonomik ilişkileri mevcut olan Türkiye’nin, Sahra Altı ülkeleriyle ilişkisinde geldiği noktayı değerlendirmek gerekir: Halihazırda bölgede yedi büyükelçiliği bulunan Ankara, 2009 sonuna kadar 15 ülkede daha büyükelçilik açacak. Ticaret hacmi 2000 yılında 742 milyon dolar iken 2007’de 6 milyar dolara yükseldi; 2010 hedefi ise 30 milyar dolar. Kıtada yüzlerce Türk şirketi bulunuyor. Bunların doğrudan yatırımları 500 milyon doları aşıyor. Sadece 2007’de Türk müteahhitlerinin üstlendikleri projelerin toplam değeri 5,8 milyar dolardı. Türk İşbirliği ve Kalkınma İdaresi (TİKA), 2005’te Etiyopya/Addis Ababa’da, 2006’da Sudan/Hartum’da ve 2007’de Senegal/Dakar’da açtığı ofislerle ilk kez kıtaya girerek, insani-kalkınma yardımlarıyla ve yeniden yapılandırma programlarıyla kronikleşmiş problemlerin çözümü için adımlar atıyor. Türkiye’nin 2005’ten bu yana Afrika ülkelerine yaptığı kalkınma yardımları 600-750 milyon dolara ulaştı. Afrika’ya açılımın diğer bir ayağını oluşturan STK’ların faaliyetleri de eklenince toplam yardımlar 1-1,5 milyar dolar arasında seyrediyor.

Afrika ile ilişkilerin birkaç senede bu ölçüde ilerlemesinde, hükümetin de teşvikiyle iş dünyasının, insani yardım kuruluşlarının, araştırma merkezlerinin ve çeşitli derneklerin aktif faaliyetlerinin etkisi büyük. Türkasya Stratejik Araştırmalar Merkezi 2005’ten bu yana Uluslararası Afrika Kongresi düzenliyor. Türkiye İşadamları ve Sanayiciler Konfederasyonu, Türk ve Afrikalı işadamlarını üç senedir Türkiye-Afrika Dış Ticaret Köprüsü toplantılarında bir araya getiriyor. Diyanet İşleri Başkanlığı da Kasım 2006’da Afrika ülkelerinden Müslüman dinî liderleri İstanbul’da buluşturdu. Kısaca ilişkiler sadece karar alıcılar düzeyinde ilerlemiyor, hızla tabana da yayılıyor.

Sadece Ağustos 2008’de bir hafta içinde İstanbul’da üç ayrı buluşma tertip edildi: 14-16 Ağustos’ta Türkiye-Afrika Sivil Toplum Kuruluşları Forumu, 19-20 Ağustos’ta Türkiye-Afrika İş Forumu ve 18-21 Ağustos’ta Birinci Türkiye-Afrika İşbirliği Zirvesi. Taraflar arasında işbirliğini kurumsallaştırmak üzere, 175 STK’nın katıldığı ilk forumda Uluslararası Sivil Toplum Kuruluşları ve İşbirliği Platformu oluşturulmasına; oda başkanları ve işadamlarının bir araya geldiği iş forumunda ise Türkiye-Afrika Odası kurulmasına karar verildi. 53 Afrika ülkesinden 50’sinin bakanları ile devlet ve hükümet başkanlarının katılımıyla gerçekleştirilen işbirliği zirvesi ise, kıtayla ilişkilerin geldiği nokta açısından oldukça önemliydi. Zira bu düzeyde bir katılım, daha önce sadece Pekin’de düzenlenen Çin-Afrika buluşmasında gerçekleşmişti. Genelde Türk yetkililerin gösterdiği yakın ilgi, özelde ise Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün bütün ülkelerin temsilcileriyle ayrı ayrı görüşmesi Afrikalı misafirleri oldukça memnun etti. Zirve sonunda, kapsamlı bir işbirliğini öngören “İstanbul Deklarasyonu” ile “Türkiye-Afrika Ortaklığı Çerçeve Belgesi” açıklandı ve her beş senede bir işbirliği zirvesinin toplanması kararlaştırıldı. Her ne kadar zirve, Türk basınının “soykırımcı Beşir” haberlerinin gölgesinde kalsa da, gerek kıtayla ilişkilerin geleceği gerekse Ekim ayında yapılacak olan 2009-2010 dönemi için BM Güvenlik Konseyi geçici üyeliği seçimlerinden evvel Türkiye’nin Afrikalılara tanıtılması açısından oldukça başarılıydı.

Türkiye’nin girişimleri kıtada büyük bir teveccüh topluyor. Bunda büyük güçlerin enerji ihtiyaçlarını daha güvenli bir şekilde karşılamak ve elde kalmış ucuz ve kalitesiz mallarını satmak için Afrika’yı iyi bir pazar olarak gören anlayışına karşı, Türkiye’nin ilişkilere “eşitlik ve karşılıklı yarar üzerine kurulu uzun vadeli ve istikrarlı bir ortaklık” çerçevesinde yaklaştığına Afrikalıları ikna etmesi etkili oldu. Türkiye’nin sömürgeci bir geçmişinin olmaması da bunu kolaylaştırdı. Afrika üzerinden küresel rekabetin kızışacağı ve bunun da kıtada yeni çatışmaları kışkırtacağı önümüzdeki dönemde, komşularıyla problemlerini büyük ölçüde çözen ve bölgesinde barış için arabuluculuk girişimleriyle öne çıkan Türkiye ile ilişkileri stratejik ortaklık çerçevesinde daha da geliştirmek, “kara kıta”nın makus talihini yenmesinin önünü açar mı bilinmez. Ancak dış güçlerle onların yerli işbirlikçileri arasında sıkışıp kalan ve bunun bedelini bizzat kendi hayatlarıyla ödeyen Afrika halkları için en azından bir umut olacaktır.

GÜNEY KOMŞULARLA SIFIR PROBLEM

Z. Tuba Kor, Anlayış Dergisi, Sayı: 65, Ekim 2008, sf. 47, 50-51.

NOT: Her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.

GEÇTİĞİMİZ yüzyıl boyunca Türkiye’nin komşularıyla ilişkileri zaman zaman krizlere varan problemlerle malul oldu: Ortak tarihî tecrübelerden kaynaklanan husumet, rejim farklılıklarının neden olduğu önyargılar, Soğuk Savaş yıllarında ideolojik kutuplaşma, bölgesel rekabet ve/veya ittifaklar, toprak ihtilafları, doğal kaynakların paylaşılamaması ve bütün bunların tetiklediği güvenlik kaygıları... Bu problemlerin kıskacında Türk dış politikası, dört tarafın düşmanlarla çevrili olduğu psikolojisiyle yönetildi. Soğuk Savaş yıllarının kuzeyden gelen komünizm ve Sovyet tehdidi, SSCB’nin yıkılması ve Körfez Savaşı’nın ardından Kürt ayrılıkçılığı ve radikal İslam’la yer değiştirdi; 1992’de İran, Irak ve Suriye yeni düşmanlar olarak ilan edildi. 90’lı yıllar boyunca Türkiye’nin güney komşularıyla ilişkilerini güvenlik kaygıları şekillendirdi.

Husumetten İşbirliğine Türkiye-Suriye İlişkileri

Çok değil bundan tam on sene evvel Türkiye-Suriye ilişkileri, Ankara’nın savaş tehdidiyle en zor günlerini yaşıyordu. Uzun yıllar yazının başında zikrettiğimiz bütün problem alanlarıyla malul olan Şam-Ankara ilişkileri, ne olmuştu da sadece on sene içinde bir başka örneğine zor rastlanacak şekilde her alanda iyileşmişti?

