Jacob L. Shapiro etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Jacob L. Shapiro etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Nisan 2018 Pazartesi

J.L.SHAPIRO: BATI, RUSYA’YA DERSİNİ SURİYE’DE VERİYOR





Jacob L.Shapiro (Geopolitical Futures analiz direktörü)
Geopolitical Futures, 16.4.2018

Tercüme: Zahide Tuba Kor

NOT: Lütfen kaynak göstermeden tercümenin bir kısmını veya tamamını kullanmayınız, alıntılamayınız, yayınlamayınız.

Blogda yer alan 750 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.


Geçen hafta ABD, İngiltere ve Fransa Suriye’de belirli rejim hedeflerine yönelik koordineli füze saldırıları gerçekleştirdi. (…) Sözkonusu üç ülkeyi harekete geçiren temel saik, büyük ölçüde kendi iç siyasi mülahazalarıydı; bu da hem Suriye’deki hedeflerinin rejim değişikliği olmadığına hem de Beşşar Esed’in adımlarından kısmen Rusya’yı sorumlu tuttuklarına işaret ediyordu.

Dört büyük güç
Şu an için Suriye’ye müdahil olan dört küresel güç var: Rusya, ABD, İngiltere ve Fransa. Rusya, kendi iç problemlerinden dikkatleri dağıtmak için güneye yöneldi. (…) ABD’nin iki kez Esed’i vurma nedeni, Başkan Trump’ın (…) selefi Obama’yla kıyaslanmak istememesi. İngiltere, Avrupa’nın öcüsü olarak Rusya’ya sarmış durumda; son dönemde hem Rus diplomatların sınır dışı edilmesini hem de Rusların vekil gücü bir devlete [yani Suriye’ye] hava saldırılarını -birkaç ay evvel Başbakan Theresa May hükümetini düşmenin eşiğine getiren- çekişmeli Brexit müzakerelerinden dikkatleri dağıtmak amacıyla kullanıyor. Ülkeyi felce uğratan işçi isyanıyla baş etmeye çalışan ve Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un popülerliğini hızla yitirdiği Fransa ise herkesin malumu olan bir gerçeği gizlemeye çalışıyor: Fransa, AB içinde Almanya’nın küçük ortağına dönüşmüş durumda.
Dört ülke de Esed’in sözümona kimyasal silah kullanımına hazırlıksız. ABD çaresizce Suriye’den bir çıkış yolu arıyor. İngiltere ve Fransa ise, bırakın Rusya’yla askeri bir çatışmayı, Esed rejimini devirmek için gerekli olan türden bir askeri kuvveti konuşlandırmakta dahi isteksiz. Rusya’nın Suriye’deki konuşlanması başından beri hep (…) hava kuvvetleriyle sınırlıydı. Bu, ne bir Körfez Savaşı ne de Üçüncü Dünya Savaşı’nın bir girizgâhı. Dış güçler Ortadoğu’da her zaman yaptıklarını tekrarlıyorlar: Birbirine karşı ve hatta kendilerine puan kazan(dır)mak için satranç tahtasında piyonların üzerine gidiyorlar.
Öte yandan bu savaştaki asıl oyuncular hafta sonu dikkat çekici bir şekilde sessizdiler. Daha evvel Esed rejimini ve Suriye’deki İran hedeflerini defalarca bombalamış olan İsrail, gelen haberlere göre, Suriye’nin kimyasal silah tesisleri hakkında [müttefiklerine] birtakım istihbaratlar sağlamak dışında bu harekâta katılmadı. (…) Türkiye de füzeler düşmeye başlayana kadar Rusya ile ABD arasında arabuluculukla meşguldü. İran ise bu saldırıları suç saydı, ama intikamı söylemlerde kaldı.
Suriye İç Savaşı çok daha geniş bir yangına dönüşebilir ve eğer ki bu gerçekleşirse Batı’nın Esed’in kimyasal silah tesislerine sınırlı hava saldırılarından değil, Türk-İran menfaatlerinin çatışmasından patlak verecektir. Rusya ile ABD BM’de karşılıklı olarak birbirini kınayadursun Esed rejimi muhalefeti temizlemeye devam edecek, Türkiye kuzey Suriye’deki istilasını sürdürecek, İran üsler kurmayı ve kendi vekil güçlerini kuvvetlendirmeyi bırakmayacak, İsrail çok daha geniş bir hedefle caydırma stratejisini uygulayacak ve Suriye Kürtleri de artık kendilerine ihtiyaç duymayan patronları ABD tarafından yarı yolda yüzüstü bırakılacakları o kaçınılmaz ana daha da yaklaşacaktır. Batı’nın hava saldırıları tehdidi yatıştıkça hasım güçler de gerçek savaşa o kadar hızlı geri dönecektir.

Rus karşıtı koalisyon
(…) Duma’da kimyasal silahların kullanıldığına dair mevcut kanıtlar az. (…) Batı’nın saldırılarının zamanlaması (…) kafa karıştırıcı.
Dahası, Esed rejiminin bu türden silahlar kullanması için ortada çok az neden var. (…) Rusya Suriye’den çekilmeye ve bunun için aylardır çözüm amaçlı müzakereler yürütmeye çalışıyor. İran’ın Suriye’deki konumu tehdit edici olmakla birlikte zayıf; sağlam bir varlık oluşturması ve uzun ikmal hatlarını güvence altına alması için zamana ihtiyacı var. Bu şartlar altında İran’ın Batı’nın hedefi haline gelmesi, kendi gündemini hayata geçirmesi bakımından zararlı olacaktır.
Bu kafa karışıklığı arasında kesin olarak söylenebilecek şey, bu vesileyle Rus karşıtı bir koalisyonun şekillenmekte olduğu. Batı’nın saldırıları, Suriye savaşında güçler dengesini değiştirmedi [Z.T.K. aksine bu saldırı Esed’in Suriye’deki meşruiyetini ve halk desteğini artırdı] ve aslına bakarsanız, Suriye’yi moloz yığınına dönüştüren çatışmayla da pek alakalı değildi. Bu aşamada sözkonusu saldırı, daha ziyade Rusya’ya karşı alınmış siyasi bir duruş gibi görünüyor. (…)
[Geopolitical Futures olarak] 2018 yılına ilişkin öngörülerimiz arasında Batı ile Rusya’nın bu boyutta bir çatışması yer almıyordu. Rusya, Ortadoğu’da Türkiye ile İran’ı süresiz olarak birbiriyle çatışma halinde tutan ve böylelikle her ikisinin de -kendi nüfuz alanında Rus menfaatlerine meydan okuyacak kadar- güçlenmesini engelleyecek bir güç dengesi istiyor. Batılı güçler de bir güç dengesi arzusunda. [Z.T.K. Hiçbir gücün diğeri üzerinde hegemonya kuramayacağı şekilde Türk, Arap ve Fars unsurları arasında bir denge diyebiliriz buna.] Ancak eski alışkanlıklar kolay kolay değişmiyor. Soğuk Savaş kıyaslaması, -her ne kadar mevcut duruma uyarlanması yanlış olsa da- ahlaken muğlak bir çatışmada anlaşılabilir şekilde ilgi uyandırıyor [Z.T.K. Shapiro’nun konuyla ilgili “İdeoloji Ölmüş Durumda” başlıklı yazısını okumak için TIKLAYINIZ]. Zaman zaman iç zorunluluklar uluslararası gereklilikleri aşarlar. Amerikan Başkanı Trump güçlü görünmek istiyor; İngiltere Başbakanı May’in Avrupa’nın Kuzey İrlanda’yla sınır meselesi yerine dış tehditlere odaklanmasına ihtiyacı var; Fransa Cumhurbaşkanı Macron da siyasi bir zafer konusunda çaresiz durumda. Ve işte bütün bu istek ve ihtiyaçlar, Ortadoğulu bir paryanın topraklarındaki önemsiz hedeflere yönelik maliyeti düşük bombardımanlarla elde edilebilir. Rus Devlet Başkanı Vladimir Putin’e gelince, [onun formülasyonu da] Moskova’ya karşı Batı; nitekim büyük iktisadi işlevsizlikler, eğer çekilen sıkıntılar Kutsal Ana Rusya’yı savunma adınaysa tabii ki affedilebilirdir.
Burada verilen iki savaş var: Birincisi Suriye için verilen askerî bir savaş, ikincisi Rusya ile Batı arasında bir halkla ilişkiler savaşı. Suriye’ye hava saldırıları bu ikinci savaşın salvoları. İlkine gelince ufukta bir değişiklik, bir çözüm yok. 

