ANLAYIŞ DERGİSİ, Şubat 2008, Sayı: 57, sf. 48-49.
Metin: Z. Tuba Kor, Grafik: Salih Pulcu
NOT: Görseli büyük boyutta görebilmek için önce üzerini tıklayınız, ardından sağ alt köşedeki butona basınız.
Her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.
Kuzey Irak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kuzey Irak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
10 Mayıs 2010 Pazartesi
20 Nisan 2010 Salı
KUZEY IRAK'TA ZORLAYICI DİPLOMASİ
Z. Tuba Kor, Anlayış Dergisi, Sayı: 50, Temmuz 2007, sf. 69-71.
NOT: Her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.
NOT: Her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.
TERÖR saldırılarının arttığı son dönemde Kuzey Irak’a askerî harekat tartışmaları yine gündemde. Muhalefet liderleri arasında iktidara geldikleri takdirde Kuzey Irak’a girmeyi seçim vaadi yapanlar bile var. Başta ana muhalefet lideri olmak üzere, gazeteciler ve akademisyenler zaman zaman “Suriye modeli”ne atıfta bulunuyorlar. Peki, Suriye modeli nedir? Bu modelin Kuzey Irak’ta başarı şansı var mı?
Suriye modeli, Ankara’nın, Ekim 1998’de uyguladığı zorlayıcı diplomasi stratejisi sayesinde tek bir kurşun dahi atmaya gerek kalmadan Şam’a Türkiye’ye karşı elindeki en önemli dış politika kozunu bıraktırdığı bir modeldir. Bu süreçte Hafız Esad yönetimi, önce Öcalan’ı sınır dışı edip, ardından PKK’ya yönelik her türlü desteği keseceğini taahhüt ettiği Adana Mutabakatı’na imza koymak zorunda kaldı. İkili ilişkilerde bir dönüm noktası olan bu süreç, dört ay sonra Öcalan’ın yakalanmasının ve Eylül 1999’da örgütün yaklaşık beş sene sürecek tek taraflı ateşkes ilanının önünü açtı.
Türkiye’nin yıllar sonra Suriye’ye karşı sonuç almasını sağlayan ve şu anda Kuzey Irak’a karşı da uygulanan zorlayıcı diplomasi, düşmanı davranışını değiştirmeye ikna etmek üzere güç kullanma tehdidi (ve bazen de sınırlı güç kullanımı) ile desteklenen diplomatik bir stratejidir. Geleneksel askerî stratejiye oranla hedefe daha ekonomik bir yöntemle, kan dökmeden (veya çok az kan dökerek) ve daha az siyasi ve psikolojik maliyetle ulaşma imkanı sunsa da uygulanması zannedildiğinden çok daha zordur. Zira iç ve dış konjonktür, olayların akışı, psikolojik ve siyasi değişkenler vs. zorlayıcı diplomasiden başarılı bir sonuç alınmasını doğrudan etkiler.
Öcalan Krizi, Kuzey Irak’ta PKK’nın sınır ötesi harekatlarla büyük ölçüde tasfiye edildiği, bu sebeple örgütün siyasallaşma çabalarına hız verdiği bir dönemde patlak verdi. Amaç, sadece Suriye’yi Öcalan’ı teslim etmeye ve PKK’ya verdiği desteği kesmeye zorlamak değildi; Türkiye’yi dışlayarak Washington’da Barzani ile Talabani’yi anlaştıran ABD’ye ve “sürgündeki Kürt parlamentosu”na kapılarını açan İtalya özelinde, PKK’yı ulusal kurtuluş örgütü olarak kabul etme eğilimindeki Avrupa ülkelerine bir mesaj vermekti. Bugün de sadece PKK’nın Türkiye’de saldırılarını artırması değil; aynı zamanda Kuzey Irak’ta bir Kürt devletinin resmen kurulması ihtimali ve Kerkük’ün kaderine ilişkin referandumun yaklaşması tehdit algılamalarını zirveye çıkardı. Türkiye askerî harekat tehdidiyle başta Kuzey Irak yönetimi olmak üzere bu sürece örtülü ya da açık destek veren oyuncuları caydırmaya ve geri adım attırmaya çalışıyor. Tabii her iki krizin de, erken seçim kararının alındığı ve iç siyasi dengelerin allak bullak olduğu bir dönemde tırmanması ilginç bir tesadüf olsa gerek!
Zorlayıcı Diplomaside Başarı/sızlığı Sağlayan Unsurlar
Tehdidin inandırıcı ve etkili olabilmesi için hedef net, tutarlı ve sınırlı olmalı: Türkiye Öcalan Krizi’nde taleplerini arabulucular (Mısır Devlet Başkanı ve İran Dışişleri Bakanı) vasıtasıyla yazılı olarak Şam’a iletti; geri adım atmamasının ciddi sonuçları olacağını ısrarla, açıkça ve defaatle vurguladı. Kuzey Irak’a ilişkin olarak ise politik ve askerî hedeflerin net bir şekilde ortaya konulmaması Türkiye’nin elini zayıflatıyor. Irak işgalinin ardından Ankara’nın kırmızı çizgilerinin bir bir ihlal edilmesi sebebiyle Türkiye’nin inandırıcılığı zaten azalmıştı. Sözlü tehditler ve bölgeye yapılan askerî yığınak karşı tarafa geri adım attırmaya yetmiyor.
Motivasyonun gücü yüksek olmalı: Öcalan Krizi’nde PKK’nın siyasallaşmasından kaynaklanan tehdit algılaması karşısında Ankara, Suriye’yi Öcalan’ı topraklarından çıkarması ve PKK’ya verdiği desteği tamamen kesmesi yönünde zorlamanın maliyetini ve riskini kabullenmişti. Ancak bugün milli güvenliğe ve toprak bütünlüğüne yönelik algılanan tehdit yüksek olsa da, muhtemel bir harekatın maliyeti ve riskini, bir diğer deyişle siyasi, ekonomik ve sosyal sonuçlarını göze alma noktasında ciddi tereddütler var. Geçmişte yapılan sınırlı hava operasyonları veya geniş kapsamlı kara harekatlarının sağladığı yararların sınırlı ve geçici olduğunun görülmesi, daha da önemlisi ABD’nin Irak’taki varlığı bu tereddütleri artırıyor.
Zorlayan tarafın motivasyonu düşmanınkinden daha yüksek olmalı: Öcalan’ın ve PKK’nın Suriye’den tasfiyesi Türkiye açısından savaşı göze almaya değecek hayati bir çıkar iken; Suriye için PKK bir amaç değil, hiçbir maliyeti ve riski olmayan, su ve sınır problemlerini kendi lehine çözmek üzere kullandığı bir baskı aracıydı. Üstelik Suriye için temel tehdit Türkiye değil, İsrail’di. Ancak mevcut durumda Türkiye için temel tehdit olan bağımsız bir Kürt devleti ihtimali, ABD’den de aldıkları destekle Kuzey Iraklılar için artık iyice yaklaştıkları ve kesinlikle vazgeçme niyetinde olmadıkları bir hedef. Kürt devleti kurma motivasyonu oldukça yüksek olan Kuzey Irak yönetiminin, temel tehdit Türkiye ile yüzleşmek yerine PKK üzerinden kozların paylaşılmasını tercih ettiği bir dönemde, sonuç alma ihtimali epeyce düşük görünüyor.
Aciliyet hissi uyandırılmalı: 1 Ekim 1998’de aniden çıkartılan Öcalan Krizi’nde Suriye’ye psikolojik harekatla geri adım attırıldı. Başarının sırrı krizin Şam’ı şok etmesindeydi. Ancak bugün, karar alıcıların aylardır basın ve kamuoyu önünde sarf ettikleri sözler sebebiyle Kuzey Irak’a yönelik uyarı ve tehditler aciliyet hissi uyandırmak bir yana, adeta ‘yalama’ oldu. Daha da kötüsü Irak’taki ABD varlığı sebebiyle Türk tehditleri blöf olarak algılanıyor. Şok edici olmadığı takdirde karşı taraf da tedbirlerini alacağı için askerî harekatla sonuca ulaşmak mümkün görünmüyor.
İçte ve dışta yeterli destek bulunmalı: Öcalan Krizi’nde iç kamuoyunda her ne kadar krizin zamanlaması ve savaş telaffuzuna yönelik ağır eleştiriler yapılsa da, asker-sivil üst düzey yetkililerin uyguladığı baskı tüm siyasi partiler, medya ve kamuoyunca genel olarak paylaşıldı. Ancak Ankara, İsrail ve NATO üyeleri dâhil müttefiklerinden hiçbir destek bulamadı. Bugün ise Kuzey Irak’a yönelik bir harekat için ne içte ne de dışta yeterli destek var. Türkiye amacını uluslararası kamuoyuna çok iyi anlatamadığı takdirde PKK’ya yönelik kısmi bir harekat dahi Kuzey Irak’ı işgal olarak algılanacak ve büyük tepki toplayacak.
Sivil-asker üst düzey yetkililer arasında ulusal çıkar, değer ve hedef hususlarında ciddi yorum farklılıkları olmamalı: Öcalan Krizi sırasında her ne kadar koalisyonun DSP kanadı ve Dışişleri Bakanlığı endişeli ve temkinli olsa da, Cumhurbaşkanı Demirel ve askerî yetkililerin kararlı duruşu karşısında eşgüdüm sağlandı. Yine Suriye’de otoriter güçlü yönetimin varlığı krizin kısa sürede yatışmasında etkili oldu. Zira realist ve pragmatist bir dış politika izleyen Esad, rejimin istikrarı ve bekası için geri adım atarken karşısında güçlü bir muhalefet yoktu. Suriye basınının sessiz kalması sayesinde kriz kamuoyuna pek yansımamıştı. Kuzey Irak konusunda ise sivil ve asker üst düzey yetkililer arasında, ortak bir dış politika vizyonu, bir mutabakat olduğunu söylemek oldukça zor. Özellikle kamuoyu önünde yetkililerin restleşmesi Türkiye’nin PKK konusunda elini zayıflatıyor. Daha da önemlisi eskiden Irak’ta güçlü bir merkezî yönetim vardı, birbiriyle düşman olan Kürt liderler Ankara’yla işbirliği yapabiliyordu ve sınır ötesi harekatlara özellikle ABD karşı çıkmıyordu. Ancak artık Ankara, Kuzey Irak yönetimini veya Irak Cumhurbaşkanı’nı muhatap almazken, kendisini saldırılardan koruyamayan Bağdat’taki zayıf Irak hükümetinden medet umuyor. Iraklı Kürtlerle işbirliği içindeki ABD’nin, ülkenin en güvenli kesimini karıştırabilecek yeni bir harekata göz yumması da en azından bu aşamada pek muhtemel görünmüyor. Her oyuncunun bölge üzerinde ayrı çıkar ve hesabının olduğu bir dönemde Türkiye’nin tatmin edici bir sonuca ulaşması zor görünüyor.
Öcalan Krizi’nde Türkiye, zorlayıcı diplomasiyi başarılı bir şekilde uygulamasının yanı sıra, Suriyeli karar alıcıların geri adım atma iradesi ve uluslararası ve bölgesel konjonktürün uygun olması sayesinde kısa sürede istediği sonucu aldı. Ancak Kuzey Irak’ta Türkiye’nin işi oldukça zor. Ne şartlar Türkiye’nin lehine ne de Kuzey Irak yönetiminin ve Ankara’nın muhataplarının geri adım atma iradesi var. Özellikle bölgesel konjonktür Türkiye’nin aleyhine. Kullandığı metot ve araçları değiştiren PKK’ya karşı Türkiye eski terörle mücadele usulleriyle artık başarı sağlayamaz. Terör diğer boyutlarından soyutlanarak sadece bir asayiş meselesi olarak ele alındığı müddetçe ne zorlayıcı diplomasinin uygulandığı Suriye modeli ne de bu stratejinin iflası durumunda yapılacak Kuzey Irak’a yönelik en mükemmel (!) harekat işe yarayacaktır.
DIŞ POLİTİKA KRİZLERİNDE MEDYANIN ROLÜ
Z. Tuba Kor, Anlayış Dergisi, Sayı: 59, Nisan 2008, sf.68-69.
NOT: Her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.
NOT: Her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.
BİR yılı aşkın süredir devam eden Kuzey Irak’a operasyon tartışmaları ve Şubat ayındaki kara harekatı esnasında yapılan yayınlar ve yorumlar, kriz dönemlerinde bilhassa dış politika meselelerinde, merkez medyanın tutumunu detaylarıyla ele almayı zorunlu kılıyor.
İç politikada nispeten farklı duruşlar sergileyen ve daha eleştirel bir tutum takınan merkez medya, “milli menfaatler” ile “milli güvenliğin” esas olduğu dış politika krizlerinde siyasi ve ideolojik farklılıkları bir kenara bırakır. Devlet politikası doğrultusunda “tek ses” olup gündem oluşturarak ve gerçeği inşa ederek kamuoyunun rızasını almada ve yürütülen politikaların meşrulaştırılmasında önemli bir rol oynar. Çok seslilik ise ancak hükümet politikaları ile devlet politikalarının uyuşmadığı alanlarda ortaya çıkar. Bir de tabii, daha ziyade “okyanus ötesi”nden gelen esintilerle medya patronlarının “âli menfaatleri”nin çakıştığı durumlarda genel çizgiden sapılır. Merkez medya, kâh “öteki” hakkında çarpıtılmış imajlar, basmakalıp yargılar ve alçaltıcı ifadelerle zihinleri kodlar; kâh kriz dönemlerinde kamuoyunu milliyetçi ve militarist söylemlerle kışkırtarak psikolojik ortamı hazırlar; kâh doğrudan bir kriz çıkartır veya onu tırmandırır; kâh kriz yönetiminin bir parçası olarak önemli görevler icra eder.
Türk Medyasının Kurgulanan İşlevi ve Dönüşümü
Cumhuriyet’in başından itibaren uzunca bir süre dış politika, geleneksel karar alıcıları ilgilendiren bir alan olarak görülür; basında pek yer bulmaz. Gündeme gelen konular ise temel dış politika ilkeleri ve kabullerine meydan okur nitelikte değildir. Zaten kapatma dâhil ağır cezalar içeren hukuki mevzuatın yanı sıra, büyük bir yekun tutan tek parti yönetiminin gazeteci-milletvekilleri bunun önünde bir engeldir. Basının görevi resmî politikanın kamuoyuna aktarımından ibarettir.
DP döneminin görece çoğulcu ortamında iç politikada çok yoğun tartışmalar yaşanırken, dış politikada basın geleneksel çizgisini sürdürür. En önemli istisna, daha önce dış politika gündeminde hiç yer almayan Kıbrıs meselesinin Hürriyet gazetesinin uzun süreli kampanyası sonucunda 1955’te hükümetin gündemine girmesidir. 6-7 Eylül olayları ise basın aracılığıyla halkın nasıl infiale sürüklenebileceğinin önemli örneklerindendir.
Türk basınında ve kamuoyunda dış politikanın gerçek anlamda tartışma konusu haline gelmesi ise 1964’teki Kıbrıs krizine dayanır. Amerikan Başkanı Johnson’ın tehditvari mektubunun ana hatlarıyla da olsa basına yansımasıyla yaşanan hayal kırıklığı, ilk kez dış politika parametrelerinin sorgulanmasına neden olur. Bundan sonra dış politika gündemde daha fazla yer tutar; özellikle de ideolojik kutuplaşmanın derinleştiği 70’li yıllarda.
1980 darbesinin medyaya yansıması ise dramatik olur. Devlet merkezli gazetecilik anlayışı erozyona uğrarken magazinleşme kök salar. 90’lı yıllarda dış politikada medyanın konumu güçlenir. Bunun çeşitli sebepleri vardır. Birincisi, özel televizyon kanallarının açılmasıyla resmî kaynaklardan (TRT, AA) haber tekeli sona erer. İkincisi, medyanın elindeki teknolojik imkanların artması, özellikle de 24 saat naklen yayın imkanına kavuşmasıyla, televizyon dış politikanın aktarımında etkili olur; hızlı bilgi akışı ihtiyacı, doğruluğu teyit edilmemiş haberlerin yayılmasını beraberinde getirir. Üçüncüsü ise, geleneksel medya patronlarının değişmesiyle sektörün ticarileşmesi, dışa açılması ve belirli holdinglerin elinde tekelleşmesidir. Bu üç gelişmenin sonucunda sektörde kıyasıya rekabet başlar. Tiraja ve reytinge bağlı olan reklam pastasından pay kapma kavgası magazinleşme sürecini tetikler.
Bu durum, kamuoyunda daha az ilgi uyandıran dış politika konularında manipülasyonu kaçınılmaz kılar. Kârı artırma kaygısına ideolojik duruş da eklenince, gelişmeler ya karartılarak yanlış, eksik ve çarpık bir şekilde ya da magazin boyutu öne çıkarılmak suretiyle değersizleştirilerek sunulur. Böylece kontrol bir ölçüde klasik dış politika yapımcılarının elinden çıkarken, dışişleri bürokrasisi kimi zaman oldukça zor anlar yaşar. Her şeye rağmen merkez medya, gerek iç gerekse dış politikada verilecek psikolojik savaşın en önemli unsuru olarak destek görür. Zira 90’lı yıllarda siyasetçilerden ziyade asker-sivil bürokrasinin tekelinde olan dış politikada toplumsal meşruiyetin sağlanması elzemdir. Bu durum medyanın kriz dönemlerinde cüretkar ve aktif rol oynamasını kolaylaştırır.
Bu bağlamda “merkez medya” ve “dış politika krizi” dendiğinde akla ilk gelen olay hiç şüphesiz Kardak Krizi’dir. 1995’in 24 Aralık gecesi Kardak Kayalıkları’nda karaya oturan bir Türk gemisinin kurtarılması sırasında ortaya çıkan egemenlik tartışması, 26-27 Ocak’ta önce Yunan, ardından Türk gazetecilerin kayalıklara bayrak dikme yarışıyla bir anda krize dönüşür. Savaşın eşiğine gelinen süreç, son anda Amerikan Başkanı’nın devreye girmesiyle yatıştırılır. Doğrudan medya eliyle patlak veren ve manşetlerden savaş çığırtkanlığıyla tırmanan bu kriz, asli görevi gelişmeleri izlemek ve kamuoyuna aktarmak olan gazetecilerin sorumsuzluklarının nelere mal olabileceğinin iyi bir örneğidir.
Gelelim Ekim 1998’de Türkiye ile Suriye’yi savaşın eşiğine getiren Öcalan Krizi’ne. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in TBMM’de Şam’ı tehdit eden konuşmasıyla patlak veren bu kriz, medyanın savaş çığırtkanlığıyla bir anda tırmanır. Askerî hazırlıklar henüz tamamlanmamış olsa da “Öğlene Şam’dayız”, “Bir uçtan girer öbür uçtan çıkarız”, “Asker emir bekliyor” manşetleriyle savaş sanki bir-iki gün içinde başlayacakmış izlenimi verilir. Güney sınırında yapılmakta olan NATO tatbikatı ise Türk ordusunun Suriye’ye savaş hazırlığıymış gibi sunulur. Her ne kadar Suriye’nin çok kısa sürede geri adım atmasında, kriz yönetiminin önemli bir parçası olan medyanın propagandalarının etkisi olsa da, Şam yönetiminin tehditlere tehditle karşılık vermesi durumunda Ankara’nın inandırıcılığının büyük bir darbe alacağı ihtimalini de göz ardı etmemek gerekir.
Kuzey Irak’a sınır ötesi operasyona dönelim. Tam bir sene evvel Genelkurmay Başkanı’nın operasyona ihtiyaç olduğunu vurgulamasıyla başlayan süreçte medya, kışkırtıcı yayınlarıyla bir yandan muhtemel bir operasyon için kamuoyunda zemin hazırlarken diğer yandan hükümeti buna zorlamaya çalıştı. Seçimlerin akabinde terör saldırılarının artması, Ekim ayında TBMM’den operasyon izninin çıkması, ardından hava ve kara operasyonu ile devam eden süreçte medya âdet olduğu üzere olanca kışkırtıcılığıyla konuyu sürekli kaşıdı. Uzunca bir süredir sabırsızlıkla bekledikleri kara operasyonu sırasında “Hedef Kandil”, “Örgütün üst düzey kadrosu dağıtıldı”, “Kandil düşmeden dönüş yok” manşetleriyle -hava şartlarını ve Kandil’in mesafesini dahi dikkate almadan- tam gaz Kuzey Irak’ı fethe giden medyamız, beklentilerin zirveye ulaştığı bir anda operasyonun aniden sona ermesiyle şaşkına döndü. İnandırıcılığın dibe vurması karşısında bu kez de siyasilere yüklenerek vaziyeti kurtarmaya çalıştı. Hükümetin Amerika’dan talimat alarak operasyonu bitirdiği iddiasıyla Başbakan’ın operasyonun bitirileceğinden haberdar olmadığı yorumları arasındaki tenakuzu bile fark edemediler.
Aslında Güneş Operasyonu sırasında merkez medyanın kahraman gazetecilerine yakışan, Genelkurmay’ın internet sitesinden verdiği haberlerle ve masa başı senaryolarla yetinmeyip, helikopterlerle bizzat Kandil’e çıkartma yapmalarıydı. Böylece fetih yapmaya meraklı gazetecilerimiz, belki askerlerimizi Kandil’e çekmeyi “başararak” son bir darbeyle PKK’nın ilanihaye temizlenmesini sağlayabilirlerdi! Gülmeyin sakın, merkez medyasının sabıkasında bu tarz olaylar mevcut. Nitekim onlara göre, söz konusu olan vatanın bütünlüğü ve milli menfaatler ise basın meslek ilkeleri teferruattır! Artan reyting ve tirajlar sayesinde elde edilen reklam gelirlerini ise sormayın sakın.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