Husumetten işbirliğine geçişte dönüm noktası, Ankara’nın tehditleri karşısında Şam’ın elindeki en önemli dış politika kozunu bırakmak zorunda kaldığı Ekim 1998’deki Öcalan Krizi oldu. Şam’ın Öcalan’ı topraklarından çıkarması ve PKK’ya desteği tamamen kesmesi, Öcalan’ın dört ay sonra yakalanmasına ve örgütün Eylül 1999’da silahları bırakmasına zemin hazırladı. Bu durum sadece ikili ilişkileri değil, genel olarak Türk dış politikasını da rahatlattı. 90’lı yıllar boyunca pek çok ülkeyle ilişkilerimizi esir alan PKK faktörünün -en azından beş sene boyunca- devre dışı kalması ve güvenliğin geri plana düşmesi, Ankara’nın Soğuk Savaş psikolojisinden yavaş yavaş kurtulmasını sağladı. Aralık 1999’da AB’den adaylık statüsü alınmasının da önünü açan bu süreç, içeride reformları ve demokratikleşmeyi başlatırken, dış politikanın “Ortak Güvenlik ve Dış Politika” ve “Komşuluk Politikası” çerçevesinde AB ile uyumlulaştırılması zaruretini beraberinde getirdi. Bu bağlamda İsmail Cem öncülüğündeki dışişlerinin başlattığı açılımlar, Kasım 2002’de iktidara gelen AKP’nin “komşularla sıfır problem” yaklaşımını dış politikanın temel esaslarından biri haline getirmesiyle ivme kazandı.

Başlangıçta temkinli adımlarla ilerleyen ilişkilerde 2003’ten itibaren çok hızlı bir iyileşme yaşandı. Bunda dış etkenler de şüphesiz etkiliydi. ABD’nin Irak’ı işgaliyle bölgede dengelerin değişmesi sonucu Ankara ile Şam’ın tehdit algılamaları örtüşmeye başladı. 1 Mart Tezkeresi’nin TBMM’den geçmemesi ve genel Irak politikası Türkiye’nin Şam nezdinde itibarını artırırken, ABD’nin yoğun baskısına rağmen Suriye’nin ekonomik ve diplomatik tecridine Ankara’nın ortak olmaması güveni pekiştirdi. Güneyde İsrail, doğuda ABD/Irak ile çevrili olan Suriye için kuzeyindeki Türkiye nefes alabileceği tek komşusu haline geldi.

Öcalan faktörünün denklemden çıkması ve güvenlik probleminin çözülmesinin ardından Ankara ile Şam geçmişi unutup rasyonel bir dış politika çerçevesinde geleceğe odaklanmayı tercih etti. 2003’ten itibaren üst düzey yetkililerin giderek artan karşılıklı ziyaretleri ve imzalanan pek çok anlaşma ile ilişkiler tahmin edilemeyecek boyutlara ulaştı. İlişkiler, ideolojik konulara hiç değinilmeden ve Hatay, su gibi temel ihtilafların çözümü zamana bırakılarak ortak çıkar, karşılıklı saygı ve iyi komşuluk ilkeleri temelinde geliştirildi; yeni işbirliği alanları açıldı. Tıpkı AET/AB’nin oluşumundaki gibi, başlangıçta siyasi bir ivmenin ardından sağlanacak ekonomik alanda karşılıklı bağımlılığın, barışçıl metotlarla problem çözümünün önünü açacağı beklentisiyle hareket edildi.

Bugün ulaşımdan ticarete, turizmden tarıma, enerji alanında işbirliğine kadar her alanda sıkı ekonomik ilişkiler geliştiriliyor. Sınırın çatışmadan işbirliği alanına dönüşmesi için ortak projeler üretiliyor. Bu süreçte Hatay ve su ihtilafları ilişkilerin önünde bir engel olmaktan çoktan çıktı. 2004’te Serbest Ticaret Anlaşması’na imza koymak suretiyle Şam mevcut sınırı fiilen kabul etti. Sınırda Asi Nehri üzerinde dostluk barajı kurulması projesi de bunu teyit eder nitelikte. PKK ve terör meselesi bugün önemli bir işbirliği alanına dönüşmüş durumda; askerî alanda eğitim ve teknik-bilimsel işbirliği anlaşmaları imzalandı. Kültürel yakınlaşmaya yönelik de adımlar atılıyor. Böylece yaklaşık bir asırdır entelektüellerin ve yönetici elitlerin kimliklerini ve dünya görüşlerini etkileyen ve dış politika davranışlarını belirleyen tarihî-psikolojik engeller dağıldı. Hatta Türkiye artık Suriye için Batı’yla problemlerini aşmada bulunmaz bir fırsata dönüştü. Uluslararası arenada sıkışmışlığını barış görüşmeleri ile aşma çabasında olan Şam, Türkiye’nin İsrail ile arasında arabuluculuk yapmasından da oldukça memnun. Türkiye’nin bugün Ortadoğu’da etkili bir aktör olmasında ise Suriye ile kurduğu yakın ilişkinin katkısı oldukça fazla.

Zorlu İmtihan: Türkiye-Irak İlişkileri

ABD işgaliyle bütün dengeleri altüst olmuş, parçalanmanın eşiğine gelmiş “özgür ve demokratik” Irak, altı yıldır Ankara’nın en zorlu imtihanlarından biri durumunda. İşgal öncesinde Türkiye’nin inisiyatifiyle başlayan Irak’a Komşu Ülkeler toplantıları, hem Irak ve çıkarları birbirinden çok farklı olan komşuları arasında diyalogların kurulmasına vesile oldu hem de Irak’ın yeniden yapılanmasında etkili bir platform haline geldi. Gerek bu inisiyatif gerekse ABD’nin baskısına rağmen TBMM’nin 1 Mart Tezkeresi’ni reddederek işgale ortak olmaması, Türkiye’nin Irak’a yapacağı açılımların sonuç vermesinde önemli birer başlangıç oldu.

Irak’ta yaşanan iç savaşı andıran çatışmalar bölge genelinde Sünni-Şii kutuplaşmasını su yüzüne çıkarırken, Türkiye tüm gruplarla eşit mesafede siyaset izleyerek ve her biriyle temasını sürdürerek tarafların güvenini kazandı. Sünnilerin seçimlere girmesini teşvik ederek siyasi alanda temsillerini sağlarken, Sünniler ile Şiiler arasında yaşanan siyasi krizlerde arabuluculuk yaptı. Bu adımlar güçlü bir merkezî yönetimin kurulması ve böylece Irak’ın parçalanmasının önüne geçilmesi için de elzemdi.

Irak merkezî yönetimi ve Sünni-Şii gruplarla ilişkiler iyi bir düzeye ulaşsa da, Kuzey Irak’taki yönetim ve Kürtlerle gerginlik tırmandı. Zira bağımsız bir Kürt devleti ihtimali, PKK’nın saldırılarını artırması ve Kerkük’ün kaderi gibi problemler Ankara’nın geleneksel korkularını yeniden alevlendirdi. Karar alıcılar arasında uygulanacak politikalar konusunda Suriye örneğindeki gibi bir uzlaşma olmaması, dahası bir kesimin kaba güce ve tecride dayalı politikaları ısrarla savunması, hükümetin uzun süre yalpalamasına yol açtı. Aralık 2007’de başlayan sınırlı hava ve kara operasyonlarını ise yeni açılımlar izledi. Özellikle Kürt grupları muhatap almanın ilk kez devletin zirvesinde kabul görmesiyle Mart ayında Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani’nin Türkiye’ye gelmesi önemliydi. Bu süreçte siyasi ve askerî gerilimlere rağmen Türk işadamları ve müteahhitlerin Kuzey Irak’taki faaliyetlerini giderek artırdıklarını da vurgulamak gerekir.

