Jason Pack etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Jason Pack etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Ağustos 2020 Perşembe

J.PACK: İSRAİL-BAE ANLAŞMASI LİBYA’DA SAVAŞI UZATACAK

 

İSRAİL-BAE ANLAŞMASI LİBYA’DA SAVAŞI UZATACAK

Jason Pack (Ortadoğu konusunda danışman, yazar ve yorumcu; ABD Libya İş Adamları Derneği eski icra direktörü ve Libya Analysis şirketi kurucusu)

Foreign Policy, 21 Ağustos 2020

Tercüme ve editoryal katkı: Zahide Tuba Kor

 NOT: Bu özet tercüme Fikir Turu web sitesinde 27.8.2020 tarihinde yayınlanmıştır. https://fikirturu.com/jeo-strateji/israil-bae-anlasmasi-libyada-savasi-uzatacak/

İngilizcesi “The Israel-UAE Deal Won’t Bring Peace, but It Will Prolong the War in Libya” başlığıyla yayınlanan yazının tamamını okumak için TIKLAYINIZ. 

NOT: Blogda yer alan 800 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.

Kaynak göstermeden blogdaki yazı, tercüme ve infografikleri kullanmamanız önemle rica olunur.

 

Özet: Bölgedeki kamplaşmanın resmileşmesinden başka anlamı olmayan BAE-İsrail anlaşması, Libya savaşını nasıl ve neden uzatacak? Beyaz Saray’ın Libya politikası bu anlaşmadan sonra nasıl değişecek? Trump’ın anlaşmadan çıkarı ne?

Birleşik Arap Emirlikleri (BAE)-İsrail ilişkilerini ‘normalleştiren’ mutabakat, tarafların iddia ettiği gibi bölgesel bir barış vizyonunun parçası olmaktan ziyade, Ortadoğu’da ‘Arap Baharı’ sonrası şekillenen keskin kutuplaşmanın resmiyete dökülmesinden ibaret. BAE-İsrail mutabakatının, geçmişte Mısır-İsrail ve Ürdün-İsrail arasında olduğu gibi bir soğuk barışa mı, yoksa gerçek bir sıcak barışa mı yol açacağı tartışıladursun, Ortadoğu’da vekiller üzerinden yürüyen mevcut soğuk savaşı daha da ağırlaştırma ve belki sıcak savaşı tetikleme potansiyeline sahip.

Ortadoğu alanında danışman, yazar ve yorumcu olan Jason Pack, 21 Ağustos’ta Foreign Policy için kaleme aldığı “İsrail-BAE Anlaşması Libya’ya Barış Getirmeyip Savaşı Uzatacak” başlıklı yazısında, bu yeni mutabakatın Libya’yı nasıl etkileyeceğini konu alıyor. Pack, ABD-Libya İş Adamları Derneği eski icra direktörü ve Libya Analysis danışmanlık şirketinin de kurucusu.

Yazar, on yıllardır Arap-İsrail çatışmasının Ortadoğu’nun temel jeopolitik fay hattı olduğunu, ancak Körfez ülkelerinin İran’ın artan bölgesel gücünden korkarak sessiz sedasız İsrail’le aynı hizaya gelmesiyle son yıllarda bu durumun değiştiğini ve İsrail ile BAE arasındaki son anlaşmanın da bu kaymayı yalnızca resmiyete döktüğünü belirterek yazısına başlıyor.

“Anlaşmanın, İsrail-Filistin çatışmasının çözümünde fazla bir etkisi olmayabilir; ama başka yerlerde, Arap Baharı’ndan bu yana bölgeyi saran mevcut soğuk savaşı pekiştirmek suretiyle derinden etkileri olacaktır.” diyor.

Yazara göre, Libya başta olmak üzere vekalet savaşlarının çözümünü iyice zorlaştıran şey, tam da bu bölgesel gerilimler. 21 Ağustos’ta Birleşmiş Milletler (BM) tarafından tanınan ve Türkiye’nin de desteklediği Trablus merkezli Ulusal Mutabakat Hükümeti tek taraflı ateşkes ilan etse de, Ortadoğu’daki iki rakip blok arasında gerçek bir yumuşama olmadan, bölgedeki vekâlet çatışmalarının gerçek saiklerini ortadan kaldırma umudu da yok.

 

BAE- İsrail anlaşmasının bölge için anlamı ne?

Yazar, BAE-İsrail anlaşmasının bölgesel önemini şöyle anlatıyor:

“İsrail’in Mısır, Ürdün, Fas, BAE, Suudi Arabistan ve -kısmen- Umman, Sudan ve Kuveyt’ten müteşekkil gelenekselci, monarşi yanlısı, Müslüman Kardeşler karşıtı bloğa sıkı bir şekilde entegrasyonuyla birlikte, Ortadoğu’nun iki rakip blok olarak bölünmesini resmileştirerek bölgenin geleceğini şekillendirmesi muhtemel. Bu blok, iktisadi gücün çoğuna sahip olsa da, hâlihazırda -statükoya karşı çıkan ve siyasal İslam’ın farklı türlerini destekleyen- yükselişteki bir hükümetler grubu tarafından bölgesel olarak köşeye sıkıştırılmış durumda. Bu rakip isyancı bloğa Türkiye, İran ve Katar liderlik ediyor.”