10 Nisan 2018 Salı

J.L.SHAPIRO: İDEOLOJİ ÖLMÜŞ DURUMDA





Jacob L. Shapiro (Geopolitical Futures analiz direktörü)
Geopolitical Futures, 5.4.2018

Tercüme: Zahide Tuba Kor

NOT: Lütfen kaynak göstermeden tercümenin bir kısmını veya tamamını kullanmayınız, alıntılamayınız, yayınlamayınız.

Blogda yer alan 750 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.

Geçen hafta İngiltere ve ABD’nin öncülüğünde 20’yi aşkın ülke Rus diplomatları kovdu. Moskova da misliyle mukabele edeceğini belirterek 60 yabancı diplomatı çoktan kapı dışarı etti. Batı ve Rus medyasındaki yorumcular nefes nefese aynı soruyu tartışıyorlar: Acaba dünya ikinci bir soğuk savaşın arifesinde mi? Bu, birkaç nedenle tuhaf bir soru; ama ben burada bunlardan sadece birisini açıklayacağım. Soğuk Savaş, jeopolitik olduğu kadar aynı zamanda ideolojik bir çatışmaydı. SSCB kendisini küresel ihtilalin öncü kuvveti olarak görüyordu ve bu, araçları meşrulaştıran bir amaçtı. Benzer şekilde ABD de -her bir bireyin hürriyetini savunmaya ahdetmiş ulusların üzerinde liberal bir ışık olarak- kendisinin eşsizliğine inandı.
Bugün aynısı her iki aktör için de söylenemez. Aslında hâlihazırda dünyada herhangi bir büyük gücün eylemlerini harekete geçirici veya meşrulaştırıcı bir ideolojiye sahip olduğu da iddia edilemez. Rusya da Çin de artık küresel bir ihtilal peşinde değil: Moskova tampon bölgelerde, Pekin de kıyıdaş sularda kendi milli menfaatlerinin peşinden gidiyor. Kim Il Sung’un Kuzey Kore’deki resmî devlet ideolojisi ve ona dayalı siyasi sistem olan juche, nükleer silah programından biraz daha fazlasına tekabül ediyor. Avrupa’da en ateşli Avrupa [Birliği] severler dahi belli bir noktada Brüksel’in kendi işine bakması gerektiğini düşünüyor. ABD’ye gelince, 2000’lerin başında kısa süreli yeni-muhafazakâr (neocon) suaresi dışında Washington’ın kafası 1991’den bu yana çok daha karışık. [Trump’ın henüz daha] 1,5 yıllık “ABD’yi Yeniden Yüceltmek” [söyleminin] anlamı aslında neredeyse “ABD’yi Daha Güçlü Yapmak”tan ibaret.

İdeoloji Çağı
İdeolojinin şansı yaver gitmişti; İkinci Dünya Savaşı’nın başladığı 1939’dan itibaren 52 yıl hâkimiyet kurdu. O savaşın hatırası hala daha dünyanın aklından çıkmış değil. Tıpkı Soğuk Savaş gibi İkinci Dünya Savaşı da –(yıllara bağlı olarak farklı kombinasyonlara bürünen) liberal demokrasi, komünizm, faşizm ve ulusal kurtuluş arasında- bir ideoloji savaşıydı. Aslında İkinci Dünya Savaşı kinayesi bugün hala her yerde yaygın; kişinin bir duyguyu/düşünceyi ifade ettiği herhangi bir sohbette haddini aşarak “Nazi kartının ileri sürmesi”nden [yani karşısındaki kişinin görüşünü Adolf Hitler veya Nazi Partisi’nin görüşleri ile karşılaştırarak çürütmeye çalışmasından] tutun manşetlerde hemen her gün köpürtülen İkinci Dünya Savaşı’nın tarihsel hafızası üzerinden yürüyen kavgaya kadar… Sözkonusu tarihsel hafıza savaşı; Polonya’da belirli savaş suçlarından kimler suçlanmalı konusunda, Güney Kore’de Japonya’nın savaş zamanı zulümleri için nasıl kulağı çekilmeli üzerinden ve Ortadoğu’da Türkiye ile İran’ın bir ortak nokta olarak zaman zaman yabancılar tarafından Nazi Almanya’sıyla kıyaslanmaları bakımından devam ediyor.
Ancak bugün dünya, 1939-1991’in ideolojik bakımdan heyecan yaratan dünyasına benzemiyor; zira o dönemlere dönmekten muazzam bir korku var. Gerçekten de dünya bugün farklı bir küresel savaşın -Birinci Dünya Savaşı’nın- öncesindeki on yıllara çok daha fazla benziyor. Bu, ideolojik bir savaş değil, büyük güçlerin yükselip düştüğü bir çağda sahici bir milli güç savaşıydı. Almanya artık Germany no longer wished to chomp at the bit of the British Empire. [İzolasyon politikası izleyen] ABD her şeyden fazla yalnız bırakılmayı istiyordu. Osmanlılar, Avusturya-Macaristanlılar ve Ruslar yavaş yavaş gerilemekteydi ve çökmekte olan siyasi rejimlerine canlılık katmanın bir yolunu arıyorlardı. Bu arada Fransızlar üçlü krem peynir icat etmekte ve [geçmişindeki travmatik] ihtilalleri ve Napolyon’u unutmaya çalışmaktaydı. [Avusturya-Macaristan] Arşidük[ü] Franz Ferdinand suikastla öldürüldüğü sırada Avrupa ittifak sistemi o şekilde yapılanmıştı ki savaş kaçınılmaz hale geldi.
Günümüz dünya düzeninde benzer bir güç yapılanması çerçevesinin izini sürmek mümkün. Hâkim emperyal güç olan ABD, statükoyu sürdürmek için sürekli tokmakla köstebek vurma oyununa girişmiş durumda. Çin ve Türkiye gibi güçlenen aktörler, ABD’nin orantısız güç ve servet paylaşımından rahatsız. Rusya Federasyonu ve Avrupa Birliği gibi çokuluslu yapılar, eski şaşalı günlerini çoktan yitirmiş gibi görünüyor – bu da kanamayı durdurmak için Moskova’nın agresifçe, Brüksel’in ise etkisiz çözümler önermesine yol açıyor. Manşetleri dolduran konular, ideolojik değil bürokratik: Çin’in düşük fiyatlı alüminyumu ve çeliğine karşı Amerikan gümrük vergileri, (NAFTA ve Brexit de dâhil) serbest ticaret anlaşmalarının yeniden müzakeresi, (AB-Türkiye anlaşmasında olduğu gibi) Müslüman mültecileri yerleştirmek için mali ödenek ve İran nükleer anlaşması. Bu ille de iyiye işaret değil. Nitekim ideolojisizlik, Birinci Dünya Savaşı’nda 20 milyon insanın can vermesini engelleyemedi; dahası, 20. yüzyılın ikinci yarısında dünyaya son derece yıkıcı şekilde hâkim olan ideolojiler de bu ilk muazzam küresel mücadeleden neşet etmişti. Ancak Birinci Dünya Savaşı o denli geçmişte kaldı ki ondan alınan dersler de ekseriyetle unutulup gitti.