Temmuz 2007 seçimlerinden sonra Türkiye ile Irak arasında karşılıklı üst düzey ziyaretler iyice arttı. Bu süreçte enerji ve siyaset-güvenlik alanlarında imzalanan mutabakat muhtıraları ile Terörle Mücadele İşbirliği Anlaşması’nı, Temmuz 2008’de Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi kurulması takip etti. İlişkilerde yepyeni bir döneme işaret eden bu konseyle siyaset, ekonomi, enerji, su kaynakları, kültür ve güvenlik alanlarında işbirliği yapılması ve uzun vadeli Stratejik Ortaklık ilişkisi geliştirilmesi öngörülüyor. İmzalanacak anlaşmalar ve üretilecek ortak projelerle, tıpkı AB örneğinde olduğu gibi, ekonomik entegrasyonun sağlanması ve ortak bir güvenlik alanı oluşturulması hedefleniyor.

Komşularla sıfır problem yaklaşımının en önemli meyvesi olan bu konsey eğer amacına ulaşırsa, Irak’la ilişkiler Suriye’yle ilişkilerden çok daha iyi bir düzeye gelecek; Türkiye’nin iç korkularından kurtulabilmesinin, işgal altında geçmişi yağmalanmış ve geleceği ipotek altına alınmış Irak’ın ve Iraklıların ise daha hızlı toparlanabilmesinin önü açılacaktır.

20 Nisan 2010 Salı

KUZEY IRAK'TA ZORLAYICI DİPLOMASİ

Z. Tuba Kor, Anlayış Dergisi, Sayı: 50, Temmuz 2007, sf. 69-71.

NOT: Her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.


TERÖR saldırılarının arttığı son dönemde Kuzey Irak’a askerî harekat tartışmaları yine gündemde. Muhalefet liderleri arasında iktidara geldikleri takdirde Kuzey Irak’a girmeyi seçim vaadi yapanlar bile var. Başta ana muhalefet lideri olmak üzere, gazeteciler ve akademisyenler zaman zaman “Suriye modeli”ne atıfta bulunuyorlar. Peki, Suriye modeli nedir? Bu modelin Kuzey Irak’ta başarı şansı var mı?

Suriye modeli, Ankara’nın, Ekim 1998’de uyguladığı zorlayıcı diplomasi stratejisi sayesinde tek bir kurşun dahi atmaya gerek kalmadan Şam’a Türkiye’ye karşı elindeki en önemli dış politika kozunu bıraktırdığı bir modeldir. Bu süreçte Hafız Esad yönetimi, önce Öcalan’ı sınır dışı edip, ardından PKK’ya yönelik her türlü desteği keseceğini taahhüt ettiği Adana Mutabakatı’na imza koymak zorunda kaldı. İkili ilişkilerde bir dönüm noktası olan bu süreç, dört ay sonra Öcalan’ın yakalanmasının ve Eylül 1999’da örgütün yaklaşık beş sene sürecek tek taraflı ateşkes ilanının önünü açtı.

Türkiye’nin yıllar sonra Suriye’ye karşı sonuç almasını sağlayan ve şu anda Kuzey Irak’a karşı da uygulanan zorlayıcı diplomasi, düşmanı davranışını değiştirmeye ikna etmek üzere güç kullanma tehdidi (ve bazen de sınırlı güç kullanımı) ile desteklenen diplomatik bir stratejidir. Geleneksel askerî stratejiye oranla hedefe daha ekonomik bir yöntemle, kan dökmeden (veya çok az kan dökerek) ve daha az siyasi ve psikolojik maliyetle ulaşma imkanı sunsa da uygulanması zannedildiğinden çok daha zordur. Zira iç ve dış konjonktür, olayların akışı, psikolojik ve siyasi değişkenler vs. zorlayıcı diplomasiden başarılı bir sonuç alınmasını doğrudan etkiler.

Öcalan Krizi, Kuzey Irak’ta PKK’nın sınır ötesi harekatlarla büyük ölçüde tasfiye edildiği, bu sebeple örgütün siyasallaşma çabalarına hız verdiği bir dönemde patlak verdi. Amaç, sadece Suriye’yi Öcalan’ı teslim etmeye ve PKK’ya verdiği desteği kesmeye zorlamak değildi; Türkiye’yi dışlayarak Washington’da Barzani ile Talabani’yi anlaştıran ABD’ye ve “sürgündeki Kürt parlamentosu”na kapılarını açan İtalya özelinde, PKK’yı ulusal kurtuluş örgütü olarak kabul etme eğilimindeki Avrupa ülkelerine bir mesaj vermekti. Bugün de sadece PKK’nın Türkiye’de saldırılarını artırması değil; aynı zamanda Kuzey Irak’ta bir Kürt devletinin resmen kurulması ihtimali ve Kerkük’ün kaderine ilişkin referandumun yaklaşması tehdit algılamalarını zirveye çıkardı. Türkiye askerî harekat tehdidiyle başta Kuzey Irak yönetimi olmak üzere bu sürece örtülü ya da açık destek veren oyuncuları caydırmaya ve geri adım attırmaya çalışıyor. Tabii her iki krizin de, erken seçim kararının alındığı ve iç siyasi dengelerin allak bullak olduğu bir dönemde tırmanması ilginç bir tesadüf olsa gerek!

Zorlayıcı Diplomaside Başarı/sızlığı Sağlayan Unsurlar

Tehdidin inandırıcı ve etkili olabilmesi için hedef net, tutarlı ve sınırlı olmalı: Türkiye Öcalan Krizi’nde taleplerini arabulucular (Mısır Devlet Başkanı ve İran Dışişleri Bakanı) vasıtasıyla yazılı olarak Şam’a iletti; geri adım atmamasının ciddi sonuçları olacağını ısrarla, açıkça ve defaatle vurguladı. Kuzey Irak’a ilişkin olarak ise politik ve askerî hedeflerin net bir şekilde ortaya konulmaması Türkiye’nin elini zayıflatıyor. Irak işgalinin ardından Ankara’nın kırmızı çizgilerinin bir bir ihlal edilmesi sebebiyle Türkiye’nin inandırıcılığı zaten azalmıştı. Sözlü tehditler ve bölgeye yapılan askerî yığınak karşı tarafa geri adım attırmaya yetmiyor.

Motivasyonun gücü yüksek olmalı: Öcalan Krizi’nde PKK’nın siyasallaşmasından kaynaklanan tehdit algılaması karşısında Ankara, Suriye’yi Öcalan’ı topraklarından çıkarması ve PKK’ya verdiği desteği tamamen kesmesi yönünde zorlamanın maliyetini ve riskini kabullenmişti. Ancak bugün milli güvenliğe ve toprak bütünlüğüne yönelik algılanan tehdit yüksek olsa da, muhtemel bir harekatın maliyeti ve riskini, bir diğer deyişle siyasi, ekonomik ve sosyal sonuçlarını göze alma noktasında ciddi tereddütler var. Geçmişte yapılan sınırlı hava operasyonları veya geniş kapsamlı kara harekatlarının sağladığı yararların sınırlı ve geçici olduğunun görülmesi, daha da önemlisi ABD’nin Irak’taki varlığı bu tereddütleri artırıyor.

Zorlayan tarafın motivasyonu düşmanınkinden daha yüksek olmalı: Öcalan’ın ve PKK’nın Suriye’den tasfiyesi Türkiye açısından savaşı göze almaya değecek hayati bir çıkar iken; Suriye için PKK bir amaç değil, hiçbir maliyeti ve riski olmayan, su ve sınır problemlerini kendi lehine çözmek üzere kullandığı bir baskı aracıydı. Üstelik Suriye için temel tehdit Türkiye değil, İsrail’di. Ancak mevcut durumda Türkiye için temel tehdit olan bağımsız bir Kürt devleti ihtimali, ABD’den de aldıkları destekle Kuzey Iraklılar için artık iyice yaklaştıkları ve kesinlikle vazgeçme niyetinde olmadıkları bir hedef. Kürt devleti kurma motivasyonu oldukça yüksek olan Kuzey Irak yönetiminin, temel tehdit Türkiye ile yüzleşmek yerine PKK üzerinden kozların paylaşılmasını tercih ettiği bir dönemde, sonuç alma ihtimali epeyce düşük görünüyor.