“Bir ‘barış anlaşması’ olarak göklere çıkarılmasına rağmen, BAE-İsrail anlaşması büyük ihtimalle mevcut bölgesel savaşları daha da uzatacak. İki bloğun rakip aktörleri desteklediği Ortadoğu’nun -başta Yemen, Libya ve Suriye olmak üzere- çekişmeli bölgelerindeki çatışmayı yoğunlaştıracak. İsyancı blok her üç çatışmayı da kazanıyor.”

Pack, BAE’nin bölge çatışmalarındaki temel stratejisini şöyle özetliyor: “BAE, bu çatışmalardaki ana stratejisinin müttefiklerinin politika yapım süreçlerini kontrol etmek olduğunu ispatladı. Son üç yıldır BAE liderleri, bu çekişmeli bölgelerde kendilerine veya vekillerine savaşma noktasında sınırsız serbestlik vermesi için Riyad ve Washington’la ilişkilerini sonuna kadar kullandı. Yine de, büyük diplomatik başarılarına rağmen BAE her üç alanda da askeri olarak tökezliyor.”

Yazara göre, Trump yönetimi, BAE’ye -bölgesel ihtiraslarını uzlaşı inşasına doğru yönlendirebilecek şekilde- tatlı sert diş göstermek yerine, Abu Dabi’nin bölgesel hakimiyet hayallerine razı oldu. Keza, İsrail ile düşmanları arasında ABD’nin oynadığı geleneksel arabulucu rolünü terk ederek ve Netanyahu’nun tüm aşırılıklarına (yerleşimlerin genişletilmesi, İsrail dış politikasının militerleşmesi ve içerideki yolsuz, ayrımcı ve demokratik olmayan uygulamalarına) göz yumarak İsrail Başbakanı’na karşı da benzer bir yaklaşım benimsedi.

“Son 9 yıldır Libya, bölgenin iki bloku arasında kilit bir savaş alanı oldu.” diyen yazar, Libya içinde çatışan tarafları, bunların dış destekçilerini ve Türkiye’nin bu yılın başında fiilen oyuna girişini anlattıktan sonra şöyle diyor: “Türkiye’nin saldırgan bölgesel duruşuna rağmen Hafter’i yerinde tutup uzlaşıya varmayı ve Libya’daki iç savaşı sona erdirmeyi zorlaştıran faktör, Rusya ve BAE’nin maksimalizmidir.”

“Hafter’in artık sahneden çekilme zamanı geldiğini, destekçileri bile gittikçe daha fazla kabul ediliyor. Geçtiğimiz ilkbaharda Trablus’taki savaşı kesin olarak kaybettikten sonra hem Kahire hem de Moskova, Libya Temsilciler Meclisi Başkanı Akile Salih’i ülkenin doğusu için alternatif bir güç odağı olarak öne çıkarmaya başladı.” diyen yazar, ayrıca Hafter’in özel uçağının 24 Nisan’da Venezuela’nın başkenti Caracas’a giderken tespit edildiğini, üç gün sonra uçağın İsviçre’ye gittiğini ve ardından mayıs başında Dubai’ye indiğini hatırlatıyor.

Bu gezinin amacının Amerikan dolarlarını Venezuela altınlarıyla değiştirmek olduğu iddiasına yer vererek bunun Washington’daki yansımalarını şöyle değerlendiriyor:

“Bu olay, ABD’nin Libya politikasının temel dinamiklerini bir anda değiştirmiş gibi görünüyor. Başkan Donald Trump’ın 2017’de göreve gelmesinden bu yana ABD’nin Libya politikasında bir ikilik söz konusuydu: Libya, bir yandan [Beyaz Saray’daki] üst düzey yöneticiler tarafından BAE, Mısır ve Suudi Arabistan’ı yatıştırmanın bir yolu olarak kullanılırken, öte yandan [Dışişleri ve Savunma bakanlıklarının] profesyonel bürokratlar[ı] tarafından NATO müttefikleri ve BM ile eşgüdüm içinde Rus nüfuzuyla mücadele için kilit bir alan olarak görüldü.”

“Hafter, ABD Maliye Bakanlığının Venezuela yaptırımlarını ihlal ederek Trump yönetimine kazık attığında Washington’ın Libya politikasında uzun süredir devam eden bu ikilik bir an için ortadan kalkmış gibi göründü. Yaklaşık üç aylık bu kısa sürede Amerikan yönetimi, (petrol gelirlerinden daha fazla pay talebiyle BAE, Rusya ve Hafter’in müttefiki kabileler tarafından konan) Libya’ya yönelik petrol ablukasını kaldırmaya dönük müzakerelere öncülük etti, Ulusal Mutabakat Hükümeti’nin toprak kazanımlarını pekiştirmek için Türkiye’yle eşgüdüm içindeydi, Hafter güçlerini insan hakları ihlalleriyle suçladı ve iki ana hizip arasında mekik diplomasisi yürüttü.”