İdeolojiye karşı rekabet
İdeoloji; liberallerin ve muhafazakârların, otoriterlerin ve demokratların gece gözlerine uyku sokmayan dehşet. Batı, SSCB’nin geri dönmesinden, Rusya ise Batı destekli rejim değişikliği dalgasından korkuyor; yine herkesin müşterek korkusu, -ironik bir şekilde şu an dünyanın en net siyasi ideolojisi ama aynı zamanda en vahşisi olan- radikal İslam. İdeolojiye yönelik bu küresel suskunluğu anlamak önemli; zira milletlerin nelerden korktukları, ne yapacaklarının en güçlü ön göstergesidir. Ama bu ideolojik güçlerin 20. yüzyılda çatışmaların bizzat nedeni olmamakla birlikte onları şiddetlendirdiklerini idrak etmek de aynı derecede önemli. Bu çatışmaların kökeninde büyük güçler arasındaki rekabet vardı ve dünya şu an yeni bir rekabete doğru adım adım ilerliyor.
İdeoloji etrafındaki ton duyarsızlığının Amerikan siyasi söylemi kadar iyi bir örneği olmasa gerek. Başkanlığı sırasında Barack Obama, -hasımları tarafından aşağılamak için, destekçileri tarafındansa ABD’yi İsveç haline getireceği düşüncesiyle- bir sosyalist olarak nitelendi. Başkan Donald Trump’a ise -hasımları onun lafebeliğinden nefret ederek, destekçileri ise güç konusundaki katı duruşuna hayranlık besleyerek- popülist diyorlar. Bu iki başkana yönelik popüler görüşlerin hiçbiri gerçeklikle bağdaşmıyor. Zira Obama sosyalist değildi; sizce acaba solculuğun hangi numune-i imtisali, [Obama’nın yaptığı gibi] çokuluslu finans ve sigorta devi AIG’in mali destekle kurtarılmasına rıza gösterebilir? Trump da popülist değil; acaba hangi popülist, borsadaki irrasyonel zirvelerin alt ve orta gelirli işçilere yarayacağını iddia edebilir? ABD’de siyasi etiketler, deli saçmalığından pek de öteye geçmiyor; öyle ki kimin neyi temsil ettiğini bilebilmek artık zor.
Öte yandan bu sadece bir Amerikan olgusu da değil. Aynısı dünya çapında yaşanmakta, özellikle de iç bölünmüşlüğü rejimi gerçekten tehdit edebilecek hale gelen ülkelerde… Çin, Rusya ve Türkiye buna birkaç örnek. Bunun anlamı, açığa çıkarabileceği şeyden korkarak kamusal tartışmayı bastırmak ve alternatifinden korkarak muhafazakâr otoriter şahsiyetleri yerleştirmek olageldi. Bütün bu mantıksızlıklar, -dünya halklarının menfaatlerinin farklılaştığını yansıtan- genel huzursuzluğun derinleşmesinin bir tezahürü sadece. Geleceğin giderek belirsizleştiği ve müstakbel nesiller için iktisadi beklentilerin iç karartıcı olduğu bir dünyada hayal kırıklıkları kolayca küresel süper güce hamledilebilir. Bu süper gücün sahip olduğu paradan ve güçten payının adil olmadığı, çok daha hakkaniyetli bir paylaşım gerektiği görülüyor. Eş zamanlı olarak bu küresel süper güç, bizzat kendisi yalnız bırakılmayı ve mevcut konumunu sürdürmeyi istiyor ki bu da onun dengesiz davranışlarda bulunmasına yol açıyor ve döngü öylece dönüp duruyor.
Büyük bir ideolojik mücadele kapıda değil; [1945-1989 arasında olduğu gibi] yeni bir Demir Perde dünyanın hiçbir kıtasına inmek üzere değil. Başat bir dünya gücünün yanısıra, -ABD’nin hâkimiyetinin azaltılmasını isteyen ve fakat bu hedefini gerçekleştirecek kadar da henüz güçlenememiş- ikinci ligde yükselen ve düşen güçler var. Bu durum anlaşmazlıklara yol açmakta olup bunu anlamlı kılmak için Soğuk Savaş nostaljisine başvurma gibi bir eğilim sözkonusu. Ama bu yanlış bir benzetme. Daha doğrusu ise 19. yüzyılın ikinci yarısına benzetmek olacaktır. Bu dönem, yeni ortaya çıkan büyük güçlerin bir rekabet çağıydı, devletler arasındaki ilişkilerin ideolojik haklılıklara değil milli menfaatlere dayalı olduğu bir çağdı. Ve fakat milli güçler dünyayı yeniden şekillendirirken dahi insanoğlu ideolojiye (veya dine veya bilime veyahut diğer dünya görüşlerine) hasret çekiyordu. İrrasyonel olanı makul hale getirmeyi ve dünyalık olana bir anlam katmayı vaat ettiği için ideolojiye özlem duyuyordu. Ve savaş patlak verdiğinde kıyımları kitlelerin zihinlerinde meşrulaştıracak ideoloji eksikliği sözkonusu değildi.
Mevcut küresel yapıda başat bir güç var; ama kendi milli menfaatlerini savunmak veya başarmak arayışındaki diğer güçler tarafından gittikçe daha fazla meydan okumalarla yüz yüze. Dünya daha rekabetçi hale gelirken ve sıradan insan için mevcut gidişatın daha iyi bir geleceğe yol vereceğini tahayyül etmek giderek zorlaşırken ideolojiye hasret artacak. İdeoloji ikili ilişkileri şekillendirmiyor; çünkü zamanın ruhunu yakalamış bir ideoloji henüz ortaya çıkmış değil. Dünya, 21. yüzyılı 20. yüzyılın gözlüğünden anlamaya çalışarak hala daha eskilerle patinaj yapıyor. Bu da demek oluyor ki biz İkinci Soğuk Savaş’ın eşiğinde değiliz. İdeoloji ölmüş durumda. Yine de şu an yeni yaratılan tanrıların hayaletini görebiliriz. 

J.L.SHAPIRO: İDEOLOGUN İRAN’A KARŞI DAVASI





Jacob L. Shapiro (Geopolitical Futures analiz direktörü)
Geopolitical Futures, 28.3.2018

Tercüme: Zahide Tuba Kor

NOT: Lütfen kaynak göstermeden tercümenin bir kısmını veya tamamını kullanmayınız, alıntılamayınız, yayınlamayınız.
Blogda yer alan 750 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.

Bir Müslüman çoğunluklu ülke düşünün ki cihatçılığın yayılmasını varoluşsal bir tehdit olarak görüp onu yenilgiye uğratmak için kendi halkını kurban etmeye dahi razı ve istekliydi. Farz edin ki bu, büyük nüfusu, güçlü ordusu ve bolca doğal kaynağıyla cihatçı tehlikeyi kendinden uzak tutan bir ülkeydi. Yine farz edin ki coğrafi olarak Müslüman dünyanın tam kalbindeydi; öyle ki her biri farklı düzeylerde istikrarsızlığı tecrübe eden Kafkaslar, Ortadoğu, Orta Asya ve Güney Asya’ya gücünü yayacak şekilde ideal bir noktadaydı. Son olarak düşünün ki bu ülke, bir zamanlar -Soğuk Savaş yıllarında SSCB’ye karşı Amerikan çevreleme stratejisinin mihenk taşı olmuş- ABD’nin bir müttefikiydi ve tekrardan bir müttefike dönüşebilirdi.
Hala zihninizde canlanmadıysa belirtelim, bu öyle hayali bir ülke değil. İran İslam Cumhuriyeti.
İran, Amerikalı politika üreten kuşakların kafasını karıştırıp durdu. ABD, İkinci Dünya Savaşı Soğuk Savaş’a yol verirken İran’ın stratejik açıdan ne denli önemli olduğunu kavradı. Washington (ve Londra), İran’ın yeni seçilen başbakanı Muhammed Musaddık’ı SSCB’yle müttefik olacağı endişesiyle 1953’te devirip yerine nice İranlının gayrimeşru saydığı kukla bir hükümeti geçiren askerî bir darbeyi destekledi. İranlıların buna karşı ayaklanması biraz zaman alacaktı ama isyan 1979’da gerçekleşti. Bu tarihten itibaren teokratik bir yönetim başa geçti ve Amerikan-İran ilişkileri karşılıklı husumetle tanımlanır hale geldi; vekâlet savaşları, tehlikeli tehditler ve karşılıklı atışmalar ilişkilere damga vurdu.
İran’ı kaybetmek ABD için büyük bir stratejik yenilgiydi. Geriye dönüp baktığımızda biliyoruz ki o dönem SSCB düşüşteydi ve kısa bir süre sonra içeriden patlayacaktı. Ama aynı zamanda bu, bir anda Ortadoğu’daki güçler dengesinin kapanın elinde kalacağı anlamına geliyordu. ABD hızla harekete geçerek [1980-1988] İran-Irak Savaşı’nda Bağdat’la istihbarat paylaşımı ve iktisadi yardımlar yoluyla komşu Irak’ı destekledi. Ayrıca ABD Tahran’daki yeni rejimin meşruiyetini baltalamanın yollarını aramaya başladı.
Diğer bir deyişle ABD, hiçbir zaman Tahran ve Bağdat’ın yeni yönetimlerinin ideolojik temayüllerine gerçek anlamda aldırmadı; tek umursadığı, bu ülkelerin Sovyetlere karşı koymaktaki faydalarıydı. Moskova baş düşmandı ve Amerikan dış politikası ideolojik tercihlere değil, kuvvet politikasına göre yönetilmeliydi. Mesela Suudi Arabistan, hem demokratik değildi hem de dinî bakımdan radikaldi; ama petrolü vardı ve Amerikan koruması karşılığında petrolü sadece dolar cinsinden satmaya istekliydi. Mısır, askerî bir diktatörlükle yönetiliyordu; ama Sovyet kampını terk edip İsrail’le barış antlaşması imzalamaya hazır olduğunda ABD, her yıl milyarlarca dolarlık askerî yardım sağlamak suretiyle Kahire’nin sadakatini ödüllendirdi. Washington’ın Soğuk Savaş’taki en önemli müttefiklerinden biri olan Türkiye birçok askerî darbeye maruz kaldı; ama ABD için Türkiye’de demokrasi, bu ülkeyi ve stratejik Boğazlarını Batı ittifakı içinde tutmaktan çok daha az önem arz ediyordu. 