Aciliyet hissi uyandırılmalı: 1 Ekim 1998’de aniden çıkartılan Öcalan Krizi’nde Suriye’ye psikolojik harekatla geri adım attırıldı. Başarının sırrı krizin Şam’ı şok etmesindeydi. Ancak bugün, karar alıcıların aylardır basın ve kamuoyu önünde sarf ettikleri sözler sebebiyle Kuzey Irak’a yönelik uyarı ve tehditler aciliyet hissi uyandırmak bir yana, adeta ‘yalama’ oldu. Daha da kötüsü Irak’taki ABD varlığı sebebiyle Türk tehditleri blöf olarak algılanıyor. Şok edici olmadığı takdirde karşı taraf da tedbirlerini alacağı için askerî harekatla sonuca ulaşmak mümkün görünmüyor.

İçte ve dışta yeterli destek bulunmalı: Öcalan Krizi’nde iç kamuoyunda her ne kadar krizin zamanlaması ve savaş telaffuzuna yönelik ağır eleştiriler yapılsa da, asker-sivil üst düzey yetkililerin uyguladığı baskı tüm siyasi partiler, medya ve kamuoyunca genel olarak paylaşıldı. Ancak Ankara, İsrail ve NATO üyeleri dâhil müttefiklerinden hiçbir destek bulamadı. Bugün ise Kuzey Irak’a yönelik bir harekat için ne içte ne de dışta yeterli destek var. Türkiye amacını uluslararası kamuoyuna çok iyi anlatamadığı takdirde PKK’ya yönelik kısmi bir harekat dahi Kuzey Irak’ı işgal olarak algılanacak ve büyük tepki toplayacak.

Sivil-asker üst düzey yetkililer arasında ulusal çıkar, değer ve hedef hususlarında ciddi yorum farklılıkları olmamalı: Öcalan Krizi sırasında her ne kadar koalisyonun DSP kanadı ve Dışişleri Bakanlığı endişeli ve temkinli olsa da, Cumhurbaşkanı Demirel ve askerî yetkililerin kararlı duruşu karşısında eşgüdüm sağlandı. Yine Suriye’de otoriter güçlü yönetimin varlığı krizin kısa sürede yatışmasında etkili oldu. Zira realist ve pragmatist bir dış politika izleyen Esad, rejimin istikrarı ve bekası için geri adım atarken karşısında güçlü bir muhalefet yoktu. Suriye basınının sessiz kalması sayesinde kriz kamuoyuna pek yansımamıştı. Kuzey Irak konusunda ise sivil ve asker üst düzey yetkililer arasında, ortak bir dış politika vizyonu, bir mutabakat olduğunu söylemek oldukça zor. Özellikle kamuoyu önünde yetkililerin restleşmesi Türkiye’nin PKK konusunda elini zayıflatıyor. Daha da önemlisi eskiden Irak’ta güçlü bir merkezî yönetim vardı, birbiriyle düşman olan Kürt liderler Ankara’yla işbirliği yapabiliyordu ve sınır ötesi harekatlara özellikle ABD karşı çıkmıyordu. Ancak artık Ankara, Kuzey Irak yönetimini veya Irak Cumhurbaşkanı’nı muhatap almazken, kendisini saldırılardan koruyamayan Bağdat’taki zayıf Irak hükümetinden medet umuyor. Iraklı Kürtlerle işbirliği içindeki ABD’nin, ülkenin en güvenli kesimini karıştırabilecek yeni bir harekata göz yumması da en azından bu aşamada pek muhtemel görünmüyor. Her oyuncunun bölge üzerinde ayrı çıkar ve hesabının olduğu bir dönemde Türkiye’nin tatmin edici bir sonuca ulaşması zor görünüyor.

Öcalan Krizi’nde Türkiye, zorlayıcı diplomasiyi başarılı bir şekilde uygulamasının yanı sıra, Suriyeli karar alıcıların geri adım atma iradesi ve uluslararası ve bölgesel konjonktürün uygun olması sayesinde kısa sürede istediği sonucu aldı. Ancak Kuzey Irak’ta Türkiye’nin işi oldukça zor. Ne şartlar Türkiye’nin lehine ne de Kuzey Irak yönetiminin ve Ankara’nın muhataplarının geri adım atma iradesi var. Özellikle bölgesel konjonktür Türkiye’nin aleyhine. Kullandığı metot ve araçları değiştiren PKK’ya karşı Türkiye eski terörle mücadele usulleriyle artık başarı sağlayamaz. Terör diğer boyutlarından soyutlanarak sadece bir asayiş meselesi olarak ele alındığı müddetçe ne zorlayıcı diplomasinin uygulandığı Suriye modeli ne de bu stratejinin iflası durumunda yapılacak Kuzey Irak’a yönelik en mükemmel (!) harekat işe yarayacaktır.

ANNAPOLİS'TE BARIŞÇILIK OYUNU

Z. Tuba Kor, Anlayış Dergisi, Sayı: 55, Aralık 2007, sf. 70-71.

NOT: Her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.


TÜRK ka­mu­oyu­nun PKK ve Ku­zey Irak me­se­le­si­ne odak­lan­dı­ğı son bir­kaç ay­dır Or­ta­do­ğu’da, böl­ge­de­ki ge­liş­me­le­ri ta­kip eden­le­rin da­hi hı­zı­na ye­tiş­mek­te zor­lan­dı­ğı zi­ya­ret­ler, top­lan­tı­lar, zir­ve­ler ger­çek­le­şi­yor. Bu dip­lo­ma­tik ha­re­ket­li­li­ğin oda­ğın­da ise Tür­ki­ye var. 27 Ka­sım’da An­na­po­lis’te ger­çek­leş­ti­ri­len Or­ta­do­ğu kon­fe­ran­sı ön­ce­sin­de, 11-13 Ka­sım’da İs­ra­il Cum­hur­baş­ka­nı Şi­mon Pe­res ve Fi­lis­tin Dev­let Baş­ka­nı Mah­mud Ab­bas An­ka­ra’ya gel­di; ar­dın­dan 15-17 Ka­sım’da İs­tan­bul’da Ulus­la­ra­ra­sı Ku­düs Bu­luş­ma­sı ya­pıl­dı.

Ab­bas-Pe­res zi­ya­re­ti ile Ku­düs Bu­luş­ma­sı’nın or­tak nok­ta­sı, ge­rek iç ge­rek­se dış ka­mu­oyun­da bü­yük yan­kı uyan­dır­ma­la­rı ve fark­lı ke­sim­ler­den yo­ğun eleş­ti­ri al­ma­la­rıy­dı. İs­ra­il iş­ga­li­ne kar­şı çı­kan­la­rın, Ab­bas-Pe­res bu­luş(tu­rul)ma­sın­dan ve Pe­res’in TBMM’de ko­nuş­ma­sın­dan do­la­yı vic­dan­la­rı sız­la­dı; bu­nu An­ka­ra’nın, PKK’ya kar­şı mü­ca­de­le­de ABD ve Ya­hu­di lo­bi­sin­den des­tek bul­mak için at­tı­ğı bir adım ve Ha­mas’ı tec­rit eden­ler ker­va­nı­na ka­tıl­ması ola­rak yo­rum­la­dı­lar. Bu bu­luş­ma­yı tak­dir­le kar­şı­la­yan­lar ise Ha­mas ve di­re­ni­şe des­tek ve­ril­di­ği ge­rek­çe­siy­le Ku­düs top­lan­tı­sı­nı eleş­tir­di­ler. An­cak bu iki bu­luş­ma, as­lın­da Tür­ki­ye’nin Or­ta­do­ğu po­li­ti­ka­sı­nın bir öze­tiy­di.

