5 Şubat 2017 Pazar

R.D.KAPLAN: ‘BÜYÜK GÜÇ ANARŞİSİ’ ÇAĞINDA ABD’NİN BEKLENTİSİ



TRAJEDİYİ ÖNLEMEK İÇİN TRAJİK DÜŞÜN: ‘BÜYÜK GÜÇ ANARŞİSİ’ ÇAĞINDA ABD’NİN BEKLENTİSİ NE OLMALI?

Röportajı veren: Robert D. Kaplan (Amerikalı dış politika yazarı; Yeni Amerikan Güvenliği Merkezi kıdemli araştırmacısı)
Röportajı yapan: Aaron Kliegman (Washington Free Beacon haber editörü)
The Washington Free Beacon, 16.9.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor



NOT: Önemli bir jeopolitik ve dış politika uzmanı olan Robert D. Kaplan'ın bu blogda yer alan 20 makale, analiz ve röportaj tercümesini toplu olarak okumak için TIKLAYINIZ

Son haftalarda İran gemileri, Körfez’deki Amerikan Donanmasına ait gemileri gittikçe daha fazla taciz etmekte. İran sizce ne yapmaya çalışıyor?
Amerikan-İran nükleer anlaşması, Amerikan Başkanı Nixon’ın Çin’e gitmesi gibi bir gelişme değil. Zira o dönemde Nixon ile Dışişleri Bakanı Henry Kissinger’ın politika değişimi konusunda Pekin’de ikna etmek zorunda olduğu sadece 2-3 kişi vardı. Zira Çin o dönemde yukarıdan aşağıya idare edilen bir totaliter devletti. İran’da ise güç merkezleri birden fazla. Elitler arasında şiddetli bir tartışma sözkonusu. İranlıların çoğu dünyaya açılımdan memnun olsalar da ülkeyi kontrol eden insanlar acımasız. Bununla birlikte ellerindeki gücü sürdürme iradesine sahipler.
İran’daki rejim, nükleer anlaşmadan dolayı çökecek veya değişecek bir rejim değil. Şunu hiç unutmayın ki 2011’de Mısır, 1989’da Romanya, 1979’da İran ve diğer yerlerdeki rejimler paramparça olurken bütün bu ülkelerin liderlerinin sağlıkları zaten bozulmuş durumdaydı ve yönetme iradelerini artık yitirmişlerdi. İran yönetiminin şu anda Suriye’de yapıp ettiklerine bir bakın. Kendisine bağlı olan Şam’daki iktidarı ayakta tutmak için çok sayıda insanı öldürmekte. Tahran’daki, “Nükleer anlaşmaya imza koyma nedenimiz ekonomimizi yoluna koymak, iktidarımızı sürdürmek; anlaşma biz sürdürdüğümüz kadar gidecek” diyen çok uç bir liderlik.

Başkan Obama, The Atlantic dergisinden Jeffrey Goldberg’e nisan ayında verdiği mülakatta demişti ki, Suudi Arabistan ve İran soğuk bir barış içinde bölgeyi “paylaşmalı”. Sizce bu gerçekçi mi?
Nixon’ın Çin’le yakınlaşmasının işleme nedenlerinden biri, ABD’nin Japonya’ya teminat vermesi ve –Çin’le yakınlaşmaya son derece öfkelenen– Tayvanlılara korunacakları hususunda garanti vermesiydi. Suud ile İran arasında bir güç dengesi kurmaya çalışmak iyi bir şey; ancak bunun işlemesinin tek yolu, öncelikle kendi müttefiklerine güvence vermektir.
Eşzamanlı olarak müttefiklerine güvenceyi ikiye katlamadan hasmınla bir açılım yapamazsın.
Obama yönetiminin düzgün yapamadığı şey işte bu. Riyad veya Tel Aviv’e güvence vermedi. Bu da sözkonusu başkentlerde Obama yönetiminin zayıf olduğu hissiyatını uyandırdı. Nixon Çin’e gittiğinde Japonya ve Tayvan böyle hissetmemişti. (…)
(…)

