Project Syndicate etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Project Syndicate etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Şubat 2021 Çarşamba

I.KRASTEV: KORKU PANDEMİSİ

 

KORKU PANDEMİSİ

Ivan Krastev (Günümüzün önemli düşünürlerinden biri olup Bulgaristan’ın başkenti Sofya’daki Liberal Stratejiler Merkezi başkanı ve Viyana Beşeri Bilimleri Enstitüsü araştırmacısıdır. “Yarın Hala Gelmedi mi? Pandeminin Paradoksları (Is It Tomorrow Yet? Paradoxes of the Pandemic)” son yayınlanan kitabıdır.)

Project Syndicate, 15 Ocak 2021

Tercüme: Zahide Tuba Kor


NOT: Bu tercüme Perspektif web sitesinde 3.2.2021 tarihinde yayınlanmıştır. https://www.perspektif.online/korku-pandemisi/

“The Pandemic of Fear” başlığıyla yayınlanan yazının İngilizcesini okumak için TIKLAYINIZ. 

NOT: Blogda yer alan 850 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.

Kaynak göstermeden blogdaki yazı, tercüme ve infografikleri kullanmamanız önemle rica olunur.

 

Özet: İnsanlar belki de tarihte ilk defa aynı konularda aynı sohbetleri ediyorlar. Hepimiz aynı korkuyu paylaşıyoruz. İnsanlar evde kalarak ve ekranların önünde sayısız saatler geçirerek kendi deneyimleri ile diğer herkesin deneyimleri arasındaki benzerliklere şahit oluyor. Bu, geçici bir tarihsel an olabilir; ancak tek bir dünyada yaşamanın nasıl bir his olduğunu anlamaya başladığımızı inkâr edemeyiz.

 

Albert Camus’nun Veba kitabında “Vebanın kasabamıza getirdiği ilk şey sürgündü” der. Bugünlerde onun ne kastettiğini acı bir şekilde anlıyoruz. Karantina altındaki bir toplum, hayati işlerde çalışanlar hariç herkesin hayatını askıya aldığı, kelimenin tam manasıyla “kapalı bir toplumdur”. İnsanlar evlerinde tecrit olduklarında ve korku, can sıkıntısı ve paranoya musallat olduğunda hiç bitmeyen birkaç faaliyetten biri, virüs ve geleceğin dünyasını nasıl dönüştürebileceği hakkında yürütülen tartışmalardır.

Bu yeni dünyada pek çok hükümet (iyi niyetli veya değil), bizi gerek kendimizin gerekse hemşehrilerimizin tedbirsizliğinden koruma kararlılığıyla nereye gittiğimizi ve kiminle buluştuğumuzu yakından takip ediyor. Diğer insanlarla temas, kişinin varoluşu için bir tehdit haline geldi. Pek çok ülkede parkta izinsiz yürüyüşler para ve hatta hapis cezasına yol açabiliyor ve istenmeyen fiziki temas bir tür toplumsal ihanetle eşdeğer hale gelmiş durumda.

Camus’nun da gözlemlediği üzere, veba salgını “her insanın hayatının nev-i şahsına münhasırlığı”nı ortadan kaldırır; zira her bir bireyin ne denli savunmasız ve geleceği planlamada kudretsiz olduğu hususunda farkındalığını artırır. Öyle ki ölüm adeta kapı komşusu olmuştur. Bir salgından sonra yaşayan herkes “sağ kurtulan” unvanını alabilir.
Peki ama kendi vebamızın hatırası ne kadar sürecek? Acaba bugünleri sadece birkaç yıl sonra, Şair Joseph Brodsky’nin bir zamanlar bir mahkûmun varlığını tasvir ettiği dizeleri gibi “zaman bolluğuyla telafi edilen mekân darlığı”nın yol açtığı bir tür kitlesel halüsinasyon olarak mı hatırlayacağız?

Bilim yazarı Laura Spinney, Solgun Süvari: 1918 İspanyol Gribi Dünyayı Nasıl Değiştirdi? (Pale Rider: The Spanish Flu of 1918 and How it Changed the World) başlıklı muhteşem kitabında, 1918-20 İspanyol gribi pandemisinin -en azından tek bir sebepten kaynaklanan can kaybı bakımından- 20. yüzyılın en trajik olayı olduğunu ortaya koyuyor. Ölü sayısı hem Birinci hem de İkinci Dünya Savaşı’nı aşmış olup belki de iki savaşın toplamı kadar insanın hayatına mâl olmuştur. Yine de Spinney’nin belirttiği gibi, “20. yüzyılın en büyük felaketi neydi diye sorulduğunda neredeyse hiç kimse İspanyol gribi cevabını vermiyor.”

Daha şaşırtıcı olanı, tarihçilerin bile bu trajediyi unutmuş görünmesi. 2017’de dünyanın en büyük kütüphane kataloğu olan WorldCat, Birinci Dünya Savaşı ile ilgili (40’tan fazla dilde) yaklaşık 80.000 kitabı listelerken İspanyol gribini konu alan kitapların sayısı (beş dilde) zar zor 400’e ulaşıyordu. Birinci Dünya Savaşı’na kıyasla en az beş kat daha fazla insanı öldüren bir salgın, nasıl oluyor da 200 kat daha az kitap yayınıyla sonuçlanıyor? Neden savaşları ve devrimleri hatırlıyoruz da ekonomilerimizi, siyasetlerimizi ve toplumlarımızı temelden etkileyen salgınları unutuyoruz? 

Spinney’nin cevabı şöyle: Küresel bir salgını, iyi ile kötü arasında zorlu ve etkili bir hikâyeye dönüştürmek zordur. Bir olay örgüsünden veya kuşatıcı bir ahlaki değerden yoksun olan salgınlar, bir sezonun sonunun gelecek sezon başlamadan verilen bir ara işlev gördüğü Netflix dizileri gibidir. Pandemi, her şeyin değiştiği ama hiçbir şeyin olmadığı bir tecrübedir. Bizden insan medeniyetini evde kalarak ve ellerimizi yıkayarak korumamız isteniyor. Modernist bir romanda olduğu gibi, tüm aksiyon anlatıcının zihninde gerçekleşiyor. COVID-19 dönemiyle ilgili kendi hikayeme göre tek hatırlanmaya değer fiziksel nesne, hiç kullanılmamış uçak biletleri ve tekrar tekrar kullanılan yüz maskeleri olacak. 

Yine de kişi sokağa çıkar çıkmaz ne çok şeyin değiştiğini fark ediyor. Viyana ve Sofya’daki en sevdiğim kahve dükkanlarının çoğu gibi, Washington DC’deki en beğendiğim kitapçı da kapandı. COVID-19, tıpkı bir nötron bombası gibi, maddi dünyamıza fiilen zarar vermeden hayat tarzımızı imha ediyor. 2020’nin çoğunda havalimanları boş, sessiz ve terminalleri hayalet gibi dolaşan sadece bir avuç yolcusuyla dünyanın en bahtsız ve mahzun yerlerinden biriydi. Son otuz yılda artan hareket özgürlüğü ve bu sayede farklı sosyal sınıflardan insanların kaynaşması, küreselleşmenin güçlü bir sembolü haline gelmişti. Şimdi ise bu özgürlük tarihin tozlu raflarında yerini alıyor ya da en azından süresiz olarak beklemeye alındı.