2002’den bu ya­na kom­şu­lar­la iliş­ki­le­ri­ni dü­zel­te­rek çev­re­sin­de ba­rış un­su­ru ol­ma­yı ön­ce­le­yen hü­kü­met, böl­ge­sin­de ba­rış ve is­tik­ra­rın te­si­si için ge­rek­li olan rol­le­ri üst­len­me­yi dış po­li­ti­ka­sı­nın ana he­de­fi ha­li­ne ge­tir­di. Bu bağ­lam­da So­ğuk Sa­vaş man­tı­ğıy­la böl­ge­sel ku­tup­laş­ma­lar­da ta­raf ol­mak ye­ri­ne, tüm ta­raf­lar­la ara­sı­nı iyi tut­ma­ya özen gös­te­re­rek, an­laş­maz­lık­lar­da ara­bu­lu­cu ol­ma­yı ter­cih et­ti. Baş­lan­gıç­ta kuş­kuy­la kar­şı­la­nan bu ye­ni rol, ar­tık ge­rek böl­ge­sel ge­rek­se kü­re­sel oyun­cu­lar ta­ra­fın­dan bü­yük öl­çü­de ka­nık­san­mış du­rum­da. Hat­ta ara­la­rın­da hiç­bir dip­lo­ma­tik iliş­ki bu­lun­ma­yan düş­man ta­raf­lar prob­lem­le­ri­nin çö­zü­le­bil­me­si için An­ka­ra’dan yar­dım is­ti­yor­lar. Bu açı­dan de­ğer­len­di­ril­di­ğin­de, her ne ka­dar Fi­lis­tin’e resmî yar­dım­lar ve ya­tı­rım­lar Ba­tı Şe­ri­a’ya ve el-Fe­tih yö­ne­ti­mi­ne kay­dı­rıl­sa da, An­ka­ra’nın Ha­mas ve­ya el-Fe­tih’ten bi­ri­ni di­ğe­ri­ne ter­cih et­ti­ği­ni söy­le­mek zor. Tür­ki­ye’nin ama­cı, ba­rış gi­ri­şim­le­rin­de ba­şa­rı­sız­lı­ğın en te­mel se­bep­le­rin­den bi­ri olan İs­ra­il yan­lı­sı Ame­ri­kan te­ke­li­ni kı­ra­rak ara­bu­lu­cu sa­yı­sı­nı ar­tır­mak. Bu­nun İs­ra­il ve ABD ta­ra­fın­dan ne de­re­ce ka­bul gö­re­ce­ği ise şim­di­lik bü­yük bir so­ru işa­re­ti.

Ku­düs’e Gö­nül Ve­ren­ler Bu­luş­tu

Ulus­la­ra­ra­sı Ku­düs Mü­es­se­se­si’nin ön­cü­lü­ğün­de, TGTV’nin ev­sa­hip­li­ğin­de İs­tan­bul Fes­ha­ne’de ger­çek­leş­ti­ri­len Ulus­la­ra­ra­sı Ku­düs Bu­luş­ma­sı’nda Ku­düs da­va­sı­na gö­nül ve­ren­ler “Me­de­ni­ye­tin be­şi­ği­ni ko­ru­ya­lım” slo­ga­nıy­la bir ara­ya gel­di­ler. Üç gün bo­yun­ca Ku­düs­lü­le­rin ya­şa­dık­la­rı prob­lem­ler, Ku­düs’ün Ya­hu­di­leş­ti­ril­me­si için İs­ra­il’in at­tı­ğı adım­lar, Ku­düs’e kar­şı İs­lam ve Ba­tı dün­ya­sı­nın so­rum­lu­luk­la­rı ve Fi­lis­tin­li­le­rin ken­di­le­ri­ni mü­da­fa­a yön­tem­le­ri tar­tı­şıl­dı.

Sem­poz­yum­da Ku­düs­lü­ler ya­şa­nan sı­kın­tı­la­rı şöy­le an­lat­tı­lar: Ku­düs’te­ki ta­ri­hî eser­ler ve baş­ta Ha­rem-i Şe­rif ol­mak üze­re kut­sal me­kan­lar tah­rip edi­li­yor. Ko­nut, en bü­yük prob­lem­ler­den bi­ri; zi­ra in­şa­at yap­mak ol­duk­ça zor, ruh­sat al­mak için 3-4 bin do­lar öde­yip 6-7 se­ne bek­le­ni­yor. Ev­le­rin %70’inin alt­ya­pı­sı yok. Am­bar­go­lar ne­de­niy­le sa­na­yi­nin ol­ma­dı­ğı şe­hir­de, ta­rım böl­ge­le­ri­nin %35’ine, su kay­nak­la­rı­nın %85’ine el kon­muş du­rum­da. Mad­di im­kan­sız­lık­lar­la bo­ğu­şan der­nek­le­rin ha­yır fa­ali­yet­le­ri dur­ma nok­ta­sın­da. Fi­lis­tin ge­ne­lin­de 10 bin mah­ku­mun ai­le­le­ri­ne ba­kıl­ma­sı ge­re­ki­yor; an­cak bun­la­ra yar­dım eden­ler te­rö­rist mu­ame­le­si gö­rü­yor. En kö­tü­sü ise, so­nu gel­mez İs­ra­il iş­ga­li ve am­bar­go­lar so­nu­cu ümit­le­ri­ni yi­ti­ren genç­le­rin (ki bun­la­rın sa­yı­la­rı 5 bi­ni ge­çi­yor) ya­şa­nan acı­lar­dan ka­çış için uyuş­tu­ru­cu ba­ta­ğı­na sü­rük­len­me­le­ri. Bu şart­lar al­tın­da Ku­düs­lü­ler, ya hic­re­te ya da kö­tü şart­lar­da ya­şa­ma­ya mah­kum edi­li­yor. İs­ra­il’in Ku­düs’ü Ya­hu­di­leş­tir­me po­li­ti­ka­sı­na kar­şı di­re­ni­şin de­vam ede­bil­me­si için Fi­lis­tin­li­ler, ma­ne­vi des­te­ğin ya­nı sı­ra mad­di des­tek bek­li­yor­lar.

ABD ve İs­ra­il’in en­gel­le­me­ye ça­lış­tı­ğı Ku­düs bu­luş­ma­sın­dan ka­tı­lım­cı­la­rın bek­len­ti­le­ri yük­sek­ti; ba­rış ko­nu­sun­da ise ümit­siz­di­ler. Bu­gü­ne ka­dar her ba­rış gi­ri­şi­miy­le düş­man­lı­ğın ve Ya­hu­di yer­le­şim­le­ri­nin kat­la­na­rak art­tı­ğı­nı, mü­za­ke­re­le­rin iş­ga­li ve zul­mü meş­ru­laş­tır­ma­ya ve unut­tur­ma­ya dö­nük ol­du­ğu­nu vur­gu­la­dı­lar. Fi­lis­tin ko­nu­sun­da uz­man Ame­ri­ka­lı bir avu­kat olan Stan­ley Ko­hen’in şu söz­le­ri önem­liy­di: “Ül­ke­ni­ze ge­lip iş­gal edi­yor­lar, son­ra da ba­rış di­yor­lar. Ba­tı ba­rış der­ken İs­ra­il’in gü­ven­li­ğin­den bah­se­di­yor; an­cak Fi­lis­tin­li­ler için ada­let­ten bah­se­den yok.” Ha­mas’ın Si­ya­si Bü­ro Baş­kan Yar­dım­cı­sı Mu­sa Ebu Mer­zuk ise, “An­na­po­lis Kon­fe­ran­sı Fi­lis­tin so­ru­nu­nu çöz­mek için de­ğil. ABD’nin çö­züm için bir prog­ra­mı ve pro­je­si yok. Bu kon­fe­ran­sa ka­tı­lım do­lay­lı ola­rak Ame­ri­kan ve İs­ra­il po­li­ti­ka­la­rı­na des­tek an­la­mı­na ge­le­cek­tir” de­di. “Böl­ge­ye ba­rış na­sıl ge­lir?” su­ali­mi­ze, İs­la­mi ha­re­ket li­de­ri Ra­id Sa­lah, an­cak İs­ra­il iş­ga­li­nin bit­me­siy­le ce­va­bı­nı ve­rir­ken; Ko­hen, ön­ce­lik­le ba­rı­şın önün­de­ki en bü­yük en­gel olan ABD’nin ara­dan çe­kil­me­si ge­rek­ti­ği­ni be­lirt­ti. Tür­ki­ye’de­ki Ab­bas-Pe­res bu­luş­ma­sı­nı sor­du­ğu­muz Fi­lis­tin­li­ler ise, bu­gü­ne ka­dar Türk hü­kü­me­ti­nin Fi­lis­tin hal­kı­na des­te­ğin­den min­net­tar ol­duk­la­rı­nı; an­cak An­ka­ra’nın gi­ri­şim­le­ri­nin Fi­lis­tin hal­kı­nın mas­la­ha­tı­na ol­ma­sı ge­rek­ti­ği­ni vur­gu­la­dı­lar.