Ancak yazara göre, BAE-İsrail anlaşması, Libya konusunda Beyaz Saray ile Dışişleri-Pentagon arasındaki bu tedrici yakınlaşmanın ve Washington’ın muhtemel istikrar sağlayıcı rolünün bir anda sonunu getirecek. Ve Beyaz Saray’ın Libya politikası yine Abu Dabi Veliaht Prensi Muhammed bin Zayid’in emrine amade olacak.

 

Trump bundan sonra BAE’yi hiç eleştirmeyecek

Pack’e göre, BAE-İsrail anlaşması, koronavirüs pandemisini kötü yönetmeleri ve sayısız skandalları nedeniyle popülerliklerinin dibe vurduğu bir dönemde Netanyahu ve Trump’a seçimlerle bağlantılı iç sorunlarını aşmada yardımcı olacak. (…) BAE’nin Netanyahu ve Trump’a bu en büyük dış politika başarılarını, başka yerlerde elde edeceği jeopolitik kazanımlar karşılığında verdiği ise çok açık. (…) Bundan böyle Beyaz Saray’ın BAE’nin -Suriye, Mısır, Doğu Afrika veya Yemen şöyle dursun- Libya’daki rolünü bile eleştirmesi pek muhtemel görünmüyor.

Yazar, BAE’nin Libya’da -ülke ekonomisine zarar veren- petrol üretimini engellemeye ve Mısır veya Rusya’nın mevcut askeri müdahalesini desteklemeye devam edeceği kanısında.

Pack önemli bir öngörüde bulunuyor: “Kısaca bu anlaşma, ABD’yi dolaylı olarak Libya’daki arabuluculuk rolünden geri çekilmeye zorlayarak bölgenin iki bloğa bölünmüşlüğünü daha da pekiştirecek. Trump ve Kushner, sonunda Libya dosyasını, ülke içinde seçim zaferi kazanma karşılığında Abu Dabi’ye satmış görünüyor.”

Seçimler nedeniyle Ocak 2021’e kadar Amerikan başkanının bir angajmana girme ihtimali olmadığını belirten yazara göre, yönetimin Libya’da barış için baskıya devam etmesinin bir yolu Libya İstikrar Yasası’nı kullanması. Pack bu yasa üzerinden şunları söylüyor:

“İki partinin de desteğini alarak geçen bu yasa, yönetimin Libya krizine müdahale eden ülkelere, ayrıca kaçakçılara ve insan haklarını ihlal edenlere yaptırımlar uygulamasını zorunlu kılıyor. Washington’daki düşünce kuruluşları ve Kongre BAE destekçileriyle dolup taştığından bu yasa büyük ihtimalle BAE’ye karşı yaptırımlar için kullanılamayacak. Mevcut haliyle yasa, yalnızca Rusya ve Türkiye’ye atıfta bulunuyor ve son zamanlarda Libya’ya doğrudan askeri müdahale tehdidinde bulunan Mısır’a karşı da yaptırımlara izin vermesi muhtemel. Yine de BAE’yle ilişkilerini uluslararası hukukun da üzerine çıkartan Trump’ın dış politikasını geri püskürtmekte Kongrenin rolünün de keskin bir hatırlatıcısı olacaktır.”

Pack, yazısını şöyle sonlandırıyor:

“Yaptırım uygulamaya daha yatkın bir yeni yönetim başa geçerse, böyle bir adım Libya’nın vekâlet savaşını durdurmaya yardımcı olabilir ve Libya’da acı çekenleri rahatlatabilir. Amerikalı politika üreticileri ve kanaat önderleri artık uyanarak Ortadoğu’da İsrail-Filistin çatışmasının yerini alan sertleşen bölgesel bölünmüşlüğün farkına varmalılar ve bu bölünmüşlüğün Libya’da ve başka yerlerde yol açtığı acıları -ağırlaştırmak yerine- önlemeye çalışmalılar.”

30 Mart 2020 Pazartesi

J.ALTERMEN--J.PACK--N.MASON: PANDEMİ SONRASI ORTADOĞU’NUN YENİDEN ŞEKİLLENMESİ KAÇINILMAZ




PANDEMİ SONRASI ORTADOĞU’NUN YENİDEN ŞEKİLLENMESİ KAÇINILMAZ

Diğer Krizlere Bir de Koronavirüsün Eklendiği Ortadoğu Bir Felaketle Karşı Karşıya
Jon B. Alterman (Stratejik ve Uluslararası Araştırmalar Merkezi (CSIS) kıdemli başkan yardımcısı, Ortadoğu Programı direktörü ve Brzezinski Küresel Güvenlik ve Jeostrateji Kürsüsü sahibi)
The Hill, 22 Mart 2020

Koronavirüs Arap Baharı 2.0’a Yol Açabilir mi?
Jason Pack (Ortadoğu konusunda danışman, yazar ve yorumcu; Ortadoğu Enstitüsü araştırmacısı; ABD Libya İş Derneği eski icra direktörü ve Libya Analysis şirketi kurucusu) & Nate Mason (Washington DC’de danışman;  2011-2013 yılları arasında Libya/Trablus’ta Amerikan Büyükelçiliği eski ticari ataşesi)
Ortadoğu Enstitüsü, 25 Mart 2020

Tercüme ve editoryal katkı: Zahide Tuba Kor

NOT: Bu özet tercümeler Fikir Turu web sitesinde 30.3.2020 tarihinde yayınlanmıştır.