Bu arada insanları evde kalmaya teşvik eden tüm kamuoyuna açık mesajlar metafizik derin düşünceyi harekete geçirdi. Ev, büyük bir tehlikeyle karşı karşıya kaldığında insanın olmak istediği yerdir. Ailem ve ben, uzadıkça uzayan bir sosyal mesafe süreciyle karşı karşıya olduğumuzu fark ettiğimizde Bulgaristan’a dönme kararı vererek kendimizi bile şaşırttık. 

Bu tam anlamıyla mantıklı bir karar da değildi. On yıldır Viyana’da yaşıyor ve çalışıyoruz, şehri seviyoruz ve Avusturya sağlık sistemi Bulgaristan’dakinden çok daha güvenilir. Bizi Bulgaristan’a geri getiren şey “evde kalmalıyız” anlayışıydı. Bizim için ev Bulgaristan demekti. Kriz döneminde tüm hayatımız boyunca bildiğimiz insanlara ve mekanlara daha yakın olmak istedik. Yalnız değildik: Yurtdışında yaşayan 200.000 Bulgar da aynısını yaptı.

Formun Altı

Pek çok insan, tıpkı kendi ülkesine sığınmaya çalıştığı gibi, aynı zamanda kendi anadilinde teselli buldu. Büyük tehlike anlarında neredeyse bilinçsizce anadilimizle konuşuruz. Bulgaristan’da geçen çocukluk yıllarımda İkinci Dünya Savaşı konulu Sovyet filmlerini izlerken değerli bir ders öğrenmiştim. Hitler’in Almanya’sında Sovyet kadın casusları için en tehlikeli anlardan biri doğum yapmaktı; zira gayriihtiyari kendi anadilleri Rusçayla sızlanacaklardı. Evde kalmak, aslında anadilinizde kalmak ve güvende kalmak demektir. 

Yalnızca sürekli hareket halinde jet sosyete insanların gerçek anlamda kozmopolit olduğu ve yine yalnızca farklı mekanlarda kendini evindeymiş gibi hissedenlerin evrenselci bir bakış açısını sürdürebileceği kanaati, 21. yüzyıl küreselleşmesinin en büyük göz yanılsamalarından biridir. Nihayetinde genel kabul görmüş kozmopolit Immanuel Kant, farklı zamanlarda farklı imparatorluklara ait olan memleketi Königsberg’den hiçbir zaman ayrılmadı. Kant, ulus-devletleri küreselleşme aleyhine çevirdiği halde dünyayı daha küresel hale getiren COVID-19 ile aynı paradoksun somutlaşmış halidir. 

Mesela “kendi kendini tecrit” ve “sosyal mesafe” Avrupa’nın ufkunu açtı. AB üyesi devletler arasındaki sınırları kapatmak ve insanları apartmanlarına kilitlemek bizi her zamankinden daha kozmopolit yaptı. İletişim teknolojisine erişimi olanlar için pandemi, küreselleşmeden çark edişin (deglobalization) değil, yerellikten çark edişin (delocalization) habercisi. Coğrafi bakımdan komşularımız, yurtdışındaki arkadaş ve meslektaşlarımızdan fiilen bize daha yakın değiller; kendimizi televizyon sunucularına sokaktaki insanlardan daha yakın hissediyoruz.

İnsanlar belki de tarihte ilk defa aynı konularda aynı sohbetleri ediyorlar. Hepimiz aynı korkuyu paylaşıyoruz. İnsanlar evde kalarak ve ekranların önünde sayısız saatler geçirerek kendi deneyimleri ile diğer herkesin deneyimleri arasındaki benzerliklere şahit oluyor. Bu, geçici bir tarihsel an olabilir; ancak tek bir dünyada yaşamanın nasıl bir his olduğunu anlamaya başladığımızı inkâr edemeyiz.

ABD başkanı seçilen Joe Biden “normalliğe dönüş” sözü vermiş olabilir; ancak hakikat şu ki artık geri dönüş yok. Dünya temelden değişiyor ve önümüzdeki birkaç yıl içinde dünyanın atacağı adımlar sürdürülebilir, güvenli ve müreffeh bir geleceğin zeminini hazırlamakta kritik olacak.

 

 

31 Aralık 2020 Perşembe

Y.VAROUFAKIS: 2020’NİN YEDİ SIRRI

 

2020’NİN YEDİ SIRRI

Yanis Varoufakis (Yunanistan’ın eski maliye bakanı, MeRA25 partisi lideri ve Atina Üniversitesi iktisat profesörü)

Project Syndicate, 28 Aralık 2020

Tercüme: Zahide Tuba Kor


NOT: Bu tercüme Perspektif web sitesinde 23.12.2020 tarihinde yayınlanmıştır. https://www.perspektif.online/2020nin-yedi-sirri/

İngilizcesi “The Seven Secrets of 2020” başlığıyla yayınlanan yazıyı okumak için TIKLAYINIZ. 

NOT: Blogda yer alan 800 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.

Kaynak göstermeden blogdaki yazı, tercüme ve infografikleri kullanmamanız önemle rica olunur.


Özet: Bu yıl bizi su altında sakladığımız hakikatlerle yüzleşmeye zorlayan bir medcezire benziyordu. 2020’den aldığımız bir ders, hükümetlerin devasa güçlerini kullanmamayı tercih etmesinin sebebinin küreselleşme ile zenginleşenlerin kendi güçlerini kullanabilmesi olduğuydu.

 

İskambilden bir ev. Bilinçsizce kabul ettiğimiz bir dizi yalan. Derin krizler sırasında kesin doğrularımız tam da böyle görünür. Bu tür dönemler, varsayımlarımızın ne kadar da güvenilmez olduğunu fark etmemizi sağlayarak bizi şok eder. Bu nedenle 2020 yılı, bizi örtük hakikatlerle yüzleşmeye zorlayan, hızla geri çekilen bir medcezire benziyordu.

Biz haklı olarak küreselleşmenin ulusal hükümetleri etkisizleştirdiğini düşünürdük. Devlet başkanları, tahvil piyasaları karşısında korkudan sinmiş vaziyetteydi. Başbakanlar, ülkelerinin fakirlerini hep görmezden geldiler, ama Standard & Poor’s gibilerini asla. Maliye bakanları, Goldman Sachs’ın düzenbazları ve Uluslararası Para Fonu’nun despot eyalet valileri gibi davrandılar. Medya patronları, petrolcüler ve sermayedarlar en az küreselleşmiş kapitalizmin sol cenah eleştirmenleri kadar kontrolün artık hükümetlerde olmadığı konusunda hemfikirdiler.

Derken küresel bir salgın baş gösterdi. Birdenbire hükümetler pençelerini uzattı ve keskinleşmiş dişlerini gösterdi. Sınırları kapattılar ve uçakları yere indirdiler, şehirlerimize gaddarca sokağa çıkma yasakları dayattılar, tiyatrolarımızı ve müzelerimizi kapattılar ve ölüm döşeğindeki ebeveynlerimizi teselli edip rahatlatmamızı yasakladılar. Kıyamet kopmadan asla gerçekleşemez sanılan bir şeyi bile yaptılar: spor faaliyetlerini iptal ettiler.

İlk sır böylelikle ifşa oldu: Hükümetler önlenemez gücü ellerinde tutmayı sürdürüyorlar. 2020’de keşfettiğimiz şey, hükümetlerin muazzam güçlerini kullanmamayı tercih etmeleri sayesinde, küreselleşmenin zenginleştirdiklerinin kendi güçlerini kullanabildikleriydi.

