24 Nisan 2020 Cuma

H.KISSENGER: KORONAVİRÜS PANDEMİSİ DÜNYA DÜZENİNİ İLELEBET DEĞİŞTİRECEK




KORONAVİRÜS PANDEMİSİ DÜNYA DÜZENİNİ İLELEBET DEĞİŞTİRECEK

Henry Kissinger (Henry Kissinger, Nixon ve Ford yönetimi dışişleri bakanı ve milli güvenlik müsteşarı)
The Wall Street Journal, 3.4.2020

Tercüme: Zahide Tuba Kor

NOT: Bu tercüme Perspektif web sitesinde 7.4.2020 tarihinde yayınlanmıştır.

İngilizcesi “The Coronavirus Pandemic will Forever Alter the World Order” başlığıyla yayınlanan yazının tamamını okumak için TIKLAYINIZ. 

NOT: Blogda yer alan 800 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.
Kaynak göstermeden blogdaki yazı, tercüme ve infografikleri kullanmamanız önemle rica olunur.


Özet: Covid-19 pandemisi tıpkı II. Dünya Savaşı atmosferinin hüküm sürdüğü 1944’ün sonlarında olduğu gibi, şimdi de herhangi bir kişiyi hedef almayıp rastgele ve yıkımla vuran yeni başlayan bir tehlike hissi uyanıyor. Ama artık mazide kalmış o dönem ile bizimki arasında önemli bir fark var.

Covid-19 pandemisinin sürrealist atmosferi, [II. Dünya Savaşı’nda Normandiya Çıkarması sonrası Avrupa cephesindeki en büyük muharebe olan ve Ardenler Taarruzu olarak da bilinen] Bulge Muharebesi sırasında 84. Piyade Tümeni’nde görevli bir genç olarak kendimi nasıl hissettiğimi hatırıma getirdi. Tıpkı 1944’ün sonlarında olduğu gibi, şimdi de herhangi bir kişiyi hedef almayıp rastgele ve yıkımla vuran yeni başlayan bir tehlike hissi uyanıyor. Ama artık mazide kalmış o dönem ile bizimki arasında önemli bir fark var. İlkinde Amerikan dayanıklılığı daha sonra nihai bir ulusal hedefle takviye edilmişti. Şimdi ise bölünmüş bir ülkede, büyüklük ve küresel kapsam bakımından eşi benzeri görülmemiş engellerin üstesinden gelmek için etkili ve ileri görüşlü bir hükümete ihtiyaç var. Toplumsal dayanışma, toplumların birbirleriyle ilişkileri ve uluslararası barış ve istikrar için halkın güveninin sürdürülmesi çok önemli.
Milletler, kurumlarının felâketi öngörebileceği, etkisini engelleyebileceği ve istikrarı yeniden sağlayabileceği inancına binaen kendi içlerinde kaynaşır ve gelişirler. Covid-19 salgını sona erdiğinde ise birçok ülkenin kurumları başarısız olarak algılanacak. Bu yargının objektif olarak hakkaniyetli olup olmadığının bir önemi yok. Gerçek şu ki dünya, koronavirüs sonrası bir daha asla aynı olmayacak. Şimdi tutup da geçmişi tartışmak sadece yapılması gerekenleri yapmayı zorlaştırır.
Koronavirüs benzeri görülmemiş bir ölçek ve şiddetle vurdu. Yayılması katlanarak artıyor: ABD’deki vakalar her beş günde bir ikiye katlanıyor. Bu yazı bir tedavi sunmuyor. Tıbbi malzemeler, giderek genişleyen vaka dalgalarıyla başa çıkmak için yetersiz. Yoğun bakım üniteleri dolmak üzere ve hatta dolup taşmış durumda. Yapılmakta olan testler, yayılmayı tersine çevirmek şöyle dursun, enfeksiyonun ne denli yayıldığını tespit etmekte bile yetersiz. Başarılı bir aşının üretilip kullanıma geçmesi için önümüzde 12 ila 18 ay olabilir.
Amerikan yönetimi ani bir felâketi önlemekte sıkı bir iş çıkardı. Ama nihai sınav; Amerikalıların kendi kendilerini yönetme yeteneğine halkın güvenini sürdürür bir şekilde ve ölçekte, virüsün yayılmasının durdurulup, ardından sürecin tersine çevrilip çevrilememesi olacak. Ne kadar büyük ve elzem olursa olsun krizle baş etme çabası, koronavirüs sonrası düzene geçiş için paralel bir girişim başlatma ivedi görevini boşlamamalı.
Liderler krizi büyük ölçüde ulusal bazda ele alıyor, ancak virüsün toplum-çözücü/ayrıştırıcı (society-dissolving) etkileri [mevcut ülke] sınırları[nı] tanımıyor. İnsan sağlığına yönelik saldırısı -umarım- geçici olur, ama tetiklediği siyasi ve iktisadi kargaşa nesiller boyu sürebilir. ABD de dahil hiçbir ülke tamamen kendi ulusal çabasıyla bu virüsü alt edemez. Anın ihtiyaçlarının karşılanmasına, nihayetinde küresel işbirliğini içeren bir vizyon ve program eşlik etmeli. Eğer bu ikisini birlikte yürütemezsek her birinin de en kötüsüyle karşılaşacağız.

ABD’nin Yapması Gereken Üç Şey
ABD; Marshall Planı ve Manhattan Projesi’nin geliştirilmesinden dersler çıkararak üç alanda büyük bir çaba sarf etmek zorunda. Birincisi, bulaşıcı hastalığa karşı küresel direnç sağlamaya destek olun. Çocuk felci aşısı ve çiçek hastalığının tamamen ortadan kaldırılması gibi, tıp biliminin zaferleri veya yapay zeka yoluyla ortaya çıkan istatistiksel-teknik tıbbi teşhis mucizesi bizi tehlikeli bir rehavete sürükledi. Büyük nüfuslarda bulaşıcı hastalıkların kontrolü ve uygun aşılar için yeni teknikler ve teknolojiler geliştirmemiz lazım. Şehirler, devletler ve bölgeler -bilimin sınırları dahilinde- stoklama, işbirlikçi planlama ve keşfetme yoluyla halklarını pandemilerden korumaya kalıcı biçimde hazırlanmalı.
İkincisi, dünya ekonomisinin yaralarını iyileştirmeye çalışın. Küresel liderler 2008 mali krizinden önemli dersler aldılar. Mevcut iktisadi kriz ise çok daha karmaşık: Koronavirüsün tetiklediği daralma, hızı ve küresel ölçeği bakımından, tarihte bilinen hiçbir şeye benzemiyor. Ve sosyal mesafe, okulları ve işyerlerini kapatma gibi gerekli halk sağlığı tedbirleri iktisadi sıkıntıya katkıda bulunuyor. Geliştirilen programlar, eli kulağındaki kaosun dünyanın en savunmasız nüfuslarına etkilerini iyileştirme arayışında da olmalı.
Üçüncüsü, liberal dünya düzeninin ilkelerini koruyun. Modern hükümetin kurucu efsanesi, kâh despot kâh hayırhah, ama her daim halkını dış düşmandan koruyacak kadar güçlü olan yöneticiler tarafından korunan etrafı duvarlarla çevrili bir şehirdi. Aydınlanma düşünürleri, meşru devletin amacının insanların temel ihtiyaçlarını -yani güvenlik, düzen, iktisadi refah ve adaleti- sağlamak olduğunu savunarak bu kavramı yeni bir çerçeveye oturtmuştu. Bireyler bu temel ihtiyaçları kendi başlarına sağlayamazlar. Pandemi, refahın küresel ticarete ve insanların hareketliliğine bağlı olduğu bir çağda etrafı duvarlarla çevrili şehri yeniden canlandırarak bir anakronizmi tetikledi.
Dünya demokrasilerinin Aydınlanma değerlerini savunması ve sürdürmesi gerekiyor. Gücü meşruiyetle dengelemekten küresel bir çark ediş, mevcut toplumsal sözleşmenin hem yurtiçinde hem de yurtdışında dağılmasına yol açacaktır. Bu bin yıllık meşruiyet ve güç sorunu, Covid-19 salgınıyla baş etme çabasıyla eşzamanlı olarak çözülemez. Dizginleme, -hem iç politikada hem de uluslararası diplomaside- tüm taraflarda gerekli. Öncelikler belirlenmeli.
Biz, Bulge Muharebesi’nden refahın arttığı ve insan onurunun geliştiği bir dünyaya geçiş yaptık. Şimdi ise çığır açıcı bir dönemde yaşıyoruz. Liderlerin karşı karşıya olduğu tarihi meydan okuma, geleceği inşa ederken krizi yönetmek. Başarısızlık dünyayı ateşe verebilir.