Suriye konusunda İran-Rus ortaklığı hakkında ne düşünüyorsunuz?
İran ile Rusya, birbirlerine güvensizlik nedeniyle stratejik değil, ancak taktik müttefik olabilirler. Unutmayın ki Ruslar Soğuk Savaş’ın başlarında İran’ın önemli bir kısmını işgal altına almıştı. İranlıların Ruslara güvensizliği derindir. Rusya’yı benzer düşünce yapına sahip bir güç olarak görmeyip ABD’ye karşı bir koz olarak kullanma eğilimindeler.
Rusların İslami radikallikten ödleri kopuyor. İran rejiminin mevcut yapısından hoşlanmıyorlar. Tercihleri daha az dini eğilimli bir rejim. Ama rejimi değiştiremeyeceklerini biliyorlar. İran Devrimi sırasında Tudeh Partisi’nden çok büyük sayıda komünistin tasfiye edildiğini hatırlayın. Rusya ile İran, tıpkı Rusya ile Çin gibidir; ABD’ye hasım benzer düşünce yapısına sahip rejimler ancak taktik müttefik olabilirler. Öte yandan Ruslar 19. yüzyıldan ve hatta daha da öncesinden beri Çin’le sıkıntılar yaşıyor ve aynısı İran-Rus ilişkileri için de geçerli.

Bu sene Foreign Affairs dergisi için kaleme aldığınız bir makalenizde [Z.T.K. Bu makalenin tercümesine ulaşmak için tıklayınız: “Avrasya’da Yaklaşan Anarşi”, Foreign Affairs, Mart-Nisan 2016], gerek Rusya’nın gerekse Çin’in iç meselelerle baş edebilmek amacıyla dışarıya güç yansıttıklarını belirtmiştiniz. Vladimir Putin’in yaptığı bu mudur?
Putin’i veya herhangi bir yabancı lideri anlamanızın yolu, dünyaya onların perspektifinden bakmaya çalışmanızdır, kendi bakış açınızdan değil. Putin, Rusya’yı sadece Hitler ve Napolyon’un değil, aynı zamanda İsveçliler, Litvanyalılar, Polonyalılar ve diğerlerinin de işgal ettiğini biliyor. Bu da Rusya’nın meşru bir şekilde bir tampon bölge, Orta ve Doğu Avrupa’da yumuşak bir emperyal nüfuz kurmak zorunda olduğunu salık veriyor.
Rusya’nın yumuşak bir nüfuz alanına ihtiyacı var derken bunu Rus perspektifinden hareketle söylüyorum, yoksa Amerikan bakış açısından değil. Bu, Varşova Paktı gibi tam anlamıyla bir işgal demek değil. Zaten Varşova Paktı başarısız olmuştu. Bunu korumanın çok pahalı olduğunun Putin zaten farkında. Onun yaptığı, Baltık ülkelerinden başlayıp Romanya ve Bulgaristan’a kadar inen hatta bulunan rejimleri zayıflatmak. Suriye’ye karadan değil havadan müdahil oluyor ve yeni bir düzen dayatmayıp mevcut düzeni destekliyor. Putin’in düşündüğü bence şu: “Amerikalıların Irak’ta saplandığı gibi bir bataklığa düşmeyeceğiz. Yumuşak bir tampon bölgeyle emperyal nüfuzu tesis ederek eski SSCB’nin çok daha kurnazca ve düşük kalorili bir versiyonun yeniden kuracağız.” Ve eğer ki bunu doğru düzgün hayata geçirirlerse iktisaden sıkıntıdaki kitleler için bu çok daha büyük bir gösteri olacaktır. 

Sizce Putin, Baltıklarda herhangi bir adım atabilir mi? Orta ve Doğu Avrupa’ya daha fazla NATO birliği konuşlandırmak acaba Putin’i caydırır mı?
Putin nereye kadar gidebileceğini yokluyor. Eğer herhangi bir karşılık görmezse daha da ileri gidecek. 2012’de Obama Avrupa’dan iki hücum tugayını geri çekti. Bu bir nevi Obama’nın “Görev Başarıyla Tamamlandı” çıkışıydı. Rusya’nın büyük Gürcistan’ı işgalinin hemen ardından gelen bu adım, gücü yansıtma ve NATO’nun doğu kanadına baskı yapma noktasında Putin’e manevra alanı olduğu sinyalini verdi.
Ancak Ashton Carter’ın savunma bakanlığına gelmesiyle birlikte ABD olarak yavaş yavaş bu politikamızı değiştirmekteyiz. Rotasyona bağlı askeri birlikleri geri yolladık. Romanya ve Polonya’yla füze savunma anlaşmaları imzaladık. Böylelikle Obama yönetimi yavaş yavaş gidişatı değiştirdi. Ancak bana göre Putin’e “Biz de kozlar var. Fazla üstümüze gelme, zira bir çatışma çıkması ne senin çıkarına ne de bizim” mesajını verecek şekilde Orta ve Doğu Avrupa’ya kalıcı askeri birlikler konuşlandırmak için yapmamız gereken daha çok şeyler var.

