Orient XXI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Orient XXI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Ocak 2021 Cuma

C.LISTER & H.MAMARBACHI: 2021 SURİYE İÇİN DÖNÜM YILI MI OLACAK?


2021 SURİYE İÇİN DÖNÜM YILI MI OLACAK?

 

2021 Suriye İçin Belirleyici Bir Yıl Olacak

Charles Lister (Ortadoğu Enstitüsü kıdemli araştırmacısı ve Suriye ile Terörle Mücadele & Aşırıcılık Programları direktörü)

Eş-Şark el-Avsat  ve Ortadoğu Enstitüsü, 12.1.2021

 

Suriye’de Sefalet Günleri

Henri Mamarbachi (Fransız haber ajansı AFP’nin eski muhabiri ve ajansın Beyrut ve Rabat bürolarının eski şefi)

Orient XXI, 21.1.2021

Tercüme ve editoryal katkı: Zahide Tuba Kor

 

NOT: Bu tercüme Fikir Turu web sitesinde 28.1.2021 tarihinde yayınlanmıştır. https://fikirturu.com/jeo-politik/2021-suriye-icin-donum-yili-mi-olacak/

İngilizcesi “2021 will be a defining year for Syria” başlığıyla yayınlanan ilk yazının tamamını okumak için TIKLAYINIZ. 

Arapçası “أيام بؤس في سوريا” başlığıyla yayınlanan ikinci yazının tamamını okumak için TIKLAYINIZ. 

NOT: Blogda yer alan 850 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.

Kaynak göstermeden blogdaki yazı, tercüme ve infografikleri kullanmamanız önemle rica olunur.

NOT: Aşağıdaki metin Fikir Turu’nda yayınlananın birebir aynısı değildir. Metin uzun olduğu için çıkartılmak zorunda kalınan kısımları bordo olarak ekleyerek paylaşıyorum. 

 

Özet: Nüfusunun yüzde 90’ı fakirlik altında yaşayan Suriye için Biden yönetimi ne yapabilir? ABD’nin yeni yönetiminin Suriye’de karşı karşıya olduğu meydan okumalar neler? 2021 Suriye için belirleyici mi olacak?


10 yıldır Suriye toprakları, iç savaşın yanı sıra bölgesel ve küresel aktörlerin jeopolitik güç ve nüfuz mücadelelerinin verildiği çok-boyutlu savaşların bir sahası oldu. Bombaların yağdığı, koskoca şehirlerin yerle bir edildiği savaşlarda sona doğru yaklaşılırken ve Esed rejimi ‘zafer’ini ilan ederken Suriye halkı şimdi çok daha çetin bir savaşla, sosyoekonomik hayatta kalma mücadelesiyle boğuşuyor.

Savaşı finanse eden ve yıkıma ortak olan dış güçler, yüz milyarlarca dolar gerektiren barışın finansmanına yanaşmıyor. Bir yandan Suriye’ye ve müttefiklerine uygulanan uluslararası ve/ya ABD menşeli yaptırımlar, diğer yandan pandemiye eşlik eden ekonomik kriz yüzünden her devletin kendi derdine düşmesi, öte yandan Lübnan bankacılık sisteminin çöküşü gibi birçok felaketin üst üste geldiği bir ortamda Suriye enkazını temizleyecek ve ülkeyi yeniden inşa edecek herhangi bir aktör bulunmuyor. Ekmek, elektrik, tüp, akaryakıt, ilaç gibi en temel ihtiyaçların bile karşılanamaz hale geldiği, sıfırın tüketildiği ülkede Suriyeliler savaş günlerini dahi özlemle arar durumda.

İsyanın 10. yıldönümü yaklaşırken Suriye’de yürüyen sosyoekonomik hayatta kalma mücadelesini ele alan iki yazının öne çıkan bölümlerini sizinle paylaşacağız.


2021 Suriye İçin Belirleyici Bir Yıl Olacak

Bu yazılardan ilki, Ortadoğu Enstitüsü Suriye ve Terörle Mücadele ve Aşırıcılık Programları Direktörü Charles Lister’a ait. Önde gelen Suriye uzmanlarından Lister, 12 Ocak’ta Arapçası eş-Şark el-Avsat gazetesinde, İngilizcesi ise Ortadoğu Enstitüsü web sitesinde yayınlanan “2021 Suriye İçin Belirleyici Bir Yıl Olacak” başlıklı önemli bir yazı kaleme aldı. Geçtiğimiz yıllarda da yazarın benzer konularda “Esed Savaşı Kazandı mı Gerçekten?” ve “Esed Düşmek Üzere mi?” başlıklı iki yazısının tercümesini yayınlamıştık. Yeni yazısı da aynı minvalde Suriye’deki iktisadi çöküntüye ve yeni Amerikan yönetiminin neler yapması gerektiğine odaklanıyor.

Lister ‘Yakın tarihin en ölümcül ve yıkıcı iç savaşı’ olarak nitelediği Suriye İç Savaşı’nın 10. yılı yaklaşırken ülkenin altyapısının yarıdan fazlasının harap olduğunu ve anlamlı bir yeniden inşa noktasında realist herhangi bir beklentinin de bulunmadığını belirterek yazısına başlıyor.

Suriye’nin en önemli meselesinin on yıldır aşırı pahalıya patlayan bir savaşla ve yaygın yolsuzluklarla lime lime olmuş, kapı komşusu Lübnan’daki mali çöküşle yanıp küle dönmüş bitik ekonomisi olduğunu belirtiyor. Suriye ekonomisinin mevcut halini Lister bakın nasıl anlatıyor:

“Kötüleşen ekmek ve yakıt krizleri yaptırımların değil, Rusya’nın esasen iflas etmiş Suriye devletini kurtarmayı reddetmesinin bir sonucu. Kadim müttefiki [Esed’in kuzeni] Rami Mahluf’u Mayıs 2020’de haraca bağlayan rejim, kafadar olduğu seçkin sınıfın diğer mensuplarından değerli varlıklarını zorla alma girişimlerini periyodik olarak sürdürüyor; ancak ne kadar meyve toplanırsa toplansın son derece yetersiz kalıyor.

Suriye’nin giderek derin bir mali kara delik sarmalına düşmesi, nüfusun yüzde 90’ını şu an fakirlik sınırının altında yaşar hale getirerek ülkenin orta sınıfını fiilen ortadan kaldırdı. Sofraya koymak için ekmek satın almak bile artık günlük bir çile. Rejimden duyulan hayal kırıklığının giderek artması ve geleneksel destek tabanından öfke ifadelerinin daha evvel olmadığı kadar yüksek sesle ve sıkça dillendirilmesi hiç de şaşırtıcı değil. Suriye içinde Amerikan dolarına erişimin yokluğunda rejimin iş adamı seçkinleri, birbirine düşüyor ve giderek belirsizleşen kısıtlayıcı iş ortamında yönetime yaranmak için agresif bir rekabete tutuşuyor.

Kısacası Suriye, şu an çok kötü bir durumda, hatta uzun vadeli beklentiler açısından 2014 ve 2015’te silahlı çatışmaların zirvesindekinden muhtemelen daha da kötü. Tünelin sonunda ise hiçbir ışık yok ve rejim tam bir çıkmazda. Rusya’nın -söylentilere göre, Moskova tarafından talep edilen bir dizi iş anlaşmasının ve varlık satın alımının yanı sıra borç geri ödemesi planına boyun eğdikten sonra yaktığı- yeşil ışık sayesinde Esed önümüzdeki yaz yapılacak Suriye seçimlerine katılacak. Bu seçimlerin galibi elbette baştan belli; her ne kadar Rusya, Suriyelilerin alıştığı yüzde 95’lik zaferi önlemek maksadıyla birkaç ilave adayın seçime girmesi için zorlayacak gibi görünse de.”

Biden yönetimi ne yapabilir?

Suriye’deki iktisadi çöküşü bu şekilde anlatan Lister yazısının devamında yeni Biden yönetiminin ne gibi adımlar atması gerektiğine odaklanıyor. Ülkeyi yeni bir kaos sarmalına sokacak ve muhtemelen bölgesel ve küresel istikrarsızlığı daha da tetikleyecek mevcut şartlar altında, Suriye’nin doğusunda SDG ile birlikte IŞİD’e karşı mücadeleye ve Esed’in uzun vadeli iktidarına muhalefete dayalı Amerikan politikasının yetersiz olduğunu vurguluyor. “Büyük ihtimalle 2021’de alınacak kararlar Suriye’nin görünümünü büyük ölçüde belirleyecek.” diyor.