R.KAPLAN: KÜRESEL SALGIN NİÇİN AMERİKA’NIN SAVAŞA BAKIŞINI DEĞİŞTİRMELİ?



KÜRESEL SALGIN NİÇİN AMERİKA’NIN SAVAŞA BAKIŞINI DEĞİŞTİRMELİ?

Robert D. Kaplan (Avrasya Grubu Direktörü, Yeni Amerikan Güvenliği Merkezi Kıdemli Araştırmacısı)
Washington Post, 8 Nisan 2020

Tercüme: Zahide Tuba Kor

NOT: Bu tercüme Perspektif web sitesinde 12.4.2020 tarihinde yayınlanmıştır.

İngilizcesi “Why Pandemic Should Transform the Way America Thinks About War” başlığıyla yayınlanan yazının tamamını okumak için TIKLAYINIZ. 

NOT: Blogda yer alan 800 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.
Kaynak göstermeden blogdaki yazı, tercüme ve infografikleri kullanmamanız önemle rica olunur.


Spot: Batı dünyasının kırılganlığını ifşa eden, tarihi değiştirici bir küresel güvenlik krizi olan pandemi, büyük güç rekabetine tamamen askerî bir yaklaşımın bundan böyle Çin ve Rusya ile mücadelesinde ABD’nin altını nasıl oyacağını da gösteriyor.

Çin ve Rusya, Covid-19 pandemisinden ABD’ye mukayeseli bir üstünlükle çıkmaya uğraşıyor. Çin devlet şirketleri iktisadi şokun ağır yükünü kaldırabilir durumda ve otoriter sistemi de, karantina politikalarını acımasızca yürürlüğe koyabilmesine imkân verdi. Rusya, –yıllardır süren yaptırımlar sayesinde– iktisadi modeline, enerji fiyatlarındaki düşüşü dengelemeye yardımcı olan yüz milyarlarca dolarlık altın ve rezerv para ile biraz olsun kendi kendine yeterlilik kazandırdı.
Buna mukabil küresel serbest ticarete dalan ABD ciddi zarara uğradı. Harry S. Truman’dan Barack Obama’ya her Amerikan başkanı döneminde inşa edilen ve sürdürülen küresel düzen sistemi, –Beyaz Saray’ın önderliğini kaybetmesi yüzünden– G7 ve Batı öncülüğündeki diğer kurumların ortak eyleme geçememesi nedeniyle neredeyse yıkılmak üzere.

Çin ve Rusya’nın Savaş Konsepti: “Kavramsal Kuşatma”
Bu arada Amerikan savunma bütçesinin, Kongre ve Merkez Bankası’nın ekonomiyi canlandırmak için yığdığı büyük miktarda borç nedeniyle önümüzdeki yıllar boyunca gitgide daralması muhtemel. Ancak bu, gerçek problemi gizliyor; –can kayıplarından bizim kadar korkan, doğum oranları düşük toplumlar olan– Çin ve Rusya, savaşa geleneksel askerî operasyonlardan çok daha geniş bir perspektifle bakıyor. Bunu ekonomi, siber savaş, propaganda ve istihbarat bağlamında da görüyor. Ve Covid-19, –Başkan Trump’ın ima ettiği şekilde Çin tarafından kasıtlı olarak yayılmış olmamakla birlikte–, yine de her iki otoriter güç için kazara da olsa taktiksel bir zafere dönüşüyor.
Avustralyalı akademisyen ve askerî stratejist David Kilcullen, Ejderhalar ve Yılanlar: Ötekiler Batı ile Savaşmayı Nasıl Öğrendi (The Dragons and the Snakes: How the Rest Learned to Fight the West)  adlı yeni kitabında, Çinlilerin ve Rusların yaptıklarını “kavramsal kuşatma” olarak tanımlayarak, “savaşta olduğumuzu fark ettiğimizde çoktan kaybetmiştik” notunu düşüyor. Henüz bu noktaya ulaşmasak da, –askeri olmayan ve Batı dünyasının kırılganlığını ifşa eden, tarihi değiştirici bir küresel güvenlik krizi olan– pandemi, büyük güç rekabetine tamamen askerî bir yaklaşımın bundan böyle Çin ve Rusya ile mücadelesinde ABD’nin altını nasıl oyacağını da gösteriyor.
Stratejik avantaj elde etmek için her türlü aldatmacayı tasvip eden kadim dönemin Çinli filozofu Sun Tzu, kan akıtmaya girişmenin bizzat bir hesap hatası alameti olduğuna inanıyordu. Pekin bu tavsiyeyi yürekten benimsedi. Biz Batı tarzı savaşı –ister büyük konvansiyonel birlikler isterse daha küçük özel harekât kuvvetleri şeklinde olsun– bir strateji olarak düşüneduralım, aslında bu sadece bir savaş kavramı.
Stratejimiz Dışişleri Bakanlığı, Ticaret Bakanlığı ve diğer kurumları içeren gerçek anlamda bir yekpare devlet yaklaşımını benimsemeli. Ama bununla da kalmamalı. Aynı zamanda devletin güvenlik politikası, sanayinin ve özellikle yüksek teknoloji şirketlerinin faaliyetleriyle daha yakından bağlantı içinde olmalı ki, hepsi birden Amerikan ve Batı hedeflerini ilerletmek için gevşek bir eşgüdüm içinde çalışabilsinler.
Tedarik zincirleri Çin’e daha az bağımlı hale geldikçe ve Silikon Vadisi –kendi çıkarlarını Washington’ınkiyle daha uyumlu bir hâle getirerek– ürünlerinin montajını fiilen Amerikan müttefiki olan ülkelerde yapmak zorunda kaldıkça bu daha da kolay olacak. Biz –şu an yavaş yavaş geride bıraktığımız, Amerikan şirketlerinin milliyetsizleşme yolunda ilerlediği küreselleşmiş bir dünyanın aksine– her büyük güçle bağlantılı kamu-özel sektör işbirliğini destekleyen, daha kopuk bir dünyaya doğru ilerliyoruz.
Bu, daha sıkı kontrol edilen bürokrasileri ve devlet kontrolündeki şirketleri ile Çinlilerin ve Rusların zaten ustalaştığı bir durum. İster kendi hükümetlerinin birer silahı olarak yurtdışında faaliyet gösteren Gazprom, Rosneft veya Çin Ulusal Offshore Petrol Şirketi olsun, isterse Batı Avrupa’yı daha fazla Sibirya doğalgazı satın almak için tuzağa düşürmeye çalışan Rusya ya da ülkeleri Kuşak ve Yol İnisiyatifi’ne ve 5G ağına katılmaya sinsice zorlayan Çin olsun, işte bu tam da savaşın yeni yüzü.
Buna karşı cevap, daha fazla kurumlar arası koordinasyona eşlik eden daha sıkı bir kamu-özel işbirliğinden ziyade, Amerikan markasının belini doğrultmak, böylece özel sektörün her şeyden evvel kamuyla çalışmaktan huzurlu hissetmesini sağlamaktır. Bu bağlamda uluslararasıcılık ve insan haklarını teşvik artık birer seçenek değil, zorunluluk. Bunlar, –Rusya ve Çin’i köşeye sıkıştırıp savunma pozisyonuna itsek bile– ittifakları canlandırmamıza imkân vererek lehimize işleyecek.