İkinci hakikat, pek çok insanın şüphe duyduğu ama yüksek sesle dillendiremeyecek kadar çekingen olduğu bir şey: Para ağacı bir gerçek. Ne zaman şurada burada bir hastane veya bir okul için ödeme yapmaları istense parasızlıktan dem vuran hükümetler, zorunlu izne ayrılanların ücretlerinin ödenmesi, demiryollarının kamulaştırılması, havayollarının devralınması, araba üreticilerinin desteklenmesi ve hatta spor salonları ile kuaförlere destek sağlanması için bir anda bolca nakit para buluverdiler.

Normalde para ağaçta yetişmiyor, hükümetler işi oluruna bırakmalı diye itiraz edenler dut yemiş bülbüle döndüler. Mali piyasalar, devletin harcama çılgınlığı karşısında çileden çıkmak yerine methiyeler düzdüler.

Yunanistan, bu yıl ifşa olan üçüncü hakikatin mükemmel bir vaka çalışması: Borç üstlenme uygulaması, en azından zengin Batı’da siyasi bir karar. 2015’te Yunanistan’ın 320 milyar avroluk (3 trilyon Türk Lirası) kamu borcu, yalnızca 176 milyar avro (1,6 trilyon Türk Lirası) olan milli gelirini çok çok aşmıştı. Ülkenin sorunları dünyanın her yerinden ilk sayfa haberiydi ve Avrupalı liderler parasızlıktan yakınıyordu.

Bugün, kötü bir ekonomiyi daha da beter eden bir küresel salgının ortasında, 2015 yılına kıyasla kamu borcumuz 33 milyar avro daha yüksek ve gelirimiz 13 milyar avro daha düşük olmasına rağmen, Yunanistan artık bir mesele olmaktan çıktı. Avrupalı güçler, Yunanistan’ın iflasıyla on yıldır uğraşmaya artık yeter diye karar vermiş olmalılar ki Atina’nın borçlarını ödenebilir olduğunu ilan etmeyi seçtiler. Yunanlar, uluslararası oligarşiye (kamu veya özel) servetten geriye her ne kaldıysa mütemadiyen aktaran hükümetleri seçip başa geçirdikleri sürece Avrupa Merkez Bankası, ülkenin iflasını dikkatlerden uzaklaştırmak için olabildiğince fazla Yunan devlet tahvili satın almak da dahil ne gerekiyorsa yapacak.

2020’nin açığa çıkardığı dördüncü sır, özel servet dağlarının girişimcilikle çok az ilgisi olduğuydu. Jeff Bezos, Elon Musk veya Warren Buffett’ın para kazanma ve piyasalara hâkim olma konusunda becerikliliklerine şüphem yok. Ancak biriktirdikleri ganimetin yalnızca küçücük bir yüzdesi değer yaratmanın bir sonucu.

Amerika’nın 614 milyarderinin servetinde Mart ayı ortasından bu yana yaşanan muazzam artışı bir düşünün. İstifledikleri ilave 931 milyar dolar, kâr üreten herhangi bir yenilikten veya yaratıcılıktan kaynaklanmış değil. Merkez bankaları mali sistemi -varlık fiyatlarının ve dolayısıyla milyarderlerin servetinin fırlamasına neden olan- taze basılmış paraya boğarken bunlar da tabiri caizse uykularında zenginliklerine zenginlik kattılar.

COVID-19 aşılarının rekor hızda geliştirilmesi, test edilmesi, onaylanması ve piyasaya sürülmesiyle beşinci sır ortaya çıktı: Bilim, devlet yardımına bağlıdır ve efektifliği kamusal konumuyla ilgisizdir. Pek çok yorumcu, piyasaların insanlığın ihtiyaçlarına hızlı bir şekilde yanıt verme kapasitesini ballandıra ballandıra anlatageldi. Ancak şu ironi kimsenin gözünden kaçmamalı: Gelmiş geçmiş en bilim karşıtı Amerikan başkanının -yüzyılın en kötü küresel salgınında bile uzmanları görmezden gelen, yıldıran ve alaya alan bir başkanın- yönetimi, bilim adamlarına ihtiyaç duydukları kaynakları sağlamak üzere 10 milyar dolar tahsis etti.

Ancak daha büyük bir sır var: 2020 kapitalistler için mükemmel bir yılken, kapitalizm artık ömrünü tamamladı. Peki, bu nasıl mümkün olabilir? Kapitalizm başka bir şeye dönüşürken kapitalistler nasıl serpilebilir?

Kolaylıkla. Adam Smith gibi kapitalizmin en büyük havarileri onun istenmeyen sonuçlarını vurgulamışlardı: Tam da kâr amacı güden bireyler kendilerinden başka hiç kimseye saygı duymadıklarından neticede topluma hizmet ederler. Şahsi ahlaksızlığı kamusal erdeme dönüştürmenin anahtarı, kapitalistleri kârlarını azamiye çıkaracak faaliyetler peşinde koşmaya zorlayan rekabettir. Rekabetçi bir piyasada bu, mütemadiyen fiyatları düşürürken mevcut malların ve hizmetlerin çeşitliliğini ve kalitesini artırmak suretiyle kamu yararına hizmet eder.

Kapitalistlerin daha az rekabetle çok daha iyisini yapabileceklerini görmek zor değil. Bu da 2020’nin ifşa ettiği altıncı sır. Rekabetten kurtulan Amazon gibi devasa platform şirketleri, kapitalizmin ölümünde ve yerine tekno-feodalizm benzeri bir şeyin geçmesinde şaşırtıcı derecede başarılı oldular.

Ancak bu yıl ifşa olan yedinci sır, bir umut ışığını temsil ediyor. Radikal bir değişimi gerçekleştirmek hiç kolay olmasa da her şeyin farklı olabileceği artık fazlasıyla net. Bundan böyle her şeyi olduğu gibi kabul etmemiz için hiçbir neden yok. Aksine, 2020’nin en önemli hakikati, Bertolt Brecht’in isabetli ve ince aforizmasında yakalanmış: “Her şey olduğu gibi olduğundan, hiçbir şey olduğu gibi kalmayacak.”

Çoğu kişinin unutmayı tercih edeceği bir yılda gerçekleşen bu ifşaattan daha büyük bir umut kaynağı düşünemiyorum.


24 Nisan 2020 Cuma

A.MİKABERİDZE: NAPOLYON’UN ORTADOĞU MİRASI



NAPOLYON’UN ORTADOĞU MİRASI

Alexander Mikaberidze (Prof. Dr., Louisiana Eyalet Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi)
Project Syndicate, 10.3.2020

Tercüme: Furkan Güldemir
Redaksiyon: Zahide Tuba Kor

NOT: Bu tercüme Perspektif web sitesinde 10.4.2020 tarihinde yayınlanmıştır.

İngilizcesi “Napoleon’s Middle East Legacy” başlığıyla yayınlanan yazının tamamını okumak için TIKLAYINIZ. 

NOT: Blogda yer alan 800 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.

Spot: Napolyon Savaşları İslam dünyasının merkezine etkileri günümüzde de süren uzun bir gölge düşürdü. Esasında bu savaşlar Avrupa tabiatlı olmasına rağmen sonraki yüzyılda Avrupa’nın İslam dünyasıyla ilişkisini şekillendirirken, Avrupalıların geleneksel bölge politikalarını da altüst etmeyi başardı.