İngilizcesi “Add coronavirus to other crises, and the Middle East faces a catastrophe” başlığıyla yayınlanan yazının tamamını okumak için TIKLAYINIZ. 
İngilizcesi “Could coronavirus lead to an Arab Spring 2.0?” başlığıyla yayınlanan yazının tamamını okumak için TIKLAYINIZ. 

NOT: Blogda yer alan 800 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.
Kaynak göstermeden blogdaki yazı, tercüme ve infografikleri kullanmamanız önemle rica olunur.


Özet: Arap Halk Hareketleri sırasında, değişime direnebilmiş olan Ortadoğu Bölgesi’nin koronavirüs salgını nedeniyle yeniden şekillenmesi kaçınılmaz gözüküyor. Üstelik bu sefer, değişimi daha önce engellemiş güçlerin elleri de zayıf. Salgın Libya’dan Mısır’a neleri değiştirebilir?

NOT: Aşağıdaki metin Fikir Turu’nda yayınlananın birebir aynısı değildir. Tercüme metnim uzun olduğu için Fikir Turu’nun kısalttığı veya editoryal kurallarına bağlı olarak değiştirdiği kısımları ben yeniden ekledim veya eski haline getirdim. Farklı olan kısımları bordo renkte göreceksiniz.

Son yüzyıl içinde Arap dünyası, takriben her otuz yılda bir bölgeyi kökten değiştirecek gelişmelerle sarsıldı: 1917-1918 Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı’nın çekilmesi ve İngilizler ile Fransızlar eliyle yeni bir bölgesel sistemin kurulması, 1948 İsrail’in kuruluşu, 1979 İran İslam Devrimi ve 2010-2011 Arap Halk Hareketleri süreci…
Son sarsıntının artçı şokları hala devam ederken ve bölge on yıldır istikrara kavuşamamışken patlak veren koronavirüs salgını, sağlık hizmetlerinin -Körfez bölgesi dışında çoğunlukla- zaten yetersiz durumda olduğu Ortadoğu’da taşları bir kez daha yerinden oynatacak. Daha evvel isyan dalgasını kontrol altına alabilmiş ve problemlerin üstünü örtüp bastırabilmiş ülkeler dahi mali krizle birleşen koronavirüs salgınının siyasi, iktisadi ve toplumsal ağır faturaları karşısında köklü değişimlerden kaçamayacak. Birçok ülkenin ilk kez veya bir kez daha isyan dalgalarıyla yüzleşmesi ve savaş meydanlarındaki dengelerin değişme ihtimali de sözkonusu. 2021 yılı da tıpkı 2011 gibi tarihe isyanlar yılı olarak geçebilir. Dahası yönetimler sarpa sarmış kronik problemlere el atmazlarsa önümüzdeki yıllarda çökmüş devletler listesine yenileri eklenebilir.
Koronavirüs salgınının Ortadoğu ve Kuzey Afrika’ya muhtemel kısa ve orta vadeli etkilerini konu alan iki ayrı yazıyı tercüme ettik.
***
Koronavirüs salgınının Ortadoğu’ya muhtemel etkilerini konu alan ilk yazının yazarı, Washington merkezli düşünce kuruluşu olan Stratejik ve Uluslararası Araştırmalar Merkezi (CSIS)’nde kıdemli başkan yardımcısı ve Brzezinski Küresel Güvenlik ve Jeostrateji Kürsüsü sahibi Jon B. Alterman. Kendisi aynı zamanda CSIS’a bağlı Ortadoğu Programı direktörü. Geçmişte Amerikan Dışişleri Bakanlığında çeşitli görevler almış bir isim.
22 Mart’ta The Hill’de yayınlanan “Diğer Krizlere Bir de Koronavirüsün Eklendiği Ortadoğu Bir Felaketle Karşı Karşıya” başlıklı bir yazı kaleme aldı.
“Arap Baharı”nı Osmanlı’nın yıkılmasından bu yana Ortadoğu’yu sarsan en yıkıcı siyasi olay olarak değerlendiren Alterman’a göre, şu an Ortadoğu, bölgeyi merkezinden sarsacak çok daha büyük altüst oluşların eşiğinde. Bu değişiklikler, hem bölgenin kendisinde hem de dünyada Amerikan güvenlik çıkarlarını geniş çapta sarsacak.
“Bölge, [ABD’nin] hem dost[u] hem de düşman[ı] hükümetleri sarsacak, ekonomileri yıkacak ve nüfusları perişan edecek art arda bir dizi meydan okumalarla karşı karşıya. Sonuçta ortaya çıkacak bölge, son yarım yüzyıldır veya daha uzun bir müddettir alışık olduğumuzdan çok daha farklı hatlara sahip olacak.” diyor.