Yeni Büyük Güç Mücadelesi ve Çağın Ruhu
Kurumlarımızın aldığı darbelere rağmen, hâlâ mukayeseli olarak güçlü bir konumdayız. Çinliler ve Ruslar, –kendi liderlerini adeta ömür boyu devlet başkanı ilan etmek suretiyle– Şi Cinping ve Vladimir Putin yaşlandıkça derinleşen bir kurumsal boşluğa yol açarak farkında olmadan zayıflıklarını açığa vuruyorlar.
Bu yeni büyük güç mücadelesindeki nihai muzaffer, çağın gelişen ruhunu her kim yakalarsa o olacaktır. Giderek kalabalıklaşan ve birbirine bağlı olan bir gezegendeki tüm insanlığın aynı travmaları yaşaması olgusu, iklim değişikliğinin yanı sıra pandemileri de içeren gezegen çapında uğursuzluklar çağında, önünde sonunda küresel bir bilincin ortaya çıkacağı anlamına geliyor. Bu medya odaklı dünyada büyük güçler arasında statü için sürekli bir mücadele hâli olacaktır. Bu koşullar altında salt askerî alanda rekabet etmek bizi savunmasız kılacaktır.

R.GENTÉ: SURİYE’DE TAHRAN-MOSKOVA YARIŞI NEREYE VARACAK?



SURİYE’DE TAHRAN-MOSKOVA YARIŞI NEREYE VARACAK?

Régis Genté (Le Figaro, Radio France Internationale ve Le Monde Diplomatique muhabirliği yapmış, Tiflis’te yaşayan Rusya-Kafkasya-Orta Asya uzmanı serbest gazeteci)
Orient XXI, 17.3.2020

Tercüme ve editoryal katkı: Zahide Tuba Kor

NOT: Bu özet tercüme Fikir Turu web sitesinde 27.3.2020 tarihinde yayınlanmıştır.

İngilizcesi “Syria: Competition for Influence Between Moscow And Tehran” başlığıyla yayınlanan yazının tamamını okumak için TIKLAYINIZ. 

NOT: Blogda yer alan 800 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.
Kaynak göstermeden blogdaki yazı, tercüme ve infografikleri kullanmamanız önemle rica olunur.

Spot: Suriye söz konusu olunca İran ve Rusya nerede anlaşamıyor? İki ülkenin rekabeti Suriye’nin geleceğini nasıl etkileyebilir? Hangi ülke Suriye’nin geleceğinde söz sahibi olacak? Esed ailesinin geleceği konusunda nerede anlaşamıyorlar?

İran Devrim Muhafızları’nın dış operasyon birimi Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’nin ısrarı ve iknasıyla Rusya 30 Eylül 2015’te Suriye’deki savaşa müdahil olup dengeleri değiştirmişti. O dönem devrilmek üzere olan Esed rejimini, karada İran’a bağlı milislerin ve havada Rus uçaklarının kararlı ve eşgüdümlü operasyonları kurtarmıştı. Ancak iki tarafın Suriye üzerindeki çıkarları kısa vadede çatışma şartları altında örtüşse de, orta ve uzun vadede, özellikle yeni bir düzenin kuruluş arifesinde nüfuz yarışına girecekleri aşikârdı. Taraflar İdlib’de savaşı bitirmek için gün sayarken bu rekabet de gün yüzüne çıkıyor.
Daha evvel Le Figaro, Radio France Internationale ve Le Monde Diplomatique muhabirliği yapmış, Tiflis’te yaşayan Rusya-Kafkasya-Orta Asya uzmanı serbest gazeteci Régis Genté, bu kritik konuda Rusya’daki Ortadoğu uzmanlarının görüşlerine yer verdiği bir yazı kaleme aldı. 17 Mart’ta Orient XXI adlı web sitesinde yayınlanan “Suriye: Moskova ile Tahran Arasında Nüfuz Yarışı” başlıklı yazısının önemli kısımlarını Fikir Turu okurları için tercüme ettik:

Rusların Suriye’de asıl derdi İran
Moskova’daki Ortadoğu uzmanları, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yüksek sesli nutuklarından etkilenmiyorlar. Suriye söz konusu olduğunda onlar daha ziyade İran’dan endişe duyuyorlar. (…) Şubat ayında İdlib’de Türk askerlerinin öldürülmesiyle gerginliğin iyice tırmanmasına rağmen Moskova’daki hâkim kanaat Ankara’yla görüşmelerin devam edeceği yönündeydi. (…) Moskova’daki Ekonomi Enstitüsü’nden Ortadoğu uzmanı Leonid Issaev’e göre “Kremlin Türkiye’yle iş tutup anlaşmayı başarıyor. Bunun temel nedeni, karşılıklı ilişkilerin aynı zamanda ekonomi, enerji ve strateji konularıyla da bağlantılı olması. İranlılarla ilişkiler daha karmaşık, zira Suriye onların stratejilerinin merkezinde ve onlar için kriz bitmiş değil.”
(…)
İdlib, Suriye İç Savaşı’ndaki son büyük çatışma olabilir. Bu yüzden Moskova’daki birçokları bu çatışmanın sonrasına odaklanıyor. Leonid Issaev’e göre “Biz bir bakıma zaten oradayız. Putin, esas olarak Rusya’nın dünya sahnesinde öne çıkma rolünü yeniden gerçekleştirerek Suriye’de hedeflerine ulaştı. Dolayısıyla Kremlin, Suriye’de kalıcı varlığını sürdürmeye kararlı olsa da -Suriye artık mutlak bir önceliği olmadığından- gerektiğinde Türkiye’yle nasıl bir uzlaşmaya varılacağını bilecektir.” Avrupa’yla ilişkiler, Kuzey Akım 2 Boru Hattı’nın inşası veya Ukrayna krizinin çözümü Putin’in hâlihazırda Suriye’den daha önemli gördüğü konular. Geri çekilme gibi bir mesele yok. Başlangıçtaki, sorumlu bir dünya gücü olarak itibar kazanma emelinin başarıya ulaşması için çatışmanın siyasi bir çözümünün bulunması gerekiyor. Ve bu da İranlılarla iş birliği içinde gerçekleşmek zorunda.

Moskova-Tahran ilişkilerinin niteliği
Moskova-Tahran bağlantısı aslında stratejik değil, taktiksel; her ne kadar iki başkentin temel hedefleri aynı olsa da: çok kutuplu bir dünyanın ortaya çıkmasını sağlamak, Amerikan ve Batı hegemonyasına karşı koymak…
Ortadoğu uzmanı bir danışman olan Alexey Khlebnikov diyor ki “İlginçtir, İranlı General Kasım Süleymani suikastı üzerine Moskova birkaç yorumla yetindi. Rusya, İran’a verdiği desteği abartmaktan ve Suriye’de istediği gibi at koşturma imkanı sunmaktan titizlikle kaçındı.”
Issaev ise daha da ileri gidiyor: “Moskova, Süleymani’nin ölümünden hiç memnun olmasa da, başlı başına bir problem olarak da görmedi. İranlı general sahada Tahran’ın iflah olmaz tutuculuktaki Suriye politikasını uyguladığından aslında [bu suikast Moskova’nın da] avantaj[ınay]dı.” (…)