Bu­luş­ma Ku­düs’e da­ir bi­lin­cin oluş­tu­rul­ma­sı açı­sın­dan önem­liy­di. An­cak si­ya­set­çi­ler­den ilim adam­la­rı­na, iş­ga­li biz­zat ya­şa­yan­lar­dan Müs­lü­man ve Hı­ris­ti­yan ka­na­at ön­der­le­ri­ne, STK tem­sil­ci­le­ri­ne yak­la­şık 70 ül­ke­den 3.000’i aş­kın ka­tı­lım­cı­nın bu­luş­tu­ğu böy­le önem­li bir top­lan­tı­da -is­tis­na­lar ha­riç- ya­pı­lan ko­nuş­ma­ların düzeyi bek­len­ti­mi­zin çok al­tın­day­dı. Mı­sır­lı aka­de­mis­yen Ha­san Na­fi’nin, İs­ra­il’in ve Ya­hu­di­le­rin çok ön­ce­den uz­man­la­rın­ca ha­zır­lan­mış pro­je­le­ri za­ma­nı gel­di­ğin­de ya­vaş ya­vaş ha­ya­ta ge­çir­di­ği hu­su­su­na yap­tı­ğı vur­gu göz önü­ne alın­dı­ğın­da, slo­gan­dan öte­ye geç­me­yen ve bı­ra­kın ile­ri­ye dö­nük bir pers­pek­ti­fi anı da­hi kur­tar­mak­tan uzak söz­ler­le “Me­de­ni­ye­tin be­şi­ği”nin na­sıl ko­ru­na­ca­ğı, üze­rin­de dü­şü­nül­me­si ge­re­ken bir hu­sus.

“Son Şans” An­na­po­lis

Or­ta­do­ğu ‘ba­rış’ kon­fe­ran­sı­nın or­ta­ya çı­kış ze­mi­ni­ni Ey­lül 2007 ta­rih­li An­la­yış’ta ir­de­le­miş­tik. Ha­mas’ın Gaz­ze’yi kon­tro­lü al­tı­na al­dı­ğı bir or­tam­da, de­rin gö­rüş ay­rı­lık­la­rı olan ta­raf­la­rı bir ara­ya ge­ti­ren un­sur, iç po­li­ti­ka­da güç kay­be­den Bush-Ol­mert-Ab­bas üç­lü­sü­nün su­ni bir ba­rış ha­va­sı­na duy­du­ğu ih­ti­yaç­tı.

Ba­rış için “son şans” ola­rak su­nu­lan An­na­po­lis, ge­rek gö­rüş­me­le­re te­mel oluş­tur­ma­sı bek­le­nen or­tak bel­ge­nin son da­ki­ka da ol­sa ha­zır­la­na­bil­me­si ge­rek­se kon­fe­rans­ta Ame­ri­kan yö­ne­ti­mi­nin is­te­di­ği gi­bi ge­niş bir ka­tı­lı­mın sağ­la­na­bil­me­si, özel­lik­le de baş­ta Suu­di Ara­bis­tan ve Su­ri­ye ol­mak üze­re Arap ül­ke­le­ri ile İs­ra­il’i ay­nı ma­sa et­ra­fın­da top­la­ya­bil­me­si açı­sın­dan bir ‘ba­şa­rı’ ka­bul edil­di. An­cak 12 Ara­lık’ta ilk mü­za­ke­re­le­re baş­lan­ma­sı ve ABD’de baş­kan­lık se­çim­le­ri­nin de ya­pı­la­ca­ğı 2008 so­nu­na ka­dar ni­hai çö­zü­me ula­şıl­ma­sı ‘ümid’inin kaç gün sü­re­ce­ği he­nüz bel­li de­ğil. Zi­ra adil bir ba­rı­şa gi­den yo­lu aça­ma­ya­cak olan bu kon­fe­ran­sın ye­ni bir böl­ge­sel ku­tup­laş­ma­ ve ça­tış­ma­ya yol aç­ma­sı ih­ti­ma­li ol­duk­ça yük­sek.

“Te­rö­re kar­şı sa­vaş” stra­te­ji­si de, Bü­yük Or­ta­do­ğu Pro­je­si de ‘ba­şa­rı­sız’ o­lan Bush yö­ne­ti­mi, böl­ge­de biz­zat ya­rat­tı­ğı ka­os or­ta­mı­nı, bu kez de ba­rış oyu­nuy­la ken­di le­hi­ne çe­vir­me­yi he­sap­lı­yor. ‘Ba­rış’ ha­va­sı­nı İran’a kar­şı bir koa­lis­yo­na dö­nüş­tür­mek için kul­lan­ma­sı kuv­vet­le muh­te­mel.

An­na­po­lis’in ‘ba­şa­rı­sı’nın ilk test ala­nı ise, üç se­ne­dir Ba­tı yan­lı­la­rıy­la Su­ri­ye-İran yan­lı­la­rı­nın nü­fuz mü­ca­de­le­si­ne sah­ne olan ve üç ay­dır bu mü­ca­de­le ne­de­niy­le bir isim üze­rin­de uz­la­şı­la­ma­ma­sı ne­ti­ce­sin­de cum­hur­baş­kan­lı­ğı se­çim­le­ri­nin tam beş de­fa er­te­len­di­ği Lüb­nan ola­cak gi­bi gö­rü­nü­yor. 30 Ka­sım’da­ki se­çim­ler bu açı­dan kri­tik.

DIŞ POLİTİKA KRİZLERİNDE MEDYANIN ROLÜ

Z. Tuba Kor, Anlayış Dergisi, Sayı: 59, Nisan 2008, sf.68-69.

NOT: Her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.

BİR yı­lı aş­kın sü­re­dir de­vam eden Ku­zey Irak’a ope­ras­yon tar­tış­ma­la­rı ve Şu­bat ayın­da­ki ka­ra ha­re­ka­tı es­na­sın­da ya­pı­lan ya­yın­lar ve yo­rum­lar, kriz dö­nem­le­rin­de bil­has­sa dış po­li­ti­ka me­se­le­le­rin­de, mer­kez med­ya­nın tu­tu­mu­nu de­tay­la­rıy­la ele al­ma­yı zo­run­lu kı­lı­yor.