Cezayir’den Lübnan’a
Yazar, COVID-19 Ortadoğu’ya yayılmadan evvel de bölgenin siyasi bir kargaşa içinde olduğunu, Cezayir’den Irak’a ve Lübnan’a kadar halkların meydanlarda isyan bayrağını açtığını hatırlatıyor. Ardından bölgenin karşı karşıya olduğu o muazzam halk sağlığı krizine ilişkin şunları söylüyor:
“İran tırmanmaya devam eden, kelimenin tam manasıyla bir felaketle karşı karşıya. İran ile Irak, Lübnan ve Suriye arasında seyahatin yaygın olması hiç şüphesiz hastalığı bu ülkelere de yayıyor. (…) Mısır [yönetimi], meydan okurcasına vaka sayısının 200’den az olduğunu söylüyor ve Kanada’nın 19.000 Mısırlının enfekte olduğuna ilişkin tahminini yayınlayan bir gazetecinin basın kartını geri almayı yeğliyor. Şu anda doğru rakam her ne olursa olsun Mısır, halk sağlığı sicili kötü olan 100 milyonluk bir ülke. Mısır nüfusunun yaklaşık %10’u, Mısırlıları bilharziya hastalığından korumak için on yıllardır süren aşı kampanyasında kötü hijyen nedeniyle hepatit C taşıyıcısı.”
Yazar, “Libya’dan Suriye’ye ve Yemen’e uzanan milyonlarca mültecinin ve ülke içinde yerinden edilenin karnı aç, soğuktan üşümekte ve özellikle savunmasız olduğunu söylemeye bile gerek yok” diye devam ediyor.

Üç ana kaynak kesilecek: Petrol, turizm ve işçi gelirleri
Alterman, eli kulağındaki halk sağlığı krizine ilaveten bir de muazzam bir mali kriz olduğunu hatırlatıyor:
“COVID-19 yüzünden küresel petrol talebi kesildiğinden, dünyanın en büyük iki üreticisi olan Rusya ve Suudi Arabistan, fiyatların çakılmaması için arzı azaltmaya dönük uluslararası bir çabanın öncüleriydi. Tarafların anlaşmaya varamaması (…) sonucu başlayan fiyat savaşı, petrol fiyatlarını 2003’ten bu yana en düşük seviyesine düşürdü. Üretimi artırsalar da Rusya ve Suudi Arabistan son derece düşük petrol gelirleriyle karşı karşıya. İran, Irak, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Kuveyt gibi diğer üreticiler hükümet gelirlerinin batışını izliyor.”
Yazara göre, darbe alan sadece petrol ihracatçıları da değil. Ortadoğu’daki fakir ülkelerin çoğunun emek ihracatçısı olduğunu hatırlatarak şunları yazıyor:
“Mısır, Ürdün ve Lübnan’da yurtdışında çalışan vatandaşların gönderdikleri dövizler bu ekonomilerin [milli gelirlerinin] yaklaşık %10’unu buluyor. Petrol fiyatlarının çok daha fazla düşmesiyle bu işçi dövizleri dibe vuracak ve vasıflı emekçiler [çalıştıkları petrol zengini ülkelerde] işlerini kaybederek, kendilerine uygun iş sağlayamayacak [yurt içi] piyasalara geri dönecekler.”
Alterman, bölge ekonomisinin en önemli ayaklarından olan turizmin küresel krizin akabinde çökeceğini vurguluyor:
“Bölgesel turizmin çeşitli bileşenleri var: Birincisi, Mısır, Tunus, Fas ve Lübnan ekonomilerini ayakta tutan plaj tatilleri ve tekne turları gibi eğlence-dinleme turizmi buharlaşacak. İkincisi, dinî turizm: Hacılar yüzyıllardır Suudi Arabistan, İran ve Irak’taki kutsal mabetlere akmaktaydı; bu seyahatler aylarca ya da yıllarca son bulabilir. [Ortadoğu Enstitüsü Başkan Yardımcısı Gerald Feierstein’e göre haccın yapılamaması durumunda Suudi Arabistan, sadece on milyarlarca dolarlık gelir kaybına uğramayacak, aynı zamanda kutsal mekânların hizmetkârı ve koruyucusu rolü sarsılacak.[1]] Üçüncüsü, BAE ve Katar, dünyayı birbirine bağlayan uluslararası hava yolculuğu için merkez üssü haline geldikçe girift bir altyapı geliştirmişlerdi. Küresel iktisadi altüst oluş bu seyahatlerin çoğunu bitirecek ve geriye kalan uçuşların bir kısmı da, Körfez havayollarının son dönemde uluslararası ekonomiye entegre ettiği daha uzak bölgelerin bazılarını COVID-19 virüsü kırıp geçirirken bitip gidecek.”
Alterman 2011 tecrübesini hatırlatarak durumun vahametini şöyle ortaya koyuyor:
“Arap Baharı 2011’de bölgeyi vurduğunda birçok hükümet kesenin ağzını açarak karşılık vermişti. Özellikle Körfez yönetimleri, kendi ülkelerinde ve bölgedeki daha kalabalık ülkelerde daha fazla kamu harcamaları yaparak toplumsal barışı satın alacaklarına inanmışlardı. Bir dereceye kadar da haklıydılar. Ancak bu kez, halkın memnuniyetsizliği arttığından ve petrol fiyatları düştüğünden artık kasalar tamtakır.”
Yazara göre, bölgede bu vahim etkileri hissetmeyecek tek bir ülke dahi yok ve en şiddetli etkileri hissedecek ülkelerin çoğu da Amerikan güvenliği için önemli olanlar…