“Her şey Napolyon’la başladı.” Thomas Nipperdey’in Napolyon’dan Bismarck’a Almanya başlıklı meşhur 19. yüzyıl Almanya tarihi kitabı bu cümleyle başlıyor. Nipperdey, Napolyon Bonapart’ın modern Avrupa’nın teşekkülündeki merkezî rolüne atıfta bulunsa da, bu cümlesi birçok bakımdan günümüz Ortadoğu’suna da uyuyor.
Napolyon’un ‘1798 Mısır istilası’ liberal emperyalizmin ilk örneğini temsil ederken, Fransız Devrimi’nin Fransa ve Avrupa’nın sınırlarını aşan süratine de ışık tutuyordu. İstila, askerî bir hezimet olmakla birlikte, bölgede bugün dahi izleri devam eden kalıcı bir miras bıraktı.
Öncelikle bu istila, bir İslam toplumunu Avrupa bünyesine dahil etme teşebbüsünün ilk modern numunesiydi. Aynı zamanda tüm ideolojik bileşenleri örtüştüğünde ve Batı tahakkümünün tüm araçları bunu korumak için kullanıldığında, Oryantalizm söyleminin de biçimlendirici anı oldu. İşgal Mısır toplumunu modernleştirme noktasında sınırlı bir rol oynadı. Çünkü Fransızların tanıtmaya çalıştığı devrim ilkeleri bölgeye fazlaca yabancı ve radikal kalırken, kararlı bir yerel direnişle karşılaştı. Ancak Napolyon, Kavalalı Mehmet Ali Paşa tarafından kısa süre sonra doldurulacak bir siyasi boşluk oluşmasına neden oldu. Zira Kavalalı, Fransızların çekilmesinin üzerinden on sene geçmeden, ileride Ortadoğu’da önemli bir rol oynayacak modernleşmiş ve reformdan geçmiş Mısır’ın temellerini atmaya başladı.

Güçler Arasında Tabiatı Değişen Rekabetler
Napolyon’un Mısır seferi Avrupalıların geleneksel bölge politikalarını da altüst etti. İstila, Britanya’nın emperyal gücüne planlanan darbeyi vurmak yerine, Fransa’nın geleneksel müttefiki Osmanlı İmparatorluğu’nu eski düşmanları olan Rusya ve Britanya ile ittifaka itti ve Doğu’da Fransız-İngiliz rekabetinin tabiatını dönüştürdü. Bu noktaya kadar Fransa, deniz gücüne dayanarak -ki Britanya kendi filosuyla buna karşı koyabilmekteydi- Hint Okyanusu’ndaki adalar üzerinden Hindistan’a baskınlar düzenlemekteydi. Ancak Napolyon’un Mısır’ı karadan ele geçirmeye yönelik girişimi bu denklemi kökten değiştirdi ve Britanya’yı, diğer güçlerin de Hindistan’a, Hint alt kıtasına komşu topraklar üzerinden yaklaşma ihtimalini düşünmeye sevk etti.
Bu zorunluluk, Britanya’yı Hindistan sömürgesini karadan saldırılara karşı korumak için yeni alanlarda hâkimiyet kurma yönünde devamlı bir çabaya itti. Britanya Doğu Hindistan Şirketi yetkililerinin 1798’deki gözlemi bu noktada önemli: “Silahlı gücümüzle bir imparatorluk kazandık. Ve bu imparatorluk yine silahlı gücümüze dayanmaya devam etmeli. Aksi hâlde aynı yolla daha üstün bir gücün eline düşer.” Zor gücüne bu şekilde bel bağlamak, Britanya Hindistan İmparatorluğu’nu 1947’ye kadar ayakta tutarken, Mısır, Yemen, Umman, İran ve Afganistan’da da Britanya müdahalelerinin sürmesini sağladı.

Napolyon Mirasının Uzun Süreli Etkisi
Napolyon Savaşları İslam dünyasının merkezine uzun bir gölge düşürdü. Esasında bu savaşlar Avrupa tabiatlı olmasına rağmen sonraki yüzyılda Avrupa’nın İslam dünyasıyla ilişkisini şekillendirdi. Osmanlı İmparatorluğu kendisini, sadece Rus emperyal hırslarının hedefi değil, aynı zamanda Fransa, Avusturya ve Britanya planlarının da merkezinde buldu. Bu durum “Şark Meselesi”nin ortaya çıkmasına ve imparatorluğun toprak kaybının sürmesine neden oldu. Ayrıca Napolyon’un söylem ve metotları ile 20. yüzyılda Batı’nın Ortadoğu müdahalelerinde kullandığı söylem ve metotların benzerliği Napolyon mirasının uzun süreli etkisinin altını çizmektedir.
“Arabistanlı Lawrence”tan bir yüzyıl önce, 1810-1812’de Napolyon’un ajanları Irak ve Suriye’deki Arap kabileleri Osmanlı’ya karşı ayaklanmak üzere birleşmeye teşvik ediyordu. Daha sonra Fransız yönetimleri Napolyon’un Fransız sömürge imparatorluğu tahayyülünün farkına vardı. 1830’da aralarında Mısır seferine katılmış muhariplerin de bulunduğu Fransız kuvvetleri, 20 yıl önce Napolyon tarafından yapılmış ihtimal planları çerçevesinde Cezayir’i istila etti ve 1962’ye kadar süren Fransız sömürge yönetiminin temellerini attı.
Kendi imparatorluğu artık mazide kalan İran da Avrupalı güçlerin elinde bir piyona dönüşerek aynı acı kaderi paylaştı. Fransa ve Britanya’nın ihanetine uğrayan İran, 1813’te Gürcistan ve güneydoğu Kafkasya’yı istila eden ve bölgedeki İran etkisini kıran Rusya eliyle aşağılayıcı mağlubiyetlerin altında kıvrandı.
Napolyon Savaşları Osmanlı ve İran devletlerinin etkisizliğini bariz şekilde ortaya çıkardı ve önde gelen Avrupalı güçlerle aralarında giderek artan askeri ve iktisadi dengesizliğe ışık tuttu. Savaşlar Osmanlı, Mısır ve İran liderlerini kendi yönetimlerini ve ordularını Avrupa örneğinde yeniden kurmaya sevk ederken, devlet temelli reformlar döneminin önü açılmış oldu.
Bu noktada Napolyon’un Ortadoğu’daki en kalıcı miraslarından biri yatmaktadır. Osmanlı Sultanı 2. Mahmud, Mısır’ın Mehmet Ali’si ve İran’ın veliahdı Abbas Mirza gibi reform yanlısı yöneticiler, geleneksel düzenin dayandığı kültürel normları ya da sosyal yapıları sorgulamayıp Avrupa tarzı askeri ve idari reformların içeride kendi güçlerini pekiştirmeye yarayacağına ve devletlerini dış tehditlere karşı daha etkin korumalarını sağlayacağına inandılar.
Ancak bu reformlar, Batı uygulamalarının İslam toplumlarına girmesini zorunlu olarak beraberinde getirirken, mevcut güç yapılanmalarına da meydan okudu. Çünkü bu reformlar merkezî hükümeti daha önce hiç olmadığı kadar tebaalarının günlük hayatlarına doğrudan ve yaygın bir şekilde soktu. Tam da bu yüzden ulema, Orta Arabistan’daki Suudiler, Osmanlı Yeniçerileri ve İran’ın geleneksel elitleri de dahil birçok grup, son derece olumsuz tepki gösterdi ve devletlerini daha iyi koruyabilecek modernleşme hamlelerini dahi reddetti.
Bu cepheleşme giderek İslami hayat tarzının özü uğruna bir mücadele olarak görülmeye başlandı. Ve bunun derin etkileri -Napolyon’un mirasının diğer yönleriyle birlikte- günümüz Ortadoğu’sunda yankılanmaya hâlâ devam ediyor.