Hülyalar
Ama daha sonra her şey bir anda değişiverdi. (…) SSCB çöktü. (…)
(…)
Bir bakıma ABD de Avrupa kadar hayaller âlemindeydi. (…) Ancak [1990’larda] tarihin sonunun ilan edilmesiyle birlikte, birçok Amerikalı kendi değerlerinin herkesin değerleri olması gerektiğine ve Washington yönetiminin bu değerleri başkalarına dayatma yükümlülüğü olduğuna inandı. Bu, şimdilerde “yeni-muhafazakârlık” dediğimiz düşünce tarzıyla en iyi şekilde tecessüm eden bir hissiyattı. Tıpkı AB’nin Avrupa’nın destansı hülyası olduğu gibi, yeni-muhafazakârlık da bunun ABD’deki muadiliydi.
Yeni-muhafazakârlığın kökeni, Amerikan değerlerini dünyaya yaymaya değil, 1970’ler ve 1980’lerde SSCB’ye karşı çok daha etkin bir saldırıya can atmaya dayanır. Ancak 1991’den sonra dünya düzeni değiştiğinde ABD’nin dünyayla irtibatı de değişti. Bu değişimin ilk laboratuvarı, genellikle “liberal uluslararasıcılık”la nitelenen Clinton yönetimiydi. Liberal uluslararasıcılık da, tıpkı yeni-muhafazakârlık gibi, Amerikan değerlerinin dünyaya yayılmasını savunuyordu.
Bunun nasıl yapılması gerektiği konusunda ise ihtilaf içindelerdi. Yeni-muhafazakârlar uluslararası kurumlara güven duymuyordu, liberal uluslararasıcılar ise bu kurumları destekliyordu. Liberal uluslararasıcılara göre, -Soğuk Savaş siyasetinin kısıtlamalarından artık kurtulmuş olan- BM değişimin gerçek itici gücü olabilirdi. Dolayısıyla [Clinton döneminde] ABD, AB’nin kurulmasını alkışladı, NATO ittifakını genişletti ve Somali ile Balkanlar gibi coğrafyalara bu defa stratejik değil ideolojik nedenlerle müdahale etti.
Yeni-muhafazakârlar (neoconlar), George W. Bush yönetimi başa geçtiğinde kendi ilkelerini küresel çapta uygulama şansı elde ettiler. Yeni bir güç ve yetki kazanarak ve SSCB’nin Amerikan dış politikasına dayattığı rekabetin kısıtlamalarından kurtulmuş halde, -geçmişe kıyasla- çok daha hırslı bir şekilde düşünmekte özgürdüler. Artık hedefleri SSCB’yi yenmek değildi; ABD’nin tahayyülüne uygun şekilde dünyayı en iyi nasıl yeniden kuracaklarına odaklandılar. Yeni-muhafazakârlar, Amerikan değerlerini yaymanın sadece arzu edilir bir şey olmayıp aynı zamanda Amerikan milli menfaatleri için de zaruri olduğuna inanmaya başladılar. İdeolojik düşmanlara karşı bu türden bir ideolojik “cihat”/seferberlik çok daha etkili olduğundan ABD, ideologlara -yani radikal İslam’a (ayrım gözetmeksizin hem Sünni hem de Şii versiyonuna) ve komünizmin son kalıntısına (Kuzey Kore’ye)- gözlerini dikti.

ABD’nin ihtiyacı olan şey
İşte bu, Amerikan Başkanı Donald Trump’ın -Bush döneminin en saldırgan neoconlarından biri olan- John Bolton’ı milli güvenlik müsteşarı olarak atamasının tarihî bağlamı. Bu adım, en hafif deyimiyle, karışık mesajlar yolluyor. Trump, Irak Savaşı’nın feci bir hata olduğu inancıyla seçim kampanyasını yürüttü; Bolton ise bu savaşın en güçlü savunucularındandı. Trump, “Amerika öncelik” sloganına dayalı bir dış politika kampanyası yürüttü; Bolton da Amerika’yı öncelik sayıyor ama aralarındaki fark şu: Bolton, ABD’yi sadece içeride değil, dünyanın her yerinde öncelik kılmayı/başat hale getirmeyi düşünüyor. [Milli güvenlik müsteşarlığına] Atanmasının hem Amerikan müttefikleri hem de hasımları nezdinde kafa karışıklığına ve kaygıya yol açması hiç de sürpriz değil. Rusya’yı ele alalım. Modern Rusya, bir SSCB değil; harekete geçirici ilkesi de proleterya devrimi değil Rus milliyetçiliği. Moskova, bunun ikili ilişkileri yürütmenin daha akıllıca bir temeli olduğuna inanıyor. Suriye, Ukrayna ve yaptırımlar gibi konularda tavizin önünde duran fikirler savaşıyla ilgilenmiyor, özellikle de Soğuk Savaş dönemindeki türden…
Ancak belki de hiçbir ülke Trump yönetimi içinde yaşanan gelişmelerden İran kadar endişe etmiyor. Bütün göstergeler Trump’ın İran’la nükleer anlaşmadan 12 Mayıs’ta çekileceği yönünde. Bunun 12 Mayıs’ta mı bir başka tarihte mi olacağı önemli değil; gerçek şu ki Washington, Tahran’la pragmatik bir ilişkiyi kaybedip apaçık bir husumete geçişin eşiğinde. Yüzeysel olarak bu bir nebze anlaşılabilir. İran nükleer anlaşması belirli jeopolitik şartlarda ortaya çıktı. İran, İslam Devleti (İD)’nin yükselişini, en iyi ihtimalle Ortadoğu’da bölgesel bir oyuncu olmasını engelleyebilecek ve en kötüsü Sünni Arapları kendisine karşı birleştirebilecek muhtemel bir varoluşsal tehdit olarak gördü. Ortadoğu’da bitmek bilmeyen savaştan yorgun düşüp bezmiş ABD, İran’ın bu mücadelede kendi üzerine düşeni yapması için [nükleer] anlaşmayı imzaladı. İran ile ABD’nin birbirine ihtiyacı vardı. İdeoloji bir kenara bırakıldı.
İD artık yenilgiye uğratıldı ve Tahran, Irak’taki kontrolünü kurumsallaştırmaya kalkışarak ve Suriye topraklarını İran kara güçleri ve askerî üsleriyle doldurup Esed hükümetini tamamen bir İran vekil gücüne dönüştürerek [İD’e karşı kaydettiği] başarıyı kendi lehine çevirdi. Bu, ABD için ideal bir durum sayılmaz. ABD -sürekli dünyanın en büyük devlet terörü destekçisi olarak nitelediği- İran’ın Akdeniz’e eriştiğini tabii ki görmek istemiyor.
ABD’nin Ortadoğu’da en çok ihtiyaç duyduğu şey istikrarlı bir güç dengesi. Dış politika kararlarında giderek ABD’den bağımsızlaşan Türkiye de potansiyel bir bölgesel hegemon haline gelmekte ve bu şartlar altında ABD, eğer ki tamamen stratejik kavramlarla düşünebilseydi İran meselesine mutlak hükümlerle yaklaşmazdı.
Şunu düşünün. İran’da büyük bir siyasi güç mücadelesi yaşanıyor. Bu yılın başındaki protestolar bunun bir ispatı. Hasan Ruhani yönetimi, İD’le savaşmayı kabul edip geçici de olsa İran’ın nükleer arayışından vazgeçti; çünkü petrol gelirlerine ve daha da önemlisi, anlaşmayla gelecek dış yatırımlara ihtiyacı vardı. Eğer ki Ruhani, İran siyasetine Devrim Muhafızları’nın tamamen hâkim olmasını engelleyecekse ekonominin büyümeye devam etmesi lazım ve bu da dış yatırımsız olmaz. İşte bu yüzden Ruhani, ABD çekilse bile İran’ın nükleer anlaşmanın bir parçası olarak kalabileceğini söyledi. ABD yaptırımları dayatmaya başlamadan çok evvel 2005 yılında AB, petrolünün %6’sını İran’dan ithal ediyordu. 2012’de ekonomik yaptırımlar İran’ın tüm petrol ihracatını durdurdu (en azından resmiyette). Geçen sene AB, petrolünün neredeyse %5’ini İran’dan ithal etti. Tahran yönetimi bu satışları korumak ve artırmak istiyor; bu da uluslararası topluma Ruhani hükümeti üzerinde güçlü bir koz veriyor.
Uluslararası alanda İran aşırı yayılmış durumda. Tahran, bölgesel hedeflerinden bazılarını başarmasına yardım edeceğine inandığı Rusya’yla yakından iş tutuyor; ancak Moskova’nın -Washington’a kıyasla- İran’ın Ortadoğu’da tahakküm kurmasından çıkarı çok daha az (ve zaten ikili arasındaki gerginlikler tırmanmaya başladı bile). ABD İran’dan koskoca bir kıta ve bir okyanusla ayrılmış durumda. Rusya’nın İran’la arasında ise sadece Kafkaslar ve Orta Asya var; bu iki bölge bugün Rusya’nın kurmak istediği nüfuz alanı içinde ve her iki bölgelerin yüzyıllarca Fars nüfuzu altında kalmış olması İran’ı Rus kontrolü karşısında önemli bir tehdit kılabilir. Ve dolayısıyla ABD’nin -tamamen stratejik düzeyde- Türkiye’yle İran arasında güç dengesini sürdürmeye çalışması ve gıpta edilen eski tampon bölgelerinde Rus ihtiraslarını püskürtmek için her iki ülkeyi de kullanması akıllıca olacaktır. İran’ı düşmanlaştırmak, Tahran’ı ancak ve ancak daha da saldırganlaştıracak ve Rusya’ya daha da yakınlaştıracaktır. Nükleer anlaşmayı yırtıp atmak ve İran’a karşı yeni yaptırımlar koymaya çalışmak, AB’yi İran’dan petrol ithalatını durdurmaya ikna etmek demektir ki bu da AB’nin Rusya’ya olan bağımlılığını çok daha fazla artırmak anlamına gelir.


