New York Times etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
New York Times etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Ağustos 2020 Cumartesi

T.FRIEDMAN: HERKES İÇİN LÜBNAN DERSLERİ

 

HERKES İÇİN LÜBNAN DERSLERİ


Thomas L. Friedman

The New York Times, 9.8.2020


Tercüme ve editoryal katkı: Zahide Tuba Kor


NOT: Bu özet tercüme Fikir Turu web sitesinde 13.8.2020 tarihinde yayınlanmıştır.

https://fikirturu.com/jeo-strateji/herkes-icin-lubnan-dersleri/

İngilizcesi “Beirut’s Blast Is a Warning for America” başlığıyla yayınlanan yazının tamamını okumak için TIKLAYINIZ. 

NOT: Blogda yer alan 800 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.

Kaynak göstermeden blogdaki yazı, tercüme ve infografikleri kullanmamanız önemle rica olunur.


Özet: Ülkedeki sistem nedeniyle her zaman her şeyin siyasallaştığı, kamu yararının anlamının unutulduğu Lübnan gittikçe istisnai örnek olmaktan çıkıyor, zira kutuplaşma artık her yerde. Amerikalı yazar Thomas Friedman uyarıyor: Lübnan’daki patlama herkes için uyarı.


Lübnan’ın başkenti Beyrut, tarihinin en büyük patlamasıyla enkaz yığınına dönerken konuyla ilgili en orijinal yazılardan birini, The New York Times’ın dış politika köşe yazarı Thomas Friedman kaleme aldı. 9 Ağustos’ta yayınlanan “Beyrut Patlaması Amerika İçin Bir Uyarı” başlıklı yazısında, Amerika’nın popülist Trump yönetimi altında nasıl Lübnan ve Ortadoğu’yla giderek benzeştiğini her şeyin siyasallaştırılması meselesi üzerinden ele aldı. Friedman, 1980’lerde The New York Times’ın Beyrut ve Kudüs bürolarında çalışmış, Ortadoğu’yu yakından tanıyan bir isim.

Friedman, Beyrut’taki korkunç patlamayı ve ardından bunu kimin tetiklemiş olabileceğine dair yaygın spekülasyonları ilk duyduğunda hatırına gelen bir anekdotla yazıya başlıyor. 40 yıl evvel Beyrut Amerikan Üniversitesi rektörünün evinde verilen bir yemekte, iki gece önce Beyrut’a yağan olağandışı dolu fırtınasından söz açıldığında Rektör Malcolm Kerr, ‘Sizce bunu Suriyeliler yapmış olabilir mi?’ esprisini patlatmış.

Nitekim -bugün nasıl her şey bir İsrail veya Amerikan komplosu olarak görülüyorsa- iç savaş şartları altındaki o dönemde de, Lübnanlıların geneli her şeyi Suriye’nin tezgâhladığı bir komplo olarak açıklıyordu.

Friedman diyor ki, “Kerr aynı zamanda Lübnan toplumunda kökleşmiş -ve ne yazık ki bugünün Amerika’sı için de geçerli- bir gerçeği dillendiriyordu: Lübnan’da o dönem -ve bugün daha da fazlasıyla- her şey hatta hava durumu bile siyasallaşmıştı.”

“Tüm yönetim yetkilerinin ve devlet kadrolaşmalarının anayasal ya da gayriresmî olarak farklı Hıristiyan ve Müslüman mezhepleri arasında çok dikkatli bir denge dahilinde paylaşıldığı Lübnan toplumunun mezhepçi tabiatı nedeniyle hakikaten her şey siyasaldı. Her bir işe tayin, her bir görevi suistimal soruşturması ve her bir hükümetin kimi finanse edip etmeyeceği kararı, bir gruba menfaat sağlayıp kayırma, diğerinin ise aleyhine görüldü.”

“Oldukça çeşitlilik arz eden bir toplumda bu, (iç savaş spazmları arasında) istikrarı satın alan bir sistemdi; ancak hep hesap vermeme, yolsuzluk, kötü yönetişim ve güvensizlik pahasına.”

 

ABD hangi açılardan Ortadoğu ülkelerine benzemeye başladı?

Yazara göre ABD de iki açıdan Lübnan ve diğer Ortadoğu ülkelerine benzemeye başladı:

“Birincisi, siyasi farklılıklarımız o denli derinleşiyor ki, iki partimiz artık iktidar için sıfır toplamlı bir oyunda yarışan dini mezheplere benziyor. Ortadoğu’dakiler kendilerininkine ‘Şiiler, Sünniler ve Maruniler’ veya ‘İsrailliler ve Filistinliler’ diyorlar; biz ise kendimizinkine ‘Demokratlar ve Cumhuriyetçiler’ diyoruz. Ancak bizimkiler, artık iktidarın bir ölüm kalım meselesi olduğuna inanan rakip aşiretler gibi davranıyorlar.

İkincisi, Ortadoğu’da olduğu gibi, Amerika’da da giderek artıyor: Artık her şey siyaset – hatta iklim, enerji, pandemide takılan yüz maskeleri bile.”

Yazar buna bir de örnek veriyor: “Biz Amerika’da Ortadoğu ülkelerine o denli benzer hale geldik ki, Lübnanlılar patlamanın tamamen bir kaza olduğu sonucuna varırken, Başkan Trump bunun bir komplo olması gerektiğini ilan ederek adeta bir Beyrutlu milis lideri gibi konuştu. Generallerinin ona ‘Bu bir saldırı’ dediğini söyledi. ‘Bu bir tür bombaydı’.”

 

Her şey siyaset olursa demokrasi ölür

Friedman “Her şey siyasete dönüştüğünde bir toplum ve tabii ki bir demokrasi er geç ölür gider. Bu şekilde yönetişim, boğazı sıkılarak yok edilir.” diyerek Lübnan örneğine dikkat çekiyor: “Söylentilere bakılırsa, yozlaşmış Lübnan mahkemelerinin kamu yararının koruyucusu olarak hareket etmemesi ve -liman yetkililerinin yıllar evvel talep ettiği şekilde- patlayıcıların limandan kaldırılması emrini vermemesi patlamanın kapısını araladı.”

Konuyu açıklığa kavuşturmak için İbrani Üniversitesi din filozofu Moşe Halbertal’den şu alıntıyı yapıyor: “Sağlıklı bir siyasetin gelişebilmesi için kendisi dışında referans noktalarına ihtiyaç vardır: Hakikatin referans noktaları ve kamu yararı anlayışı… Her şey siyasallaştığında bu, siyasetin sonu demektir.”

Friedman şöyle devam ediyor: “Diğer bir deyişle, her şey siyaset olduğunda, her şey iktidardan ibaret demektir. Merkez yoktur, sadece taraflar vardır; hakikat yoktur, sadece versiyonları vardır; olgular yoktur, sadece arzu ve isteklerin yarışı vardır.”

“Eğer ki iklim değişikliğinin gerçek olduğuna inanıyorsanız, illaki biri size araştırma bursu vermiştir. Eğer ki başkanın, Joe Biden’ı zayıflatmak için Ukrayna devlet başkanından destek sağlamaya çalışarak yüce divanlık bir suç işlediğine inanıyorsanız, illa ki bunun nedeni partinizin iktidara gelmesini istemenizdir.”

Yazara göre Trump, Netanyahu, Putin gibi liberal olmayan popülistler, kasıtlı olarak olguların ve kamu yararının koruyucularının altını oymaya çalışıyorlar ve kendi halklarına şu mesajı veriyorlar: “Mahkemelere, bağımsız memurlara veya sahte haber üretenlere inanmayın – sadece bana, benim sözlerime ve kararlarıma güvenin. Dışarısı bir orman. Beni eleştirenler (Trump’ın cuma günü basın mensuplarına dediği gibi) birer katil ve kabilemizi diğerlerininkinden ancak ben koruyabilirim. Bu bir ölüm kalım meselesi.”

Friedman çapıcı örneklerle yazısına şöyle devam ediyor: “Bu gidişat sadece bize zarar vermekle kalmayıp kelimenin tam anlamıyla bizi öldürüyor. Trump’ın COVID-19 pandemisini yönetmekte tamamen başarısız olmasının nedeni, nihayet itibarını sarsamayacağı ve siyasallaştırarak saptıramayacağı bir güçle -Tabiat Ana ile- tanışması. (…)”

“Geçenlerde Trump, Cleveland’de bir Cumhuriyetçi Parti kitlesine dedi ki, eğer Biden kazanırsa, ‘İncil’e zarar verecek, Tanrı’yı incitecek. O, Tanrı’ya karşı, silahlara karşı; enerjiye, bizim enerji türümüze karşı’.”

“Bizim enerjimiz mi? Evet, görünen o ki artık Cumhuriyetçi enerji -petrol, doğal gaz ve kömür- ile Demokrat enerji -rüzgar, güneş ve su- var. Petrole, doğalgaza ve kömüre inanıyorsanız, kürtaja ve maske takmaya da karşı çıkmanız beklenir. Ve eğer ki güneşe, rüzgara ve suya inanıyorsanız, kürtaj hakkına ve yüz maskesine yandaş olmalısınız. Bu türden -uçlarda- düşünme biçimi tam da Lübnan, Suriye, Irak, Libya ve Yemen’i yıkan şeydi ve şu an giderek İsrail’i de yiyip bitiriyor.”