Sizce Çin ne yapmaya çalışıyor?
Çin sadece bir büyük dünya gücü olarak yeniden ortaya çıkıyor. ABD’nin 19. yüzyıl boyunca ve 20. yüzyılın başında Karayipler bölgesinde yaptığının bir benzerini Güney Çin Denizi’nde yapmaya ve buna ilaveten bir de Hint Okyanusu boyunca limanları geliştirmeye ve projeleri hayata geçirmeye çalışıyor. Adım adım ilerleyen bir süreç içinde Avrasya’nın güney kıyı kuşağı boyunca iki okyanusu kuşatan bir donanma gücü olacak ve buna bir de Orta Asya’da Ruslarla rekabeti eklenecek. Rusların Çin’e güvenmeme nedenlerinden biri işte bu. Çinliler eski SSCB coğrafyasında boru hatları, yollar ve demiryolları inşa etmekte.

ABD Çin’in yükselişini ne ölçüde kabullenmeli?
Çin’in Pasifik Okyanusu ile Hint Okyanusu’nda daha büyük bir donanma rolü yadsınamaz. Askeri büyümesi de meşrudur. Çin bir İran değildir. Hiçbir zaman hiçbir ülkeyi yerle bir etmek veya haritadan silmekle tehdit etmiş değil. Aşırı bir ideolojiye de sahip değil. Çin yeniden ortaya çıkan bir emperyal güç olup son 35 yıldır, ABD’nin 1861-1865 Amerikan İç Savaşı ile 1898 İspanyol-Amerikan Savaşı arasındaki sakin geçen on yıllarda şaşırtıcı bir hızda iktisadi büyüme kaydettiği dönemde izlediği yolun bir benzerini takip ediyor.
Sürekli kapitalist genişlemenin sonucu, büyük bir donanma inşa etmektir. İktisadi genişlemeye paralel olarak yeni çıkarlarını korumak üzere bir ordu kurmaktır ve yine statü meselesi devreye girer. Çin’in büyük güçlerin doğuş veya yeniden ortaya çıkış kalıbı dışında başka bir şey yaptığına şahit değilim. Bunu kabullenmeliyiz demiyorum, sadece yaşananların hiçbirine şaşırmadığımın altını çiziyorum. Elinize bir harita alıp Pekin’in perspektifinden bakarsanız Çin’in Güney Çin Denizi’ndeki çıkarlarının tamamen mantıklı olduğunu görürsünüz.
Mantıklı demek, bunun bizim perspektifimizden meşru olduğu anlamına gelmez. Kastettiğim şey onların bir çılgın olmadığı. Çin, vakti zamanında bizim Karayiplerde hâkimiyet kurarak neleri başardığımızı, nasıl önce Batı Yarımkürede etkili bir kontrol sağlayıp ardından Doğu Yarımküredeki güç dengesini etkileyebildiğimizi görüyor.

Çin’in Doğu ve Güney Çin Denizlerinde yaptığını ne ölçüde makul bir şekilde püskürtebiliriz?
Ashton Carter’ın yaptığını beğeniyordum. Pentagon, seyrüsefer serbestisi tatbikatlarıyla [Çin’in yayılmasını] püskürtmeye çalışıyor… Tarih boyunca savaşlar başlar, ama hiçbir taraf savaşı bizzat başlatmak istemez. Mevcut devasa farklılıkları tetikleyen bir olay veya bir kaza yüzünden savaş başlatılır. Burada risk şu: Çin veya Rusya’yla bir askeri çatışmaya girersek bunu nasıl sonlandıracağız?
Problem şu ki Çin ve Rusya demokratik değil, otoriter rejimlere sahip. Demokratik bir rejim eğer savaşı kötü yürütürse devlet başkanı gözden düşer ama sistem yürüyüp gider. Rusya veya Çin gibi bir otoriter rejimde ise Baltık Denizi’nde veya Karadeniz’de veyahut Güney Çin Denizi’nde bazı olaylarla tetiklenen bir hızlı çatışmada Moskova veya Pekin’deki bir diktatör fena halde yara alsa da Amerikan başkanı kadar gözden düşmez. Dolayısıyla savaşa var gücüyle devam etmek zorundadır… Washington’da şu an hiç kimsenin tartışmadığı bir alana girersek, eğer ki bir çatışma çıkarsa acaba bu bir rejim değişikliğini tetikler mi? Ki bundan sonra dünya bir daha eski haline hiç geri dönemeyebilir.
Herkes askerî yığınaktan, daha sert olmaktan bahsediyor. Bu çok iyi, ama eğer ki şu soruyu da peşi sıra sorarsan: Bir çatışma patlak verirse bunu nasıl sonlandıracaksın?