İran’ın ABD’nin baş düşmanı olduğu görüşü ideolojik olup Washington’ın İran’la uzun ve karmaşık ilişkilerinin ve Soğuk Savaş’ın muzafferinin [ABD’yi kastediyor] dünyaya tozpembe gözlüklerle bakan zihniyetinin bir kalıntısı. Ama olgular ortada. İran’da rejim değişikliğini başarmak, tamamen imkânsız olmamakla birlikte zordur ve böyle bir kalkışma sadece ve sadece İran içindeki en Amerikan karşıtı gruplara hizmet edecektir. İran’a karşı başarılı bir Amerikan askerî harekâtı neredeyse imkânsızdır; zira İran dağlık coğrafyasıyla hakiki bir müstahkem kaledir ve ABD Ortadoğu’da savaşı sürdürmek istese bile dünyaya yayılmış haldeki askerî güçleri, aşırı derecede kanlı ve maliyetli bir savaşa girişmek için son derece zayıftır. Tarih bize gösteriyor ki eğer ki bir ülke nükleer silahlar edinmeyi kafaya koymuşsa çoğunlukla bunu elde etmiş ama hiçbir zaman kullanamamıştır (bkz. İsrail, Pakistan ve Hindistan). Dahası ABD’nin İran’a karşı herhangi bir başarılı saldırı hamlesi, sonunda hiçbiri ABD’nin milli çıkarına hizmet etmeyecek üç ana aktöre yarayacaktır: Rusya, Türkiye ve Sünni cihatçılar.
Geçtiğimiz Aralık ayında Beyaz Saray tarafından yayınlanan Milli Güvenlik Stratejisi belgesi, Çin ve Rusya’yı “Amerikan gücü, nüfuzu ve çıkarları”na meydan okuyucu aktörler olarak tanımlıyordu. Kuzey Kore ve İran, “bölgelerini istikrarsızlaştırıcı, Amerikalıları tehdit edici ve kendi halklarına merhametsizce davranışları” yüzünden ismen zikredilen diğer düşmanlardı. Washington bu savaşların ikisini birden aynı anda veremez ve tarih göstermiştir ki ABD ikincisiyle değil, ilkiyle baş etmek için son derece iyi bir konumda. İran nükleer anlaşması meselesi tali bir konu; daha büyük konu ise ABD’nin İran’la pragmatik bağlantı için temeller bulup bulamayacağı. Şu an hayal etmesi çok zor olmakla birlikte jeopolitik bize diyor ki ABD, -liderleri ister yeni-muhafazakâr ister liberal uluslararasıcı isterse izolasyoncu olsun hiç fark etmez- ufukta beliren çok daha büyük tehditlerle boğuşurken İran’la bir tür uzlaşmaya varacak. Diğer bir deyişle ABD, jeopolitiği büyük bir sınavdan geçirmek üzere ve dünya endişe içinde bunun sonuçlarını beklemekte.

J.L.SHAPIRO: PETRODOLAR YILLARDIR DÜŞÜŞTE





Jacob L. Shapiro (Geopolitical Futures analiz direktörü)
Geopolitical Futures, 27.3.2018

Tercüme: Zahide Tuba Kor

NOT: Lütfen kaynak göstermeden tercümenin bir kısmını veya tamamını kullanmayınız, alıntılamayınız, yayınlamayınız.
Blogda yer alan 750 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.

Petrodolar düşüşte. Bu, 26 Mart itibarıyla Şangay Uluslararası Enerji Borsası’nda ham petrolün yuan cinsinden yapılacak vadeli işlem kontratlarıyla satın alınabilme imkânının doğmasından değil, ABD’nin artık alışıldığı kadar petrol satın almamasından kaynaklanıyor.
2012’den bu yana ham petrol üretimi, hidrolik kırma ve yatay sondajda kat edilen teknolojik ilerleme sayesinde artıyor. ABD’nin petrol ithalatına bağımlılığının azalmasının ve petrol ihracatçısına dönüşmesinin bir yan ürünü, petrol satışına bağımlı olan ülkelerin yeni müşterilere ihtiyaç duyması. En ümit verici yeni müşteri, geçen sene ABD’yi sollayarak dünyanın en büyük petrol ithalatçısına dönüşen Çin. Gayet anlaşılabilir şekilde Çin, petrolün parasını dolarla değil, kendi para birimi yuan üzerinden ödemek isteyecektir ve Suudi Arabistan gibi el açan aktörlerin bu konuda seçici olma şansı bulunmuyor. Bununla birlikte, petrodoların düşüşünün doların dünyanın rezerv para birimi olma statüsünü azaltacağının bir işareti saymak da hata olacaktır.