Suriye ordusunu reformdan geçirmek
Suriye savaşının İran’a muazzam insani ve finansal maliyeti karşısında Tahran, ülkedeki çok büyük askeri varlığıyla gelecekte epeyce taleplerde bulunacak. Rus Ortadoğu uzmanlarına göre, İranlılar Suriye hükümetine fazlaca sızmış durumda; şüphesiz bunun nedeni, Tahran’ın emelleriyle Şam’ınkilerin -Rusya’nın emellerine kıyasla – çok daha fazla örtüşmesi.
İranlılar, özellikle askeri ve güvenlik aygıtlarının büyük bir kısmının başında olan Beşşar Esed’in kardeşi Mahir Esed’in çevresinde toplanmış bulunuyor. Bu da Suriye Devleti’ni ve özellikle de ordusunu reformdan geçirmeye odaklı Rus planları önünde bir engel oluşturabilir. El-Monitor yazarı ve Rusya Uluslararası İlişkiler Konseyi uzmanı Kiril Semenov ise bunu bir problem olarak görmüyor: “(…) İranlılar ve Ruslar, Beşşar Esed’i iktidarda tutmakta hemfikir. Bu daha ziyade Beşşar üzerinde ne tür bir etkiye sahip olacakları meselesi.”
Rusya Suriye ordusunun reformunu çok önemsiyor. Alexey Khlebnikov bu konuyu şöyle açıklıyor: “Moskova’nın düşüncesi, İran’ın etkisini azaltmak için orduyu daha profesyonel ve özerk hale getirmek. Rusya, askeri ve deniz üsleriyle Suriye’de uzun süreli bir varlık kurma niyetinde. Kremlin, ülkeyi istikrara kavuşturmanın ve savaşa siyasi çözüm şartlarını tesisin tek yolunun, Suriye ordusunu yeniden inşa etmek ve -bazıları bir süre Esed rejimine karşı savaşmış- farklı grupları [orduya] dâhil etmek olduğunu düşünüyor. Tüm bu nedenlerle Moskova, Lazkiye çevresindeki çeşitli milisleri ve silahlı grupları bir araya getiren 4. Kolorduyu ve daha sonra da Ulusal Savunma Gücü birlikleriyle 5. Kolorduyu eğitmeye başladı.”

Esed klanının geleceği ne olacak?
Moskova’ya göre, Suriye’deki en temel sorun, Esed klanının geleceği. Beşşar’ı iktidarda tutmaya özellikle bağlanmış değiller – ki birçokları onun tüm meşruiyetini yitirdiğinin zaten farkında; ancak Rus karar vericiler, en azından Beşşar Esed’in -kardeşi Mahir Esed’in aksine- tamamıyla İran’ın kontrolü altında olmadığını kendi aralarında konuşuyorlar. Kiril Semenov diyor ki, “Sahada fiili operasyonlar bağlamında Suriye ordusunun hemen hemen her tugayında ve birliğinde Rus askeri danışmanlar var.”
Suriye’nin yeniden inşası söz konusu olduğunda Rusya-İran ilişkileri gerilebilir. Kiril Semenov’un bu konudaki öngörüsü şöyle: “Bence bu konu büyük ölçüde çözülmüş durumda. İran KOBİ’lerini, Rusya ise büyük şirketlerini teşvik ediyor.” Ancak Issaev’e göre “Sorun yaratabilecek husus, yeniden yapılanmanın maliyetine Batı ülkelerinin de katkıda bulunmaları noktasında Moskova’nın ısrar etmesi. Eğer ki Esed’in çevresinde çok fazla İranlı olursa Avrupalılar ya da Amerikalılar için bu bir engel teşkil edebilir.” Şu an Beşşar Esed’in Batı’daki imajı o kadar olumsuz ki Batılıların onun yönetimi altındaki bir Suriye ile herhangi bir iş tutmalarını hayal etmek zor.

A.MİKABERİDZE: NAPOLYON’UN ORTADOĞU MİRASI



NAPOLYON’UN ORTADOĞU MİRASI

Alexander Mikaberidze (Prof. Dr., Louisiana Eyalet Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi)
Project Syndicate, 10.3.2020

Tercüme: Furkan Güldemir
Redaksiyon: Zahide Tuba Kor

NOT: Bu tercüme Perspektif web sitesinde 10.4.2020 tarihinde yayınlanmıştır.

İngilizcesi “Napoleon’s Middle East Legacy” başlığıyla yayınlanan yazının tamamını okumak için TIKLAYINIZ. 

NOT: Blogda yer alan 800 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.

Spot: Napolyon Savaşları İslam dünyasının merkezine etkileri günümüzde de süren uzun bir gölge düşürdü. Esasında bu savaşlar Avrupa tabiatlı olmasına rağmen sonraki yüzyılda Avrupa’nın İslam dünyasıyla ilişkisini şekillendirirken, Avrupalıların geleneksel bölge politikalarını da altüst etmeyi başardı.

“Her şey Napolyon’la başladı.” Thomas Nipperdey’in Napolyon’dan Bismarck’a Almanya başlıklı meşhur 19. yüzyıl Almanya tarihi kitabı bu cümleyle başlıyor. Nipperdey, Napolyon Bonapart’ın modern Avrupa’nın teşekkülündeki merkezî rolüne atıfta bulunsa da, bu cümlesi birçok bakımdan günümüz Ortadoğu’suna da uyuyor.
Napolyon’un ‘1798 Mısır istilası’ liberal emperyalizmin ilk örneğini temsil ederken, Fransız Devrimi’nin Fransa ve Avrupa’nın sınırlarını aşan süratine de ışık tutuyordu. İstila, askerî bir hezimet olmakla birlikte, bölgede bugün dahi izleri devam eden kalıcı bir miras bıraktı.
Öncelikle bu istila, bir İslam toplumunu Avrupa bünyesine dahil etme teşebbüsünün ilk modern numunesiydi. Aynı zamanda tüm ideolojik bileşenleri örtüştüğünde ve Batı tahakkümünün tüm araçları bunu korumak için kullanıldığında, Oryantalizm söyleminin de biçimlendirici anı oldu. İşgal Mısır toplumunu modernleştirme noktasında sınırlı bir rol oynadı. Çünkü Fransızların tanıtmaya çalıştığı devrim ilkeleri bölgeye fazlaca yabancı ve radikal kalırken, kararlı bir yerel direnişle karşılaştı. Ancak Napolyon, Kavalalı Mehmet Ali Paşa tarafından kısa süre sonra doldurulacak bir siyasi boşluk oluşmasına neden oldu. Zira Kavalalı, Fransızların çekilmesinin üzerinden on sene geçmeden, ileride Ortadoğu’da önemli bir rol oynayacak modernleşmiş ve reformdan geçmiş Mısır’ın temellerini atmaya başladı.

Güçler Arasında Tabiatı Değişen Rekabetler
Napolyon’un Mısır seferi Avrupalıların geleneksel bölge politikalarını da altüst etti. İstila, Britanya’nın emperyal gücüne planlanan darbeyi vurmak yerine, Fransa’nın geleneksel müttefiki Osmanlı İmparatorluğu’nu eski düşmanları olan Rusya ve Britanya ile ittifaka itti ve Doğu’da Fransız-İngiliz rekabetinin tabiatını dönüştürdü. Bu noktaya kadar Fransa, deniz gücüne dayanarak -ki Britanya kendi filosuyla buna karşı koyabilmekteydi- Hint Okyanusu’ndaki adalar üzerinden Hindistan’a baskınlar düzenlemekteydi. Ancak Napolyon’un Mısır’ı karadan ele geçirmeye yönelik girişimi bu denklemi kökten değiştirdi ve Britanya’yı, diğer güçlerin de Hindistan’a, Hint alt kıtasına komşu topraklar üzerinden yaklaşma ihtimalini düşünmeye sevk etti.
Bu zorunluluk, Britanya’yı Hindistan sömürgesini karadan saldırılara karşı korumak için yeni alanlarda hâkimiyet kurma yönünde devamlı bir çabaya itti. Britanya Doğu Hindistan Şirketi yetkililerinin 1798’deki gözlemi bu noktada önemli: “Silahlı gücümüzle bir imparatorluk kazandık. Ve bu imparatorluk yine silahlı gücümüze dayanmaya devam etmeli. Aksi hâlde aynı yolla daha üstün bir gücün eline düşer.” Zor gücüne bu şekilde bel bağlamak, Britanya Hindistan İmparatorluğu’nu 1947’ye kadar ayakta tutarken, Mısır, Yemen, Umman, İran ve Afganistan’da da Britanya müdahalelerinin sürmesini sağladı.

