14 Eylül 2017 Perşembe

M.BEHRAVESH: İRAN’IN GÜNEY ASYA’DAKİ YENİ SİLAHI, UMMAN KÖRFEZİ’NDE BİR LİMAN


İRAN’IN GÜNEY ASYA’DAKİ YENİ SİLAHI, UMMAN KÖRFEZİ’NDE BİR LİMAN

Maysam Behravesh (Lund Üniversitesi Ortadoğu Araştırmaları Merkezi’nde araştırmacı ve Siyaset Bilimi’nde doktora adayı. BBC Farsça ve diğer Farsça medya organlarında yazar)
Middle East Eye, 6.9.2017

Tercüme: Zahide Tuba Kor

İran hep Doğu Akdeniz ve İran (Basra) Körfezi’ndeki faaliyetleriyle manşetlere çıksa da (…) aslında Umman Körfezi, Arap Denizi ve Güney Asya Tahran’ın dahil olduğu keskin ve fakat pek de gündeme gelmeyen bir rekabet alanı.

İran’ın Sistan ve Belucistan bölgesinde Hindistan’ın finanse ettiği bir proje olan Çabahar Limanı’nın önümüzdeki sene tamamlanıp faaliyete girmesi bekleniyor. Bu liman Afganistan ve Orta Asya ürünlerinin dünyaya pazarlanması için yeni bir transit güzergâhı olacak.
Aynı zamanda yaklaşık 100 km ötede Çin’in finansmanıyla inşa edilen Pakistan’ın Gwadar Limanı’na karşı da büyük bir meydan okuma olacak. Güç dengelerinin zaten değişken olduğu bir bölgede bu liman, Tahran’ın eline Güney Asya oyuncuları üzerinde kullanacağı bir koz verecek.

Pakistan’ı bypass etmek
Hindistan, İsrail’le ilişkilerden tutun Keşmir meselesine kadar bir dizi çözümsüz ihtilafta İran’la ciddi siyasi farklılıkları olmasına rağmen, Çabahar Limanı projesinin uzun süre peşinden koştu. Hindistan Başbakanı Narendra Modi, Mayıs 2016’da Tahran’a gerçekleştirdiği ilk ziyaretinde Çabahar’ı bir transit merkezine dönüştürmek için İran ve Afganistan’ı dahil eden üç yollu bir transit anlaşması imzaladı ve projenin inşası için 500 milyon dolar kaynak sağlama sözü verdi.
Bu anlaşma, her üç ülkenin de Hint Alt Kıtası ve Hint Okyanusu’na uygun ve güvenli erişim için rakipleri Pakistan’ı bypass etmesini sağlayacak. Bilhassa denize çıkışı olmayan ve hep (…) Pakistan’ın insafına kalmış Afganistan için bu önemli.
Pakistan’ın güneyindeki Gwadar Limanı’yla mesafesi deniz yoluyla 100 km.den bile az olan Çabahar, aynı zamanda Çin’in ve Pakistan’ın Delhi’yi “çevreleme” çabalarının altını oyarak Hindistan’ın Orta Asya, Rusya ve Avrupa piyasalarına erişiminde alternatif bir güzergâh sunacak.
Başbakan Modi, “stratejik ortaklığımızda yeni bir sayfa” olarak nitelediği Tahran ziyaretinde “Bu anlaşma bölge tarihinin akışını değiştirebilir” demişti.

İran’ın dengeleyici kozu
Çabahar Limanı’nı İran için stratejik önemde kılan şey, Tahran’ın Güney Asya’nın nükleer silaha sahip iki rakibiyle, yani Hindistan ve Pakistan’la ilişkilerini dengelemesine yardımcı olma potansiyeli.
Tarihsel olarak İslam Cumhuriyeti, Şii dinî ideolojisini doğudaki komşularına baskı ve Güney Asya Müslümanları, özellikle de Hindistan’ın ve Pakistan’ın Şii nüfusu üzerinde nüfuz ve güç kurmak için kullanmıştı.
(…)
İran, bu limanla Hindistan’ı ve Pakistan’ı etkilemek için “sağlam” bir jeopolitik araca sahip olacak ve bölge politikalarını Tahran’ın çıkarlarına uyumlu kılmak için onlara baskı yapacak.

Afganistan Savaşı
Çabahar Limanı ve 1,6 milyar dolar değerindeki Zahedan demiryolu projesiyle karaya hapsolmuş Afganistan’a uygun bir çıkış sunması da İran’ın Afgan sahasındaki elini güçlendirecek. Bu, Hindistan’dan Rusya’ya kadar birçok bölgesel aktörün Afganistan Savaşı’nın dinamiklerini kendi menfaatlerine uygun şekilde etkilemeye çalıştığı bir dönemde son derece önemli.
Bu bağlamda geçtiğimiz on yılda İran’ın iki temel hedefi, Afganistan’da Amerikan askerî varlığının devamlılığını baltalamak ve bu ülke üzerinde Pakistan’ın artan nüfuzunu sınırlandırmaktı. Rusya’yla el ele vererek ve Taliban’la daha yakın askerî ve istihbarat bağları geliştirerek (…) ilk hedefine büyük ölçüde ulaştı. İkinci hedefine ise Pakistan’ın baş rakibi Hindistan’ın savaşın yıktığı Afganistan’da bir tutunma noktası elde etmesine yardımcı olarak ulaşmaya çalışıyor ki bu noktada Umman Körfezi’ndeki Çabahar Limanı ve Zahedan’a ulaşması planlanan demiryolu hattı kritik önemde. Bunlar İslamabad’a karşı Tahran ile Delhi arasında askerî işbirliğini geliştirebilir.

İran Körfezi’nde stratejik derinlik
Son olarak Çabahar Limanı, İran’a, Devrim Muhafızları’yla yabancı güçlerin zaman zaman karşı karşıya geldiği Körfez’de ve Hürmüz Boğazı’nda daha büyük bir manevra kabiliyeti sunacak. İran’a Umman Körfezi ve Arap Denizi’ndeki donanma varlığını teşvik etmek suretiyle operasyonel bir can suyu sağlayabilir ve İran Körfez’de görev yapan Devrim Muhafızları’na güvenilir bir lojistik yardım kaynağı işlevi görebilir. Böylelikle Tahran’ın bu kritik bölgede stratejik derinliğini artırabilir.
Çabahar, Orta Asya’ya erişim için İran toprağına olan bağımlılığı artırmanın yanısıra Hint Okyanusu’nun kuzey kıyılarını İran için bir “nüfuz alanı”na dönüştürebilir ki Tahran başka yerde böyle bir alana sahip değil.

8 Eylül 2017 Cuma

D.IGNATIUS: TARİH BİZE KUZEY KORE KRİZİ’NİN NASIL BİR FELAKET OLABİLECEĞİNİ GÖSTERİYOR



TARİH BİZE KUZEY KORE KRİZİ’NİN NASIL BİR FELAKET OLABİLECEĞİNİ GÖSTERİYOR

David Ignatius (Washington Post gazetesi köşe yazarı, ödüllü gazeteci ve kitapları en çok satanlar listesinde yer alan casusluk romanı yazarı)

Washington Post, 5.9.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor

Günümüz tarihçileri, ABD ile Kuzey Kore arasındaki karşılıklı meydan okumaya baktıklarında –çoğunlukla felaketler doğurmuş– geçmişin çatışmalarına eşlik eden o ültimatomların, blöflerin ve acemice mesajların yankılarını işitiyor olmalılar.
Vermont Üniversitesi diplomatik ve askerî tarih uzmanı [emekli Profesör] Mark Stoler diyor ki “Politika olarak savaşı tercih ettiğinizde kesin olan şey, bunun nasıl sona ereceğini bilmemenizdir”. [Z.T.K. Bu çok önemli bir tespit. 1980 Eylül'ünde Saddam Hüseyin, devrimle yıpranmış ve zayıflamış İran'a saldırırken 2-3 ayda hedeflerini gerçekleştireceğini hesaplamış; ama iki ülkenin de yıkımına yol açan bu savaş tam 8 sene sürerek Ortadoğu'nun en uzun savaşına dönüşmüş, ardından Irak'ın 1990'da Kuveyt'i işgali ve 1991 Körfez Savaşı'nın, kısaca Irak'ın bugüne kadar yaşadığı acıları tetiklemişti. Birinci Dünya Savaşı'na giren devletler de 2-3 ayda sona ereceğini zannetmişler; ama savaş tam 4 sene sürdüğü gibi sonuçları 20 yıl sonra başlayacak İkinci Dünya Savaşı'nın da ana sebepleri olmuştu.]  Bu belirsizlik sisi, Kuzey Kore meselesiyle ilgili politika üretenler için bir ikaz niteliğinde olmalı.
Tarih bize savaşların çoğunlukla düşmanca/kavgacı söylemin ve kötü istihbaratın bir sonucu olduğunu öğretir. Zaman zaman liderler, tıpkı 1938 Münih’inde olduğu gibi, saldırganlığı caydırmak için yeteri kadar güçlü ve kararlı bir şekilde hareket etmekte başarısız olurlar. Ama daha yaygın olan, tıpkı 1914 Ağustos’unda olduğu gibi, çatışmanın hiç kimsenin istemediği bir sonuç üreten art arda hatalar yığınından kaynaklanmasıdır.
Birinci Dünya Savaşı, hesap hatalarının nasıl küresel bir felaket üretebildiğinin belki de en net örneği. Stolar’ın bir mülakatında bana hatırlattığı gibi, [Birinci Dünya Savaşı arifesinde] her oyuncu kendi ulusunun hedeflerini nispeten düşük maliyetli kısa bir savaşla gerçekleştirebileceğine inanarak “taarruz hevesi”ne kapılmıştı.
Trajik bir silsile işledi: [Z.T.K. Bir Sırp milliyetçisi tarafından işlenen] Arşidük Franz Ferdinand suikastının ardından Avusturya, Sırbistan’a karşı Almanya’dan destek istedi; [Alman] Kayzer Wilhelm akılsızca bir “açık çek” verdi. Bunun üzerine Sırbistan’ın müttefiki olan Rusya askeri kuvvetlerini harekete geçirmeye başladı; Almanya buna kendi askerlerini seferber ederek karşılık verdi, tıpkı Fransa ve ardından İngiltere’nin yaptığı gibi.
Nükleer çağda hesap hatalarının maliyetleri çok çok daha fazla; ancak şimdiye kadar aklıselim (ve şans) galip geldi. Evan Thomas, Ike’ın Blöfü: Başkan Eisenhower’ın Dünyayı Kurtarmak İçin Gizli Savaşı kitabında [Z.T.K. Ike, Eisenhower’ın lakabıdır] Amerikan Başkanı Dwight D. Eisenhower’ın 1953’te Kore Savaşı’nda uçurumun kenarına nasıl yaklaştığını anlatıyor. “Eğer ki Çinliler ve Kuzey Koreliler anlaşmaya varmasaydı Amerikalı diplomatlar en sonunda ABD’nin savaşı nükleer silahlarla yayacağını ima edeceklerdi” diye yazıyor. Eisenhower gerçekten nükleer bomba atar mıydı bunu kimse tahmin edemez; ancak şaşırtıcı olan şu: Onun o meşum mesajlarının karşı tarafa gerçekten iletilip iletilmediği veya bunun anlaşılıp anlaşılmadığı net değil.
Eisenhower, SSCB Devlet Başkanı Nikita Kruşçev’in ABD’nin Berlin’den askeri birliklerini derhal geri çekmesi ültimatomunu verdiği 1958’de bir kez daha tavuk oyununu oynadı. [Z.T.K. Bir Hollywood filminden uluslararası ilişkilere uyarlanan tavuk oyunu, aynı şeritten birbirlerine doğru son hızla ilerleyen iki genç sürücünün cesaretlerini göstermek amacıyla oynadıkları oyundur. Direksiyonu kırıp aracını ilk şerit dışına çıkaran “korkak tavuk” olarak anılır ve itibarını yitirir. Eğer ikisi de durmazsa ciddi bir kazayla ağır yaralanırlar veya ölürler. İkisi de aynı anda şerit dışına çıkarlarsa itibarlarını kaybetme riskleri olsa da korkak tavuk olarak anılmazlar ve yaralanma veya can kaybından da kurtulurlar.] Eisenhower, yardımcılarına bu tehdide karşı “her şeyi yapacağı” sözünü vermiş; ama daha sonra Sovyet liderini ziyaret için ABD’ye davet etmiş ve Gettysburg’daki çiftliğinde başkanın torunuyla çok samimi bir hafta sonu geçirdikten sonra Kruşçev geri adım atmıştı.
1962 Küba Füze Krizi nükleer gerilimi tırmandırma politikasının zirve noktasıydı. (…)
Modern tarih, savaşların –bir kısmının karşılığı olan, diğerleri ise göz ardı edilen– vaatlerle ve ültimatomlarla nasıl iç içe geçtiğini göstertiyor. Philip Zelikow bunu açıklıyor. Örneğin Almanya, 1916 Sussex Sözü çerçevesinde Alman denizaltılarının Amerikan gemilerine saldırmayacağı sözünü verdi ve fakat daha sonra sözünde durmayıp [bir Amerikan yolcu gemisini batırarak] ABD’yi savaşın içine çekti. Çin, 1965’te Kuzey Vietnam’a yönelik bir Amerikan istilasının Pekin’in müdahalesine yol açacağı konusunda uyardı ve Amerikan birlikleri askerden arındırılmış bölgenin güneyinde kaldı. ABD, 1991’de Saddam Hüseyin’i Kuveyt’ten geri çekilmemesi halinde saldıracağı konusunda uyardı. Irak birlikleri geri çekilmedi ve ABD de saldırdı. Ardından sonuçları bugün hala devam eden bir aptallıkla ABD, Bağdat’ın kitle imha silahlarına sahip olduğu yanlış istihbaratı yüzünden 2003’te Irak’ı işgal etti.
Kuzey Kore’yle mevcut açmazı tarihe nasıl uyarlayabiliriz? Birincisi, mesaj iletme kritik önemdedir. Tehlike bu denli büyükken Başkan Trump’ın barış ve savaş hakkında kamuoyuna açık 140 karakterlik tweetlerle hassas mesajlar yollaması çok dengesizce. İkincisi, kanıtlar Kuzey Kore lideri Kim Jong Un’un gerçekten büyük riskleri göze aldığını gösteriyor. Kim, Amerikalı yetkililerin hesaplarına göre 2011’de ülkenin başına geçtiğinden bu yana tam 80 füze ve bomba denemesi yaptı; babası ise sadece 20 tane yapmıştı.
Fevri hareket eden Kim acaba Trump’la müzakereye yanaşır mı? Şimdiye kadar ABD’den gelen barış tekliflerini elinin tersiyle itti; Washington’dan gelen sınırlandırma çağrılarına üç yeni denemeyle karşılık verdi. Kuzey Kore, ABD’nin geçen ay Güney Kore’yle yaptığı ortak askeri tatbikata karşı kendini savunduğu iddiasında.

