25 Eylül 2016 Pazar

A.D.MILLER: İŞİD’İN SALDIRILARI YENİ NORMALİN BİR GÖSTERGESİ



İŞİD’İN BAĞDAT, İSTANBUL VE SUUDİ ARABİSTAN SALDIRILARI TERÖRİZMİN VE YENİ NORMALİN BİR GÖSTERGESİ

Aaron David Miller (Woodrow Wilson Bilim İnsanları Merkezi başkan yardımcısı)
The Wall Street Journal, 6.7.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor

(…)
(…) İslam Devleti ve biatlıları ile onların temsil ettiği radikal ideoloji, bir nesil problemi olup en azından şu an için kapsamlı bir çözümü bulunmuyor.
(…)
Saldırıları önlemek ve ilham kaynağını kökünden kazımak için kendi kendimize her ne söylersek söyleyelim ve her ne yapmak istersek isteyelim terör saldırıları artık yeni normalin bir parçası. Artık teröre karşı bir “savaş kazanma” ihtimalimiz yok. 11 Eylül saldırılarından neredeyse 15 sene sonra el-Kaide çok daha zayıf ama hala aktif; onun Arap Yarımadası el-Kaidesi gibi kolları tehlikeli ve ABD’yi ve Amerikan menfaatlerini vurmaya motive olmuş halde.
İslam Devleti’nin Suriye ve Irak’taki sözde Hilafetini zayıflatıp yok etmek üzere Amerikan öncülüğünde başlatılan saldırı kampanyası ivme kazanıyor. IŞİD toprak, savaşçı ve büyük ölçüde petrol tesislerine erişim imkanını kaybediyor. (…) Ancak Irak ve Suriye’de zemin kaybederken dışarıdaki operasyonlarını genişletti ve Batı da dahil birçok ülkede büyük saldırıları yönetme ve ilham kaynağı olma kapasitesini ve motivasyonunu halen koruyor.
IŞİD zayıflıyor, ama Suriye ve Irak’ta veya daha geniş Ortadoğu’da tükenmiş değil. Çok büyük bir ihtimalle Hilafet dağılırken örgüt araziye uyarak kontrolsüz ve işlevsiz Arap devletlerinde diğer Sünni, Şii ve Kürt yarı özerk milisler ve terör örgütleriyle birlikte faaliyetlerini sürdürecek. IŞİD’in Afganistan, Türkiye, Mısır ve Libya’da bir mevcudiyeti sözkonusu. Kötü yönetim ya da anarşiyle malul olan ve mezhepçi nefretin serpildiği çökmüş Ortadoğu’nun mümbit topraklarında IŞİD’in ve ona benzer örgütlerin habis ama kendini muzaffer addeden cihatçı ideolojisinin kök salması ve önümüzdeki yıllar boyunca hayatta kalması muhtemeldir.

 


H.HASSAN: İSLAM DEVLETİ DURDURULAMAZ MIDIR?



İSLAM DEVLETİ DURDURULAMAZ MIDIR?

Hassan Hassan (Tahrir Ortadoğu Siyaseti Enstitüsünde araştırmacı ve “IŞİD: Terör Ordusunun İçinde” kitabının yazarı)
The New York Times, 9.7.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor

Vakti zamanında Suriye’nin doğusundaki Deyrezzor’da idari bir görev üstlenen Fayad Tayih, temmuz ayı başında İslam Devleti’ni terk etmeden evvel çarpıcı bir eğilimi keşfetti: Kendini hilafet ilan eden yapı içinde gittikçe daha fazla sayıda gönüllü, intihar bombacısı olmak için ismini yazdırıyor. (…)
İslam Devleti’nin yayınladığı istatistikler de bu bilgiyi teyit ediyor. Örgütün resmi haber ajansı olan Amaq’ın aylık güncel bilgilerine göre, geçen kasım ayında örgüt Irak ve Suriye’de aylık 50-60 intihar saldırısı düzenlerken bu rakam bugünlerde aylık 80-100’e ulaştı; yani günde ortalama 2-3 saldırı… Bu eğilim mart ayında zirveye çıkmış, Suriye ve Irak’ta toplam 112 kişi canlı bomba olarak kendisini patlatmıştı.
İslam Devleti, taktiklerini değiştiriyor ve bunu sadece Suriye ve Irak’taki savaş alanında yapmıyor. Musul’u ele geçirip Hilafet ilan ettiği Haziran 2014’ten önce kullandığı direniş taktiklerine geri dönüyor. Bu operasyonel değişim son haftalarda [Ramazan ayında] gözler önüne serildi: Türkiye, Irak, Bangladeş ve Suudi Arabistan’da İslam Devleti’ne hamledilen intihar saldırısı dalgasında yüzlerce sivil hayatını kaybetti. Geçen hafta Bağdat’ta bir alışveriş merkezi önünde bomba yüklü aracın patlatılması sonucu 280 sivil öldü.
Kimileri bunu örgütün zayıflamasına ve çaresizliğine bağlıyor. Ama aslında bu, onun gücünün ve uzun vadede hayatta kalma becerisinin bir göstergesi. Yıllardır İslam Devleti, ileride birtakım aksaklıklarla karşılaşacağının ve yeni yollar bulması gerektiğinin farkındaydı. İslam Devleti’nin ideolojisi ve stratejisini anlatan temel bir metin olan 2004 tarihli “Vahşetin İdaresi (The Management of Savagery)” adlı kitapta yazar [Z.T.K. Ebu Bekir en-Naci], 12. yüzyılda Müslümanların Haçlıları “küçük gruplar”la ve “ayrı, birbirine benzeşmeyen örgütler”le mağlup ettiklerine işaret ediyor. İslam Devleti bu mesajı hiçbir zaman unutmadı.
İslam Devleti’nin liderleri Hilafeti ilan ettiğinde küresel cihatçılıkta yeni bir sayfa açtılar. İslamcı bir ütopyada yaşama vaadinin yaklaşık 90 ülkeden yeni yeni mensupları cezbettiği söyleniyor. Yaptığım röportajlarda İslam Devleti mensupları bana, askeri başarılarından, püriten yönetiminden ve net ideolojisinden dolayı örgüte katıldıklarını söylemişlerdi.
Temmuz 2014’te Amerikan öncülüğünde bir hava savaşı başlatılmasından bu yana İslam Devleti Irak’ta topraklarının %50’sini, Suriye’de %20’sini kaybetti. 2014 yazında İngiltere büyüklüğünde bir alanı kontrol ederken bugün Yunanistan büyüklüğünde bir alanı elinde tutuyor ve giderek küçülüyor. Hilafet ilanının akabinde İslam Devleti’ne katılanların birçoğu, aralık ayında Ebu Bekir Bağdadi’nin de dikkat çektiği üzere, daha sonra örgütü terk etti: “Sıkıntılar arttıkça örgütteki münafıklar ve zevk düşkünleri daha da fazla açığa çıktı.” 
İslam Devleti çoktandır değişen şartlara ayak uydurmaya hazırlanıyor. Kasım 2014’te Türkiye-Suriye sınırındaki Şanlıurfa’da Ebu Adnan kod adlı bir örgüt mensubuyla karşılaştığımda bana, İslam Devleti’nin istihbarat biriminde çalıştığını ve Türkiye’de uyuyan hücreler ve casuslar ağı kurmakla görevlendirildiğini anlatmıştı.
Bana dedi ki “Düşmanlarımız zeki ve kararlı. Bizim yapabileceğimiz şey ise devletin bağışıklık sistemini güçlendirmek ve böylece onlar ne kadar zayıflatmaya çalışırlarsa çalışsınlar bünyeyi kendi kendini toparlayabilir hale getirmektir. Yani bizi bir bölgede yok etseler dahi bir şekilde hala orada bulunduğumuzdan emin olabilirsiniz. Alenen orada görünür olmak zorunda değiliz.” Bu sözleri sarf eden Ebu Adnan gibi adamlar Türkiye ve başka bölgelerde intihar saldırılarının planlanmasından sorumluydular.
İslam Devleti, 2003 Amerikan işgali ertesinde Irak’ta oluşan el-Kaide’den doğdu. O dönemde temel amacı mezhep savaşı çıkarmak ve yabancı işgalcilerle mücadeleydi. Ama örgütün Suriye İç Savaşı’nın kaosunda kendisine yeni bir alan bulmasından sonra operasyon kabiliyeti arttı. Hilafet ilanı sayesinde el-Kaide’yi gölgede bıraktı. Bundan sonra İslam Devleti’nin hırsları giderek büyüdü ve sadece yabancı hücreler kurarak ve Suriye toprakları içinden saldırıları örgütleyerek değil, aynı zamanda kendi adına saldırılar düzenlemesi için sempatizanlarını teşvik ederek de küresel cihadın liderliğine oynamaya başladı.
Irak ve Suriye’nin Sünni bölgeleri hala İslam Devleti’nin kalpgâhı konumunda. İstanbul Havalimanı’ndaki bombalı saldırının şüphelileri Çeçenler veya Dakka’dakileri rehin alanlar örgütün Bangladeşli sempatizanları olabilir; ama İslam Devleti’nin yönetim kadrosundakilerin ekseriyeti hala Iraklılar ve Suriyeliler. Hilafetin idaresi altında yaşayan genç nesil Suriyelilerin ve Iraklıların beyinleri çoktan yıkandı bile. Bu ülkelerde örgütün yükselmesine yol açan siyasal, toplumsal ve mezhepsel meseleler hala çözülmüş değil. Hatta bazı meseleler daha da kötüleşti. 
Bağdat yönetimi Sünni bölgelerde verilen savaşlarda Şii milisleri kullanmayı sürdürerek aslında Iraklıların bazılarını İslam Devleti’nin açılmış kollarına itiyor veyahut en azından örgütü kendilerinin tek savunucusu olarak görmeye teşvik ediyor. Bu arada Suriye İç Savaşı şiddetlenerek devam ediyor ve içinde yeni yeni çatışmalar filizlenirken yeni savaşçıları bünyesine katıyor. Amerikalı yetkililer bile özel görüşmelerimde bana dediler ki, “Suriye ve Irak’ta örgütün çekiciliğine bir set çekmek için gerekli siyasi değişimler askeri ilerlemelerin çok gerisinde kalıyor.” Kendini patlatmak için gönüllü olanların sayısının artması örgütün ölüm döşeğinde olduğunun bir işareti değil.
Tehdit uzaklaşmıyor. Örgütün nihai hedefi olan Müslüman dünyayı kontrolü altına almak değişmedi. İslam Devleti’nin temelini atan apokaliptik idealistler bunu başarmalarının takdir-i İlahi olduğuna inanıyorlar. Ve bu hedeflerine ulaşmak için gerektiğinde taktiklerini değiştirmekten hiçbir zaman çekinmeyecekler; bu taktikler ister intihar bombacılarının sayısını artırmak, isterse Suriye’deki cephe hatlarını [başka yerlere] taşımak olsun.

