Kuzey Irak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kuzey Irak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Mayıs 2010 Pazartesi

KUZEY IRAK'TA SİYASİ TABLO

ANLAYIŞ DERGİSİ, Şubat 2008, Sayı: 57, sf. 48-49.
Metin: Z. Tuba Kor, Grafik: Salih Pulcu


NOT: Görseli büyük boyutta görebilmek için önce üzerini tıklayınız, ardından sağ alt köşedeki butona basınız.
Her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.



20 Nisan 2010 Salı

KUZEY IRAK'TA ZORLAYICI DİPLOMASİ

Z. Tuba Kor, Anlayış Dergisi, Sayı: 50, Temmuz 2007, sf. 69-71.

NOT: Her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.


TERÖR saldırılarının arttığı son dönemde Kuzey Irak’a askerî harekat tartışmaları yine gündemde. Muhalefet liderleri arasında iktidara geldikleri takdirde Kuzey Irak’a girmeyi seçim vaadi yapanlar bile var. Başta ana muhalefet lideri olmak üzere, gazeteciler ve akademisyenler zaman zaman “Suriye modeli”ne atıfta bulunuyorlar. Peki, Suriye modeli nedir? Bu modelin Kuzey Irak’ta başarı şansı var mı?

Suriye modeli, Ankara’nın, Ekim 1998’de uyguladığı zorlayıcı diplomasi stratejisi sayesinde tek bir kurşun dahi atmaya gerek kalmadan Şam’a Türkiye’ye karşı elindeki en önemli dış politika kozunu bıraktırdığı bir modeldir. Bu süreçte Hafız Esad yönetimi, önce Öcalan’ı sınır dışı edip, ardından PKK’ya yönelik her türlü desteği keseceğini taahhüt ettiği Adana Mutabakatı’na imza koymak zorunda kaldı. İkili ilişkilerde bir dönüm noktası olan bu süreç, dört ay sonra Öcalan’ın yakalanmasının ve Eylül 1999’da örgütün yaklaşık beş sene sürecek tek taraflı ateşkes ilanının önünü açtı.

Türkiye’nin yıllar sonra Suriye’ye karşı sonuç almasını sağlayan ve şu anda Kuzey Irak’a karşı da uygulanan zorlayıcı diplomasi, düşmanı davranışını değiştirmeye ikna etmek üzere güç kullanma tehdidi (ve bazen de sınırlı güç kullanımı) ile desteklenen diplomatik bir stratejidir. Geleneksel askerî stratejiye oranla hedefe daha ekonomik bir yöntemle, kan dökmeden (veya çok az kan dökerek) ve daha az siyasi ve psikolojik maliyetle ulaşma imkanı sunsa da uygulanması zannedildiğinden çok daha zordur. Zira iç ve dış konjonktür, olayların akışı, psikolojik ve siyasi değişkenler vs. zorlayıcı diplomasiden başarılı bir sonuç alınmasını doğrudan etkiler.

Öcalan Krizi, Kuzey Irak’ta PKK’nın sınır ötesi harekatlarla büyük ölçüde tasfiye edildiği, bu sebeple örgütün siyasallaşma çabalarına hız verdiği bir dönemde patlak verdi. Amaç, sadece Suriye’yi Öcalan’ı teslim etmeye ve PKK’ya verdiği desteği kesmeye zorlamak değildi; Türkiye’yi dışlayarak Washington’da Barzani ile Talabani’yi anlaştıran ABD’ye ve “sürgündeki Kürt parlamentosu”na kapılarını açan İtalya özelinde, PKK’yı ulusal kurtuluş örgütü olarak kabul etme eğilimindeki Avrupa ülkelerine bir mesaj vermekti. Bugün de sadece PKK’nın Türkiye’de saldırılarını artırması değil; aynı zamanda Kuzey Irak’ta bir Kürt devletinin resmen kurulması ihtimali ve Kerkük’ün kaderine ilişkin referandumun yaklaşması tehdit algılamalarını zirveye çıkardı. Türkiye askerî harekat tehdidiyle başta Kuzey Irak yönetimi olmak üzere bu sürece örtülü ya da açık destek veren oyuncuları caydırmaya ve geri adım attırmaya çalışıyor. Tabii her iki krizin de, erken seçim kararının alındığı ve iç siyasi dengelerin allak bullak olduğu bir dönemde tırmanması ilginç bir tesadüf olsa gerek!