Kim’in aldığı pozisyon saçma sapan mı? Bunu ortaya çıkarmalıyız. Önümüzdeki mart ayına kadar herhangi bir yeni ABD-Güney Kore askeri tatbikatı yok. Dolayısıyla Pyongyang’ı seçenekleri keşfetmeye sevk etmek için altı aylık bir fırsat var. Tarihin gösterdiği gibi, savaşta bir hata yapmanın sonuçları bir felakettir. 

D. IGNATIUS: TRUMP’IN SURİYE’YE İLİŞKİN BÜYÜK KARARI



TRUMP’IN SURİYE’YE İLİŞKİN BÜYÜK KARARI

David Ignatius (Washington Post gazetesi köşe yazarı, ödüllü gazeteci ve kitapları en çok satanlar listesinde yer alan casusluk romanı yazarı)

Washington Post, 31.8.2017

Tercüme: Zahide Tuba Kor

ABD önderliğindeki koalisyon İslam Devleti (İD)’nin Suriye’de geri kalan kalelerini yerle bir etme harekâtını hızlandırdıkça Trump yönetimi geleceğe ilişkin kritik bir kararın eşiğinde geldi: Acaba cihatçılar yenilgiye uğratıldıktan sonra Suriye’yi istikrara kavuşturmaya yardım etmek maksadıyla Amerikan askeri birliklerini ülke içinde tutmak mı, yoksa tasını tarağını toplayıp eve dönmek mi istiyor?
Bu ikilem, Başkan Barack Obama’nın 2011’de Irak’ta karşı karşıya kaldığı ikileme ürkütücü bir şekilde benziyor. Riskler ve fırsatlar da benzeşiyor. Başkan Trump, tıpkı selefi gibi, Ortadoğu’da bitmek bilmez savaşlara şüpheyle yaklaştığını dile getiriyor. Ama aynı zamanda Trump, Fırat’ın doğusundaki üslerden Amerikan birliklerini geri çekmenin etnik kıyımı, bölgesel vekâlet savaşlarını ve yeni bir cihatçı şiddet dalgasını tetikleyebilecek bir boşluk yaratabileceğinin de farkında.
ABD-Suriye politikasına en hakim askeri ve sivil yetkililer, Washington’ın İD’e karşı kilit ortağı olan Suriyeli Kürt milislere eğitim ve danışmanlığı sürdürmek –ve aynı zamanda onları dizginlemek– üzere muhtemelen 1000’in altında bir Özel Harekât birliğiyle bölgede kalıcı bir varlığı tesise ikna olmuş görünüyor. Ancak Kürtlerle bu ittifak Suriye’nin içinde ve dışında tartışmalı.
Şu an için Suriye’nin siyasi haritası, farklı parçaların rakip gruplar ve onların [dışarıdaki] patronları tarafından kontrol edildiği bir kırkyama bohça görüntüsünde. ABD ve onun Kürt ortakları Fırat’ın doğusuna hâkimler. Rus ve İranlı müttefikleriyle birlikte Suriye rejimi, ülkenin büyük merkezlerini kontrolü altında tutuyor. Türkiye destekli birlikler de kuzey sınırında bir şeridi kontrol ediyor. Ürdün-Rus “çatışmasızlık” anlaşması ise ülkenin güneybatısını yatıştırmış durumda. 
Az sayıda uzman, Suriye’nin, Cumhurbaşkanı Beşşar Esed tarafından yeniden birleştirilebileceği beklentisinde. Dolayısıyla öngörülebilir gelecekte Suriye, –Şam’da yeni bir merkezi yönetimin meşruiyetini ve otoritesini yeniden tesis edebilecek bir siyasi geçiş sürecini bekler halde– bahsettiğim nüfuz bölgelerine bölünecek.
Bu bulmacada ABD’ye düşen parça Fırat’ın doğusu. Amerikan elit birliklerinin danışmanlığı ve Amerikan hava kuvvetlerinin desteği altında YPG adıyla bilinen Suriyeli Kürt milisler, üç yıldır bu bölgeyi temizlemekteler ve 6 hafta içerisinde İD’in başkenti Rakka’yı ele geçirmeleri bekleniyor. Bu ilerleyiş esnasında Kürtler, daha geniş Suriye Demokratik Güçleri (SDG) koalisyonu altında Sünni Arap müttefikler devşirdiler.
SDG’yi üreten bu geçici askeri ittifakın birçok muhalifi var. Sünnilerin baskın olduğu Suriye muhalefeti Kürt savaşçıların bağımsız bir devlet kurmak istemelerinde korkuyor ve komşu Türkiye de onları terörist olarak görüyor. Ancak savaş alanlarındaki başarılar kendi siyasi ivmesini de yaratır. Dolayısıyla ABD ile SDG ilerleme kaydettikçe bir tür eklemlenme/peşine takılma etkisi de gelişti. Sünni muhalefet grupları şimdilerde genel Amerikan komutası altında Kürt öncülüğündeki güçlerle aynı safta savaşmaya istekli görünüyor.
Bu yeni Kürtlerle iş tutma istekliliği, Yüksek Müzakere Komitesi olarak bilinen Suriye muhalifleri koalisyonunun başkanı Riyad Hicab tarafından dillendirildi. Kısa süre evvel verdiği bir mülakatta destekçilerinin “IŞİD ve diğer terör örgütlerine karşı SDG’yle birlikte -ve fakat onlardan farklı cephelerde olmak kaydıyla- savaşmak” istediğini belirtti. Fırat Vadisi’nde Rakka’nın güneydoğusundaki ikinci büyük şehir olan Deyrezzor’un kurtarılmasında 5000 kadar Sünni muhalefet gücünün ABD ve SDG’ye katılmaya hazır olacağını iddia etti. Görünen o ki Sünni muhalif gruplar Esed rejimindense Kürtlerle ittifakı tercih ediyorlar.
ABD’li yetkililer, Hicab ve diğer muhalif liderlerin Fırat Vadisi’ndeki savaşa katılmak istemelerinden memnunlar. Ancak diyorlar ki, silahaltına alınacak yeni savaşçılar şiddetli bir savaş için hazır değiller; üstelik Deyrezzor’un zaten kentte bulunan 10.000 kişilik Suriye rejim güçleri ve ona eşlik edecek -şu an Rus ve İran desteğiyle doğuya doğru ilerleyen- ilave rejim güçleri tarafından geri alınması neredeyse kesin. İran mevcudiyeti bazı Amerikalı yetkilileri endişelendiriyor; ama rejimin Deyrezzor’u kontrolü altına almasının muhtemelen kaçınılmaz olduğunu söylüyorlar.
Amerikalı komutanlar gerçek stratejik ödülün daha güney olduğunu belirtiyorlar. Anlattıklarına göre, Rakka güvence altına alınır alınmaz SDG birlikleri, (hazır olan diğer Arap güçlerinin de katılımıyla) Deyrezzor’un güneyinde aşağı Fırat Vadisi’ne doğru ilerleme ümidindeler. ABD de sınır boyundaki Iraklı güçlerin bölgedeki İran gücünün kontrol altına alınmasına yardımcı olacağı ümidinde.
Peki bundan sonra ne olacak? Bu, kısmen Amerikalı askeri danışmanların Suriye’nin doğusunda kalıp kalmayacaklarına bağlı. Eğer kalırlarsa, ABD’li yetkililere göre, Kürtlerin bağımsızlık arzusunu zapt edebilirler, Türkleri müdahale etmekten caydırabilirler ve Sünni muhalifleri her tarafla iş tutmaya teşvik edebilirler. Hicab, Amerikan mevcudiyetinin sürmesi “elzem olacaktır” diyor.

Peki ya hızla geri çekilirlerse ne olacak? Biz bu filmi daha evvel seyrettik.

R. KAPLAN: AMERİKA’NIN DARVİNCİ MİLLİYETÇİLİĞİ



AMERİKA’NIN DARVİNCİ MİLLİYETÇİLİĞİ

Robert D. Kaplan (Amerikalı dış politika yazarı; Yeni Amerikan Güvenliği Merkezi kıdemli araştırmacısı ve Avrasya Grubu kıdemli danışmanı)