Tek tek ülkeler nasıl etkilenecek?
Alterman, bundan sonraki kısımda tek tek ülkelerin krizden nasıl etkileneceğine kısaca değiniyor:
“Hem sağlık krizi hem de ekonomik kriz, zaten ABD liderliğinde uygulanan ‘maksimum baskı’ politikası altında ıstırap çekmekte olan İran’ı vuruyor. Sonuçta ortaya daha uysal bir hükümet mi yoksa daha radikali mi çıkacak yahut iç kaos sürecek mi, bugünden peşin hüküm vermek imkansız.”
“Sağlık krizi ve mali krizlerin Suudi yönetimini devirmesi ihtimal dışı; ancak Veliaht Prens Muhammed bin Salman’ın alamet-i farikası yaptığı ve krallığın geleceği için hayati saydığı pahalı ve iddialı modernleşme programını hiç şüphesiz tehlikeye atacak.”
“İsrail’in önemli mali ve halk sağlığı kaynakları olsa da, tüm komşuları tehlikeye düşmüş durumda: COVID-19’dan evvel de Lübnan’ın süregelen bir siyasi krizi, ülkede neredeyse her beş kişiden birini oluşturan bir Suriyeli mülteci nüfusun varlığı ve uluslararası borcunun büyük bir kısmının temerrüde düşmesine yol açan bir borç krizi vardı. Güvenliği İsrail, Körfez ülkeleri ve ABD için hayati görülen Ürdün de tehlikede. Mısır da bir felaketin eşiğinde olabilir; zira Mısırlılar ‘Allah bizi korur’ diyerek kahvehanelerde ve camilerde toplanmaya devam ediyor.”
Alterman yazısının sonunda, mali krizin ve sağlık sistemlerindeki problemlerin halkların yönetimlerinden duydukları huzursuzlukları katbekat artırarak bölgede yeni kaosları tetikleyeceğini ima ediyor:
“Arap Baharı’nın pek çok itici gücü var olmakla birlikte memnuniyetsizliğin çoğu yönetişimle ilgili şikâyetlere indirgenmişti. Erkek-kadın, genç-yaşlı herkes hükümetlerin yalnızca kendi kendilerini gözettiklerinden ve halkın geçimine yardımcı olmak için çok az şey yaptıklarından şikâyetçiydiler. Şimdi ise ekonomiler sürekli baş aşağı giderken ve sağlık sistemleri daha önce görülmemiş bir gerilim altındayken, hükümetlerin vatandaşlarının geçim kaynaklarını da hayatlarını da koruyamadıklarını görülecektir. Böyle bir ortamda artık her şey mümkün.”