Zorlayıcı Diplomaside Başarı/sızlığı Sağlayan Unsurlar

Tehdidin inandırıcı ve etkili olabilmesi için hedef net, tutarlı ve sınırlı olmalı: Türkiye Öcalan Krizi’nde taleplerini arabulucular (Mısır Devlet Başkanı ve İran Dışişleri Bakanı) vasıtasıyla yazılı olarak Şam’a iletti; geri adım atmamasının ciddi sonuçları olacağını ısrarla, açıkça ve defaatle vurguladı. Kuzey Irak’a ilişkin olarak ise politik ve askerî hedeflerin net bir şekilde ortaya konulmaması Türkiye’nin elini zayıflatıyor. Irak işgalinin ardından Ankara’nın kırmızı çizgilerinin bir bir ihlal edilmesi sebebiyle Türkiye’nin inandırıcılığı zaten azalmıştı. Sözlü tehditler ve bölgeye yapılan askerî yığınak karşı tarafa geri adım attırmaya yetmiyor.

Motivasyonun gücü yüksek olmalı: Öcalan Krizi’nde PKK’nın siyasallaşmasından kaynaklanan tehdit algılaması karşısında Ankara, Suriye’yi Öcalan’ı topraklarından çıkarması ve PKK’ya verdiği desteği tamamen kesmesi yönünde zorlamanın maliyetini ve riskini kabullenmişti. Ancak bugün milli güvenliğe ve toprak bütünlüğüne yönelik algılanan tehdit yüksek olsa da, muhtemel bir harekatın maliyeti ve riskini, bir diğer deyişle siyasi, ekonomik ve sosyal sonuçlarını göze alma noktasında ciddi tereddütler var. Geçmişte yapılan sınırlı hava operasyonları veya geniş kapsamlı kara harekatlarının sağladığı yararların sınırlı ve geçici olduğunun görülmesi, daha da önemlisi ABD’nin Irak’taki varlığı bu tereddütleri artırıyor.

Zorlayan tarafın motivasyonu düşmanınkinden daha yüksek olmalı: Öcalan’ın ve PKK’nın Suriye’den tasfiyesi Türkiye açısından savaşı göze almaya değecek hayati bir çıkar iken; Suriye için PKK bir amaç değil, hiçbir maliyeti ve riski olmayan, su ve sınır problemlerini kendi lehine çözmek üzere kullandığı bir baskı aracıydı. Üstelik Suriye için temel tehdit Türkiye değil, İsrail’di. Ancak mevcut durumda Türkiye için temel tehdit olan bağımsız bir Kürt devleti ihtimali, ABD’den de aldıkları destekle Kuzey Iraklılar için artık iyice yaklaştıkları ve kesinlikle vazgeçme niyetinde olmadıkları bir hedef. Kürt devleti kurma motivasyonu oldukça yüksek olan Kuzey Irak yönetiminin, temel tehdit Türkiye ile yüzleşmek yerine PKK üzerinden kozların paylaşılmasını tercih ettiği bir dönemde, sonuç alma ihtimali epeyce düşük görünüyor.

Aciliyet hissi uyandırılmalı: 1 Ekim 1998’de aniden çıkartılan Öcalan Krizi’nde Suriye’ye psikolojik harekatla geri adım attırıldı. Başarının sırrı krizin Şam’ı şok etmesindeydi. Ancak bugün, karar alıcıların aylardır basın ve kamuoyu önünde sarf ettikleri sözler sebebiyle Kuzey Irak’a yönelik uyarı ve tehditler aciliyet hissi uyandırmak bir yana, adeta ‘yalama’ oldu. Daha da kötüsü Irak’taki ABD varlığı sebebiyle Türk tehditleri blöf olarak algılanıyor. Şok edici olmadığı takdirde karşı taraf da tedbirlerini alacağı için askerî harekatla sonuca ulaşmak mümkün görünmüyor.