National Interests, Eylül-Ekim 2017

Tercüme: Zahide Tuba Kor

ABD, Rusya ve Çin ideolojik veya manevi hedeflerini kaybediyor, hatta kaybettiler bile. Bilhassa artık komünist değer ve inanç sistemine sahip olmayan ve meşruiyeti, etnosentrizme [Z.T.K. yani kendi etnik grubunu üstün saymaya] ve kendi insanlarıyla kaygılı bir iktisadi sözleşmeye dayalı olan Rus ve Çin rejimleri örneğinde bu aşikâr bir hal aldı. Ancak ABD’nin de ahlaki hedefinden geriye çok az şey kaldı. Amerikalıların –70 küsur yıldır yaptıkları gibi– Avrupa ve Asya’da liberal bir düzeni muhafaza etmeyi sürdürmeye istekli olup olmadığı artık bir soru işareti. Matbaa ve daktilo çağında Amerikan demokrasisi başarılı olmuşken ve dünyada parıldayan bir örnekken bunun dijital ve video çağında aynen devam edip gideceği şüpheli. Aslında son dönemde Amerikan demokrasisi bir ilham kaynağı olma özelliğini giderek yitirerek sıradanlaşıyor. Amerikan Kongresi, 19. yüzyılın bıçak sırtı günlerinden bu yana hiç görülmemiş bir parti tarafgirliği işlevsizliğine şahit oluyor. Amerikan Başkanı, tüm eski modern başkanların sahip olduğu nezaketten basbayağı yoksun. Parası bol varlıklı sınıflar Washington’ı idare ediyorlar ki bu, onlarca yıldır olgunlaşmakta olan ve bolca üzerine yorumlar yapılan bir süreç. Sıkça kendisine dil uzatılan, politikaya odaklanmış bürokratik elitin sessiz fedakârlığına rağmen ABD giderek [Z.T.K. bütün dünyaya bir örneklik teşkil eden] “tepedeki şehir” olma vasfını kaybediyor. [Z.T.K. “Tepedeki şehir”, İncil’de Hz İsa’nın Havarilere “Siz dünyanın ışığısınız, tepenin üzerine kurulu bir şehir gizlenemez” (Matta, 5/14-15) hitabından ilhamla, Amerika kıtasına ayak basan Püritenlerin gerçekleştirmek istedikleri ütopyadır.] Bu arada şunu unutmayın, Amerikalıların kendilerini nasıl gördükleri, başkalarının onları nasıl gördüğünden daha az önemlidir. 
Mukayese, bütün ciddi akademik çalışmaların başıdır ve bu bağlamda bugün ABD, Rusya ve Çin arasındaki farklılıkların, Soğuk Savaş dönemindekine kıyasla, ideolojik ve felsefi bakımdan çok daha az keskin olduğu gayet açık. Tabii ki birbirimizin benzerlerine dönüşmüyoruz. ABD’de başkanın gücü üzerindeki hukuki sınırlamalar ile Rus rejiminin dizginlenemeyen haydutluğu (veya Çin rejiminin muhaliflerine muamelesi) arasında hala daha muazzam bir farklılık olduğunu zikretmeye dahi gerek yok. Ancak üç büyük güçten hiçbiri, bir zamanlar olduğu gibi, büyük ve çatışan ideallerle motive olmuş halde değil. Bu da demek oluyor ki aralarındaki uçurum artık varoluşsal değil. ABD, Birleşik Krallık ve Avrupa’daki siyasi sınıflardan bazılarının Rus rejimine olağandışı sempatisinden de bu görülebilir.
Her üç devlet de adım adım kendi medeniyet temellerine iniyor. Milliyetçilikleri, sadece ve sadece kültürel güçlerinin ve zayıflıklarının bir ifadesi, o kadar. Çin’in aydınlanmacı otoriterliği, Konfüçyen değer ve inanç sisteminin dinginliğine içkin olan düzen ve hiyerarşiye duyulan saygıya kısmen dayalı. Batılıların günün birinde Çinlilerin demokrasi talebinde bulanacağı beklentisi aslında nafile olabilir. Tarih boyunca Rusya’nın soğuk iklimi, coğrafyasının kıyas götürmez enginliği ve korunabilir sınırlardan mahrum oluşu, gerek istibdadı gerekse filizlenen kaosu liberal demokrasilere kıyasla çok daha doğal kıldı; bu yüzden Joseph Conrad’ın yazdığı üzere, Rusların gözünde özgürlüğün kendisi “bir çeşit doğru yoldan sapıp kötü yola düşme” olarak görülebilir. 1990’larda Boris Yeltsin’in yönetimi demokrasiden ziyade anarşivari bir tecrübeydi. ABD’ye gelince, onlarca yıldır şehirli elitlerin Wilsoncu dürtüleri altında gömülü duran [Z.T.K. Amerikan tarihçisi Frederick Jackson Turner’a ait] “Jacksoncu sınır temel tezi”ni yeniden keşfetti. Amerikalılar eğer ki kendilerini doğrudan tehdit altında veya hakarete uğramış hissederlerse savaşıp öldüreceklerdir; ancak okyanusların öte tarafında demokratik düzenleri muhafaza etmek sonunda onlar için son derece soyut ve maliyetli bir girişime dönüşebilir.
Başkanlar gelip giderler. Eğer ki oyların azıcık bir kısmı üç eyalet arasında farklı bir şekilde dağılsaydı Donald Trump başkan olamayacaktı. Ancak Afganistan ve Irak’ta yaklaşık 15 sene süren savaşlarının ardından ABD’nin âlî hedefler üzerine inşa edilmiş emperyalvari projesinin artık sona erdiği aşikâr. Bu, daha Kasım 2016 seçimlerinden yıllar evvel, bazı bakımlardan bir kozmopolitan idealist olan Başkan Barack Obama her şeye rağmen Suriye’ye müdahaleyi reddettiğinde ve Libya’ya da sadece havadan müdahale ettiğinde apaçık hale gelmişti bile. 2011’de Suriye, 1989’da Panama’yla başlayıp Ortadoğu ve Balkanlarla devam eden Soğuk Savaş sonrasının müdahaleci damarının sonunu getirmiş oldu. Dolayısıyla Trump, nev-i şahsına münhasır olmakla birlikte, aynı zamanda sürekliliğin bir parçası.
Artık alışmış oldukları gibi bir “tepedeki şehir” de hatta belki özgür dünyanın polis imdat gücü de olmayan Amerikalılar, gittikçe daha fazla Ruslar ve Çinlilerle aynı paralele geldiler. Kabul edilmeli ki Amerikan idealizmi aslen coğrafi mekânın bir hediyesiydi; ancak şimdilerde coğrafya, teknoloji yüzünden giderek anlamını kaybeden bir güç unsuru. İngiliz askerî tarihçilerinden merhum John Keegan, Büyük Britanya ve ABD’nin özgürlüğün baş savunucusu olabilmesi, sadece ve sadece etkili birer ada devleti olmaları, denizlerin kendilerini “karaya bağımlı özgürlük düşmanları”ndan koruması sayesindedir diye yazmıştı. Ancak dünya küçüldükçe daha tehlikeli bir hale dönüştü ve böylece Amerikan kamuoyu da daha acımasızca pragmatik bir hale büründü. Tabii ki 21. yüzyıl video ve sosyal medya dünyası da çok daha engin bir âlem; bu nedenle yurtdışındaki bir insanlık ayıbı, daha evvel olmadığı şekilde bir fevri askerî tepkinin fitilini ateşleyebilir. Öte yandan bundan böyle büyük müdahaleler, ancak ve ancak, [ideallerin değil] salt milli menfaatin televizyonda yayınlanan çarpıcı bir görüntü veya kısa açıklama eşliğinde [kamuoyuna mâl edilmesiyle] gerçekleşebilir durumda. Bu yüzden insan hakları camiası ve onun medyadaki dostları, eski Yugoslavya’ya (…) ABD öncülüğündeki müdahaleleri hep bir muhabbetle/saf bir ümitle hatırlayacaklar; zira böyle bir şeyin bir daha asla gerçeklemeyebileceğinin farkındalar.
İronik şekilde insan hakları camiası, Amerikan tarihi ve manevi şartları hakkında başka çok az insanın anladığı bir temel gerçekliğin farkında: Diğer devletler, bir nevi acımasız realpolitikle hayatta kalmış ve hatta gelişip zenginleşmişken ABD, coğrafi bir ihsan ve ayrıca bir ideal olarak doğduğundan bunlarsız hiçbir şeydir. Diğer devletler sadece ve sadece kendilerini temsil ederler; ancak ABD, makul bir ölçüde, insanlığı temsil etmek veyahut en azından buna talip olmak zorundadır. Elbette ABD’nin bunu yapmadığı dönemler de vardır, yapmak için fazlaca şartları zorladığı dönemler de. Ancak önemli olan, bu iki uç arasında gerilimin korunmasıdır. Eğer ki ABD kendi iyiliğinin artık dünyanın iyiliğine bağlı olmadığına gerçekten karar verirse, bu durumda ABD’nin hegemon olarak namı ve itibarı, başka bir devlette olmayacak kadar dağılmaya başlayacaktır. Bu yüzden İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana ABD’nin Avrupa ve Asya’da inşa ettiği liberal dünya düzeni Amerikan tecrübesinin zirvesine işaret ediyor. Her ne kadar bu dünya düzenini daha da ötelere yaymak ABD’nin kapasitesini aşsa da, bundan öylece geri adım atmak da kaçınılmaz şekilde Amerikan düşüşüne yol açacaktır. Devletin menfaatleri, doğru düzgün tanımlandığı takdirde, diğer devletlerin menfaatlerine saygı duymak suretiyle barışa yol açsa da, ilan edilmiş değerler olmaksızın ittifakları sürdürmek çok daha zordur ve dolayısıyla bizim kendi değerlerimiz stratejik avantajımızın aslında bir parçasıdır.
Bütün bunların savunma politikaları üzerinde derin sonuçları olacaktır. Şu an meydana gelen gelişmeler, dünya tarihinin standartlarıyla, ne yazık ki gayet normal. Tarihin çoğu ilkesizce/ahlaksızca güç mücadelelerine sahne oldu ve son 75 yıl bu bağlamda standarttan bir sapma. Şimdilerde biz, savaşın ve toprak üzerinde ahlakdışı çatışmanın insan DNA’sına içkin olduğu doğal hale geri dönüyoruz. Gerçekten de ABD’nin kendisi, (aslında evrensel olan) kendi değerlerinden vazgeçmeye başlıyor. Ve bu durum onu, tarihî ve coğrafî şartlarının son derece farklı olması nedeniyle bu tür değerleri hiçbir zaman geliştirmemiş diğer büyük devletlere kıyasla belirgin bir dezavantaja sokuyor.
Hobbes’a göre doğal halde şiddet bir norm olup hayat “çirkin, vahşi ve kısa”dır. Merhum İngiliz tarihçi A. J. P. Taylor, her ne kadar insanlar bu tür bir doğal halde hiçbir zaman fiilen yaşamamış olsa da “Avrupa’nın Büyük Güçleri hep bu şekildeydi” diyor. Taylor, o derece ki Avrupa önemli barış dönemlerini tamamen “Güçler Dengesi”ne “borçlu” olduğunu biliyor, diyerek devam ediyor. Kısaca tek seçenek ya güçler dengesi ya da doğal hal; ilkelerinden mahrum kalmış bir dünyada elle tutulur bir başka seçenek yok. Ve ilkesiz bu dünya bize çok daha fazlasını anlatır: ütopik veya idealist hareketlerin (Leninizm ve Wilsonculuk) ya başarısızlığı ispatlanmıştır ya da kabul görmeme sürecindedir. ABD’de Wilsonculuk elit kültürünün bir parçasına dönüştü, o denli rafine ve inceltilmiş bir haldeydi ki, tabiri caizse barbarlar en sonunda harekete geçip bu ince porseleni kırıp geçirdiler; hem de ileri ve yerleşik medeniyetlerin (hadarîlerin) yerine her defasında bedevî kabilelerin geçip onların da zaman içinde kendi çabalarıyla hadarîye dönüşme döngüsünü ele alan 14. yüzyıl İbn Haldun teorisini ürkütücü bir şekilde tekrar ederek... Elitlerimiz bizi başarısızlığa uğratsa dahi –demokratik olsun olmasın fark etmez– hiçbir devlet elitsiz ayakta kalamaz. Bütün hatalarına rağmen Amerikan elitinin, tam da Wilsoncu değerlerinden dolayı, diğer muadillerinden çok daha fazla dünyaya sunacakları şeyleri var.
Amerikan eliti 2016 seçim felaketinden ister belini doğrultabilsin isterse doğrultamasın gerçek şu: Askerî veya iletişim teknolojisinin etkisiyle mesafenin çöküşü yüzünden ABD, Rusya ve Çin arasındaki rekabet, erken modern ve modern tarih boyunca –barışın yalnızca güçler dengesinin sınırlı ve karayla mahdut bir mekânda sürdürülmesinden kaynaklandığı– Avrupa içindeki hâkimiyet yarışına gittikçe benzemekte. Coğrafya bu bağlamda çift taraflıdır. Coğrafya, her büyük gücün tarihî şahsiyetini tanımlamada hala daha yeteri kadar anlamlıdır, her ne kadar onları birbirinden ayıran mesafeler artık giderek daralıyor olsa da. Bu yüzden günümüz küresel güç mücadelesi, en doğru şekilde –komünizm, liberalizm ve diğer “izm”lerin ortaya çıkışından evvelki– geçmiş yüzyılların Avrupa’sıyla kıyaslanabilir.
***
Erken modern dönem Avrupa’sının en büyük siyasi depremi 1618-1648 Otuz Yıl Savaşlarıydı. Bu savaşın maliyeti, o dönemki Avrupa nüfusuyla kıyaslarsak, İkinci Dünya Savaşı’nın 50 milyonluk can kayıplarını oransal olarak aşıyordu. Yale Üniversitesi öğretim üyesi Charles Hill’in yazdığı gibi, [Z.T.K. Katolikler ve Protestanlar arasında Avrupa’yı kan gölüne dönüştüren bir mezhep savaşı niteliğindeki] Otuz Yıl Savaşlarının bir daha asla tekrarlanmaması kararlılığı, –seküler bireysel menfaatin Ortaçağ’ın dinî tekâmül mücadelesinin yerine geçeceği– bir güçler dengesine ihtiyaç olduğu konusunda genel bir uzlaşmayı beraberinde getirdi. Diğer bir deyişle, bu kadar sınırlı ve karaya bağımlı bir mekanda barış, yeni bürokratik devletlerin menfaatleri ve onların artan askerî gücüyle bağlantılı olan acımasız pragmatizm karşısında bireyin ideallerini yitirmesi meselesine dönüştü. Bu, ideolojisiz bir dünyaydı. Muhtemelen hiç kimse bu olguyu –Katolik Fransa’yı, ahlakilik yerine tamamen hikmet-i hükümet uğruna, güneydeki dindaşları Katolik Habsburglara karşı Avrupa’nın Protestan kuzeyiyle ittifaka sokan– Kardinal Richelieu’dan daha iyi ortaya koyamazdı. Yine de bu ahlakdışı güç dengesi, en hafif tabirle, kusurlu ve bozuk şekilde işledi. Diğer yüzyıllarda farklı güç birliktelikleri oluştu ve savaşlar öylece sürüp gitti. 18. yüzyıl ortasında Bourbon Fransa’sı ile Habsburg Avusturya’sı, Prusya ve Büyük Britanya’ya karşı birleşti ve bu, Yedi Yıl Savaşlarıyla sonuçlandı. Bu dönemde Rusya, kıtadaki askerî mücadelede gerçek bir güce dönüştü. 19. yüzyıl ortasında Fransa ve bir Alman federasyonu, Rusya’yı engellemek için Avusturya’yı kullandı. 20. yüzyıl başlarında bu defa Fransa, Britanya ve Rusya Almanya ile Avusturya’ya karşı aynı safta buluştu. Ve bu, Hitler’in kendi Wagnervari kıyametini yazdığı 1945’e kadar devam etti. Bundan sonra sadece büyük bir imparatorluk barışı koruyabilirdi.
İmparatorluk, Amerikan ve Sovyet hegemonyası formunda hızla geri döndü; ancak (en azından kendi nazarlarında) yüce idealler üzerine kurulu [bu Amerikan ve Sovyet] misyoner dünya sistemleri, Oxford Üniversitesi öğretim üyesi John Darwin’in deyimiyle, “özde değil sözde emperyal”di. Farklı bir tür imparatorlukla, yani Avrupa Birliği’yle sonuçlanacak Avrupa ekonomik entegrasyonu da Batı hegemonyasına payanda oldu. Kusurlarına rağmen AB, şu an için Orta ve Doğu Avrupa’yı entegre edip istikrara kavuşturma yeteneğine sahip tek sistem; özellikle de hala daha sıkıntılarla boğuşan Balkanlarda [Z.T.K. Robert Kaplan’ın bu konudaki makalesi için TIKLAYINIZ]. Diğer bir deyişle, imparatorluğun tek istisnası (ki Wilsonculuk bunun yumuşak bir çeşididir), savaşa ve genel istikrarsızlığa tek alternatif olarak geriye sadece güçler dengesi kalıyor. Ve güçler dengesi, ahlaki ilkeler değil, ahlakdışı devlet menfaatleri üzerine inşa edilmiş durumda.
Hatırlayın, erken modernite, Napolyon’un yenilgisinin ardından üzerinde uzlaşılan ahlakdışı bir güç düzenlemeleri sistemi olan ve Avrupa kıtasında barışı öyle veya böyle tam 100 yıl koruyan Viyana Kongresi’yle sonuçlandı ki bu şaşırtıcı bir başarıydı. Dolayısıyla güçler dengesi, özünde sinik değil, oldukça ilkelidir, ama ilkeliliği de yüceltmez. Akılda tutulması gereken şey, Avrupa tarihinin –teknoloji sayesinde– şu an [bir kez daha ama bu defa] küresel ölçekte tekerrür etmekte olduğudur.
***
Yedi Yıl Savaşları dönemindeki Londra ve Paris’e kıyasla, bugün Washington ile Pekin’in –veya Washington ile Moskova’nın– birbirine yaklaştığı bir çağda, savaş ve çatışmayı nasıl tasavvur etmeliyiz? Daha da önemlisi, böyle bir çağda savaşı ve çatışmayı dizginlemeyi nasıl düşünmeliyiz? Teknoloji mesafeyi önemsizleştirdikçe fiiliyatta toprak daha da fazla bir meseleye dönüşmekte ve toprak dürtüsü düşünceye daha da hâkim olmakta.
Mesela İsraillilerin Batı Şeria ve Golan Tepeleri’ni ellerinde tutmayı ne denli bir saplantı haline getirdiklerini düşünün. İsrailliler bir kriz odasıyla yüzleşiyorlar. Bu trend sinsice ilerlese de, şu an olduğu gibi videolarla ve sosyal medyayla galeyana gelen küresel bir izleyici kitlesi önünde kıtalararası füzeler, siber savaşlar ve uzun menzilli hassas saldırılar dünyasında yaşamaya devam edeceğiz. Etkisi tıpkı boğulmadaki gibi adeta fizyolojik olacak. Bir sonraki Yedi Yıl Savaşları, tıpkı 18. yüzyıl ortasındaki gibi, küresel olacak. Ancak her biri diğerinden çok uzaklarda farklı coğrafi harekât alanları hissi çok daha azalacak.
21. yüzyılda anavatana [Z.T.K. ABD’yi kastediyor] yönelik siber ve istihbari saldırıları, Güney Çin Denizi’ndeki savaş ağlarına saldırılarla veya Baltık ülkelerinde Rus azınlıkların yaşadığı bölgelere özel harekât birliklerinin baskınlarıyla kesişebilir. Savaş planlamacılarının teorik olarak tasarladığı bir derece hız ve eşzamanlılık olacaktır; ancak her şeye rağmen psikolojik olarak bunu yönlendirmek zor olabilir. Böyle bir savaş esnasında Pentagon’da hissedilecek gerilim ve hatta paranoya, İsraillilerin açıkça birçok Arap ordusu tarafından bir çırpıda yok edilmekten korktuğu 1967 Altı Gün Savaşı öncesi dönemde tecrübe ettiklerine benzeyecektir.
Dolayısıyla her ne kadar mesafenin çöküşü nedeniyle çatışmalar tamamen bir hayatta kalma mücadelesi olarak algılansa da aynı zamanda tıpkı geçmiş yüzyılların Avrupa’sındaki hanedan mücadeleleri gibi yakınlık, savaş kareografisi ve süreklilik de damgasını vuracaktır. Bu mücadeleler ideolojik değildi ve 21. yüzyılda büyük güçlerin hiçbiri de ideolojik olmayacak. Bunun yerine milliyetçiliğin arkasına gizlenmiş bir kültürel mücadele yürüyecek. Zafer, devlet düzeyinde hızlı ve topyekûn bir savaş vermekte en mahir kültürün olacaktır. Bu süreç aynı zamanda Darvinci olacaktır. Ve bu çatışmalar tam anlamıyla korkunç olabileceğinden kilit konu bunların nasıl önleneceğidir. Biz bunları en iyi şekilde –özgürlüğümüzün büyük ölçüde üzerine inşa edildiği– ideallerimizi yeniden kazanarak önleyebiliriz.
Yüksek ilkeleri olmayan bir dış politika; herhangi bir istikameti, yol göstericiliği veya hedefi olmayan ve bu nedenle hiçbir büyük stratejisi (grand strategy) bulunmayan bir dış politikadır. O halde bizim ilkelerimiz neler olmalı? Mütevazı Wilsoncu ülküleriyle liberal bir devletten başkası olamaz. Mütevazılıkla kastımız, yurtdışında –uygulanabilir olduğu yerlerde– sivil toplumun ilerlemesini teşvik etmek istemektir. Sivil toplum, her zaman olmamakla birlikte genellikle demokrasi anlamına gelir. Bu, aydınlanmacı bir otokratla iş tutmak anlamına de gelebilir; zira alternatifi daha beter olabilir. Hatırlayın, son on yıllardaki ideolojik Wilsoncuların aksine, Başkan Woodrow Wilson’ın bizzat kendisi çoğunlukla temkinliydi – ve kendi değerlerimizi dışarıya dayatmanın zorluklarının gayet farkında, tedricilikten yana birisiydi. Wilson, ABD’nin modern dünyada naif bir şekilde rüştüne kavuşmasını temsil ediyordu. Bununla birlikte o, kendi yol yordamıyla bir büyük stratejiyi sezebildi ki zaman içinde bu strateji, Tufts Üniversitesi tarihçilerinden Tony Smith’in deyimiyle, NATO’nun kurulması ve İkinci Dünya Savaşı sonrasının Japonya ve Almanya’sının ABD tarafından dönüştürülmesiyle zirve noktasına çıkacaktı. Ben bunu, muhafazakârlığın özünün liberal bir düzeni muhafaza etmek olarak gören (ve aynı zamanda güvenliğin verili olmadığı çatışma içindeki bir dünyayı da kabul eden) ılımlı bir muhafazakâr realist olarak söylüyorum. Bu bağlamda muhafazakârlık, daha iyi bir dünyayı tesis etmek için hem bir ilke hem de bir tekniktir. Bu bir tezat değil, muhafazakârlığın tam da özüdür, tıpkı Samuel Huntington’un (The Soldier and the State: The Theory and Politics of Civil-Military Relations) ve Henry Kissenger’ın (A World Restored: Metternich, Castlereagh and the Problems of Peace, 1812-22) eski çalışmalarında ima edildiği gibi.
Ancak yalnızca eylemsel ve işlemsel (transactional) olan bir dış politika, hedefleri ve dolayısıyla riayet etmesi gereken hiçbir sınırı olmadığından katiyen muhafazakâr değildir. Böylesi, müttefiklerini satıp ihanet etmek de dâhil her şey yapabilir ve sadece müzakerelere girmekle kalmayıp kısasa kısas tarzı tehlikeli askerî mukabelelere de girişebilir. Diğer bir deyişle, eylemselcilik (transactionalism) fiiliyatta ılımlı bir Wilsoncu dış politikadan çok daha maceracı olabilir. Unutmayın ki muhafazakârlık menfaatlere vurgu yapar. Ama menfaatler, bir devletin hedefleri ve değerleriyle büyük ölçüde yapılandırılan bir gidişat olursa ancak bu şekilde tanımlanabilir. Menfaatler, hedefler, değerler… Bütün bunlar, bir yol haritası gerektirerek bir ölçüde uzun vadeli düşünceyi dışa vurur. Tam anlamıyla eylemselci bir dış politika, var olan her şeyi şu an gözlerimizin önündekilerden ibaret saydığından, uzun vadeli bir düşünüşten yoksundur ve bu haliyle, tamamen anlık arzularına göre yaşayan bir çocuk gibidir. Bu durum, böyle bir yaklaşımın uygulayıcılarının iki-üç adım ötesini düşünüp hesaplamalarını zorlaştırır. Büyük orduların, donanmaların ve hava kuvvetlerinin gittikçe sınırlı bir alanda hareket edeceği, giderek bir kriz odasıyla nitelenir hale gelen bir dünyada eylemselcilik, fiiliyatta ılımlı bir Wilsonculuktan çok daha büyük riskler taşır.
Tam da ABD’nin Panama’yla başlayan büyük çaplı askerî müdahaleleri dizisi Suriye’de sona erdiğinden Wilsonculuk, ABD’nin 28. başkanıyla ilişkilendirilen başlangıçtaki hassasiyetlerini –yani kontrolü zor bir dünyada mütevazı ölçekte uygulanan yüksek ideallerini sürdürmeyi– artık çok daha kolaylıkla yeniden kazanabilir. Gerçekten de –sınırlı da olsa– belirli bir düzeyde Wilsonculuk olmaksızın ortada başka ne kalır ki? En azından bazı idealist unsurlar olmaksızın realizm, sinizme dönüşür ve böylelikle gerçek dışı bir hale bürünür.
Wilsonculuğu tamamen kaybetmek uluslararası kimliğimizi yitirmek demektir. Biz, uluslararası kimliklerini koruyup sağlama almış Çinliler ve Ruslar gibi değiliz – ki aslında onların kimlikleri, karadan istilalara karşı kendilerini korumaya çalışmış emperyal hanedanlıklara dayanıyor. Tarihsel olarak Çin ve Rusya, emperyalvari nüfuz alanları (yani Çin Orta Asya ve Rusya da Orta ve Doğu Avrupa) üzerinden güç projeksiyonu yapmadıkları takdirde kendi varoluşlarını riske atan kıta ölçekli birer kara gücüdür. Ancak ABD, bu tür coğrafi zaafiyetleri olmayan fiilen bir ada devletidir. Dolayısıyla diğer büyük güçlerin aksine, ABD’nin dünyada herhangi bir şekilde rol alması idealler peşinde koşmasını gerektirir. Eylemselci bir dış politika özü itibarıyla tecrit edici/izolasyonisttir. Diğer bir deyişle, eylemselcilik en sonunda yenilgiye yol açar.
***
Savaş hali insanoğlunun doğasında mevcuttur. Konvansiyonel, siber, bilgi/istihbarat ve hatta belki de düşük serpintili gelişmiş nükleer silahları harmanlayan postmodern savaş, bizim istediğimiz şekilde ve mekânla sınırlı kalmayacak. Birbiriyle bağlantılılık, bölgesel çatışmaların hızla başka yerlere taşınmasına imkân verecek. Heklemelerden tutun fidye yazılıma [Z.T.K. kullanıcının bilgisayarındaki dosyaları kilitleyerek açtırmak için para vermeye zorlayan yazılım] ve büyük çaplı belge hırsızlığına kadar siber savaş alanı, insan doğasının tekâmül etmek yerine her zamanki gibi yine kötü huylu, saldırgan ve hain/şirret olduğunu gösteriyor. Yüz yüze etkileşimin yokluğu zalimliği daha da artırıyor. Kişinin artık cesur olması veya hatta başkalarına acı çektirmenin sonuçlarına katlanması gerekmiyor bile. Gelecek savaş, bizi fiziken öldürmeden ahlaksızlaştırma becerisine sahip olacak. Bu, kıta ölçekli ülkelerin dahi yakında bir kriz odasıyla karşı karşıya kalacağı, sınırlı alandaki bir tür savaş.
Ancak biz bir başka krizle yüz yüzeyiz: Tam olarak biz ne uğruna savaşacağız? Bu absürt bir soru gibi gelebilir. Ne de olsa bizler Amerikalıyız. Bir anavatanımız ve tarihî önemi haiz bir coğrafyamız var. Ancak teknoloji mesafeleri önemsizleştirirken ve havaalanlarımız otobüs duraklarına dönüşürken gittikçe daha az Amerikalı bu coğrafyanın bilincinde. Üstelik Wilsonculuk bütünüyle bir elit projesi olup bugün elitlerin siyasi itibarları çok büyük bir baskı altında. Bu arada ordunun profesyonelleşmesi devam ediyor, vatandaşlardan giderek uzaklaşan bir birlik ruhuna sahip bir asker sınıfı yaratarak… Pentagon ve politika elitlerinin günlük olarak zihinlerine saplanan dünya genelindeki krizler, belirli posta kodlarının [yani belirli yerlerde yaşayanların] ötesinde çok az yankı buluyor, ta ki bir tür şiddet gelip bizim de kapılarımızı çalana kadar.