Yazar Biden yönetimine uzun bir tavsiyeler listesi veriyor. Suriye konusunda çok taraflı diplomasinin canlandırılmasını, BM’nin 2254 sayılı kararında belirlenen hedefler doğrultusunda ilerlemek için Suriye’nin Dostları grubunun harekete geçirilmesini, ülke genelinde gerçek bir ateşkes ve sınırsız insani erişim için baskıyı, Rusya’yla diyalogu artırmayı ve IŞİD’le mücadeleyi sürdürmek amacıyla SDG içindeki iç gerginliklere ve örgüt ile Türkiye arasındaki husumete çözüm bulmayı öneriyor.

Lister yazısının sonunda şöyle diyor: “Bunlar Suriye dosyasında mevcut olan acil meydan okumalardan yalnızca birkaçı. İdlib krizini çözmek, binlerce IŞİD tutuklusunun ve onların on binlerce aile mensubunun hâlâ bir muamma olan kaderi ve ayrıca Türkiye, Lübnan, Ürdün ve Irak’ta beş milyonu aşkın mültecinin varlığı ve ekonomilerine getirdiği kaldırılamaz yük de diğer meydan okumalardan. Sonuç olarak Suriye hâlâ bütün dünya için önemli. (…)

Dahası, Esed çatışmayı ‘kazanmış’ değil, sadece hayatta kaldı. İktidarda kalabilmek için ülkeyi yakmaktan çekinmedi ve her ne varsa yakıp yıkma savaşının sonuçları daha yeni yeni ortaya çıkmaya başladı. Dünya sadece ellerini yıkayarak işin içinden sıyrılamaz; Suriye meselesini çözme ve -elinden geldiğince- mevcut statükonun vaat ettiğinden daha iyi bir gelecek sağlama noktasında kararlı olmak zorunda.”


Suriye’de Sefalet Günleri

İkincisi, Fransız haber ajansı AFP’nin eski muhabiri ve aynı zamanda Beyrut ve Rabat bürolarının eski şefi olan gazeteci Henri Mamarbachi’nin 21 Ocak’ta Orient XXI web sitesi için kaleme aldığı, Arapça ve Fransızca yayınlanan “Suriye’de Sefalet Günleri” yazısı. Yazar, Suriyelilerin seslerine kulak vererek onların serzenişlerini yazısında aktarıyor.

Mamarbachi şöyle başlıyor: “Suriye halkının karşı karşıya kaldığı zorlu bir kış… Şamlı tüccar Ebu Said, etrafını saran her şeyin çöküşünü düşünerek şöyle yakınıyor: ‘Dün başımıza bombalar düşüyordu, bugün ise ne ekmeğimiz ne de geleceğe yönelik herhangi bir arzu ve beklentimiz var. Yüksek enflasyon, iktisadi felç, belimizi büken fakirlik ve esasen sıradan vatandaşı vurmaktan başka bir anlamı olmayan Batı’nın yaptırımlardan muzdaribiz… Başımıza gelecek daha ne kaldı ki?’

Suriye, tarihinde ilk kez fırınların ve benzin istasyonlarının önünde uzanan kuyruklara şahit olurken ve Suriyelilerin çoğu, genellikle dünyanın en fakir ülkelerinde alışılmış bu görüntü karşısında şoka uğrarken, rejime yakın çevrelerin sırf kendileri için açılmışa benzeyen restoranlarda gece kutlamalar düzenlediklerini görmek ne kadar da acı bir manzara…”

“İflasının bir başka delili de buğday üreten bir ülke olarak sonunda Rusya başta olmak üzere geri kalan nadir dostları ve müttefiklerine buğday için el açması.” diyen yazar, Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un yeni yılın ilk gecesinde Suriye’ye 100 bin ton buğday hibe ettiklerine ve bu desteğin insani düzeyde devam edeceğine dair sözlerini aktarıyor.

‘Bu ülkeye yatırım yapmayı kim kabul eder ki?’

Mamarbachi, sanayi sektöründe çalışan bir Haleplinin şu çarpıcı sorusuna yer vermiş: ‘Bu ülkeye yatırım yapmayı kim gerçekten kabul eder? İflas etmiş bir ülkeden kim ne kazanacak?’

Bir zamanlar Hafız Esed yönetiminin en büyük gurur kaynağı ülkenin tarım alanında kendi kendine yeterliliğiydi… Yazar Mamarbachi de bu noktaya şöyle değiniyor:

“1990’larda nüfusun yaklaşık yüzde 20’si tarım alanında çalışıyordu ve o dönemde Suriye kendi kendine yeterliliği başarmıştı. Ancak Bereketli Hilal coğrafyasının bir parçası olan bu ülkenin ekonomisi, 2011’de çatışmaların patlak vermesine yol açan nedenler arasında yer alan başta kuraklık olmak üzere iklimsel dalgalanmalara maruz.”

“Suriye’nin bugün herhangi bir alanda kendi ayakları üzerinde durabilmesi mümkün değil. Savaştan bu yana ülke, iki baş müttefiki olan ve servetinin büyük bir kısmını (limanlar, fosfat yatakları vb.) kontrolüne alan Rusya ve İran menfaatleri için açık bir avlanma alanına dönüştü. Ayrıca Suriye, İran’a bağlı Lübnanlı Hizbullah milislerini kovalayan İsrail için bir bombardıman alanı oldu.”

‘İsyan başladığından beri en kötü durum’

Yazara göre, rejimin bazı bölgeleri geri almadaki başarısına ve IŞİD’in ‘resmî’ yenilgisine rağmen ülke barış şartlarından oldukça uzak, tıpkı BM Suriye Özel Temsilcisi Geir Pedersen’ın da vurguladığı gibi: ‘Şiddetli çatışmalar ve terörizm Suriyeliler için hâlâ bir gerçeklik. […] Gıda kıtlığı ve yetersiz beslenmenin daha da kötüleşmesi, dolayısıyla insani yardıma muhtaç insan sayısının artması bekleniyor.’

Mamarbachi, Suriye rejimine uygulanan uluslararası yaptırımlardan dolayı BM’nin hareket alanının sınırlı olduğunu belirtiyor. Ardından çevrimiçi bir ekonomi dergisi olan The Syria Report’un direktörü Cihad Yazıcı’nın aralık ayında Paris’te düzenlenen bir konferanstaki şu sözlerini aktarıyor:

‘Bu, isyan başladığından beri ülkenin karşılaştığı en kötü durum. 2019’dan bu yana enflasyonda muazzam bir artışa şahit oluyoruz. Temmuz 2019 ile Temmuz 2020 arasında temel ihtiyaç maddelerinin fiyatı 250 kat artarken, sübvansiyonlu ekmeğin fiyatı ikiye katlanacak kadar temel ürünlere yönelik devlet desteği azaldı.’

Gaz ve elektrik kıtlığı

Yazar, aynı durumun petrol ürünleri için de geçerli olduğunu, akaryakıt kıtlığının Suriye’yi yine yaptırımların baskısı altında olan İran’a bağımlı kıldığını ve petrol ürünleri fiyatlarının inanılmaz bir şekilde arttığını belirtiyor. “Akaryakıt bulmanın şartı, sabırlı olmak” diye de ekleyen Mamarbachi, The Syrian Observer’ın 11 Ocak tarihli haberini paylaşıyor: ‘[başkent Şam’da] yakıt sıkıntısı devam ediyor, boş benzin istasyonları önünde kilometrelerce uzanan araç kuyruklarına yol açıyor.’

“Çatışmalar başlamadan evvel Suriye küçük bir doğalgaz ve petrol üreticisiydi. Bugün birçok petrol sahası Şam’ın kontrolü dışındaki bölgelerde bulunuyor. Dolayısıyla hükümet, (…) Suriye Demokratik Güçleri’nden petrol satın alıyor.” diyen yazar, rejimin kontrolü dışındaki yüzde 30’luk topraklarda Suriye’nin başlıca petrol ve tarımsal zenginliğinin bulunduğunu da hatırlatıyor.