Napolyon Mirasının Uzun Süreli Etkisi
Napolyon Savaşları İslam dünyasının merkezine uzun bir gölge düşürdü. Esasında bu savaşlar Avrupa tabiatlı olmasına rağmen sonraki yüzyılda Avrupa’nın İslam dünyasıyla ilişkisini şekillendirdi. Osmanlı İmparatorluğu kendisini, sadece Rus emperyal hırslarının hedefi değil, aynı zamanda Fransa, Avusturya ve Britanya planlarının da merkezinde buldu. Bu durum “Şark Meselesi”nin ortaya çıkmasına ve imparatorluğun toprak kaybının sürmesine neden oldu. Ayrıca Napolyon’un söylem ve metotları ile 20. yüzyılda Batı’nın Ortadoğu müdahalelerinde kullandığı söylem ve metotların benzerliği Napolyon mirasının uzun süreli etkisinin altını çizmektedir.
“Arabistanlı Lawrence”tan bir yüzyıl önce, 1810-1812’de Napolyon’un ajanları Irak ve Suriye’deki Arap kabileleri Osmanlı’ya karşı ayaklanmak üzere birleşmeye teşvik ediyordu. Daha sonra Fransız yönetimleri Napolyon’un Fransız sömürge imparatorluğu tahayyülünün farkına vardı. 1830’da aralarında Mısır seferine katılmış muhariplerin de bulunduğu Fransız kuvvetleri, 20 yıl önce Napolyon tarafından yapılmış ihtimal planları çerçevesinde Cezayir’i istila etti ve 1962’ye kadar süren Fransız sömürge yönetiminin temellerini attı.
Kendi imparatorluğu artık mazide kalan İran da Avrupalı güçlerin elinde bir piyona dönüşerek aynı acı kaderi paylaştı. Fransa ve Britanya’nın ihanetine uğrayan İran, 1813’te Gürcistan ve güneydoğu Kafkasya’yı istila eden ve bölgedeki İran etkisini kıran Rusya eliyle aşağılayıcı mağlubiyetlerin altında kıvrandı.
Napolyon Savaşları Osmanlı ve İran devletlerinin etkisizliğini bariz şekilde ortaya çıkardı ve önde gelen Avrupalı güçlerle aralarında giderek artan askeri ve iktisadi dengesizliğe ışık tuttu. Savaşlar Osmanlı, Mısır ve İran liderlerini kendi yönetimlerini ve ordularını Avrupa örneğinde yeniden kurmaya sevk ederken, devlet temelli reformlar döneminin önü açılmış oldu.
Bu noktada Napolyon’un Ortadoğu’daki en kalıcı miraslarından biri yatmaktadır. Osmanlı Sultanı 2. Mahmud, Mısır’ın Mehmet Ali’si ve İran’ın veliahdı Abbas Mirza gibi reform yanlısı yöneticiler, geleneksel düzenin dayandığı kültürel normları ya da sosyal yapıları sorgulamayıp Avrupa tarzı askeri ve idari reformların içeride kendi güçlerini pekiştirmeye yarayacağına ve devletlerini dış tehditlere karşı daha etkin korumalarını sağlayacağına inandılar.
Ancak bu reformlar, Batı uygulamalarının İslam toplumlarına girmesini zorunlu olarak beraberinde getirirken, mevcut güç yapılanmalarına da meydan okudu. Çünkü bu reformlar merkezî hükümeti daha önce hiç olmadığı kadar tebaalarının günlük hayatlarına doğrudan ve yaygın bir şekilde soktu. Tam da bu yüzden ulema, Orta Arabistan’daki Suudiler, Osmanlı Yeniçerileri ve İran’ın geleneksel elitleri de dahil birçok grup, son derece olumsuz tepki gösterdi ve devletlerini daha iyi koruyabilecek modernleşme hamlelerini dahi reddetti.
Bu cepheleşme giderek İslami hayat tarzının özü uğruna bir mücadele olarak görülmeye başlandı. Ve bunun derin etkileri -Napolyon’un mirasının diğer yönleriyle birlikte- günümüz Ortadoğu’sunda yankılanmaya hâlâ devam ediyor.


30 Mart 2020 Pazartesi

J.ALTERMEN--J.PACK--N.MASON: PANDEMİ SONRASI ORTADOĞU’NUN YENİDEN ŞEKİLLENMESİ KAÇINILMAZ




PANDEMİ SONRASI ORTADOĞU’NUN YENİDEN ŞEKİLLENMESİ KAÇINILMAZ

Diğer Krizlere Bir de Koronavirüsün Eklendiği Ortadoğu Bir Felaketle Karşı Karşıya
Jon B. Alterman (Stratejik ve Uluslararası Araştırmalar Merkezi (CSIS) kıdemli başkan yardımcısı, Ortadoğu Programı direktörü ve Brzezinski Küresel Güvenlik ve Jeostrateji Kürsüsü sahibi)
The Hill, 22 Mart 2020

Koronavirüs Arap Baharı 2.0’a Yol Açabilir mi?
Jason Pack (Ortadoğu konusunda danışman, yazar ve yorumcu; Ortadoğu Enstitüsü araştırmacısı; ABD Libya İş Derneği eski icra direktörü ve Libya Analysis şirketi kurucusu) & Nate Mason (Washington DC’de danışman;  2011-2013 yılları arasında Libya/Trablus’ta Amerikan Büyükelçiliği eski ticari ataşesi)
Ortadoğu Enstitüsü, 25 Mart 2020

Tercüme ve editoryal katkı: Zahide Tuba Kor

NOT: Bu özet tercümeler Fikir Turu web sitesinde 30.3.2020 tarihinde yayınlanmıştır.

İngilizcesi “Add coronavirus to other crises, and the Middle East faces a catastrophe” başlığıyla yayınlanan yazının tamamını okumak için TIKLAYINIZ. 
İngilizcesi “Could coronavirus lead to an Arab Spring 2.0?” başlığıyla yayınlanan yazının tamamını okumak için TIKLAYINIZ. 

NOT: Blogda yer alan 800 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.
Kaynak göstermeden blogdaki yazı, tercüme ve infografikleri kullanmamanız önemle rica olunur.


Özet: Arap Halk Hareketleri sırasında, değişime direnebilmiş olan Ortadoğu Bölgesi’nin koronavirüs salgını nedeniyle yeniden şekillenmesi kaçınılmaz gözüküyor. Üstelik bu sefer, değişimi daha önce engellemiş güçlerin elleri de zayıf. Salgın Libya’dan Mısır’a neleri değiştirebilir?

NOT: Aşağıdaki metin Fikir Turu’nda yayınlananın birebir aynısı değildir. Tercüme metnim uzun olduğu için Fikir Turu’nun kısalttığı veya editoryal kurallarına bağlı olarak değiştirdiği kısımları ben yeniden ekledim veya eski haline getirdim. Farklı olan kısımları bordo renkte göreceksiniz.

Son yüzyıl içinde Arap dünyası, takriben her otuz yılda bir bölgeyi kökten değiştirecek gelişmelerle sarsıldı: 1917-1918 Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı’nın çekilmesi ve İngilizler ile Fransızlar eliyle yeni bir bölgesel sistemin kurulması, 1948 İsrail’in kuruluşu, 1979 İran İslam Devrimi ve 2010-2011 Arap Halk Hareketleri süreci…
Son sarsıntının artçı şokları hala devam ederken ve bölge on yıldır istikrara kavuşamamışken patlak veren koronavirüs salgını, sağlık hizmetlerinin -Körfez bölgesi dışında çoğunlukla- zaten yetersiz durumda olduğu Ortadoğu’da taşları bir kez daha yerinden oynatacak. Daha evvel isyan dalgasını kontrol altına alabilmiş ve problemlerin üstünü örtüp bastırabilmiş ülkeler dahi mali krizle birleşen koronavirüs salgınının siyasi, iktisadi ve toplumsal ağır faturaları karşısında köklü değişimlerden kaçamayacak. Birçok ülkenin ilk kez veya bir kez daha isyan dalgalarıyla yüzleşmesi ve savaş meydanlarındaki dengelerin değişme ihtimali de sözkonusu. 2021 yılı da tıpkı 2011 gibi tarihe isyanlar yılı olarak geçebilir. Dahası yönetimler sarpa sarmış kronik problemlere el atmazlarsa önümüzdeki yıllarda çökmüş devletler listesine yenileri eklenebilir.
Koronavirüs salgınının Ortadoğu ve Kuzey Afrika’ya muhtemel kısa ve orta vadeli etkilerini konu alan iki ayrı yazıyı tercüme ettik.
***
Koronavirüs salgınının Ortadoğu’ya muhtemel etkilerini konu alan ilk yazının yazarı, Washington merkezli düşünce kuruluşu olan Stratejik ve Uluslararası Araştırmalar Merkezi (CSIS)’nde kıdemli başkan yardımcısı ve Brzezinski Küresel Güvenlik ve Jeostrateji Kürsüsü sahibi Jon B. Alterman. Kendisi aynı zamanda CSIS’a bağlı Ortadoğu Programı direktörü. Geçmişte Amerikan Dışişleri Bakanlığında çeşitli görevler almış bir isim.
22 Mart’ta The Hill’de yayınlanan “Diğer Krizlere Bir de Koronavirüsün Eklendiği Ortadoğu Bir Felaketle Karşı Karşıya” başlıklı bir yazı kaleme aldı.
“Arap Baharı”nı Osmanlı’nın yıkılmasından bu yana Ortadoğu’yu sarsan en yıkıcı siyasi olay olarak değerlendiren Alterman’a göre, şu an Ortadoğu, bölgeyi merkezinden sarsacak çok daha büyük altüst oluşların eşiğinde. Bu değişiklikler, hem bölgenin kendisinde hem de dünyada Amerikan güvenlik çıkarlarını geniş çapta sarsacak.
“Bölge, [ABD’nin] hem dost[u] hem de düşman[ı] hükümetleri sarsacak, ekonomileri yıkacak ve nüfusları perişan edecek art arda bir dizi meydan okumalarla karşı karşıya. Sonuçta ortaya çıkacak bölge, son yarım yüzyıldır veya daha uzun bir müddettir alışık olduğumuzdan çok daha farklı hatlara sahip olacak.” diyor.

Cezayir’den Lübnan’a
Yazar, COVID-19 Ortadoğu’ya yayılmadan evvel de bölgenin siyasi bir kargaşa içinde olduğunu, Cezayir’den Irak’a ve Lübnan’a kadar halkların meydanlarda isyan bayrağını açtığını hatırlatıyor. Ardından bölgenin karşı karşıya olduğu o muazzam halk sağlığı krizine ilişkin şunları söylüyor:
“İran tırmanmaya devam eden, kelimenin tam manasıyla bir felaketle karşı karşıya. İran ile Irak, Lübnan ve Suriye arasında seyahatin yaygın olması hiç şüphesiz hastalığı bu ülkelere de yayıyor. (…) Mısır [yönetimi], meydan okurcasına vaka sayısının 200’den az olduğunu söylüyor ve Kanada’nın 19.000 Mısırlının enfekte olduğuna ilişkin tahminini yayınlayan bir gazetecinin basın kartını geri almayı yeğliyor. Şu anda doğru rakam her ne olursa olsun Mısır, halk sağlığı sicili kötü olan 100 milyonluk bir ülke. Mısır nüfusunun yaklaşık %10’u, Mısırlıları bilharziya hastalığından korumak için on yıllardır süren aşı kampanyasında kötü hijyen nedeniyle hepatit C taşıyıcısı.”
Yazar, “Libya’dan Suriye’ye ve Yemen’e uzanan milyonlarca mültecinin ve ülke içinde yerinden edilenin karnı aç, soğuktan üşümekte ve özellikle savunmasız olduğunu söylemeye bile gerek yok” diye devam ediyor.

Üç ana kaynak kesilecek: Petrol, turizm ve işçi gelirleri
Alterman, eli kulağındaki halk sağlığı krizine ilaveten bir de muazzam bir mali kriz olduğunu hatırlatıyor:
“COVID-19 yüzünden küresel petrol talebi kesildiğinden, dünyanın en büyük iki üreticisi olan Rusya ve Suudi Arabistan, fiyatların çakılmaması için arzı azaltmaya dönük uluslararası bir çabanın öncüleriydi. Tarafların anlaşmaya varamaması (…) sonucu başlayan fiyat savaşı, petrol fiyatlarını 2003’ten bu yana en düşük seviyesine düşürdü. Üretimi artırsalar da Rusya ve Suudi Arabistan son derece düşük petrol gelirleriyle karşı karşıya. İran, Irak, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Kuveyt gibi diğer üreticiler hükümet gelirlerinin batışını izliyor.”
Yazara göre, darbe alan sadece petrol ihracatçıları da değil. Ortadoğu’daki fakir ülkelerin çoğunun emek ihracatçısı olduğunu hatırlatarak şunları yazıyor:
“Mısır, Ürdün ve Lübnan’da yurtdışında çalışan vatandaşların gönderdikleri dövizler bu ekonomilerin [milli gelirlerinin] yaklaşık %10’unu buluyor. Petrol fiyatlarının çok daha fazla düşmesiyle bu işçi dövizleri dibe vuracak ve vasıflı emekçiler [çalıştıkları petrol zengini ülkelerde] işlerini kaybederek, kendilerine uygun iş sağlayamayacak [yurt içi] piyasalara geri dönecekler.”
Alterman, bölge ekonomisinin en önemli ayaklarından olan turizmin küresel krizin akabinde çökeceğini vurguluyor:
“Bölgesel turizmin çeşitli bileşenleri var: Birincisi, Mısır, Tunus, Fas ve Lübnan ekonomilerini ayakta tutan plaj tatilleri ve tekne turları gibi eğlence-dinleme turizmi buharlaşacak. İkincisi, dinî turizm: Hacılar yüzyıllardır Suudi Arabistan, İran ve Irak’taki kutsal mabetlere akmaktaydı; bu seyahatler aylarca ya da yıllarca son bulabilir. [Ortadoğu Enstitüsü Başkan Yardımcısı Gerald Feierstein’e göre haccın yapılamaması durumunda Suudi Arabistan, sadece on milyarlarca dolarlık gelir kaybına uğramayacak, aynı zamanda kutsal mekânların hizmetkârı ve koruyucusu rolü sarsılacak.[1]] Üçüncüsü, BAE ve Katar, dünyayı birbirine bağlayan uluslararası hava yolculuğu için merkez üssü haline geldikçe girift bir altyapı geliştirmişlerdi. Küresel iktisadi altüst oluş bu seyahatlerin çoğunu bitirecek ve geriye kalan uçuşların bir kısmı da, Körfez havayollarının son dönemde uluslararası ekonomiye entegre ettiği daha uzak bölgelerin bazılarını COVID-19 virüsü kırıp geçirirken bitip gidecek.”
Alterman 2011 tecrübesini hatırlatarak durumun vahametini şöyle ortaya koyuyor:
“Arap Baharı 2011’de bölgeyi vurduğunda birçok hükümet kesenin ağzını açarak karşılık vermişti. Özellikle Körfez yönetimleri, kendi ülkelerinde ve bölgedeki daha kalabalık ülkelerde daha fazla kamu harcamaları yaparak toplumsal barışı satın alacaklarına inanmışlardı. Bir dereceye kadar da haklıydılar. Ancak bu kez, halkın memnuniyetsizliği arttığından ve petrol fiyatları düştüğünden artık kasalar tamtakır.”
Yazara göre, bölgede bu vahim etkileri hissetmeyecek tek bir ülke dahi yok ve en şiddetli etkileri hissedecek ülkelerin çoğu da Amerikan güvenliği için önemli olanlar…

Tek tek ülkeler nasıl etkilenecek?
Alterman, bundan sonraki kısımda tek tek ülkelerin krizden nasıl etkileneceğine kısaca değiniyor:
“Hem sağlık krizi hem de ekonomik kriz, zaten ABD liderliğinde uygulanan ‘maksimum baskı’ politikası altında ıstırap çekmekte olan İran’ı vuruyor. Sonuçta ortaya daha uysal bir hükümet mi yoksa daha radikali mi çıkacak yahut iç kaos sürecek mi, bugünden peşin hüküm vermek imkansız.”
“Sağlık krizi ve mali krizlerin Suudi yönetimini devirmesi ihtimal dışı; ancak Veliaht Prens Muhammed bin Salman’ın alamet-i farikası yaptığı ve krallığın geleceği için hayati saydığı pahalı ve iddialı modernleşme programını hiç şüphesiz tehlikeye atacak.”
“İsrail’in önemli mali ve halk sağlığı kaynakları olsa da, tüm komşuları tehlikeye düşmüş durumda: COVID-19’dan evvel de Lübnan’ın süregelen bir siyasi krizi, ülkede neredeyse her beş kişiden birini oluşturan bir Suriyeli mülteci nüfusun varlığı ve uluslararası borcunun büyük bir kısmının temerrüde düşmesine yol açan bir borç krizi vardı. Güvenliği İsrail, Körfez ülkeleri ve ABD için hayati görülen Ürdün de tehlikede. Mısır da bir felaketin eşiğinde olabilir; zira Mısırlılar ‘Allah bizi korur’ diyerek kahvehanelerde ve camilerde toplanmaya devam ediyor.”
Alterman yazısının sonunda, mali krizin ve sağlık sistemlerindeki problemlerin halkların yönetimlerinden duydukları huzursuzlukları katbekat artırarak bölgede yeni kaosları tetikleyeceğini ima ediyor:
“Arap Baharı’nın pek çok itici gücü var olmakla birlikte memnuniyetsizliğin çoğu yönetişimle ilgili şikâyetlere indirgenmişti. Erkek-kadın, genç-yaşlı herkes hükümetlerin yalnızca kendi kendilerini gözettiklerinden ve halkın geçimine yardımcı olmak için çok az şey yaptıklarından şikâyetçiydiler. Şimdi ise ekonomiler sürekli baş aşağı giderken ve sağlık sistemleri daha önce görülmemiş bir gerilim altındayken, hükümetlerin vatandaşlarının geçim kaynaklarını da hayatlarını da koruyamadıklarını görülecektir. Böyle bir ortamda artık her şey mümkün.”

***

Koronavirüs Arap Baharı 2.0’a Yol Açabilir mi?
Koronavirüs Ortadoğu’ya daha ziyade İran üzerinden taşındı ve yayılıyor. Kuzey Afrika ise hâlihazırda salgından daha az etkilenmiş gibi görünüyor. Ama işin daha tehlikeli boyutu, zaten kısa vadeli değil, orta vadeli sonuçları.
Bu konuda Kuzey Afrika özelinde başka bir analiz, Washington merkezli Ortadoğu Enstitüsü tarafından 25 Mart’ta “Koronavirüs Arap Baharı 2.0’a Yol Açabilir mi?” başlığıyla yayınlandı.
Analizi kaleme alan iki isimden Jason Pack, 20 küsur yıldır Ortadoğu’da yaşayan ve bölge üzerinde çalışan bir danışman, yazar ve yorumcu. Ortadoğu Enstitüsü araştırmacısı; aynı zamanda ABD Libya İş Derneği eski icra direktörü ve Libya Analysis şirketi kurucusu.
Makalenin diğer yazarı Nate Mason ise sekiz yıl boyunca Amerikan yönetiminin Kuzey Afrika’daki iktisadi ve ticari politikası üzerine çalışmış biri. 2011-2013 yılları arasında Trablus’taki Amerikan Büyükelçiliğinde ticari ataşe olarak görev yapmış. Halen Washington DC’de danışmanlık yapıyor.
Yazarlar, koronavirüsün ilk şiddetli vurduğu ülkeler Çin ve İtalya diye, zannetmeyin ki hasarın da en ağırını onlar alacaklar diyor. Ve küresel ekonominin kıyısında kalan ülkelerin, beklenmedik altüst oluş dönemlerinde daha fazla sıkıntı çekmek ve pandemilerde ölümlerin büyük kısmına katlanmak durumunda kaldığına dair bolca tarihî örnek olduğunu hatırlatıyor.
Pack ve Mason’a göre, “Amerika hapşırdığında dünya nezle olur.” sözünü güncellemenin şimdi tam zamanı; bu eski sözün 21. yüzyılın ortalarındaki versiyonu şuna dönüşebilir: “Çin öksürdüğünde, Afrika devlet başarısızlığı/çöküşü yaşar.”
“Uluslararası sistemin kalıcı istikrarsızlık ve küresel liderlik eksikliği ile temayüz ettiği bir dönemde yaşıyoruz; virüs zaten var olan bu eğilimleri sadece artıracak.” diyerek sözü Kuzey Afrika’ya getiriyorlar:
“Kuzey Afrika küresel emtia fiyatlarına, turizme ve Avrupa ile Körfez’in siyasi ve mali desteğine bağımlı bir bölge. Burada rejim kırılganlığı, genç işsizliği ve İslami radikalizm kesişiyor. Kuzey Afrika ekonomilerinin birbiriyle entegrasyonu zayıf olup göçmenler, cihatçılar ve misafir işçiler kolayca bölgeyi geçiyorlar.”
Pack ve Mason şöyle devam ediyor:
“Tarih bize diyor ki, daha az küreselleşmiş bölgelerin virüsün etkilerini tam olarak hissetmelerini epey gecikmeli olarak bekleyin… 11 Eylül terör saldırıları ve 2008-2009 Büyük Durgunluk küresel çapta oyun değiştiricilerdi. Dünyanın bazı bölgeleri veya iktisadi sektörleri 11 Eylül’den hemen etkilenmemiş gibi görünse de, ileriki tarihlerde daha derin karışıklıklarla karşı karşıya kaldılar.”
Bu duruma bir örnek olarak da Kuzey Afrika’yı gösteriyorlar: “Kuzey Afrika ekonomileri de başlangıçta Büyük Durgunluğun yol açtığı borsa çöküşlerinden ve ticaret hacmi düşüşlerinden etkilenmedi. Ancak Küresel Güney’de Büyük Durgunluğun artan genç işsizliğini tedrici olarak ağırlaştırdığını ve buna tarım mahsullerinde kıtlık ve yeni teknolojiler eklendiğinde, 2011 Arap Baharı hareketlerini körüklediğini ortaya atan ikna edici araştırmalar var.”
Yazarlar, tek tek Kuzey Afrika’daki hükümetlerin pandemiye karşı ne tür önlemler aldığını anlatıyor ve ardından şu önemli tespitte bulunuyorlar: “Hastalık yönetimler için iki ucu keskin bir kılıç: İstikrarı kısa vadede artırabilir, ama orta vadede aşındıracak.”
“Virüs, vatandaşları, acil kriz hali karşısında liderlerine güvenmeye ve hatta bazı durumlarda saygı göstermeye dolaylı olarak zorlar. (…) Tahmin edilebileceği üzere, koronavirüs korkusu bölgedeki karışıklıkların, kitlesel gösterilerin sonunu getirdi. Hatta savaşın yıktığı Libya’da bile virüs, silah sevkiyatını ve paralı asker girişini azalttı.”