Bütün bunların anlamı şu: Trump’ın Önce Amerika stratejisi, eğer ki Wilsonculuk istikametinde bir evrim geçirmezse, Amerikan milliyetçiliği ve dış politikasının yenilenmesinden ziyade [ölmeden evvelki] son performansını sergileyecektir. Bunun ardından birlik değil, daha fazla bölünme gelecektir.

R.KAPLAN: AB, ZARURİ BİR İMPARATORLUK



AB, ZARURİ BİR İMPARATORLUK

Robert D. Kaplan (Amerikalı dış politika yazarı; Yeni Amerikan Güvenliği Merkezi kıdemli araştırmacısı ve Avrasya Grubu kıdemli danışmanı)
New York Times, 5.5.2017

Tercüme: Zahide Tuba Kor

Hollanda, Fransa ve Almanya’da bu yılki seçimler, Şarlman’ın 9. yüzyılda imparatorluğunu kurduğu eski Karolenj Hanedanı merkezine epeyce dram getirdi. Burası Avrupa’nın hep en zengin ve kurumsallaşması en güçlü kısmı olageldi. Ancak eğer ki AB zayıflamaya devam ederse bunun en derin yansımaları doğusunda ve güneyinde hissedilecek.
Buradaki Avusturya-Habsburg ve Osmanlı Türk imparatorluklarının fay hattı boyunca uzanan eski komünist ülkeler, merkezî Avrupa’nın sağlam orta sınıf temelinden yoksun olup birçoğu, Saraybosna kuşatmasından 25 yıl sonra hala daha etnik ve toprak ihtilaflarıyla maluller. Onlar AB yanlısı hükümetlere daha önce hiç olmadığı kadar bağımlılar.
Orta Avrupa ile Balkanlar arasında sıkışmış bir ülke olan Slovenya’nın başkenti Ljubljana’da yetkililer ve uzmanlar, insanların tahayyülünde hala daha varlığını koruyan sözde bir hayali sınırdan bahsediyorlar: 1519’da Papa X. Leo’nun –Osmanlı İmparatorluğu’na karşı cephe hattı olarak görülen Katolik Slavlara atıfla– ilan ettiği “Hıristiyanlığın Koruyucu Siperi”. Bu çerçevede Müslüman saltanata karşı ilk savunma hattı Hırvatistan, ikincisi Slovenya’ydı. Kısa süre evvel bir yetkili bana dedi ki “Yugoslavya çöktüğünde bu eski tarihin artık bir öneminin kalmadığı zannedilmişti. Ama Tito Yugoslavya’sının dağılmasından çeyrek yüzyıl sonra biz kendimizi geç Ortaçağ ve erken modern dönem tarihine geri dönmüş bir halde bulduk.”
Yüzlerce yıldır Avusturya Habsburglarının yönettiği Slovenlerin 2016’ya gelindiğinde kişi başına düşen gelirleri 32.000 dolar. Bir kısmı Avusturya-Macaristan diğer kısmı ise Osmanlı ve Venedik geleneklerinin mirasçısı olarak karmaşık bir tarihe sahip Hırvatların kişi başı gelirleri ise 22.400 dolar. Eski Yugoslavya’nın neredeyse tamamen Osmanlı İmparatorluğu’nun elinde kalan diğer topraklarına gelince, kişi başına düşen gelir Karadağ’da 17.000, Sırbistan’da 14.000 dolar olup Makedonya, Kosova ve Bosna’nın eski Osmanlı topraklarına düşen kısımlarında gelirler benzer şekilde düşük. Bu da gösteriyor ki eski emperyal bölünmelerden kalan iktisadi ve toplumsal farklılıklar hala daha mevcut.
Bu bir etnik veya ırki determinizm değildir; zira güneydoğu Avrupa’nın Slavları, kendi kanlarından ve dillerinden gelenlerce değil, daha ziyade dış emperyalizm aracılığıyla siyaseten ve iktisaden şekillenegeldi. Ortadoğu’ya en yakın olan Avrupa’nın eski Bizans ve Osmanlı parçası, hala daha en fakir, en az istikrarlı kesim olup çoğu AB’nin desteği ve rehberliğine muhtaç. Avrupa güvenli ve zengin bir kıta olarak kalacak mı, yoksa –Rusya ve Türkiye’deki otoriterlerin çıkar bölgeleri oluşturmasıyla– geleneksel doğu-batı fay hattı boyunca parçalanacak mı sorusu en canlı şekilde Balkanlarda cevap bulacak. Dolayısıyla Paris, Berlin ve Brüksel’deki siyasi gelişmeler sınırlarının çok ötesinde yankılanacak.
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, örgütlü suç ağlarını işletmekten tutun milliyetçi-popülist hareketleri finanse etmeye ve yerel medya organlarını etkilemeye kadar farklı çökertme yöntemlerini kullanarak Orta ve Doğa Avrupa’da, özellikle de Balkanlarda aktif bir rol oynuyor. Karadağ, NATO’ya katılmaya belki yakın; ama bazı söylentilere göre Rusya’nın geçen yıl bir darbe yapmaya kalkıştığı bu ülke, çoğunlukla Rus oligarkların ve suç örgütlerinin adeta bir kolonisi gibi görülüyor. Yine Sırbistan ve Bulgaristan, Rus bölgesel nüfuzunun köprübaşları olarak görülüyor ve hatta daha kuzeydeki yeni-otoriter Macaristan ve Polonya hükümetleri, Rus rejimiyle gittikçe benzer özellikler taşımaya başladı. Macar hükümetinin, Macar asıllı Amerikalı milyarder George Soros’un Berlin Duvarı’nın yıkılmasından sonra Budapeşte’de kurduğu Orta Avrupa Üniversitesi’nin özgürlüğüne son verme çabaları, işte bu jeopolitik bağlamda okunmalı.
Türkiye’ye gelince, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, kendisine yarı-diktatör güçler bahşeden referandumu geçen ay kazandı. Ertesi gün Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün Anıtkabir’ini değil, emperyal orduları batıya, İstanbul’dan Bosna’ya kadar ilerleyen 15. yüzyıl Osmanlı padişahı, Fatih adıyla bilinen II. Mehmed’in kabrini ziyaret etti. Bulgaristan, Makedonya, Kosova veya bölgenin başka yerlerinde Sayın Erdoğan, düşüşteki AB’nin bıraktığı boşluğu doldurmaya kararlı görünüyor. Makedonya’daki çekişmeli hükümet geçişi yüzünden mecliste yaşanan şiddet de dâhil hukuksuzluk, güneydoğu Avrupa’nın siyasi kırılganlığını gözler önüne seriyor.
Balkanları sadece ve sadece AB istikrara kavuşturabilir. Ancak ve ancak Sırbistan, Arnavutluk ve Kosova AB üyesi olursa Sırplarla Arnavutlar arasındaki etnik ihtilaf gerçekten çözüme kavuşabilir. Böylelikle AB çatısı altında Arnavutluk ve Kosova’nın birleşmesine gerek kalmaz. Ama birleşmeye kalkışırlarsa bu, Sırplar için bir savaş nedeni sayılacaktır. Benzer bir dinamik, Bosna-Hersek üzerinde Hırvatlar ile Sırplar arasında devam eden rekabet için de geçerli. Eski Yugoslavya’daki herkes için AB çatısı altında barış var. Yoksa geriye sadece kemikleşmiş çatışmalar kalıyor. (…)
Diğer bir deyişle AB bir zaruri imparatorluk. [Z.T.K. Kaplan'ın imparatorluklarla ilgili görüşlerini öğrenmek için 2014'te kaleme aldığı "İmparatorluğu Savunma Adına"  ve 2016 tarihli "Postemperyal Çağ" başlıklı yazılarını okuyabilirsiniz.]
Ben “imparatorluk” kelimesini rastgele değil, iyice ölçüp biçerek kullanıyorum. AB’nin bu tür bir iddialı girişim olmasının temel nedeni, her biri diğerinden bütünüyle farklı birer tarihe ve iktisadi gelişim modeline sahip eski Karolenj, Prusya, Habsburg, Bizans ve Osmanlı coğrafyalarında birlik sağlama arayışında olması diyebiliriz. AB bunu başarmak için bahsi geçen eski imparatorlukların işlevselliğinin yerine geçmek zorunda kaldı. AB vatandaşlarının seyahat özgürlüğünün garanti altına alındığı Shengen bölgesinin açık sınırları dahilinde Birlik, önemli ölçüde uzak ve kısmen demokratik bir bürokrasi tarafından yönetilen ve insanların çoğunun daha doğrudan temsiliyet istedikleri, giderek genişleyen bir hükümranlık alanını temsil ediyor. Bu size düşüş halindeki geç dönem imparatorluk türünü hatırlatmıyor mu?
AB düşüşten kurtarılıp geliştirilmeli. Oxford’daki St. Antony’s College’dan Jan Zielonka, bir yazısında, Avrupa’da canlı bir “Yeni Ortaçağcılık”tan iyimser bir şekilde bahsediyor: İnsanların sadakatlerine sahip çıkma noktasında şehirler ve bölgeler yeniden canlanan AB’yle rekabet ederken –ulus-üstü, ulusal ve yerel– kimlikler ve egemenlikler dinamik bir şekilde birbiriyle örtüşüyor. Ancak eğer ki ortada inandırıcı bir AB olmazsa kimliğin diğer hiçbir katmanı birbiriyle çatışmadan kendi halinde duramaz.
(…)