Mayıs ayında İslam Devleti sözcüsü Ebu Muhammed el-Adnani şu beyanatı verdi: “Ey Amerika mağlubiyet şehirlerin veya toprağın kaybıdır mı zannediyorsun? Irak’taki şehirleri kaybedip çöle geri dönsek mağlup edilmiş olacağımızı mı sanıyorsun? Hayır, gerçek mağlubiyet ancak savaşma irademiz ve arzumuz kırıldığında gelecektir.”

D.HEARST: MISIR’IN SİSİ’Sİ YÜRÜYEN BİR MEVTA

MISIR’IN SİSİ’Sİ YÜRÜYEN BİR MEVTA

David Hearst (The Middle East Eye internet sitesi baş editörü; eski İngiliz Guardian gazetesi dış politika başyazarı)
The Middle East Eye, 21.9.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor

Özet: Mısır sözkonusu olduğunda asıl soru, “Acaba Sisi, çevresini kuşatan o tehlikeli şüphe atmosferi içinde mücadeleye devam edebilir mi?” değil, “Acaba Sisi’nin yerine kim geçecek?” sorusudur.

“Birinci sınıf bir millet mi olmak istiyorsunuz? Peki, sizi kendi ayaklarınız üzerinde yürür hale getirmeme katlanabilecek misiniz? Her sabah saat 5’te sizi uyandırayım mı? Yiyecekte tasarrufa, klimada kesintiye tahammül edebilecek misiniz? İnsanlar benim yumuşak olduğumu sanıyorlar, ama Sisi işkencedir, ızdıraptır.”
Basına sızdırılan bu tapedeki sözler, cumhurbaşkanı seçilmesinden kısa bir süre sonra bir gazeteciyle sohbet eden Mareşal Abdülfettah es-Sisi’ye ait. Sarf ettiği bu sözlerin ne denli geleceği görür cinsten olduğunu muhtemelen o dönemde kendisi bile fazla farkında değildir. Sisi’nin iktidarı gerçekten de Mısır için bir işkence ve ızdırap oldu.
Bir vaatten öbürüne yalpalayıp durdu; her bir vaadi, safdil ve korku dolu halkın tepesinde sallanan şaşalı fakat kullanışsız birer incik boncuktu.
Vaatlerin ilki, Sisi’nin askeri darbesini finanse eden Körfez ülkelerinin Mısır’a akıtmaya devam edeceği hesapsız milyarlardı. [Sızan tapelerde] Yardımcılarına Körfez’in parasının “pirinç kadar” bol olduğunu atıp tutuyordu; ki bu kanaati, petrol fiyatlarının düşmesi ve Yemen savaşının patlak vermesinin ardından anlamını yitirdi. 50 milyar dolara kadar varan peşin parayı, borcu ve petrol teminatını çarçur etti.
İkincisi, Şarm eş-Şeyh’te yapılan uluslararası donörler konferansıydı. Bolca vaat, ama sonuçta değişen hiçbir şey yok. [Z.T.K. “Bütün dünya bu toplantıdayken Türkiye niye yok?” diye o dönemde veryansın edenler, bu satırları dikkatlice bir kez daha okumalılar!]
Üçüncüsü, 45 milyar dolarlık yeni bir başkent inşası veya yeni bir Süveyş Kanalı açmak gibi mega altyapı projeleriydi. Bir sene evvel devlet yetkilileri 8 milyar dolara mâl olan Süveyş Kanalı’nı genişletme projesinin sadece sekiz yıl içinde kanaldan elde edilen gelirleri üç katına çıkaracağı vaadinde bulunmuştu. Bir hesaba göre şimdiye kadar kanadan geçen gemi sayısı sadece %0,0033 oranında artmış. [Z.T.K. Sisi kendini bir kahramana dönüştürmek için başa geçtiğinde sürekli Cemal Abdünnasır’ı taklit etmişti. Bu proje de onlardan biri. Dünyada ekonomik kriz varken, uluslararası ticaret sürekli daralırken alınan borçlarla Süveyş Kanalı gereksiz yere genişletildi!]
Dördüncüsü, Suudi mali desteğinin devam etmesi ümidiyle [Akabe Körfezi’ndeki] iki adayı Suudi Arabistan’a vermekti. Ancak bu plan büyük bir taarruza maruz kalarak hem meclise hem de mahkemelere takıldı ve sonuçta Suudileri öfkelendirdi.

Kahire’deki çalkantılar
Şimdilerde bize, IMF’den gelecek 12 milyar dolarlık borçla Mısır’ın kurtuluşa ereceği söyleniyor. Mısır’ın döviz piyasası için bu bir borçtan ziyade yaşam desteği. Bloomberg’in haberine göre, temmuz ayında dış rezervler, son 16 ayın en düşük seviyesine indi ve eldeki, ancak üç aylık ithalata yetebilir durumda. IMF karşılıksız borç vermez. Borç karşılığında Mısır parasının değerinin düşürülmesi, sübvansiyonların aşamalı olarak kaldırılması, KDV’nin yürürlüğe girmesi gibi çokça konuşulan ama hiç hayata geçirilmemiş reformların istenmesi muhtemel. Başa geçtiğinden beri Sisi’nin zam yaptığı tek maaş ordu, polis ve yargı mensuplarının maaşlarıydı. Zaten bütçenin %80’i kamu ücretleri, maaşlar ve sübvansiyonlar için yapılan harcamalara ve borç ödenmelerine gidiyor. Bu da bütçe kesintisi için geriye fazla bir alan bırakmıyor. Tek seçenek zaten fakir olanların daha da kemer sıkması.
Mısır’ın dolar krizinin, yani ithalat için gerekli döviz eksikliğinin, bebekleri doyurmak için hazır süt bulunamaması veya –bahanesi farklı olsa da- Rus buğdayı ithalatının bir anda durması gibi çok ciddi sonuçları oldu. Gerek Bloomberg gerekse the Economist, Mısır’ın iktisadi ve sosyal çöküşünün suçunu doğrudan cumhurbaşkanını omuzlarına atarak Sisi’yi ömür biçti.
The Economist’e göre, “Sayın Sisi’den kurtulmak amacıyla yeni bir isyan veya yeni bir askeri darbe söylentisi şu an için azalmış durumda. 2011’de halk isyanına sürpriz bir şekilde yakalanan gizli polis, şu anda muhalefeti ortaya çıkarıp sonlandırmakta çok daha gayretkeş. Ancak Mısır içindeki demografik, ekonomik ve sosyal baskılar hiç durmadan artıyor. Sayın Sisi kalıcı bir istikrar tesis edemez. Mısır’ın siyasi sistemi tekrar ele alınmalı. Bunun için iyi bir başlangıç noktası, Sayın Sisi’nin 2018’de seçimlerin yapılmasına karşı çıkmayacağını açıklaması olacaktır.”
Bu son cümle Kahire’de çalkantılara yol açtı. (…)
Bu tür değerlendirmeler Sisi için uyarı işaretleri. Kurban Bayramı’na doğru market raflarının eşek etiyle dolduğuna dair haberler vardı.

Hangi dış el?
Sisi yabancı bir el suçlamasıyla yönetime sadık görünen vefasızlara karşılık verdi. El-Ahram gazetesinin haberine göre, yabancı bir güç, kamuoyunu istikrarsızlaştırmak ve mevcut hükümet hakkında şüpheleri artırmak için Mısır’a karşı bir komplo kurmakta. (…)
Ağustos ayında el-Ahram gazetesi BBC ve CNN’i Mısır’a ve turizm sektörüne karşı komplo kurmakla suçladı. Şimdilerde yabancı eller Bloomberg ve The Economist içinde çalışıyor. Ama bunlar kim? The Economist üzerinden Mısır hakkında dezenformasyon yapan dış güç hangisi?
Acaba the Economist’in yeni Sultan olmakla suçladığı Recep Tayyip Erdoğan mı? 2011-2015 yılları arasında Kahire’ye 6,5 milyar dolar askeri yardım yapan ABD mi? Mısır’daki en büyük dış yatırımcı olan İngiltere mi? Daha yeni Mistral sınıfı helikopter gemisi yollayan Fransa mı? Yoksa Sisi’nin ısrarla gözüne girmeye çalıştığı Vladimir Putin mi?
Gerçek şu: Sisi, Körfez’den ve Batı’dan gelen büyük mali ve askeri desteğe rağmen başarısızlığa uğradı. Bir lider olarak ona duyulan güven içeriden patlıyor. Sisi’nin elinde geriye kalan tek silahı paranoya ve milliyetçi korkular. O halde soru şu: Acaba Sisi kendisini kuşatmakta olan şüphe atmosferi içinde mücadeleye devam edebilir mi? İnsanların çoğu bunun cevabını biliyor. Gerçek soru ise “Ne kadar ömrü kaldı?”