2014’te Stratfor için kaleme aldığınız bir makalede, Soğuk Savaş sonrası düzenin artık sona erdiğini ve bundan sonra dünyanın başıbozuk bir karmaşaya dönüşeceğini belirtmiştiniz. Ama şu an duyduğum, Rusya, Çin ve İran’ın Birinci Dünya Savaşı öncesinin emperyalizmini güttükleri. Dünyanın başıbozuk bir karmaşadan ziyade nüfuz alanlarına dönüşmekte olduğunu düşünüyor musunuz?
Bu gerçekliğe yüzeysel, üstünkörü bir bakış. Hem Rusya’nın hem de Çin’in içeride başları oldukça dertte. Çin’in kendi iç tarihinde geçtiğimiz 30 yıl, önümüzdeki 30 yıldan çok daha istikrarlıydı. Rus ekonomisi felaket bir durumda. Pekin’de ve Moskova’da iç istikrarın otomatikman devam edeceğini farz etmemeliyiz. Yüzeysel olarak yeni bir büyük güçler rekabetine şahit olsak da bu, Rusya ve Çin örneklerinde güç değil, iç zafiyet üzerine inşa edilmiş durumda.
Tam da bu yüzden biz, gerek Soğuk Savaş gerekse –şu anda fiilen bitmiş durumdaki– Soğuk Savaş sonrası döneme kıyasla bir anarşi çağına giriyoruz

Son kitabınız olan Earning the Rockies’i de konuşalım.
Coğrafya hala dünyadaki Amerikan rolünü şekillendirmeye devam ediyor. Dünyada ne yapıp ne yapamayacağımız hala daha coğrafi şartlara bağlı. Büyük bir halkız ve bunu sadece kim olduğumuza değil, nerede yaşadığımıza da borçluyuz. Avrasya büyük kara parçasının çevresindeki en büyük coğrafi kıta Kuzey Amerika ılıman bölgesi olup bu sayede Avrasya’daki mücadelelere yakalanmadan orayı etkileyebiliyoruz.
Bu, sadece ABD’nin iki okyanus tarafından korunuyor olmasıyla da alakalı değil, aynı zamanda dünyadaki en büyük iç nehir sistemine de sahip ülkesiyiz. Bu nehir sistemi 19. yılda kıtayı bütünleştiren şeydi (…). Bütün bu tarım ürünlerini yetiştirip aynı zamanda dünyaya pazarlamak üzere Mississippi Nehri üzerinden güneydeki Karayiplere ve buradan da engin denizlere açılabiliyoruz. Bu sayede hem Avrasya’nın problemlerinden kendimizi soyutlarken hem de dünya sistemine bağlanabiliyoruz.

En önemli nokta da şu: ABD’nin ilk imparatorluk tecrübesi 1898’de Filipinler’le değil. 19. yüzyıl ortasında Büyük Düzlüklere (Great Plains) ve Batı Kayalık Dağlara (Rocky Mountains West) yerleşimdi. Tarihte ilk kez bir Anglosakson kültür çölle tanıştı ve bu, Amerikan karakterini değiştirdi. Bu, öncülere [Z.T.K bölgeye ilk yerleşenleri kastediyor] sınırları, nasıl vahşileşilebileceğini, trajediyi önlemek için nasıl trajik düşünülebileceğini öğretti. Dış politikada nasıl daha ihtiyatlı olunacağını bize öğretmesi bakımından [kitapta] öncülerin tecrübelerine eğilmeye çalışıyorum.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder