21 Nisan 2010 Çarşamba

ORTADOĞU'DA UMUT YENİLERDE

Z. Tuba Kor, Anlayış Dergisi, Sayı: 35, Nisan 2006, sf.64-65.

NOT: Her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.

ÖNCE Filistin, ardından İsrail seçimleri Orta Doğu’da yeni bir dönemin habercisi. Şiddet sarmalından usanan seçmenlerin son tercihleri, denenmemiş hareketler/partiler. İsrail’de seçim sonuçlarının ve Filistin’de HAMAS’ın hükümet kurma çabalarının henüz neticelenmediği bir dönemde kaleme alınan bu yazı, İsrail ve Filistin’deki son durumu ve bölgeyi nelerin beklediğini ortaya koyma amacında.

İsraillinin Yeni Umudu Kadima!

Son altı ayda taşların yerinden oynadığı İsrail siyasetinde, 28 Mart erken genel seçimleri gerek seçmenlerin değişen tercihleri, gerekse uygulanacak politikalar açısından yeni bir dönemin habercisi durumunda. Zira yeni kurulan Kadima’nın seçimlerden galip çıkacak olması, İsrail siyasetinde geleneksel dinamiklerin yavaş yavaş önemini kaybettiğini gösteriyor.

Kadima daha ilk ayını doldurmadan, kurucusu Şaron’un siyaset sahnesine veda etmesi, ardından da HAMAS’ın seçim zaferi, seçmenlerin Likud’a kayacağı intibaını uyandırmıştı. Ancak Kadima anketlerde birinciliğini sürdürdü. Peki, İsrailli seçmenlerin bu tercihlerinin ardındaki sebepler nelerdi?

Seçim propagandalarının ana konusu, HAMAS ve Filistin’e karşı takınılacak tavır; bir başka deyişle adeta bir din halini alan güvenlik idi. İsrailli seçmenler 90’lı yıllarda çoğunlukla “barış yanlısı” İşçi Partisi’ni iktidar yaptı; ancak bu sürecin başarısızlığa uğramasıyla barışa dair ümitler zayıfladı. HAMAS’ın tek başına iktidar olduğu bir ortamda İşçi Partisi lideri Perez’in barış vurgulu vaatleri ve sosyo-ekonomik konuları öne çıkaran propagandası destek görmedi. İlginçtir, Likud lideri Netanyahu’nun sertlik yanlısı politikaları ve statükocu tavrı çok da fazla kabul görmedi. Zira İsrailliler, 2000’ler boyunca Şaron ile özdeşleşen bu politikaların bir sonuç getirmediğini, aksine güvenlik probleminin daha da arttığını bizzat tecrübe ettiler. Bu sebeple seçmenler, ABD’nin tam desteğini alan ve “kalıcı sınırları tek taraflı belirleme” vaadiyle öne çıkan Kadima’yı yeni bir umut olarak gördü. Bu başarıda Olmert’in propaganda taktiklerinin de etkisi büyük. Bir yandan HAMAS’a karşı tavrı ve Eriha Hapishanesi’ne düzenlediği baskınla Filistinlilere karşı sert ve tavizsiz olacağı yönünde mesaj vererek Likud’un, diğer yandan merkez partisi olma iddiasıyla İşçi Partisi’nin oylarını çekmeye çalıştı. Ölüm döşeğindeki kurucusu Şaron’un afişlerde bolca kullanılan resimleri de seçmeni partiye çeken diğer bir propaganda malzemesi oldu.

Olmert’in tek taraflı çekilme planı hayata geçirildiği takdirde, Kudüs de dâhil olmak üzere Batı Şeria’nın en az %42’si ilhak edilecek ve başkenti Doğu Kudüs olan yaşayabilir bir Filistin devletinin kurulması imkansızlaşacak. Barışı sağlamaktan oldukça uzak bu ‘çözüm’, gelecekte taraflar arasındaki mücadeleyi artıracak olsa da, İsrail seçmeni Kadima’nın “kendi kaderlerini ancak kendilerinin belirleyebileceği” söylemini benimsemiş görünüyor. Yine Olmert’in tek yanlı çekilme planının bir nevi referandumu haline gelen seçimler, İsrail’in Yahudi karakterinin muhafazası karşısında “Büyük İsrail” doktrininin artık sonunun geldiğinin de bir göstergesi.

HAMAS’ı Zor Günler Bekliyor

Gelelim Filistin tarafına; HAMAS, hükümeti resmen kurmak üzere. Ancak işi hiç de kolay görünmüyor. Bir yandan HAMAS’ın değişmesi yönünde yapılan uluslararası baskılar ve İsrail’in izolasyon çabaları, diğer yandan yılların birikimi, çözümü oldukça zor iç sorunlar ve bir de HAMAS’ın başarısızlığını sabırsızlıkla bekleyen, hatta kapalı kapılar ardında örgütün “mezarının kazılması” için kulis yapanlar…

İsrail’in yanı sıra Orta Doğu Dörtlüsü, HAMAS’ın ‘meşru’ bir hükümet olarak kabul edilmesi için bir an önce örgütün şiddetten vazgeçmesi, İsrail’i tanıması, mevcut anlaşma ve yükümlülükleri kabul etmesini talep ediyor. Aksi takdirde Filistin yönetimini ayakta tutan dış yardımı kesmekle tehdit ediyorlar. Ancak tüm bu talepler dile getirilirken gözden kaç(ırıl)an önemli bir husus var: Acaba İsrail, HAMAS’tan beklediklerini kendisi bizzat uygulayacak mı? Zira İsrail’in ne Filistinlilere yönelik askerî operasyonlarını durdurmaya niyeti var, ne Filistin’i tanımaya (Oslo ile birlikte İsrail FKÖ’yü tanıdı ve muhatap aldı; Filistin Özerk Yönetimi ve Filistin hükümetini değil!), ne de bin bir çekinceyle sulandırarak altına imza koyduğu anlaşmaları uygulamaya. Zaten Olmert’in “tek taraflı geri çekilme” planı da bunu doğruluyor. HAMAS, benzer bir süreçten yaklaşık 15 yıl önce geçen ve İsrail’i açıkça tanıdığı ve şiddeti terk ettiği halde hiçbir şey elde edemeyen el-Fetih ile aynı hataya düşmek istemiyor.

HAMAS ekonomik müeyyide tehdidini şimdiye kadar sükûnetle karşıladı. Zira siyasî duruşunu para karşılığında terk etme niyetinde değil. Zaten yıllardır zor şartlarda hayatta kalma mücadelesi veren Filistinliler için bu tehditler yeni değil. El-Fetih iktidarında da gümrük vergileriyle yardımların dondurulması ve Batı Şeria ile Gazze arasında geçişlerin engellenmesi gibi taktikler uygulanıyordu. HAMAS, seçimde verdiği yolsuzluğa karşı mücadele sözünü tutup harcamalarda tasarrufa giderek kaynak oluşturma niyetinde. Yine HAMAS’ın bir başka umudu, kendisine yardım sözü veren Müslüman ve Arap hükümetleri ile halkları. Şimdiye kadar sosyal hizmetleriyle hayır faaliyetlerini yürütmesini sağlayan özel bağış ve yardımların devam edeceği umudu da örgütü rahatlatan bir başka unsur.

Öte yandan Batı, HAMAS’a yönelik tehditlerinin tonunu giderek düşürüyor. Zira müeyyidelerin katı bir şekilde uygulanması halinde, örgütün İran ve Hizbullah ile yakınlaşmasından endişe duyuyor ve Filistin Yönetimi’nin çökmesinin Batı’ya yönelik nefreti daha da körükleyeceğinin farkında. Bu sebeple enerji, sağlık, eğitim gibi insanî alanlarda kullanılmak üzere yardımların, HAMAS’ın eline geçmeyecek şekilde Mahmud Abbas kontrolünde veya STK’lar aracılığıyla Filistin halkına ulaştırılması düşünülüyor. Ancak bunun uygulanması kolay değil. Zira Filistin’de bütçenin güvenlik dışındaki kamu harcamalarının ekseriyeti zaten sağlık, eğitim, sosyal koruma gibi tamamen insanî projelere gidiyor.

HAMAS’a karşı farklı senaryolar var. Uluslararası baskı ve ekonomik müeyyidelerle HAMAS’ın “ılımlılaştırılması”; aksi takdirde hükümeti zayıflatıp muhalefeti güçlendirerek yıl sonundan evvel seçimlerin tekrarlanması suretiyle örgütün tasfiyesi gündemde. Yine HAMAS’ın iç mücadeleye girerek bölünmesini sağlamak da bir başka senaryo. Ancak burada dikkatlerden kaçan bir husus var: Bu senaryoların, HAMAS’ın halk nazarındaki meşruiyetini azaltmak bir yana, Filistinlilerin örgüte yönelik teveccühünü artırması ihtimali çok daha yüksek görünüyor.

Bu tartışmalar yapıladursun, bir yandan dış temaslarını yoğunlaştırarak kendisine yönelik izolasyonları kırmaya çalışan HAMAS, diğer yandan hükümet kurma çalışmalarını sürdürüyor. Ancak onu dış faktörler kadar -hatta belki çok daha fazla- iç faktörler de zorlayacak. Bu sebeple başta Devlet Başkanı Abbas olmak üzere el-Fetih ile ilişkilerini iyi tutmak zorunda. Zira el-Fetih mensupları yönetimin ve güvenlik birimlerinin her alanına tam manasıyla hâkim ve önümüzdeki günlerde iki grup arasında ucu çatışmaya varacak ciddi problemler çıkabilir. HAMAS’ı bekleyen asıl zorluk ise, önceki dönemde yolsuzluklara bulaşmış gruplar, mafya ve aşiretlerle mücadele. Üstelik, statükonun bozulmasından rahatsız grupların, HAMAS’ın bir an önce iktidardan düşmesi için, dış güçlerle el ele verip ülkeyi istikrarsızlığa doğru sürüklemeye çalışması ihtimal dışı değil.


İsrail seçim sonuçları:
İsrail’de seçimler bugüne kadar Likud ile İşçi Partisi’nin yarışından ibaretti. Ancak İsrail’in bu en düşük katılımlı seçimlerinin sonucu herkesi şaşırttı. Kadima beklediği kadar büyük bir çıkış yapamasa da seçimin galibi oldu. Likud; Şas ve İsrail Evimiz Partilerinin gerisine düşerek tam bir hezimete uğradı. Yeni mecliste sandalyelerin dağılımı şöyle:
Kadima Partisi : 28
İşçi Partisi: 20
Şas Partisi: 13
Yisrael Beinetu (İsrail Evimiz): 12
Likud partisi: 11
Milli Birlik Partisi: 9
Emekliler Partisi: 7
Yahadut Hatora: 6
Meretz: 4
Raam-Ta'al: 4
Balad: 3
Hadaş: 3

TÜRKİYE-İSRAİL İLİŞKİLERİNİ DOĞRU OKUMAK

Z. Tuba Kor, Anlayış Dergisi, Sayı: 36, Mayıs 2006, sf. 64-65.

NOT: Her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.

GEÇEN ay İsrail ile imzalanan Askerî Eğitim İşbirliği Anlaşması’nın 10. yıldönümü münasebetiyle Türk-İsrail ilişkilerini ele alan bir yazı yayımlanmıştı dergimizde. Anlaşmanın yansımalarını tozpembe bir tabloda sunan “Türkiye-İsrail yakınlaşması” başlıklı bu yazının son bölümünde, ilişkilerin Türkiye’ye itibar kaybettirmediği, aksine Arap ülkeleri nezdinde itibarının artmasına ve hatta İKÖ Genel Sekreterliği’ne bir Türk’ün seçilmesine vesile olduğu iddia edilmekteydi. Ancak Türkiye’nin İsrail’le yakınlaşmasının, özellikle Arap ülkeleri bağlamında iki ülkeye ne kazandırıp, ne kaybettirdiğinin doğru okunması gerekir. Zira aslında sadece İsrail’in lehine olan bu yakınlaşma, zamanla Türkiye’nin dış politikada manevra alanını daralttı.

Kendini dar bir alana hapsolmuş hisseden ve ciddi güvenlik problemleriyle yüz yüze olan İsrail, Arap ülkelerini, Arap olmayan ülkelerle yakın işbirliğine girerek çevreleme siyasetinin bir parçası olarak Türkiye’ye her zaman ihtiyaç duydu. PKK ile mücadelenin yoğunlaştığı ve İslamî hareketlerin yeni tehdit sıralamasında üste çıktığı bir dönemde, Soğuk Savaş psikolojisinden henüz kurtulamayan ve Batı’ya angaje olarak iç ve dış meselelerini çözmeye alışan Türk bürokrasisi, Körfez Savaşı ve Orta Doğu Barış Süreci ile oluşan elverişli konjonktürden de faydalanarak İsrail ile işbirliğine yöneldi. Bu işbirliği, Türkiye’nin Araplarla İsrail arasında güttüğü geleneksel denge siyasetinden uzaklaşarak, İsrail ile konjonktürden bağımsız, kalıcı ilişkiler kurması demekti.

Bölgesinde izlediği işgal siyasetiyle tepki toplayan İsrail’in, Müslüman Türkiye ile yakınlaşması, onun uluslararası meşruiyet kazanma çabalarını güçlendirdi. Bu yakınlaşma sayesinde Orta Asya ve Kafkaslara açılma fırsatını yakalayan İsrail yalnızlıktan kurtuldu. Türkiye açısından ise ABD-İsrail-Türkiye yakınlaşması, sadece İslam ve Arap dünyası ile ilişkilerde bir yük olmakla kalmadı; AB, Çin ve Rusya ile ilişkilerde de bazı sorunları beraberinde getirdi. Türkiye-İsrail ittifakına Ürdün’ün de dahil olması, Arap ülkeleri arasındaki mevcut ihtilafları derinleştirdi ve böylece İsrail, Arapların kendisine karşı bir blok haline gelmesini önleyerek diğer bir stratejik hedefine ulaştı. Barış sürecinde İsrail’in elini güçlendiren bu yakınlaşma, Arapların pazarlık gücünü ise zayıflattı.

İsrail ile bu işbirliği Araplar tarafından, Türkiye’nin bu ülkeyi tanımasından sonraki ikinci büyük ihaneti olarak algılandı. İsrail ile imzalanan anlaşmalar uyarınca Türk hava sahasının İsrail kuvvetlerine açılması ve ortak hava ve deniz tatbikatları, Arap ülkelerine yönelik stratejik tehdidi ve Arapların kuşatılmışlık hissini artırmakla kalmadı, özellikle Suriye’nin Yunanistan ve Ermenistan ile karşı ittifak girişimlerini tetikledi. İKÖ ve Arap Birliği zirvelerinde Türkiye’nin sık sık eleştirilmesine sebep oldu.
Peki, son dönemde İKÖ Genel Sekreterliği’ne bir Türkün seçilmesi ve Arap Birliği’ne “daimî misafir” (gözlemci) statüsünde Türkiye’nin dâhil edilmesini bu bağlamda nereye oturtmak gerekiyor?

Türk-Arap İlişkilerinde Buzlar Eridi
90’lı yıllarda Türkiye-İsrail yakınlaşması sebebiyle dibe vuran Türk-Arap ilişkilerinde son dönemde görülen iyileşme ve Arap dünyasında Türkiye’nin itibarının artmasının Türkiye-İsrail yakınlaşmasıyla açıklanmaya çalışılması anlamsız. Burada asıl etkili olan, uluslararası konjonktürün bölge dengelerini altüst etmesi ve Türkiye’deki iç dengelerin değişmesidir. Arapların Türk algısını olumlu yönde değiştiren ve aradaki buzları eriten dış ve iç gelişmeler şu şekilde özetlenebilir:
Dış gelişmelerin ilki, 11 Eylül’ün etkisidir. Zira 11 Eylül saldırılarının ardından Arap toplumları ve rejimleri aleyhinde başlayan propagandalar ve hatta Afganistan ve Irak’ın doğrudan hedef haline gelmesi Arapların hayat alanını daralttı. BOP çerçevesinde ABD baskılarına maruz kalan Arap ve İslam dünyası açılım ihtiyacı içine girdi ve bu ülkeler için AKP yönetimindeki Türkiye iyi bir örnek teşkil etti.
İkincisi, AB sürecidir. 1999 Helsinki Zirvesi’nde aday üyelik statüsü kazanan Türkiye, AB’nin Ortak Güvenlik ve Dış Politikası uyarınca komşularıyla mevcut problemlerini çözme ve Orta Doğu’ya yönelik politikalarını AB’nin politikaları ile uyumlulaştırma yolunda ciddi adımlar attı. Bu süreç Türkiye’ye Orta Doğu siyasetinde ABD ve İsrail’e karşı manevra alanı açtı. Yine Kopenhag Kriterleri’ne uyum çerçevesinde girişilen reformlar sebebiyle sivilleşme ve demokratikleşme yolunda atılan adımlar, dış politikanın, güvenlik perspektifinden bakan askerî bürokrasinin tekelinden yavaş yavaş çıkmasını sağladı ve toplumsal taleplerin dikkate alınmasını zorunlu hale getirdi ki, Türk halkının bölgede işgalci güçlere karşı Müslüman-Araplara sempati duyduğunu söylemeye gerek bile yok.

Üçüncüsü, Irak Savaşı’dır. ABD ile yaşanan tezkere krizi, Araplar arasında Türklerin bir nevi “yeniden keşfi”ni sağladı. Irak’ın geleceği konusunda duyulan ortak kaygılar ve Irak’a Komşu Ülkeler İnisiyatifi, özellikle Türkiye-Suriye-İran arasında etkili diyalogların kurulmasına vesile oldu.

Dördüncüsü, ortak tehdit algılamalarıdır. Başta Kuzey Irak ve Filistin olmak üzere ABD ve İsrail’in izlediği politikalardan ve bölgeye ilişkin planlarından duyulan ortak kaygı ve rahatsızlık, Suriye ve İran’a yönelik ABD baskısı (muhtemel bir saldırıdan duyulan endişe) ve Orta Doğu barış sürecindeki tıkanıklık Türklerle Arapları ortak bir noktada buluşturdu. Bu bağlamda Erdoğan’ın ABD ve İsrail’e yönelik sözlü eleştirileri Arap kamuoyunda büyük takdir topladı. Daha önce bölge ülkeleriyle ilişkilerin önünde en büyük engel olan Suriye ile yakınlaşma da, Türk-Arap ilişkilerinin gelişmesinde önemli bir itici unsur oldu.

İç gelişmelerde ise en önemli unsur, Öcalan’ın yakalanmasının ardından PKK’nın zayıflamasıyla iç ve dış siyasette güvenliğin merkezî konumunu kaybetmesidir. İslamî bir geçmişten gelen AKP’nin iktidara gelmesi de önemli bir unsurdur. Zira hükümetin Arap ve Müslümanların hassasiyetlerini dikkate alan bir üslupla bölgeye yönelmesi (her ne kadar BOP çerçevesindeki girişimler bazı çevrelerden haklı tepkiler alsa da), Türkiye’ye büyük bir itibar ve güven kazandırdı.

Türk-Arap ilişkilerinde esas önemli husus ise, son dönemdeki iyileşmenin, İsrail ile ilişkilerde olduğu gibi kalıcı olup olamayacağı meselesidir. İç ve dış konjonktürden etkilenmeyecek şekilde ilişkilerde kalıcılığı sağlayabilmek, karşılıklı önyargıları ve olumsuz algılamaları aşabilme ve her alanda kurumsallaşabilme maharetine bağlıdır. Bu manada Türkiye’nin ikili ilişkileri geliştirmesinin yanı sıra bölgesel örgütlere dahil olması ve bölge meselelerinde inisiyatif alması önemli bir adımdır.

İÇ SİYASETE DIŞ AYAR: SEZER'İN İSRAİL ZİYARETİ

Z. Tuba Kor, Anlayış Dergisi, Sayı: 38, Temmuz 2006, sf.68-69.

NOT: Her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.

ŞUBAT ayında HAMAS heyetinin ziyareti sebebiyle Türk-İsrail ilişkilerinde yaşanan gerilim, karşılıklı üst düzey ziyaretlerle aşılmış görünüyor. Mayıs ayında kurulan İsrail hükümetinin, HAMAS’ı tecrit hususunda uluslararası işbirliğini sürdürme, “tek taraflı çekilme” planı ve İran konularında destek bulmak amacıyla başlattığı dış geziler çerçevesinde Dışişleri Bakanı Tzipi Livni’nin ilk durağı Türkiye oldu. Bu ziyaretin üzerinden henüz bir hafta geçmişti ki 6-8 Haziran’da Cumhurbaşkanı Necdet Sezer 7 yıl aradan sonra İsrail’e en üst düzey ziyareti gerçekleştirdi. Bu ziyaretlerde İsrail, Türkiye’den “tek taraflı çekilme” ve İran konularında aradığı desteği bulamazken; ticaret hacminin iki katına çıkarılması, enerji işbirliği ve özellikle Sezer’in ziyaretiyle HAMAS’ı tecrit konularında iki ülke uzlaşmış gibi görünüyor.

1996 ve 1999’da Demirel ile başlayan İsrail’e cumhurbaşkanı düzeyindeki ziyaretlerin üçüncüsünü gerçekleştiren Sezer, bugüne kadar İsrail ve Filistin temaslarının eşzamanlı ve dengeli yürütülmesi konusundaki hassasiyeti göz ardı ederek diplomatik teamüllerin dışına çıktı. İsrail’de cumhurbaşkanı, başbakan, başbakan yardımcısı, dışişleri bakanı ve hatta muhalefet lideriyle görüşürken; Filistin’de HAMAS hükümetini boykot ederek sadece Özerk Yönetim Başkanı Mahmud Abbas’la bir araya geldi. Başbakan Haniye’nin görüşme talebi ise reddedildi. Gerek İsrail, gerekse Filistin tarafı ile yapılan temaslarda karşılıklı iltifatların dikkat çektiği gezi sırasında İsrail parlamentosuna da hitap eden ve İbranice “şalom, toda raba” (selam, teşekkürler) diyerek sözlerini noktalayan Sezer, protokol kurallarını bozan vekillerce uzun süre ayakta alkışlandı. İsrail basınında iki ülke ilişkilerinin ne denli derin ve bozulmaz olduğunun bir göstergesi olarak değerlendirilen gezide, HAMAS hükümeti ile temas kurulmaması adına Sezer’e hiçbir bakanın eşlik etmemesi dikkat çekti.

Filistin davasına desteği ve İsrail’in Filistin politikasını eleştirileriyle bilinen Sezer’in diplomatik açıdan son derece dengesiz bu tavrı, AKP’nin HAMAS’ı Türkiye’de ağırlamasına bir tepki olarak iç siyasete dönük bir mesaj ve hükümetin dış politikada aldığı inisiyatifleri frenleme girişimi olarak değerlendirildi. Ziyaretin cumhurbaşkanlığı seçimleri ve laiklik tartışmalarının alevlendiği bir döneme rastlaması ise oldukça manidardı.

HAMAS Köşeye Sıkıştırılıyor

Türkiye’nin de tecrit kervanına katıldığı bir dönemde HAMAS hükümeti iyice köşeye sıkıştı: Diplomatik ve ekonomik yaptırımlar, nakit para krizi, Abbas’ın ayak oyunları ve referandum tehdidi, muhtemel bir iç savaş tehlikesi, İsrail’in tahrikleri ve “devlet terörü”… Önümüzdeki aylar çok sıcak geçeceğe benziyor.

Batı’nın diplomatik ve ekonomik tecridi ile boğuşan HAMAS, malî krizi çözme noktasında umduğunu bulamadı. Zira özellikle Arap ve İslam ülkelerinden alınan yardım sözü neticesinde toplanan paralar, ABD’nin HAMAS’a kaynak aktaran bankalara teröre destek verdikleri gerekçesiyle yaptırım uygulayacağı tehdidinde bulunması sebebiyle, hükümete ulaştırılamıyor. HAMAS yetkilileri ise bu sorunu çözmek üzere gittikleri ülkelerde topladıkları paraları sınırdan bavullarda geçiriyorlar. Ancak sadece memur maaşlarının aylık 160 milyon dolar olduğu Filistin’de bu kadar büyük bir meblağa böyle bir yöntemle ulaşmak oldukça zor. Üstelik İsrail’in güvenlik bahanesiyle sınır kapılarını kapatması ve dolar ve avro olarak getirilen bu paraların günlük hayatta kullanılan para birimi olan İsrail şekeline çevrilmesini engellemesi ihtimali de yüksek görünüyor. Öte yandan AB’nin hazırladığı ve yardımların HAMAS hükümeti by-pass edilerek doğrudan Filistin halkına ulaştırılmasını öngören plan Orta Doğu Dörtlüsü tarafından kabul edildi. Ancak bu planın Filistin halkının derdine ne derece derman olacağını önümüzdeki günler gösterecek.

Nakit krizi nedeniyle maaşların aylardır ödenememesi ve Abbas’a bağlı güvenlik güçlerine karşı HAMAS’ın kendi milis gücünü kurması sebebiyle patlak veren ve Filistin Meclisi ile bakanlık binalarının basılarak ateşe verilmesine kadar giden olaylar zincirinde 20’yi aşkın Filistinli hayatını kaybetti. Mısır’ın arabuluculuk yaptığı görüşmelerde HAMAS’ın milis gücünü Gazze sokaklarından çekmeyi kabul etmesiyle olaylar bir nebze olsun yatıştı. Ancak ABD’nin desteğiyle Abbas’ın, geçiş noktalarını kontrol etmek ve İsrail’e yönelik saldırıları engellemek üzere kendisine bağlı kuvvetlerin sayısını 10 bine çıkarmayı hedeflediği ve bu kuvvete İsrail’in Ürdün üzerinden silah ve mühimmat sağladığı haberleri rahatsızlık uyandırıyor. Her ne kadar Abbas, bu haberleri yalanlasa da, iç savaş senaryolarının gündemde olduğu bugünlerde el-Fetih’in muhtemel bir çatışmaya karşı silahlandırıldığı yorumları giderek artıyor.

HAMAS ile el-Fetih arasındaki mücadelenin kızıştığı bir dönemde İsrail hapishanelerinde tutuklu bulunan bazı örgütlerin liderleri, Filistin mücadelesinin hedef ve ilkelerini ortaya koymak üzere hazırladıkları 18 maddelik bir planı 10 Mayıs’ta ilan ettiler. Planda, 1967 sınırları içinde başkenti Doğu Kudüs olan bir Filistin devletinin kurulması, mültecilerin geri dönüş hakkının tanınması, Filistin’de ulusal birlik hükümeti kurulması, her türlü silahlı çatışmaya son verilmesi, FKÖ’ye biat edilmesi, güvenlik güçlerinin yeniden organize edilmesi ve siyaset yapmalarının yasaklanması, İsrail’e yönelik direnişin sadece 1967 sınırları dâhilindeki Filistin topraklarında sürmesi ve bütün Filistinli mahkumların serbest bırakılması çağrısı yapılıyor. Filistinli gruplar aralarında mücadeleyi sona erdirmek üzere müzakerelere devam ederken; Abbas, inisiyatifi ele alarak bu planın kabulü için HAMAS’a 10 günlük süre tanıdı. Bu sürenin dolması üzerine, planı 26 Temmuz’da referanduma sunacağını ilan etmesi tepkiyle karşılandı. Devam eden görüşmelerde anlaşma sağlanması durumunda, taraflar açısından büyük bir risk oluşturan referandum iptal edilecek. Zira muhtemel bir referandumun, halk arasında kutuplaşmaya yol açarak iç çatışmaya neden olması ve taraflardan birinin siyasî hayatına mal olmasından endişe ediliyor.

Filistinliler iç kargaşayı sona erdirmek için çaba harcarken, İsrail hız kesmeyen saldırılarıyla sivilleri hedef alarak tahriklerini sürdürüyor. Kassam ‘füze’lerini bahane ederek, sadece son üç ayda Gazze’ye yaklaşık 6000 top ateşi açtı ve 80 füze attı. Havadan nokta atışlarıyla suikast politikasını sürdüren İsrail, HAMAS’ın yeni güvenlik şefi Filistin Halk Direniş Komiteleri örgütünün kurucusu Cemal Ebu Samhadana’yı da öldürdü. İsrail’in, Gazze sahilinde piknik yapan bir aileyi yok etmesi ise bardağı taşıran son damla oldu ve HAMAS 16 ay sonra şartlı ateşkesi bozdu. Masumların öldürülmesini “İsrail’in hatası, Filistin’in hedefi” söylemiyle meşrulaştırmaya, hatta olayları saptırarak kendi saldırılarını HAMAS’ın üzerine yıkmaya çalışan İsrail’in son haftalarda onlarca sivili katletmesine cevap olarak, bir kontrol noktasına yapılan baskında iki İsrail askerinin öldürülüp birinin kaçırılması bir anda gerilimi tırmandırdı. İsrail’in “Gazze’yi yerle bir etme” ve “Filistin hükümetini devirme” tehditleri, Filistin’de yeni dramların yaşanacağının habercisi.

AFRİKA'DA YÜKSELEN GÜÇ TÜRKİYE

Z.  Tuba Kor, Anlayış Dergisi, Sayı: 64, Eylül 2008, sf. 70-71.

NOT: Her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.

ORTADOĞU’NUN bitmek tükenmek bilmeyen kanlı gündeminin dünyayı meşgul ettiği son yıllarda Afrika, sessiz sedasız küresel rekabetin yeni merkezi haline geldi. Son iki senedir ABD, AB, Çin, Hindistan, Japonya başta olmak üzere pek çok ülkenin liderleri, adeta birbirleriyle yarışırcasına ardı ardına kıtayı ziyaret ediyor, çeşitli anlaşmalara imza atıyor; Afrikalı liderleri ülkelerinde ağırlayarak zirvelere ev sahipliği yapıyor. Sömürgeci güçler olarak zaten kıtada eskiden beri güçlü bir şekilde varlığını sürdüren AB ülkelerinin yanı sıra 90’lı yıllarla birlikte Çin, Japonya, Hindistan, Güney Kore ve Brezilya da Afrika pazarına girdi ve stratejik ortaklık düzeyinde ilişkileri geliştirdi. Halihazırda Afrika üzerinde en büyük rekabet ABD ile Çin arasında cereyan ediyor ve bu rekabet önümüzdeki dönemde kıtanın kaderini doğrudan etkileyecek gibi görünüyor. Son dönemde kıtayla ilişkilerini hızla geliştiren ve geç de olsa denkleme girmeyi başaran yeni güç ise Türkiye.

Afrika’nın bir bütün olarak Türk dışişlerinin kapsama alanına girmesi aslında çok eski değil. Aralık 1997’deki Lüksemburg Zirvesi’nde Türkiye’nin AB’den dışlanmasının şoku bunda etkili oldu. 1998’le birlikte İsmail Cem öncülüğündeki Dışişleri Bakanlığı, bir yandan komşularla gerilimleri yumuşatma ve Arap ülkeleriyle diyalog arayışına girdi, diğer yandan daha önce ihmal edilen bölgelere açılım yaptı. Bu çerçevede “Afrika Eylem Planı” hazırlandı ve çeşitli ziyaretler gerçekleştirildi. Ancak siyasi ve ekonomik istikrarsızlığın devam ettiği bir ortamda, planlı ve kapsamlı bir girişimden ziyade tepkisel tercihlerle şekillenen bu adımların başarısı sınırlı kaldı. Ağır işleyen sürece ivme kazandıran asıl gelişme ise, AKP hükümetinin Aralık 2004’te AB’den müzakere tarihi almasının hemen ardından 2005’i “Afrika Yılı” ilan etmesi oldu. Böylece 1980’lerden bu yana Kuzey Afrika’yla ilişkilerini geliştirmekle yetinen Ankara, Sahra Altı Afrika’ya ilk kez açıldı. Türkiye’nin 12 Nisan 2005’te Afrika Birliği’nden “gözlemci ülke” statüsü almasının ardından giderek artan karşılıklı üst düzey ziyaretler ve imzalanan anlaşmalarla her alanda ilişkilerin hukuki zemini tesis edilmeye başlandı.

Türkiye-Afrika ilişkilerinin zirveye çıktığı sene ise 2008 oldu. Önce 31 Ocak-2 Şubat tarihlerinde gerçekleştirilen Afrika Birliği Zirvesi’nde Türkiye “stratejik ortak” olarak kabul edildi. Ardından 14-15 Mayıs’taki toplantıda Afrika Kalkınma Bankası ve Afrika Kalkınma Fonu’na hissedar üye oldu; böylece Türk işadamlarının kıtada daha güvenle yatırım yapmalarının önü açıldı.

Kuzey Afrika ülkeleriyle zaten uzun senelerdir diplomatik ve ekonomik ilişkileri mevcut olan Türkiye’nin, Sahra Altı ülkeleriyle ilişkisinde geldiği noktayı değerlendirmek gerekir: Halihazırda bölgede yedi büyükelçiliği bulunan Ankara, 2009 sonuna kadar 15 ülkede daha büyükelçilik açacak. Ticaret hacmi 2000 yılında 742 milyon dolar iken 2007’de 6 milyar dolara yükseldi; 2010 hedefi ise 30 milyar dolar. Kıtada yüzlerce Türk şirketi bulunuyor. Bunların doğrudan yatırımları 500 milyon doları aşıyor. Sadece 2007’de Türk müteahhitlerinin üstlendikleri projelerin toplam değeri 5,8 milyar dolardı. Türk İşbirliği ve Kalkınma İdaresi (TİKA), 2005’te Etiyopya/Addis Ababa’da, 2006’da Sudan/Hartum’da ve 2007’de Senegal/Dakar’da açtığı ofislerle ilk kez kıtaya girerek, insani-kalkınma yardımlarıyla ve yeniden yapılandırma programlarıyla kronikleşmiş problemlerin çözümü için adımlar atıyor. Türkiye’nin 2005’ten bu yana Afrika ülkelerine yaptığı kalkınma yardımları 600-750 milyon dolara ulaştı. Afrika’ya açılımın diğer bir ayağını oluşturan STK’ların faaliyetleri de eklenince toplam yardımlar 1-1,5 milyar dolar arasında seyrediyor.

Afrika ile ilişkilerin birkaç senede bu ölçüde ilerlemesinde, hükümetin de teşvikiyle iş dünyasının, insani yardım kuruluşlarının, araştırma merkezlerinin ve çeşitli derneklerin aktif faaliyetlerinin etkisi büyük. Türkasya Stratejik Araştırmalar Merkezi 2005’ten bu yana Uluslararası Afrika Kongresi düzenliyor. Türkiye İşadamları ve Sanayiciler Konfederasyonu, Türk ve Afrikalı işadamlarını üç senedir Türkiye-Afrika Dış Ticaret Köprüsü toplantılarında bir araya getiriyor. Diyanet İşleri Başkanlığı da Kasım 2006’da Afrika ülkelerinden Müslüman dinî liderleri İstanbul’da buluşturdu. Kısaca ilişkiler sadece karar alıcılar düzeyinde ilerlemiyor, hızla tabana da yayılıyor.

Sadece Ağustos 2008’de bir hafta içinde İstanbul’da üç ayrı buluşma tertip edildi: 14-16 Ağustos’ta Türkiye-Afrika Sivil Toplum Kuruluşları Forumu, 19-20 Ağustos’ta Türkiye-Afrika İş Forumu ve 18-21 Ağustos’ta Birinci Türkiye-Afrika İşbirliği Zirvesi. Taraflar arasında işbirliğini kurumsallaştırmak üzere, 175 STK’nın katıldığı ilk forumda Uluslararası Sivil Toplum Kuruluşları ve İşbirliği Platformu oluşturulmasına; oda başkanları ve işadamlarının bir araya geldiği iş forumunda ise Türkiye-Afrika Odası kurulmasına karar verildi. 53 Afrika ülkesinden 50’sinin bakanları ile devlet ve hükümet başkanlarının katılımıyla gerçekleştirilen işbirliği zirvesi ise, kıtayla ilişkilerin geldiği nokta açısından oldukça önemliydi. Zira bu düzeyde bir katılım, daha önce sadece Pekin’de düzenlenen Çin-Afrika buluşmasında gerçekleşmişti. Genelde Türk yetkililerin gösterdiği yakın ilgi, özelde ise Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün bütün ülkelerin temsilcileriyle ayrı ayrı görüşmesi Afrikalı misafirleri oldukça memnun etti. Zirve sonunda, kapsamlı bir işbirliğini öngören “İstanbul Deklarasyonu” ile “Türkiye-Afrika Ortaklığı Çerçeve Belgesi” açıklandı ve her beş senede bir işbirliği zirvesinin toplanması kararlaştırıldı. Her ne kadar zirve, Türk basınının “soykırımcı Beşir” haberlerinin gölgesinde kalsa da, gerek kıtayla ilişkilerin geleceği gerekse Ekim ayında yapılacak olan 2009-2010 dönemi için BM Güvenlik Konseyi geçici üyeliği seçimlerinden evvel Türkiye’nin Afrikalılara tanıtılması açısından oldukça başarılıydı.

Türkiye’nin girişimleri kıtada büyük bir teveccüh topluyor. Bunda büyük güçlerin enerji ihtiyaçlarını daha güvenli bir şekilde karşılamak ve elde kalmış ucuz ve kalitesiz mallarını satmak için Afrika’yı iyi bir pazar olarak gören anlayışına karşı, Türkiye’nin ilişkilere “eşitlik ve karşılıklı yarar üzerine kurulu uzun vadeli ve istikrarlı bir ortaklık” çerçevesinde yaklaştığına Afrikalıları ikna etmesi etkili oldu. Türkiye’nin sömürgeci bir geçmişinin olmaması da bunu kolaylaştırdı. Afrika üzerinden küresel rekabetin kızışacağı ve bunun da kıtada yeni çatışmaları kışkırtacağı önümüzdeki dönemde, komşularıyla problemlerini büyük ölçüde çözen ve bölgesinde barış için arabuluculuk girişimleriyle öne çıkan Türkiye ile ilişkileri stratejik ortaklık çerçevesinde daha da geliştirmek, “kara kıta”nın makus talihini yenmesinin önünü açar mı bilinmez. Ancak dış güçlerle onların yerli işbirlikçileri arasında sıkışıp kalan ve bunun bedelini bizzat kendi hayatlarıyla ödeyen Afrika halkları için en azından bir umut olacaktır.

GÜNEY KOMŞULARLA SIFIR PROBLEM

Z. Tuba Kor, Anlayış Dergisi, Sayı: 65, Ekim 2008, sf. 47, 50-51.

NOT: Her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.

GEÇTİĞİMİZ yüzyıl boyunca Türkiye’nin komşularıyla ilişkileri zaman zaman krizlere varan problemlerle malul oldu: Ortak tarihî tecrübelerden kaynaklanan husumet, rejim farklılıklarının neden olduğu önyargılar, Soğuk Savaş yıllarında ideolojik kutuplaşma, bölgesel rekabet ve/veya ittifaklar, toprak ihtilafları, doğal kaynakların paylaşılamaması ve bütün bunların tetiklediği güvenlik kaygıları... Bu problemlerin kıskacında Türk dış politikası, dört tarafın düşmanlarla çevrili olduğu psikolojisiyle yönetildi. Soğuk Savaş yıllarının kuzeyden gelen komünizm ve Sovyet tehdidi, SSCB’nin yıkılması ve Körfez Savaşı’nın ardından Kürt ayrılıkçılığı ve radikal İslam’la yer değiştirdi; 1992’de İran, Irak ve Suriye yeni düşmanlar olarak ilan edildi. 90’lı yıllar boyunca Türkiye’nin güney komşularıyla ilişkilerini güvenlik kaygıları şekillendirdi.

Husumetten İşbirliğine Türkiye-Suriye İlişkileri

Çok değil bundan tam on sene evvel Türkiye-Suriye ilişkileri, Ankara’nın savaş tehdidiyle en zor günlerini yaşıyordu. Uzun yıllar yazının başında zikrettiğimiz bütün problem alanlarıyla malul olan Şam-Ankara ilişkileri, ne olmuştu da sadece on sene içinde bir başka örneğine zor rastlanacak şekilde her alanda iyileşmişti?

Husumetten işbirliğine geçişte dönüm noktası, Ankara’nın tehditleri karşısında Şam’ın elindeki en önemli dış politika kozunu bırakmak zorunda kaldığı Ekim 1998’deki Öcalan Krizi oldu. Şam’ın Öcalan’ı topraklarından çıkarması ve PKK’ya desteği tamamen kesmesi, Öcalan’ın dört ay sonra yakalanmasına ve örgütün Eylül 1999’da silahları bırakmasına zemin hazırladı. Bu durum sadece ikili ilişkileri değil, genel olarak Türk dış politikasını da rahatlattı. 90’lı yıllar boyunca pek çok ülkeyle ilişkilerimizi esir alan PKK faktörünün -en azından beş sene boyunca- devre dışı kalması ve güvenliğin geri plana düşmesi, Ankara’nın Soğuk Savaş psikolojisinden yavaş yavaş kurtulmasını sağladı. Aralık 1999’da AB’den adaylık statüsü alınmasının da önünü açan bu süreç, içeride reformları ve demokratikleşmeyi başlatırken, dış politikanın “Ortak Güvenlik ve Dış Politika” ve “Komşuluk Politikası” çerçevesinde AB ile uyumlulaştırılması zaruretini beraberinde getirdi. Bu bağlamda İsmail Cem öncülüğündeki dışişlerinin başlattığı açılımlar, Kasım 2002’de iktidara gelen AKP’nin “komşularla sıfır problem” yaklaşımını dış politikanın temel esaslarından biri haline getirmesiyle ivme kazandı.

Başlangıçta temkinli adımlarla ilerleyen ilişkilerde 2003’ten itibaren çok hızlı bir iyileşme yaşandı. Bunda dış etkenler de şüphesiz etkiliydi. ABD’nin Irak’ı işgaliyle bölgede dengelerin değişmesi sonucu Ankara ile Şam’ın tehdit algılamaları örtüşmeye başladı. 1 Mart Tezkeresi’nin TBMM’den geçmemesi ve genel Irak politikası Türkiye’nin Şam nezdinde itibarını artırırken, ABD’nin yoğun baskısına rağmen Suriye’nin ekonomik ve diplomatik tecridine Ankara’nın ortak olmaması güveni pekiştirdi. Güneyde İsrail, doğuda ABD/Irak ile çevrili olan Suriye için kuzeyindeki Türkiye nefes alabileceği tek komşusu haline geldi.

Öcalan faktörünün denklemden çıkması ve güvenlik probleminin çözülmesinin ardından Ankara ile Şam geçmişi unutup rasyonel bir dış politika çerçevesinde geleceğe odaklanmayı tercih etti. 2003’ten itibaren üst düzey yetkililerin giderek artan karşılıklı ziyaretleri ve imzalanan pek çok anlaşma ile ilişkiler tahmin edilemeyecek boyutlara ulaştı. İlişkiler, ideolojik konulara hiç değinilmeden ve Hatay, su gibi temel ihtilafların çözümü zamana bırakılarak ortak çıkar, karşılıklı saygı ve iyi komşuluk ilkeleri temelinde geliştirildi; yeni işbirliği alanları açıldı. Tıpkı AET/AB’nin oluşumundaki gibi, başlangıçta siyasi bir ivmenin ardından sağlanacak ekonomik alanda karşılıklı bağımlılığın, barışçıl metotlarla problem çözümünün önünü açacağı beklentisiyle hareket edildi.

Bugün ulaşımdan ticarete, turizmden tarıma, enerji alanında işbirliğine kadar her alanda sıkı ekonomik ilişkiler geliştiriliyor. Sınırın çatışmadan işbirliği alanına dönüşmesi için ortak projeler üretiliyor. Bu süreçte Hatay ve su ihtilafları ilişkilerin önünde bir engel olmaktan çoktan çıktı. 2004’te Serbest Ticaret Anlaşması’na imza koymak suretiyle Şam mevcut sınırı fiilen kabul etti. Sınırda Asi Nehri üzerinde dostluk barajı kurulması projesi de bunu teyit eder nitelikte. PKK ve terör meselesi bugün önemli bir işbirliği alanına dönüşmüş durumda; askerî alanda eğitim ve teknik-bilimsel işbirliği anlaşmaları imzalandı. Kültürel yakınlaşmaya yönelik de adımlar atılıyor. Böylece yaklaşık bir asırdır entelektüellerin ve yönetici elitlerin kimliklerini ve dünya görüşlerini etkileyen ve dış politika davranışlarını belirleyen tarihî-psikolojik engeller dağıldı. Hatta Türkiye artık Suriye için Batı’yla problemlerini aşmada bulunmaz bir fırsata dönüştü. Uluslararası arenada sıkışmışlığını barış görüşmeleri ile aşma çabasında olan Şam, Türkiye’nin İsrail ile arasında arabuluculuk yapmasından da oldukça memnun. Türkiye’nin bugün Ortadoğu’da etkili bir aktör olmasında ise Suriye ile kurduğu yakın ilişkinin katkısı oldukça fazla.

Zorlu İmtihan: Türkiye-Irak İlişkileri

ABD işgaliyle bütün dengeleri altüst olmuş, parçalanmanın eşiğine gelmiş “özgür ve demokratik” Irak, altı yıldır Ankara’nın en zorlu imtihanlarından biri durumunda. İşgal öncesinde Türkiye’nin inisiyatifiyle başlayan Irak’a Komşu Ülkeler toplantıları, hem Irak ve çıkarları birbirinden çok farklı olan komşuları arasında diyalogların kurulmasına vesile oldu hem de Irak’ın yeniden yapılanmasında etkili bir platform haline geldi. Gerek bu inisiyatif gerekse ABD’nin baskısına rağmen TBMM’nin 1 Mart Tezkeresi’ni reddederek işgale ortak olmaması, Türkiye’nin Irak’a yapacağı açılımların sonuç vermesinde önemli birer başlangıç oldu.

Irak’ta yaşanan iç savaşı andıran çatışmalar bölge genelinde Sünni-Şii kutuplaşmasını su yüzüne çıkarırken, Türkiye tüm gruplarla eşit mesafede siyaset izleyerek ve her biriyle temasını sürdürerek tarafların güvenini kazandı. Sünnilerin seçimlere girmesini teşvik ederek siyasi alanda temsillerini sağlarken, Sünniler ile Şiiler arasında yaşanan siyasi krizlerde arabuluculuk yaptı. Bu adımlar güçlü bir merkezî yönetimin kurulması ve böylece Irak’ın parçalanmasının önüne geçilmesi için de elzemdi.

Irak merkezî yönetimi ve Sünni-Şii gruplarla ilişkiler iyi bir düzeye ulaşsa da, Kuzey Irak’taki yönetim ve Kürtlerle gerginlik tırmandı. Zira bağımsız bir Kürt devleti ihtimali, PKK’nın saldırılarını artırması ve Kerkük’ün kaderi gibi problemler Ankara’nın geleneksel korkularını yeniden alevlendirdi. Karar alıcılar arasında uygulanacak politikalar konusunda Suriye örneğindeki gibi bir uzlaşma olmaması, dahası bir kesimin kaba güce ve tecride dayalı politikaları ısrarla savunması, hükümetin uzun süre yalpalamasına yol açtı. Aralık 2007’de başlayan sınırlı hava ve kara operasyonlarını ise yeni açılımlar izledi. Özellikle Kürt grupları muhatap almanın ilk kez devletin zirvesinde kabul görmesiyle Mart ayında Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani’nin Türkiye’ye gelmesi önemliydi. Bu süreçte siyasi ve askerî gerilimlere rağmen Türk işadamları ve müteahhitlerin Kuzey Irak’taki faaliyetlerini giderek artırdıklarını da vurgulamak gerekir.

Temmuz 2007 seçimlerinden sonra Türkiye ile Irak arasında karşılıklı üst düzey ziyaretler iyice arttı. Bu süreçte enerji ve siyaset-güvenlik alanlarında imzalanan mutabakat muhtıraları ile Terörle Mücadele İşbirliği Anlaşması’nı, Temmuz 2008’de Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi kurulması takip etti. İlişkilerde yepyeni bir döneme işaret eden bu konseyle siyaset, ekonomi, enerji, su kaynakları, kültür ve güvenlik alanlarında işbirliği yapılması ve uzun vadeli Stratejik Ortaklık ilişkisi geliştirilmesi öngörülüyor. İmzalanacak anlaşmalar ve üretilecek ortak projelerle, tıpkı AB örneğinde olduğu gibi, ekonomik entegrasyonun sağlanması ve ortak bir güvenlik alanı oluşturulması hedefleniyor.

Komşularla sıfır problem yaklaşımının en önemli meyvesi olan bu konsey eğer amacına ulaşırsa, Irak’la ilişkiler Suriye’yle ilişkilerden çok daha iyi bir düzeye gelecek; Türkiye’nin iç korkularından kurtulabilmesinin, işgal altında geçmişi yağmalanmış ve geleceği ipotek altına alınmış Irak’ın ve Iraklıların ise daha hızlı toparlanabilmesinin önü açılacaktır.

DENİZLERİN KORKULU RÜYASI KORSANLAR

Z. Tuba Kor, Anlayış Dergisi, Sayı: 66, Kasım 2008, sf. 74-75.

NOT: Her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.


TAHTA bacaklı, çengel kollu, tek gözü bantlı, silahlı, omzunda papağan bulunan, gemisinde kurukafalı bayrak dalgalanan tehlikeli kahramanlar… Korsan denilince zihinlerimizde böyle bir hayalî figür canlanıveriyor popüler kültürün etkisiyle. Ve çoğumuz korsanların tarihin sayfalarında kaldığını zannediyoruz. Oysaki açık denizlerde korsanlık hiç bitmedi. Serbest ticaretten dem vurulan bir dönemde özellikle stratejik geçiş yollarında cirit atan korsanlar birer kabusa dönüştü.

Açık denizlerin ticaret yolu olarak kullanıldığı dönemden beri korsanlar faaliyette. Bunların bir kısmı bugünkü korsanların bir benzeri olan “deniz haydutları”, diğer kısmı ise bizzat devletler tarafından görevlendirilen “korsanlar”dı. İkinci grupta yer alanlar, savaş zamanlarında düşmanın ulaşımını ve tedarik yollarını kesiyor, sahillerini ve limanlarını vuruyor, bizzat deniz muharebelerine katılıyorlardı; barış zamanlarında ise bir yandan himayesinde oldukları devletlerin ticaret gemilerini ve güzergahlarını koruyor, diğer yandan hasım devletlerin deniz ticaretini engelleyerek ekonomik güç ve etkinliklerine darbe vuruyorlardı. Malta Şövalyeleri ile Barbaros Hayrettin Paşa, Turgut Reis gibi bir kısmı Kaptan-ı Deryalığa kadar yükselmiş Osmanlı denizcileri, ikinci gruptakiler arasında yer alıyorlardı. Bu müessese deniz savaşlarını hukukî bir çerçeveye sokan 1856 Paris Deklarasyonu ile lağvedildi; deniz haydutluğu ise bugüne kadar devam etti.

Soğuk Savaş döneminde süper güç donanmalarının denizlerdeki etkinliği nedeniyle nispeten az olan korsanlık yani deniz haydutluğu vakaları, dünya ticaretinin hızla büyüdüğü 90’larla birlikte giderek arttı. 11 Eylül’den sonra ise “teröre karşı mücadele” kapsamına alınarak farklı bir boyut kazandı.

Modern korsanlar sürat motorları, otomatik silahları ve el bombalarıyla kabusa dönüşmüş durumda. Hedeflerinde genellikle balıkçı tekneleri, yük gemileri ve yatlar, nadiren de petrol tankerleri bulunuyor. Bazen fidye için denizcileri veya gemileri kaçırıyorlar, bazen yüklere ve yolcuların değerli eşyalarına el koyuyorlar, hatta bazen geminin kendisini çalıp yenileyerek tekrar piyasaya sürüyorlar. İşin içinde organize suç veya terör örgütlerine mensup kişilerle çokuluslu konsorsiyumların yanı sıra ganimetten pay kapma heveslisi memurlar, liman işçileri, kiralık katiller ve işadamları da bulunuyor. Hatta bazen denizlerde güvenliği sağlamakla görevli personel de suça iştirak ediyor.

Uluslararası Denizcilik Dairesi 1992’den beri denizlerde korsanlık ve hırsızlık vakalarıyla ilgili analizlerini yayınlıyor. Buna göre 2000-2006 döneminde bir önceki altı yıla kıyasla dünya çapında %68 artan korsanlık vakalarının yıllara göre dağılımı ise şu şekilde: 1998’de 177, 2000’de 494, 2002’de 405, 2004’te 325, 2006’da 239, 2007’de 263. Ne var ki bu rakamlar korsanlığın gerçek boyutlarını yansıtmıyor. Zira sigorta primlerini yükseltmek veya uzun süren soruşturmalarla uğraşmak istemeyen, üstelik gemileri hakkında olumsuz bir imaj vermekten tedirgin olan pek çok denizcilik şirketi, yaşanan olayları ihbar etmekten kaçınıyor.

Korsanlık serbest ticarete yönelik büyük bir tehdit olarak görülüyor. Zira dünya ticaretinin %90’ı denizler üzerinden yapılıyor. Korsanların cirit attığı mekanlar genellikle stratejik ve ekonomik öneme sahip bölgeler. Mesela 90’lardan itibaren korsanların en gözde mekanı olan Malakka Boğazı, Hint Okyanusu ile Büyük Okyanus arasındaki en önemli geçiş yolu, dünyanın en kalabalık ülkeleri ile ticaret devleri (Çin, Hindistan, Japonya, Güney Kore, Tayvan vs.) arasındaki en önemli güzergah ve bu nedenle dünya petrol ve sıvılaştırılmış doğalgaz sevkıyatının yarıya yakını ve deniz ticaretinin dörtte biri buradan geçiyor. Korsanların bir başka gözdesi olan ve her yıl yaklaşık 20 bin geminin geçiş yaptığı Somali açıkları (Kızıldeniz’i Hint Okyanusu’na bağlayan geçiş yolu) Doğu-Batı ticaretinde, özellikle de Körfez petrollerinin Batı pazarlarına taşınmasında oldukça önemli bir güzergah. Nijerya, Bangladeş ve Brezilya açıkları diğer riskli bölgeler arasında yer alıyor. Gemilere ve yüklerine verilen zararlar, artan sigorta primleri ve fidyeler hesaba katıldığında korsan faaliyetlerinin yılda 16 milyar dolara mal olduğu tahmin ediliyor. Kaçırılan gemiye ve mürettebatına zarar gelmemesi için korsanlara ödenen fidye ise araç başına 300 bin ile 1,5 milyon dolar arasında değişiyor.

Somalili Korsanlar Dünya Gündeminde

Aralık 2006’da Etiyopya’nın ABD desteğiyle Somali’yi işgalinden bu yana bölgedeki korsanlık vakaları üç kat arttı. Sadece bu sene içinde yetmişi aşkın gemi fidye için kaçırıldı. Ancak Somalili korsanların bu kez uluslararası camiadan sert tepki almasına ve BM, NATO gibi örgütlerin harekete geçmesine neden olan asıl olay, Kenya’ya giden Ukrayna bandıralı bir gemiyi 25 Eylül’de kaçırmaları (başlangıçta istenen fidye miktarı 22 milyon dolardı). Zira gemide, Güney Sudan’daki ayrılıkçılara götürüldüğü iddia edilen, 33 adet Rus tankının yanı sıra tüfekler ve askerî mühimmat bulunuyor. Bunların ABD ve işgalci Etiyopya’nın korkulu rüyası Somali’deki İslami grupların eline geçmesi ihtimali etekleri tutuşturuyor.

1991’den beri iç savaş ve dış müdahalelerle boğuşan Somali’de korsanlık önemli bir geçim kaynağı. Başlangıçta Somali sularında avlanan ve her sene değeri 6 milyon dolara ulaşan deniz kaynaklarını alıp götüren yabancı ülkelerin balıkçı teknelerine ve ayrıca Avrupalı ve Asyalı şirketlerin zehirli atıklarını boşaltmalarına karşı mücadeleyi üstlenen Somalili milis grupları, zamanla fidye için korsanlığa başladılar. Artık kendi ülkelerine gıda yardımı taşıyan BM gemilerini bile hedef alıyorlar. Korsanlar genellikle yarı özerk bölge olan Puntland’den çıkıyor ve korsanlık bölge ekonomisinin neredeyse belkemiğini oluşturuyor. Öyle ki, Puntland’in yıllık bütçesi 20 milyon dolar; korsanların aldıkları fidye ise yılda 30 milyon doları buluyor. Ancak korsanlar bu parayı fidye olarak değil, karasularını kanunsuz kullananlara karşı “para cezası” olarak görüyorlar.

Korsanlara karşı son dönemde denizlerin güvenliğini artırmak üzere çeşitli adımlar atılıyor. Açık denizlerde çeşitli uluslararası/bölgesel koalisyonların donanmaları devriyelerini ve operasyonlarını artırıyor. Mesela Kasım 2004’te on altı Asya ülkesi arasında imzalanan korsanlığa ve silahlı soyguna karşı mücadele işbirliği anlaşması çerçevesinde oluşturulan güvenlik mekanizmaları sayesinde Malakka Boğazı ve çevresinde korsan faaliyetleri son iki senede üçte iki azaldı. Öte yandan gemiler korsanlara karşı yeni teknolojilerle donatılmaya çalışıyor. Zira güvenlik birimleri her yerde ve her zaman olamayacakları için son kertede gemilerin güvenliğini yine kendileri sağlayabilir. Somali’ye gelince, buradaki korsanlığa karşı uluslararası toplumun ortak hareket etmesine yönelik BM Güvenlik Konseyi’nden bu sene içinde üç defa karar çıktı. NATO, korsanlarla mücadele için bölgeye savaş gemileri göndermeye hazırlanıyor. Bütün bu girişimlere rağmen Somali’de iç barış ve istikrar sağlanana kadar korsan faaliyetlerinin devam edeceği aşikâr.








LİVNİ İSRAİL SİYASETİNE NE GETİRİR?


Eylül 2008
 
2006’daki Lübnan yenilgisinden bu yana İsrail iç siyasetindeki gerilimler Eylül ayında yaşanan gelişmelerle yeni bir sürece girdi. Hizbullah karşısında alınan yenilginin ardından iki yıldır istifa baskılarına direnen Başbakan Ehud Olmert, aylardır devam eden yolsuzluk soruşturmaları sonunda polisin başsavcılığa suç duyurusunda bulunmayı tavsiye etmesi üzerine Temmuz ayında, istifa edeceğini duyurmuştu. Haziran ayında da, koalisyon ortaklarının ve parti içindeki bir grubun baskısıyla Eylül’de Kadima Partisi’nde liderlik oylaması yapılmasını kabul etmişti. 17 Eylül’de yapılan oylamada Dışişleri Bakanı Tzipi Livni, Kadima Partisi’nin yeni genel başkanı oldu. Ancak Livni’yi zor bir süreç bekliyor. Eğer Ekim sonuna kadar koalisyon hükümeti kurmayı başaramazsa, İsrail’in en geç Ocak ayında erken genel seçimlere gitmesi gerekiyor.

Başkanlık yarışını, en güçlü rakibi olan eski Savunma Bakanı ve şimdiki Ulaştırma Bakanı Şaul Mofaz’a sadece bir puanlık fark atarak kazanan Livni’nin, öncelikle partisinin bütünlüğünü koruması gerekiyor. Zira Kadima, bir siyasi partiden ziyade farklı partilerden insanları, Şaron’un manevi öncülüğünde aynı çatı altında toplamış bir oluşum niteliğinde. Kıl payı genel başkanlık koltuğuna oturması nedeniyle meşruiyet tartışmaları ve iç siyasi hesaplaşmalarla yüzleşirken, bir yandan da hükümeti kurabilmek için kendine koalisyon ortakları bulmak zorunda. İşçi Partisi’ni yanına çekmesi nispeten kolay; ancak Livni’nin barış girişimlerine ve başta Kudüs olmak üzere herhangi bir toprak tavizine karşı çıkan aşırı sağ partileri ikna etmek için epeyce ter dökmesi gerekiyor. Hükümet kurmayı başarsa bile muhalefetteki Likud Partisi erken genel seçim baskısını sona erdirecek gibi görünmüyor. Zira 2006 seçimlerinde beşinci sıraya düşerek tarihinin en ağır yenilgisini alan Likud, Olmert’in bıraktığı kötü miras sayesinde yapılacak ilk seçimde yeniden iktidara gelmek için gün sayıyor.
Hükümeti kursun veya kuramasın, Livni’nin Kadima’nın başına geçmesi bir şans. Zira önce Cumhurbaşkanı Moşe Katsav’ın taciz ve tecavüz, ardından Başbakan Olmert’in rüşvet, görevi kötüye kullanmak ve vergide usulsüzlük gibi yolsuzluk suçlamaları nedeniyle koltuklarını bırakmak zorunda kaldığı İsrail’de halkın siyasetçilere olan güveninin dibe vurduğu bir ortamda, yolsuzluklara hiç bulaşmamış Livni partinin kötü imajını düzeltebilir. Zaten ilk kez 1999’da Likud Parti’sinden milletvekili olarak meclise giren ve çeşitli bakanlıklarda bulunan Livni, halihazırda ülkenin en popüler siyasetçilerinden biri. En önemli kozları hukuk eğitimi, diplomasi tecrübesi, uluslararası desteğe sahip olması ve yolsuzluğa bulaşmaması. Ancak Livni’nin, İsrail’in temel meseleri olan güvenlik ve ekonomi konularında yeterince bilgi ve deneyime sahip olduğu söylenemez ki bunların her ikisi de önümüzdeki dönemde en yakıcı meseleler olmayı sürdürecek.