Sisi’nin alternatifleri
Bir sene evvel Suudi Kralı Selman, Cumhurbaşkanı Erdoğan’la görüşmesinde konu gündeme geldiğinde şu cevabı yapıştırmıştı: Bana bir alternatif bul. Bugün ise alternatifler ortada. Sisi’nin en muhtemel alternatifi ne demokratlar ne de muhalefet liderleri. Yerine geçmesi muhtemel kişiler, Silahlı Kuvvetler Yüksek Konseyi (SCAF) üyesi askerler ve sahne arkasından iktidar oyununu yönlendiren eski, pörsümüş eller. Bunlar Sisi’nin aciz kaldığı siyasi dönüşüme öncülük edebilecek insanlar.
Muhtemel adayları herhangi bir özel amaç gütmeden sıralayalım:
Eski Genelkurmay Başkanı Tantavi’nin yardımcısı Sami Anan ki “Tilki” lakabıyla nam salmıştır. Hem Suudilerle hem de Amerikalılarla ilişkileri iyi. Serbest seçimlerle başa geçen cumhurbaşkanlarının hayranı değil. Hatta SCAF içinde Muhammed Mursi’ye karşı darbeyi çok daha evvel başlatmak isteyen askerlerden biriydi. Ama şimdi geçiş sürecini yönetebilir.
BAE’nin adayı ise 2012’deki cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Mursi’ye karşı yarışan ancak seçimi kaybeden aday Ahmet Şefik. Mısır oligarşisi içinde desteğe sahip. [ZT.K. Şefik, Mübarek döneminin başbakanıydı. Cumhurbaşkanlığı seçimlerini kaybedince BAE’ye giderek Emire danışman oldu.]
Daha içeriden, sesi soluğu çıkmayan ama görevinden edilemeyecek isimlerden Savunma Bakanı Sedki Sobhi veya oğlu Sisi’nin kızıyla evli Korgeneral Mahmud Hegazy de muhtemel adaylar arasında. Hegazy, -cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yarışmak üzere ordudan istifa etmesinin ardından- Sisi’nin desteğini almış bir müttefiki olarak Mısır silahlı kuvvetlerinin genelkurmay başkanı ve SCAF’ın başkan yardımcısı olarak [2014’te] atanmıştı [Z.T.K. Bu kişi Mursi döneminde Mısır Askeri İstihbaratının başkanıydı.]. Ancak bugünlerde yakın müttefikler dahi mevcut efendilerini aşıp gelecek hayalleri kurabiliyorlar; tıpkı Sisi’nin vakti zamanında kendisini büyük bir özenle savuma bakanı olarak seçen Mursi’ye karşı yaptığı gibi. İhanet iki tarafı keskin kılıçtır.
Adı sıklıkla geçen sürgünde yaşayan diğer iki isim, Ğad (Yarın) Partisi kurucusu ve liberal muhalefetin önde gelenlerinden [Z.T.K. İstanbul’da yaşayan] Eymen Nur ile Fransa’da yaşayan hukuk profesörü ve Vasat Partisi’nin önde gelen mensuplarından Muhammed Mahsub. Her ikisi de Mısır’da siyasi muhalefeti etkinleştirme inisiyatiflerinin içinde. 
Bu listedeki eksik, İhvan-ı Müslimin’le bağlantılı veya onu temsil eden hiç kimsenin olmaması. Bunun nedeni İhvan’ın artık zayıflaması. İçeride yasaklanmış ve hapsedilmiş, dışarıda ise -bundan sonra ne yapılması gerektiği konusunda saflarındaki bölünme yüzünden- zayıflamış durumda. İhvan’ın gerek içeride gerekse dışarıda siyasi sahnedeki eksikliği, Mısır’da liberal muhalefet mensuplarının bir araya gelmesi için bir fırsat yaratıyor; zira onlar İhvan’ın geri dönüşü için bir öncü kol olarak görülmeyecekler.

Her halükarda Sisi, İngilizce deyimle, yürüyen bir mevta. Bu ifade, darağacına yürümekte olan bir adamın tasviri. Ancak Kur’ân’da daha da iyi bir tasvir var. Ayete göre Süleyman peygamber hayatını kaybettiğinde önce hiç kimse bunu fark etmemiş, çünkü asasına dayanarak ayakta durmaktaymış. Tek öldüğünü bilen canlılar, asasını kemiren ağaç kurtlarıymış. İşte Sisi’nin şu andaki hali tam da bu ve ağaç kurtları etrafında birikmekte.

N.ROUBINI: KÜRESELLEŞMENİN SİYASİ FAY HATLARI



KÜRESELLEŞMENİN SİYASİ FAY HATLARI

Nouriel Roubini (Hâlihazırda New York Üniversitesi Stern İşletme Fakültesi profesörü ve Roubini Macro Associates başkanı; Clinton yönetimi sırasında Beyaz Saray Ekonomi Danışmanları Konseyi kıdemli ekonomistiydi. Daha evvel IMF, Dünya Bankası ve Amerikan Merkez Bankası’nda görevler yaptı. )
Project Syndicate, 4.7.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor

Birleşik Krallığın kıl payı oy farkıyla AB’den çıkma kararının çeşitli nedenleri var. (...) –en azından gelişmiş ekonomilerde– küreselleşmeye, serbest ticarete, şirketlerin maliyetleri azaltmak için üretimin bir kısmını yurtdışında gerçekleştirmelerine, işçi göçüne, piyasa odaklı politikalara, ulusüstü otoritelere ve hatta teknolojik değişime karşı geniş bir popülist/milliyetçi ters tepkinin işareti.
(...)
“Brexit” oylamasında fay hatları netti: zengine karşı fakir, ticaretten/küreselleşmeden nemalananlara karşı kaybedenler, kalifiye elemanlara karşı kalifiye olmayanlar, eğitimlilere karşı daha az eğitimliler, gençlere karşı yaşlılar, şehirlilere karşı kırsaldakiler, çeşitliliğe karşı homojen toplumlar. Bu fay hatları, ABD ve Kıta Avrupa’sı da dahil diğer gelişmiş ekonomilerde de aynen mevcut.
Daha esnek ekonomisi ve iş piyasası sayesinde ABD ve İngiltere, Kıta Avrupa’sına kıyasla, GSYH ve istihdam bakımından 2008 Küresel Finansal Krizden daha güçlü bir performansla çıkmıştı. (…)
Buna rağmen ABD’de Donald Trump, ticaret, göç ve teknolojik değişimden olumsuz etkilenen öfkeli işçilerin kahramanına dönüştü. İngiltere’de Brexit referandumu büyük ölçüde, (“Polonyalı muslukçu” tabiriyle anılan) düşük ücretle çalışan AB ülkelerinden gelen göçmenlerin İngilizlerin işlerini ve kamu hizmetlerini ellerinden alacağı korkusunun etkisinde kaldı.
Kıta Avrupa’sı ve Avro Bölgesi’nde ise iktisadi şartlar İngiltere’ye kıyasla çok daha kötü; ortalama işsizlik oranı %10’larda (Avro Bölgesi’ne çevre ülkelerde ise bu oran çok daha fazla; mesela Yunanistan ve İspanya’da %20’yi aşıyor), genç işsizlik oranı ise %30’larda geziyor. Bu ülkelerin ekseriyetinde yeni istihdam piyasası durgun olup reel ücretler düşmekte ve emek piyasasında ikilik sözkonusu (yani kayıt altındaki sektörün ve sendikalı işçilerin maaşları dolgun olup konumları avantajlıyken; genç işçiler düşük ücretli, sosyal güvencesi bulunmayan ve hiçbir avantajı olmayan veya çok az olan riskli işlerde çalışıyorlar).
Siyaseten küreselleşmenin baskısı çift yönlü: Birincisi, bir nesli aşkın bir süredir serbest ticareti ve küreselleşmeyi destekleyen sistem içi sağ ve sol partiler, popülist ve yerliliği savunan/milliyetçi sistem karşıtı partilerin meydan okumalarına maruzlar. İkincisi, sistem içi partiler de kendi içlerinden çıkan küreselleşme karşıtlarının ana-akım anlayışa meydan okumasıyla birlikte –tamamen yıkılmasalar da– altüst olmuş durumdalar.
Sistem içi partiler bir zamanlar küreselleşmeden nemalananların kontrolündeydi: sermaye sahipleri; kalifiye, eğitimli ve dijitale meraklı çalışanlar; şehirli ve kozmolitan elitler; sendikalı beyaz ve mavi yakalı çalışanlar. Aralarında küreselleşmenin kaybedeni beyaz ve mavi yakalı işçiler de vardı tabii ki; ama bunlar, ya sosyal ve dini açıdan muhafazakâr olduklarından ya da merkez sol partiler resmen sendikaları, işçi haklarını ve devlet desteklerini savunduklarından her şeye rağmen sisteme sadıktılar.
Ancak 2008 Finansal Krizinin ardından küreselleşmenin kaybedenleri, örgütlenmeye ve hem sağ hem de sol kanatta sistem karşıtı müdafiiler bulmaya başladılar. Sol kanatta, İngiltere ve ABD’deki küreselleşmenin kaybedenleri, bilhassa gençler, geleneksel merkez sol partiler içinde kendilerine destekçi buldular: İngiliz İşçi Partisi’nde Jeremy Corbyn ve Amerikan Demokratları arasında Bernie Sanders.
En derin fay hattı ise merkez sağ partilerde çıktı. Bu partilerin –ABD’de Cumhuriyetçiler, İngiltere’de Muhafazakârlar ve Kıta Avrupa’sında merkez sağ partilerin– içinde kendi liderlerine karşı bir iç isyan patlak verdi. Ticaret, göçmen ve Müslüman karşıtı, aynı zamanda yerlici Donald Trump’ın yükselişi, müesses Cumhuriyetçi Parti’deki huzursuzlukların bir yansıması: Partinin sıradan seçmeni küreselleşmenin kaybedenlerine daha yakın. Benzer bir isyan, küreselleşmenin kaybedenlerinin iktidar partisinin “AB’den ayrılma” kampanyası etrafında birleşmesiyle veya bağlılıklarının popülist AB karşıtı Birleşik Krallık Bağımsızlık Partisi (UKIP)’ne doğru kaymasıyla İngiliz Muhafazakar Partisi’nde de yaşandı.
Çok partili parlamenter sistemlerin yaygın olduğu Kıta Avrupa’sında ise siyasi parçalanmışlık ve dağılma İngiltere ve ABD’dekine kıyasla çok daha şiddetli. AB’nin çevresinde (periphery) sistem karşıtı partiler daha ziyade sol temayüllü: Yunanistan’da Syriza, İtalya’da Beş Yıldız Hareketi, İspanya’da Podemos ve Portekiz’de sol partiler. AB’nin merkezinde ise bu tarz partiler daha ziyade sağ kanatta yoğunlaşıyor: Almanya’nın Almanya için Alternatif Partisi, Fransa’nın Ulusal Cephe’si ve Avusturya, Hollanda, Danimarka, Finlandiya, İsveç ve diğer yerlerde benzer aşırı sağ partiler.
Ancak küreselleşme karşıtlarının artan sayıları, örgütleri ve mobilizasyonlarına rağmen küreselleşmenin bizzat kendisi ille de lanetlenmiyor. Konuya henüz aşina olanlar için belirtmeliyim ki küreselleşme hala hem gelişmiş hem de gelişmekte olan piyasalar için net faydalar sunmaya devam ediyor ve bu nedenle küreselleşmenin kaybedenleri gelişmiş ekonomilerin ekseriyetinde hala azınlıkta. Küreselleşmeden nemalananlar sessiz de olsa büyük çoğunluğu oluşturuyor. Aslında “kaybedenler” de küreselleşmenin ve teknolojik yeniliklerin beraberinde getirdiği malların ve hizmetlerin düşük fiyatlarından faydalanıyor.
Bu yüzden sistem dışı ve popülist partiler hala siyaseten azınlıkta. Yunanistan’daki Syriza bile iktidara geldiğinde –AB’den çıkmak çok daha maliyetli olacağından– çark etti ve kemer sıkma önlemlerini kabullenmek zorunda kaldı. İspanya’nın erken seçimleri Brexit referandumundan üç gün sonra yapıldı ve seçim sonuçları gösterdi ki yüksek işsizlik, kemer sıkma önlemleri ve sancılı yapısal reformlara rağmen ılımlı Avrupa yanlısı güçler hala çoğunluğu koruyor.
ABD’de bile –seçmen tabanının demografik sınırlılığı sayesinde– Trump’ın cazibesi sınırlı. Kasım ayında başkanlık seçimlerini kazanıp kazanamayacağı şüpheli.
Yine bu yüzden Avrupa yanlısı merkez sağ ve merkez sol koalisyonlar AB ülkelerinin çoğunda hala iktidarda. Ancak diğer bazı ülkelerin yanı sıra İtalya, Fransa ve Hollanda’da AB karşıtı partilerin iktidara gelme riski artmakla birlikte bu hala uzak bir ihtimal.
Son olarak iktisat teorisine göre, nemalananlar kaybedenleri telafi ettiği müddetçe küreselleşmenin herkes için avantajlı olması sağlanabilir. Bu, doğrudan zararların telafisi şeklinde olabileceği gibi, daha fazla kamu mallarının ve hizmetlerinin ücretsiz veya düşük ücretle sağlanması biçiminde de olabilir.
(…) Kıta Avrupa’sında sistem içi partilerin halen iktidarını koruma sebebi kısmen ülkelerinin yoğun sosyal refah sistemini işletmesinden kaynaklanıyor.

Küreselleşme karşıtı güçlü tepki gerçek bir olgu ve giderek de büyüyor. Ama kontrol altına alınabilir ve işçilerin tali zararlarını ve maliyetlerini telafi edici politikalarla bu süreç yönetilebilir. Küreselleşmenin kaybedenleri, ancak ve ancak bu tarz politikalarla sonunda kazananların safına katılabileceklerini düşünmeye başlayacaklardır.

C.B.GLICK: SOROS’UN KÜRESEL KAOS SEFERBERLİĞİ


SOROS’UN KÜRESEL KAOS SEFERBERLİĞİ

Caroline B. Glick (ABD’de siyaset bilimi eğitiminin ardından 90’lı yıllarda İsrail ordusunda beş yıl subaylık yaptı, Başbakan Netanyahu’nun dış politika danışmanlığını yürüttü. 2000’li yıllarda İsrail’in “Makor Rishon”, “The Jerusalem Post” gibi gazetelerinde yazarlık, dış politika yorumculuğu ve sorumlu yazı işleri müdür yardımcılığı vs. yaptı. Şu anda Washington merkezli Güvenlik Politikaları Merkezi’nde Ortadoğu kıdemli uzmanı. Amerikalı üst düzey yetkililere ve Kongre üyelerine İsrail ile ABD’nin ortak kaygısı olan meselelerde brifing vermek üzere yılda birkaç defa ABD’ye gidiyor.)
The Jarusalem Post, 22.8.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor

NOT: Aşağıdaki yazıda problemli yerler ve hatta bariz bilgi hataları/çarpıtmalar olsa dahi İsrail, ABD ve AB Sağının, hatta aşırı Sağının duygularını başarılı bir şekilde yansıtmakta. Daha da önemlisi, İsrail’e göçmüş, Yahudi milliyetçisi bir Amerikalı olan yazar, Soros’u ve fonladığı kuruluşları sıkı bir eleştiriden geçiriyor. Ezberlerimizi bozan bir yazı...