İçte ve dışta yeterli destek bulunmalı: Öcalan Krizi’nde iç kamuoyunda her ne kadar krizin zamanlaması ve savaş telaffuzuna yönelik ağır eleştiriler yapılsa da, asker-sivil üst düzey yetkililerin uyguladığı baskı tüm siyasi partiler, medya ve kamuoyunca genel olarak paylaşıldı. Ancak Ankara, İsrail ve NATO üyeleri dâhil müttefiklerinden hiçbir destek bulamadı. Bugün ise Kuzey Irak’a yönelik bir harekat için ne içte ne de dışta yeterli destek var. Türkiye amacını uluslararası kamuoyuna çok iyi anlatamadığı takdirde PKK’ya yönelik kısmi bir harekat dahi Kuzey Irak’ı işgal olarak algılanacak ve büyük tepki toplayacak.

Sivil-asker üst düzey yetkililer arasında ulusal çıkar, değer ve hedef hususlarında ciddi yorum farklılıkları olmamalı: Öcalan Krizi sırasında her ne kadar koalisyonun DSP kanadı ve Dışişleri Bakanlığı endişeli ve temkinli olsa da, Cumhurbaşkanı Demirel ve askerî yetkililerin kararlı duruşu karşısında eşgüdüm sağlandı. Yine Suriye’de otoriter güçlü yönetimin varlığı krizin kısa sürede yatışmasında etkili oldu. Zira realist ve pragmatist bir dış politika izleyen Esad, rejimin istikrarı ve bekası için geri adım atarken karşısında güçlü bir muhalefet yoktu. Suriye basınının sessiz kalması sayesinde kriz kamuoyuna pek yansımamıştı. Kuzey Irak konusunda ise sivil ve asker üst düzey yetkililer arasında, ortak bir dış politika vizyonu, bir mutabakat olduğunu söylemek oldukça zor. Özellikle kamuoyu önünde yetkililerin restleşmesi Türkiye’nin PKK konusunda elini zayıflatıyor. Daha da önemlisi eskiden Irak’ta güçlü bir merkezî yönetim vardı, birbiriyle düşman olan Kürt liderler Ankara’yla işbirliği yapabiliyordu ve sınır ötesi harekatlara özellikle ABD karşı çıkmıyordu. Ancak artık Ankara, Kuzey Irak yönetimini veya Irak Cumhurbaşkanı’nı muhatap almazken, kendisini saldırılardan koruyamayan Bağdat’taki zayıf Irak hükümetinden medet umuyor. Iraklı Kürtlerle işbirliği içindeki ABD’nin, ülkenin en güvenli kesimini karıştırabilecek yeni bir harekata göz yumması da en azından bu aşamada pek muhtemel görünmüyor. Her oyuncunun bölge üzerinde ayrı çıkar ve hesabının olduğu bir dönemde Türkiye’nin tatmin edici bir sonuca ulaşması zor görünüyor.

Öcalan Krizi’nde Türkiye, zorlayıcı diplomasiyi başarılı bir şekilde uygulamasının yanı sıra, Suriyeli karar alıcıların geri adım atma iradesi ve uluslararası ve bölgesel konjonktürün uygun olması sayesinde kısa sürede istediği sonucu aldı. Ancak Kuzey Irak’ta Türkiye’nin işi oldukça zor. Ne şartlar Türkiye’nin lehine ne de Kuzey Irak yönetiminin ve Ankara’nın muhataplarının geri adım atma iradesi var. Özellikle bölgesel konjonktür Türkiye’nin aleyhine. Kullandığı metot ve araçları değiştiren PKK’ya karşı Türkiye eski terörle mücadele usulleriyle artık başarı sağlayamaz. Terör diğer boyutlarından soyutlanarak sadece bir asayiş meselesi olarak ele alındığı müddetçe ne zorlayıcı diplomasinin uygulandığı Suriye modeli ne de bu stratejinin iflası durumunda yapılacak Kuzey Irak’a yönelik en mükemmel (!) harekat işe yarayacaktır.

DIŞ POLİTİKA KRİZLERİNDE MEDYANIN ROLÜ

Z. Tuba Kor, Anlayış Dergisi, Sayı: 59, Nisan 2008, sf.68-69.

NOT: Her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.