Tarım alanlarının yakılması

Son yıllarda gerek Suriye’de gerekse Irak’ta başvurulan bir silah da ekili-dikili arazilerin yakılması. Yazar da bu konuya girerek şunları anlatıyor: “Bütün bunlar yetmezmiş gibi, 2020 yazı ve sonbaharında kasıtlı çıkarılan yangınlar on binlerce hektarlık buğday ve arpa tarlasını yok etti, ülke genelindeki zeytinliklerden ise bahsetmeye bile gerek yok. (…) Aynısı 2019’da özellikle ülkenin kuzeydoğusunda meydana gelmişti. Ve her defasında rejim de muhalefet de yangınlarda birbirini suçluyor.”

Peki, bu acımasız savaş yöntemi halkı nasıl etkiliyor?

Yazar, Halep’te yaşayan, telefonla bağlandığı Fadi Tarakcı’nın şu sözlerini aktarıyor: ‘Günde sadece üç saat elektrik alıyoruz. (Genellikle sert buğdayın kullanılmasından dolayı) ekmekler yenemez oldu ve sıramızın gelmesi umuduyla fırınların önünde başkalarıyla yan yana uzun saatler geçirmek zorunda kalıyoruz.’

‘İnsanlar savaş yıllarını özlüyor’

Mamarbachi, Halepli bu küçük esnafın şu serzenişini de ekliyor: ‘Bombalar üzerimize yağarken durumumuz bugünkünden daha iyiydi.’ Halep’te doktor olan Nabil Antaki de bunu şu sözleriyle doğrulamış: ‘İnsanlar savaş yıllarına özlem duyuyor. Çeşitli risklere rağmen hayatları o zaman daha iyiydi.’ Kendisi de bir Hristiyan olan doktor şunları söylemiş: ‘Siyasi ve askerî alanda işler durdu… Dışarıya göç devam ediyor. Hristiyanlar göç ediyor veya böyle bir imkanın hayalini kuruyor.’

Yazar, İdlib’de binlerce mültecinin gerçekten çok kötü şartlarda yaşadığını ve koronavirüsün yayıldığını belirtiyor. Ardından pandemiyle ilgili şunları söylüyor:

“Hayatını kaybedenlerin isimleri ve görevleriyle ilgili istatistikler sunan bir tıp sitesine göre, ‘Teçhizat eksikliği yüzünden şimdiye kadar 171 doktor koronavirüsü nedeniyle hayatını kaybetti.’ Bu sağlık şartları, iktisadi hayatın düzeltilmesini veya yeniden inşa girişimlerini geciktiriyor ve bunda yaptırımların da payı var. The Syria Report’ta zikredilen hükümete yakın kaynaklara göre pandemi, zamanla ‘daha tehlikeli’ hale geliyor ve ‘sadece gençleri değil çocukları da etkiliyor’.”

Lübnan’da kaybolan dolarlar

Yazar, Lübnan’daki mali krizin Suriye’ye etkilerini de şöyle ele alıyor:

“Uluslararası yaptırımların yansımalarına ilaveten, rezerv para noksanlığı ülkenin fakirleşmesinde önemli bir rol oynuyor. Hükümetin Aralık 2020’de günlük ve ticari işlemlerde rezerv para kullanımına karşı aldığı tedbirler, yerel para biriminin değerini korumakta fayda sağlamadı.

Silahlı çatışmanın sona ermesi, genellikle yeniden yapılanma çabaları ve dışarıdan yatırım akışı sayesinde iktisadi canlanmayı vaat eder. Suriye’de ise böyle bir şey söz konusu değil. Devlet hazinesi neredeyse tam takır ve dış yardım da yok, bu da paranın değişim değerinin -bugünden öngörülmesi zor şekilde- çöküşüne neden oluyor. Ayrıca yurtdışındaki Suriyeli işçiler de artık içerideki ailelerine para gönderemez durumda.

Mesela bir yıldır mali kriz yaşayan Lübnan’da olan tam da bu; Lübnan para biriminin değerinin düşmesi Suriye lirasının değerinin çakılmasına neden oldu. Öyle ki 1 dolar savaşın başında 49 Suriye lirası iken şimdi 3000 lira.

Lübnan bankalarında tüccarların ve seçkinlerin sahip olduğu milyarlarca dolar, bankacılık sisteminin çökmesi yüzünden bir yıldır dondurulmuş durumda ve bu da Suriyelilerin halini daha da kötüleştirdi. Esed 5 Kasım 2020’de ‘Lübnan bankacılık sistemindeki kriz nedeniyle Suriye’nin hesaplarından 20 ila 42 milyar dolar kayboldu ve bunun bedelini ödedik.’ diye bir açıklama yaptı. Bu sözlerle Esed, ülkesindeki feci mali durumdan uluslararası yaptırımları değil, Lübnan’ı sorumlu tuttu ki bu nadir görülen bir durum.”

Yazısının sonunda Mamarbachi önemli tespitlerde bulunuyor:

“Savaş, nüfusa zorla yer değiştirtmek, göç, iktisadi kriz, sağlık krizi ve yaptırımlar… devletler işte böyle yok olup giderler. Bu şartlar Suriye’nin toplumsal dokusunu baştan aşağı değiştirdi. Eğitim sistemi, özellikle de rejimin kontrolü altında bulunmayan bölgelerde yaşayan ve sınava girmek için bölgeler arasında hareket edemeyen öğrenciler için düzensiz hale geldi. Yüz binlerce mültecinin doluştuğu bölgelerde ise 500.000’i aşkın çocuk okula gitmiyor (…).”

Ve siyasi analizci Basma Kodmani’nin şu sözüyle yazısını bağlıyor: Savaşın sona ermesinden bu yana ‘Rusya, İran ve Türkiye dışında Suriye’ye yönelik bir ilgi eksikliği görüyoruz. Tüm olaylar Suriye topraklarının dışında cereyan ediyor ve rejim de, muhalefet de bu konuda tek bir kelime edemiyor. Avrupa Birliği’ne gelince, çöküşün eşiğindeki bir ülkeye insani yardım dışında hiçbir şeye onay vermiyor.’



15 Ağustos 2020 Cumartesi

A.GUERIN: SU VERMEZSEK GİTMEK ZORUNDA KALIRLAR

 

SU VERMEZSEK GİTMEK ZORUNDA KALIRLAR


Adrian Guerin (Foto muhabiri)

Orient XXI, 25 Haziran 2020


Tercüme ve editoryal katkı: Zahide Tuba Kor


NOT: Bu özet tercüme Fikir Turu web sitesinde 2.7.2020 tarihinde yayınlanmıştır.

https://fikirturu.com/jeo-strateji/su-vermezsek-gitmek-zorunda-kalirlar/

İngilizcesi “Jordan Valley: Ethnic Cleansing and Harassment of Palestinian Farmers” başlığıyla yayınlanan yazının tamamını okumak için TIKLAYINIZ. 

NOT: Blogda yer alan 800 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.

Kaynak göstermeden blogdaki yazı, tercüme ve infografikleri kullanmamanız önemle rica olunur.

 

Özet: İsrail, Batı Şeria’nın önemli bir kısmını ilhak etmeye hazırlanıyor. O bölgede yaşayan insanlar neler yaşıyor? 5 kez evi yıkılan Filistinli köylüden İsrail yerleşimcilerin hedefindeki insan hakları savunucusu Hahama, Batı Şeria’dan insan manzaraları…


“Tam da oradaki boğulma ve mahpusluk hali nedeniyle Araplar Gazze’den taşınacaklar… Belki biz onlara yeterince su vermezsek başka şansları kalmaz, çünkü meyve bahçeleri sararıp çürüyecek.”