“Ama Beyrut’taki sokak göstericilerine kulak verirseniz, ne çok Lübnanlının kamu yararını temsil eden bir hükümete aç olduğunu duyabilirsiniz. Amerika’da da öyle.”

 

Özlenen lider tipi

Yazar, hemfikir olunmasa bile saygı ve özlem duyulan lider tipini Halbertal’dan şöyle alıntılıyor: “Siyasetin dışında bir kutsal alanın -kamu yararının- olduğuna inanan ve salt kendi iktidar çıkarlarına değil, kamu yararına ilişkin en iyi yargıya dayanarak büyük kararlar veren liderdir.”

Friedman şöyle devam ediyor: “Bu liderler partileri için çok şey yaparlar; siyasete karşı değillerdir. Yoğun bir şekilde siyasetle meşgul olurlar; ama siyasetin nerede başlaması ve nerede durması gerektiğini bilirler. Kendi iktidarlarını kurtarmak için Anayasa’yı altüst etmezler veya savaş başlatmazlar yahut halk sağlığı tehlikesini hafife almazlar.”

Ortadoğu’da bu türden liderlerin nadir ortaya çıkıp çoğunlukla suikasta kurban gittiğini hatırlatıyor.

Yazar Thomas Friedman, Trump’ın Kasım’daki seçimleri kaybetmesi halinde, 2000 yılındaki tartışmalı seçimlerde Al Gore’un yaptığı gibi, kamu yararını kendi çıkarlarının önüne koyup sessizce çekilmesini imkansız görüyor. Yazısını ise şöyle tamamlıyor: “Halbertal, ‘Kutsal alanı, yani siyaset dışındaki kamu yararı alanını kaybettiğinizde toplumlar çöker.’ diyor. Lübnan, Suriye, Yemen, Libya ve Irak’ta olan tam da bu. Yavaş yavaş İsrail ve Amerika’nın başına gelen de bu. Bu gidişatı tersine çevirmek bizim neslin en önemli projesi.”

 


8 Şubat 2018 Perşembe

D.KIRKPATRICK: İSRAİL, KAHİRE’NİN ONAYIYLA MISIR’DA HAVA SALDIRILARI DÜZENLİYOR




David D. Kirkpatrick (The New York Times’ın Londra bürosu muhabiri; 2011-2015 döneminde gazetenin Kahire büro şefiydi. Mısır’da Arap Baharı sürecini anlattığı kitabı önümüzdeki aylarda “Into the Hands of the Soldiers” adıyla Viking yayınevinden çıkacak)
The New York Times, 3.2.2018

Tercüme: Zahide Tuba Kor

NOT: Lütfen kaynak göstermeden tercümenin bir kısmını veya tamamını kullanmayınız, alıntılamayınız, yayınlamayınız