Zirve etkisi
Petrodoların çöküşünün sonuçlarını anlamak için petrodolar sisteminin ortaya çıkışında itici gücün tamamen iktisadi değil, aynı zamanda stratejik olduğunu hatırlamak lazım. Soğuk Savaş yıllarında Ortadoğu, SSCB ile ABD arasındaki temel rekabet alanlarından biriydi. ABD, -o dönem dünya üretiminin yarısından fazlasına tekabül eden- OPEC ülkelerinin ürettiği petrole her daim erişimini güvence altına almak istedi. Bunun için de Washington, Suudi Arabistan ile petrol üreten diğer Körfez ülkelerine silah ve koruma kalkanı sundu. Karşılığında, petrol satışlarında yalnızca doları kabul etme ve kazançlarını da Amerikan bankalarına yatırma üzerinde uzlaştılar. İktisadi bakımdan her iki taraf da bundan kazançlı çıktı; ancak Soğuk Savaş’ın stratejik meydan okumaları da bir o kadar önemliydi.
Ancak bütün bunlar değişti. Şu an OPEC, dünya petrolünün yaklaşık %40’ını üretiyor ve örgütün küresel petrol fiyatlarını dayattığı günler artık geçti gitti. Bunun temel nedenlerinden biri ABD. Nitekim ABD, hem yenilenebilir petrol rezervleri hem de toplam hidrokarbon üretimi bakımından Suudi Arabistan’ı geçti ve kayagazıyla yaptığı üretim de petrol fiyatlarına bir tavan koymuş oldu. Ayrıca ABD, geçtiğimiz dört yılda ihracatını tam yirmi kat arttırarak önemli bir petrol ihracatçısı haline geldi. Bu da demek oluyor ki ABD, neredeyse bir gecede Suudi petrolünün ana tüketicisinden baş rakibine dönüşüverdi. [Z.T.K. Obama yönetimi 2015 Aralık’ında bir torba yasa içinde ülkesinin yurtdışına petrol ve doğalgaz ihracatını yasaklayan kanunu değiştirmişti. Hızlı değişimin ardındaki temel neden bu.] 1977’de ABD, Suudi Arabistan’dan günde 1,38 milyon varil petrol ithal ediyordu; 2012’de bu rakam pek değişmeyip 1,37 milyon varile indi. Daha sonra ABD’nin Suudi Arabistan’dan petrol ithalatı %30 düşerek 949 bin varile kadar geriledi.




Washington için Suudi Arabistan’ın stratejik önemi de azaldı. ABD’nin Ortadoğu’ya müdahilliği artık Sovyetlere hizmet edenlere karşı müttefik toplama amacı gütmüyor. ABD’nin Ortadoğu’da en çok ihtiyaç duyduğu şey, Husilerin her füze atışında veya İranlılar yeni bir vekil edindiğinde yardım talebiyle koşup Washington’ın kapısını çalmadan bölgenin kaosunu idare edebilecek kadar güçlü ortaklar. Ayrıca ABD, Suudi Arabistan’ın radikal İslamcı vekil güçleri kullandığını da Suudilerin -el-Kaide ve İslam Devleti gibi örgütlerin kurulmasında temel rolü oynayan- radikal İslamcı ideolojilerin yayılmasına bulaşmış olduğunu da unutmuş değil. 17 yıldır Müslüman dünyadaki savaşlardan yakasını kurtarmaya çalışan ABD, şimdilerde saldırgan bir İran’la ve meydan okurcasına bağımsız bir Türkiye’yle karşı karşıya; Suudi müttefiki ise işe yaramaz.
ABD yabancı petrolden giderek vazgeçerken Çin de daha bağımsız hale geliyor. Bu, Pekin için belirli faydalar getirmiyor değil. ABD, üreticileri idare eden enerji tüketicilerinin baş örneği, hele de ülkelerin çoğunun kullanabileceklerinden çok daha fazlasını ihraç ettiği bir dünyada... Ancak ABD’nin aksine Çin, dünyanın okyanuslarına istediği gibi erişebilme ayrıcalığına sahip değil. Yine ABD’nin aksine Çin, Suudi Arabistan gibi bir ülkeye güvenlik veya koruma olarak pek de fazla bir şey sunamaz. Çin’in para birimi yuanın kullanımı artsa bile ülkeler, Pekin’in petrolün parasını hangi para birimiyle ödediğinden bağımsız olarak, bambaşka nedenlerle diğer tüm para birimleri karşısında yine de dolara değer verecektir.

Güveni ölçmek
Dolar, 1944 Bretton Woods Konferansı’nda dünyanın rezerv para birimi olarak kabul edildi. Petro-doların yükselişinin, doların -Amerikan Başkanı Richard Nixon’ın ülkesini altın standardından çıkarmasının ardından- 1970’lerde bu pozisyonda kalmasına yardımcı olduğu doğrudur. Ancak bir zamanlar doların küresel rezerv para birimi konumuyla petro-dolar sistemi arasında doğrudan bir bağ olması, bu bağın hala daha belirleyici olduğu anlamına gelmez.
Bu demek değil ki petrodolar sisteminin düşüşünün bir sonucu olmayacak. Yurtdışındaki dolar miktarı bu noktada önem taşıyor ve ABD daha az petrol satın alacağından yurtdışında da daha az dolar olacak. Ancak dolar, en güvenli ve en güvenilir para birimi olarak görülmeye devam ettiği sürece küresel rezerv para olma vasfını koruyacak; sadece ABD daha az petrol alıyor diye dolara duyulan küresel güvenin zayıfladığını düşünmek için ortada çok az neden var.  


Güveni ölçmek aldatıcı olabilir; ancak doların küresel alanda tercihi soyut bir şey değil. IMF’nin son verileri, 2017’nin üçüncü çeyreğinde resmî döviz rezervlerinin %54’ünün Amerikan doları cinsinden tutulduğunu gösteriyor. Bir önceki yıla göre oranlarda %13’lük bir artış da sözkonusu; bu da demek oluyor ki ABD’nin bu alandaki konumu baskın olmakla kalmayıp bir artış da gösteriyor. Aynı dönemde, yani 2017’nin üçüncü çeyreğinde, döviz rezervlerinin sadece %1’i Çin para birimi reminbi/yuan cinsinden tutulmuş. Yine her üç yılda bir dövizle yapılan işlemlere ilişkin bir araştırma yapan Uluslararası Ödemeler Bankası, Aralık 2016’daki son yayınında, yuanın 2016’daki kambiyo işlemlerinde kullanım oranının %4 olduğunu ve bu haliyle Meksika pesosunun birazcık üstünde yer aldığını gösteriyor. Buna mukabil Amerikan dolarının kullanım oranı %88.


Tabii ki Çin, küresel kullanımını artırmak için ülkeleri yuanı tercih etmeye zorlayabilir. Ancak Suudi Arabistan ve Venezüella gibi [petrol satan] ülkeleri yuan kullanmaya zorlamak, alternatif para birimlerine kıyasla daha tercih edilir olduğu için ülkelerin [kendi istekleriyle] yuanı kullanmayı seçmesinden çok daha farklı.
Çin’in rezerv para birimi statüsünü elde etmek amacıyla rekabete girmek için vadeli petrol işlemleri piyasasına ihtiyacı yok; şeffaf para politikası uyguladığını, yuanın değerini manipüle etmekten kaçındığını ve sermaye kontrolünü kaldırdığını ispat etmesi yeterli. Çin bu noktadan henüz çok uzaklarda. Bu adımla Çin’in yapabileceği şey dünyada yuanın kullanımını artırmak. Pekin bunu yaptıkça -ironik bir şekilde- Ortadoğu’ya ve oraya erişim için de deniz ticaret yollarına daha bağımlı hale gelecek; tam da eşzamanlı olarak ABD daha az bağımlı hale gelirken...  Bu da Çin’in güç intikali kapasitesini artırmasını gerektirecek ve belki de onu mevcut dünya düzeniyle çatışmaya sokacak. Bu arada Suudiler ve spekülatörler yuan alan tek grup olduğu sürece doların küresel rezerv para olma konumu güven içinde kalabilecek.


15 Mart 2018 Perşembe

J.L.SHAPIRO: TÜRKİYE ORTADOĞU’DA KENDİ BAŞINA BUYRUK MU?





TÜRKİYE ORTADOĞU’DA KENDİ BAŞINA BUYRUK MU?

Jacob L. Shapiro (Geopolitical Futures Analiz Direktörü)
Geopolitical Futures, 13.3.2018

Tercüme: Zahide Tuba Kor

NOT: Lütfen kaynak göstermeden tercümenin bir kısmını veya tamamını kullanmayınız, alıntılamayınız, yayınlamayınız.

Türkiye ve ABD ihtilaflara yabancı değiller. Son yıllarda Ankara, ABD’yi bir darbe kalkışmasını zımnen ve Türkiye’nin çıkarlarına düşman bir örgüt olan YPG’yi de alenen desteklemekle suçluyor. Buna karşılık ABD de gerçek bir terör tehdidi olan İslam Devleti’yle savaşta Türkiye’nin yeterince elini taşın altına koymamasından şikâyetçi ve ayrıca cumhurbaşkanının gücünü artıran ve ifade hürriyetini kısıtlayan politikalarından dolayı Ankara’yı eleştiriyor. İşler geçtiğimiz yılın sonunda o denli kötüleşti ki bir Amerikan konsolosluğu çalışanının casusluk şüphesiyle tutuklanmasının ardından iki taraf kısa bir süreliğine de olsa vize hizmetlerini askıya aldı.
Bütün bunlar arasında bir başlık var ki diğer hepsinden çok daha önemli: İncirlik hava üssündeki Amerikan kuvvetlerinin statüsü. Bu statü, Amerikan-Türk ilişkilerinin geleceğiyle birlikte, şu an için temel tartışma konusu.
The Wall Street Journal gazetesinin 11 Mart tarihli haberine göre, Amerikan ordusu İncirlik üssündeki muharebe harekâtlarını sınırlandırmakla kalmadı, ismi açıklanmayan Amerikalı yetkililere göre, önümüzdeki dönemde “kalıcı indirimlere gidilmesi” de düşünülüyor. ABD’nin Avrupa Komutanlığından bir sözcü, [bu haberin aksine] Amerikan operasyonlarının kesintisiz devam ettiğinde ısrarcıydı ve Türk kaynaklar da resmî Anadolu Ajansına yaptıkları açıklamayla bu tekzibi doğruladılar. Ancak bu tekziplerin her ikisi de gelecekteki kesintilerden hiç bahsetmiyor. Ateş olmayan yerden duman çıkmaz.

Paralel planlar
ABD’nin İncirlik’teki muharebe harekâtlarının ölçeğini azalttığı hiçbir tereddüde mahal bırakmayacak şekilde ortada. Mesela Amerikan ordusu bir A-10 havadan karaya saldırı filosunu ocak ayında Afganistan’a taşıdı ve İncirlik’te geriye sadece yakıt ikmal uçaklarından ve Predator İHA’lardan oluşan birer filo kaldı. (ABD, İslam Devleti’ne karşı savaşta kullanılmak üzere İncirlik’e zaman zaman F-16’lar yerleştiriyor ama son zamanlarda bu da yapılmıyor.) A-10 uçaklarının Afganistan’a nakledilmesinin bir anlamı var tabii ki; Washington şu an Afganistan’daki askeri varlığını artırıyor ve A-10’lar da oradaki operasyonlar için oldukça uygun uçaklar. Bu nakliyatın Türkiye ile ABD’nin zaman zaman anlaşamamasıyla hiç alakası yok.
Yine de kalıcı indirime gitme ihtimali dahi dikkat çekici, tıpkı sızıntının zamanlaması gibi… Türkiye ile Amerikan dışişleri bakanları arasında yapılacak üst düzey toplantıdan bir hafta evvel ve farklılıkları bir kenara bırakıp Suriye’de birlikte çalışmak için ikili bir anlaşmaya varılmasından yaklaşık bir hafta sonra bu sızıntı yaşandı.
Sızıntı yetmezmiş gibi bir de son birkaç gündür yaşanan başka gelişmeler ABD ile Türkiye arasında her şeyin yolunda gitmediği hissini uyandırıyor. Hafta sonu Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, NATO’yu -ülkesinin diğer NATO operasyonlarına katılmasına rağmen- Suriye’nin kuzeyinde Türkiye’nin yardımına gelmemekle eleştirdi. Erdoğan ateşli hitabete düşkündür; ama İncirlik’le ilgili haberlerle birleştirildiğinde cumhurbaşkanının yorumları, Türkiye’nin kendi güvenliğini sağlama noktasında NATO taahhütlerinden ve ABD’yle ilişkilerden samimi şüpheler duyduğunu salık veriyor.
Bu arada Londra merkezli Suudi gazetesi eş-Şark eş-Avsat 11 Mart tarihli bir haberinde, Suriye’nin kuzeyinin müstakbel kontrolü konusunda varılan Rus-Türk anlaşmasının bir kopyasını Şam yönetiminin kısa süre evvel aldığını yazdı. Habere göre Türkiye, Afrin’de kontrolü sürdürecek ve YPG’ye saldırısı için önem arz eden stratejik alanlarda gözlem noktaları kuracak. Karşılığında Suriye hükümet güçlerine Türkiye-Suriye sınırında 10 mevki verilecek. Eş-Şark eş-Avsat haberinin ayrıntılarını teyit etmek imkânsız; ama yine de Türkiye’nin Suriye’deki varlığı konusunda Rusya ve İran’la bir mutabakata varmaya çalıştığına dair bolca kanıt var. Türkiye’nin dışişleri bakanı Rus yetkililerle Suriye’yi görüşmek için 12 Mart’ta Rusya’ya gitti ve üç ülke nisan ayında Suriye konusunda bir zirve gerçekleştirecek. Dolayısıyla Türkiye, ABD’yle müzakere etse bile [bunun başarısız olma ihtimaline karşı başka] paralel planların imkânını da araştırıyor.

Daha iyi bir konum
Türkiye ve ABD için her şey tek bir konuya indirgeniyor: Kürtler. Türkiye, ABD’nin Suriyeli Kürt gruplara, özellikle de YPG’ye desteğine karşı. ABD, İslam Devleti’ne karşı büyük ölçüde başarıya ulaşan bir savaş için YPG’yi eğitip donattıktan sonra şimdi tutup da bir başına bırakmak istemiyor. Ama aslında bu sadece taktik bir konu. Stratejik konu ise ABD’nin Türkiye’ye şartları dayattığı günlerin artık geçip gitmiş olması. Geçmişte Türkiye ABD’ye teslim olmuştu; çünkü aksi takdirde Rusya gibi muhtemel düşmanlarıyla tek başına yüzleşmek zorunda kalabilirdi.
Türkiye’nin ideal stratejisi, çıkarlarını Washington’ınkine bağlamak zorunda kalmadan ABD’nin stratejik ortağı olması; hele de bu, Kürt özerkliği konusunda taviz vermek anlamına geliyorsa. Türkiye’nin dostluğunun [ABD için] bedeli Kürtleri terk etmek. Eğer ki ABD bu bedeli ödeyemezse bu durumda Ankara kendi başının çaresine bakacak.
Kendi başının çaresine bakmak, tabii ki Rusya ve İran’la Suriye’nin geleceği konusunda bir tür uzlaşmaya varmayı gerektirecek. Statükoyu sürdürmek her iki tarafın da çıkarına olduğundan, Türkiye ile Rusya Suriye’nin geleceği konusunda bir anlaşmaya varabilir. Ancak İran, Suriye İç Savaşı’nda bir sonraki aşamayı bölgenin süper gücü olma ihtirası için muazzam bir fırsat görüyor ve dolayısıyla Rusya İran’ı zapt etmekte zorlanacak. Bu üç ülke arasındaki herhangi bir anlaşma, tıpkı daha evvelkiler gibi geçici nitelikte olacaktır; devam edegelen stratejik hedefler peşinde koşuşun [üzerini örten] bir kandırmacadan başka bir şey değil… Ancak Türkiye uzun vadede Suriye’de Esed, Rusya veya İran’dan çok daha iyi bir konumda. Esed rejimi azınlık bir etnik ve dini diktatörlük, İran yabancı bir Şii işgalci, Rusya ise Esed ve İran’a verdiği destekle lekelendiği gibi Suriye sahasına konuşlandırdığı hava varlığından başka pek de bir şeyi yok.
Öte yandan Türkiye, Esed karşıtı güçlü isyancı grupları destekliyor. Araplarla Türkler arasındaki etnik farklılıklara rağmen en azından her ikisi de Sünni ve bu ortak gelenek, Esed yönetimine karşı ortak mücadeleyle birlikte, Türkiye’nin lehine işleyecek. (Rusya ve İran’a kıyasla, Suriye’de kuvvet kullanmak üzere askeri birlik sevkıyatının -coğrafi olarak- Türkiye için ne denli kolay olduğundan hiç bahsetmiyorum bile.) Türkiye Suriye’de daha az iddialı olmayı tercih edecek; ama eğer ki diğer seçenekler sadece ve sadece ABD’ye su taşımaya devam etmek veya güney sınırında kalıcı bir İran varlığını kabul etmek haline gelirse, bu durumda Türkiye her ikisini de reddedip bağımsız bir dış politika izleyecek ve şartların dayattığı şekilde geçici pragmatik düzenlemelere gidecek.