24 Mart 2020 Salı

J.NYE: DIŞ POLİTİKADA AHLAK NİÇİN ÖNEMLİDİR?




DIŞ POLİTİKADA AHLAK NİÇİN ÖNEMLİDİR?

Joseph S. Nye (Harvard Üniversitesi profesörü; Amerikan Savunma Bakanlığı eski müsteşarı ve ABD Milli İstihbarat Konseyi eski başkanı)
Project Syndicate, 8 Ocak 2020

Tercüme ve editoryal katkı: Zahide Tuba Kor

NOT: Bu özet tercüme Fikir Turu web sitesinde 16.1.2020 tarihinde yayınlanmıştır. 

İngilizcesi “Why Morals Matter in Foreign Policy” başlığıyla yayınlanan yazının tamamını okumak için TIKLAYINIZ. 

NOT: Blogda yer alan 800 içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.
Kaynak göstermeden blogdaki yazı, tercüme ve infografikleri kullanmamanız önemle rica olunur.


Özet: Dış politika ve ahlak ilişkisi neden önemlidir? Amaçlar araçları meşrulaştırır mı? Dış politikada ahlaki muhakeme nasıl yapılır? Joseph Nye tartışıyor.

Siyaset ve ahlak tartışmalarının kökü çok eskilere gider. Ancak büyük ölçüde milli menfaatler üzerine kurulu dış politika söz konusu olduğunda, ahlakla ilişki ya nadiren gündeme gelir ya da milli menfaatler ahlak kılıfı altında sunularak dış politika meşrulaştırılmaya çalışılır.
Siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler dendiğinde dünyada ilk akla gelen akademisyenlerden biri olan -ve Bill Clinton’ın başkanlığı döneminde Ulusal İstihbarat Konseyi Başkanlığı ve Savunma Bakanlığında Uluslararası Güvenlik İşlerinden sorumlu müsteşarlık gibi kritik görevler yapan- Harvard Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Joseph S. Nye bu netameli konuya el atıyor. 1970’lerde “asimetrik ve karmaşık karşılıklı bağımlılık” kavramını ortaya atarak Robert Keohane ile birlikte uluslararası ilişkilerde neoliberalizm kuramının kurucusu olan Nye, 1980’lerin sonunda “yumuşak güç” ve 2000’lerde “akıllı güç” kavramlarıyla literatüre damgasını vurmuştu.
Önümüzdeki aylarda piyasaya çıkacak “Ahlak Önemli Midir? F.D.Roosevelt’ten Trump’a Başkanlar ve Dış Politika” başlıklı kitabında, 1945’ten bugüne Amerikan başkanlarının ahlaki görüşlerinin dış politikalarını nasıl etkilediğini, yani Amerikan dış politikasında ahlakın rolünü ele alıyor. Yazarın 8 Ocak’ta Project Syndicate web sitesi için kaleme aldığı “Dış Politikada Ahlak Niçin Önemlidir?” başlıklı yazısı da bu yeni kitabının bir özeti niteliğinde.
Nye, dış politika-ahlak ilişkisi üzerine yazılmış kitap sayısının çok az olduğunu belirttikten sonra, siyaset biliminin saygın kuramcılarından Michael Walzer’in, 1945 sonrası Amerikan uluslararası ilişkiler eğitiminde ahlaki argümanların disiplinin kurallarına aykırı görüldüğü tespitini paylaşıyor.
Bu kuşkucu yaklaşımın nedenleri Nye’a göre gayet açık: “Tarihçiler Amerikan istisnacılığı ve ahlakçılığı konusunda yazarken, Soğuk Savaş yıllarında Amerikan ‘çevreleme’ doktrininin babası sayılan George F. Kennan gibi realist diplomatlar, Amerikan ahlakçı-kuralcı geleneğinin dezavantajları konusunda hep uyarılarda bulundu.”

Amaçlar araçları meşrulaştırır mı?
Nye bu realistlerin argümanlarını şöyle özetliyor: “Uluslararası ilişkiler anarşik bir alan olup düzen sağlayacak hiçbir dünya hükümeti yoktur. Devletler kendi kendilerini savunmalıdır ve beka tehlikeye girdiğinde amaçlar araçları meşrulaştırır. Anlamlı bir seçeneğin kalmadığı yerde ahlak da olamaz.”
Nye, bu realist mantığın ahlak konusunda ulaştığı sonucu şöyle açıklıyor: “Ahlak ile dış politikayı birleştirmek bir kategori hatasıdır. Bir başkanın dış politikasını değerlendirirken ‘Ahlaki mi değil mi?’ yerine ‘İşe yaradı mı yaramadı mı?’ sorusu sorulmalı.”
Nye’a göre, bu görüşün bir kıymeti olmakla birlikte, meseleyi aşırı basitleştirerek zor soruları savuşturuyor. “Nitekim bir dünya hükümetinin olmaması, hiçbir uluslararası düzenin olmadığı anlamına gelmez. Bazı dış politika meseleleri ulus-devletin bekasıyla ilgili olmakla birlikte çoğu değildir. Mesela ABD, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana birçok savaşa girse de bunların hiçbiri ülke bekası için elzem değildi. Yine insan hakları, iklim değişikliği veya internet özgürlüğü ile alakalı birçok önemli dış politika tercihi de hiçbir şekilde savaş içermez.”
Yazara göre, çoğu dış politika konusu, katı bir hikmet-i hükümet (raison d’état) formülünün uygulanmasını değil, tercih gerektiren değerler arasında kâr-zarar dengesi içinde seçim yapmayı içerir.
Bir Fransız yetkili Nye’a demiş ki “Ben iyiyi Fransa’nın menfaatleri için iyi olan şeklinde tanımlıyorum. Ahlak alakasızdır.” Yazar, bizzat bu sözün kendisinin ahlaki bir yargı içerdiğini savunuyor. Zira ona göre, bütün devletlerin milli menfaatleri doğrultusunda hareket etmeye çalıştığını söylemek bir totoloji veya en iyi ifadeyle abestir. Önemli olan soru, liderlerin farklı şartlar altında milli menfaati nasıl tanımlamayı ve gözetmeyi tercih ettikleridir.

Dış politika hakkında ahlaki yargılarda bulunmak
Nye konunun -bizim pek de dikkatimizi çekmeyen- bir başka boyutuna daha girerek “Beğenelim beğenmeyelim Amerikan halkı, başkanlar ve dış politika hakkında mütemadiyen ahlaki yargılarda bulunuyor” diyor. Buna örnek olarak, Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın 2018’de İstanbul’daki Suudi konsolosluğunda öldürülmesinden sonra -liberalinden muhafazakârına Amerikan basınında- Trump’ın Suudi Veliaht Prens’le iyi ilişkilerini sürdürmek uğruna vahşi bir suçun apaçık kanıtlarını görmezden gelmekle eleştirilmesini veriyor.
Suudi örneğinden hareketle diyor ki “Petrol, silah satışı ve bölgesel istikrar milli menfaatlerdir; ama aynı zamanda başkalarını cezbeden değerler ve ilkeler de. Bunlar birbiriyle nasıl bağdaştırılabilir?”
Amerikalılar sürekli başkanlar ve dış politika hakkında ahlaki yargılarda bulunsalar da Nye bunu oldukça sığ buluyor:
“Maalesef ki ahlak ve günümüz Amerikan dış politikası hakkındaki birçok değerlendirme gelişigüzel veya üzerinde doğru düzgün düşünülmemiş; mevcut tartışmaların çoğu Trump’ın kişiliğine odaklanıyor” diyor.
Yazar, yeni kitabında Trump’ın bazı eylemlerinin İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana Amerikan başkanları için eşi benzeri görülmemiş şeyler olmadığını göstererek bu algıyı düzeltmeye çalışmış. Bu bağlamda sezgileri kuvvetli bir gazetecinin kendisine söylediği şu söze de yer veriyor: “Trump nev-i şahsına münhasır (bir başkan) değil; (sadece) uç biri.”
“Daha da önemlisi, Amerikalılar dış politikayı yargıladığımız kriterler konusunda nadiren nettir” diyor. Başkanların ya ifadelerinin ahlaki netliği için övgü aldığına ya da sadece eylemlerinin sonuçları üzerinden değerlendirildiğine dikkat çekiyor. Ve bu konuda örnekler veriyor:
“Biz Ronald Reagan gibi bir başkanı açıklamalarındaki ahlaki netliği için övüyoruz, sanki hoş şekilde ifade edilmiş iyi niyetler ahlaki yargılarda bulunmak için yeterliymiş gibi… Hâlbuki Woodrow Wilson ve George W. Bush, -imza attıkları Birinci Dünya Savaşı sonrası Versay Antlaşması ve Irak işgali örneklerinde olduğu gibi- yeterli araçlar olmadan iyi niyetleri başarmanın ahlaken kötü sonuçlara yol açabileceğini göstermişti.”
“Veya biz bir başkanı sadece sonuçlara bakarak değerlendiriyoruz. Kimi gözlemciler Richard Nixon’a Vietnam Savaşı’nı sonlandırdığı için itibar gösteriyor; ancak o, mağlubiyet yolunda geçici bir mola olduğu sonradan ortaya çıkan, zevahiri kurtarıcı bir ‘kabul edilebilir aralık’ yaratmak için 21 bin Amerikalıyı kurban etmişti.”

Dış politikada ahlaki muhakeme nasıl yapılır?
Nye dış politikada iyi bir ahlaki muhakemenin nasıl yapılabileceğini de anlatıyor. Buna göre “Ahlaki bir muhakeme üç boyutlu olmalı: Niyetler, alınan kararların sonuçları ve kullanılan araçlar tartılıp dengelenmeli ve bir dış politika buna göre değerlendirilmelidir.”
“Ayrıca ahlaki bir dış politika, başka bir ülkede bir muhalife veya zulüm gören bir gruba yardım etme gibi haber değeri taşıyan belirli eylemlerin yanı sıra, ahlaki menfaatleri teşvik eden kurumsal bir düzeni sürdürme gibi sonuçları da nazarı dikkate almalıdır.”
“Keza -tıpkı Kore Savaşı’nda General Douglas MacArthur’un nükleer silah kullanma önerisine uymak yerine, Başkan Harry S. Truman’ın çıkmaza girmeye ve iç siyasi cezalandırmaya razı olması gibi- ‘eylemsizliğin’ ahlaki sonuçlarını da hesaba katmak önemlidir. Sherlock Holmes’un meşhur sözü gibi, havlamayan köpekten çok şey öğrenilebilir.”
Sonuç olarak Nye diyor ki, “Dış politikayı değerlendirirken her zaman ahlaki muhakeme yoluna gittiğimizi kabul etmeliyiz ve bunu daha iyi yapmayı öğrenmeliyiz.”



13 Mart 2020 Cuma

K.ROGOFF: SALGIN DÜNYA EKONOMİSİNİ NASIL ETKİLEYECEK?





SALGIN DÜNYA EKONOMİSİNİ NASIL ETKİLEYECEK?

Kenneth Rogoff (Harvard Üniversitesi’nde Ekonomi ve Kamu Politikası Profesörü; 2001-2003 yılları arasında IMF baş ekonomisti)
Project Syndicate, 2.3.2020

Tercüme ve editoryal katkı: Zahide Tuba Kor

NOT: Bu özet tercüme Fikir Turu web sitesinde 12.3.2020 tarihinde yayınlanmıştır. 

İngilizcesi “That 1970s Feeling” başlığıyla yayınlanan yazının tamamını okumak için TIKLAYINIZ. 

NOT: Blogda yer alan 800 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.
Kaynak göstermeden blogdaki yazı, tercüme ve infografikleri kullanmamanız önemle rica olunur.


Özet: Küresel durgunluk ihtimali neden çok arttı? Beklenen durgunluğun 2001 ve 2008’dekilerden farkı ne? Salgın ekonomileri nasıl etkileyebilir? Ekonomide rahatlama için hangi ülkeye ne görev düşüyor?

Birkaç yıldır dünyadaki önemli bazı iktisatçılar, 2019 sonu veya en geç 2020’de iktisadi durgunluk ve kriz beklentilerini dillendiriyorlardı. Ticaret savaşlarının kızıştığı bir ortamda Çin’den dünyaya yayılan virüs salgını da bu beklentileri artırdı.

Harvard Üniversitesi’nde Ekonomi ve Kamu Politikası Profesörü Kenneth Rogoff da bunlardan biri. 2001-2003 yılları arasında IMF baş ekonomisti olan ve 2011 Deutsche Bank Finansal Ekonomi Ödülü sahibi akademisyenin Türkçeye çevrilmiş Bu Defa Farklı: Finansal Çılgınlığın 800 Yıllık Tarihi başlıklı bir kitabı da bulunuyor.
Prof. Rogoff, 2 Mart’ta Project Syndicate web sitesi için kaleme aldığı “1970’lerin Hissiyatı” başlıklı yazısında, yeni bir küresel durgunluğun eli kulağında olduğunu ve bunun, hem arz hem de talep tarafında yaşanacak şoklar nedeniyle 2001 ve 2008’deki durgunluklardan çok daha farklı olabileceğini vurguluyor.
Yazar, eli kulağındaki durgunluğun Çin’den kaynaklanacağı kanaatinde. “Çin, yüksek kaldıraçlı [yani borçlanarak özsermaye kârlılığını artıran] bir ekonomi; 1980’lerin hızla büyüyen Japonya’sında yaşandığı gibi uzun süreli bir durgunluğu kaldıramaz. İnsanlar, işletmeler ve belediyeler büyük borçlarını geri ödemek için fonlara ihtiyaç duyuyor. Keskin şekilde terse dönen nüfus, teknolojik ilerlemeyi yakalama ölçeğinin daralması ve ardı ardına gelen teşvik programlarıyla büyük konut bolluğu önümüzdeki on yıl içinde Çin için ciddi şekilde yavaşlayan bir büyümenin habercisi.”

Neden hem arz hem talep şoku kapıda?
Yazara göre, 21. yüzyılda yaşanan iki küresel durgunluğun aksine, yeni coronavirüs salgını hem arz hem de talep şokuna işaret ediyor. Bu çift taraflı şoku şöyle açıklıyor: “Salgının bulaşma korkusunun, havayolları ve küresel turizm talebini vuracağına ve ihtiyati tasarrufların artacağına şüphe yok. Ancak on milyonlarca insan (evde tecrit nedeniyle veya korkudan) işe gidemediğinde küresel tedarik zincirleri bozulur, sınırlar kapatılır ve dünya ticareti küçülür, böylelikle arz tarafı da en az diğer kadar zarar görür.”
Rogoff, politika üretenlerin ve ekonomi yorumcularının birçoğunun, arz bileşeninin müstakbel küresel durgunluğu daha önceki ikisinden nasıl farklı kılabileceğini kavrayamadıkları kanaatinde. Yazara göre “Büyük ölçüde talep eksikliğinden kaynaklı durgunlukların aksine, arz tarafının tetiklediği meydan okumaların tehlikesi, üretimde keskin düşüşlere ve yaygın darboğazlara neden olabilmesi. Bu durumda, -bazı ülkelerin 1970’lerin gaz kuyruklarından bu yana görmediği- yaygın [mal] kıtlıklar[ı], enflasyonu sonunda aşağıya değil yukarıya çekebilir.”
Yazar, şu an için enflasyonu kontrol altına alma koşullarının olağanüstü elverişli olduğunu kabul ediyor; ancak -düşük enflasyonun ardındaki ana faktörün 40 yıllık küreselleşme olduğunu hesaba katarak- içe kapanmayı tetikleyen ticaret ihtilafları ve corona salgınıyla birlikte fiyatlarda yukarı doğru baskı yaşanacağını öngörüyor. “Bu senaryoda yükselen enflasyon, faiz oranlarını artırabilir ve hem para hem de maliye politikasında karar alıcılara meydan okuyabilir” diyor.

Salgın hangi ülke ekonomisini nasıl yakaladı?
Yazar, COVID-19 krizinin, büyümenin zaten hassas ve birçok ülkenin aşırı borçlu olduğu bir dönemde dünya ekonomisini vurduğuna dikkat çekiyor. “2019’da küresel büyüme sadece % 2,9’du, yani tarihsel olarak küresel durgunluğa yol açan %2,5 seviyesine yakındı. Virüs vurmadan evvel İtalya’nın ekonomisi toparlanmaya henüz zar zor başlamıştı. Japonya’nın ekonomisi, kötü bir zamanlamayla katma değer vergisi zammının ardından zaten durgunluğa girmeye başlamış; Almanya’nınki ise siyasi karışıklığın ortasında yalpalamaktaydı. Amerikan ekonomisi en iyi durumda; ancak Kasım ayında yapılacak başkanlık ve kongre seçimlerinden önce bir durgunluğun başlama ihtimali daha evvel %15 iken artık bu oran çok daha yüksek görünüyor.”
Rogoff, yeni salgının, virüsle mücadele için gerekli kaynaklara ve teknolojiye sahip ülkelerde bile çok fazla iktisadi zarara neden olacağı düşüncesinde. Bunu Çin ve diğer bazı ülkeler üzerinden açıklıyor: “Mevcut salgının merkez üssü olan Çin’in Wuhan şehrinde yaşananlar uç olmakla birlikte açıklayıcı. Çin hükümeti, 58 milyon insanıyla Hubei eyaletini sıkıyönetim ilan ederek evlerine hapsetti; sıradan vatandaşlar çok özel durumlar hariç dışarı çıkamıyor. Hükümet anlaşıldığı kadarıyla yaklaşık altı haftadır Hubei’deki vatandaşlarına yiyecek-içecek sağlayabiliyor ki bunu fakir bir ülkenin yapabilmesi hayal bile edilemez.
Çin’in başka yerlerinde, özellikle Şanghay ve Pekin gibi büyük şehirlerde çok sayıda insan, hastalığa maruz kalma ihtimalini azaltmak için çoğu zaman evlerinde kalıyor. Güney Kore ve İtalya gibi ülkelerin hükümetleri Çin kadar aşırı önlemler alamayabilir; ancak birçok insanın evden çıkmaması, iktisadi faaliyetler üzerinde ciddi olumsuz etkiye işaret ediyor.”

Politikacılar hangi çözüme yönelmeli?
Prof. Rogoff, “Küresel durgunluk ihtimali çarpıcı bir şekilde artmış durumda; hem de yatırımcıların ve uluslararası kurumların kabul ettiği geleneksel tahminlerden çok çok daha fazla” diyor ve şunları öneriyor:
“Politika üretenler, faiz indirimlerinin ve mali teşviklerin yanı sıra, küresel tedarik zincirlerinde yaşanan büyük şoka da çözüm bulmalılar. En acil rahatlama, ABD’nin ticaret savaşında gümrük tarifelerini keskin şekilde düşürmesi, böylelikle piyasaları yatıştırması, Çin ile birlikte devlet adamlığını sergilemesi ve parayı Amerikalı tüketicilerin cebine koyması olabilir. Küresel bir durgunluk, tam da izolasyon değil iş birliği zamanıdır.”



29 Kasım 2019 Cuma

J.STIGLITZ: NEOLİBERALİZMİN SONU VE TARİHİN YENİDEN DOĞUŞU




NEOLİBERALİZMİN SONU VE TARİHİN YENİDEN DOĞUŞU


Joseph E. Stiglitz (Columbia Üniversitesi öğretim üyesi Nobel ödüllü iktisatçı; Amerikan Başkanı Bill Clinton’ın Ekonomi Danışmanları Konseyi başkanı ve Dünya Bankası eski başkan yardımcısı ve baş ekonomisti)
Project Syndicate, 4.11.2019

Tercüme ve editoryal katkı: Zahide Tuba Kor

NOT: Bu özet tercüme Fikir Turu web sitesinde 26.11.2019 tarihinde yayınlanmıştır. 

İngilizcesi “The End of Neoliberalism and the Rebirth of History” başlığıyla yayınlanan yazının tamamını okumak için TIKLAYINIZ. 

NOT: Blogda yer alan 800 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.
Kaynak göstermeden blogdaki yazı, tercüme ve infografikleri kullanmamanız önemle rica olunur.


Özet: Nobel ödüllü iktisatçı Joseph E. Stiglitz, Project Syndicate için yazdığı makalede, neoliberalizmin demokrasinin altını nasıl oyduğunu, piyasa ekonomisinin dünyanın kaderi olduğunu savunan ‘tarihin sonu’ tezinin alternatifine ihtiyaç duyulduğunu anlattı.