Libya’ya ne olacak?
Yazarlar, virüsün iç savaşın devam ettiği Libya’ya muhtemel etkisi hakkında şunları söylüyorlar: “Çatışmalar, 23 Mart’ta sözde Libya Ulusal Ordusu tarafından Ayn Zara eksenine başlatılan yeni bir saldırıyla devam ediyor. Ancak önümüzdeki aylarda pandemiyle ilgili küresel endişeler, savaşan her iki tarafın hamilerinin de, vekillerinin yakın zamanda hasımlarına öldürücü darbeyi vurmasına imkan sağlayacak yeterli silahı ve eğitmeni yollamasını iyice zorlaştıracak. Virüs, güney Trablus cephesindeki kemikleşen çıkmazın sürme ihtimalini artıracak.”
Pack ve Mason, Tunus’u kısmen istisna tutarak, Kuzey Afrika rejimlerini küresel salgına en az hazırlıklı ülkeler arasında görüyor. “Bu rejimler elektrik ve eğitim gibi görece temel sayılabilecek ihtiyaçları dahi karşılamakta zorluk çekiyor. Pandemiye karşı beceriksiz ve fırsatçı tepkilerle halkın memnuniyetsizliğini daha da alevlendirecekleri muhakkak.”
Hazırlıksızlığa bir de petrol fiyatlarındaki düşüşü ekliyorlar: “Petrol fiyatlarındaki dramatik düşüş, orta vadede Cezayir ve Libya için -ve Doğu Akdeniz’deki doğalgaz projelerine yatırımı ve Körfez’den yapılan ödemeleri tedrici olarak etkileyeceğinden muhtemelen Mısır için de- yıkıcı olacak.”
Bütün bunların orta vadede bölgede halkların memnuniyetsizliğini ve isyanları tetikleyeceğini öngörüyorlar:
“Cezayir ve Mısır’da (ve belki de Libya’da) kısa süreli bir istikrar artışının ardından, -pandemi hafiflediğinde, hükümet gelirleri ve gençlerin istihdamı azalmış olarak kalacağından- orta vadede halkların memnuniyetsizliğinde ciddi bir artış görmemiz muhtemel. (İran’daki gibi) hükümetlerin koronavirüsü ele alma biçimi beceriksizce görülürse, 2021 başlarından ortalarına kadarki dönem Kuzey Afrika için zor bir zaman dilimi olabilir. Hatta Arap Baharı olaylarının 10. yıldönümüyle aşağı yukarı çakışan bir halk protestoları dalgası görebiliriz.”
“Kısacası, geç gelmesine rağmen, koronavirüsün Kuzey Afrika’da dramatik isyanlara yol açması için sahne mükemmel bir şekilde hazır. İster Libya’daki savaş ağaları, ister Cezayir’deki yozlaşmış hırsızlar oligarşisi isterse Mısır’daki askeri diktatörlük olsun, hiç kimse bu rejimlerin herhangi bir koşulda gerçek reformları proaktif olarak benimsemesini beklemesin. Her birinde liderler, doğan fırsatları defalarca teptiler ve mütemadiyen şahsi güçlerini vatandaşlarının uzun vadeli refahı üstünde tutmayı yeğlediler. Geçmişte hükümetler, zor zamanlarda bile halkın muvafakatini almak için paraya, tarihî meşruiyete, saygı duyulan bir orduya ve radikal bir cihatçı muhalefetle korkutma imkânına sahipti. Ama artık bu tür tamponlar geçmişte kaldı.”
“Arap Baharı’ndan bu yana para, meşruiyet, orduların itibarı ve karizmatik liderlik, hepsi yok olup gitti. Bıçak kemiğe dayandığında bu kırılgan rejimlerin gerginlikleri ustaca yatıştırması mümkün değil. Muhalefeti ezmeyi meşrulaştırmak ve yabancı destekçilerini yardıma gelmeye zorlamak için iç muhalefeti şiddeti kışkırtmaya çalışabilirler. Cezayir veya Mısır, halklarının dikkatini dışarıya yöneltmek için doğrudan Libya iç savaşına müdahale edebilir. Elitler bölünebilir ve bu, sistemsel reform yapmak isteyenlerin darbe girişimlerine neden olabilir.”

Körfez ülkeleri, diğer Arap ülkelerini kurtarabilir mi?
Pack ve Mason, yönetimlerin her zaman olduğu gibi yine kurtarıcı olarak Körfez’den medet umacaklarını söylüyor:
“En muhtemel sonuç, rejimlerin son yıllarda yaptıklarının aynısını yapmaya devam etmeleri: Kendilerini mali açıdan kurtarması için BAE ve Suudi Arabistan’a bel bağlamaları. Ancak 2021’de bu iki Körfez ülkesinin -petrol fiyatları, bütçe dengesini sağlayacak düzeyin de kuvvetle muhtemel altına ineceğinden- baş etmeleri gereken kendi problemleri olacak.”
“Körfez ülkelerinin Cezayir, Libya ve Mısır’daki vekillerini birkaç yıl desteklemek için yeterli paraları yine de olacak.” diyen yazarlar şu kritik soruyu soruyorlar: “Peki acaba iktisadi beklentileri önemli ölçüde zayıfladığında kendi nüfusları böyle bir seçeneği kabul edecek mi?” Yazarlar her şeye rağmen Körfez ülkelerinin Kuzey Afrika yönetimlerine mali destek sağlayacağını öngörüyorlar.

ABD ne yapabilir?
Son bölümde “Peki, ABD bu ülkelere ne yapabilir?” konusunu tartışıyorlar.
“ABD’nin bu kararları etkilemek için yapabileceği pek az şey var. Biz artık küresel hegemon gibi davranmıyoruz. (…) Ama ABD şu iki şeyi çok sınırlı bir maliyetle yapıcı bir şekilde engelleyebilir: (i) Tunus hükümetinin patlaması, (ii) Trablus’un haydut General Halife Hafter tarafından ele geçirilmesi.”
ABD’nin yeni yeni demokratikleşen Tunus’a kapasite geliştirme yardımında bulunması gerektiğini savunuyorlar. Ayrıca BAE’nin Kuzey Afrika’daki müdahalelerini sınırlandırmak için ABD’nin hatırı sayılır nüfuzunu ve düşük petrol fiyatını kullanmasını tavsiye ediyorlar. Zira “BAE’nin Libya’ya askeri müdahalesi, General Hafter’in Trablus’a ilerlemeye devam etmesinin başlıca nedeni. Benzer şekilde BAE ve Suudi paraları Mısır rejiminin her türlü piyasa reformundan kaçınmasına imkân sağlıyor.”
Yazarlar, pandemiden sonra Kuzey Afrika’da vahim meydan okumaların ortaya çıkacağına eminler ve ABD’ye, bölge ülkelerinin otoriter verimsizlikten çıkıp düzen içinde bir geçişi sağlamalarına nasıl yardım edebileceğini şimdiden düşünme çağrısında bulunuyorlar. Zira onlara göre “Arap Baharı 2.0, pandeminin akabinde Kuzey Afrika’da ani bir devlet başarısızlığı ve işsizlik dalgasının sonucu olarak patlayabilir.”