Yugoslavya’nın nihayetinde ne olduğunu düşünmek akıllıca olur. Orta Avrupa konusunda uzman İtalyan büyük akademisyen Claudio Magris, Tuna/Danube isimli efsanevi seyahatnamesinde, “ulus-üstü bir Tuna mirasını üstlendiğinin bilincinde olduğundan” Tito’yu [Z.T.K. 1848-1916 yılları arasında hüküm süren Avusturya-Macaristan İmparatoru] Franz Joseph’e benzeterek “son Habsburg imparatoru” olarak niteler. Tıpkı Franz Joseph gibi Tito da Yugoslavya’yı baskı ve –diğer komünist ülkelere kıyasla– iyiliğin bir karışımıyla ayakta tutar. Şimdi de bir zamanlar Yugoslavya’nın bir parçası olan ülkeler, barış ve güvenliği ancak ve ancak yeni ve çok daha iyicil bir emperyal sistemle, yani AB’yle bulabilir. Dolayısıyla Avrupa’nın merkezinde bundan sonra ne olacağı –mesela Fransa’nın AB’den çıkış için İngiltere’nin peşine takılıp takılmayacağı– kıtanın kalanı için son derece hayati.

L. MAXEY: AÇLIK, DİKTATÖRLER VE TERÖRİSTLER İÇİN BİR SİLAH



AÇLIK, DİKTATÖRLER VE TERÖRİSTLER İÇİN BİR SİLAH

Levi Maxey (The Cipher Brief siber ve teknoloji uzmanı)
The Cipher Brief, 6.9.2017

Tercüme: Zahide Tuba Kor

ABD her gün sonu gelmez terör saldırılarından tutun hasımlarının jeopolitik ve küresel ekonomik alanda kendilerini konumlandırmalarına kadar bir dizi güvenlik meydan okumasıyla boğuşuyor. Ancak bütün bu problemlerin arkasında potansiyel olarak yıkıcı bir uzun vadeli mesele bulunuyor: çatışmaların hem bir sonucu hem de bir itici gücü olan küresel gıda güvensizliği.
Militan gruplar aç olanları bir sonraki öğünde karnını doyurma vaatleriyle devşiriyor ve Kuzey Kore, Suriye gibi ülkeler de nüfusu kontrol altında tutmanın, iç iktidar mücadelesinin ve psikolojik savaşın bir mekanizması olarak gıdayı kontrol ediyor. [Z.T.K. Suriye rejimi bir savaş yöntemi olarak şehirleri ve ilçeleri aylarca, bazen yıllarca kuşatıp içeri gıda girişini tamamen engelleyerek halkı aç bırakıp muhalifleri teslim olmaya zorladı. Silah kullanmaktansa aç bırakmak, en ucuz ve maliyetsiz savaş yöntemiydi. Bu şekilde muhaliflerin kontrolündeki birçok yerleşim yeri düşerken içerideki halk ve muhalifler bir deri bir kemik haldeydi. Kaç kişi bu kuşatmalarda açlıktan hayatını kaybetti, bilmiyoruz bile. Benzeri Husilerin kuşatması altındaki Yemen’in Taiz şehrinde de yaşanıyor.] Çok boyutlu bir problem olan dünyanın açlarını doyurmak; iklim değişikliği, nüfus artışı ve gelişen mega kentlere kırsal kesimden göçle birlikte daha da içinden çıkılmaz bir hal alacak.
Çatışmalar ile gıda güvensizliğinden muzdarip olanlar arasındaki karmaşık ilişki dikkate alındığında, acil yardım ihtiyacında olanlar savaşlarla yıkıma uğramış ülkelerde yaşıyorlar. BM Genel Sekreter Yardımcısı ve İnsani Yardım Koordinasyon Dairesi (OCHA) Başkanı Stephen O’Brien, mart ayında Güvenlik Konseyi’ne şunu söyledi: “2017 yılı başından beri BM’nin kuruluşundan bu yana yaşanan en büyük insani krizle karşı karşıyayız. Şu an için dört ülkede 20 milyondan fazla insan açlık ve kıtlıkla yüzleşiyor.”
Açlık ve siyasi istikrarsızlık kol kola gidiyor. O’Brien’ın bahsettiği her dört ülke de (Yemen, Nijerya, Güney Sudan ve Somali) kanlı savaşların pençesinde; Avrupa’ya kitlesel göçe zorlayan Irak ve Suriye’deki çatışmaları hiç saymıyoruz bile. Yemen’in 27,4 milyonluk nüfusunun 18,8 milyonu acil yardıma muhtaç ve yaklaşık 7 milyonu açlıktan ölmek üzere. Tarihsel olarak hiç gıda sıkıntısı yaşamamış bir bölge olan Nijerya’nın kuzeydoğusunda 5,1 milyon kişi, yıkıcı bir silahlı isyanın sonucu olarak kendilerini gıda güvensizliği içinde buldu. 2011’de Somali’yi vuran ve 250 bin kişinin canına mâl olduğu iddia edilen kıtlığın ardından ülke şimdilerde 5,5 milyon kişiyi acil gıda yardımına muhtaç bırakan yeni bir kıtlıkla boğuşuyor. Güney Sudan hükümeti ülkenin belirli kesimlerinde açlık yaşandığını duyurdu; BM burada 5,5 milyon kişinin açlıkla boğuştuğunu söylüyor.
Tabii afetler ve olumsuz hava şartları gıda mevcudiyetini ciddi şekilde etkilese de (…) şiddetli çatışmalar yüzünden insanların yerlerinden edilmesi, piyasa işleyişinin altüst olması, hükümetlerin çöküşü ve altyapının yıkımı da insanların gıda güvensizliğine maruz kalmasında etkili.
Trump yönetiminin Amerikan gıda yardımları programında ciddi kesintilere gitmeyi önermesi (…). Dünya Gıda Programı Başkanı David Beasley’e göre bu örgüt, “radikalizme ve terörizme karşı ilk savunma ve mücadele hattı.” Beasley’in Musul’da IŞİD’e karşı savaş sırasında evlerinden olan sivillere ilişkin söyledikleri yukarıdaki sözüyle ne kastettiğini açıklıyor: “Eğer ki bir aile çocuğunu besleyemezse 2-3 hafta sonra bulabildiği her kaynağa başvuracaktır ve bu da çoğunlukla radikalizmdir.”
Trump yönetimi geçen ay Afganistan stratejisini ilan ederken Başkan demişti ki “Biz bir daha ulus inşa etmeyeceğiz, sadece teröristleri öldüreceğiz.” Ancak çatışmayı kalıcı kılan temel saikleri göz ardı etmek Trump’ın “IŞİD’i kökünden kazımak, el-Kaide’yi ezmek, Taliban’ın Afganistan’ı ele geçirmesini önlemek ve ABD’ye karşı büyük terör saldırılarını daha baştan durdurmak” şeklindeki stratejik hedeflerinde somut ilerlemeler kaydetmesine pek de bir faydası dokunmaz. (…)
Gıda güvensizliğinin tek başına şiddetli çatışmaları başlatıp başlatmadığını tespit etmek zor. Ancak bunun, savaş dönemlerinde saldırıya açık olan nüfusu kendi acil güvenlikleri için zorlu kararlar almaya iterek iç şiddeti uzatabildiği kanıtlanmış durumda.
(…)
Stimson Merkezi’nin saygın üyelerinden Johanna Mendelson Forman diyor ki “2030’a kadar kentler üç kat büyüyecek ve bu da bir zamanlar mega kentlere yiyecek sağlayan tarlalarda tarımsal üretkenliği ciddi şekilde etkileyecek... Dünyadaki tarlaların %60’ı şehirlerin eteklerinde kaldı. Şehirlerin bir zamanlar yerel tarımın ve gıda tedarikinin kaynağı olan şehir çevresindeki alanlara doğru giderek yayılması yüzünden Çin’in tarlalarının dörtte birini kaybetmesi bekleniyor. Şehir merkezlerine yakın yerlerdeki verimli arazilerin ortadan kalkması, küresel gıda güvenliğinin temeli olan mısır, pirinç, buğday ve soya gibi temel gıda ürünlerinin mevcudiyetini etkileyecek.” [Z.T.K. Ortadoğu’da Suriye ve özellikle yerleşimlerin de tarımın da Nil Nehri boyunca uzandığı 90 milyonluk Mısır, köyden kente hızlı göç ve verimli arazilerin yerleşim alanlarına dönüşmesi yüzünden küçülen tarım alanlarıyla gıda güvensizliğinin yaşandığı ve gıda ithalatına bağımlı hale gelen ülkelere iyi birer örnek. 2007-2008 Dünya Gıda Krizi’nden de olumsuz etkilenmişlerdi. “Arap Baharı”na giden süreci etkileyen faktörlerden biri de bu.]
(…)
Mendelson Forman’a göre, “bu meydan okumalara kısa vadede cevap üretememek, daha fazla çatışmanın ve daha çok iklim göçmeninin zeminini hazırlayan şartları yaratacaktır. 21. yüzyılın ortasına vardığımızda 9 milyar insanı nasıl doyuracağımız meselesine el atmazsak eğer, ileride şehirlerde yeni bir gıda savaşları çağını görebiliriz.”
(…)

[Z.T.K. Johanna Mendelson Forman’ın the Cipher Brief için kaleme aldığı ve yukarıda en önemli kısımlarından alıntılar yapılan “Sıcak ve Aç Şehirler: Şehirlerde Gıda Savaşlarının Geleceği” başlıklı yazısından önemli gördüğüm giriş paragrafını tercüme ederek yazının sonuna eklemek istiyorum. Yazının tamamını okumak için TIKLAYINIZ]
Bu yüzyıl iki gidişatla tanımlanacak: iklim değişikliğiyle ve mega kentlerin yükselişiyle nasıl baş ettiğimiz. Önümüzdeki 20 yılda dünyadaki kent nüfusu 3,5 milyardan 5 milyara yükselecek. Şehirlerin büyümesine eşlik eden kaynaklar üzerindeki baskı ve çevre basıncı, –özellikle Dakka/Bangladeş, Lagos/Nijerya ve Mexico City/Meksika gibi artık taşar haldeki şehir merkezlerinde– gıda ve temiz suya erişim giderek sınırlı hale geldikçe çok daha büyük meydan okumalara yol açacak. Bu nedenle Amerikan Milli İstihbarat Konseyi’nin 2015’te gıda güvensizliğini bir milli güvenlik meselesi olarak kabul etmesi hiç de şaşırtıcı değil. Ciddi gıda kıtlığı yaşayan veya iklim değişikliğinden etkilenen ülkeler de dünyada Amerikan çıkarlarını etkileyecek istikrarsızlaştırıcı çatışmalara karşı en korumasız durumda olanlar.
Gıda güvenliğiyle ilgilenenler geleneksel olarak hep kırsala odaklanırken ilk defa son dönemde mega kentlere de dikkatlerini yöneltmeye başladılar. Kırsaldan büyük kent merkezlerine akış, küresel açlığı sonlandırma mücadelesinde yeni yeni meydan okumalara yol açmakta.

(…)

4 Eylül 2017 Pazartesi

J.L.SHAPIRO: TÜRKİYE FIRTINANIN ODAĞINDA



TÜRKİYE FIRTINANIN ODAĞINDA

Jacob L. Shapiro (Geopolitical Futures Analiz Direktörü)
Geopolitical Futures, 25.8.2017

Tercüme: Zahide Tuba Kor

Geçen sene bu zamanlarda Türkiye bir krizle mücadele halindeydi. Ordu içinden bir fraksiyon hükümeti devirmeye çalışmıştı ve neredeyse bunu başaracaklardı da. Ama sonunda kalkışma başarısızlığa uğradı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, iktidarına yönelik mevcut ve muhtemel muhalifler sistemini tasfiye fırsatını elde etti. Bu tasfiye henüz bitmiş değil ve Türkiye hala resmen olağanüstü hal altında yaşıyor. Ama krizin en kötüsü geçti ve Türkiye istikrara kavuşmaya başlamış durumda.
Şimdilerde ise kaos, Türkiye’nin içinde değil, çevresinde. Ve Türkiye’nin neredeyse tamamen ayağa kalktığının en kesin işaretlerinden biri sözkonusu kaosla mücadele etme şekli.

Ankara’nın Perspektifi
Bir an için dünyayı Ankara’nın perspektifinden düşünün. Güneyinde İslam Devleti (İD)’nin başı yavaş yavaş ezilmekte; Irak’ta son kalelerini zar zor elinde tutmakta ve Suriye’de ABD destekli Suriye Demokratik Güçleri (SDG)’nin ve Rusya destekli Esed rejiminin saldırısı altında. Türkiye İD’in yenilgiye uğratılmasını istiyor; ama bunu yapan SDG’nin hiç de hayranı değil. (…) Güneydoğusunda Kuzey Irak’taki özerk Kürdistan Bölgesel Yönetimi (IKBY) 25 Eylül’de bağımsızlık referandumuna gitmeye kararlı gözüküyor. (…)
Daha da güneyinde İran ile Suudi Arabistan, birbiriyle bir flört ediyor, bir tehdit savuruyor. Ankara bazı karşılıklı çıkar alanlarında İran’la sınırlı işbirliği imkânını kollayarak harekete geçmeye çalışıyor. Bu arada Türkiye’nin kuzeyindeki Rusya’yla ilişkileri, hala çetrefilli olup aslında birbirinden ayrılmaz şekilde Amerikan-Rus ilişkilerine bağımlı. Rusya ile ABD, İD’le savaşlarında sessiz sedasız işbirliği içindeler, ama başka alanlarda kavgalılar. ABD, Türkiye’nin Karadeniz kıyısının öte tarafında Ukrayna’da Rusya’yı köşeye sıkıştırıyor ve tahminlerimize göre Moskova’nın buna karşılık vereceği iki coğrafya Balkanlar ve Kafkaslar olacak. Türkiye, Balkanlarda nüfuzunu artırma ümidinde ve zaten Kafkaslardaki ana oyunculardan biri. Rusların bu coğrafyalardan herhangi birindeki faaliyeti Türkiye’yi de etkileyecek olup Ankara buna şimdiden hazırlıklı olmalı.
Ankara’nın bu meydan okumalara karşı mukabelesi, Türk dış politikasının tipik bir karakteristiğine dönüşmüş durumda: Kendisini herhangi bir eksene tamamen bağlamaksızın bütün taraflar arasında denge kurmaya çalışmak. Son haftalarda Türkiye’nin ardı ardında ağırladığı misafirler de bunun bir göstergesi. Geçen hafta İran genelkurmay başkanı resmi görüşmeler için Ankara’daydı. Bu hafta başında Rus genelkurmay başkanı da Suriye’de koordinasyon faaliyetlerini görüşmek üzere Türkiye’yi ziyaret etti. Ardından 23 Ağustos’ta Amerikan Savunma Bakanı James Mattis de çeşitli görüşmeler yapmak için Ankara’daydı.
Türkiye İran’la askeri işbirliğini artırma sözü verdi ki, her iki ülkenin de uzun vadede bölgesel liderlik arzusunda olduğu düşünüldüğünde bu sürpriz bir gelişme. Nihayetinde iki ülkenin çıkarları birbiriyle örtüşmüyor. Yine Ankara, Suriye’de taktik koordinasyon konusunda Rusya’yla anlaştı ve Türkiye’nin Suriye Kürtlerinden duyduğu endişeleri Moskova’nın anlayışla karşılamasını saygıyla selamladı. Ancak Türkiye’nin, tıpkı İran’la olduğu gibi, Rusya’yla da hem kısa vadede (Suriye’nin geleceği ve Esed’in rolü) hem de uzun vadede (Kafkaslar ve Güneydoğu Avrupa’daki rekabet) temel stratejik farklılıkları sözkonusu. Bu güçlerin –yani Kürtlere karşı İran ve Türkiye’nin, bölgedeki Amerikan nüfuzuna karşı da Rusya ve Türkiye’nin– birbirine yardımcı olabileceği taktik yollar var; ama bunlar uzun vadeli ittifaklar değil.
Bir de yıllardır Türkiye’nin ilişkilerinin giderek bozulduğu ABD var. Mayıs ayında ABD’nin Suriyeli Kürtleri silahlandırma kararı ikili ilişkilere vurulan diğer bir darbeydi ve Mattis’in ziyareti görünen o ki büyük ölçüde bu meseleyi çözüme kavuşturmak içindi. Pentagon’un resmî açıklamaları tipik siyasi açıklamalardan ibaretti: temelsiz hoş tınılar. Ancak ismi açıklanmayan Türk yetkililer, Mattis’in Türkiye’nin PKK militanlarına karşı savaşına nasıl yardım etme sözü verdiği ve Suriyeli Kürtlere Amerikan desteğinin nasıl İD’e karşı savaşla sınırlı olduğunu dinlemek isteyen her muhabire anlatıyorlar. Mattis’in IKBY’nin bağımsızlık referandumuna alenen karşı çıkışı da muhtemelen incitmedi. Şu an için Türkiye, ABD’yle -geçtiğimiz aylardakine kıyasla- kamuoyu önünde çok daha rahat görünüyor; dolaysıyla Mattis Ankara’da her ne vaatte bulunduysa arzu edilen etkiyi bıraktı.

Süper Güçler Arasında
Türkiye’nin şu an için etkilemesi bilhassa zor olan konu Rusya ile ABD arasındaki denge. Gelecek yıllarda Türkiye’nin zorunlulukları, Ankara’yı, Rusya’nın kendi nüfuz alanı saydığı bölgelere el uzatmaya mecbur bırakacak. Ankara böyle bir çatışma için henüz hazır değil ve bu ara dönemde Rusya, hem Kafkaslarda önemli hem de Ortadoğu’da güçlü bir oyuncu.
Türkiye’nin zorunlulukları, ABD’nin bölge vizyonuyla örtüşüyor; ama bu öyle mükemmel bir izdivaç da değil. ABD bölgede bir güç dengesi arıyor ve Türkiye’nin ast [yani kıdemce aşağı] müttefiki olmasını istiyor. Türkiye ise kendisini, başkalarının ricasını yerine getirmek zorunda olmayan yükselen bir güç olarak görüyor; bu ricacı güçlü ABD olsa bile... Türkiye, her iki gücü de [yani ABD ve Rusya’yı] püskürtebilecek kadar güçlü değil ve fakat herhangi biri önünde el pençe divan durması da Türkiye’nin çıkarlarına ulaşmasını sağlayacak değil; bu yüzden her ikisiyle de ilişkileri çetrefilli.
Türkiye’nin oynadığı oyunun çetrefilliğinin altını çizercesine Mattis’in Ankara’dan sonraki durağı Kiev’di. (…)
(…)

Bir vizyonu açıkça dile getirmek
Bütün bu konular Türkiye için çok önemli ve şu an Türkler kendi kapasitelerini aşmayacak şekilde çıkarlarının peşinden koşmak için bütüncül bir plan formüle etmeye çalışıyorlar. Bütün o Suriye’ye müdahale etme veya çeşitli Kürt gruplara saldırma tehditlerine rağmen Türkiye savaşın dışında kaldı. Hatta dışişleri bakanı, bağımsızlık referandumuna gittiği takdirde IKBY’le olan sınırı kapatma seçeneğini kabul etmedi. Türkiye’nin temel hedefi, (i) çoğu Irak Kürt’üne kıyasla Türkiye Kürtleriyle çok daha fazla ortaklıkları bulunan Suriye Kürtlerini şeytanlaştırmak ve (ii) Rusya ve ABD’ye sunabileceği desteği bir koz olarak kullanarak her ikisinin de politikalarını Türkiye’nin acil meseleleriyle uyumlu hale getirtmeye çalışmak.
Askeri darbe kalkışması Türkiye’yi, özellikle de onun sert gücünü kısa bir süreliğine zayıflattı. Ama aynı zamanda Erdoğan’a içerideki engelleri temizleyip daha büyük ihtiraslar peşinde koşma şansı verdi. Bir senelik bir toparlanma döneminden sonra bugün Türkiye sadece 1,5 hafta içerisinde ABD’nin, Rusya’nın ve İran’ın en üst düzey savunma yetkililerini misafir etmekte. Sadece bu kadar da değil; bütün bu temsilciler Türkiye’ye [ayaklarına] geliyor ve Ankara, kendi acil meseleleri dışında başkalarının herhangi bir gündemine kendini bağımlı kılmadan onlara yardım etmenin fiyatını/karşılığını da yine kendisi belirliyor: (i) milli bütünlüğünü aynen korumak, (ii) ordusunu ve ekonomisini yeniden inşa etmek ve (iii) başkalarını kendi hallerine bırakıp birbirleriyle savaşarak kendilerini zayıflatmalarına engel olmamak.

Türkiye sürdürebildiği müddetçe fırtınanın odağında kalmak istiyor; ama nihayetinde Ankara çevresinde olan biten her şeyi kontrol edemez. Yapabileceği tek şey, kendisini mümkün olduğunca güçlü hale getirmek ve bölgesel çevresini yeterince şekillendirebilmek ki bu sayede fırtınadan çıktığında kendi çıkarlarını koruyabilsin. Bu haftadan sonra en önemli şey, sadece Türkiye’nin bu vizyonu açıkça dile getirmesi değil, aynı zamanda vizyonunun hayata geçtiğini görmek için fırsatçı ilişkilerden feragat etmesi.

L.FANG: LATİN AMERİKA SİYASETİNİN YENİDEN İNŞASI



NÜFUZ ALANI: AMERİKALI LİBERTERYENLER LATİN AMERİKA SİYASETİNİ NASIL YENİDEN İNŞA EDİYORLAR?

Lee Fang (Uzun yıllardır örgütlü çıkar grupları ve akıtılan paralarla kamu politikalarının nasıl etkilendiğine odaklanan bir gazeteci. Milyarder Koch kardeşlerin Çay Partisi hareketini finanse etmedeki rolünü ortaya çıkarmıştır. Siyasi yolsuzluk ve yozlaşmaları ifşa eden RepublicReport.org blogunun kurucularındandır. Yazıları VICE, The Baffler, The Boston Globe, the San Francisco Chronicle, The Progressive, NPR, In These Times, and The Huffington Post gibi medya organlarında yayınlanmaktadır.)
The Intercept, 9.8.2017

Tercüme: Zahide Tuba Kor

Arjantin’in başkenti Buenos Aires’teki Brick Otel’de geçtiğimiz ilkbaharda yapılan toplantı, Alejandro Chafuen için yuvaya dönüş olduğu kadar aynı zamanda bir zafer turuydu da. (…) Arjantinli Amerikalı Chaufen, orta yaşlarını Orta ve Güney Amerika’daki Solcu toplumsal hareketlerin ve hükümetlerin altını oymaya ve bunun yerine liberteryenizmin iş dünyası dostu bir çeşidini ikame etmeye çalışarak geçirmişti.
Bu, onlarca yıldır yapayalnız verdiği bir savaştı. Chaufen 2017 Latin Amerika Özgürlük Forum’undaki dostlardandı. Liberteryen [Z.T.K. yani devletin mümkün olduğunca küçük olması gerektiğini savunan, mutlak ve sınırsız özgürlük yanlısı aşırı liberaller] aktivistlerle gerçekleştirilen bu uluslararası toplantının sponsoru, Atlas Network olarak bilinen ve Chafuen’in 1991’den bu yana yönettiği, kâr amacı gütmeyen liderlik eğitimine odaklanan Atlas İktisadi Araştırmalar Vakfı’ydı. Chafuen, Brick Otel’de son dönemdeki zaferlerini bir bir ortaya döktü. Yıllar yılı yürüttüğü çabalar, –siyasi ve iktisadi şartlar sağ olsun– artık meyvesini vermeye başlamıştı; ama tabii Chafuen’in çok uzun yıllardır yetiştirmeye çalıştığı aktivistler ağının buradaki payını da unutmamak gerekir.
Chafuen dedi ki, geçtiğimiz 10 küsur yıllık süreçte Solcu hükümetler, rahat rahat lobide oturarak “seçmenin oylarını satın almak, yeniden dağıtmak için para”yı kullandılar. Ancak son dönemde yolsuzluk skandallarına eşlik eden [başta petrol olmak üzere] emtia fiyatlarındaki düşüş, Atlas Network’e bağlı gruplara harekete geçme fırsatı sundu. Chafuen, merhum Milton Friedman’dan esinlenerek dedi ki: “Bir boşluk ortaya çıktığında krize girersiniz; değişim talebi belirdiğinde belirli politikaları dayatmak için eğitilmiş insanlarınız devreye giriverirler… Ve biz de bugünkü vakada kamu problemlerine karşı özel çözümleri destekleme eğilimi[yle devre]deyiz.”
Chafuen, şu an birer ilgi odağına dönüşen Atlas Network ile bağlantılı birçok lidere işaret etti: Arjantin’in yeni muhafazakâr hükümetindeki bakanlar, Bolivya’daki senatörler ve Dilma Rousseff’i Brezilya devlet başkanlığından indiren Özgür Brezilya Hareketi liderleri hep Chafuen’in ağında hayat bulmuşlardı.
Chafuen heyecanla dedi ki “Brezilya’daki sokak gösterilerindeydim ve içimden ‘Hey, bakın, ben bu kişiyle daha henüz 17-18 yaşlarındayken tanışmıştım, şimdi otobüsün üzerinden gösteriye önderlik ediyor. Bu inanılmaz!’ diyesim geliyordu.” Atlas’ın yörüngesindekiler de Buenos Aires’teki bu toplantıda Chafuen’le rastlaşmaktan daha az heyecanlı değillerdi. Birçok ülkeden aktivistler, otele doğru yürüyen Chafuen’e methiyeler düzmek için sık sık durduruyorlardı. Zira birçokları için Chafuen, Atlas’taki konumuyla, ülkelerindeki yeni siyasi paradigmanın bir akıl hocası, bir mali sponsoru ve kılavuzluk eden bir deniz feneri olarak hizmet etmekteydi.
***
Şu an Latin Amerika siyasetinde Sol’dan Sağ’a doğru bir kayış yaşanıyor. 21. yüzyılın büyük kısmında –Arjantin’de Cristina Fernández de Kirchner’den tutun Honduras’ta popülist toprak reformcusu Manuel Zelaya’ya kadar– başarılı sosyalist hükümetler, fakir kesim için yeni programların bayraktarlığını yaparak, ekonomiyi millileştirerek ve [Güney] yarımküredeki meselelerde Amerikan tahakkümüne meydan okuyarak bölgeyi kasıp kavurmuşlardı.
Ancak son yıllarda Solcu liderler, zaman zaman olağanüstü şekillerde birbiri ardına düşmekteler. Mesela Honduras’ta yapılan darbeyle Zelaya, devlet başkanlığı sarayından pijamalı halde çıkartıldı. Arjantin’de Kirchner hakkında yolsuzluk suçlamasıyla soruşturma açılırken bir emlak kralı devlet başkanlığı koltuğuna konuverdi. Brezilya’da giderek büyüyen yolsuzluk skandalları ve kitlesel protesto hareketiyle karşı karşıya kalan iktidardaki İşçi Partisi, bütçede usulsüzlük suçlamasıyla azledilerek yönetimden uzaklaştırıldı.
Bu değişim, öyle basitçe, iktisadi şartların etkisiyle tetiklenen daha geniş çaplı bölgesel yeniden dengelenmenin bir parçası olarak görülebilir. Bu durumda Atlas Network de siyasi gelişmeleri hafifçe dürtükleyen ortak bir bağ olarak zaten ortada hep varmış gibi görülür. 
Atlas Network’ün hikâyesi ve onun ideoloji ve siyasi iktidar üzerindeki derin etkisi hiçbir zaman tamı tamına dillendirilmedi. Ancak üç kıtadan iş dosyaları ve kayıtlarının yanısıra yarımküredeki liberteryen liderlerle yapılmış mülakatlar, ağın etkileyici tarihinin kapsamını ifşa ediyor. Bölge ülkelerinde birbiri ardına siyasi iktidarları yeniden şekillendiren liberteryen ağ, aynı zamanda Amerikan dış politikasının sessiz bir uzantısı olarak hareket ediyor. Nitekim Atlas ağıyla bağlantılı düşünce kuruluşları, Amerikan Dışişleri Bakanlığı ve Ulusal Demokrasi Vakfı (NED)’ndan sessiz sedasız finansman sağlanmakta olup Amerikan yumuşak gücünün kritik bir kolu olarak işlev görüyor.
Her ne kadar son dönemdeki araştırmalar, liberteryen düşüncenin iş dünyası dostu bir versiyonunun geliştirilmesinde Koch kardeşler gibi güçlü muhafazakâr milyarderlerin rolünü su yüzüne çıkarsa da, Koch vakıflarından finansman sağlayan Atlas Network, Batı dünyasının gelişmekte olan ülkeler için kullandığı metotları yeniden kurguluyor.
Sözkonusu ağ giderek genişlemekte olup şu anda dünyanın dört bir yanından 450 düşünce kuruluşuyla gevşek ortaklıklar kuruyor. Atlas, sadece 2016 yılı içinde ortaklarına 5 milyar dolar dağıttığını söylüyor.
Yıllar içinde Atlas ve ona bağlı hayırsever vakıflar, Latin Amerika’da –Özgür Brezilya Hareketi’ni destekleyen liberteryen ağ ve Arjantin’de, ülkeyi şu an yöneten işadamı Mauricio Macri’nin kurduğu siyasi partiyle birleşen Atlas’a bağlı düşünce kuruluşu Fundación Pensar (Pensar Vakfı) da dahil, liberteryen atılımın ardındaki örgütlerin de aralarında bulunduğu– muhafazakâr ve serbest piyasa yanlısı düşünce kuruluşlarına yüzlerce bağışta bulundu. Özgür Brezilya Hareketi liderleri ve Honduras’taki –askeri darbe sonrasının etkili neoliberal düşünce kuruluşu– Fundación Eléutera’nın kurucusu, hep Atlas’tan mali destek almakta olup yine Atlas’ın eğitim seminerlerinden geçmiş gelecek nesil siyasetçiler arasında yer alıyorlar.
Atlas Ağı, –Venezüella’da hükümet karşıtı hareketin yayılmasının arkasındaki Sağcı güçler ve ayrıca Şili’de bu yıl yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimlerinde merkezin sağında yer alan gözde aday Sebastián Piñera’nın kampanyasını destekleyen önde gelen gruplar da dahil– bölge çapında onlarca düşünce kuruluşunu bünyesinde barındırıyor.