ABD’deki büyük medya kuruluşları, milyarder George Soros’un Açık Toplum Vakfı’na ait binlerce e-postanın aktivist bilgisayar korsanı grubu DCLeaks tarafından sızdırılmasını görmezden geldi. Oysaki Açık Toplum Vakfı, Soros’un son yirmi yıldır gerek ABD’deki gerekse dünyanın dört bir yanındaki kâr amacı gütmeyen kuruluşlara milyarlarca dolar akıttığı bir araç. 
Sızdırılan belgelere göre Soros, kasım ayındaki seçimler için Hillary Clinton adına çalışan gruplara verdiği 30 milyon dolarla en büyük bağışçı oldu. (…)
(…) Soros’un ABD’deki ve dünyanın dört bir yanındaki aşırı sol gruplara sağladığı büyük finansman on küsur yıl evvel zaten belgelenmişti. 
Ancak birçok ayrıntı zaten bilindiğinden daha geniş çaplı hikâyenin önemini görememek ağaçlara odaklanıp ormanı kaçırmak gibi bir şey. DCLeaks denilen belge sızıntısı, büyük bir hikâye; zira Soros’un finansman ağı ormanını ortaya döküyor.
Görünen ilk boyut, Soros’un hayırsever projelerinin megalomanca tabiatı. Yerkürenin hiçbir köşesi yok ki onun çabalarından etkilenmemiş olarak kalsın. Hiçbir siyaset alanı yok ki onun dokunuşundan nasibini almasın.
Destek verdiği devasa sayıdaki gruplar ve insanlar görünüşte birbiriyle alakasız duruyor. Mesela iklim değişikliğinin İsrail’e kaçak Afrikalı göçüyle ne alakası var? Keza Wall Street’i İşgal Et eylemlerinin Yunan göç politikalarıyla bağlantısı ne? Gerçekte ise Soros destekli projeler ortak bazı temel özelliklere sahip.
Bunların tamamı, Batı demokrasilerindeki milli ve yerel otoritelerin kendi milletlerinin ve toplumlarının değerlerini ve kanunlarını idame ettirme kabiliyetlerini zayıflatma işlevi görüyor. Bunların tümü, sözkonusu piyasalar ister mali ister ideolojik ister siyasi isterse bilimsel olsun, serbest piyasaları engellemek üzere iş tutuyor. Demokrasi, insan hakları, iktisadi, ırki ve cinsel adalet ve diğer ulvi kavramlar adına bütün bunlar yapılıyor. Diğer bir deyişle bunların hedefleri, Batılı demokrasileri çökertmek ve hükümetlerin düzeni sürdürmelerini veya toplumların kendilerine özgü kimliklerini ve değerlerini korumalarını imkansızlaştırmaktır.
Geçtiğimiz sene Soros’un kontrolündeki gruplardan 650 bin dolar alan Siyahların Hayatı Değerlidir (SHD) hareketi bu çabaların klasik bir örneği. Yakın döneme kadar Amerikan polisi, ordunun içerideki muadili olarak herkesin hayranlığını uyandırırdı. SHD, polise desteği siyasallaştırmaya kararlı bir toplumsal güç olarak ortaya çıktı.
Temel görüşü şu: ABD’de hukuku ve düzeni koruyarak toplumun düzgün bir şekilde işlemesini sağlayan polis teşkilatı, aslında iyi bir kuvvet değildir, beyazların siyahlara baskısının bir aracıdır. Özellikle Afro-Amerikan topluluklarında hukukun tesisi özü itibarıyla ırkçı [bir olgudur anlayışıyla polis] saldırı altında.
Birçok Amerikan şehrinde polislerin öldürülmesini kışkırtmakla itham edilen SHD ajitasyonu polis teşkilatında iki tür karşılık buldu: (…) polislerin morallerini bozdu ve (…) kuvvet kullanma istekliliklerini azalttı. Bir yandan cezai kovuşturmaya uğramaktan diğer yandan kamuoyundan yükselen “ırkçı” damgasını yemekten duydukları korku, polislerin hareket geçmeleri gereken durumlarda eylemsizliği tercih etmelerine yol açtı. Bu durumda şiddet içeren suç oranlarının artması kuvvetle muhtemeldir.
Yine Soros’un yasadışı göçle ilgili çalışmaları var. Soros, ABD’den Avrupa’ya ve İsrail’e kadar Batılı demokrasilerin milli kimliklerini ve nüfus yapılarını bozmak için göçü dünya çapında kullanıyor. Sızan e-postalar, Soros’un desteklediği grupların Arap dünyasından gelen göçmenler için açık sınır politikasına destek veren siyasetçilerin seçilmesi amacıyla Avrupa seçimlerine müdahale ettiğini ve göçmenlere sempati duyan yazılar kaleme alan gazetecilere mali destek verdiğini gösteriyor.
Soros’a bağlı gruplar, sahada yasadışı göçmenlerin ABD ve Avrupa’ya girişine yardımcı oluyor. Mesela Amerikan Anayasa Mahkemesi’nden çıkan Meksika’dan yasadışı göçmenlerle ilgili kararı etkilemeye çabaladılar. Açık sınırlara karşı çıkan Amerikalı ve Avrupalıları şeytanlaştırmak için Müslümanlarla ve diğer gruplarla birlikte çalıştılar.
Soros, İsrail hükümetinin Afrika’dan yasadışı göçmen akışını durdurma çabalarına da karşı çıkıyor. Kontrolsüz göçü meşrulaştırma çabasının özünde yatan düşünce, devletlerin milli kimliklerini koruyamaz hale gelmeleri.
(…)
Bu çabalara paralel olarak iş, Batılı demokrasilerin köklü toplumsal normlarını idame ettirme hakkını reddetmeye kadar gidiyor. Soros destekli grupların eşcinsel evlilikleri vs. savunmasının ardında da bu yatıyor. (…) Diğer bir deyişle bu gruplar, Batılı demokrasilerin vatandaşlarının Soros’un reddettiği en mahrem değerlere karşı aralarındaki mesafeyi koruma haklarının inkarına yönelik çabaları destekliyor.
İsrail sözkonusu olduğunda Soros destekli gruplar, İsrail toplumunun her yönünü ırkçılıkla ve hukuka aykırılıkla yaftalayarak meşruiyetini sarsmaya çalışıyor. Filistinliler Soros’un saldırılarının odak noktasında. İsrail’in ırkçı bir devlet olduğunu iddia etmek için Filistinlileri kullanıyor. Soros ılımlı solcu grupları, radikal solcuları, İsrailli Arapları ve Filistinli grupları fonluyor. Farklı ama birbirini tamamlayıcı şekilde bu gruplar, hedef kitlelerine İsrail’in kendisini koruma veya Yahudi olmayan vatandaşlarına karşı kanunları uygulama hakkı olmadığını söylüyor.
ABD’de SHD’den tutun J Street’e kadar Soros destekli gruplar, İsrail’e muhalefeti toplumsal ve siyasal açıdan kabul edilebilir kılmaya çalışıyor.
Ferguson’dan Berlin’e ve Kudüs’e kadar Soros’un çabalarının itici gücü kargaşa ve kaosu kışkırtmaktır; zira destek verdiği grupların felç ettiği yerel hükümetler, kendi toplumlarının emniyetini sağlayamamakta ve hatta tutarlı bir biçimde güvenliği hak ettiklerini dahi dile getirememekteler.
Birçok açıdan Donald Trump’ın seçim kampanyası, Clinton’a değil, bizzat Soros’un kendisine yönelik doğrudan bir cevap niteliğinde. Sınırlara duvar örülmesi çağrısı yaparak, İsrail’e destek vererek, İngiltere’nin AB’den çıkışını, Müslüman göçüne karşı geçici bir yasak getirilmesini ve SHD’ye karşı polisi destekleyerek Trump, aslında Soros’un milyarlarca dolar akıttığı faaliyetlerine yönelik doğrudan bir engel teşkil ediyor.
DCLeaks, Soros’un fonladığı Sol’un liberal demokrasilerin temellerine karşı yürüttüğü kampanyanın ne denli devasa olduğu ifşa etti. Soros’un desteklediği “doğrudan demokrasi” hareketleri aslında “ayaktakımının yönetimi” çağrısından başka bir şey değil.

Batı’daki halklar, Soros’un bütün faaliyetlerinin ortak temellerinin farkında olmalılar. Ayrıca önceden planlanmış ifsat edici kampanyalarına karşı tek cevabın, Batılı halkların kendi milli hakları ile bireysel güvenlik haklarını savunmaları olduğunu bilmeliler. Bu güvenliği hukuk devleti çerçevesinde teminat altına alacak milli kurumları desteklemeliler ve ayrıca kendi milli değerlerini ve geleneklerini savunup muhafaza etmeliler.

G.SOROS: İNGİLTERE’NİN BREXIT’TEN PİŞMANLIK (REGREXIT) UMUDU



İNGİLTERE’NİN BREXIT’TEN PİŞMANLIK (REGREXIT) UMUDU

George Soros (Soros Vakfı ve Açık Toplum Vakfı Başkanı)
Project Syndicate, 8.7.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor

(…)
İngiltere’nin AB’den çıkış sürecini başlatan Brexit referandumu çok büyük bir şok oldu; referandumun ertesi sabahı AB’nin dağılması pratik olarak kaçınılmazmış gibi göründü. Başta İtalya olmak üzere diğer AB ülkelerinde demlenmekte olan krizler AB’nin ayakta kalabilirliğine ilişkin karamsar tahminleri daha da artırdı.
Ama referandumun ilk şoku atlatıldıktan sonra beklenmedik bir şey yaşandı: Trajedi artık bir emrivaki gibi durmuyor. (…) bütün bu olumsuz gelişmelerin sonunda kamuoyunda değişim işaretleri ve (…) ikinci bir referandum talebi belirdi.
(…)
(…) Avrupalı liderler Brexit’i bir boşanma müzakeresi olarak görmek yerine bunu AB’yi yeniden icat etmek için bir fırsata dönüştürmeli. (…)
Eğer ki Fransa, Almanya, İsveç, İtalya, Polonya ve diğer ülkelerdeki rahatsızlık duyan seçmenler, AB’yi kendi hayatları için faydalı bir birlik olarak görmeye başlarsa AB bu imtihandan güçlenerek çıkacaktır. Aksi takdirde Birlik, liderlerin ve vatandaşların şu anda zannettiklerinden çok daha hızlı bir şekilde dağılıp gidecektir.
Bir sonraki belalı nokta, bankacılık kriziyle yüz yüze olan, ekim ayında referanduma gidecek İtalya. Başbakan Matteo Renzi, eğer ki vaktinde bu bankacılık krizini çözemezse referandumu kaybedecektir ve bu da AB Parlamentosu’nda Brexit yanlısı Birleşik Krallık Bağımsızlık Partisi (UKİP)’nin ortağı olan İtalyan Beş Yıldız Hareketi’ni iktidara taşıyabilir. Renzi krize çözüm bulmak için Avrupalı otoritelerin yardımına muhtaç; ama onlar da hem oldukça yavaş hem de esnek değiller.
Avrupalı liderlerin AB’nin çöküşün eşiğinde olduğunu artık kabullenmesi lazım. Birbirlerini suçlamak yerine birlikte hareket edip istisnai tedbirler almaları gerekiyor.
[Z.T.K. Soros dört tedbir sıralamış. Bunlardan dikkat çekici olanı şu:]
AB, mevcut zafiyetinden fayda sağlamaya çalışarak bundan sorumlu olan dış düşmanlarına karşı kendi savunmasını kuvvetlendirmeli. AB’nin elindeki en büyük değer, vatandaşları ülkelerini savunma uğruna canını feda etmeye hazır olan Ukrayna. Ukraynalılar kendilerini savunarak aslında aynı zamanda AB’yi de savunuyorlar – ki bugünlerde böylesine Avrupa’da nadiren rastlanır. Ukrayna, gerek kendi vatandaşları gerekse yaygara koparan dışarıdaki destekçileri için reform yapmaya daha kararlı bir yeni hükümeti olduğu için şanslı. Ancak AB ve üye devletler Ukrayna’ya hak ettiği desteği vermiyorlar (ABD, AB’den daha fazla destek sağlıyor).

(…)

B.JUDAH: İNGİLTERE’NİN SON İMPARATORLUK DEMLERİ



İNGİLTERE’NİN SON İMPARATORLUK DEMLERİ

Ben Judah (İngiliz gazeteci, “This Is London” ve “Fragile Empire” kitaplarının yazarı)
The New York Times, 12.7.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor

I. Elizabeth’ten II. Elizabeth’e İngiltere bir imparatorluktu. Ama artık değil.
[İngiltere’nin AB’den çıkışı anlamına gelen] Brexit, II. Elizabeth’in alacakaranlık yıllarındaki saltanatını Büyük Britanya tarihinin son faslına dönüştürdü. Brexit taraftarlarının caddelerde bayrak sallayarak gözyaşları içinde kutladıkları “Bağımsızlık Günü”, İngiltere’nin 16. asırdan beri büyük güç ve Londra Şehri’nin de dünyanın mali başkenti olarak oynadığı rolü bitirecek.
I. Elizabeth’in 1558’te tahta çıkmasından sonra onun tüccar girişimcileri emperyal bir hevese tutulmuştu. II. Elizabeth’in doğduğu sıralarda ise İngiliz imparatorluğu yerkürenin neredeyse dörtte birine yayılmıştı.
Brexit’in İngiliz azametini yeniden canlandırma, “kontrolü yeniden ele alma” fantezisi tam aksini tetikleyecek. İngiltere’nin AB’den ayrılma arzusu, şu an için göründüğü kadarıyla İskoçya’nın İngiltere’den ayrılmasını kaçınılmaz kılıyor. Yine çoğunluğun AB’den ayrılmaya karşı oy kullandığı Kuzey İrlanda’nın da statüsüne şüphe düşürüyor.
Bu yanlış arzu, İngiltere’nin BM Güvenlik Konseyi’ndeki varlığının içini boşaltacak. Büyük güçler kendi arzuları/tercihleri hilafına küçük İngiltere’nin veto hakkını kullanmasına bundan böyle asla izin vermeyecekler.
İngiltere niçin Brexit’i tercih etti? Buradaki temel saik, egemenlik değil etnik değişimi reddetme.
Referandumla ilgili halkın nabzını tutmak üzere İngiltere’yi dolaşırken insanlar bana dediler ki “Bu artık [bizim bildiğimiz] İngiltere değil”; (…) yüzlerce defa “Ülkemizi artık tanıyamıyoruz” sözünü işittim.
İngiltere’nin orta sınıfı, bu referandumu AB üyeliğinden ziyade bir “göç” referandumu olarak gördü. Orta sınıf İngilizlere göre “göçmen”, beyaz olmayan Britanyalı anlamına geliyor. Ayrılık yönünde kullanılan oyların temel motivasyonu, tasarruf değil [Z.T.K. yani İngiltere bütçesinden AB’ye para akışını durdurmak değil], kimlikti.
1953 yılında II. Elizabeth tahta çıkarken aynı zamanda Kanada, Avustralya, Yeni Zelanda, Güney Afrika, Pakistan ve Sri Lanka’nın da kraliçesi olmuştu. O dönemde ülkede beyaz olmayan Britanyalıların sayısı herhalde 20.000’den azdı. Britanyalı işçilerin %70’ten fazlası da el işçisiydi.
Londra bugünkü kozmopolit başkentlikten çok çok uzaktı. 1931’de Londralıların %3’ünden daha azı yabancı bir ülkede doğmuştu. Ve Londra aslında (…)  geçmişte hep tek entili bir şehirdi.
Metropolit elitler, 19. asırdan itibaren İrlandalı ve Yahudi yerleşimcileri “Britanya’nın bir göçmen ulusu olduğu”na dair bir milli efsane yaratmak için kullandı; ama tarih bu efsaneye uymuyordu. Biz [Z.T.K. Yahudileri kastediyor olmalı] bunu unutmayı tercih ediyoruz; ama Britanya’nın İrlandalı toplulukları 1980’lere kadar korkunç düzeyde bir etnik nefretten ve ayrımcılıktan muzdariptiler.
Yahudiler 13. asırda Britanya’dan kovulmuş ve 17. asra kadar buraya yerleşmeleri yasaklanmıştı. Yahudi göçmenlere karşı aşırı husumet, 1905’te sınırların büyük ölçüde Yahudi göçmenlere kapatılmasına ve daha sonra Nazizm’den kaçan yüz binlerce Avrupa Yahudi’sinin sığınma başvurusunun reddine kadar vardı. Galler’de 1911’de Yahudilere karşı bir katliam dahi yaşandı.
İkinci Dünya Savaşı’ndan evvel bu “ada ulusu” üzerinde demografik bir iz bırakan sadece üç göç dalgası sözkonusuydu: 16. asırda Hollanda’dan ve Fransa’dan Fransız Protestanları (Huguenot), 19. asrın ortasında İrlandalı göçmenler ve daha sonraki on yıllarda Yahudi göçmenler. Ama sayıları hep düşüktü. Huguenotların oranı Londra nüfusunun %1’inden bile azdı; İrlandalı göçmenlerin oranı, göç hareketinin zirveye ulaştığı 19. asrın ortasında İngiltere ve Galler nüfusunun %3’üne dahi varmıyordu. 1880-1914 yılları arasında Britanya’ya göçen Yahudi sayısı ise 250 binden azdı.
II. Elizabeth döneminin en dikkat çekici tarihî eğilimi Britanya’nın ani etnik dönüşümü oldu. 1931’de kraliçe henüz 5 yaşındayken Britanya nüfusunun sadece %1,75’i yabancı ülke doğumluydu. O tahttayken İmparatorluğun Britanya’ya akışına şahit olundu. İlk kez ada Asya, Afrika ve Karayiplerden beyaz olmayan büyük ölçekli bir göçmen akışı yaşadı. 2011’de Kraliçe 85 yaşına ulaştığında İngiltere ve Galler nüfusunun yaklaşık %20’si bizzat göçmen veya göçmen çocuğuydu.
Kraliçenin 90. doğum gününü kutladığı bu sene beyaz olmayan vatandaşlarının oranı %12’ye tekabül ediyordu. İşte bu, yeni İngiltere. Ama Londra çoktan başka bir ülkeye dönüştü bile. 1971’de Londralıların hala %86’sı beyaz İngiliz iken 40 yıl sonra bu oran nüfusun yarıdan çok daha azına düştü. %60’ından daha azı beyaz İngiliz olan şehirler arasında Slough, Leicester, Luton ve Birmingham gibi büyük şehirler de var. Etnik değişim ivme kazanmış durumda: 2050’ye kadar beyaz olmayan Britanyalıların oranı %30’a kadar çıkabilir.
AB’de kalma taraftarlarının iddiasına göre, referandumda en fazla Brexit yönünde oy verenler düşük göç alan yerlerden. Oysa şu ayrıntıyı kaçırıyorlar: Beyaz İngiliz aileler, farklı bölgelerden bu yerlere aktılar. İnsanlar bu yeni yaşadıkları yerlerin de Londra’ya dönüşmesine karşı olduklarından, bir göçmen ulusuna dönüşmek istemediklerinden “Brexit” dediler.
(…) eski başbakanlardan Margaret Thatcher’ın memleketi Grantham’da insanlar bana şunu söyledi: İngiltere “milyonlarca Türk’ün akışıyla çökecek”. Hatta Londra’nın doğusundaki kenar mahallelerden Romford’da “İngilizlerle göçmenler arasında bir iç savaş çıkacak” uyarılarıyla karşılaştım.
Brexit’ten bu yana İngiltere’yi bir saldırı, kundaklama ve taciz dalgası vurdu. Tarihsel olarak etnik değişim, bir toplumun geçirebilecek en zorlu deneyimlerden biridir. Peki ama bu öfke niye şimdi bu yoğunlukta alevlendi?
Bunun nedenlerinden biri, AB’den çıkış kampanyası mesajının İngiltere’nin üstü örtülü bir Alman diktası altında olduğunu salık vermesi. Görüştüklerimin çoğu, Türkiye’nin üyeliğinin kapıda olduğuna inandığından, AB’den bir göçmen dalgasının eli kulağında olduğunu düşünüyordu. İşte Brexit referandumunu, –duygusal içeriği bakımından– geçen sene Yunanistan’da yapılan ve İkinci Dünya Savaşı benzeri bir psikodramaya neden olan kurtarma paketi referandumuna ürkütücü bir şekilde benzer kılan tam da buydu.
Seyahatlerimde sık sık yazar J.G. Ballard hatırıma gelir. Ona göre, “İngilizler tuhaf bir eski güruhtur” ve “sanki savaşı kazanmış gibi konuşur ama kaybetmiş gibi davranır.”
“Kenar mahalleler şiddetin hayalini kuruyor” diye yazmıştı. Alttan alta Ballard, Britanyalılığın –imparatorluk, kilise, donanma, sınıf gibi– asırlık sütunlarının paramparça olduğu öfkeli, kaybetmiş bir toplum görüyordu. Bu çözülme hali, varlığının sona ermesinden çok uzun yıllar sonra dahi Britanya içinde devam etmekte.

Ve şimdi, nostaljiyle yaşayan, ne yaptığının farkında olmayan hayalperestler, Büyük Britanya’nın parça parça olmuş son kalıntısını da yerle bir ettiler. Bu artık İngiltere olmaktan çıkan İngiltere’nin kraliçesi, o kadar.

L.BAYER: ALMANYA’NIN ZAYIF MÜZAKERE GÜCÜ



ALMANYA’NIN TÜRKİYE VE RUSYA KARŞISINDA ZAYIF MÜZAKERE GÜCÜ

Lili Bayer (Geopolitical Futures kıdemli analisti)
Geopolitical Futures, 15.8.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor

Almanya Dışişleri Bakanı Frank-Walter Steinmeier, bugün Rusya’da mevkidaşı Sergey Lavrov’la Ukrayna’daki son gelişmeleri ve Suriye çıkmazını konuşmak üzere bir araya geliyor. Geçen hafta da Almanya Dışişleri Bakanlığı Devlet Sekreteri Markus Ederer, Alman Dışişleri Bakanı’nın deyimiyle Türk yetkililerle “doğrudan iletişim kanalını yeniden kurmak” üzere aceleyle Ankara’ya gitmişti. Almanya, başarısız darbe teşebbüsünün ardından Türkiye’nin attığı adımları eleştirmiş ve iki ülke ilişkileri gerilmişti. Bu da “Acaba AB’nin Türkiye’yle mülteci anlaşması uygulanabilecek mi?” sorularına tetiklemişti.
Bu ziyaretler Berlin’in çok daha geniş çaplı probleminin küçük göstergeleri: Almanya yurtiçinde ve yurtdışında giderek büyüyen, ama üstesinden gelme gücünün sınırlı olduğu bir dizi krizle karşı karşıya. Almanya için Ukrayna’nın istikrarı ve AB’nin Ankara’yla mülteci anlaşması kilit öncelikler. İstikrarsızlıklarla çevrelenen Almanya, bölgesel krizlerin çözümünde liderlik rolü oynamaya çalışıyor; ama aslında çözümün kartlarını elinde tutanın Berlin değil, Washington olduğunu görüyor. Almanya’nın Ukrayna’da Rusya’nın adımlarını ve Türkiye’nin gidişatını şekillendirme kabiliyeti sınırlı.
Almanya için Ukrayna’daki istikrar kilit önemde. (…) 2014’te Kırım’ın ilhakı ve Ukrayna’nın doğusunda çatışmaların patlak vermesinden bu yana Almanya, Rusya-Ukrayna müzakerelerine öncülük yaparak kendisini çatışmanın arabulucusu olarak konumlandırmaya çalışmakta.
Berlin’in böyle bir rol oynama arayışı, sadece Avrupa’nın çeperindeki çatışmadan endişe duymasıyla değil, daha da önemlisi Ukrayna’daki bir tırmanmanın AB’nin parçalanmasını körüklemesinden duyduğu korkuyla alakalı. Alman hükümeti, AB içinde mülteci politikasından tutun ekonomi ve güvenlik meselelerine kadar çeşitli konularda zaten çok ciddi ayrılıklar olduğunun farkında. Ukrayna’da Rus saldırganlığının artması, -Rusya’yı varoluşsal bir tehdit olarak gören- Baltık ülkeleri ve Polonya gibi AB üyeleri ile -Moskova’yı ikincil bir meydan okuma olarak gören- Batı ve Güney Avrupa ülkeleri arasındaki ayrılıkları derinleştirecektir.
Almanya bu çatışmada bir arabulucu olarak hareket etmeye çalışırken Berlin’in Moskova’yı etkileme veya herhangi bir anlaşmanın müzakeresinde önemli bir rol oynama kabiliyeti sınırlı. Avrupa hükümetlerinin Rusya’nın davranışlarını şekillendirmede elindeki temel araç, hâlihazırda yürürlükte olan yaptırımlar. Ancak yaptırımlar, düşük petrol fiyatlarına kıyasla Rusya için daha küçük bir baş belası. Almanya ve Fransa, Rusya ile Ukrayna arasındaki temel resmi müzakereciler olsalar da Berlin, Moskova’nın aradığı kilit tavizleri verdirecek veya teminat altına alacak bir pozisyonda değil.
ABD müzakerelerden asıl rolü oynuyor. Kremlin, Ukrayna’nın tarafsız bir güç olarak kalmasının, NATO’ya katılmamasının veya Batı’dan ciddi bir askeri yardım almamasının garantisini istiyor. Almanya daha evvel Ukrayna’da siyaseten Batı yanlısı güçleri desteklemiş olup bölgede askeri bir oyuncu da değil. Rus perspektifinden, Berlin arabuluculuğunda müzakere edilen bir anlaşma ABD’nin resmi veya gayriresmi mutabakatı olmadan bir değer taşımıyor.
Almanya’nın Türkiye’yle ilişkilerinde de benzer bir dinamik sözkonusu. Mülteci krizi AB karar alma sürecinde anlaşmazlıkları ortaya döktü ve birçok vatandaş nezdinde AB’nin itibarsızlığını daha da derinleştirdi. (…) Türkiye’nin mültecileri geri kabul karşılığında Türk vatandaşlarına vize muafiyeti fikri, sadece AB seçmenleri arasında ciddi bir rahatsızlık unsuru olmakla kalmadı, aynı zamanda Avrupalı siyaset üreten kesimde güvenlik endişelerini alevlendirdi. Anlaşma imzalanırken dahi uygulanması zor görünüyordu. Darbe teşebbüsünün ardından ise –kamuoyu önünde alenen itiraf etmeseler de– her iki taraf da vizesiz dolaşımın masadan kalktığının farkında.
Türk yetkililer, eğer ki vizesiz dolaşım konusunda bir ilerleme kaydedilmezse mülteci anlaşmasından çekilmekle tehdit ediyorlar; ama muhtemelen başka tavizler koparma peşindeler. Ancak Berlin’in fon ayırmak dışında Türkiye’ye verebileceği pek de bir taviz yok. Türkiye memnuniyetle parayı alacak olsa da Ankara’nın Batı’dan koparmak istediği taviz listesi büyük oranda güvenlik konularıyla, özellikle de NATO ve Suriye’yle ilgili. Türkiye Moskova, Washington ve AB (büyük ölçüde Berlin) ile müzakerelere girdi. Ancak Türkiye’nin bu üç ilişkiden her birine yaklaşımı, en iyi anlaşmayı hangisinden kopardığına bağlı olarak değişiyor. Ankara, Avrupa’ya büyük çaplı mülteci krizini yeniden ateşlemekle tehdit ederken aslında adımlarının sadece Berlin ve Brüksel’de değil, Washington’da da değerlendirildiğini biliyor.
Berlin Ukrayna’nın güvenliğinden ve Türkiye’nin adımlarından endişeli; ama büyük büyük reklamları yapılan diplomatik müzakereler, aslında Berlin’in seçeneklerinin sınırlı olduğunu maskeliyor. Almanya Avrupa’daki kilit oyuncu ve kıtanın en büyük ekonomisi olabilir, ama Ankara ve Moskova’yla müzakerelere sıra geldiğinde anlaşmayı yapacak ve krizleri yatıştıracak konumdaki asıl güç Almanya değil ABD’dir.


D.IGNATIUS: RUSYA’NIN AMERİKAN SEÇİMLERİNE MÜDAHALESİ



RUSYA’NIN DEMOKRATLARI HEKLEMESİ, AMERİKAN SEÇİMLERİNE MÜDAHALENİN BİR BAŞLANGICI MI?

David Ignatius (Washington Post gazetesi köşe yazarı, ödüllü gazeteci ve kitapları en çok satanlar listesinde yer alan casusluk romanı yazarı)
Washington Post, 29.7.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor

Onlarca yıldır Rus istihbarat teşkilatı, rakiplerini istikrarsızlaştırmak için “aktif tedbirler” adını verdiği araçları kullanıyor. Öyle görünüyor ki Ruslar, son dönemde bu araçları Amerikan siyasi sistemine karşı da kullanmaya başladı; her ne kadar bu süreçte casusluk görevinin ilk kuralını, yani asla “yakalanma” kuralını ihlal etmiş gibi görünseler de...
Amerikalı yetkililer, Rus istihbaratının geçen sene Demokrat Parti’nin idari kurulu olan Demokratik Milli Komite (DNC)’nin dosyalarını heklediğine dair çok güçlü kanıtlar olduğunu söylüyor. Kesin olmayan ise bu dosyalardan bazılarının Hillary Clinton’ın seçim kampanyasına zarar vermek amacıyla WikiLeaks’e kasten sızdırılıp sızdırılmadığı. Bazı uzmanlar bu bilginin “silaha dönüştürülmesi”nin muhtemel olduğunu düşünüyor.
Rusların siyasi bilgisayar korsanlığı yapma ihtimalinin boyutları, cuma günü Clinton’ın kampanyasının ve Demokratların Kongre Kampanya Komitesi’nin bilgisayar sistemlerinin güvenliğinin kırıldığı haberleriyle daha da genişledi.
(…) NBC’nin “Acaba Rusya kasıtlı olarak Amerikan seçimlerini etkilemeye çalışıyor olabilir mi?” sorusuna Başkan Obama şöyle cevap verdi: “Her şey mümkün. Bildiğimiz şey şu, Ruslar bizim sistemlerimizi hekledi. Ruslar Avrupa’daki seçimleri de mütemadiyen etkilemeye çalışıyor.”
Rus lider Putin, bu tür aktif tedbirlerin Soğuk Savaş’ta standart bir araç olarak kullanıldığı KGB kültürü içinde yetişti. Öyle görünüyor ki şimdi bu işleri Kremlin’e taşıyor – bu günlerde kibarca “hibrid savaş” denilen helkeme, kara propaganda ve diğer gizli araçları kullanıyor.
Amerikalı yetkililer, Rus istihbaratının son yıllarda Avrupa’da sağcı siyasi partilere gizlice para akıttığını, gizli propaganda kanallarına sponsor olduğunu, Ukrayna’nın elektrik şebekesini heklediğini, diğer komşu ülkelere siber sabotajlarda bulunduğunu ve düşmanlarına internet üzerinden saldırmak üzere bir “troller” ağı kurduğunu söylüyor.
Putin rakiplerini istikrarsızlaştırmak için niçin bu tedbirlere başvuruyor? Çünkü işe yarıyor. Bunlar görünmez ve inkar edilebilir tedbirler olup çoğu zaman hedeftekiler buna karşı koyarak kendilerini savunamıyor.
Ama DNC’nin heklenmesi aşırıya gitmek olabilir. Nitekim bu olay, yılda bir düzenlenen Aspen Güvenlik Forumu’nda bir araya gelen üst düzey Amerikalı milli güvenlik yetkililerinin alenen tepkilerini tetikledi.
Milli Güvenlik Başsavcı Vekili John Carlin diyor ki, ABD dışarıdan heklendiğinin kanıtlarını bulduğunda bunu “kamuoyuyla paylaşmalı”. (…) Milli İstihbarat Teşkilatı Başkanı James Clapper da DNC heklemesi suçuna karışanların kimliklerini açıklamaya henüz hazır değiliz, ama istihbarat açısından ABD Rusya’yla çoktandır “bir savaşta” diyor.
Uluslararası Güvenliğin Korunması Müsteşarı Elissa Slotkin “Ruslar yıllardır … aktif tedbirler doktrinine sahipler” diyor ve ekliyor: Kremlin’in taktikleri “kendisine bir açılım sağlamak için ya genel olarak belirli bir konuda ihtilaf tohumları ekmek ya da sadece siyasi kaosa yol açmaktır.”
Amerikalı yetkilileri en çok endişelendiren konu, -düşmanlarına karşı örtülü faaliyetler yürütme istekliliği göz önüne alındığında- Rusya’nın kasım ayındaki Amerikan başkanlık seçimleri arifesinde gizlice müdahale etme ihtimali. Cumhuriyetçi aday Trump’ın Moskova’yı teşvik ettiği üzere Clinton’ın sıkıntı verici e-postaları ortaya dökülebilir. Bu durumda düzmece haberler sızdırılabilir veya mali piyasaları altüst etme yolları bulunabilir. Zaten Amerikan siyasi sistemi saldırıya açık ve hassas bir hedef.
Rusya acaba niçin ürkütücü bir şekilde Nixon’ın (…) Watergate skandalına benzeyen bir operasyonla DNC’yi hedef alıyor? Bu kısmen bir enformasyon toplama operasyonu (…)
Moskova’nın Clinton’a karşı özel bir garezi/maksadı olabilir. Zira Clinton dışişleri bakanıyken 2011 ve 2012’deki Rusya seçimlerinde Rus muhalifleri desteklemişti. (…) Diğer bir deyişle Putin, ilk kurşunu atanın Clinton olduğunu düşünüyor.
Nisan ayında DNC bilgisayar sisteminde bir problem hissedilmişti (…). Şirket Rus istihbaratıyla bağlantılı iki internet adresinin DNC sistemi içinde olduğu sonucuna varmıştı.
Peki, DNC’nin bilgileri WikiLeaks’e nasıl ulaştı? (…) Romanyalı bir bilgisayar korsanı sorumluluğu üstlense de bazı uzmanlar bunun Rus parmağını gizleme amaçlı -istihbarat jargonuyla- bir “yanıltma harekatı” olduğu kanaatinde.

Peki, Trump’a ne demeli? Kimileri Moskova’nın DNC heklemesinden faydalanması hedeflenen kişinin Trump olduğu iddiasında. Ama Trump’ın, Rus istihbaratçıların bazen “kullanışlı ahmak” dedikleri türden, yani Moskova’nın ABD’yi istikrarsızlaştırma harekatından –kasıt olmaksızın- beslenen kişi olması daha muhtemel.

D.IGNATIUS: SOĞUK SAVAŞ BİTTİ, SİBER SAVAŞ BAŞLADI


SOĞUK SAVAŞ BİTTİ, SİBER SAVAŞ BAŞLADI

David Ignatius (Washington Post gazetesi köşe yazarı, ödüllü gazeteci ve kitapları en çok satanlar listesinde yer alan casusluk romanı yazarı)
Washington Post, 15.9.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor

Soğuk Savaş yıllarında Rus nükleer tehditleri üzerine kafa yoran stratejist Herman Kahn, “Zahiri Krizler”den tutun “Kasılma/Spazm veya Acımasız Savaş”a kadar değişen 44 basamaklı bir ölümcül tırmanış merdiveni hazırlamıştı.
Ufukta belirmekte olan siber savaş çağında oyunun kuralları henüz hala tam bir soğukkanlılıkla belirlenebilmiş değil. Bu yüzden hâlihazırdaki Rus-Amerikan ilişkileri oldukça aldatıcı. İstikrarı tesis edebilecek stratejik çerçeve henüz saptamış değil.
Rus bilgisayar korsanları sınırları zorluyor. Son haftalardaki bariz hedefler arasında Demokrat Parti’nin Milli Komitesi’nin elektronik dosyaları, Dışişleri eski Bakanı Colin Powell’ın şahsi e-postaları ve Amerikalı atletlerin şahsi doping testi bilgileri vardı.
Obama yönetimi şimdi buna nasıl mukabele edeceğini düşünüyor. Stratejik tartışmaların çoğunda olduğu gibi şahinlerle güvercinler arasında bir ayrışma var. Ancak Washington’daki yaygın kanaat, Amerikan hedeflerine zarar verip istikrarsızlaştırmak maksadıyla bilgilerin elektronik ortamda çalınıp sızdırılmasının kabul edilemezliği yönünde.
Bir ABD’li yetkiliye göre “Hadler aşıldı. Etkili bir şekilde nasıl mukabelede bulunulacağı asıl zorlu mesele”. Rusya’ya kıyasla dijital altyapıya çok daha bağımlı bir ülke olan ABD için aynı türden bir mukabele çok da akıllıca olmayabilir. Ancak eğer ki net bir sinyal verilmezse kasti heklemeler ve bilgi ifşaatının bir norma dönüşme tehlikesi var.
Bütün dış politika meselelerinde olduğu gibi, bunda da iyi bir başlangıç noktası, kendimizi muhtemel düşmanlarımızın yerine koyarak düşünmeye çalışmaktır. Bununla amaçlanan Rus davranışlarını meşrulaştırmak değil, anlamak ve nasıl kontrol altına alınacağını tespit etmektir.
Ruslar kavgaya hazır halde bekliyorlar. Kendilerini mağdur taraf addediyorlar. Onlara göre ABD, Devlet Başkanı Vladimir Putin’in otoritesine meydan okuyan demokrasi yanlılarını destekleyerek Rus siyasetini istikrarsızlaştırıyor. Amerikalılara göre ise bu tür kampanyalar serbest konuşma özgürlüğü ve diğer evrensel insan haklarıyla alakalı. Ancak paranoyak ve iktidar düşkünü Kremlin’e göre bütün bunlar ABD’nin “bilgi harekatları”.
Rus yetkililer Amerikan siyasetine karıştıklarını inkar ediyorlar; ancak bazı yorumlarından anlaşılıyor ki Ruslar siyasi istikrarsızlaştırma düellosunda ABD’nin ilk hamleyi yapan taraf olduğunu düşünüyorlar.
(…)
Eğer ki Soğuk Savaş’ın sona ermesinden itibaren ülkenizin küçük düşürüldüğü ve haksız iftiralara uğradığı hissini taşıyorsanız –ki Putin’in dünya görüşünün özü tam da budur– işte bu durumda siber alanda karşı koyma fırsatı gerçekten cazip hale gelir.
ABD, işler iyice tehlikeli hale gelmeden Rus siber müdahalesine karşı nasıl mücadele etmelidir? Geçtiğimiz birkaç hafta içinde bu soruyu yarım düzine üst düzey Amerikalı yetkiliye sordum ve birbiriyle çelişen cevaplar aldım. Geçen sene yayınlanan Savunma Bakanlığı’nın siber stratejisine göre ABD, üç yaklaşımın birleşiminden oluşan bir mukabeleyle bu haince saldırıları caydırmalı: “kendi seçtiğimiz belirli bir tarzda ve belirli bir yerde… mukabele etmek”, daha güçlü bir savunmayla saldırı fırsatını “engellemek” ve saldırılardan kurtaracak fazlaca sistemler oluşturarak “direnç göstermek”.
Ancak birçok yetkili bu resmi stratejiye yönelik birkaç uyarıda bulunmayı ihmal etmedi:
● Amerikan mukabelesi siber alandan gelmemeli. Zira gelişmiş ABD, görece gelişmemiş Rusya’ya kıyasla bu tür saldırılara karşı çok daha savunmasız durumda ve siber silahları da hızlı bir başarı kaydetmesini sağlayacak şekilde, Ruslara yeterince “aşık atacak” düzeyde değil. Uzmanlardan biri bu konuyu şöyle açıkladı: “Kaması seninkiyle neredeyse aynı uzunlukta olan biriyle tutup da bıçaklı kavgaya girmemelisin.”
●  Tıpkı Çinli ve Kuzey Koreli bilgisayar korsanlarına karşı geçmişte yaptığı gibi, Obama yönetimi Rus adımlarına ilişkin bildiklerini daha da fazla ortaya dökmeli. Ancak Moskova’yla kamuoyu önünde münakaşaya girmek faydasızdır ve ABD bu süreçte kendi siber “kaynaklarını ve metotları”nı çarçur edebilir.
Soğuk Savaş’ın “Armageddon ustaları” acaba bu konuda ne gibi bir tavsiyede bulunacaktır? Nükleer dehşet dengesi, sonunda istikrarı besleyici bir unsura dönüşen silahların kontrolü anlaşmalarına yol açmıştı. Ancak bu model siber alanda işe yaramayabilir. Siber savaşçıların Best Buy gibi yerel elektronikçilerden donanımlarını yeniden temin edebildikleri bir dünyada bu tür anlaşmaların işe yararlılığı kanıtlanamaz.

Küresel davranışın normları, –umumi ve özel tartışmalara eşlik eden karmakarışık bir itiş kakış döneminin ardından– deneme yanılmayla ortaya çıkar. İşte bu inişli yokuşlu sürece başlamak Obama başkanlığının son büyük meydan okuması olacak.