BİR yı­lı aş­kın sü­re­dir de­vam eden Ku­zey Irak’a ope­ras­yon tar­tış­ma­la­rı ve Şu­bat ayın­da­ki ka­ra ha­re­ka­tı es­na­sın­da ya­pı­lan ya­yın­lar ve yo­rum­lar, kriz dö­nem­le­rin­de bil­has­sa dış po­li­ti­ka me­se­le­le­rin­de, mer­kez med­ya­nın tu­tu­mu­nu de­tay­la­rıy­la ele al­ma­yı zo­run­lu kı­lı­yor.

İç po­li­ti­ka­da nis­pe­ten fark­lı du­ruş­lar ser­gi­le­yen ve da­ha eleş­ti­rel bir tu­tum ta­kı­nan mer­kez med­ya, “mil­li men­fa­at­ler” ile “mil­li gü­ven­li­ğin” esas ol­du­ğu dış po­li­ti­ka kriz­le­rin­de si­ya­si ve ide­olo­jik fark­lı­lık­la­rı bir ke­na­ra bı­ra­kır. Dev­let po­li­ti­ka­sı doğ­rul­tu­sun­da “tek ses” olup gün­dem oluş­tu­ra­rak ve ger­çe­ği in­şa ede­rek ka­mu­oyu­nun rı­za­sı­nı al­ma­da ve yü­rü­tü­len po­li­ti­ka­la­rın meş­ru­laş­tı­rıl­ma­sın­da önem­li bir rol oy­nar. Çok ses­li­lik ise an­cak hü­kü­met po­li­ti­ka­la­rı ile dev­let po­li­ti­ka­la­rı­nın uyuş­ma­dı­ğı alan­lar­da or­ta­ya çı­kar. Bir de ta­bi­i, da­ha zi­ya­de “ok­ya­nus öte­si”nden ge­len esin­ti­ler­le med­ya pat­ron­la­rı­nın “âli men­fa­at­le­ri”nin ça­kış­tı­ğı du­rum­lar­da ge­nel çiz­gi­den sa­pı­lır. Mer­kez med­ya, kâh “öte­ki” hak­kın­da çar­pı­tıl­mış imaj­lar, bas­ma­ka­lıp yar­gı­lar ve al­çal­tı­cı ifa­de­ler­le zi­hin­le­ri kod­lar; kâh kriz dö­nem­le­rin­de ka­mu­oyu­nu mil­li­yet­çi ve mi­li­ta­rist söy­lem­ler­le kış­kır­ta­rak psi­ko­lo­jik or­ta­mı ha­zır­lar; kâh doğ­ru­dan bir kriz çı­kar­tır ve­ya onu tır­man­dı­rır; kâh kriz yö­ne­ti­mi­nin bir par­ça­sı ola­rak önem­li gö­rev­ler ic­ra eder.

Türk Med­ya­sı­nın Kur­gu­la­nan İş­le­vi ve Dö­nü­şü­mü

Cum­hu­ri­yet’in ba­şın­dan iti­ba­ren uzun­ca bir sü­re dış po­li­ti­ka, ge­le­nek­sel ka­rar alı­cı­la­rı il­gi­len­di­ren bir alan ola­rak gö­rü­lür; ba­sın­da pek yer bul­maz. Gün­de­me ge­len ko­nu­lar ise te­mel dış po­li­ti­ka il­ke­le­ri ve ka­bul­le­ri­ne mey­dan okur ni­te­lik­te de­ğil­dir. Za­ten kapatma dâhil ağır ce­za­lar içe­ren hu­ku­ki mev­zua­tın ya­nı sı­ra, bü­yük bir ye­kun tu­tan tek par­ti yö­ne­ti­mi­nin ga­ze­te­ci-mil­let­ve­kil­le­ri bu­nun önün­de bir en­gel­dir. Ba­sı­nın gö­re­vi res­mî po­li­ti­ka­nın ka­mu­oyu­na ak­ta­rı­mın­dan iba­ret­tir.