10 Mart 2018 Cumartesi

J.L.SHAPIRO: SUUDİ ARABİSTAN KENARDAN İZLİYOR





Jacob L. Shapiro (Geopolitical Futures Analiz Direktörü)
Geopolitical Futures, 28.2.2018

Tercüme: Zahide Tuba Kor

NOT: Lütfen kaynak göstermeden tercümenin bir kısmını veya tamamını kullanmayınız, alıntılamayınız, yayınlamayınız.

(…) Bu hafta Suudi Arabistan, ordu komuta kademesindeki görev değişiklikleri ve Lübnan Başbakanı Saad Hariri’nin dostane ziyaretiyle iki ay aradan sonra sessizliği bozdu. Ancak her iki gelişme de gün geçtikçe daha fazla belirsizliğe saplanan Suudi Arabistan’ın geleceği için hayra alamet değil.
(…)

Kenara itilmek
Suudi Arabistan hâlihazırda kenara itilmiş durumda. Suriye İç Savaşı’nın başlangıcında Esed karşıtı isyancıların baş sponsoruydu. Ama şu an İran, Türkiye, İsrail, Rusya ve ABD bölgeyi yeniden şekillendirmek için rekabet ederken o bunları sadece izliyor. Suudi Arabistan’ın yedek oyuncu kulübesinde beklemesi bölgeye ilgisizliğinden değil, yetersizliğinden kaynaklanıyor. Kraliyet, Yemen’de uzayıp kemikleşen bir çatışmaya girerek çamura battı ve geçtiğimiz kasım ayına kadar dış rezervlerini tüketmekteydi. (Son aylarda petrol fiyatlarındaki artış imdadına yetişti ama bu da geçici bir durum; Suud’da bütçe açığı halen devam ediyor.)
Riyad’ın şu an Suriye’de yapabileceği pek de bir şey yok. Bunun yerine içeriye odaklanıyor. İçerideki adımlarından en önemlisi, kraliyet hazinesini yeniden doldurmak için yolsuzlukla mücadele çerçevesinde gözaltına alınan prenslerden ve diğer yetkililerden zorla para koparmasıydı. Ama küçük de olsa dikkat çeken başka gelişmeler de yaşandı. Ocak ayında kraliyet, 35 yıldır devam eden halka açık film gösterimi yasağını kaldırdı. Geçen hafta Suudi Arabistan’ın Genel Eğlence İdaresi başkanı, önümüzdeki 10 yılda sinemalar ve opera binası gibi eğlence projeleri için 64 milyar dolar harcanacağını ilan etti.
Bunlar boş işler gibi görülebilir, ama öyle değil. Aksine, Suudi Arabistan’ın karşı karşıya kaldığı meydan okumaların derinliğinin bir göstergesi: 64 milyar dolar, Suudi Arabistan’ın 2017 yılı GSYH’sinin %10’una tekabül ediyor ki bu, mali darboğazda olan bir yönetim için fazlaca yüksek bir rakam. Ama tabii ki buradaki mesele salt eğlence değil; yeni prens, -giderek genişleyen kraliyet mensuplarına dağıtılan paraları ve kabileleri sistem içinde tutmak için petrol rantı paylaşımını bir kenara bırakıp- kraliyetin iktisadi ve siyasi yapısını yeniden şekillendirirken Suudi nüfusunu uysallaştırmaya/sakinleştirmeye çalışıyor. Roma İmparatorluğu da parlak dönemi sona erdikten sonra yüzyıllarca ayakta kalmasını, [halkın dikkatini dağıtıp memnuniyetsizliklerini yatıştırmak için] ülke çapında eğlenceyi yaygınlaştırmasına borçluydu. Veliaht prens 2030’a ulaşması gerektiğine inanıyor; o noktada “2030 Vizyonu”yla Suudi Arabistan’ın tüm problemlerini çözmüş olacak.
Teoride her şey güllük gülistanlık, ama bunu icraata dökmek çok daha zor. Varsayalım ki planları Suudi Arabistan’ın dertlerine derman olacak; bu durumda dahi attığı her adımıyla, Suudi toplumunun daha muhafazakâr ve dindar kısmı veyahut yolsuzlukla mücadelenin kaybeden tarafında yer alan prensler arasından yeni yeni düşmanlar edinecek. Eğer ki prens, reform güdüsünü sürdürebilirse bu defa da Suudi ordusunu kendi yanında tutmaya ihtiyaç duyacak ve işte son dönemde komuta kademesindeki görev değişimleriyle sağlanmaya çalışılan şey tam da bu. (…) Bütün bu makamlar, temel vasfı -muhtemelen- yeni veliaht prense sadakat olan adı sanı bilinmedik komutanlarla değiştirildi.

Tehlikeli dış tehditler
Suudi Arabistan’ın iç meseleleri ciddi olmakla birlikte dış tehditler çok daha vahim boyutta. 2017, kraliyetin dış politikası bakımından felaket bir yıldı. Suudi Arabistan, Katar’ın İran’la derinleşen ilişkilerini engellemeye çalıştı ama başarısız oldu. Lübnan’daki müttefiklerine Hizbullah’a karşı savaş açtırmaya çalıştı; ama Suudi arzularının Beyrut’ta ne denli az karşılık bulduğu ortaya dökülmüş oldu. Yemen İç Savaşı’nda çok az bir ilerleme kaydetti ve 2016’da Irak’ta meşrulaşan İran destekli Şiilerin Suriye sahasında önemli zaferler kazanmasını seyretti. Suudi Arabistan’ın o çok istediği IŞİD’in yenilgiye uğratılması dahi beraberinde yeni tehditler eşliğinde geldi: Suudi Arabistan gelecekteki IŞİD faaliyetleri için cazip bir hedef.
Dolayısıyla Riyad’ın stratejisini yeniden düşünme kararı alması bir sürpriz olmadı. Lübnan başbakanına yönelik [kasım ayındaki gibi] tehditlerini sürdürmek yerine onu Riyad’a davet etti ve hiç şüphe yok ki [bu ziyarette] Suud’un her daim müttefiklerini satın aldığı şeyden, yani paradan yine büyükçe bir miktar vaat etti. Irak son dönemde IŞİD’le savaşın ardından yeniden inşayı finanse etmek için para istediğinde Suudi Arabistan 1,5 milyar dolar sözü verdi ve eğer ki bu, Irak’taki İran nüfuzunu azaltma anlamına gelecekse önümüzdeki süreçte çok daha fazlasını vaat etmesi muhtemel. Nihayetinde para Suudi Arabistan’ın teklif edebileceği tek şey. Bu da Riyad yönetiminin hala daha 500 milyar dolarlık döviz rezervi bulunmasına rağmen niçin kendi prenslerinden para topladığını açıklıyor. Riyad, karşı karşıya olduğu iç ve dış meydan okumaları görüyor ve 500 milyar dolar gibi büyük bir rakamın dahi bu meseleleri çözmeye yetmeyeceğinin farkında.
Suudi Arabistan’la ilgili ironi şu: İsrail’in dışında bölgedeki en iyi silahlarla donatılmış orduya sahip ama askeri gücü zayıf. Çünkü askeri teçhizata sahip olmak yetmez; birilerinin onu kullanabilmesi lazım. Suudi Arabistan bu problemini çözmeden bölgede büyük bir oyuncu olamayacak; Riyad parasını almak için vekil güçler ararken Türkiye ve İran kendi vekil güçlerine koruma ve silah sağlıyor. İşte bu nedenle Suudi Arabistan, (şu an uğraştığı gibi) askeri-endüstriyel bir kompleks kursun kurmasın veya savunma bütçesini 2017’de %9 artırmış ve 2018’de de %12 artıracak olsun olmasın bunların hiçbir önemi yok. Bu aşamada Suudi Arabistan için en iyi durum senaryosu [eğlence sektörü açılımıyla sinemalarda] mısır patlatması, Türkiye’ye destek çıkması ve Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın reformlarının işe yaramasını ümit etmesi. En kötü durum senaryosu ise bir Suudi iç savaşının patlak vermesi. Ümit, hiçbir zaman [tek başına] iyi bir politika olmamıştır. Askeri komutanları değiştirmek bundan daha iyidir; ama bu da altta yatan temel problemleri çözmez. Sadece veliaht prense zaman kazandırır, o kadar. Ve tıkır tıkır işleyen zaman azalıyor.