(Pensar Vakfı, Buenos Aires’te Atlas Ağı ile bağlantılı bir düşünce kuruluşu olup 2015’te Arjantin Devlet Başkanı olan Mauricio Marci’nin siyasi partisi PRO’yu saflarına çekti. Macri hükümetinde üst düzey atamalar için seçilen isimler Pensar Vakfı ve yine Atlas’a bağlı bir düşünce kuruluşu olan Özgürlük (Libertad) Vakfı’ndandı.)
(Honduras/San Pedro Sula’daki Eléutera Vakfı, Solcu devlet başkanı Manuel Zelaya’yı deviren 2009’daki askeri darbenin ardından kuruldu. Düşünce kuruluşunun lideri Guillermo Penã Panting, Kuzey Karolayna’daki liberteryen bir düşünce kuruluşu olan John Locke Vakfı’nda staj yapmış ve yıllar yılı Atlas’ın eğitim seminerlerine katılmıştı. Honduras’ın mevcut hükümeti, –şehirlerin hukuki ve siyasi sistemden ayrı olarak iş dünyasının liderleri tarafından idare edilmesini içeren tartışmalı bir proje olan– ZEDE’lerin ilkini kurmak da dahil politikalarında destek sağlamak için Eléutera Vakfı’na sırtını dayamış durumda.)

***
Atlas’ın metodunu, yeni kurulan Brezilya serbest piyasa düşünce kuruluşları ağından daha iyi özümseyen hiçbir yer olmadı. Son dönemde açılan kuruluşlar, sosyalist politikalara öfkeyi kışkırtmak için el ele vererek çaba sarf ediyorlar; kimisi akademik merkezler üzerinden, kimisi aktivistleri eğitmeye çalışarak ve Brezilya medyasında Sol fikirlere karşı daimi bir savaşı sürdürerek.
Sola karşı öfkeyi odağa yerleştirme çabası, geçen sene Brezilya Sağı için meyvelerini verdi. Birçoğu ABD’deki siyasi örgütlenmelerde eğitilmiş Özgür Brezilya Hareketi’nin y kuşağı aktivistleri, merkezin Solundaki Cumhurbaşkanı Dilma Rousseff’e karşı devasa bir yolsuzluk skandalına kamuoyu öfkesini kanalize etmek için bir kitle hareketine öncülük ettiler. “Operação Lava Jato” veya “Araba Yıkama Operasyonu” adı takılan skandal, Brezilya’nın –Sağcı ve merkez Sağ partileri de dahil– bütün büyük siyasi partilerinden önde gelen siyasetçilerin dahil olduğu, hala daha dallanıp budaklanmaya devam eden bir rüşvet hikayesi. Ancak Portekizce kısaltmasıyla MBL olarak bilinen sosyal medya kurdu Özgür Brezilya Hareketi, öfkenin en büyüğünü doğrudan Dilma’ya yönlendirmeyi başardı; alaşağı edilmesini ve başında bulunduğu İşçi Partisi’nin refah odaklı politikalarına bir son verilmesini isteyerek…
Yerel sanayi holdinglerinin sessiz desteği ve yeni bir komplocu aşırı Sağcı medya ağı özellikle göz önüne alınarak, Çay Partisi hareketiyle mukayeseleri yapılan bu ayaklanma, Dilma’nın 2016’da görevinden azliyle 13 yıllık İşçi Partisi iktidarının sonunu getirdi. [Z.T.K. Amerika Bülteni’nde 2013’te Çay Partisi hakkında Cemal Tunçdemir’e ait çok iyi bir yazı yayınlanmış. Okumanızı tavsiye ederim http://amerikabulteni.com/2013/10/19/cay-partisi-hareketi-nedir-nasil-dogdu-neyi-savunuyor/]
MBL’nin doğduğu ortam Brezilya’da yeni bir gelişme. Eski bir serbest yatırım fonu yöneticisi, şimdilerde ise liberteryen bir filozof olan Ludwig von Mises’in adıyla anılan kâr amacı gütmeyen Mises Enstitüsü’nün başkanı Helio Beltrão şöyle diyor: “Bundan 10 sene evvel belki de faal sadece 3 liberteryen düşünce kuruluşu vardı; şu anda ise Atlas’ın desteğiyle Brezilya’da aktif bu tür 30’a yakın enstitü bulunuyor ve bunların tamamı, Özgürlük İçin Öğrenciler ve MBL gibi gruplarla işbirliği içinde çalışıyorlar.”
Beltrão, “Bu bir futbol takımı gibi. Savunma oyuncuları akademi. Forvet oyuncuları siyasiler. Bazı hedeflerimizi başardık” diyor, Dilma’nın azline atıfla. Orta saha ise kamuoyunu şekillendiren “aydın tipler” diye de ekliyor.
Beltrão şöyle devam ediyor: Düşünce kuruluşu ağı, “kolay lokma olan” Brezilya’daki milli postane teşkilatını özelleştirmeyi ümit ediyor ki bu, daha büyük serbest piyasa reformları dalgasının önünü açabilir. Brezilya’daki muhafazakâr partilerin çoğu, Dilma’yı protesto etmek üzere yüz binlerce insanı harekete geçirebildiklerini gördüklerinde liberteryen kampanya yürütenlere kucak açtılar; ama hala daha arz yönlü teorinin temel prensiplerini benimsemiş değiller.
Brezilya’da Atlas’ın diğer bir düşünce kuruluşu olan Milenyum Enstitüsü ile bağlantılı bir akademisyen ve köşe yazarı Fernando Schüler, vakayı farklı bir şekilde ele alıyor.
Schüler, “Brezilya’da kamunun parasıyla dönen 17.000 sendika var; yılda bir günlük maaş, tamamen Solun kontrolündeki sendikalara gidiyor” diyor. Bu sosyalist eğilimi geriye çevirmenin tek yolu, onları köşeye sıkıştırarak üstünlük sağlamak. Liberteryenlerin Solcu siyasetçilere karşı bir protesto hareketini nasıl seferber ettiğini anlatarak sözlerine devam ediyor: “Teknolojiyle insanlar, kendi kendilerine WhatsApp, Facebook, YouTube gibi ağları kullanarak düşük maliyetle halk protestolarını örgütleyip katılım sağlayabilir durumdalar.”
Dilma’ya karşı protestoları örgütleyenler, bir yandan İşçi Partisi hükümetiyle alay eden YouTube videoları üzerinden günlük yaylım ateşine başladılar, diğer yandan vatandaşları, kendi milletvekillerinin azil oylamasını desteklemeleri için lobi faaliyeti yürütmeye teşvik ettiler.
Schüler, Özgür Brezilya Hareketi ve kendi düşünce kuruluşu Milenyum Enstitüsü’nün yerel sanayici tüccar gruplarından mali destek aldığını belirtti; ama bu hareketin başarılı olma sebebinin, kısmen, genel kamuoyunun şüpheyle yaklaştığı siyasi partilerle ilişkilendirilmemesi olduğuna dikkat çekti. Ona göre, toplumu radikal biçimde yeniden şekillendirmenin ve refah devletine olan halk desteğini kırmanın tek yolu, Solcu entelektüellere ve medyaya karşı kalıcı bir kültürel savaşa girişmek.

(Milenyum Enstitüsü, Brezilya’da serbest piyasa çözümlerini destekleyici konferanslara ve etkinliklere ev sahipliği yapan Rio de Janeiro’da Atlas Network’ün “savunucu bir düşünce kuruluşu”. 2006’da kurulmuş olup Brezilya’da aktif birçok büyük şirketten mali destek alıyor: Bank of America Merrill Lynch, Grupo RBS, Gerdau ve Amerikan şirketlerinden müteşekkil bir ticaret grubu olan the AmCham-Brasil. Enstitü, bilhassa Rousseff’e karşı sokak gösterilerini desteklemekte aktifti.)

***
Schüler’in Milenyum Enstitüsü’nün kurucularından biri olan Brezilyalı blogger Rodrigo Constantino, Brezilya siyasetini aşırı partizan bir söylemle kutuplaştırdı. Komplocu görüşleri ve zehirleyici Sağcı yorumlarıyla “Brazilya’nın Breitbart’ı” olarak nam salan Constantino, Liberal Enstitü isimli bir başka Atlas düşünce kuruluşuna başkanlık ediyor. [Z.T.K. Breitbart, ABD’de aşırı Sağcı bir medya kuruluşu olup başında henüz daha yeni görevinden azledilen Trump’ın Beyaz Saray baş stratejisti Steve Bannon var] Dünya Kupası’nda kırmızı renk kullanımından tutun fakir ailelere yönelik nakdi yardım programı olan Bolsa Família’ya kadar Brezilya Solu’nun her hareketini üstü örtülü birer demokrasiyi çökertme kalkışması olarak görüyor.
Constantino, “İşçi Partisi destekçileri limuzin liberalleri”, “sözümona temsil ettikleri işçi sınıflarını hor görürken ahlaki üstünlük iddiası taslamak için sosyalizme akın eden zengin riyakârlar” söylemlerini yayarak puan topladı.
Kamusal söylemi Breitbartlaştırma, Atlas ağının siyasi tartışmayı sinsice etkileme yollarından biri.
Schüler “Bu oldukça ataerkil bir devlet. Delice. Bolca devlet kontrolünün varlığı uzun vadeli bir meydan okuma” diyor ve son dönemdeki zaferlerine rağmen liberteryenlerin Brezilya’da kat etmesi gereken daha çok mesafe oluğunu sözlerine ekliyor. Toplumda rağbet görmeyen reformları yürütmek için liberteryen düşünce kuruluşları ağına bel bağlayan Margaret Thatcher modelini kopyalama ümidinde. “Bu yatılı okul sistemi absürt. Ben olsam tüm eğitimi özelleştirirdim” diyerek sendikalara mali yardımı kesmekten oy kullanmayı zorunlu kılan kanununu feshetmeye kadar toplumda yapacağı değişimler teranesini bir çırpıda anlatıyor.
Ona göre, bütün bunları yapmanın tek yolu, aynı liberteryen hedeflere zorlamak üzere her biri ayrı bir savaşı yürütecek, siyaseten aktif kâr amacı gütmeyen kuruluşlar ağı kurmak. Mevcut model, yani güçlü vakıflarca desteklenen Washington D.C.’deki Sağcı düşünce kuruluşları grubu, Brezilya için ilerlemenin tek yolu, diyor Schüler.
Atlas, kendi adına tam da bunu yapmakla meşgul. Yeni düşünce kuruluşlarına bağışlar yapıyor, siyasi yönetim ve halkla ilişkiler nasıl olmalı konusunda dersler veriyor, dünyanın dört bir yanında ağ kurma etkinliklerine sponsorluk yapıyor ve son yıllarda liberteryenleri sosyal medya ve online videolar üzeriden kamuoyunu etkilemeye teşvik için özel kaynaklar ayırıyor.
Her yıl düzenlenen bir yarışma, Atlas ağını serbest piyasa fikirlerini teşvik edip refah devleti savunucularını alaya alan viral YouTube videoları üretmeye teşvik ediyor. Gizli videolarıyla Demokratları iğnelemesiyle meşhur provokatör James O’Keefe, kendi metodunu anlatmak için Atlas toplantılarına da katıldı. (…)

(Rio de Janeiro’daki Liberal Enstitüsü (Instituto Liberal), servetini kısmen Brezilya’nın askeri diktatörlüğü sırasında USAID’in verdiği ihaleler sayesinde kazanan inşaat sektörünün kodamanlarından ve liberteryen aktivist Donald Stewart Jr. tarafından 1983’te kuruldu. Bu enstitü, Atlas Network’ün Latin Amerika’daki ilk ortaklarından biriydi. Kısmen Ulusal Demokrasi Vakfı (NED)’nın Uluslararası Özel Teşebbüs Merkezi tarafından finanse edildi. Grup, “Brezilya’nın Breitbart’ı” olarak bilinen Rodrigo Constantino’nun da aralarında bulunduğu bir dizi kışkırtıcı Sağcı uzmana sponsorluk yapıyor.)

***
Atlas’ın son dönemki maceralarından biri de Latin Amerika’nın en akut siyasi ve insani krizine sürüklenen Venezüella’da oynadığı rol. Benim ve aktivist Eva Golinger’ın Bilgi Edinme Hakkı Yasası çerçevesinde edindiğimiz dosyalar/kayıtlar ve ayrıca muhbir Chelsea Manning tarafından ifşa edilen [Amerikan] Dışişleri Bakanlığı yazışmaları, Hugo Chávez yönetimini istikrarsızlaştırmak amacıyla girişilen uzun soluklu bir mücadelede Atlas düşünce kuruluşlarını kullanmak için Amerikalı politika yapıcıların sofistike çabalarını ortaya döküyor.
Atlas’ın Venezüella’nın başkenti Caracas’taki amiral gemisi düşünce kuruluşu olan Cedice Libertad, daha 1998 gibi erken bir tarihte, Uluslararası Özel Teşebbüs Merkezi’nden düzenli mali destekler aldı. Bağış mektuplarından birinde, Cedice’e ayrılan Ulusal Demokrasi Vakfı (NED) fonu, “hükümet değişimi”ni savunmaya yardım etme amaçlı diye listelenmiş. Cedice’in yöneticisi, 2002’de Chávez’e karşı kısa süren bir askeri darbeyi destekleyen, tartışmalı “Carmona Kararnamesi”ne imza koyanlar arasındaydı.
2006’daki bir yazışma, Amerikan Büyükelçisi William Brownfield’ın Venezüella’daki siyaseten aktif kâr amacı gütmeyen kuruluşlara para aktarmakla güttüğü stratejiyi ortaya koyuyor: “1) demokratik kurumları güçlendirmek, 2) Chávez’in siyasi tabanına nüfuz etmek, 3) Chavismo’yu [Z.T.K. yani Chávez’in fikir ve siyasal eylemlerinden doğan Sol akımı] bölmek, 4) hayati Amerikan ticari kuruluşlarını korumak ve 5) Chávez’i uluslararası alanda yalnızlaştırmak.”
Venezüella’nın mevcut krizinde Cedice, Chávez’in sıkışmış haldeki savaşa hazır halefi Devlet Başkanı Nicholás Maduro’ya karşı son protesto dalgalarını teşvik ediyor. Cedice’in son aylarda hükümet karşıtı sokak gösterilerinin liderlerinden biri olan muhalif isimlerden María Corina Machado ile çok yakın bağlantıları var. Machado kamuoyu önünde bunu kabul etti. 2014’te gruba yolladığı kamera kaydında “Atlas Network’e, tüm özgürlük savaşçıların teşekkürler” diyor.