Livni’nin, başbakanlık koltuğuna oturması halinde, Lübnan Savaşı ile birlikte yenilmezlik imajının yerle bir olmasıyla yaşanan ulusal travmayı atlatacak adımlar atması gerekiyor; eğer ki en erken 2009 en geç de 2010’da yapılması gereken genel seçimlerde giderek güçlenen muhalefetteki Likud Partisi’ni yenebilmek istiyorsa. Yakın bir gelecekte İran’a müdahale edilmemesi durumunda İsrail için geriye tek bir seçenek kalıyor: en yakın müttefiki Suriye ile barışarak İran’ı yalnızlaştırmak, böylece Filistin ve Lübnan’daki direnişe de darbe vurmak. Ancak her iki seçeneğin de uygulanması kısa vadede zor görünüyor. Zira Ortadoğu’da bütün taraflar Kasım ayında yapılacak ABD’deki başkanlık seçimlerine ve yeni başkanın politika tercihlerine odaklanmış durumda. Yine 2009’da Irak, Lübnan, Filistin gibi kritik ülkelerde yapılacak seçimler de bölgedeki gelişmeleri etkileyecek nitelikte. Dolayısıyla tüm tarafların beklemeyi ve güçlerini takviye etmeyi tercih ettiği bu belirsizlik döneminde Livni’nin önünü açacak gelişmelerin yaşanması zor görünüyor. Ortadoğu’da savaşın da barışın da anahtarı durumundaki ABD’de yeni başkanının, Bush’un iflas eden bölge politikalarının ardından, üstelik de finansal krizle altüst olan ekonomisini rayına oturtması gerekirken, yeni bir askerî maceraya atılmak veyahut muhtemel bir barışı finanse etmek gibi kendisine epeyce pahalıya patlayacak yükümlülüklere girmesini beklemek bu aşamada pek de makul değil.

İçerideki meşruiyetini büyük ölçüde kaybeden Olmert döneminde, ABD’nin girişimleriyle Kasım 2007’de yapılan Annapolis Konferansı’nın ardından başlayan Filistin’le doğrudan barış müzakerelerini, Türkiye aracılığında Suriye’yle barış, Mısır aracılığında Hamas’la ateşkes ve Almanya aracılığında Hizbullah ile esir değişimi için dolaylı görüşmeler izlemişti. Filistin ile görüşmelerde başmüzakereci olan Livni’nin barış süreçlerini devam ettirmesi bekleniyor. Zira İsrail devletinin kurulmasından evvel Filistinlilere karşı en büyük terörist saldırıları gerçekleştiren İrgun çetesinin liderlerinden birinin kızı olan, Mossad geçmişi bulunan ve 90’lı yıllarda barış girişimlerine şiddetle karşı çıkan Livni, değişen nüfus dengeleri karşısında İsrail’in Yahudi karakterinin korunabilmesi ve “demokratik bir Yahudi devleti” olarak ayakta kalabilmesinin yolunun toprak tavizinden geçtiğinin farkında. Dolayısıyla artık iki devletli çözümün taraftarları arasında yer alıyor. Ancak onun döneminde barış anlaşması imzalanması mümkün görünmüyor. Livni, yeni ABD başkanıyla anlaşana ve bölgede dengeler yerli yerine oturana kadar barış süreçlerinde oyalama taktiklerine başvurarak zaman kazanmaya çalışacaktır. Öte yandan zaman zaman Filistin topraklarına düzenlenecek saldırılarla “Demir Leydi” imajı oluşturmaya ve böylece bir sonraki seçimde sertlik yanlılarının da oyunu çekmeye çalışacaktır.

Golda Meir (1969-1974)’den sonra ülkenin ikinci kadın başbakanı olma ihtimali bulunan Livni’nin atacağı adımlarda, iç siyasi gelişmeler kadar bölgesel ve uluslararası konjoktür de etkili olacağa benziyor. Ancak gerek iç gerekse dış konjoktürdeki belirsizlik kendisine pek de umut vaat etmiyor. Livni, Olmert’in bıraktığı kötü miras karşısında kamuoyuna oynayarak ve onu ikna ederek partisine yeniden umut bağlanmasını sağlayabilir ve kazasız belasız ülkesini seçimlere kadar idare edebilirse bunu başarı addetmek gerekir.


20 Nisan 2010 Salı

ABD'NİN YENİ ORTADOĞU PAKETİ: KUTUPLAŞMA,SİLAHLANMA VE "BARIŞ"


Düşünce Gündem Dergisi, Sayı: 34, Eylül 2007

30 Temmuz-2 Ağustos tarihleri arasında ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice ve Savunma Bakanı Robert Gates, Mısır, Suudi Arabistan, İsrail ve Filistin’i kapsayan Ortadoğu turuna çıktı. Rice ve Gates’in ana gündem maddeleri İran, Irak ve Filistin-İsrail barışıydı. Geziden evvel Washington, önümüzdeki 10 yıl içinde İsrail’e 30, Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerine 20, Mısır’a da 13 milyar dolar tutarında “askeri destek paketi” vaat etti. Bu paketin öncekilerden farkı, İsrail’e yardımın %25 artması ve ilk kez Suudi Arabistan’a ileri teknoloji ürünü füzeler ve hassas bombalar satılacak olmasıydı.

ABD’nin bu paketle hedefi, İran’a ve müttefiklerine karşı oluşturmaya çalıştığı ‘ılımlı’ Sünni cepheyi muhtemel bir operasyondan evvel silahlandırmak ve tabii bir de iyice bozulan ekonomisini silah satışlarıyla biraz olsun düzeltmek. Yine ABD’nin İran politikası ile Arap ülkelerinin sallantıdaki Irak hükümetini desteklemelerini sağlamak ve bağımsız politikalar izlemelerinin önüne geçmek (Kral Abdullah’ın Hamas ve el-Fetih’i bir araya getirerek Mekke Antlaşması’na imza koydurması, Ahmedinejad’ın Suudi Arabistan ve diğer bölge ülkelerine yaptığı ziyaretlerle ilişkileri yumuşatma girişimleri gibi); Ortadoğu barışını canlandıracak bir bölgesel konferans için zemin yoklamak, Hamas’ı tamamen dışlayarak Abbas ve Fayyad yönetimini güçlendirmek de gezinin hedefleri arasındaydı.
Arap Birliği’nin tarihinde ilk kez İsrail’e bir heyet göndererek 2002’de hazırlanan Arap Barış Planı’nı sunmasının ardından gerçekleşen bu gezinin en somut sonucu, ‘Barış’ Konferansı’nın Kasım ayında düzenlenmesine karar verilmesi oldu. Aslında herkes bu çabanın nafile olacağının farkında; ancak tarafların buna ihtiyacı var: Abbas ve ekibi, Hamas karşısında elini güçlendirme; Lübnan ile savaşta izlenen politika nedeniyle topun ucunda olan Olmert, koltuğunu koruma; Bush yönetimi ise Ortadoğu’da süregelen başarısızlıklarını telafi etme derdinde.

Amerikan menşeli bölgesel kutuplaşma, silahlanma ve sözde barış çabaları karşısında İran da boş durmuyor. Cumhurbaşkanı Ahmedinejad özellikle Orta Asya ülkelerine yaptığı ziyaretlerle ikili ilişkileri geliştirerek ABD kuşatmasını kırmaya çalışıyor. Gözlemci olarak katıldığı Şanghay İşbirliği Örgütü’nün 16 Ağustos’taki toplantısında Amerikan yayılmasına karşı alınan Rusya ve Çin ile ilişkileri geliştirme kararı bu açıdan önemliydi. Rusya’nın İran’a son teknoloji ürünü savaş uçakları satacağı da gelen haberler arasında.


İŞTE BATI'NIN YENİ ORTADOĞUSU


Düşünce Gündem Dergisi, Sayı: 22, Eylül 2006

1967 Savaşı’nda altı günde üç Arap ülkesinin ordularını mağlup eden İsrail, 34 günde Hizbullah gerillalarını püskürtemedi ve başlangıçta ilan ettiği hedeflerin hiçbirine ulaşamadı.

İsrail Başbakanı Ehud Olmert, Gazze plajında bir ailenin katledilmesinin ardından “Dünyanın en ahlaki ordusuna sahibiz.” diyordu. 12 Temmuz’da başlayan Lübnan’a yönelik operasyon, İsrail işgal ordusunun ne denli ‘ahlaklı’ olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi. Operasyonla iç savaşın (1976-91) ve İsrail işgalinin (1982-2000) ardından yaralarını hızla saran ve adeta yeniden inşa edilen Lübnan’ın üçte biri bir kez daha enkaza döndü.
Operasyonun bahanesi, Hizbullah’ın sekiz İsrail askerini öldürüp ikisini kaçırmasıydı. Ancak, ABD’nin Afganistan ve Irak’ı işgalinin ve rejim değişikliklerinin ardından, Ortadoğu’da Suriye ile İran lehine bozulan stratejik dengenin tekrar yerli yerine oturtulması ve nükleer güç olma yolunda ilerleyen İran’ın engellenmesi gerekiyordu. Bunun için de ilk olarak, İsrail’in güvenliğine yönelik temel tehdit olan ve Suriye ile İran tarafından desteklenen silahlı gruplar tasfiye edilmeliydi. İşte operasyonun asıl amacı buydu; zaten ABD Dışişleri Bakanı Rice’ın, “Yeni bir Ortadoğu'nun zamanı geldi.” sözü de bunu doğrulamakta.

Ancak İsrail-ABD ikilisi umduğunu bulamadı. 1967 Savaşı’nda altı günde üç Arap ülkesinin ordularını mağlup eden İsrail, 34 günde Hizbullah gerillalarını püskürtemedi ve başlangıçta ilan ettiği hedeflerin hiçbirine ulaşamadı; ne kaçırılan İsrail askerlerinin serbest bırakılmasını sağlayabildi ne de Hizbullah’ı Güney Lübnan’dan silip, füzelerini yok edebildi. Aksine Hizbullah’ın attığı füzelerle ilk kez kendi evinde bu ölçüde bir saldırıya uğrayan İsrail’de hayat felce uğradı. Askeri gücünün etkinliği ve caydırıcılığı tartışılır oldu. Orduya ve hükümete olan güven sarsıldı.
Savaşın bilançosu ise oldukça ağır. Lübnan tarafında üçte biri 12 yaşından küçük çocuk olmak üzere 1084 sivil hayatını kaybetti. 40 Lübnan güvenlik gücünün yanı sıra, 80 Hizbullah gerillası ile dört BM gözlemcisi ve bir UNIFIL askeri öldü. 3700 kişi ise yaralandı. Nüfusun dörtte biri (yaklaşık bir milyon kişi) yerinden edilirken, 220 bin kişi de Lübnan'ı terk etti. 30 bin ev ve işyeri yok edilirken, 100 bin Lübnanlı evsiz kaldı. 630 kilometrelik karayolu, 145 köprü ve üst geçit, havayolları, limanlar, hastaneler, su arıtma tesisleri ve pompalama istasyonları, elektrik santralleri kısmen ya da tamamen yıkıldı. Akdeniz'e sızan 30 bin ton petrol çevre felaketine sebep oldu. Yıkımın maliyetinin altı milyar dolar olduğu sanılıyor. İsrail ayrıca saldırılarında sivillere yönelik misket bombası ve çeşitli kimyasal maddeler kullandı.

