ANLAYIŞ DERGİSİ, Aralık 2007, Sayı: 55, sf. 48-49.
Metin: Z. Tuba Kor, Grafik: Salih Pulcu
NOT: Görseli büyük boyutta görebilmek için önce üzerini tıklayınız, ardından sağ alt köşedeki butona basınız.
Her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.
Türkiye-ABD İlişkileri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türkiye-ABD İlişkileri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
10 Mayıs 2010 Pazartesi
21 Nisan 2010 Çarşamba
TÜRK-AMERİKAN İLİŞKİLERİ
Z. Tuba Kor, Anlayış Dergisi, Sayı: 14, Temmuz 2004, sf.58-60.
NOT: Her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.
NOT: Her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.
İLK kez 18’inci yüzyılın sonunda ekonomik alanda başlayan Türk-Amerikan ilişkileri, gerek Osmanlı, gerekse Türkiye Cumhuriyeti döneminde iniş çıkışlarla devam etti. Batılılaşma hedefinin önemli bir parçası olan ABD ile ilişkiler, bu ülkenin ancak bir süper güç olarak aktif politikayı benimsediği İkinci Dünya Savaşı sonrasında canlanabildi. Zaman zaman ilişkileri kopma noktasına getiren krizler yaşansa da, tarihî ve jeopolitik konumu ile Türkiye ABD’nin göz ardı edemeyeceği bir ülke olageldi.
1827’de Navarin’de Türk donanmasının yakılmasının ardından Avrupa dışında bir müttefik arayışına giren Osmanlı, ABD ile ilk resmî temaslara başladı. Bu çerçevede 1830’da imzalanan Ticaret ve Seyrüsefer Antlaşması ile kapitülasyonlardan yararlanma hakkı elde eden ABD, açtığı okullarla misyonerlik faaliyetlerini yoğunlaştırdı. Ancak Osmanlı coğrafyasının o dönemde ABD’nin ilgi alanında bulunmaması dolayısıyla, siyasî ilişkiler asgarî düzeyde seyretti. ABD’nin Birinci Dünya Savaşı’na girişinin ardından 20 Nisan 1917’de kesilen ilişkilerse, ancak 10 yıl sonra yeniden kurulacaktı. Zira Lozan Antlaşması’na taraf olarak katılmayan ABD ile yeni cumhuriyetin 6 Ağustos 1923’te imzaladığı Dostluk ve Ticaret Antlaşması, Senato tarafından onaylanmamıştı. Cumhuriyetin ilk yıllarında ilişkiler genellikle durgun seyretse de Ermeni devleti, kapitülasyonlar ve Amerikan okulları konusunda zaman zaman gerilimler yaşandı.
İki ülke arasında yoğun ilişkiler, İkinci Dünya Savaşı sonrasında başladı. Rusların boğazlar ve sınırlar konusundaki tarihî taleplerini yeniden dillendirmeye başlaması, yeni düzende Sovyet yayılmacılığını en büyük tehdit olarak gören ABD’yi harekete geçirdi. ABD 1947’de Truman Doktrini ve 1948’de Marshall Planı çerçevesinde Türkiye’ye askerî ve ekonomik yardımda bulundu.
1950’lerde Türkiye Soğuk Savaş’ın iki kutuplu sisteminde Amerikan politikalarının sadık bir takipçisi oldu. 1949’dan itibaren NATO’ya girebilmek için mücadele veren Türkiye, 1950’de Kore’ye asker göndermesinin ardından, 1952’de ABD’nin desteğiyle İttifak’a kabul edildi. 68 sayılı Millî Güvenlik Konseyi kararıyla daha geniş üsler sistemi kurmayı planlayan ABD’ye üslerini açtı. Böylece birkaç yıl sonra Lübnan müdahalesinde ilk kez kullanılacak İncirlik Üssü, Orta Doğu’ya yönelik Amerikan müdahalelerinin merkezi haline geldi. Bölgesinde aşırı istekli bir oyuncu olan Türkiye, Bağdat ve Balkan Paktları’nın kuruluşunda önemli görevler aldı; 1955’te Bağlantısızlar Hareketi’nin Bandung’taki toplantısında Sovyet tehdidine karşı ülkeleri Batı Bloğunda yer almaya davet ederek şimşekleri üzerine çekti. 1957-58’e gelindiğinde Suriye ve Irak’ın Sovyet Bloğuna doğru kayışından oldukça rahatsız olan Türkiye, müdahale çağrılarına ABD’nin olumsuz yanıt vermesinden hayal kırıklığına uğrayacak; ancak 5 Mart 1959’da imzalanacak olan ikili anlaşma ile Türk-Amerikan ilişkileri ilerleme kaydedecekti.
1960’lar Türkiye’nin Amerika ile ilişkilerine mesafe koymasını gerektiren bir dizi gelişmeye sahne oldu. Ekim 1962’de patlak veren Küba Krizi’nde Amerika’nın İzmir Çiğli’de konuşlandırdığı Jüpiter füzelerinin pazarlık konusu olması ABD ile ilişkileri ilk kez tartışmaya açtı. Ancak ilişkileri sarsan asıl gelişme, Kıbrıs Türklerine yönelik artan Rum saldırılarına karşı Türkiye’nin müdahale kararına 5 Haziran 1964’te Başkan Johnson’ın yolladığı mektup oldu. Zira bu mektupla Türkiye, Amerika’nın askerî ve teknolojik yardımlarını istediği zaman, istediği şekilde kullanamayacağını ve Sovyetler ile karşı karşıya kaldığında Amerikan desteğinin gelmeyebileceğini görmüş oluyordu. Böylece Türkiye, Soğuk Savaş’ın başlangıcından itibaren ilk kez Batı dışında dostlar bulma arayışına girerek Sovyetler Birliği’ne yanaştı. 1967 Arap-İsrail Savaşı’nda Arapları destekledi ve ABD’nin İsrail’e yardım etmek üzere İncirlik Üssü’nü kullanmasına izin vermedi. 1950’ler boyunca ABD ile yapılan ancak kayıt altına alınmayan ellinin üzerinde anlaşma, gözden geçirilerek bir çerçeveye sokuldu. Türkiye, Eylül 1965’te BM Genel Kurulu’nda Vietnam’a güç kullanılmasına karşı çıktı ve ABD’nin Türk birliklerinin Vietnam’a gönderilmesi isteğini geri çevirdi.
1970’ler, Türk-Amerikan ilişkilerinde bir kırılma noktası oldu. Haşhaş ekimi kriziyle başlayan, 1974’teki Kıbrıs müdahalesiyle devam eden gerilimlerin ardından Şubat 1975’te yürürlüğe giren ve 3,5 yıl süren silah ambargosu, ilişkileri kopma noktasına getirdi. Bu dönemde NATO operasyonları için açık tutulan İncirlik hariç tüm Amerikan üsleri ve dinleme tesisleri kapatıldı. Yeni kurulan Ege Ordusu’nun NATO’nun hizmetine sokulması yönündeki çağrılara olumsuz cevaplar verildi. Sovyetler Birliği ile artan ilişkiler 1978’de Türk-Rus Deklarasyonu’nun imzalanmasıyla sonuçlandı. 1980’lerde ilişkiler, yaşanan bazı iç ve dış gelişmeler sebebiyle düzelmeye başladı. Bu dönemde ABD ile kapsamlı bir ekonomik ve savunma işbirliği anlaşması imzalandı.
Soğuk Savaş sonrasında Türkiye, yeni bölgesel tehditlerin merkezinde bulunması ve enerji kaynaklarına yakınlığı dolayısıyla Amerikan politikalarında yeniden merkezî bir ülke haline geldi. Soğuk Savaş boyunca ekonomik ve askerî işbirliğine dayanan ilişkiler, 90’larla birlikte yapısal bir değişim geçirdi. 1991’de Geliştirilmiş Ortaklık düzeyine çıkarılarak çeşitlendirilen ilişkilerde enerji, ekonomik ve ticarî işbirliği, bölgesel işbirliği, savunma ve güvenlik işbirliği ve Kıbrıs konuları ana başlıkları oluşturdu. 1999’da yapılan üst düzey resmî ziyaretlerde Avrupa, Kafkasya, Orta Asya ve Orta Doğu’ya kadar olan bölgelerde geniş çapta örtüşen çıkarlar çerçevesinde çok boyutlu ve çok yönlü bir stratejik işbirliği anlamına gelen “Stratejik Ortaklık” sağlamlaştırıldı ve bunun ekonomik ve ticarî alanlara da kayması desteklendi. Bu bağlamda 1999 ve 2002’de ekonomik alanda bazı anlaşmalar imzalandı. 11 Eylül saldırılarının ardından, ABD’nin teröre karşı mücadelesine tam destek veren Türkiye, üslerini ve hava sahasını “küresel terörizmle mücadele” için açtı.