Bu sözleri, 1967 işgalinin mimarı İsrail Başbakanı Levi Eşkol bundan 43 yıl evvel bakanlar kurulunda dillendirmişti. O dönemde Gazze için söylemiş olsa da bu politika on yıllardır Batı Şeria’da bilfiil uygulanıyor. Özellikle de 1995 Oslo II Anlaşması uyarınca doğrudan İsrail kontrolüne bırakılan ve şimdilerde büyük bir kısmında ilhak hazırlıklarının yürütüldüğü -Yahudi yerleşimlerinin geniş kısmını, su ve yeraltı kaynaklarını, verimli tarım arazilerini ve stratejik bölgeleri içeren- Batı Şeria’nın %60’lık C Bölgesinde…

Buralarda yaşayan 300.000’i aşkın Filistinlinin seyahat serbestisi, okula ve hastaneye erişimleri oldukça kısıtlı; geçim kaynakları ve başta su olmak üzere en temel ihtiyaçları İsrail’in sıkı denetiminde; ev inşa etmeleri fiilen yasak, bürokratik kâbuslarla ve sık sık ev yıkımlarıyla karşılaşıyorlar; İsrail askerlerinin ve çevrelerindeki yerleşimcilerinin saldırılarına ve tacizlerine sürekli maruz kalıyorlar; keyfi tutuklamalar ve hiç bitmeyen yıldırma politikaları da cabası…

İsrail’in Batı Şeria’nın doğusu boyunca uzanan verimli ve stratejik önemi haiz Ürdün Vadisi’ni ilhak planı aylardır tartışılırken konunun pek de gündeme gelmeyen bir boyutunu, yani bu topraklarda yaşayan binlerce Filistinli için ilhakın ne anlama geldiğini foto muhabiri Adrian Guerin, Orient XXI web sitesi için kaleme aldı. 25 Haziran’da yayınlanan “Ürdün Vadisi: Etnik Temizlik ve Filistinli Çiftçilerin Tacizi” başlıklı yazıda günlük hayatta yaşananları Filistinlilerin dilinden anlatıyor.

 

Suya, elektriğe ve toprağa erişimin ırka dayalı olduğu bölge

Yazı, el-Hadidiye köyünden Ömer adlı bir Filistinlinin hikâyesiyle başlıyor. İsrailli askeri yetkililer sabahın 6’sında köye gelip ‘Eşyalarınızı toplayın ve evi boşaltın’ emri vermiş. Ev sahibi izin için başvuru yaptıklarını belirtse de askerler hiç umursamayıp ‘Bizimle konuşma, avukatına konuş’ demiş. Birkaç saat sonra hem Ömer’in yaşadığı aile evi hem de köyden diğer beş bina yıkılmış. Ömer, Adrian Guerin’e evinin 1982’den beri beşinci defa ordu tarafından yıkıldığını anlatmış.

Yazar Guerin durumu şöyle özetliyor: “Ev yıkımı, Ürdün Vadisi’nde Filistinlilerin hayatlarını dayanılmaz kılmak için İsrail’in kullandığı geniş taktikler repertuarından sadece biri. Burası dünyada suya, elektriğe ve toprağa erişimin ırka dayalı olduğu bir bölge. Zeytin ağaçları rutin olarak sökülüp atılıyor, buğday tarlaları yakılıyor ve su tankları tahrip ediliyor.”

Yazar, Ürdün Vadisi’nin kuzeyinde yer alan küçük bir kırsal yerleşim olan el-Hadidiye’yi şöyle anlatıyor:

“Bir İsrail askeri üssü birkaç kilometre kuzeydeki bir tepeden aşağıya doğru bakarken, 2 kilometre kuzeybatıdaki küçük bir Yahudi yerleşimi de el-Hadidiye’nin neredeyse tamamen işgalcilerle kuşatılmasını sağlıyor. Ordu, el-Hadidiye’nin kuzey, doğu ve güneyindeki geniş toprak parçalarını yaklaşılması yasak atış alanları olarak ilan etmiş. El-Hadidiyye’ye giden asfaltsız yol burada yaşayanlar ve yardım örgütleri tarafından tamir edilip düzeltildiğinde İsrail ordusu hemen gelip yolu tahrip etmiş. Burada yaşayan insanların bölgenin suyunu kontrol eden İsrailli şirketten su temin etmelerine izin verilmiyor. 2015’te bu topluluk bir hafta boyunca ordunun her gün gelip nezaret ettiği bir yıkım dalgasıyla karşılaşmış, ta ki aileler toz toprak üzerinde uyur hale gelene kadar.”

Guerin, İsrail ordusunun teftiş ve gözetim için son dönemde birkaç haftada bir el-Hadidiye’ye uğradığını belirterek sözü Ömer Beşarat’a veriyor:

‘Konuşmuyorlar, sadece fotoğraf çekip not alıyorlar. Bazen de sadece insansız hava aracı kullanıyorlar. Sonra da yıkım emriyle geri dönüyorlar. Emri bir taşla yere iliştirip gidiyorlar. Yüzümüze bile bakmıyorlar…’

 

Korku aşılamak için kullanılan kasıtlı bir strateji: Belirsizlik

Yazarın belirttiğine göre, yıkım emri geldikten sonra bölge sakinleri evlerinin yıkılacağını biliyor ama vakti hakkında hiçbir fikirleri olmuyor. Ömer diyor ki ‘Bir hafta, bir ay, hatta yıllar sonra yıkım emri uygulanabilir.’ Guerin’in de belirttiği üzere, belirsizlik Filistinlilere korku aşılamak için kasıtlı bir strateji. Ömer, ‘Maksat, sadece yıkmak değil, gözdağı vermek. Bu şekilde yaşamaktan bıkıp usanıp terk etmemizi umuyorlar’ diye sözlerine devam etmiş.

Yazar, Ömer’den sonra 70 yılı aşkın bir süredir el-Hadidiye ve civarında yaşayan Ebu Sakr’ın hikayesine ve mücadelesine geçiyor:

“Ebu Sakr, yıkımları durdurma çabasıyla İsrail Yüksek Mahkemesi’ne kadar gitti. Hâkim, hiçbir sabıka kaydı olmamasına rağmen, yakındaki İsrail yerleşimi için bir tehlike teşkil ettiği gerekçesiyle aleyhinde karar verdi. Ebu Sakr, ‘Ben Arap’ım. Onların nazarında potansiyel bir teröristim.’ diyor. Ayrıca kendisine bir ‘göçebe bedevi’ olarak herhangi bir yere yerleşebileceği de söylenmiş. Abu Sakr diyor ki, ‘Filistinlilerin inşaat ruhsatı almaları neredeyse imkânsız; dolayısıyla nereye gidersek gidelim evimizi yıkacaklar. Bizim bu bölgeden gitmemizi istiyorlar’.”

Yazar, hayvancılıkla geçinmeye çalışanların durumunu da anlatıyor. Guerin’e göre, İsrail Ürdün Vadisi’nde giderek yayıldıkça Filistinli çobanların sürülerini otlatabileceği topraklar da azalıyor. Çobanlar ne kadar sakınırlarsa sakınsınlar ya İsrail ordusu tarafından gözaltına alınıyorlar ya da hemen her gün yerleşimcilerin sözlü tacizlerinden fiziksel saldırılarına, vandallıklarından kundaklamalarına kadar türlü türlü tacizlerine ve yıldırmalarına maruz kalıyorlar.

 

Cezasız kalan şiddet eylemleri

Fotomuhabir bundan sonra sözü, her hafta Ürdün Vadisi’ndeki İsrailli yerleşimciler tarafından tehdit edilen Filistinlilerle birlikte çalışan Adaletin Tevrat’ı adlı bir İsrail insan hakları örgütünün kurucusu Haham Arik Ascherman’a getiriyor. Ascherman ise durumu şöyle özetlemiş: ‘Yerleşimciler, mali açıdan hayatta kalmalarını imkânsız kılacak şekilde Filistinlileri yeterince taciz ederseniz, tek bir kurşun dahi atmadan onları terk ettirirsiniz düşüncesindeler.’

Yazar, yerleşimcilerin şiddet eylemlerinin neredeyse tamamen cezasız kaldığını belirtiyor ve Filistinlilere karşı yerleşimci şiddetini izleyen bir İsrail STK’sı olan Yeş Din’in geçtiğimiz günlerde yayınladığı bir raporunda, yerleşimci şiddeti vakalarının %91’inin dava açılmadan kapatıldığı verisini aktarıyor.

Bu konuda Haham Ascherman yazara şunu anlatmış: ‘Eğer ki bir Filistinli çoban ile bir İsrailli yerleşimci yüz yüze gelirse, yerleşimci onu düpedüz öldürebilir ve saldırıya uğradığı için başka seçeneği kalmadığını söyler. Bu durumda hiç kimse Filistinlinin söylediklerinin tek kelimesine bile itibar etmez.’ Ascherman’ın kendisi de Filistinliler sürülerini otlatırken koruma maksadıyla onlara eşlik ettiği için yerleşimciler tarafından tekmelenmiş, sopayla dövülmüş ve bıçaklanmış; ordu tarafından gözaltına alınmış ve evine tehdit mektupları bırakılmış.