İç po­li­ti­ka­da nis­pe­ten fark­lı du­ruş­lar ser­gi­le­yen ve da­ha eleş­ti­rel bir tu­tum ta­kı­nan mer­kez med­ya, “mil­li men­fa­at­ler” ile “mil­li gü­ven­li­ğin” esas ol­du­ğu dış po­li­ti­ka kriz­le­rin­de si­ya­si ve ide­olo­jik fark­lı­lık­la­rı bir ke­na­ra bı­ra­kır. Dev­let po­li­ti­ka­sı doğ­rul­tu­sun­da “tek ses” olup gün­dem oluş­tu­ra­rak ve ger­çe­ği in­şa ede­rek ka­mu­oyu­nun rı­za­sı­nı al­ma­da ve yü­rü­tü­len po­li­ti­ka­la­rın meş­ru­laş­tı­rıl­ma­sın­da önem­li bir rol oy­nar. Çok ses­li­lik ise an­cak hü­kü­met po­li­ti­ka­la­rı ile dev­let po­li­ti­ka­la­rı­nın uyuş­ma­dı­ğı alan­lar­da or­ta­ya çı­kar. Bir de ta­bi­i, da­ha zi­ya­de “ok­ya­nus öte­si”nden ge­len esin­ti­ler­le med­ya pat­ron­la­rı­nın “âli men­fa­at­le­ri”nin ça­kış­tı­ğı du­rum­lar­da ge­nel çiz­gi­den sa­pı­lır. Mer­kez med­ya, kâh “öte­ki” hak­kın­da çar­pı­tıl­mış imaj­lar, bas­ma­ka­lıp yar­gı­lar ve al­çal­tı­cı ifa­de­ler­le zi­hin­le­ri kod­lar; kâh kriz dö­nem­le­rin­de ka­mu­oyu­nu mil­li­yet­çi ve mi­li­ta­rist söy­lem­ler­le kış­kır­ta­rak psi­ko­lo­jik or­ta­mı ha­zır­lar; kâh doğ­ru­dan bir kriz çı­kar­tır ve­ya onu tır­man­dı­rır; kâh kriz yö­ne­ti­mi­nin bir par­ça­sı ola­rak önem­li gö­rev­ler ic­ra eder.

Türk Med­ya­sı­nın Kur­gu­la­nan İş­le­vi ve Dö­nü­şü­mü

Cum­hu­ri­yet’in ba­şın­dan iti­ba­ren uzun­ca bir sü­re dış po­li­ti­ka, ge­le­nek­sel ka­rar alı­cı­la­rı il­gi­len­di­ren bir alan ola­rak gö­rü­lür; ba­sın­da pek yer bul­maz. Gün­de­me ge­len ko­nu­lar ise te­mel dış po­li­ti­ka il­ke­le­ri ve ka­bul­le­ri­ne mey­dan okur ni­te­lik­te de­ğil­dir. Za­ten kapatma dâhil ağır ce­za­lar içe­ren hu­ku­ki mev­zua­tın ya­nı sı­ra, bü­yük bir ye­kun tu­tan tek par­ti yö­ne­ti­mi­nin ga­ze­te­ci-mil­let­ve­kil­le­ri bu­nun önün­de bir en­gel­dir. Ba­sı­nın gö­re­vi res­mî po­li­ti­ka­nın ka­mu­oyu­na ak­ta­rı­mın­dan iba­ret­tir.

DP dö­ne­mi­nin gö­re­ce ço­ğul­cu or­ta­mın­da iç po­li­ti­ka­da çok yo­ğun tar­tış­ma­lar ya­şa­nır­ken, dış po­li­ti­ka­da ba­sın ge­le­nek­sel çiz­gi­si­ni sür­dü­rür. En önem­li is­tis­na, da­ha ön­ce dış po­li­ti­ka gün­de­min­de hiç yer al­ma­yan Kıb­rıs me­se­le­si­nin Hür­ri­yet ga­ze­te­si­nin uzun sü­re­li kam­pan­ya­sı so­nu­cun­da 1955’te hü­kü­me­tin gün­de­mi­ne gir­me­si­dir. 6-7 Ey­lül olay­la­rı ise ba­sın ara­cı­lı­ğıy­la hal­kın na­sıl in­fia­le sü­rük­le­ne­bi­le­ce­ği­nin önem­li ör­nek­le­rin­den­dir.

Türk ba­sı­nın­da ve ka­mu­oyun­da dış po­li­ti­ka­nın ger­çek an­lam­da tar­tış­ma ko­nu­su ha­li­ne gel­me­si ise 1964’te­ki Kıb­rıs kri­zi­ne da­ya­nır. Ame­ri­kan Baş­ka­nı John­son’ın teh­dit­va­ri mek­tu­bu­nun ana hat­la­rıy­la da ol­sa ba­sı­na yan­sı­ma­sıy­la ya­şa­nan ha­yal kı­rık­lı­ğı, ilk kez dış po­li­ti­ka pa­ra­met­re­le­ri­nin sor­gu­lan­ma­sı­na ne­den olur. Bun­dan son­ra dış po­li­ti­ka gün­dem­de da­ha faz­la yer tu­tar; özel­lik­le de ide­olo­jik ku­tup­laş­ma­nın de­rin­leş­ti­ği 70’li yıl­lar­da.

1980 dar­be­si­nin med­ya­ya yan­sı­ma­sı ise dra­ma­tik olur. Dev­let mer­kez­li ga­ze­te­ci­lik an­la­yı­şı eroz­yo­na uğ­rar­ken ma­ga­zin­leş­me kök sa­lar. 90’lı yıl­lar­da dış po­li­ti­ka­da med­ya­nın ko­nu­mu güç­le­nir. Bu­nun çe­şit­li se­bep­le­ri var­dır. Bi­rin­ci­si, özel te­le­viz­yon ka­nal­la­rı­nın açıl­ma­sıy­la res­mî kay­nak­lar­dan (TRT, AA) ha­ber te­ke­li so­na erer. İkin­ci­si, med­ya­nın elin­de­ki tek­no­lo­jik im­kan­la­rın art­ma­sı, özel­lik­le de 24 sa­at nak­len ya­yın im­ka­nı­na ka­vuş­ma­sıy­la, te­le­viz­yon dış po­li­ti­ka­nın ak­ta­rı­mın­da et­ki­li olur; hız­lı bil­gi akı­şı ih­ti­ya­cı, doğ­ru­lu­ğu te­yit edil­me­miş ha­ber­le­rin ya­yıl­ma­sı­nı be­ra­be­rin­de ge­ti­rir. Üçün­cü­sü ise, ge­le­nek­sel med­ya pat­ron­la­rı­nın de­ğiş­me­siy­le sek­tö­rün ti­ca­ri­leş­me­si, dı­şa açıl­ma­sı ve be­lir­li hol­ding­le­rin elin­de te­kel­leş­me­si­dir. Bu üç ge­liş­me­nin so­nu­cun­da sek­tör­de kı­ya­sı­ya re­ka­bet baş­lar. Ti­ra­ja ve rey­tin­ge bağ­lı olan rek­lam pas­ta­sın­dan pay kap­ma kav­ga­sı ma­ga­zin­leş­me sü­re­ci­ni te­tik­ler.

Bu du­rum, ka­mu­oyun­da da­ha az il­gi uyan­dı­ran dış po­li­ti­ka ko­nu­la­rın­da ma­ni­pü­las­yo­nu ka­çı­nıl­maz kı­lar. Kâ­rı ar­tır­ma kay­gı­sı­na ide­olo­jik du­ruş da ek­le­nin­ce, ge­liş­me­ler ya ka­rar­tı­la­rak yan­lış, ek­sik ve çar­pık bir şe­kil­de ya da ma­ga­zin bo­yu­tu öne çı­ka­rıl­mak su­re­tiy­le de­ğer­siz­leş­ti­ri­le­rek su­nu­lur. Böy­le­ce kon­trol bir öl­çü­de kla­sik dış po­li­ti­ka ya­pım­cı­la­rı­nın elin­den çı­kar­ken, dı­şiş­le­ri bü­rok­ra­si­si ki­mi za­man ol­duk­ça zor an­lar ya­şar. Her şe­ye rağ­men mer­kez med­ya, ge­rek iç ge­rek­se dış po­li­ti­ka­da ve­ri­le­cek psi­ko­lo­jik sa­va­şın en önem­li un­su­ru ola­rak des­tek gö­rür. Zi­ra 90’lı yıl­lar­da si­ya­set­çi­ler­den zi­ya­de as­ker-si­vil bü­rok­ra­si­nin te­ke­lin­de olan dış po­li­ti­ka­da top­lum­sal meş­ru­iye­tin sağ­lan­ma­sı el­zem­dir. Bu du­rum med­ya­nın kriz dö­nem­le­rin­de cü­ret­kar ve ak­tif rol oy­na­ma­sı­nı ko­lay­laş­tı­rır.