DP dö­ne­mi­nin gö­re­ce ço­ğul­cu or­ta­mın­da iç po­li­ti­ka­da çok yo­ğun tar­tış­ma­lar ya­şa­nır­ken, dış po­li­ti­ka­da ba­sın ge­le­nek­sel çiz­gi­si­ni sür­dü­rür. En önem­li is­tis­na, da­ha ön­ce dış po­li­ti­ka gün­de­min­de hiç yer al­ma­yan Kıb­rıs me­se­le­si­nin Hür­ri­yet ga­ze­te­si­nin uzun sü­re­li kam­pan­ya­sı so­nu­cun­da 1955’te hü­kü­me­tin gün­de­mi­ne gir­me­si­dir. 6-7 Ey­lül olay­la­rı ise ba­sın ara­cı­lı­ğıy­la hal­kın na­sıl in­fia­le sü­rük­le­ne­bi­le­ce­ği­nin önem­li ör­nek­le­rin­den­dir.

Türk ba­sı­nın­da ve ka­mu­oyun­da dış po­li­ti­ka­nın ger­çek an­lam­da tar­tış­ma ko­nu­su ha­li­ne gel­me­si ise 1964’te­ki Kıb­rıs kri­zi­ne da­ya­nır. Ame­ri­kan Baş­ka­nı John­son’ın teh­dit­va­ri mek­tu­bu­nun ana hat­la­rıy­la da ol­sa ba­sı­na yan­sı­ma­sıy­la ya­şa­nan ha­yal kı­rık­lı­ğı, ilk kez dış po­li­ti­ka pa­ra­met­re­le­ri­nin sor­gu­lan­ma­sı­na ne­den olur. Bun­dan son­ra dış po­li­ti­ka gün­dem­de da­ha faz­la yer tu­tar; özel­lik­le de ide­olo­jik ku­tup­laş­ma­nın de­rin­leş­ti­ği 70’li yıl­lar­da.

1980 dar­be­si­nin med­ya­ya yan­sı­ma­sı ise dra­ma­tik olur. Dev­let mer­kez­li ga­ze­te­ci­lik an­la­yı­şı eroz­yo­na uğ­rar­ken ma­ga­zin­leş­me kök sa­lar. 90’lı yıl­lar­da dış po­li­ti­ka­da med­ya­nın ko­nu­mu güç­le­nir. Bu­nun çe­şit­li se­bep­le­ri var­dır. Bi­rin­ci­si, özel te­le­viz­yon ka­nal­la­rı­nın açıl­ma­sıy­la res­mî kay­nak­lar­dan (TRT, AA) ha­ber te­ke­li so­na erer. İkin­ci­si, med­ya­nın elin­de­ki tek­no­lo­jik im­kan­la­rın art­ma­sı, özel­lik­le de 24 sa­at nak­len ya­yın im­ka­nı­na ka­vuş­ma­sıy­la, te­le­viz­yon dış po­li­ti­ka­nın ak­ta­rı­mın­da et­ki­li olur; hız­lı bil­gi akı­şı ih­ti­ya­cı, doğ­ru­lu­ğu te­yit edil­me­miş ha­ber­le­rin ya­yıl­ma­sı­nı be­ra­be­rin­de ge­ti­rir. Üçün­cü­sü ise, ge­le­nek­sel med­ya pat­ron­la­rı­nın de­ğiş­me­siy­le sek­tö­rün ti­ca­ri­leş­me­si, dı­şa açıl­ma­sı ve be­lir­li hol­ding­le­rin elin­de te­kel­leş­me­si­dir. Bu üç ge­liş­me­nin so­nu­cun­da sek­tör­de kı­ya­sı­ya re­ka­bet baş­lar. Ti­ra­ja ve rey­tin­ge bağ­lı olan rek­lam pas­ta­sın­dan pay kap­ma kav­ga­sı ma­ga­zin­leş­me sü­re­ci­ni te­tik­ler.

Bu du­rum, ka­mu­oyun­da da­ha az il­gi uyan­dı­ran dış po­li­ti­ka ko­nu­la­rın­da ma­ni­pü­las­yo­nu ka­çı­nıl­maz kı­lar. Kâ­rı ar­tır­ma kay­gı­sı­na ide­olo­jik du­ruş da ek­le­nin­ce, ge­liş­me­ler ya ka­rar­tı­la­rak yan­lış, ek­sik ve çar­pık bir şe­kil­de ya da ma­ga­zin bo­yu­tu öne çı­ka­rıl­mak su­re­tiy­le de­ğer­siz­leş­ti­ri­le­rek su­nu­lur. Böy­le­ce kon­trol bir öl­çü­de kla­sik dış po­li­ti­ka ya­pım­cı­la­rı­nın elin­den çı­kar­ken, dı­şiş­le­ri bü­rok­ra­si­si ki­mi za­man ol­duk­ça zor an­lar ya­şar. Her şe­ye rağ­men mer­kez med­ya, ge­rek iç ge­rek­se dış po­li­ti­ka­da ve­ri­le­cek psi­ko­lo­jik sa­va­şın en önem­li un­su­ru ola­rak des­tek gö­rür. Zi­ra 90’lı yıl­lar­da si­ya­set­çi­ler­den zi­ya­de as­ker-si­vil bü­rok­ra­si­nin te­ke­lin­de olan dış po­li­ti­ka­da top­lum­sal meş­ru­iye­tin sağ­lan­ma­sı el­zem­dir. Bu du­rum med­ya­nın kriz dö­nem­le­rin­de cü­ret­kar ve ak­tif rol oy­na­ma­sı­nı ko­lay­laş­tı­rır.

Bu bağ­lam­da “mer­kez med­ya” ve “dış po­li­ti­ka kri­zi” den­di­ğin­de ak­la ilk ge­len olay hiç şüp­he­siz Kar­dak Kri­zi’dir. 1995’in 24 Ara­lık ge­ce­si Kar­dak Ka­ya­lık­la­rı’nda ka­ra­ya otu­ran bir Türk ge­mi­si­nin kur­ta­rıl­ma­sı sı­ra­sın­da or­ta­ya çı­kan ege­men­lik tar­tış­ma­sı, 26-27 Ocak’ta ön­ce Yu­nan, ar­dın­dan Türk ga­ze­te­ci­le­rin ka­ya­lık­la­ra bay­rak dik­me ya­rı­şıy­la bir an­da kri­ze dö­nü­şür. Sa­va­şın eşi­ği­ne ge­li­nen sü­reç, son an­da Ame­ri­kan Baş­ka­nı’nın dev­re­ye gir­me­siy­le ya­tış­tı­rı­lır. Doğ­ru­dan med­ya eliy­le pat­lak ve­ren ve man­şet­ler­den sa­vaş çı­ğırt­kan­lı­ğıy­la tır­ma­nan bu kriz, as­li gö­re­vi ge­liş­me­le­ri iz­le­mek ve ka­mu­oyu­na ak­tar­mak olan ga­ze­te­ci­le­rin so­rum­suz­luk­la­rı­nın ne­le­re mal ola­bi­le­ce­ği­nin iyi bir ör­ne­ği­dir.

Ge­le­lim Ekim 1998’de Tür­ki­ye ile Su­ri­ye’yi sa­va­şın eşi­ği­ne ge­ti­ren Öca­lan Kri­zi’ne. Cum­hur­baş­ka­nı Sü­ley­man De­mi­rel’in TBMM’de Şam’ı teh­dit eden ko­nuş­ma­sıy­la pat­lak ve­ren bu kriz, med­ya­nın sa­vaş çı­ğırt­kan­lı­ğıy­la bir an­da tır­ma­nır. As­ke­rî ha­zır­lık­lar he­nüz ta­mam­lan­ma­mış ol­sa da “Öğ­le­ne Şam’da­yız”, “Bir uç­tan gi­rer öbür uç­tan çı­ka­rız”, “As­ker emir bek­li­yor” man­şet­le­riy­le sa­vaş san­ki bir-iki gün için­de baş­la­ya­cak­mış iz­le­ni­mi ve­ri­lir. Gü­ney sı­nı­rın­da ya­pıl­mak­ta olan NA­TO tat­bi­ka­tı ise Türk or­du­su­nun Su­ri­ye’ye sa­vaş ha­zır­lı­ğıy­mış gi­bi su­nu­lur. Her ne ka­dar Su­ri­ye’nin çok kı­sa sü­re­de ge­ri adım at­ma­sın­da, kriz yö­ne­ti­mi­nin önem­li bir par­ça­sı olan med­ya­nın pro­pa­gan­da­la­rı­nın et­ki­si ol­sa da, Şam yö­ne­ti­mi­nin teh­dit­le­re teh­dit­le kar­şı­lık ver­me­si du­ru­mun­da An­ka­ra’nın inan­dı­rı­cı­lı­ğı­nın bü­yük bir dar­be ala­ca­ğı ih­ti­ma­li­ni de göz ar­dı et­me­mek ge­re­kir.

Ku­zey Irak’a sı­nır öte­si ope­ras­yo­na dö­ne­lim. Tam bir se­ne ev­vel Ge­nel­kur­may Baş­ka­nı’nın ope­ras­yo­na ih­ti­yaç ol­du­ğu­nu vur­gu­la­ma­sıy­la baş­la­yan sü­reç­te med­ya, kış­kır­tı­cı ya­yın­la­rıy­la bir yan­dan muh­te­mel bir ope­ras­yon için ka­mu­oyun­da ze­min ha­zır­lar­ken di­ğer yan­dan hükümeti bu­na zor­la­ma­ya ça­lış­tı. Se­çim­le­rin aka­bin­de te­rör sal­dı­rı­la­rı­nın art­ma­sı, Ekim ayın­da TBMM’den ope­ras­yon iz­ni­nin çık­ma­sı, ar­dın­dan ha­va ve ka­ra ope­ras­yo­nu ile de­vam eden sü­reç­te med­ya âdet ol­du­ğu üze­re olan­ca kış­kır­tı­cı­lı­ğıy­la ko­nu­yu sü­rek­li ka­şı­dı. Uzun­ca bir sü­re­dir sa­bır­sız­lık­la bek­le­dik­le­ri ka­ra ope­ras­yo­nu sı­ra­sın­da “He­def Kan­dil”, “Ör­gü­tün üst dü­zey kad­ro­su da­ğı­tıl­dı”, “Kan­dil düş­me­den dö­nüş yok” man­şet­le­riy­le -ha­va şart­la­rı­nı ve Kandil’in mesafesini da­hi dik­ka­te al­ma­dan- tam gaz Ku­zey Irak’ı fet­he gi­den med­ya­mız, bek­len­ti­le­rin zir­ve­ye ulaş­tı­ğı bir an­da ope­ras­yo­nun ani­den so­na er­me­siy­le şaş­kı­na dön­dü. İnan­dı­rı­cı­lı­ğın di­be vur­ma­sı kar­şı­sın­da bu kez de si­ya­si­le­re yük­le­ne­rek va­zi­ye­ti kur­tar­ma­ya ça­lış­tı. Hü­kü­me­tin Ame­ri­ka’dan ta­li­mat ala­rak ope­ras­yo­nu bi­tir­di­ği id­di­asıy­la Baş­ba­kan’ın ope­ras­yo­nun bi­ti­ri­le­ce­ğin­den ha­ber­dar ol­ma­dı­ğı yo­rum­la­rı ara­sın­da­ki te­na­ku­zu bi­le fark ede­me­di­ler.

As­lın­da Gü­neş Ope­ras­yo­nu sı­ra­sın­da mer­kez med­ya­nın kah­ra­man ga­ze­te­ci­le­ri­ne ya­kı­şan, Ge­nel­kur­may’ın in­ter­net si­te­sin­den ver­di­ği ha­ber­ler­le ve ma­sa ba­şı se­nar­yo­lar­la ye­tin­me­yip, he­li­kop­ter­ler­le biz­zat Kan­dil’e çı­kart­ma yap­ma­la­rıy­dı. Böy­le­ce fe­tih yap­ma­ya me­rak­lı ga­ze­te­ci­le­ri­miz, bel­ki as­ker­le­ri­mi­zi Kan­dil’e çek­me­yi “ba­şa­ra­rak” son bir dar­bey­le PKK’nın ila­ni­ha­ye te­miz­len­me­si­ni sağ­la­ya­bi­lir­ler­di! Gül­me­yin sa­kın, mer­kez med­ya­sı­nın sa­bı­ka­sın­da bu tarz olay­lar mevcut. Ni­te­kim on­la­ra gö­re, söz ko­nu­su olan va­ta­nın bü­tün­lü­ğü ve mil­li men­fa­at­ler ise ba­sın mes­lek il­ke­le­ri te­fer­ru­at­tır! Ar­tan rey­ting ve ti­raj­lar sa­ye­sin­de el­de edi­len rek­lam ge­lir­le­ri­ni ise sor­ma­yın sa­kın.