 

İsrail kendi tarımını geliştirmek için Filistin’i susuz bırakıyor

Yazar Guerin, konuyu iktisadi potansiyelin kullanımına ve Filistinliler için son derece hayati bir mesele olan suya getiriyor: “İsrail, Ürdün Vadisi üzerindeki iddiasını büyük ölçüde bölgenin stratejik önemine dayandırsa da, bölgenin ekilebilir arazisinin geniş iktisadi potansiyelinin boşa gitmemesi noktasında oldukça dikkatli. On yıllardır sivil nüfusunu bölgedeki stratejik olarak konumlanmış yerleşimlere aktarıyor. Yerleşimler, aksi takdirde Filistinliler tarafından kullanılacak doğal kaynaklardan kendi çıkarları doğrultusunda yararlanıyor. Bu durum, İsrail için gelişmiş bir tarım endüstrisine ve Filistin çiftçiliği ve tarımı içinse tam anlamıyla bir yıkıma yol açtı.”

Bir örnek olarak Eriha’nın hemen kuzeyindeki Filistin köyü el-Auja’yı anlatıyor: “İşgalden evvel el-Auja’daki doğal kaynak, Ürdün Vadisi’ndeki Filistinliler için ana su kaynaklarından biriydi. Şimdi ise kasabanın -bırakın ekinleri sulamayı- içmek için bile yeterli suyu yok.

Köy muhtarı Salah Fureycat mevcut durumu şu sözlerle aktarıyor: “1967’den sonra İsrailliler yerleşimleri için kuyu inşasına başladı. Şimdi el-Auja’nın su kaynağı kurumuş vaziyette ve bu da tarım arazilerinin yok olmasına yol açtı. İsrail, Filistinlilerin yeni kuyu inşasını yasaklıyor ve su için ne kadar derin kazacakları konusunda katı sınırlamalar getiriyor. Kaliteli su bulmak için yeterince derin kazmamıza izin verilmiyor. Yüzeye yakın sular ise tuzlu, ne tarım ne de içmek için kullanılabiliyor. İsrail, suya erişimini sıkı bir şekilde kontrol etmek için bölgeyi katı bir gözetim altında tutuyor. Ulusal su şirketi Mekorot’tan insanlar, su kuyularımızın derinliğini kontrol etmek için her ay geliyorlar, genellikle de askeri bir eskort eşliğinde…”

Yazar, bunun yerel çiftçilik üzerindeki yıkıcı etkisini anlatırken Jaser Atyat isimli bir çiftçinin sözlerini aktarıyor: ‘Durum o denli öngörülemez ki geçen sene tüm karpuz ve buğday mahsulümü kaybettim. Bölge temiz yeraltı suyu bakımından oldukça zengin, ancak İsrailliler Arapların suya erişmesine izin vermiyor. Bütün su İsrail yerleşimlerine gidiyor.’ Jaser, nesillerdir topraktan geçimlerini sağlamış insanların çoğunun arazilerini satıp gittiğini de sözlerine ekliyor.

 

Kitlesel işsizlik sorunu

Detaylı makalede, İsrail’in bu politikalarının işsizlik ve istihdam üzerindeki etkilerine de değiniliyor: “El-Auja’daki su krizine bir de arazi kullanımı, hareket serbestisi ve pazar erişimi kısıtlamaları eklendiğinde, normalde müreffeh olması gereken bu bölgede kitlesel işsizlik yaşanıyor. Birçok Filistinli iş noktasında umutsuz. Bu vahim durum, bir İsrailliye ödemeleri gerekenin çok altında bir ücretle tarlalarında çalıştırmak üzere çalışkan ve yetenekli Filistinli emeğinden faydalanabileceklerini bilen İsrailli yerleşimciler tarafından bir fırsat olarak görülüyor. Bu, işgal altındaki topraklarda çiftçiliğin iktisadi faydalarından biri. El-Auja Yerel Meclisi şaşırtıcı bir istatistik yayınlamış: Bölge nüfusunun yarıdan fazlası hayatta kalmak için yerleşimcilerin çiftliklerindeki işlerde çalışmaya muhtaç. İsrail hukuku yerleşimciler için çalışan Filistinlilere uygulanmıyor, bu da demek oluyor ki Ürdün Vadisi’ndeki yerleşimlerde işçi hakları ırka göre tanımlanıyor.”

Peki ya bütün bu yaşananlar karşısında Filistinliler ne yapıyor? Yazar durumu şöyle özetliyor: “Filistinlilerden şiddetten vazgeçmeleri isteniyor. Oysa İsrail askerleri Ürdün Vadisi’ndeki bir Filistinlinin evini yıktığında aile buna şiddete başvurarak tepki vermiyor. Çocuklarını bir araya getiriyor, eşyalarını topluyor ve işgalci ordunun evlerini buldozerle yerle bir etmesini izlemek için hazır bekliyor. Ordu ayrıldığında, molozları karıştırıyor ve kalanlarla hayatlarını yeniden kurma sürecine başlıyor. İşgalcinin savaş suçlarına, uluslararası bir mahkemede değil, kendilerini işgal eden ülkenin mahkemesinde meydan okuyor. Ve yargı sürecine ve şiddete başvurmamaya kararlı bir şekilde bağlılıklarına rağmen, refahlarının kaynağı toprağın -Ürdün Vadisi’nin- yakında ilhak edileceği söyleniyor.”



24 Nisan 2020 Cuma

R.GENTÉ: SURİYE’DE TAHRAN-MOSKOVA YARIŞI NEREYE VARACAK?



SURİYE’DE TAHRAN-MOSKOVA YARIŞI NEREYE VARACAK?

Régis Genté (Le Figaro, Radio France Internationale ve Le Monde Diplomatique muhabirliği yapmış, Tiflis’te yaşayan Rusya-Kafkasya-Orta Asya uzmanı serbest gazeteci)
Orient XXI, 17.3.2020

Tercüme ve editoryal katkı: Zahide Tuba Kor

NOT: Bu özet tercüme Fikir Turu web sitesinde 27.3.2020 tarihinde yayınlanmıştır.

İngilizcesi “Syria: Competition for Influence Between Moscow And Tehran” başlığıyla yayınlanan yazının tamamını okumak için TIKLAYINIZ. 

NOT: Blogda yer alan 800 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.
Kaynak göstermeden blogdaki yazı, tercüme ve infografikleri kullanmamanız önemle rica olunur.

Spot: Suriye söz konusu olunca İran ve Rusya nerede anlaşamıyor? İki ülkenin rekabeti Suriye’nin geleceğini nasıl etkileyebilir? Hangi ülke Suriye’nin geleceğinde söz sahibi olacak? Esed ailesinin geleceği konusunda nerede anlaşamıyorlar?

İran Devrim Muhafızları’nın dış operasyon birimi Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’nin ısrarı ve iknasıyla Rusya 30 Eylül 2015’te Suriye’deki savaşa müdahil olup dengeleri değiştirmişti. O dönem devrilmek üzere olan Esed rejimini, karada İran’a bağlı milislerin ve havada Rus uçaklarının kararlı ve eşgüdümlü operasyonları kurtarmıştı. Ancak iki tarafın Suriye üzerindeki çıkarları kısa vadede çatışma şartları altında örtüşse de, orta ve uzun vadede, özellikle yeni bir düzenin kuruluş arifesinde nüfuz yarışına girecekleri aşikârdı. Taraflar İdlib’de savaşı bitirmek için gün sayarken bu rekabet de gün yüzüne çıkıyor.
Daha evvel Le Figaro, Radio France Internationale ve Le Monde Diplomatique muhabirliği yapmış, Tiflis’te yaşayan Rusya-Kafkasya-Orta Asya uzmanı serbest gazeteci Régis Genté, bu kritik konuda Rusya’daki Ortadoğu uzmanlarının görüşlerine yer verdiği bir yazı kaleme aldı. 17 Mart’ta Orient XXI adlı web sitesinde yayınlanan “Suriye: Moskova ile Tahran Arasında Nüfuz Yarışı” başlıklı yazısının önemli kısımlarını Fikir Turu okurları için tercüme ettik:

Rusların Suriye’de asıl derdi İran
Moskova’daki Ortadoğu uzmanları, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yüksek sesli nutuklarından etkilenmiyorlar. Suriye söz konusu olduğunda onlar daha ziyade İran’dan endişe duyuyorlar. (…) Şubat ayında İdlib’de Türk askerlerinin öldürülmesiyle gerginliğin iyice tırmanmasına rağmen Moskova’daki hâkim kanaat Ankara’yla görüşmelerin devam edeceği yönündeydi. (…) Moskova’daki Ekonomi Enstitüsü’nden Ortadoğu uzmanı Leonid Issaev’e göre “Kremlin Türkiye’yle iş tutup anlaşmayı başarıyor. Bunun temel nedeni, karşılıklı ilişkilerin aynı zamanda ekonomi, enerji ve strateji konularıyla da bağlantılı olması. İranlılarla ilişkiler daha karmaşık, zira Suriye onların stratejilerinin merkezinde ve onlar için kriz bitmiş değil.”
(…)
İdlib, Suriye İç Savaşı’ndaki son büyük çatışma olabilir. Bu yüzden Moskova’daki birçokları bu çatışmanın sonrasına odaklanıyor. Leonid Issaev’e göre “Biz bir bakıma zaten oradayız. Putin, esas olarak Rusya’nın dünya sahnesinde öne çıkma rolünü yeniden gerçekleştirerek Suriye’de hedeflerine ulaştı. Dolayısıyla Kremlin, Suriye’de kalıcı varlığını sürdürmeye kararlı olsa da -Suriye artık mutlak bir önceliği olmadığından- gerektiğinde Türkiye’yle nasıl bir uzlaşmaya varılacağını bilecektir.” Avrupa’yla ilişkiler, Kuzey Akım 2 Boru Hattı’nın inşası veya Ukrayna krizinin çözümü Putin’in hâlihazırda Suriye’den daha önemli gördüğü konular. Geri çekilme gibi bir mesele yok. Başlangıçtaki, sorumlu bir dünya gücü olarak itibar kazanma emelinin başarıya ulaşması için çatışmanın siyasi bir çözümünün bulunması gerekiyor. Ve bu da İranlılarla iş birliği içinde gerçekleşmek zorunda.

Moskova-Tahran ilişkilerinin niteliği
Moskova-Tahran bağlantısı aslında stratejik değil, taktiksel; her ne kadar iki başkentin temel hedefleri aynı olsa da: çok kutuplu bir dünyanın ortaya çıkmasını sağlamak, Amerikan ve Batı hegemonyasına karşı koymak…
Ortadoğu uzmanı bir danışman olan Alexey Khlebnikov diyor ki “İlginçtir, İranlı General Kasım Süleymani suikastı üzerine Moskova birkaç yorumla yetindi. Rusya, İran’a verdiği desteği abartmaktan ve Suriye’de istediği gibi at koşturma imkanı sunmaktan titizlikle kaçındı.”
Issaev ise daha da ileri gidiyor: “Moskova, Süleymani’nin ölümünden hiç memnun olmasa da, başlı başına bir problem olarak da görmedi. İranlı general sahada Tahran’ın iflah olmaz tutuculuktaki Suriye politikasını uyguladığından aslında [bu suikast Moskova’nın da] avantaj[ınay]dı.” (…)

Suriye ordusunu reformdan geçirmek
Suriye savaşının İran’a muazzam insani ve finansal maliyeti karşısında Tahran, ülkedeki çok büyük askeri varlığıyla gelecekte epeyce taleplerde bulunacak. Rus Ortadoğu uzmanlarına göre, İranlılar Suriye hükümetine fazlaca sızmış durumda; şüphesiz bunun nedeni, Tahran’ın emelleriyle Şam’ınkilerin -Rusya’nın emellerine kıyasla – çok daha fazla örtüşmesi.
İranlılar, özellikle askeri ve güvenlik aygıtlarının büyük bir kısmının başında olan Beşşar Esed’in kardeşi Mahir Esed’in çevresinde toplanmış bulunuyor. Bu da Suriye Devleti’ni ve özellikle de ordusunu reformdan geçirmeye odaklı Rus planları önünde bir engel oluşturabilir. El-Monitor yazarı ve Rusya Uluslararası İlişkiler Konseyi uzmanı Kiril Semenov ise bunu bir problem olarak görmüyor: “(…) İranlılar ve Ruslar, Beşşar Esed’i iktidarda tutmakta hemfikir. Bu daha ziyade Beşşar üzerinde ne tür bir etkiye sahip olacakları meselesi.”
Rusya Suriye ordusunun reformunu çok önemsiyor. Alexey Khlebnikov bu konuyu şöyle açıklıyor: “Moskova’nın düşüncesi, İran’ın etkisini azaltmak için orduyu daha profesyonel ve özerk hale getirmek. Rusya, askeri ve deniz üsleriyle Suriye’de uzun süreli bir varlık kurma niyetinde. Kremlin, ülkeyi istikrara kavuşturmanın ve savaşa siyasi çözüm şartlarını tesisin tek yolunun, Suriye ordusunu yeniden inşa etmek ve -bazıları bir süre Esed rejimine karşı savaşmış- farklı grupları [orduya] dâhil etmek olduğunu düşünüyor. Tüm bu nedenlerle Moskova, Lazkiye çevresindeki çeşitli milisleri ve silahlı grupları bir araya getiren 4. Kolorduyu ve daha sonra da Ulusal Savunma Gücü birlikleriyle 5. Kolorduyu eğitmeye başladı.”

Esed klanının geleceği ne olacak?
Moskova’ya göre, Suriye’deki en temel sorun, Esed klanının geleceği. Beşşar’ı iktidarda tutmaya özellikle bağlanmış değiller – ki birçokları onun tüm meşruiyetini yitirdiğinin zaten farkında; ancak Rus karar vericiler, en azından Beşşar Esed’in -kardeşi Mahir Esed’in aksine- tamamıyla İran’ın kontrolü altında olmadığını kendi aralarında konuşuyorlar. Kiril Semenov diyor ki, “Sahada fiili operasyonlar bağlamında Suriye ordusunun hemen hemen her tugayında ve birliğinde Rus askeri danışmanlar var.”
Suriye’nin yeniden inşası söz konusu olduğunda Rusya-İran ilişkileri gerilebilir. Kiril Semenov’un bu konudaki öngörüsü şöyle: “Bence bu konu büyük ölçüde çözülmüş durumda. İran KOBİ’lerini, Rusya ise büyük şirketlerini teşvik ediyor.” Ancak Issaev’e göre “Sorun yaratabilecek husus, yeniden yapılanmanın maliyetine Batı ülkelerinin de katkıda bulunmaları noktasında Moskova’nın ısrar etmesi. Eğer ki Esed’in çevresinde çok fazla İranlı olursa Avrupalılar ya da Amerikalılar için bu bir engel teşkil edebilir.” Şu an Beşşar Esed’in Batı’daki imajı o kadar olumsuz ki Batılıların onun yönetimi altındaki bir Suriye ile herhangi bir iş tutmalarını hayal etmek zor.

13 Mart 2020 Cuma

M.BEYSUNİ: ORTADOĞU’DA DİZİLER ÜZERİNDEN TARİH VE GÜÇ SAVAŞI




ORTADOĞU’DA DİZİLER ÜZERİNDEN TARİH VE GÜÇ SAVAŞI

Mustafa Beysuni (Lyon Siyasal Araştırmalar Enstitüsü (IEP)’nde siyaset bilimi doktoru)
Orient XXI, 6.2.2020

Tercüme ve editoryal katkı: Zahide Tuba Kor

NOT: Bu özet tercüme Fikir Turu web sitesinde 19.2.2020 tarihinde yayınlanmıştır. 

İngilizcesi “The History of Arab-Turkish Relations as Told on TV Series” başlığıyla yayınlanan yazının tamamını okumak için TIKLAYINIZ. 

NOT: Blogda yer alan 800 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.
Kaynak göstermeden blogdaki yazı, tercüme ve infografikleri kullanmamanız önemle rica olunur.