2008’de ABD’de ipotekli konut alanında patlak veren ve giderek dünyaya yayılan finansal kriz hâlâ atlatılabilmiş değil. Dahası, öngörüleri güvenilir olan iktisatçılar yeni ve çok daha derin bir küresel krizin kapıda olduğu uyarısında bulunuyorlar.
2008 krizi aslında -1980’lerle birlikte kendisini adeta yegâne iktisadi model gibi dayatan- neoliberalizmin bir kriziydi. Ancak çoktandır fikri açmazların olduğu ve “neo”ların şekillendirdiği dünyamızda yaşanan krizden kurtuluş için anlamlı reçeteler ve modeller üretilemediğinden pansuman tedbirlerle yetinildi. Hal böyleyken, ikinci krizin arifesinde ufukta hâlâ yeni bir iktisadi açılım yok, adeta “neo’nun neo’su”na mahkûm durumdayız. Bu da bize iktisadi, siyasi ve toplumsal alanda sistemik krizlerin daha da derinleşeceğini gösteriyor.
Öte yandan neoliberalizmin krizini yıllardır dillendiren önemli iktisatçılar da var. Bunlardan biri, 2001’de Nobel İktisat Ödülü’ne layık görülen ve eşitsizlik üzerine çalışmalarıyla da tanınan Columbia Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Joseph E. Stiglitz.
Stiglitz, Amerikan Başkanı Bill Clinton’ın Ekonomi Danışmanları Konseyi Başkanlığı (1995-1997) ve Dünya Bankası başkan yardımcılığı ve baş ekonomistliği (1997-2000) görevlerinde bulunmuş biri. Ancak küreselleşmeye ve IMF’nin borçlu ülkelere dayattığı politikalara yönelik eleştirel bakışıyla tanınıyor.
Bugüne kadar telif ve edisyon sayısız kitap kaleme alan Stiglitz’in sekiz eseri Türkçeye kazandırıldı. Bunlardan biri olan “Eşitsizliğin Bedeli: Bugünün Bölünmüş Toplumu Geleceğimizi Nasıl Tehlikeye Atıyor?” (İletişim Yayınları) kitabında gelir eşitsizliği ve 2008 Krizi’ni ele alıyor. Stiglitz, kitabında %1’lik kesimin devleti, yargıyı ve demokratik süreci ele geçirerek nasıl %99’un üzerinde egemenlik kurduğunu kapsamlı şekilde anlatıyor.
Project Syndicate web sitesinde 4 Kasım 2019’da yayınlanan “Neoliberalizmin Sonu ve Tarihin Yeniden Doğuşu” başlıklı makalesinde Joseph E. Stiglitz, neoliberalizm eleştirisini tekrarlarken yol açtığı tahribatı da gözler önüne seriyor.

Dünyanın kaderi neoliberalizm miydi?
Stiglitz, Soğuk Savaş’ın sonunda siyaset bilimci Francis Fukuyama’nın adeta zafer çığlıkları atan ve geniş kabul gören “Tarihin Sonu” makalesini hatırlatarak yazısına başlıyor. Bu makalede Fukuyama, komünizmin çöküşüyle birlikte bütün dünyayı liberal demokrasi ve piyasa ekonomisinden ayıran son engelin de ortadan kalktığını vurgulamıştı. Fukuyama’ya göre, piyasa ekonomisi üzerinde yükselen liberal demokrasi zaten dünyanın kaderiydi.
Beklentilerin aksine, dünya nüfusunun yarıdan fazlasının otokrat yöneticiler ve demagogların hâkimiyetinde olduğunu hatırlatan Stiglitz, liberal küresel düzenden kaçış aradığımız bugünlerde Fukuyama’nın fikirlerinin naif kaldığını hatırlatıyor.
 “Serbest piyasalar, ortak refahın en emin yoludur” inancı üzerine yükselen neoliberalizmin bu anlayışının bugünlerde “yaşam destek ünitesine bağlı” olduğunu vurgulayan yazara göre, neoliberalizm ve demokrasiye güvenin eşzamanlı azalması bir tesadüf değil. Zira neoliberalizm tam 40 yıldır demokrasinin altını oyuyor.
“Neoliberalizmin belirlediği küreselleşme şekli, gerek bireyleri gerekse toplumları kendi kaderlerini önemli ölçüde kontrol edemez hale getirdi,” diyen Stiglitz meselenin bu boyutunu şu satırlarıyla açıklıyor:
“Sermaye piyasası liberalleşmesi özellikle tiksindirici; zira gelişmekte olan bir ülkede başa güreşen herhangi bir başkan adayı Wall Street’in desteğini kaybederse, bankalar o ülkeden paraları çekiyor ve böylece, o ülkenin seçmenleri zorlu bir tercihle karşı karşıya kalıyor: Wall Street’e boyun eğmek ya da şiddetli bir mali krizle yüzleşmek.”
Yazara göre, kendi kaderini belirleyemeyenler yalnızca gelişmekte olan ülkeler değil. Zengin ülkeler de bundan kaçamıyor:
“Zengin ülkelerin vatandaşlarına da söylenen şu: Öyle istediğiniz politikayı uygulamaya çalışamazsınız; hele ki konu sosyal koruma, uygun ücret, kademeli vergilendirmeyse. Çünkü bu gibi konular söz konusu olduğunda ülke rekabetçiliğini kaybeder, istihdam ortadan kalkar ve ceremesini siz çekersiniz.”
“Hem zengin hem de fakir ülkelerin iktisadi ve siyasi seçkinleri, neoliberal politikaların daha hızlı iktisadi büyümeye yol açacağına ve bunun en fakirler de dâhil herkesin daha iyi duruma gelmesini sağlayacağına söz vermişti. Fakat bunun için işçiler daha düşük ücretleri, tüm vatandaşlar da önemli sosyal devlet programlarındaki kesintileri kabullenmeliydi.
Seçkinler sözlerinin bilimsel iktisadi modellere ve ‘kanıta dayalı araştırmalar’a dayandığı iddiasındaydı. Oysa kırk yıl sonra rakamlar ortada: Büyüme yavaşlıyor ve büyümenin meyveleri ezici çoğunlukla en yukarıdaki çok dar bir çevreye gidiyor.”
Yazar bu noktada önemli bir soru soruyor: Rekabetçiliği sürdürme uğruna ücretleri kısıtlamak ve sosyal devlet programlarını azaltmak nasıl daha yüksek hayat standartları anlamına gelebilir ki?
Stiglitz, sıradan vatandaşların kandırıldıklarını hissettikleri ve bunda haklı olduklarını vurgulayarak şöyle devam ediyor:
“Şu an bu büyük aldatılmanın siyasi sonuçlarını yaşıyoruz: Seçkinlere, neoliberalizmin dayandığı iktisat ‘bilim’ine ve bütün bunları mümkün kılan paranın yozlaştırdığı siyasi sisteme güvensizlik.”
“Aslında, isminin aksine, neoliberalizm çağı liberal olmaktan çok uzaktı. Bu çağ, farklı görüşlere karşı tamamen hoşgörüsüz yaklaşan entelektüel tutuculuğu dayattı. Aykırı görüşlere sahip iktisatçılar, uzak durulması gereken kâfirler gibi muamele gördüler veya en iyi ihtimalle, makas değiştirerek birkaç istisnai kurumda kendilerine iş bulabildiler.
Bu hoşgörüsüzlük, hiçbir yerde makroekonomi alanındaki kadar büyük olmadı. Bu alandaki hâkim görüşler, 2008’de yaşadığımız türden bir krizi imkansız görüyordu ama imkânsız olan gerçekleştiğinde kriz adeta 500 yılda bir yaşanan tufan muamelesi gördü.”
Yazar, krize rağmen bu teorilerin savunucularının iktisadi inançlarında bir değişime gitmediğine dikkat çekerek “Bir kere yerleşti mi kötü fikirlerin dahi yavaş öldüğü gerçeğini doğrular şekilde, bu teori hâlâ ayakta,” diyor ve yazısını şu çarpıcı tespitlerle bitiriyor:
“Eğer ki 2008 finansal krizi serbest piyasaların işlemediğinin farkına varmamızı sağlamadıysa iklim krizi bunu başaracaktır: Neoliberalizm, kelimenin tam anlamıyla, medeniyetimizin sonunu getirecek. Ancak aşikâr ki bilime ve hoşgörüye sırtımızı döndürten demagoglar işleri sadece daha da kötüleştirecek.
Gezegenimizi ve medeniyetimizi kurtarmanın tek yolu, tarihin yeniden doğuşudur. Aydınlanma’yı yeniden canlandırmalıyız ve özgürlük, bilgiye saygı ve demokrasi değerlerine yeniden itibar etmeliyiz.”