Mısır’ın Kuzey Sina bölgesindeki cihatçılar, İslam Devleri (İD)’ne biat ederek ve önemli bir şehri ele geçirip burada askerî kontrol noktaları kurarak yüzlerce askeri ve polisi öldürdü. 2015 yılı sonunda bir Rus yolcu uçağını da düşürdüler.
Mısır bunları durduramıyor görüntüsü verince sınırının hemen öte tarafındaki tehlike karşısında teyakkuza geçen İsrail devreye giriverdi.
Menşeini gizleyen İsrail insansız hava araçları (İHA’lar), helikopterleri ve savaş uçakları, tamamı Cumhurbaşkanı Abdülfettah el-Sisi’nin onayıyla, iki yılı aşkın bir süredir her hafta örtülü hava operasyonları gerçekleştirmekte olup şimdiye kadar Mısır topraklarına yönelik bu saldırıların sayısı 100’ü aştı.
Dikkat çekici bu işbirliği, Mısır-İsrail ilişkilerinin gelişiminde yeni bir aşamaya tekabül ediyor. Vakti zamanında birbiriyle üç [Z.T.K. doğrusu dört] defa savaşmış düşmanlar iken, daha sonra [Z.T.K. 1979’dan itibaren] sıkıntılı bir barış altında rakibe dönüşen Mısır ile İsrail’in ilişkileri, şimdilerde ortak bir düşmana karşı yürütülen örtülü bir savaşta gizli bir müttefikliğe evirilmiş durumda.
Kahire için İsrail’in bu müdahalesi, Mısır ordusunun militanlara karşı yaklaşık beş yıldır yürüttüğü savaşta bölgede yeniden zemin kazanmasına yardımcı bir faktör oldu. İsrail içinse bu saldırılar, hem kendi sınırlarını güvence altına almasını hem de komşusunun istikrara kavuşmasını sağladı.
Kuzey Sina’daki bu işbirliği, bölge siyasetinin kapalı kapılar ardında yeniden yapılandığının şimdiye kadarki en dramatik kanıtı. IŞİD, İran ve siyasal İslam gibi ortak düşmanlar, birçok Arap devletinin liderini İsrail’le sessiz sedasız gelişen bir işbirliğine/uyuma soktu; her ne kadar sözkonusu ülkelerin yetkilileri ve basın-yayın kuruluşları kamuoyu önünde Yahudi devletine sayıp sövmeye devam etseler de. 
Amerikalı yetkililer, İsrail’in hava operasyonlarının Mısır silahlı kuvvetlerinin militanlara karşı üstünlük sağlayabilmesinde kesin bir rol oynadığını söylüyorlar. Ancak İsrail’in bu rolü, Ortadoğu barış müzakereleri de dâhil bölge için bazı beklenmedik sonuçlar doğuruyor. Nitekim bu durum, İsrailli yetkililerde Mısır’ın hâlihazırda topraklarını kontrol etmek için dahi kendisine bağımlı olduğu kanaatini kısmen de olsa uyandırıyor.
Hâlihazırda veya geçmişte Ortadoğu politikasıyla görevli yedi İngiliz ve Amerikalı yetkili, Mısır topraklarına yönelik İsrail saldırılarını -isimlerinin gizli kalması şartıyla- anlattı. İsrail ve Mısır ordularının sözcüleri ile Mısır dışişleri bakanlığı sözcüsü ise yorum yapmaktan kaçındı.
Her iki komşu da Mısır içinde tepkilere ve beklenmedik kötü sonuçlara yol açabileceği korkusuyla hava saldırılarında İsrail’in rolünü gizlemeye çalışıyor; Mısır hükümet yetkilileri ve devlet kontrolündeki medya, İsrail’den can düşmanı olarak bahsetmeye ve Filistin davasına bağlılık sözü vermeye devam ediyor.
İsrail İHA’larında menşelerini bildiren işaretler bulunmazken savaş uçakları ve helikopterleri de işaretlerini gizliyor. Bu operasyonlarla ilgili bilgi veren Amerikalı yetkililere göre, bazıları Mısır’ın içlerinden geldikleri izlenimini uyandırmak için dolambaçlı rotalar dahi izliyor.
İsrail’de askerî sansür, söz konusu hava saldırılarının haber olup da kamuoyuna yansımasını kısıtlıyor. Herhangi bir İsrailli birliğin veya özel harekâtın Mısır sınırlarından içeriye ayak basıp basmadığı net değil; nitekim bu durum operasyonların ifşa olma riskini artıracaktır.
Amerikalı yetkililerin söylediğine göre Sayın Sisi, dar ve küçük bir ordu ve istihbarat çevresi dışında bu hava saldırılarının menşeini herkesten gizlemeye çok daha fazla itina gösteriyor. Mısır hükümeti Kuzey Sina’yı yasak askerî bölge ilân ettiğinden buraya hiçbir gazeteci bilgi toplamak amacıyla giremiyor.
Mısır’ın komuta kademesi, bundan 40 sene evvel 1978’de Camp David Anlaşmalarının imzalanmasından bu yana, İsrailli mevkidaşlarıyla perde arkasında sürekli daha da yakınlaşıyor. İsrail’in, HAMAS denetimindeki Gazze Şeridi’ne karşı uyguladığı ablukaya Mısır güvenlik güçleri de yardım ediyor. İki ülkenin istihbarat servisleri, uzunca bir süredir sınırın her iki tarafındaki militanlara karşı bilgi paylaşımı içinde.
Arap Baharı isyanının ardından Mısır’ın Müslüman Kardeşler liderlerinden birini 2012’de cumhurbaşkanı olarak seçmesi İsrailli yetkilileri endişelendirmişti. Yeni Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi, Camp David Anlaşmalarına saygı duyma sözü verse de İsrailliler, Müslüman Kardeşler’in HAMAS’la ideolojik yakınlığından ve Yahudi devletine tarihî husumetinden endişeliydi.
Bir sene sonra dönemin savunma bakanı Sayın Sisi askerî bir darbeyle Sayın Mursi’yi devirdiğinde İsrail, bu yönetim değişikliğini memnuniyetle karşıladı ve Washington’ı bunu kabul etmeye ısrarla teşvik etti. Bu gelişme sınırın her iki tarafındaki generaller arasında var olan ortaklığı perçinledi.
Süveyş Kanalı ile İsrail sınırı arasında yer alan, Mısır hükümetinin [egemenliğinin] zayıf olduğu dağlık çöl bölgesi Kuzey Sina, Sayın Sisi’nin başa geçmesinden evvelki on yılda İslamcı militanlar için bir sığınağa dönüşmüştü [Z.T.K. Doğrusu, 1980’ler ve 1990’larda da Sina’da durum bu şekildeydi]. Ana cihatçı örgüt olan ve İsrail’e saldırmaya odaklanan Ensar Beytü’l-Makdis, Sisi darbesinin ardından Mısır güvenlik güçlerine karşı ölümcül saldırılara öncülük etmeye başladı.
İlk defa Sisi’nin iktidarı ele geçirmesinden birkaç hafta sonra 2013’ün Ağustos’unda, Kuzey Sina’da meydana gelen iki esrarengiz patlamada beş militan hayatını kaybetti. Associated Press haber ajansı, ismi açıklanmayan Mısırlı yetkililere dayandırdığı haberinde, İsrail’in İHA’lardan attığı füzelerle militanları öldürmesinin Mısır tarafının bir İsrail havaalanına sınır ötesi saldırı planlandığı uyarısından kaynaklanabileceğini vurguladı. (İsrail havaalanını bir önceki gün kapatmıştı.)
Sisi’nin sözcüsü Albay Ahmet Ali ise bunu yalanladı. O dönemde yaptığı bir açıklamada “Mısır topraklarına yönelik herhangi bir İsrail saldırısına ilişkin iddiaların ne şekil ne de öz itibarıyla herhangi bir gerçekliği vardır” diyerek konuyla ilgili soruşturma açılacağı sözü verdi. “Bu konuda Mısır ile İsrail tarafı arasında koordinasyon iddiaları tamamen gerçek dışıdır, akıl ve mantığa tümüyle aykırıdır” diyerek sözlerine devam etti.
İsrail ise yorum yapmaktan kaçındı ve bu sahne öylece unutulup gitti.
Ancak bu olaydan iki sene sonra Sayın Sisi, en az yüzlerce Mısır askeri ve polisini öldürmüş olan militanları hala daha yenilgiye uğratmaya çalışıyordu.
Ensar Beytü’l-Makdis örgütü Kasım 2014’te resmen kendisini İD’in Sina Vilayeti olarak ilan etti. 1 Temmuz 2015’te militanlar kısa bir süreliğine de olsa Kuzey Sina’daki Şeyh Zuveyd bölgesinin kontrolünü ele geçirdi; ancak Mısır savaş uçakları ve helikopterlerinin bölgeyi vurması üzerine geri çekildi. Ardından ekim ayı sonunda militanlar bir Rus charter uçağını düşürerek 224 yolcunun ölümüne yol açtı.  
Tam da bu meşum kilometre taşları yaşanırken İsrail, 2015 yılı sonunda hava saldırıları dalgasına başladı. Amerikalı yetkililer bu saldırılarda militanların uzunca bir elebaşları listesinin öldürüldüğünü düşünüyorlar. Her ne kadar öldürülenlerin yerlerini aynı derecede acımasız halefleri almış olsa da militanlar hedef küçültmeye zorlanmışa benziyor. Zira artık yol kesmeye, kontrol noktaları kurmaya veya belli topraklar üzerinde hak iddia etmeye cüret edemiyorlar. Bunun yerine Sina’da yaşayan Hristiyan topluluklar, Nil Vadisi’ndeki kiliseler veya kâfir saydıkları diğer Müslümanlar gibi daha yumuşak hedefleri vurmaya başladılar. Kasım 2017’de militanlar Kuzey Sina’daki bir Sufi camiinde ibadet halindeki 311 kişiyi öldürdüler.  
Amerikalı yetkililerin belirttiğine göre İsrailliler, o zamana değin [Z.T.K. yani 2015 yılı sonuna kadar] Mısırlıların planda kendi üzerlerine düşeni yerine getirmediği konusunda Washington’a dert yanıp durmuşlar. Kahire’nin hava saldırılarıyla koordineli bir şekilde kara birliklerini harekete geçirmekte başarısız olduğunu belirtmişler.
İsrail ordusunun sansürleri İsrail medyasının bu hava saldırıları hakkında haber yapmasını engellemiş olsa da bazı kuruluşlar, Bloomberg News kanalının ismi açıklanmayan eski bir İsrailli yetkilinin Mısır topraklarında İHA’larla saldırılar düzenlediklerine dair 2016 yılına ait haberinden alıntılar yaparak sansürün etrafından dolandılar.
İsrail’de çalışan Kuzey Sina uzmanı Zack Gold, bu hava saldırılarını, herkesin malumu bir sır olan İsrail’in nükleer silah programıyla kıyasladı. Gold dedi ki “Mısır topraklarına yönelik İsrail hava saldırıları [gizlilik bakımında nükleer silah programıyla] neredeyse aynı seviyede. Burada kim ne zaman nükleer programdan bahsedecek olsa espriyle karışık ‘yabancı basına göre’ diye ekler. İsrail’in Mısır’daki temel stratejik menfaati istikrar olduğundan yetkililer, bu [sırrı] alenen ifşa etmenin istikrarı tehdit edeceği kanaatindeler.”
Amerikan yönetimi içinde o denli yaygın biçimde biliniyor ki diplomatlar ve istihbaratçılar bu konuyu Capitol Hill’deki kanun koyucularla dışa kapalı brifinglerde tartışıyorlar. Ancak Amerikan Kongresi’ndeki dışa açık komite oturumlarında kanun koyucular, Kuzey Sina’da şaşırtıcı bir şekilde yakın Mısır-İsrail işbirliğinin varlığını üstü kapalı şekilde onaylıyorlar.
Telefonla yapılan bir mülakatta Senato Dış İlişkiler Komitesi’nin kıdemli Demokrat senatörü Benjamin L. Cardin, İsrail’in Mısır’daki askerî harekâtlarının ayrıntılarını tartışmaktan kaçındı, ama dedi ki İsrail “komşusuna karşı salt iyiliğinden” harekete geçmiş değil. “İsrail, Mısır’ın Sina’sında yaşanan kötü şeylerin kendi içine sızmasını istemiyor” dedi ve ekledi: Mısır’ın İsrail’in rolünü vatandaşlarından saklama çabası “yeni bir olgu değil.”
İsrail’in bazı Amerikalı destekçileri, Mısır İsrail ordusuna bu denli bel bağlamışken Mısırlı yetkililerin, diplomatların ve devlet kontrolündeki medyanın -özellikle de BM gibi uluslararası toplantılarda- Yahudi devletini alenen eleştirip kınamaktan artık vazgeçmesi gerektiğini savunuyorlar.
Hem Dış İlişkiler Komitesi’nin kıdemli Demokrat üyesi hem de Temsilciler Meclisi üyesi olan Eliot L. Engel, bu konuda “Sisi’yle konuştuğunuzda İsrail’le, İsraillilerle konuştuğunuzda Mısır’la güvenlik işbirliğinden bahsediyor, ama bu ikiyüzlü oyun devam ediyor. Bu durum kafamı allak bullak ediyor” dedi.
İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu da Amerikalı diplomatlara Sina’da İsrail ordusunun rolünü açıkça hatırlatmaktan çekinmiyor. Görüşmelere katılmış veya konuyla ilgili brifing almış üç Amerikalı yetkiliye göre, mesela Şubat 2016’da Amerikan Dışişleri Bakanı John Kerry Ürdün’ün Akabe şehrinde gizli bir zirve toplayarak Mısır lideri Sayın Sisi’yi, Ürdün Kralı Abdullah’ı ve İsrail lideri Sayın Netanyahu’yu bir araya getirmiş. Sayın Kerry, Filistin devleti pazarlığının bir parçası olarak, Mısır ve Ürdün’ün İsrail’in güvenliğini garanti edeceği bir bölgesel anlaşma teklif etmiş.

Sayın Netanyahu bu teklifle dalga geçmiş. Amerikalıların anlattığına göre, Netanyahu “İsrail ordusu zaten Mısır ordusunu destekliyor” demiş. Mısır kendi sınırları içindeki toprakları dahi kontrol edemezken İsrail’in güvenliğini garanti edecek bir konuma neredeyse hiç sahip değil, iddiasını öne sürmüş.

28 Aralık 2017 Perşembe

HARİRİ, NİÇİN SUUDİ ARABİSTAN’DA TUHAF ŞEKİLDE BİR MÜDDET KALDI?




Anne Barnard (2013’ten bu yana the New York Times’ın Beyrut büro şefi) & Maria Abi-Habib (daha evvel the New York Times’ın Ortadoğu muhabiri iken kısa süre evvel Güney Asya muhabiri oldu)
New York Times, 24.12.2017

Tercüme: Zahide Tuba Kor

NOT: Lütfen kaynak göstermeden tercümenin bir kısmını veya tamamını kullanmayınız, alıntılamayınız, yayınlamayınız

(…)
Lübnan Başbakanı Saad Hariri, Suudi Veliaht Prens Muhammed bin Selman’la çölde kampa gideceğini düşünerek tişört ve kot pantolon giymişti.
Ama cep telefonuna el konup korumalarından biri hariç diğerleri yanından uzaklaştırıldı, Suudi güvenlik güçleri tarafından itilip kakıldı ve hakarete uğradı. Ardından da aşağılanmanın zirve noktası geldi: Daha önce yazılmış bir istifa metni eline tutuşturuldu ve Suudi televizyon ekranlarında okumaya zorlandı.
Bir gün evvel Suudi başkenti Riyad’a çağrılmasının gerçek nedeni de buydu: Egemen bir lider değil de bir çalışan gibi, baskı altında istifa etmek ve kamuoyu önünde İran’ı suçlamak… Ekranlara çıkmadan evvel Riyad’daki evine uğramasına bile izin verilmedi, korumalarından bir takım elbise getirmelerini istemek zoruna kaldı.
Bu, sadece kendi ülkesinin değil tüm bölgenin güç yapılanmasını sarsmaya kararlı olan hırslı veliaht Prens Muhammed’in hikâyesindeki fasıllardan sadece biriydi. İçeride yüzlerce prensi ve işadamını yolsuzlukla mücadele adı altında hapsetti; dışarıda Yemen’de bir savaşa girişti ve Katar’la karşı karşıya geldi.
Sayın Hariri, Riyad’da hazır bulunmasının emredildiği gün, aslında Veliaht Prens’in daha genel bir savaşının sadece bir piyonuydu; yani Suudi Arabistan’ın kadim rakibi İran’ın bölgesel hırslarını dizginleme savaşının…
(…)

Cesur adımlar geri tepti
(…)
Prens Muhammed, komşu Yemen’de İran müttefiki isyancılara karşı çoktan bir savaş açtı ama bataklığa saplandı. Katar’ı abluka altına aldı ama bunu yapmakla Doha’yı İran’ın kucağına daha fazla itmiş oldu.
Şimdi ise Suudi patronuna yeterince itaatkâr addedilmeyen bir başka ülkenin başbakanını yerinden etmeye yöneldi. Prens şöyle bir mesaj yollamaya çalıştı: Lübnan’ın en güçlü siyasi aktörü olan -aynı zamanda İran’ın müttefiki- Hizbullah’ın daha da güçlenmesini engelleme vakti geldi. (…) Ama hiç beklenmedik bir sonuçla, Sayın Hariri yeni bir popülarite kazanarak görevinin başında ve Hizbullah da geçmişten çok daha güçlü durumda.
Suudi Arabistan’ın beceriksizce -belki de acemice- taktikleri ABD, Kuveyt, Ürdün, Mısır ve Sayın Hariri’nin Lübnan’daki Sünni partisinin çoğunluğu gibi en sadık müttefiklerini dahi kendisinden soğuttu. Uzmanlara ve yetkililere göre, Suudi Arabistan Lübnan’dan bazı küçük tavizler koparmış olabilir, ama bunlar diplomatik taarruza değecek türden şeyler muhtemelen değil.
(…) Bu türden tartışmalı/kavgacı hareketlerin aniden patlaması, bölge çapında savaş çalkantılarına yol açtı.
Endişelerin iyice artması üzerine Lübnanlı yetkililer, -epeydir korktukları- Suudi Arabistan’ın Lübnan’ın her an patlamaya hazır Filistin mülteci kamplarını istikrarsızlaştırmaya dayalı uzun vadeli planının önüne geçemeye çalıştılar. İki üst düzey Lübnanlı yetkilinin ve birçok Batılı diplomatın dediğine göre, Suudi Arabistan’ın veya Lübnan’daki müttefiklerinin, mülteci kamplarında veya başka yerlerde Hizbullah karşıtı bir milis grup kurmaya çalıştığına dair Beyrut’ta endişeler vardı. Bu türden entrikaların hiçbiri sonuç vermedi ve bir Suudi yetkili de bunların hiçbirini düşünmediklerini belirtti. [Z.T.K. Bu noktada bir hatırlatma yapmak isterim. 2007 yılında güneydeki bir Filistin mülteci kampında Fethu’ş-Şam isimli bir örgüt ortaya çıkmış, daha sonra 300 kadar mensubu kuzeydeki Nehru’l-Bârid mülteci kampına taşınmışlar; ardından Lübnan ordusu bu gruba savaş ilan edip on binlerce mültecinin yaşadığı kampın büyük kısmını yerle bir etmişti. Ben bu grubun da Suudi finansmanıyla Hizbullah’a karşı dengeleyici bir Sünni silahlı örgüt olarak kurgulandığı kanaatindeyim. Tarih de kritikti; 2006 Temmuz’undaki İsrail’le savaştan Hizbullah’ın başarılı çıkmasının ardından 2007’de yaşandı. Yani Filistin mülteci kamplarını bu türden işler için geçmişte de kullanmaya çalıştılar ama başarısız oldular]
Batılı ve Arap yetkililer, Suudilerin çevirdikleri bütün bu entrikalarla neyi murat ettiklerini hala daha çözmeye çalışıyor. Birçoğu, Lübnan’da bir iç kargaşayı, hatta bir savaşı kışkırtmayı hedeflemiş olabileceklerini göz ardı etmiyor.
Onlara göre net olan şu: Suudi Arabistan, içinde Hizbullah ile müttefiklerinin de bulunduğu Sayın Hariri’nin koalisyon hükümetini çökmeye zorlayarak, Hizbullah’ın gücünü azaltacak şekilde Lübnan siyasetinde safların yeniden belirlenmesini teşvik etmeye çalıştı.
Ancak Washington’daki Amerikan İlerleme Merkezi kıdemli araştırmacılarından Brian Katulis diyor ki, Prens Muhammed’in istediği cevval ve aktivist dış politikayı ustalıkla işlemek, “diğer ülkelerdeki siyasi dinamikleri kavrayacak bir derinliği ve bir gecede kurulması mümkün olmayan diplomatik bağlara [çok daha evvelden] yatırım yapmayı” gerektirir. “Günümüz Ortadoğu’sunda güç ve nüfuz rekabeti ciddi şekilde değişti ve Suudiler buna ayak uydurarak arayı kapatmaya çalışıyorlar. Bu da savaşlarla ve gerilimler parçalanmış Ortadoğu’da yeni yeni yanlış anlaşılmalar ve tırmanma riskini beraberinde getiriyor” diyerek sözlerine devam ediyor.

Baskı noktaları
Sayın Hariri ile Suudiler arasında problemler yıllardır alttan alta ısınmakta.
Tıpkı babası Refik Hariri gibi oğlu da siyasi kariyerini ve muazzam aile servetini Suudi desteğine borçlu. Ancak Suudiler, Sayın Hariri’nin hükümetinin (…) Hizbullah’a çok fazla hâkimiyet sağlamasından şikâyetçi.
(…) Hariri, Beyrut’a döndüğünde Suudilerin öfkesini yatıştırmak için aracılar yollayarak Hizbullah lideri Nasrallah’tan Suudi Arabistan’a karşı sert ve şiddetli söylemlerinin tonunu düşürmesini istedi.
(…)
3 Kasım’da Sayın Hariri’nin İran’ın Lübnan’la işbirliğini öven üst düzey İranlı yetkili Ali Ekber Velayeti ile bir araya gelmesi, Suudiler için bardağı taşıran son damla olabilir.
Saatler sonra Sayın Hariri, Suudi Kralı’ndan “hemen gel” mesajı aldı (…). (…)
(…)
Suudi Arabistan’ın Sayın Hariri’ye karşı kullanacağı birçok baskı noktaları var. Suudi Arabistan’daki yaklaşık 250 bin Lübnanlı işçiyi kovmakla tehdit ederek Lübnan ekonomisine zarar verebilirdi. Avanta/rüşvetin yaygın olduğu Suud’la yoğun iş bağlantılarına sahip Sayın Hariri’yi, aynı zamanda Suudi vatandaşlığı da bulunduğundan, şahsen de tehdit edilebilirdi. Zaten bir Arap diplomatın dediğine göre Sayın Hariri yolsuzluk suçlamalarıyla da tehdit edildi.
(…)
[İstifa açıklamasından] Birkaç saat sonra Suudi yetkililer yolsuzluk suçlamasıyla göz altılara başladığında yakalananlar arasında Sayın Hariri’nin iki eski iş ortağının da bulunması, kendi durumunun da hiç sağlam olmadığını hatırlatıyordu.

Gerçekçi olmayan beklentiler
Batılı diplomatların ve Lübnanlı yetkililerin anlattıklarına göre, Suudiler Lübnan’da istifanın dışarıdan göründüğü gibi kabul edilip Hizbullah’ın muhaliflerinden kitlesel bir destek alacağını beklediler. Ama Lübnan, istifaya kitlesel bir şüpheyle tepki verdi. Kimse sokaklara çıkmadı. Hizbullah’ın müttefiki olan Lübnan Cumhurbaşkanı Mişel Aun da Sayın Hariri bizzat kendisi gelip sunmadan istifasını kabul etmedi.
(…)
Yetkililerin anlattığına göre Sayın Hariri, sonunda Suudi korumalarla birlikte Riyad’daki evine gönderilerek misafir odasında tutuldu, eşi ve çocuklarını görmesi ise yasaklandı. Günler sonra birçok Batılı büyükelçi kendisini evinin salonda ziyaret etti; ancak ne denli serbest olduğu konusunda edindikleri izlenimler birbiriyle çelişkiliydi. Zira diplomatlar, sürekli salonda duran iki Suudi korumanın dışarı çıkmasını istediklerinde Sayın Hariri, her defasında “Hayır, burada kalabilirler” cevabını vermiş.
(…)
Bu arada Suudi prens, uluslararası endişeleri umursamadan, Filistin lideri Mahmud Abbas’ı da Riyad’a davet etti ve Filistin siyasetiyle ilgili birtakım talimatlar verdi. Yetkililer, Riyad’da Sayın Abbas’a ne söylendiği konusunda ihtilaf içindeler. Ama Lübnanlı yetkililer teyakkuza geçtiler. Üç Lübnanlı yetkilinin anlattığına göre, Lübnan iç istihbarat şefi General Abbas İbrahim’i ve bir Filistin heyetini Sayın Abbas’tan bilgi almak üzere alelacele Ürdün’ün başkenti Amman’a gönderdiler.
Birçok nedenden ötürü ciddi bir endişe sözkonusuydu. Üst düzey bir Lübnanlı yetkiliye göre, Suudilerin Sayın Abbas’a tavsiyeleri, Lübnan’da her an alevlenebilir durumdaki Filistin mülteci kamplarını istikrarsızlaştırabilirdi. Lübnanlı ve Filistinli yetkililerin yanısıra Batılı bir diplomatın da anlattığı üzere, -ayrı bir vaka olarak- Suudilerin Lübnanlı bir müttefiki, bir Filistin mülteci kampındaki cihatçı grupları Hizbullah’a karşı silahlı bir “Sünni direniş” örgütü kurması konusunda teşvik etmiş, ama bu fikir o denli tehlikeli ki cihatçılar bile bunu reddetmiş.
Suudiler ve Sayın Abbas’ın sözcüsü ise bu anlatımları yalanladılar.
(…)
Fransa, ABD, Mısır ve diğer ülkelerin yoğun diplomasisi sayesinde Sayın Hariri’nin Suudi Arabistan’dan ayrılmasına izin veren bir anlaşmaya varıldı.
Bu anlaşmaya dahil olan Lübnanlı yetkililer ile Batılı ve Arap diplomatların söylediklerine göre, Veliaht Prens, Sayın Hariri’yi bir görevle ülkesine geri yolladı: Hizbullah’a savaşçılarını Yemen’den geri çektirmek. Aynı Batılı ve Arap diplomatlara göre bu talep, Prens’in -zaman zaman “Riyad’ın Vietnamı’ı” olarak da anılan- Yemen’i iyi bilen biri olmadığının ispatı. Batılı bir diplomata göre Hizbullah’ın Yemen’deki savaşçılarının sayısı sadece 50 olup buradaki Husi isyancıların eğitimi ve kaynak aktarımında İran çok daha büyük bir rol oynuyor. [Z.T.K. Son cümledeki bilginin doğruluğundan emin değilim; zira İran’ın Arap bölgelerde Hizbullah üzerinden bu tür işleri yürütmeyi tercih ettiğine dair bir bilgi hatırlıyorum. Yemen’de de başlangıçta Hizbullah etkiliydi, ama şu anki durumu bilmiyorum.]
Lübnanlı bir yetkiliye göre, Yemen’deki savaşı sonlandırmak için Beyrut “yanlış bir posta kutusu.” [Z.T.K. Lübnan’a “posta kutusu” denir, çünkü küresel ve bölgesel güçlerin Ortadoğu’da birbirine mesaj yollamak için kullandıkları bir alandır. Suikastlar, krizler hep bu türden birer araçtır.]
Riyad, kargaşadan çıkış için bir şeyler aldı. Lübnanlı yetkililer, Suudi karşıtı söylemini yumuşatabilmek ve Beyrut’taki Husi yanlısı bir televizyon istasyonunu kapatabilmek için Hizbullah’la bir anlaşmaya varmaya çalışıyorlar.
Sayın Hariri Riyad’ı yatıştırabilir mi net değil. Son dönemde Sayın Nasrallah’ın konuşmalarında Prens Muhammed’i eleştirmemesi ve çarşamba günü de Yemen’de barış görüşmeleri çağrısı yapması önemli bir adım. Ancak salı günü Yemen’in Husileri Riyad’a bir füze daha attılar.


Bu habere/yazıya katkıda bulunanlar Paris’ten Alissa J. Rubin, Beyrut’tan Ben Hubbard ve Hwaida Saad, Kahire’den Nour Youssef, Ramallah’tan David M. Halbfinger ve Rami Nazzal, Washington’dan Gardiner Harris

8 Eylül 2017 Cuma

R.KAPLAN: AB, ZARURİ BİR İMPARATORLUK



AB, ZARURİ BİR İMPARATORLUK

Robert D. Kaplan (Amerikalı dış politika yazarı; Yeni Amerikan Güvenliği Merkezi kıdemli araştırmacısı ve Avrasya Grubu kıdemli danışmanı)
New York Times, 5.5.2017

Tercüme: Zahide Tuba Kor

Hollanda, Fransa ve Almanya’da bu yılki seçimler, Şarlman’ın 9. yüzyılda imparatorluğunu kurduğu eski Karolenj Hanedanı merkezine epeyce dram getirdi. Burası Avrupa’nın hep en zengin ve kurumsallaşması en güçlü kısmı olageldi. Ancak eğer ki AB zayıflamaya devam ederse bunun en derin yansımaları doğusunda ve güneyinde hissedilecek.
Buradaki Avusturya-Habsburg ve Osmanlı Türk imparatorluklarının fay hattı boyunca uzanan eski komünist ülkeler, merkezî Avrupa’nın sağlam orta sınıf temelinden yoksun olup birçoğu, Saraybosna kuşatmasından 25 yıl sonra hala daha etnik ve toprak ihtilaflarıyla maluller. Onlar AB yanlısı hükümetlere daha önce hiç olmadığı kadar bağımlılar.
Orta Avrupa ile Balkanlar arasında sıkışmış bir ülke olan Slovenya’nın başkenti Ljubljana’da yetkililer ve uzmanlar, insanların tahayyülünde hala daha varlığını koruyan sözde bir hayali sınırdan bahsediyorlar: 1519’da Papa X. Leo’nun –Osmanlı İmparatorluğu’na karşı cephe hattı olarak görülen Katolik Slavlara atıfla– ilan ettiği “Hıristiyanlığın Koruyucu Siperi”. Bu çerçevede Müslüman saltanata karşı ilk savunma hattı Hırvatistan, ikincisi Slovenya’ydı. Kısa süre evvel bir yetkili bana dedi ki “Yugoslavya çöktüğünde bu eski tarihin artık bir öneminin kalmadığı zannedilmişti. Ama Tito Yugoslavya’sının dağılmasından çeyrek yüzyıl sonra biz kendimizi geç Ortaçağ ve erken modern dönem tarihine geri dönmüş bir halde bulduk.”
Yüzlerce yıldır Avusturya Habsburglarının yönettiği Slovenlerin 2016’ya gelindiğinde kişi başına düşen gelirleri 32.000 dolar. Bir kısmı Avusturya-Macaristan diğer kısmı ise Osmanlı ve Venedik geleneklerinin mirasçısı olarak karmaşık bir tarihe sahip Hırvatların kişi başı gelirleri ise 22.400 dolar. Eski Yugoslavya’nın neredeyse tamamen Osmanlı İmparatorluğu’nun elinde kalan diğer topraklarına gelince, kişi başına düşen gelir Karadağ’da 17.000, Sırbistan’da 14.000 dolar olup Makedonya, Kosova ve Bosna’nın eski Osmanlı topraklarına düşen kısımlarında gelirler benzer şekilde düşük. Bu da gösteriyor ki eski emperyal bölünmelerden kalan iktisadi ve toplumsal farklılıklar hala daha mevcut.
Bu bir etnik veya ırki determinizm değildir; zira güneydoğu Avrupa’nın Slavları, kendi kanlarından ve dillerinden gelenlerce değil, daha ziyade dış emperyalizm aracılığıyla siyaseten ve iktisaden şekillenegeldi. Ortadoğu’ya en yakın olan Avrupa’nın eski Bizans ve Osmanlı parçası, hala daha en fakir, en az istikrarlı kesim olup çoğu AB’nin desteği ve rehberliğine muhtaç. Avrupa güvenli ve zengin bir kıta olarak kalacak mı, yoksa –Rusya ve Türkiye’deki otoriterlerin çıkar bölgeleri oluşturmasıyla– geleneksel doğu-batı fay hattı boyunca parçalanacak mı sorusu en canlı şekilde Balkanlarda cevap bulacak. Dolayısıyla Paris, Berlin ve Brüksel’deki siyasi gelişmeler sınırlarının çok ötesinde yankılanacak.
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, örgütlü suç ağlarını işletmekten tutun milliyetçi-popülist hareketleri finanse etmeye ve yerel medya organlarını etkilemeye kadar farklı çökertme yöntemlerini kullanarak Orta ve Doğa Avrupa’da, özellikle de Balkanlarda aktif bir rol oynuyor. Karadağ, NATO’ya katılmaya belki yakın; ama bazı söylentilere göre Rusya’nın geçen yıl bir darbe yapmaya kalkıştığı bu ülke, çoğunlukla Rus oligarkların ve suç örgütlerinin adeta bir kolonisi gibi görülüyor. Yine Sırbistan ve Bulgaristan, Rus bölgesel nüfuzunun köprübaşları olarak görülüyor ve hatta daha kuzeydeki yeni-otoriter Macaristan ve Polonya hükümetleri, Rus rejimiyle gittikçe benzer özellikler taşımaya başladı. Macar hükümetinin, Macar asıllı Amerikalı milyarder George Soros’un Berlin Duvarı’nın yıkılmasından sonra Budapeşte’de kurduğu Orta Avrupa Üniversitesi’nin özgürlüğüne son verme çabaları, işte bu jeopolitik bağlamda okunmalı.
Türkiye’ye gelince, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, kendisine yarı-diktatör güçler bahşeden referandumu geçen ay kazandı. Ertesi gün Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün Anıtkabir’ini değil, emperyal orduları batıya, İstanbul’dan Bosna’ya kadar ilerleyen 15. yüzyıl Osmanlı padişahı, Fatih adıyla bilinen II. Mehmed’in kabrini ziyaret etti. Bulgaristan, Makedonya, Kosova veya bölgenin başka yerlerinde Sayın Erdoğan, düşüşteki AB’nin bıraktığı boşluğu doldurmaya kararlı görünüyor. Makedonya’daki çekişmeli hükümet geçişi yüzünden mecliste yaşanan şiddet de dâhil hukuksuzluk, güneydoğu Avrupa’nın siyasi kırılganlığını gözler önüne seriyor.
Balkanları sadece ve sadece AB istikrara kavuşturabilir. Ancak ve ancak Sırbistan, Arnavutluk ve Kosova AB üyesi olursa Sırplarla Arnavutlar arasındaki etnik ihtilaf gerçekten çözüme kavuşabilir. Böylelikle AB çatısı altında Arnavutluk ve Kosova’nın birleşmesine gerek kalmaz. Ama birleşmeye kalkışırlarsa bu, Sırplar için bir savaş nedeni sayılacaktır. Benzer bir dinamik, Bosna-Hersek üzerinde Hırvatlar ile Sırplar arasında devam eden rekabet için de geçerli. Eski Yugoslavya’daki herkes için AB çatısı altında barış var. Yoksa geriye sadece kemikleşmiş çatışmalar kalıyor. (…)
Diğer bir deyişle AB bir zaruri imparatorluk. [Z.T.K. Kaplan'ın imparatorluklarla ilgili görüşlerini öğrenmek için 2014'te kaleme aldığı "İmparatorluğu Savunma Adına"  ve 2016 tarihli "Postemperyal Çağ" başlıklı yazılarını okuyabilirsiniz.]
Ben “imparatorluk” kelimesini rastgele değil, iyice ölçüp biçerek kullanıyorum. AB’nin bu tür bir iddialı girişim olmasının temel nedeni, her biri diğerinden bütünüyle farklı birer tarihe ve iktisadi gelişim modeline sahip eski Karolenj, Prusya, Habsburg, Bizans ve Osmanlı coğrafyalarında birlik sağlama arayışında olması diyebiliriz. AB bunu başarmak için bahsi geçen eski imparatorlukların işlevselliğinin yerine geçmek zorunda kaldı. AB vatandaşlarının seyahat özgürlüğünün garanti altına alındığı Shengen bölgesinin açık sınırları dahilinde Birlik, önemli ölçüde uzak ve kısmen demokratik bir bürokrasi tarafından yönetilen ve insanların çoğunun daha doğrudan temsiliyet istedikleri, giderek genişleyen bir hükümranlık alanını temsil ediyor. Bu size düşüş halindeki geç dönem imparatorluk türünü hatırlatmıyor mu?
AB düşüşten kurtarılıp geliştirilmeli. Oxford’daki St. Antony’s College’dan Jan Zielonka, bir yazısında, Avrupa’da canlı bir “Yeni Ortaçağcılık”tan iyimser bir şekilde bahsediyor: İnsanların sadakatlerine sahip çıkma noktasında şehirler ve bölgeler yeniden canlanan AB’yle rekabet ederken –ulus-üstü, ulusal ve yerel– kimlikler ve egemenlikler dinamik bir şekilde birbiriyle örtüşüyor. Ancak eğer ki ortada inandırıcı bir AB olmazsa kimliğin diğer hiçbir katmanı birbiriyle çatışmadan kendi halinde duramaz.
(…)

Yugoslavya’nın nihayetinde ne olduğunu düşünmek akıllıca olur. Orta Avrupa konusunda uzman İtalyan büyük akademisyen Claudio Magris, Tuna/Danube isimli efsanevi seyahatnamesinde, “ulus-üstü bir Tuna mirasını üstlendiğinin bilincinde olduğundan” Tito’yu [Z.T.K. 1848-1916 yılları arasında hüküm süren Avusturya-Macaristan İmparatoru] Franz Joseph’e benzeterek “son Habsburg imparatoru” olarak niteler. Tıpkı Franz Joseph gibi Tito da Yugoslavya’yı baskı ve –diğer komünist ülkelere kıyasla– iyiliğin bir karışımıyla ayakta tutar. Şimdi de bir zamanlar Yugoslavya’nın bir parçası olan ülkeler, barış ve güvenliği ancak ve ancak yeni ve çok daha iyicil bir emperyal sistemle, yani AB’yle bulabilir. Dolayısıyla Avrupa’nın merkezinde bundan sonra ne olacağı –mesela Fransa’nın AB’den çıkış için İngiltere’nin peşine takılıp takılmayacağı– kıtanın kalanı için son derece hayati.

9 Ocak 2017 Pazartesi

A.VAEZ: TÜRKİYE İLE İRAN’IN ÇATIŞMAYA DOĞRU TEHLİKELİ GİDİŞATI



TÜRKİYE İLE İRAN’IN ÇATIŞMAYA DOĞRU TEHLİKELİ GİDİŞATI

Ali Vaez (Uluslararası Kriz Grubu kıdemli İran uzmanı)
New York Times, 18.12.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor

Türkiye ile İran arasında günümüzdeki rekabet, aslında eski bir güç oyununun son dönemdeki tekerrüründen ibaret: Kendilerinden evvel bu coğrafyada hüküm sürmüş Bizans ve Pers [Sasani] imparatorluklarının Mezopotamya’yı –yani bugünkü Irak ve Suriye topraklarını– kontrol mücadelesi [Z.T.K. İslam’ın kısa sürede kadim medeniyet havzalarına yayılmasında, Bizanslılarla Sasaniler arasında Mezopotamya’da yaklaşık 90 yıl süren (500’lü ve 600’lü yıllar) savaşlardan artık iyice yorgun ve güçsüz düşmelerinin etkisi büyük. Tarih boyunca bölgedeki bütün güçlü devlet yapıları, dönemin süper gücü olmak veyahut ayakta kalabilmek için bu toprakları istila etmiştir. “Coğrafya kaderdir” sözünün en iyi yansımasından biri bugünkü Suriye-Irak toprakları]. Rekabet onların imparatorluktan ulus-devlete dönüşlerinden çok daha eskilere gitse de aralarındaki barışı yaklaşık 200 yıldır korumayı başardılar.
Ancak Türkiye ve İran, bölgenin ana Sünni ve Şii güçleri olarak Irak’ta ve Suriye’de derinleşen mezhepçi çatışmalara müdahil olmaları nedeniyle artık [kendi aralarında] çatışma yolunda ilerliyorlar. Birbirleriyle uzlaşamamaları ekonomilerinin gittikçe birbiri içine geçmesiyle son yirmi yılda geliştirdikleri güçlü bağları baltalama, hatta bozma potansiyeline sahip.
İki ülkenin güçlerini nasıl mevzilendirmeyi tercih ettikleri ve farklılıklarının üstesinden gelip gelemeyecekleri, Ortadoğu’nun geleceğini belirleme noktasında hayati önemi haiz. Eğer önü alınmazsa mevcut dinamikler, daha fazla kan dökülmesine, istikrarsızlığın artmasına ve –kasıtsız/ yanlışlıkla da olsa– doğrudan askeri yüzleşme riskinin büyümesine işaret ediyor.
Türkiye’nin Suriye’ye ve Irak’a askeri müdahalesi, aslında kısmen İran’ın –Türkiye’nin güney sınırına yakın savaş alanları olan Halep ve Musul ile çevresinde ilerleyerek– tarihi nüfuz alanında giderek haddi aştığı algılamasına bir cevap niteliğinde. Aynı zamanda Türkiye’nin baş düşmanı PKK’yla bağlantılı Suriye Kürt Demokratik Birlik Partisi PYD’nin daha fazla toprak kazanımını engelleme çabasının bir parçası.
Hâlihazırda Türk ordusunun desteğini alan Suriyeli isyancılar, İslam Devleti’ni Cerablus, Rai ve Dabık’tan süpürerek güneye doğru ilerliyor. Şimdi el-Bab ilçesinin kapılarındalar (…). Stratejik önemi haiz el-Bab, İslam Devleti’nin elinde ama ona başka göz dikenler de var: ilçeye doğudan yaklaşan ABD destekli PYD ile güneydeki Suriye ordusu ve İran müttefiki güçler. Bazı yetkililer, 24 Kasım’da el-Bab yakınlarındaki hava saldırısında 4 Türk askerinin İran yapımı bir insansız hava uçağının attığı bombayla öldürüldüğünü iddia ediyorlar.
Tahran, Türkiye’nin Suriye politikasını, yeniden nüfuz kazanmaya ve atalarının hüküm sürdüğü topraklarda Türkiye yanlısı Sünnileri güçlendirmeye dönük yeni-Osmanlıcı hırsın bir ürünü olarak görüyor. İranlı bir milli güvenlik yetkilisi bana dedi ki, iç savaşın başlamasından sonra “Suriye’de değişen tek şey, ne Suriye hükümetinin mahiyeti ne de İran’ın onunla ilişkileri ve fakat Türkiye’nin hırslarıydı.” Ayrıca İran, Ankara’yı Türk topraklarından Suriye’ye cihatçıların akışını ve onlara lojistik ve mali desteği kesmemekle suçluyor.
Aynı şekilde Ankara’daki yetkililer de İran’ın kadim Pers İmparatorluğu’nun Şii versiyonunu diriltmeye çalıştığı iddiasında. 2015 Mart’ında Cumhurbaşkanı Erdoğan, İran’ı Irak’ta İslam Devleti’nin yerine geçmek için savaş vermekle suçladı. Ayrıca Türkiye, İran’ın Suriye’de Sünni çoğunluğa karşı Alevi azınlık yönetimini korumak için Lübnan, Irak ve Afganistan’dan Şii milisleri seferber etmesinin mezhepçi gerginlikleri artırdığı ve Sünni radikallerin adam devşirmesinde bunun etkili bir araca dönüştüğü görüşünde.
Bu karşılıklı suçlamalar havada uçuşurken, her biri, bir yandan (Suriye ve Irak’taki mevcut kaosun yıkıntılarından ortaya çıkacak şeyi kontrol etmek amacıyla sınırları ötesindeki savaşlara askeri birlik yollamak ve milisleri desteklemek de dahil) diğerinde kınadığı hareketleri bizzat kendisinin de yaptığını göz ardı ederken diğer yandan kendi gerçeklik algısını kabul etmemekle muhatabını suçluyor.
Her iki ülke de İslam Devleti’ni yenme veya en azından marjinalize etme ve Suriyeli Kürtlerin artan özerklik arayışlarını sınırlandırma ortak çıkarları etrafında ilişkileri şekillendirme çabasında. Ancak her ikisinin de birbirlerinin kaostan istifade etmeye dönük hırslarından derin şüpheler duyması gerginlikleri azaltabilecek düzenlemeler yapmaları önünde bir engel.
Gidişatı değiştirmek ve daha kötüsünü önlemek için Türkiye ve İran’ın, birbirlerinden duydukları kuşkulardan kurtulmaları ve –kazalara, yanlış anlaşılmalara ve yanlış hesaplara kurban gitme riski taşıyan– farklılıkları salt idare etmenin ötesine geçmeleri ve bir kerecik olsun birbirlerinin temel çıkarlarını ve güvenlik endişelerini içtenlikle kabul etmeleri gerekiyor.
Bu amaçla Irak ve Suriye’de daimi üst düzey müzakereler için bir kanal açmaları gerekli. (…)
(…)

Giderek kötüleşen Irak ve Suriye’deki vekâlet savaşlarına müdahil olan ülkeler arasında Türkiye ve İran kadar karşılıklı uzlaşma arayışı için daha uygun bir ikili yok. (…) Ortak zemin arayışıyla ancak daha istikrarlı ve güvenli bir bölgeye katkı sağlayabilirler. Alternatifi ise çok daha büyük bir kaos ve ızdırap olacaktır.

P.GORDON: NETANYAHU NİÇİN OBAMA’YI ÖZLEYECEK?



NETANYAHU NİÇİN OBAMA’YI ÖZLEYECEK?

Philip Gordon (Dış İlişkiler Konseyi kıdemli uzmanı; 2013-2015 döneminde Beyaz Saray’ın Ortadoğu, Kuzey Afrika ve Körfez bölgesi koordinatörü)
New York Times, 29.12.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor

Amerikan Başkanı Obama’nın geçen hafta BM Güvenlik Konseyi’nde İsrail yerleşimlerini kınayan karara çekimser kalmasından evvel de İsrail hükümetinin onun gidişini sabırsızlıkla beklediğini tahmin etmek yanlış olmasa gerek. Başbakan Benyamin Netanyahu’ya göre, Ortadoğu’ya ilk ziyaretinde İsrail’i atlayan ve daha sonra İran’la gizli nükleer müzakereler yürüten Sayın Obama, İsrail’in güvenlik ihtiyaçlarının derinliğini veya Sayın Netanyahu’nun iç siyasetindeki zorluklarını takdir edememiş bir Amerikan başkanı.
Sayın Netanyahu Amerikan seçim kampanyasında resmen tarafsız kaldı; ama eminim ki Trump’ın kazanmasına içten içe sevinmiştir. (...)
(…)
Ama Netanyahu yönetiminin sevinci erken olabilir. Zira İsrail başbakanının istediği her şeyi, hatta fazlasını vererek Sayın Trump onun hayatını büyük ölçüde zorlaştırabilir.
(…) Yeni Amerikan yönetimi, onlarca yıllık Amerikan politikasını bırakarak “Büyük İsrail” düşüncesini kucaklamaya hazır görünüyor.
(…)
Sayın Netanyahu, Obama’nın duruşuna ne kadar kızarsa kızsın aslında bundan son derece istifade etti. Bakanlar kurulundaki aşırı sağcı unsurların ileri karakolları [Z.T.K. İleri karakol, hükümetten izinsiz inşa edilen Yahudi yerleşimleridir] “meşrulaştırma” veya Batı Şeria’yı ilhak ısrarını desteklediği takdirde Washington’dan ne denli fena bir tepki alacağının bilincinde olan Sayın Netanyahu’nun bu tür çağrıları reddetmek için elinde iyi bir argümanı vardı ve bu sayede içeriden destek aldı.
Eğer Sayın Trump bu adımları desteklerse Sayın Netanyahu aşırı sağcıların taleplerine direnemeyebilir. Bu durum, Netanyahu’nun da bildiği üzere, Avrupalıların boykotundan tutun Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde dava açılmasına ve İsrail’in haklarından mahrum edilmiş milyonlarca Arap’ı kalıcı hâkimiyeti altına alma ihtimalinden rahatsızlık duyan Amerikalı Yahudilerin desteğini kaybetmeye kadar varan bir dizi öngörülemez sonuçlara yol açabilir.
Yine Trump’ın seçim kampanyasında vaat ettiği üzere Amerikan büyükelçiliğini Kudüs’e taşıması (…), tıpkı Ariel Şaron’un Mescid-i Aksa’yı ziyaretinin İkinci İntifada’yı başlatması gibi, ciddi sonuçları olabilecek sembolik bir adım.
Ancak bu adım, Amerikaların ve İsraillilerin hayatını tehlikeye atacak protestoları kışkırtma, İsrail’in Arap komşularıyla kritik önemde ve giderek artan stratejik ve ekonomik işbirliğini engelleme, Ürdün’ü istikrarsızlaştırma ve İsrail-Filistin güvenlik bağlarını bozma potansiyeline sahip. Bu, Sayın Netanyahu’nun geçenlerde “müthiş” bir fikir dediği, fakat sonunda pişman olabileceği bir adım.
Sayın Netanyahu’nun Sayın Obama’yı özleyebileceği belki en önemli –ve mantıksız– alan İran’la nükleer anlaşma. Netanyahu’nun anlaşmaya karşı çıkarken samimi olduğuna hiç şüphe duymuyorum. Ama bu anlaşmanın ona gerçek anlamda avantajlar sağladığı da doğru. Güçlü bir şekilde anlaşmaya karşı çıkarak aslında Amerikan yönetiminin ve müttefiklerinin müzakere pozisyonunu güçlendirmiş oldu ve İsrail kamuoyuna kendisini direncin ve güç-kuvvetin adayı olarak sundu. Bu arada askeri başdanışmanlarının da itiraf ettiği üzere, İran’ın nükleer programını etkin şekilde durduran ve çok büyük bir ihtimalle askeri bir çatışmayı da geçici olarak savuşturan bu anlaşmanın semeresini de topladı. Sayın Trump’la birlikte artık Sayın Netanyahu’nun bir “felaket” olarak kabul ettiği anlaşmayı bozmakla tehdit eden bir Amerikalı müttefiki var. Ama dünyanın geri kalanının düzgün işlediğine inandığı bu anlaşmayı bozarlarsa ABD ve İsrail suçlanıp yalnızlaştırılacak, diğer ülkeler de (…) uluslararası yaptırımları yeniden yürürlüğe sokmayı reddedecek, İran ise nükleer denetçileri sınırdışı ederek dondurduğu nükleer programına kaldığı yerden devam edecektir. Sayın Trump’ın nükleer anlaşmayı gözükara şekilde tehdit etmesi ve buna karşılık Sayın Netanyahu’nun anlaşmanın olduğu gibi kalmasını ona sessizce tavsiye etmesi şaşırtıcı değil ama son derece ironik olacaktır.
Sayın Netanyahu’nun Sayın Obama’ya kıyasla Sayın Trump’ın politikalarının ve danışmanlarının çoğuyla rahata kavuşacağına hiç şüphem yok. Sayın Netanyahu, en azından başlangıçta, Beyaz Saray’da kendisine kayıtsız şartsız destek veren bir ortağın tadını çıkaracaktır; ama tabii Sayın Trump bu yaklaşımını kim bilir ne kadar sürdürebilecek. 
(…) [Netanyahu’nun] Sayın Trump’ın Amerikan başkanı seçilmesinden her ne kazanırsa kazansın, önünde sonunda kaybedeceği neredeyse kesin.


6 Ocak 2017 Cuma

RUS BÜYÜKELÇİ SUİKASTIYLA İLGİLİ DİĞER 3 YAZI



TÜRKİYE, RUSYA VE BİR SUİKAST: TÜRBÜLANS KRİZLERİ
Max Fisher (The New York Times editörü ve yazarı)
The New York Times, 19.12.2016

TÜRKİYE’DEKİ RUS BÜYÜKELÇİYE SUİKAST ERDOĞAN İÇİN BİR KRİZ YARATIYOR
Ishaan Tharoor (The Washington Post dış politika yazarı; daha evvel Time’ın kıdemli editörü)
Washington Post, 19.12.2016

ACABA PUTİN BÜYÜKELÇİSİNİN SUİKASTINI SİYASİ BİR KAZANIM ELDE ETMEK İÇİN KULLANACAK MI?
Roy Gutman (40 yılı aşkın süredir dış politika alanında yazan Pulitzer ödüllü Amerikalı gazeteci) & Michael Weiss (The Daily Beast kıdemli editörü ve “ISIS: Inside the Army of Terror” kitabının yazarlarından)
The Daily Beast, 21.12.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor


TÜRKİYE, RUSYA VE BİR SUİKAST: TÜRBÜLANS KRİZLERİ
Max Fisher (The New York Times editörü ve yazarı)
The New York Times, 19.12.2016
(…)
Atlantik Konseyi Türkiye uzmanı Aaron Stein, açık açık şöyle dedi: “Türkiye savaş çıkarlarına erişmek için Rusya’ya, Rusya da Suriye’de kazanmak için Türkiye’ye muhtaç. Her iki taraf da bu meseleyi olgun insanlar gibi ele almakta istekli.”
Ölü bir büyükelçi üzerinden patlayacak bir kriz iki ülkenin Suriye’deki çıkarlarını tehlikeye atabilir veya daha da kötüsü, geçen seneki istikrarsızlaştırıcı gerilimi canlandırabilir; işte bu yüzden işi yatıştırmaya çalışıyorlar.
(…)
Suikast değişiklik yapacak mı?
Şimdiye kadar Türkiye veya Rusya’nın Suriye politikasında herhangi bir değişikliğe gideceğine dair hiçbir işaret yok. Eğer bir değişiklik olacaksa bu saldırı ancak ortaklıklarını pekiştirebilir.
Sayın Stein’in tahminine göre Cumhurbaşkanı Erdoğan, hükümetinin içeride rağbet görmeyen Suriye politikasından dikkatleri uzaklaştırmak için saldırıyı ABD’de yaşayan din adamı Fethullah Gülen’e yamayacaktır. Geçtiğimiz yaz yaşayan Türkiye’deki darbe kalkışmasından da onu sorumlu tutmuştu.
Sayın Gülen bu suçlamaları reddetmiş ve Washington delil yetersizliğinden Gülen’in Türkiye’ye iadesini kabul etmemişti. Washington-Ankara ilişkilerini gerginleştiren bu durum, ABD’nin Türkiye’de itibarını kaybettiği bir ortamda Sayın Erdoğan’ın içeride destek toplamasını sağlamıştı.
Sayın Stein’e göre “Suikasttan en fazla kaybeden taraf, son derece mantıksız olsa dahi, Washington olacaktır.”


TÜRKİYE’DEKİ RUS BÜYÜKELÇİYE SUİKAST ERDOĞAN İÇİN BİR KRİZ YARATIYOR
Ishaan Tharoor (The Washington Post dış politika yazarı; daha evvel Time’ın kıdemli editörü)
Washington Post, 19.12.2016
(…)
Washington merkezli Woodrow Wilson Enstitüsü Ortadoğu Programı Direktörü Henri Barkey diyor ki, “Suriye konusunda Putin’le dikkatli bir şekilde müzakere yürüten Erdoğan için bu suikast daha kötü bir vakitte gelemezdi. ABD ve Avrupa’yla ilişkilerinin kötüleştiği bir dönemde Rusya’yla yakınlaşma görüntüsüne ihtiyacı vardı. Ancak şimdi elinin Ruslar karşısında daha evvel hiç olmadığı kadar zayıfladığını görecek ve emin olun ki Putin, kamuoyu önünde ilişkilerin değişmeyeceğine dair basmakalıp sözler sarf ederken kapalı kapılar ardında bundan olabildiğince faydalanacak. Karar verilecek tek şek, Erdoğan’ın ödemek zorunda olduğu bedel.”
(…)
New York merkezli düşünce kuruluşu Yüzyıl Vakfı araştırmacısı Selim Sazak da diyor ki “Türkiye’nin Suriye oyunu bitti.”
(…)
Putin de suikastçıyı kimin “yönlendirdiği”ni bilmek istediğini söyledi. Türkiye, Gülen’i iade etmesi için Washington’a baskılarını iyice artırabilir ve bu kördüğüm Moskova’nın ekmeğine yağ sürecektir. Batı’nın Erdoğan’dan ve iktidar partisinden duyduğu düşmanlık, Avrupa’ya ve NATO’ya sırtını dönüp Rusya ve Çin gibi ülkelere kucak açmasını hükümetten isteyen aşırı ulusalcı, “Avrasyacı” kampın Türkiye iç siyasetinde önünü açıyor.
(…)

 


ACABA PUTİN BÜYÜKELÇİSİNİN SUİKASTINI SİYASİ BİR KAZANIM ELDE ETMEK İÇİN KULLANACAK MI?
Roy Gutman (40 yılı aşkın süredir dış politika alanında yazan Pulitzer ödüllü Amerikalı gazeteci) & Michael Weiss (The Daily Beast kıdemli editörü ve “ISIS: Inside the Army of Terror” kitabının yazarlarından)
The Daily Beast, 21.12.2016

(…)
(…) Erdoğan sürekli İslamcı ve Kürt şiddetini darbe kalkışmasıyla birlikte tek bir bütünün parçaları gibi sunarak kuşku içindeki kamuoyunu iknaya çalışmaktaydı; ancak pazartesi günkü suikast, bu iddiasının kabaca ilk dayanağını sağlayabilir.
Şiddetin diğer bir sahnesi de ertesi günü sabahın erken saatlerinde silahlı birinin Ankara’daki Amerikan büyükelçiliğinin kapısına yaklaşması ve yarı otomatik silahıyla birkaç el ateş etmesi oldu. Gözaltına alındı, ama Karlov suikastıyla bağlantısı olup olmadığı henüz net değil.
(…)
Türkiye’den gelen ilk haberlerin ardından Rus basınında Altıntaş’ı Gülencilerle irtibatlandırma çabası çoktan hız kazandı. (…) Bu trajedinin sonucu, Ankara’nın Washington’la (…) uzun ve stratejik önemli haiz ilişkileri pahasına Türk-Rus ilişkilerinin güçlenmesi olabilir.
(…)
Bu yüzden Amerikan Dışişleri Bakanlığı Güney Avrupa ve Doğu Akdeniz Masası Başkan Yardımcısı Amanda Sloat, Foreign Policy dergisine şu açıklamayı yaptı: “Bu olayın sonucunda en büyük kaybedenlerden birinin ABD olacağını düşünüyorum.”
Hiç kimse iyi bir krizin boşa gitmesine izin vermez; Putin de bu suikastı iki NATO müttefikinin arasındaki sürtüşmeyi daha da derinleştirmek için kullanacaktır.