Venezüella’nın başkenti Caracas’taki Cedice Libertad, hükümet karşıtı gösterilerin lideri olan Maria Corina Machado’nun da aralarında bulunduğu muhafazakâr muhaliflere destek veriyor. Kuruluşun başkanı, 2002’de Hugo Chávez’e karşı askeri bir darbeyi desteleyen tartışma yaratan “Carmano Kararnamesi”ni imzalamıştı. Cedice, bir Atlas düşünce kuruluşu olup aynı zamanda Ulusal Demokrasi Vakfı’nın Uluslararası Özel Teşebbüs Merkezi aracılığıyla Amerikan yönetiminden finansal destek alıyor.

***
Atlas Network’ün Buenos Aires’teki Latin Amerika Özgürlük Forumu’nda genç liderler, üniversite kampüslerinde çetin mücadeleye girişmekten tutun azli benimsemesi için bütün bir ülkeyi seferber etmeye kadar her düzeyde sosyalizmi nasıl yenilgiye uğratmak gerektiği konusunda fikir teatisinde bulunarak ileri geri konuştular.
(…)
Zenginlere vergi kesintisi yapmak, kamu sektörünü küçültüp özel işletmelerin kontrolüne sokmak ve liberalleşmiş ticari kurallar ve işçi sendikalarına sınırlamalar koymak gibi serbest piyasa fikirleri hep bir [olumsuz] algı problemiyle mücadele etmiştir. Bu vizyonun savunucuları, seçmenlerin bu tür fikirleri toplumun kaymak tabakasına hizmet aracı olarak görme eğiliminde olduğunun farkındalar. İktisadi liberteryenizmi halkın menfaatine bir ideoloji olarak yeniden pazarlamak, özenli kitle ikna stratejilerini gerektiriyor.
Ancak bugün Latin Amerika’nın dört bir yanına hızla yayılan Atlas modeli, ABD ve İngiltere’de –liberteryenlerin savaş sonrası [Z.T.K. İkinci Dünya Savaşı’nı kastediyor] yükselen refah devleti dalgasını yavaşlatıp önünü kesmeye çalıştığı– onlarca yıllık mücadeleyle olgunlaştırılan bir metoda dayanıyor. 



İngiliz girişimci ve Atlas Network’ün kurucusu Antony Fisher, liberteryen ekonomiyi geniş kitlelere satmaya öncülük etmişti. yöntem basitti: Fisher, bir dostunun deyimiyle, “dünyayı serbest piyasayı savunan düşünce kuruluşlarıyla doldurma”yı kendisine misyon edinmişti.
Fisher’ın ideallerinin temeli, modern “yetkileri sınırlandırılmış hükümet” düşüncesinin babası Avusturyalı iktisatçı Friedrich Hayek’e dayanıyor. (…) Fisher, Hayek’e siyasete girmesini önermiş; ancak Hayek, kamusal söylemi değiştirmek için aşağıdan yukarı doğru bir odaklanmanın toplumu daha iyi şekillendirebileceği cevabıyla bu teklifi reddetmiş.
Bu arada ABD’de diğer bir serbest piyasa ideologu Leonard Read de (…) benzer görüşteydi. (…)
Fisher, Read’in New York’ta yeni kurduğu kâr amacı gütmeyen, serbest piyasa entelektüellerinin fikirlerini desteklemeye yardımcı olma amaçlı İktisadi Eğitim Vakfı’na yaptığı o kritik önemdeki ziyaretin ardından İngiltere’de harekete geçti. (…)
(…) Fisher İngiltere’de 1955’te İktisadi İşler Enstitüsü’nü kurdu.
Bu enstitü, Hayek’in fikirleriyle gevşek bağları olan bir zamanların gözlerden ırak iktisatçılarının itibar kazanmasına yardımcı oldu. İngiliz toplumunun refah devletine karşı artan muhalefetini (…) teşhir etmenin bir mekânı oldu.
Enstitü fonlarının ezici çoğunluğu, Barclays’ten BP’ye İngiliz sanayi ve bankacılık devlerinin yıllık katkılarıyla iş dünyasından geldi. Making Thatcher’s Britain kitabının yazarı tarihçiler Ben Jackson ve Robert Saunders’a göre, bir gemicilik şirketinin patronu demiş ki “üniversiteler sendikalara mühimmat sağlarken bu enstitü de iş dünyasına kurşun sağlayan önemli bir kaynak.”
1970’lerin iktisadi yavaşlaması ve artan enflasyonu İngiliz toplumunu temellerinden sarsarken Muhafazakar siyasetçiler alternatif bir vizyon için gittikçe daha fazla İktisadi İşler Enstitüsü’ne meylettiler (…). Atlas Network, bu enstitünün “1980’lerde Thatcher Devrimi’ne dönüşecek sürecin entelektüel zeminini hazırladığı”nı gururla ilan ediyor. (…) 1979’daki seçim zaferinin ardından Thatcher, Fisher’a yazdığı bir mektubunda, enstitüsünün “zaferimizi mümkün kılan fikrî iklimi” yarattığını belirtmiş.
(…)
***
1981’de San Francisco’da yaşayan Fisher, Hayek’in teşvikiyle, Atlas İktisadi Araştırmalar Vakfı’nı geliştirmeye başladı. Fisher New York, Kanada, Kaliforniya ve Teksas gibi yerlerde daha küçük, zaman zaman bölgesel düşünce kuruluşları ağı kurmasına yardımcı olacak şirket bağışlarını çekmek için İktisadi İşler Enstitüsü’ndeki başarısını kullandı. Atlas’la birlikte Fisher’in serbest piyasa düşünce kuruluşu projesinin ölçeği artık küresel bir hale bürünecekti. Atlas, dünyanın her ülkesinde liberteryen köprübaşları kurma çalışmalarını sürdürmeye kendisini adamış kâr amacı gütmeyen bir kuruluştu. (…)
(…)
(…) Kısa bir süre sonra Pfizer, Procter & Gamble ve Shell gibi şirketlerin kasalarından ve Richard Mellon Scaife gibi Cumhuriyetçi dev bağışçılardan paralar Atlas’a akmaya başladı. Ancak projenin işleyip başarıya ulaşması için sahip oldukları nüfuzun üzeri örtülmeliydi. (…) Fisher, ilk göz ağrısı İktisadi İşler Enstitüsü’nün başarısının akademik ve tarafsız olarak algılanmasından kaynaklandığına dikkat çekecekti.
Atlas hızla büyüdü. 1985’e gelindiğinde bu ağ İtalya, Meksika, Avustralya ve Peru dahil toplamda 17 ülkeden 27 kuruluşu bünyesinde barındırıyordu.
Zamanlama bundan daha iyi olamazdı: Atlas’ın uluslararası yayılması, tam da ABD’de Ronald Reagan yönetiminin yurtdışında Solcu yönetimleri geri püskürtme ümidiyle saldırgan dış politikasını ikiye katladığı bir döneme denk geldi.
(…)
Denizaşırı bölgelerde Amerikan menfaatlerini desteklemekle görevli küçük bir federal ajans olan Uluslararası İletişim Ajansı’ndan 1982 tarihli bir mektupta Özel Sektör Programları Bürosu’ndan bir bürokrat, federal bağışlardan alma imkânını araştıran Fisher’e cevaben şöyle yazmış: “Yabancı örgütlere doğrudan” para aktarmak yasak; ancak Atlas gibi grupların ev sahipliğinde yapılan “konferansları veya örgütler arası karşılıklı ziyaretleri” başka sponsorlarla birlikte destekleyebiliriz. (…) Atlas’ın kuruluşundan bir sene sonra gönderilen bu mektup, ağın Amerikan dış politika menfaatlerinin örtülü ortağı olacağının ilk göstergesiydi.
(…) Atlas’ın ortakları, ayrıca 1983’te hükümetin kurdurttuğu ve büyük ölçüde –gelişmekte olan ülkelerde Amerikan dostu siyasi kurumlar inşa etme amacıyla– Amerikan Dışişleri Bakanlığı ve USAID tarafından fonlanan, kâr amacı gütmeyen Ulusal Demokrasi Vakfı (NED) kasalarından finansman sağladı.
***
(…)
(…) Arjantin’de ordu, komünist devrimciler tehdidini öne sürerek müdahale etti [1976-83]. Darbe sonrası Solcu muhalifleri ezmek için binlerce öğrenci ve aktivist işkenceden geçti ve öldürüldü.
(…)
Diğer Latin Amerika ülkelerinde de liberteryenizm askeri hükümetlerden olumlu destek gördü. Şili’de demokratik seçimlerle iş başına gelen Salvador Allende hükümetini devirdikten [1973] sonra Mont Pelerin Society’den iktisatçılar, emeklilik sistemi ve sanayinin özelleştirilmesi de dahil yaygın liberteryen reformları hayata geçirmek için hızla ülkeye akın ettiler. Latin Amerika’da Sağcı askeri liderlerin nezaretinde iktidarı ele geçirdiler ve böylelikle liberteryen iktisadi politikalar kök salmaya başladı.
(…)
***
(…)
Alejandro Chafuen, Fisher’in ölümünden üç sene sonra Atlas Network’ün başına geçti (…).  Philip Morris düzenli olarak Atlas’a bağış yapanlardandı. (…)
Dev ExxonMobil ve MasterCard şirketleri de Atlas’ın bağışçılarından. Ancak Atlas, aynı zamanda, yatırımcı John Templeton’la bağlantılı vakıflar ve milyarder kardeşler Charles ve David Koch gibi liberteryenizmin öncü isimlerini de cezbetti ve onlardan düzenli katkılar aldı.
Chafuen’in bağış toplama hüneri, zengin muhafazakâr vakıflarla daha da genişledi. (…)
Diğer bir para kaynağı Amerikan hükümetiydi. (…)
Ancak Atlas; NED ve Uluslararası Özel Teşebbüs Merkezi üzerinden Amerikan vergi mükelleflerinin paralarını elde etmeyi de başardı. SSCB’nin dağılmasının ardından Doğu Avrupa’da Atlas düşünce kuruluşlarını güçlendirmek ve daha sonra da Ortadoğu’da Amerikan menfaatlerini desteklemek için para sağladı. Uluslararası Özel Teşebbüs Merkezi’nden para alanlar arasında Venezüella’daki muhalif lider María Corina Machado’nun teşekkür ettiği grup da vardı.

(Uluslararası Özel Teşebbüs Merkezi (CIPE), gelişmekte olan ülkelerde siyasi örgütlenmeleri desteklemek suretiyle Amerikan dış politika hedeflerine erişmek için tasarlanmış Amerikan hükümeti destekli bir vakıf olan Ulusal Demokrasi Vakfı (NED)’na bağlı kâr amacı gütmeyen bir kuruluş. CIPE, ABD’nin en büyük iş dünyası lobi örgütü olan Amerikan Ticaret Odası Vakfı tarafından kuruldu. Ancak grubun fonlarının %96’sı Dışişleri Bakanlığından ve USAID’den geliyor. CIPE, Atlas’ın dünya çapındaki düşünce kuruluşları ortaklıklarının finansmanında merkezî bir rol oynuyor. Chafuen, CIPE’yi düşünce kuruluşu “network gücü”nün temel kaynağı olduğunun altını çiziyor.)

***
Chafuen, Buenos Aires’teki Brick Otel’de geçmiş otuz yılı hatırlattı. Fisher “mutlu olacak ve ağımızın bu denli büyüdüğüne inanamayacaktı” diyen Chaufen, kurucuların Atlas’ın bugün bu denli doğrudan siyasi angajmanlara girmesini belki de o dönemde hiç beklemediklerine dikkat çekti. 
Chafuen, Amerikan Başkanı Donald Trump başa geçtiğinde yaptığı atamalardan dolayı onu överek sevincini gizlemedi. Neden olmasın ki? Trump yönetimi Atlas’la bağlantılı grupların mezunlarıyla ve ağın dostlarıyla dolu. Mesela Trump’ın İslamofobik terörle mücadele danışmanı Sebastian Gorka, bir zamanlar Macaristan’da Atlas destekli bir düşünce kuruluşunu yönetiyordu. Başkan Yardımcısı Mike Pence, Atlas’ın bir etkinliğine katılıp methiyeler düzdü. Eğitim Bakanı Betsy DeVos ve Chafuen, liberteryen politikaları destekleyici dinî argümanlar geliştiren –ve Brezilya’da şu sıralar the Centro Interdisciplinar de Ética e Economia Personalista adlı bir şubesi de bulunan– Michigan merkezli düşünce kuruluşu Acton Enstitüsü’nde yöneticilik rolleriyle birbirlerine çok yakındılar.
Belki de Chafuen’in Amerikan yönetimindeki en değerli adamı, Atlas Network’ün kıdemli üyesi iktisatçı Judy Shelton olmalı. Trump’ın zaferinin ardından Shelton, NED’in başına geçirildi. Kendisi daha evvel Trump’ın seçim kampanyası danışmanı olarak da görev yapmıştı. Shelton’dan bahsederken Chafuen’in gözlerinin içi gülüyor. “İşte size NED’in başına geçen bir Atlas mensubu” diyor.
Görüşmeyi bitirmeden evvel Chafuen bunun arkasının geleceğini ima etti: Solcu hükümetleri devirmek için daha fazla düşünce kuruluşu, daha fazla çaba ve hükümette en yüksek makamlara ulaşan dünya üzerinde daha fazla Atlas sevdalısı ve mezunu. “Çalışma devam ediyor” diyor.
(…)

(Brezilya’nın Rio de Janeiro şehrindeki the Centro Interdisciplinar de Ética e Economia Personalista, iş dünyası yanlısı ve liberteryen politikalara teolojik argümanlar üreten Atlas’a bağlı bir dinî düşünce kuruluşu. Merkez, kısmen Eğitim Bakanı Betsy DeVos tarafından finanse edilen bir Amerikan düşünce kuruluşu olan Acton Enstitüsü’nü model almıştır. Merkezin yayın kurulunda Alejandro Chafuen ile –Dilma Rousseff’in azlini savunan hukuki görüşü hazırlayan ve kısa süre evvel de Dilma’nın halefi Michel Temer’in azline karşı çıkan– avukat Ives Gandra da Silva Martins de yer alıyor.)