Türkiye, Soğuk Savaş sonrasında Irak, Bosna, Kosova, Afganistan gibi Amerika öncülüğündeki operasyonlara gerek asker yollayarak, gerekse üslerini açarak destek verdi. Körfez Savaşı’nın ardından Irak’ın çevrelenmesinde önemli bir rol oynadı ve BM yaptırımlarını ilk uygulayan ülke oldu. Bu süreçte İsrail ile artan ekonomik ve askerî ilişkiler ABD tarafından desteklendi ve üç ülke Akdeniz’de ortak askerî tatbikatlar gerçekleştirdi. ABD ise AB’ye giriş, Bakü-Ceyhan petrol boru hattı, Kıbrıs ve Ermeni meselesi gibi konularda Türkiye’nin hassasiyetlerine önem verdi.
1990’larda yaşanan bazı gerilimler, ilişkilerin seyrini değiştirecek çapta değildi. Ancak 1 Mart 2003’te yaşanan tezkere krizi ilişkileri çok farklı bir boyuta taşıdı. 62 bin yabancı askerin gelmesine ve Kuzey Irak’a asker gönderilmesine izin veren tezkerenin üç oyla meclisten geçmemesi ABD’nin tüm planlarını altüst etti. İlk anda ilişkiler kopma noktasına gelse de, ortak çıkarların Irak’la sınırlı kalmaması, Afganistan’da işlerin umulduğu gibi gitmemesi ve Irak’ta da gidişatın kötü olabileceği endişesi Türkiye’nin tamamen gözden çıkarılmasını önledi. Bu süreçte ABD Türkiye’yi “cezalandırmak” için bazı adımlar attı. Örneğin Süleymaniye’deki Türk Özel Kuvvetleri Karargahı’na baskın yapılarak Özel Timlerin başına çuval geçirilmesi, Türkiye’nin Kuzey Irak’la ilgili kırmızı çizgilerinin Kürt gruplarca ihlal edilmesine ses çıkarılmaması gibi bazı ciddi krizler yaşansa da, Türkiye’nin ilişkileri daha da germemek üzere attığı adımlar, tezkere sonrası dile getirilen felaket senaryolarının gerçekleşmesini önledi.
Türkiye’nin güvenliğini Batı ittifakında yer alarak korumasına dayanan 50 yıllık ulusal güvenlik politikası, tezkere kriziyle değişmeye başladı. Washington uzunca bir süredir ilk kez Ankara’nın, Amerika’nın istediği zaman, istediği şekilde davranmayabileceğini gördü. ABD, Türkiye’nin güvenlik ve dış politika konularında giderek daha aktif ve bağımsız politikalar izlemesinden rahatsız olsa da, kurmaya çalıştığı yeni dünya düzeninde Türkiye’yi tarihî ve coğrafî konumu itibariyle göz ardı etmesi mümkün değildir. Nitekim bunun en iyi göstergesi Haziran ayında toplanan ve ana konusu yeni adıyla Genişletilmiş Orta Doğu ve Kuzey Afrika Projesi olan G-8 Zirvesi’ne Türkiye’nin de davet edilmesidir. Bir zamanlar “kanat ülkesi” olarak ABD dış politikasının vazgeçilmez aktörü olan Türkiye, şimdilerde “model ülke” olarak Amerikan projelerinde öne çıkıyor. Ancak yine de Türkiye ile ABD arasındaki stratejik ilişkinin yeniden tanımlanması sancısı daha uzun süreceğe benziyor.
ABD, TÜRKİYE'DEN NİÇİN RAHATSIZ?
Z. Tuba Kor, Anlayış Dergisi, Sayı: 24, Mayıs 2005, sf. 30-31.
NOT: Her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.
NOT: Her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.
ÖZELLİKLE 1990’lı yıllardan itibaren adını “stratejik ortak”, “dost ve müttefik ülke” gibi sıfatlarla birlikte anmaya alıştığımız ABD ile ilişkilerde son dönemde gerginlikler yaşanıyor. Amerikan basınında ve düşünce kuruluşlarında Türkiye aleyhtarı yayınlar giderek artarken, Türk basını da bu koroya katıldı. 1 Mart tezkere krizinin dönüm noktası olduğu iki ülke ilişkilerindeki en temel rahatsızlık, Türkiye’nin alışılageldiği üzere sadık bir müttefik olmaktan çıkıp aktif ve bağımsız politikalar izlemeye başlaması ve bu haliyle Orta Doğu’yu hizaya sokmayı hedefleyen ABD planlarının önünde önemli bir engel haline gelmesidir. ABD ile ilişkilerin tarihinin en kötü günlerinden geçtiği vurgusu sık sık tekrarlanıyor. Acaba gerçekten öyle mi?
1827’de Navarin’de yakılan donanmasını yeniden inşa etmek amacıyla ABD ile ilk kez temasa geçen Osmanlı Devleti, 1830’da bu ülkeye kapitülasyonlardan yararlanma hakkı verdi. Ancak bölge henüz Amerikan ilgisini celbetmediği için I. Dünya Savaşı’na kadar ilişkilere damgasını vuran, Amerikan Protestanlarının misyonerlik faaliyetleriydi. 1914’te Osmanlı coğrafyasında 426 Amerikan okulu, 17 misyonerlik merkezi ve 9 Amerikan hastanesi mevcuttu. 1924’te yeni cumhuriyetin kabul ettiği Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile gayri resmî bir konuma düşen misyonerlik faaliyetlerinin merkezi konumundaki bu okullar, iki ülke arasında ciddi bir krize sebep oldu. Yine savaş sonrasında kurulacak yeni düzenin temel siyasetini ortaya koyan Amerikan menşeli Wilson Prensipleri’nde yer alan, halkların kendi kaderlerini tayin hakkı, Osmanlı’nın parçalanmasını teşvik edici bir unsurdu. 1917-27 yılları, diplomatik ilişkilerin kesik olduğu bir dönemdi. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu anlaşması Lozan’a taraf olmayan ABD, bu anlaşmayla kapitülasyonların kaldırılmasından ve bir Ermeni yurdunun kurulmamasından büyük rahatsızlık duydu.
ABD ile ilişkilerimizde dönüm noktası, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından gündeme gelen Sovyet talepleridir. Yeni dönemde mesaisini Sovyet tehdidini çevrelemeye ayıran ABD’nin 1947’de Truman Doktrini ve 1948’de Marshall Planı çerçevesinde yaptığı yardımlar ile 1952’de Türkiye’nin NATO’ya kabulü sonrasında, özellikle ekonomik ve askerî alanda yoğunlaşan ilişkiler geri dönülemez bir sürece girdi. Siyasî ilişkiler ise dönemsel iniş-çıkışlarla devam etti. Soğuk Savaş döneminde iki ülke ilişkilerindeki en temel pürüz Kıbrıs’tı. 1964’te Kıbrıs’a müdahaleyi düşünen Türkiye’ye ABD Başkanı Johnson’ın yolladığı mektup şok etkisi yaptı. Her an, her durumda Amerikan desteğinin gelmeyebileceğinin anlaşılması, ABD ile ilişkilerin ilk kez ciddi bir şekilde sorgulanmasını beraberinde getirdi. Afyon krizi ve ardından 1974’teki Kıbrıs Harekatı’nı, ABD’nin 3,5 yıl süren silah ambargosu izledi. 1960 ve 70’li yıllarda yaşanan hayal kırıklıkları, Türkiye’yi ilişkilerini çeşitlendirmeye sevk etti ve daha önce göz ardı ettiği Sovyet Bloku ile Arap dünyasına açılım başladı. Bu kırılma Türkiye’nin askerî alanda Amerikan bağımlılığından kurtulma yolunda adımlar atmasına ve özellikle İncirlik Üssü’ne ilişkin taleplere karşı tavır alabilmesine de imkan sağladı.
Soğuk Savaş’ın ardından çeşitlenen ilişkiler ve örtüşen çıkarlar ilişkileri zirveye taşırken, özellikle Körfez Savaşı ve sonrasında ABD politikalarına verilen tam desteğin olumsuz yansımaları, Türkiye’nin Irak politikasını büyük ölçüde etkiledi. Yakın geçmişten ders alan Türkiye’nin bugün Irak ve Orta Doğu’ya yönelik izlediği politikalar, ABD’yi oldukça rahatsız etmekte. Orta Doğu’yu askerî, diplomatik ve ekonomik araçlarla yeniden dizayn etme çabasındaki ABD’nin stratejilerinde Türkiye kilit bir konum teşkil ediyor. Zira Kuzey Kore dışında ABD’nin tüm önemli dış politika sorunları Türkiye’nin yakın coğrafyasında yer alıyor. Bu yüzden ABD’nin bundan sonraki adımlarının başarısı, Türkiye’nin tam desteğine bağlı. 1 Mart’ta olduğu gibi bir sürprizle karşılaşmak istemeyen ABD, yeni maceralara atılmadan evvel bu kez işi sıkı tutarak Türkiye’ye psikolojik bir harekatla boyun eğdirmeye çalışıyor. Peki Türk-Amerikan ilişkilerinde yaşanan gerilimin ardındaki sebepler neler?
Türkiye Kuzey Irak’taki PKK faaliyetlerinden oldukça rahatsız; ancak ABD bu konuda gerekli adımları atmıyor. Irak’ın geleceği ve Kerkük’ün statüsü Türkiye’yi endişelendiren diğer konular. ABD ise Şam ve Tahran üzerindeki baskısını yoğunlaştırırken, Türkiye’nin bu ülkelerle yakınlaşmasından hoşnut değil. Yine Türkiye’nin “çok boyutlu dış politika” çerçevesinde Rusya ve Arap ülkeleri ile geliştirdiği ilişkiler ABD’yi tedirgin ediyor. Irak’ta ve Filistin’de yaşananlara karşı Türk hükümetinin ve halkının ABD ve İsrail’e yönelttiği eleştiriler ise rahatsızlığın bir diğer sebebi.
ABD Türkiye’den, eskiden olduğu gibi başta İsrail, Irak, İran, Suriye olmak üzere bölgeye ilişkin konularda Amerikan politikalarına ayak uydurmasını, İncirlik Üssü’nün lojistik merkez olarak kullanıma açılması talebine olumlu cevap vermesini, Amerikan ve Yahudi karşıtı söylemler konusunda önlem almasını talep ediyor. Kısaca, Orta Doğu’ya yönelik doğrudan veya dolaylı müdahalelerinde kendisine kayıtsız-şartsız destek veren bir Türkiye istiyor. Bunun için son dönemde yoğunlaşan Türkiye aleyhtarı kampanyalar ve hatta hükümetin geleceğine ilişkin üstü örtülü tehditler işin ciddiyetini ortaya koyuyor.
Aslında bu baskı ve kampanyaların sonucunda ABD, hiç değilse isteklerinden birine ulaşmış görünüyor. Nitekim Haziran 2004’te sunduğu, İncirlik’te lojistik merkez oluşturma talebine 25 Nisan 2005 itibarıyla olumlu bir cevap verildi. İncirlik’ten Irak ve Afganistan’a ölümcül olmayan silahların yanı sıra teçhizat ve malzeme taşınabilecek. ABD istediği gibi her uçak için tek tek izin yerine, blok izin alacak; ancak tüm uçakların uçuş istikameti ve yükü Türkiye’ye bildirilecek.
ABD İncirlik konusunda istediğini almış olsa da, diğer konulardaki görüş ayrılıkları kolay kolay çözüleceğe benzemiyor. Bunun bir göstergesi de, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Aralık ayında yaptığı ziyaretin üzerinden henüz dört ay geçmişken, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in ABD’nin açık muhalefetine rağmen, 14-16 Nisan tarihleri arasında Suriye’ye iade-i ziyarette bulunması. Türkiye’nin çıkarlarına uygun olan bu ziyaret, uluslararası baskılar dolayısıyla zor günler geçiren Suriye yönetimini oldukça memnun etti. Halk gittiği her yerde Sezer’i büyük tezahüratlarla karşılarken, Devlet Başkanı Beşşar Esad hiçbir misafirine göstermediği özeni gösterdi. Protokol kurallarını delerek ilk defa bir misafirini uçağa kadar uğurladı. Amerikan yönetiminin büyük bir dikkatle takip ettiği ziyaret, Türkiye’nin bölge ülkelerindeki itibarını daha da artırdı.
20. yüzyılın ortalarında tam anlamıyla kurumsallaşan Türk-Amerikan ilişkileri gerilimli bir dönemden daha geçmekte. Ancak bu kez işler biraz daha zor olacağa benziyor. Zira Amerikan politikalarının yeni hedefi, başta Türkiye’nin sınır komşuları olmak üzere Orta Doğu coğrafyası. ABD’nin doğrudan veya dolaylı müdahaleleri bölgeyi belirsizliğe doğru sürüklerken, Türkiye’nin de manevra alanı giderek daralıyor. Amerikan yayılmacılığının bölgeyi sardığı şu günlerde, Türkiye’den beklenen; baskılara boyun eğmeden, şahsiyetli bir politikayla çevresinde barış unsuru olması.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