Özet: Ortadoğu’da tarih diziler üzerinden nasıl yeniden yazılmaya çalışılıyor? Diriliş Ertuğrul’a karşı çekilen Ateş Sultanlıkları dizisi ne anlatıyor? Diziler üzerinden yaşanan güç çekişmenin arkasında ne yatıyor? Lyon Siyasal Araştırmalar Enstitüsü’nden siyaset bilimci Dr. Mustafa Beysuni’nin analizi.

Türk dizileri dünyada Amerikan yapımlarından sonra en çok ithal edilen, izlenen ve kitleleri etkileyen diziler konumunda. Özellikle Arap dünyasında muazzam bir izleyici kitlesi var. Farklı bölgesel vizyonların çatışma alanı haline gelen bölgede Türk dizileri, siyasi ve dini tartışmaları tetiklediği gibi, son iki yıldır Arap dizi sektörünü iyice hareketlendirdi.
Arap rejimleri, bir yanda siyasi ve silahlı İslami gruplara sempatiyi keserek pasif bireysel kurtuluşa odaklanan tasavvufi hareketleri yaymak, diğer yandan Arap milliyetçiliğini yeniden canlandırmak, öte yandan sektörde Türkiye’nin etkinliğini kırmak için muazzam paralar yatırarak dinî, tarihî ve siyasi içerikli yeni diziler çekmeye başladı.
Sadece 2019’da BAE desteği ve finansmanıyla Suriye’de üç önemli dizi çekildi: Büyük mutasavvıflardan Muhyiddin İbn Arabi’nin hayatı Makamat el-Aşk ve Hallac-ı Mansur’un hayatı el-Aşık dizilerine konu olurken, Müslüman Kardeşler’in ne denli ‘şeytani’ bir örgüt olduğunu halkın zihinlerine kazımak için de Kurtlar Kocadığında (Indama Taşeeh ez-Zi’ab) dizisi çekildi.
Türkiye’de en çok tartışma uyandıran BAE finansmanlı dizi ise (Türkçeye Ateş Krallıkları diye tercüme edilen ancak kanaatimizce doğrusu) Ateş Sultanlıkları (Mamalik en-Nar) adlı tarihî dönem dizisi oldu. Memlûklerin son döneminde Osmanlı’yla mücadelesini konu alan dizi, hem bölgede yayılan Türk nüfuzunu ve olumlu Osmanlı algısını kırmayı hem Arap milliyetçiliğini yeniden canlandırmayı hem de Türk dizilerinin ne denli tarihi çarpıtmalarla dolu olduğunu ifşa etmeyi hedefliyor.
Son aylarda Diriliş: Ertuğrul’un karşısına çıkarılan bu Ateş Sultanlıkları dizisi üzerinden Türk-Arap rekabetini konu alan birçok yazı kaleme alındı. Bunlardan biri de Fransa’daki Lyon Siyasal Araştırmalar Enstitüsü (IEP)’nde siyaset bilimi doktoru olan Mustafa Beysuni’den geldi.
Beysuni, Türk ve Arap televizyon dizilerinin Ortadoğu’daki halklar ve siyasi güçler tarihini kendi usulleriyle anlatmakta çılgınlar gibi yarıştığına, mübalağalı bir vatanseverlik vurgusuyla kendi milletlerinin tarihini parlatırken ötekininkini kötülediklerine değinerek yazısına başlıyor.
“Suudi pan-Arap MBC kanallarında yayınlanan yeni BAE büyük prodüksiyonu Ateş Sultanlıkları dizisi, medya üzerinden siyasi rekabet mantığını gözler önüne seriyor” diyen yazar, Türkiye ile Arap ülkeleri arasında yükselen ciddi krizin bu dizi üzerinden okunabileceği görüşünde.

Dizilerle verilen siyasi mesajlar
Beysuni diyor ki “Gerek Türkiye gerekse Arap ülkelerinde tarihi konular, devlet destekli büyük medya şirketlerince finanse edilen televizyon başyapıtlarının senaryolarının dayanağı olarak hizmet ediyor. Siyasi mesajlar, bu dizileri, bölgesel rakipleriyle yarışan rejimlerin propaganda kampanyasının bir parçası kılıyor. Bunlar, Devletin âlî menfaatleriyle uyumlu bir tarih versiyonunun popülerleşmesinden son derece memnun olan hükümetlerin hizmetinde birer yardımcı araç.”
Yazar, Türkiye Cumhurbaşkanı’nın övgüsüne mazhar olan Diriliş Ertuğrul dizisinden bahsederken, 10 Aralık 2014-29 Mayıs 2019 arasında beş sezon devam eden bu dizinin hem Türkiye’de hem de Arapça konuşan izleyici nezdinde son derece başarılı olduğunu vurguluyor.
Sosyal ağlarda dizi hakkında yaygın biçimde yorumlar yapıldığından, birçok gencin Facebook profili olarak Ertuğrul’un fotoğrafını kullandığından ve Bamsı Alp karakterinin trajik ölümünün Arapça konuşan izleyicileri üzüntüye gark ettiğinden bahsediyor.

Müslümanların birliğine övgü
Yazar, Ertuğrul rolünü oynayan Engin Düzyatan’ın popülaritesinin yanı sıra, Arapça dublajının Suriyeli Raşid Assaf ve Muna Vasıf gibi büyük aktörler tarafından mükemmel bir şekilde gerçekleştirilmesinin ve internet de dahil birçok mecrada yayınlanmasının dizinin revaç bulmasında önemli bir rol oynadığına vurgu yapılıyor. “TRT’nin resmî sitesine göre, dizi bölümleri 2017’de 200 milyon web kullanıcısı tarafından online izlenmiş ve 600 bin izleyiciyle Suudi Arabistan başı çekmiş.” diye de ekliyor.
Beysuni, Diriliş Ertuğrul dizisinin Ortadoğu’da böylesine büyük bir izleyici kitlesini büyüleyebilmesini “dizideki yüksek heyecan, tarih, şövalyevari kahramanlık ve  ̶İslam-Osmanlı kültür ve siyasetinin izlerini taşıyan ̶  eğitim boyutunun bir araya gelmesi”ne bağlıyor ve şöyle devam ediyor: “Her şeyden önemlisi, Müslümanların birliğini  ̶etnik ve dilsel farklılıkların ötesinde ̶  karizmatik bir liderlik etrafında abideleştirmesi.”
Öte yanda yazara göre, Arap siyasi makamları, tematik çeşitlilikleri nedeniyle çok çeşitli zevklere hitap eden Arapça dublajlı Türk dizilerinin etkisi konusunda endişelerini dillendirmekte yavaş davrandılar. 2007’de ardı ardına yayınlanmaya başlamalarından itibaren romantik kurgulara yönelik Arap çılgınlığı sosyal bir olguya dönüştü. Mesela Türk basınında “Doğu’nun Brad Pitt’i” diye adlandırılan Kıvanç Tatlıtuğ, Arap izleyiciyi ekranlara çekmekte son derece başarılı olan Nur dizisinde Muhannad rolünü oynadı.
“Bu dramatik tür; hayat tarzları ve toplumsal cinsiyet ilişkileri açısından Türkiye genelinde ‘modernite’ modellerini popülerleştirirken muhafazakâr Arap toplumlarını, özellikle de Körfez monarşilerini muazzam derecede cezbetti.”