***

Koronavirüs Arap Baharı 2.0’a Yol Açabilir mi?
Koronavirüs Ortadoğu’ya daha ziyade İran üzerinden taşındı ve yayılıyor. Kuzey Afrika ise hâlihazırda salgından daha az etkilenmiş gibi görünüyor. Ama işin daha tehlikeli boyutu, zaten kısa vadeli değil, orta vadeli sonuçları.
Bu konuda Kuzey Afrika özelinde başka bir analiz, Washington merkezli Ortadoğu Enstitüsü tarafından 25 Mart’ta “Koronavirüs Arap Baharı 2.0’a Yol Açabilir mi?” başlığıyla yayınlandı.
Analizi kaleme alan iki isimden Jason Pack, 20 küsur yıldır Ortadoğu’da yaşayan ve bölge üzerinde çalışan bir danışman, yazar ve yorumcu. Ortadoğu Enstitüsü araştırmacısı; aynı zamanda ABD Libya İş Derneği eski icra direktörü ve Libya Analysis şirketi kurucusu.
Makalenin diğer yazarı Nate Mason ise sekiz yıl boyunca Amerikan yönetiminin Kuzey Afrika’daki iktisadi ve ticari politikası üzerine çalışmış biri. 2011-2013 yılları arasında Trablus’taki Amerikan Büyükelçiliğinde ticari ataşe olarak görev yapmış. Halen Washington DC’de danışmanlık yapıyor.
Yazarlar, koronavirüsün ilk şiddetli vurduğu ülkeler Çin ve İtalya diye, zannetmeyin ki hasarın da en ağırını onlar alacaklar diyor. Ve küresel ekonominin kıyısında kalan ülkelerin, beklenmedik altüst oluş dönemlerinde daha fazla sıkıntı çekmek ve pandemilerde ölümlerin büyük kısmına katlanmak durumunda kaldığına dair bolca tarihî örnek olduğunu hatırlatıyor.
Pack ve Mason’a göre, “Amerika hapşırdığında dünya nezle olur.” sözünü güncellemenin şimdi tam zamanı; bu eski sözün 21. yüzyılın ortalarındaki versiyonu şuna dönüşebilir: “Çin öksürdüğünde, Afrika devlet başarısızlığı/çöküşü yaşar.”
“Uluslararası sistemin kalıcı istikrarsızlık ve küresel liderlik eksikliği ile temayüz ettiği bir dönemde yaşıyoruz; virüs zaten var olan bu eğilimleri sadece artıracak.” diyerek sözü Kuzey Afrika’ya getiriyorlar:
“Kuzey Afrika küresel emtia fiyatlarına, turizme ve Avrupa ile Körfez’in siyasi ve mali desteğine bağımlı bir bölge. Burada rejim kırılganlığı, genç işsizliği ve İslami radikalizm kesişiyor. Kuzey Afrika ekonomilerinin birbiriyle entegrasyonu zayıf olup göçmenler, cihatçılar ve misafir işçiler kolayca bölgeyi geçiyorlar.”
Pack ve Mason şöyle devam ediyor:
“Tarih bize diyor ki, daha az küreselleşmiş bölgelerin virüsün etkilerini tam olarak hissetmelerini epey gecikmeli olarak bekleyin… 11 Eylül terör saldırıları ve 2008-2009 Büyük Durgunluk küresel çapta oyun değiştiricilerdi. Dünyanın bazı bölgeleri veya iktisadi sektörleri 11 Eylül’den hemen etkilenmemiş gibi görünse de, ileriki tarihlerde daha derin karışıklıklarla karşı karşıya kaldılar.”
Bu duruma bir örnek olarak da Kuzey Afrika’yı gösteriyorlar: “Kuzey Afrika ekonomileri de başlangıçta Büyük Durgunluğun yol açtığı borsa çöküşlerinden ve ticaret hacmi düşüşlerinden etkilenmedi. Ancak Küresel Güney’de Büyük Durgunluğun artan genç işsizliğini tedrici olarak ağırlaştırdığını ve buna tarım mahsullerinde kıtlık ve yeni teknolojiler eklendiğinde, 2011 Arap Baharı hareketlerini körüklediğini ortaya atan ikna edici araştırmalar var.”
Yazarlar, tek tek Kuzey Afrika’daki hükümetlerin pandemiye karşı ne tür önlemler aldığını anlatıyor ve ardından şu önemli tespitte bulunuyorlar: “Hastalık yönetimler için iki ucu keskin bir kılıç: İstikrarı kısa vadede artırabilir, ama orta vadede aşındıracak.”
“Virüs, vatandaşları, acil kriz hali karşısında liderlerine güvenmeye ve hatta bazı durumlarda saygı göstermeye dolaylı olarak zorlar. (…) Tahmin edilebileceği üzere, koronavirüs korkusu bölgedeki karışıklıkların, kitlesel gösterilerin sonunu getirdi. Hatta savaşın yıktığı Libya’da bile virüs, silah sevkiyatını ve paralı asker girişini azalttı.”

Libya’ya ne olacak?
Yazarlar, virüsün iç savaşın devam ettiği Libya’ya muhtemel etkisi hakkında şunları söylüyorlar: “Çatışmalar, 23 Mart’ta sözde Libya Ulusal Ordusu tarafından Ayn Zara eksenine başlatılan yeni bir saldırıyla devam ediyor. Ancak önümüzdeki aylarda pandemiyle ilgili küresel endişeler, savaşan her iki tarafın hamilerinin de, vekillerinin yakın zamanda hasımlarına öldürücü darbeyi vurmasına imkan sağlayacak yeterli silahı ve eğitmeni yollamasını iyice zorlaştıracak. Virüs, güney Trablus cephesindeki kemikleşen çıkmazın sürme ihtimalini artıracak.”
Pack ve Mason, Tunus’u kısmen istisna tutarak, Kuzey Afrika rejimlerini küresel salgına en az hazırlıklı ülkeler arasında görüyor. “Bu rejimler elektrik ve eğitim gibi görece temel sayılabilecek ihtiyaçları dahi karşılamakta zorluk çekiyor. Pandemiye karşı beceriksiz ve fırsatçı tepkilerle halkın memnuniyetsizliğini daha da alevlendirecekleri muhakkak.”
Hazırlıksızlığa bir de petrol fiyatlarındaki düşüşü ekliyorlar: “Petrol fiyatlarındaki dramatik düşüş, orta vadede Cezayir ve Libya için -ve Doğu Akdeniz’deki doğalgaz projelerine yatırımı ve Körfez’den yapılan ödemeleri tedrici olarak etkileyeceğinden muhtemelen Mısır için de- yıkıcı olacak.”
Bütün bunların orta vadede bölgede halkların memnuniyetsizliğini ve isyanları tetikleyeceğini öngörüyorlar:
“Cezayir ve Mısır’da (ve belki de Libya’da) kısa süreli bir istikrar artışının ardından, -pandemi hafiflediğinde, hükümet gelirleri ve gençlerin istihdamı azalmış olarak kalacağından- orta vadede halkların memnuniyetsizliğinde ciddi bir artış görmemiz muhtemel. (İran’daki gibi) hükümetlerin koronavirüsü ele alma biçimi beceriksizce görülürse, 2021 başlarından ortalarına kadarki dönem Kuzey Afrika için zor bir zaman dilimi olabilir. Hatta Arap Baharı olaylarının 10. yıldönümüyle aşağı yukarı çakışan bir halk protestoları dalgası görebiliriz.”
“Kısacası, geç gelmesine rağmen, koronavirüsün Kuzey Afrika’da dramatik isyanlara yol açması için sahne mükemmel bir şekilde hazır. İster Libya’daki savaş ağaları, ister Cezayir’deki yozlaşmış hırsızlar oligarşisi isterse Mısır’daki askeri diktatörlük olsun, hiç kimse bu rejimlerin herhangi bir koşulda gerçek reformları proaktif olarak benimsemesini beklemesin. Her birinde liderler, doğan fırsatları defalarca teptiler ve mütemadiyen şahsi güçlerini vatandaşlarının uzun vadeli refahı üstünde tutmayı yeğlediler. Geçmişte hükümetler, zor zamanlarda bile halkın muvafakatini almak için paraya, tarihî meşruiyete, saygı duyulan bir orduya ve radikal bir cihatçı muhalefetle korkutma imkânına sahipti. Ama artık bu tür tamponlar geçmişte kaldı.”
“Arap Baharı’ndan bu yana para, meşruiyet, orduların itibarı ve karizmatik liderlik, hepsi yok olup gitti. Bıçak kemiğe dayandığında bu kırılgan rejimlerin gerginlikleri ustaca yatıştırması mümkün değil. Muhalefeti ezmeyi meşrulaştırmak ve yabancı destekçilerini yardıma gelmeye zorlamak için iç muhalefeti şiddeti kışkırtmaya çalışabilirler. Cezayir veya Mısır, halklarının dikkatini dışarıya yöneltmek için doğrudan Libya iç savaşına müdahale edebilir. Elitler bölünebilir ve bu, sistemsel reform yapmak isteyenlerin darbe girişimlerine neden olabilir.”