Bu bağ­lam­da “mer­kez med­ya” ve “dış po­li­ti­ka kri­zi” den­di­ğin­de ak­la ilk ge­len olay hiç şüp­he­siz Kar­dak Kri­zi’dir. 1995’in 24 Ara­lık ge­ce­si Kar­dak Ka­ya­lık­la­rı’nda ka­ra­ya otu­ran bir Türk ge­mi­si­nin kur­ta­rıl­ma­sı sı­ra­sın­da or­ta­ya çı­kan ege­men­lik tar­tış­ma­sı, 26-27 Ocak’ta ön­ce Yu­nan, ar­dın­dan Türk ga­ze­te­ci­le­rin ka­ya­lık­la­ra bay­rak dik­me ya­rı­şıy­la bir an­da kri­ze dö­nü­şür. Sa­va­şın eşi­ği­ne ge­li­nen sü­reç, son an­da Ame­ri­kan Baş­ka­nı’nın dev­re­ye gir­me­siy­le ya­tış­tı­rı­lır. Doğ­ru­dan med­ya eliy­le pat­lak ve­ren ve man­şet­ler­den sa­vaş çı­ğırt­kan­lı­ğıy­la tır­ma­nan bu kriz, as­li gö­re­vi ge­liş­me­le­ri iz­le­mek ve ka­mu­oyu­na ak­tar­mak olan ga­ze­te­ci­le­rin so­rum­suz­luk­la­rı­nın ne­le­re mal ola­bi­le­ce­ği­nin iyi bir ör­ne­ği­dir.

Ge­le­lim Ekim 1998’de Tür­ki­ye ile Su­ri­ye’yi sa­va­şın eşi­ği­ne ge­ti­ren Öca­lan Kri­zi’ne. Cum­hur­baş­ka­nı Sü­ley­man De­mi­rel’in TBMM’de Şam’ı teh­dit eden ko­nuş­ma­sıy­la pat­lak ve­ren bu kriz, med­ya­nın sa­vaş çı­ğırt­kan­lı­ğıy­la bir an­da tır­ma­nır. As­ke­rî ha­zır­lık­lar he­nüz ta­mam­lan­ma­mış ol­sa da “Öğ­le­ne Şam’da­yız”, “Bir uç­tan gi­rer öbür uç­tan çı­ka­rız”, “As­ker emir bek­li­yor” man­şet­le­riy­le sa­vaş san­ki bir-iki gün için­de baş­la­ya­cak­mış iz­le­ni­mi ve­ri­lir. Gü­ney sı­nı­rın­da ya­pıl­mak­ta olan NA­TO tat­bi­ka­tı ise Türk or­du­su­nun Su­ri­ye’ye sa­vaş ha­zır­lı­ğıy­mış gi­bi su­nu­lur. Her ne ka­dar Su­ri­ye’nin çok kı­sa sü­re­de ge­ri adım at­ma­sın­da, kriz yö­ne­ti­mi­nin önem­li bir par­ça­sı olan med­ya­nın pro­pa­gan­da­la­rı­nın et­ki­si ol­sa da, Şam yö­ne­ti­mi­nin teh­dit­le­re teh­dit­le kar­şı­lık ver­me­si du­ru­mun­da An­ka­ra’nın inan­dı­rı­cı­lı­ğı­nın bü­yük bir dar­be ala­ca­ğı ih­ti­ma­li­ni de göz ar­dı et­me­mek ge­re­kir.

Ku­zey Irak’a sı­nır öte­si ope­ras­yo­na dö­ne­lim. Tam bir se­ne ev­vel Ge­nel­kur­may Baş­ka­nı’nın ope­ras­yo­na ih­ti­yaç ol­du­ğu­nu vur­gu­la­ma­sıy­la baş­la­yan sü­reç­te med­ya, kış­kır­tı­cı ya­yın­la­rıy­la bir yan­dan muh­te­mel bir ope­ras­yon için ka­mu­oyun­da ze­min ha­zır­lar­ken di­ğer yan­dan hükümeti bu­na zor­la­ma­ya ça­lış­tı. Se­çim­le­rin aka­bin­de te­rör sal­dı­rı­la­rı­nın art­ma­sı, Ekim ayın­da TBMM’den ope­ras­yon iz­ni­nin çık­ma­sı, ar­dın­dan ha­va ve ka­ra ope­ras­yo­nu ile de­vam eden sü­reç­te med­ya âdet ol­du­ğu üze­re olan­ca kış­kır­tı­cı­lı­ğıy­la ko­nu­yu sü­rek­li ka­şı­dı. Uzun­ca bir sü­re­dir sa­bır­sız­lık­la bek­le­dik­le­ri ka­ra ope­ras­yo­nu sı­ra­sın­da “He­def Kan­dil”, “Ör­gü­tün üst dü­zey kad­ro­su da­ğı­tıl­dı”, “Kan­dil düş­me­den dö­nüş yok” man­şet­le­riy­le -ha­va şart­la­rı­nı ve Kandil’in mesafesini da­hi dik­ka­te al­ma­dan- tam gaz Ku­zey Irak’ı fet­he gi­den med­ya­mız, bek­len­ti­le­rin zir­ve­ye ulaş­tı­ğı bir an­da ope­ras­yo­nun ani­den so­na er­me­siy­le şaş­kı­na dön­dü. İnan­dı­rı­cı­lı­ğın di­be vur­ma­sı kar­şı­sın­da bu kez de si­ya­si­le­re yük­le­ne­rek va­zi­ye­ti kur­tar­ma­ya ça­lış­tı. Hü­kü­me­tin Ame­ri­ka’dan ta­li­mat ala­rak ope­ras­yo­nu bi­tir­di­ği id­di­asıy­la Baş­ba­kan’ın ope­ras­yo­nun bi­ti­ri­le­ce­ğin­den ha­ber­dar ol­ma­dı­ğı yo­rum­la­rı ara­sın­da­ki te­na­ku­zu bi­le fark ede­me­di­ler.

As­lın­da Gü­neş Ope­ras­yo­nu sı­ra­sın­da mer­kez med­ya­nın kah­ra­man ga­ze­te­ci­le­ri­ne ya­kı­şan, Ge­nel­kur­may’ın in­ter­net si­te­sin­den ver­di­ği ha­ber­ler­le ve ma­sa ba­şı se­nar­yo­lar­la ye­tin­me­yip, he­li­kop­ter­ler­le biz­zat Kan­dil’e çı­kart­ma yap­ma­la­rıy­dı. Böy­le­ce fe­tih yap­ma­ya me­rak­lı ga­ze­te­ci­le­ri­miz, bel­ki as­ker­le­ri­mi­zi Kan­dil’e çek­me­yi “ba­şa­ra­rak” son bir dar­bey­le PKK’nın ila­ni­ha­ye te­miz­len­me­si­ni sağ­la­ya­bi­lir­ler­di! Gül­me­yin sa­kın, mer­kez med­ya­sı­nın sa­bı­ka­sın­da bu tarz olay­lar mevcut. Ni­te­kim on­la­ra gö­re, söz ko­nu­su olan va­ta­nın bü­tün­lü­ğü ve mil­li men­fa­at­ler ise ba­sın mes­lek il­ke­le­ri te­fer­ru­at­tır! Ar­tan rey­ting ve ti­raj­lar sa­ye­sin­de el­de edi­len rek­lam ge­lir­le­ri­ni ise sor­ma­yın sa­kın.