Ertuğrul’a Arapların cevabı: “Ateş Sultanlıkları”
Yazar, Arap hükümetlerinin Türk dizilerine yönelik sertleşen tavrını şöyle anlatıyor:
“1990’lı yıllardan beri Suudi sermaye yatırımlarının yoğunlaştığı bir alan olan pan-Arap yayıncılık aracılığıyla karşı-saldırı gerçekleştirildi. Önce klasik bir sansür biçimi olarak başladı. Ardından Eylül 2014’te Mısır, Erdoğan’ın Temmuz 2013’te devrilen İslamcı Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’ye desteği ve Mareşal Abdülfettah es-Sisi’ye yönelik düşmanca saldırılarına bir tepki olarak tüm Türk dizilerini yasaklama kararı aldı. Suudi Arabistan da Mart 2018’de aynısını yaptı: Suudi medya imparatorluğunun temel direği olan MBC kanalları Türk dizilerini yayınlamayı durdurdu.”
“Aynı zamanda Arap hükümetleri, Türkiye karşıtı gündemlerini pekiştirmek üzere tarih içerikli televizyon dizilerinin yapımını teşvik etti. Arap ve Müslüman dünya içindeki bu medya rekabetinde BAE başyapıtı Ateş Sultanlıkları 40 milyon dolarlık bir bütçeyle gösterime girdi. Tunus’ta seçkin Arap aktörlerle çekilen bu yeni dizi, Mısırlı senaristler Muhammed Abdülmalik ve Ahmed Nada tarafından kaleme alınıyor ve yönetmenliğini, uluslararası bir teknisyenler ekibiyle iş birliği içinde, İngiliz-Perulu ikili Peter Webber ve Alejandro Toledo yapıyor.”
Yazara göre “Mısır’ın son Memlûk Sultanı Eşref Tomanbay’ın hikayesini ve onun Osmanlı Sultanı I. Selim’e karşı kahramanca duruşunu anlatan” bu diziye eşlik eden “yoğun reklam kampanyası, sanatsal ekibinin ve siyasal destekçilerin niyetlerini açığa vuruyor.”
Nitekim Genomedia Studios’un jeneriklerinde şu ifade geçiyor: “Bir imparatorluğa hükmeden kanlı bir kanun, onları [Osmanlıları] kovalayan bir lanet oldu”. Dizinin fragmanı da -1517’de Ridaniye Savaşı’nda Osmanlılar tarafından yenilgiye uğratılan, esir alınan ve asılarak öldürülen- Tomanbay rolündeki Mısırlı yıldız Halid en-Nebevi’nin heyecanlı sesiyle sona eriyor: “Ey Mısır halkı, direnişiniz bir zaferdir!”

Gaddar bir yabancı ordunun işgaline direniş
“14 bölüm Memlûk saltanatının çöküş koşullarını ele alırken, ana vurgu, gerek sahnelerin gerekse diyalogların seçimi itibarıyla Mısır’ın gaddar bir yabancı ordu tarafından işgali temasına dayanıyor” diyen Beysuni, yazısına şöyle devam ediyor:
Dizinin senaristlerinden biri “Osmanlı tarihi, tarihî suçlarla dolu” vurgusuyla “Osmanlı saltanatının nimetlerini vurgulayan Türk dizileri”ni eleştirirken, BAE’li yapımcı Yasir Harib de Arap yönetici seçkinlerinin Türkiye’ye karşı husumetini açıkça dile getirdi. Konuşmasında Harib, bu denli büyük ölçekli bir televizyon yapımının ardındaki saikleri şu şekilde açıklığa kavuşturdu:
Bu, Türk televizyon yapımlarına bir cevap […]. Dizi, Kahire mahallelerinin nüfusunu azaltmak için Osmanlıların savaşlarındaki barbarlığını belgeliyor […] Çarpıtılan, Osmanlı suçlarının kasıtlı olarak gizlendiği Arap tarihinin bu dönemine ışık tutacak. Önümüzdeki sezonlar, karartmacılıklarını ifşa edecek ve önceki yapımlarda melek olarak sunulan şahsiyetler hakkındaki hakikati gösterecek.
Yazar, bu diziye karşı Ankara’nın tepkisinin de gecikmediğini belirterek Cumhurbaşkanı danışmanı Yasin Aktay’ın 28 Kasım 2019’da Yeni Şafak’ta yayınlanan yazısından da alıntı yapıyor:
[Ateşin Sultanlıkları] Türk dizilerinin Arap dünyasında efsane haline gelen etkisini kırmaya dönük hamlenin bir parçası […] Zaten dizi de doğrudan doğruya Osmanlı’yı, Osmanlı nezdinde de aslında bugünün Türkiye’sini açıktan hedef alıyor.
Beysuni diyor ki “Bu önemli Türk yetkilinin argümanı, milli tarihî olayları ele alan televizyon yapımlarının milliyetçi imalarını ortaya döküyor. Çünkü Ortaçağ’dan beri Osmanlı Sultanlığı’nın mirası, Ortadoğu’da bugün her zamankinden daha fazla siyasi ve entelektüel tartışmaların bir konusu.”

Erdoğan’ın “Osmanlıcılığı”na karşı Arap milli menfaatleri
Yazar şöyle devam ediyor:
Türk dış politikası, -belirli yerel medya kuruluşlarına göre- Türkiye’yi yayılmacılık veya hatta ‘sömürgeci’ ihtiraslar peşinde koşmakla suçlayan Arap hükümetleri için önemli bir stratejik ve güvenlik meydan okuması. BAE Dışişleri Bakanı Enver Gargaş, 10 Mart 2018’de attığı bir tweette, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Ortadoğu’daki güç dengesini bozan bölgesel müdahaleciliğinin tehlikelerini şöyle ele almıştı:
Türkiye büyük Arap Devletlerine müdahale ediyor ve mevcut hükümetleri şiddetle devirmeyi hedefleyen İslamcı hareketleri destekliyor. Egemenliklerine saygı göstermeyi öğrenmeli.
Yazar, Türkiye’nin Suriye’den Katar’a ve Libya’dan Müslüman Kardeşler’e kadar birçok meselede Arap dünyasının işlerine müdahalesinin bilhassa Mısır ve Suudi Arabistan’la ilişkilerinde giderek artan bir gerilim kaynağı olduğunu belirtiyor. “Kaotik Libya’daki son gelişmeler, doğalgaz rezervlerinin işletilmesi yarışının bölgesel liderlik rekabetiyle kol kola gittiği Doğu Akdeniz havzasında düşmanlık iklimini daha da alevlendirdi.” diye ekliyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti Başbakanı Fayiz es-Serrac arasında 17 Kasım 2019’da imzalanan askeri-güvenlik iş birliği ve deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasını içeren mutabakat muhtırasının komşu Mısır’a ve onun Körfez’deki müttefiklerine meydan okuduğuna, Arap milli menfaatleri aleyhine Türkiye’nin Ortadoğu’daki güç pozisyonunu artırdığına dikkat çekiyor. “2 Ocak’ta TBMM’den geçen karar uyarınca Türk askeri birliklerinin Libya’ya konuşlandırılması, Arap ve Müslüman dünyanın bu tarafında oyun değiştirici bir etki yapacak ki bu da açık bir bölgesel çatışmaya yol açabilir.
Yazara göre Türkiye Cumhurbaşkanı, Arap ve Müslüman dünyasının çatışma alanlarındaki dış politikasını, eski vilayetlerinde İslam Hilafetinin ihtişamını yeniden canlandırma iddiasıyla meşrulaştırıyor. 19 Ekim 2019’da TRT World Forum’daki açılış konuşmasında, kendisine göre Libya, Suriye ve Arap Yarımadası’na büyük müdahalelerini meşrulaştırıcı bir gerekçe olarak “eski coğrafyamızda atalarımızın mirası” vurgusu yapmıştı. (…)
Beysuni, televizyon gösterimlerinin büyük milli kahraman efsanelerinin duygusal sembolizmiyle körüklenerek farklı türlerde iki zıt tezi desteklediğine dikkat çekiyor: “Bir yanda Osmanlı İmparatorluğu hatırası yüceltilirken, öte yanda Osmanlı’nın işlediği haksızlık ve adaletsizlikler açığa vuruluyor ve ezilen Arap halklarının bağımsızlık mücadelesi kutlanıyor. Bu tarihi dönem dizileri için muazzam paralar harcanması televizyon üzerinden ‘yumuşak güç’ün önemini gözler önüne seriyor. Ama biz hangi ‘tarih’ten bahsediyoruz?”
“Ateş Sultanlıkları ve Diriliş Ertuğrul, iki Ortadoğu ‘tarih’i arasındaki cepheleşmenin bir örneği. Medyaya ilaveten eğitim sistemleri de, Türkiye’nin Arap dünyasının doğusu ve batısına müdahil olan tavrına giderek daha eleştirel bakan Arap politikalarını destekliyor ve devletler arasındaki bu cepheleşmede taraf tutuyor. Bunun bir işareti de Suudi yönetiminin 22 Ağustos 2019’da tarih ders kitaplarını gözden geçirme kararı almasıydı. Osmanlı İmparatorluğu artık Müslüman Hilafet olarak görülmüyor, artık çocuklara Arap yarımadasında ‘işgalci’ bir devlet olarak sunuluyor. Söz konusu televizyon dizilerinin başarılarının ardından bu, Suudi-Türk krizinin bölgesel çetrefilliğinin bir başka işareti.”