Körfez ülkeleri, diğer Arap ülkelerini kurtarabilir mi?
Pack ve Mason, yönetimlerin her zaman olduğu gibi yine kurtarıcı olarak Körfez’den medet umacaklarını söylüyor:
“En muhtemel sonuç, rejimlerin son yıllarda yaptıklarının aynısını yapmaya devam etmeleri: Kendilerini mali açıdan kurtarması için BAE ve Suudi Arabistan’a bel bağlamaları. Ancak 2021’de bu iki Körfez ülkesinin -petrol fiyatları, bütçe dengesini sağlayacak düzeyin de kuvvetle muhtemel altına ineceğinden- baş etmeleri gereken kendi problemleri olacak.”
“Körfez ülkelerinin Cezayir, Libya ve Mısır’daki vekillerini birkaç yıl desteklemek için yeterli paraları yine de olacak.” diyen yazarlar şu kritik soruyu soruyorlar: “Peki acaba iktisadi beklentileri önemli ölçüde zayıfladığında kendi nüfusları böyle bir seçeneği kabul edecek mi?” Yazarlar her şeye rağmen Körfez ülkelerinin Kuzey Afrika yönetimlerine mali destek sağlayacağını öngörüyorlar.

ABD ne yapabilir?
Son bölümde “Peki, ABD bu ülkelere ne yapabilir?” konusunu tartışıyorlar.
“ABD’nin bu kararları etkilemek için yapabileceği pek az şey var. Biz artık küresel hegemon gibi davranmıyoruz. (…) Ama ABD şu iki şeyi çok sınırlı bir maliyetle yapıcı bir şekilde engelleyebilir: (i) Tunus hükümetinin patlaması, (ii) Trablus’un haydut General Halife Hafter tarafından ele geçirilmesi.”
ABD’nin yeni yeni demokratikleşen Tunus’a kapasite geliştirme yardımında bulunması gerektiğini savunuyorlar. Ayrıca BAE’nin Kuzey Afrika’daki müdahalelerini sınırlandırmak için ABD’nin hatırı sayılır nüfuzunu ve düşük petrol fiyatını kullanmasını tavsiye ediyorlar. Zira “BAE’nin Libya’ya askeri müdahalesi, General Hafter’in Trablus’a ilerlemeye devam etmesinin başlıca nedeni. Benzer şekilde BAE ve Suudi paraları Mısır rejiminin her türlü piyasa reformundan kaçınmasına imkân sağlıyor.”
Yazarlar, pandemiden sonra Kuzey Afrika’da vahim meydan okumaların ortaya çıkacağına eminler ve ABD’ye, bölge ülkelerinin otoriter verimsizlikten çıkıp düzen içinde bir geçişi sağlamalarına nasıl yardım edebileceğini şimdiden düşünme çağrısında bulunuyorlar. Zira onlara göre “Arap Baharı 2.0, pandeminin akabinde Kuzey Afrika’da ani bir devlet başarısızlığı ve işsizlik dalgasının sonucu olarak patlayabilir.”