İsrail tarafında ise 117 asker ve 41 sivil öldü. 583 sivil ve 312 asker yaralandı. 500 bine yakın sivil evini terk etti. 4000 civarında Hizbullah füzesi İsrail topraklarına düşerken, İsrail ordusu 100 binden fazla havan topu attı, 12 bini aşkın hava akını düzenledi.

Bu rakamlar aslında Hizbullah'ın sivilleri hedef almama noktasındaki hassasiyetini net bir şekilde ortaya koyuyor. Zira öldürülen İsrailliler içindeki sivillerin oranı yaklaşık %30 iken, Lübnanlı sivillerin oranı %90'lara ulaşıyor. Ancak İsrail bu oranları kabul etmiyor; zira ona göre Güney Lübnan ve Beyrut'un güney mahallelerindeki çoğunluğu Şii olan halk zaten Hizbullah mensubu, yani terörist.

BM Güvenlik Konseyi’nin, kayıpların ve yıkımın bu denli ağırlaşmasının ardından alabildiği 1701 sayılı karar uyarınca 14 Ağustos’ta ateşkes sağlandı. Ancak karar İsrail’i kollayan muğlak ifadelerle dolu. Savaşın başlamasından Hizbullah sorumlu tutulurken, örgütün tüm saldırılarını durdurması ve kaçırılan askerleri derhal ve koşulsuz serbest bırakması isteniyor. Hizbullah'tan tüm saldırılarını, İsrail'den ise sadece “taarruz saldırılarını” durdurmasını isteyen BM kararı, İsrail'in “meşru müdafaa” söylemiyle saldırılarını sürdürmesinin önünü açıyor. İsrail hapishanelerindeki Lübnanlı esirler konusu da zamana bırakılıyor. İsrail’in aleni saldırganlığına rağmen iki tarafın kayıpları eş tutuluyor. Bu haliyle hukuka ve ahlaka sığmayan karar, İsrail’in askeri yoldan başaramadığı Hizbullah’ın silahsızlandırılması görevinin, diplomasi yoluyla Güney Lübnan’a konuşlandırılacak Lübnan ordusu ve uluslararası güce havale edildiği izlenimini veriyor. Ancak işgal kuvvetlerini ülkeden çıkaran meşru bir direniş gücü olarak Lübnan’da resmen kabul gören ve İsrail’e karşı verdiği bu son mücadele ile Sünnisiyle-Şiisiyle tüm Arap ve Müslüman halkları arasında prestiji artan Hizbullah’ın tasfiyesi hiç de muhtemel görünmüyor.



LÜBNAN'DA TANSİYON YÜKSELİYOR


Düşünce Gündem Dergisi, Sayı: 25

Lübnan’da iç siyasi mücadele iki yıl önce mevcut cumhurbaşkanı Emile Lahud’un görev süresinin uzatılması tartışmaları ile başlamıştı. Ardından Suriye birliklerinin Lübnan’dan çekilmesini ve özellikle Hizbullah’ın silahsızlandırılmasını öngören 1559 sayılı BM kararı ve Başbakan Refik Hairi’nin suikaste kurban gitmesiyle tırmanan gerilim, İsrail saldırılarıyla yeni bir boyut kazandı.

İsrail’e karşı mücadelesiyle adeta bir kahraman haline gelen Hizbullah ve lideri Nasrallah, savaş sırasında Lübnan’ı savunmada aciz kalarak güvenirliğini yitiren hükümete karşı bayrak açtı. Nasrallah’ın geçen ay nüfus oranlarına paralel olarak bir ulusal birlik hükümeti kurulmadığı takdirde erken seçim için barışçı gösterilere başlayacakları uyarısının ardından yapılan görüşmelerde Lübnanlı yöneticiler uzlaşmaya varamadı. Bunun üzerine Şii bakanların tamamı ile cumhurbaşkanı kontenjanından atanan Hıristiyan bakanlardan biri istifa etti. İstifaların yaşandığı sırada Hariri suikastına ilişkin uluslararası bir mahkeme kurulması yönündeki BM taslağının onaylanması, hükümetin anayasal meşruiyeti tartışmalarını daha da alevlendirdi.

Her ne kadar görüşmeler başarısızlıkla sonuçlansa da taraflar önümüzdeki günlerde çözümü zorlayabilir. Zira toplumsal desteğini büyük oranda artıran Hizbullah’ın seçim baskısı, mecliste çoğunluğu elinde tutan Suriye karşıtlarını endişelendiriyor. Çünkü önümüzdeki sonbaharda yapılacak seçimlerde Suriye karşıtı bir ismin cumhurbaşkanlığına getirilebilmesi için mevcut meclis dengesinin korunması şart. Ancak yine de Suriye yanlısı Şii blok ve müttefiki Maruni Mişel Avn’ın oluşturduğu muhalefet cephesinin seçim kanununun değiştirilmesi ve hükümetteki temsillerinin artırılması -ki böylece hükümet kararlarını engelleyebilecek güce ulaşacaklar- yönündeki taleplerini Suriye karşıtlarının kabullenmesi ihtimali çok düşük.
Bu gelişmeler yaşanırken İsrail’in en geç önümüzdeki yaz Hizbullah’a karşı yeni bir savaş başlatacağı, Suriye karşıtı liderlerin Amerikalı ve İsrailli yetkililerle gizli pazarlıklar yaptıkları ve iç savaş ihtimaline karşı Hıristiyan milislere silah sevkıyatına hız verildiğine dair söylentiler Lübnan’da siyasi gerilimin daha da tırmanacağının habercisi. Sanayi Bakanı Piyer Cemayel suikastı ise bu bağlamda hiç de hayra alamet değil.



BÜLENT YILDIRIM: "GAZZE'DE SİSTEMATİK BİR SOYKIRIM YAŞANIYOR"

Bülent Yıldırım ile söyleşi
Anlayış Dergisi, Sayı: 81, Şubat 2010, sf.64-68.
Konuşan: Z. Tuba Kor

27 Aralık 2008’de İsrail, Gazze’ye yönelik tarihinin en büyük katliamını başlattı. 22 gün boyunca bölgeye yağdırdığı bir milyon kilogram bombayla 1.400 Filistinliyi katletti, 5.500’ünü de yaraladı; Gazze’nin alt ve üst yapısını yerle bir etti. Hamas’ı iktidara taşıyan Filistinlileri cezalandırmak için 2006’dan bu yana uygulanan uluslararası ambargo devam ediyor, katliamın yaraları da sarılabilmiş değil. 1,5 milyon Gazzeli 365 kilometrekarelik küçücük bir toprak parçasında, İsrail’in (ve Mısır’ın) kuşatması altında hayatta kalma mücadelesi veriyor. İşte bu zulme sessiz kalmamak, ambargoyu kırmak ve Gazzelileri bir nebze olsun rahatlatmak için 6 Aralık’ta İngiltere’den yola çıkan “Filistin’e Yol Açık” yardım konvoyu, uzun ve meşakkatli bir yolculuğun ardından Gazze’ye ancak 6 Ocak 2010’da girebildi, Türk Dışişleri’nin diplomatik girişimleri sayesinde. Konvoyun organizatörü olan İngiliz Avam Kamarası üyesi George Galloway’in “Kesinlikle kahramanlardı… destekleri olmasa yardım götürmemiz mümkün olamazdı” dediği İHH İnsani Yardım Vakfı’nın genel başkanlığını yürüten ve konvoyun her aşamasında bizzat etkili olan Avukat Bülent Yıldırım ile bu konvoyun hikayesini, Mısır’ın engellemelerini, Gazzelilerin yaşadıklarını ve son dönemde faaliyetleriyle büyük ses getiren İHH’yı konuştuk.

Geçen sene Mart ve Temmuz aylarında George Galloway başkanlığında Gazze’ye iki yardım konvoyu gitmişti. İHH olarak siz de zaman zaman yardım götürüyorsunuz bölgeye. “Filistin’e Yol Açık” Konvoyu’nu öncekilerden farklı kılan nedir?
Öncelikle ambargo ile başlayalım. Gazze’ye yönelik ambargonun İslam tarihinde tek bir benzeri var; o da Mekkeli müşrikler tarafından Rasulullah (SAV)’e uygulanan. O dört yıl devam etmişti, Gazze’ye yönelik ambargo da dördüncü yılına girdi. Şu anda tamamen sistematik bir soykırım hadisesi yaşanıyor Gazze’de; fakat dünya buna adeta sessiz kalıyor. Gazze’deki çocukların %60’ı yetersiz beslenmekten dolayı sağlıklı değil. Yahudi tüccarlar Gazze’ye ticari mal sokuyorlar; ama yiyeceklerin kalorilerini sistematik bir şekilde düşürüyorlar. Bu da mevcut nesli, 15-20 sene içerisinde daha sağlıksız hale getirecek.
Savaş sırasında ciddi manada gündeme gelen Gazze’ye yönelik yardımlar, savaştan sonra ortaya çıkan engeller nedeniyle bölgeye ulaşmadı. Birçok kişi, STK ve hükümet Gazze’nin yanında yer aldı; ama tabir yerindeyse bunların hiçbiri karın doyurmadı. Bunun üzerine Gazze’de Ambargoyu Kaldırma Komisyonu oluşturuldu. Bu komisyon üç ayrı alanda çalışma yaptı. Bunlardan birisi de İngiltere’de George Galloway’in başlattığı özgürlük konvoyu. İlk konvoy, biz oradayken savaştan hemen sonra geldi; ama işin doğrusu Gazze’de bile pek ses getirmedi. İkincisi, Afrika üzerinden yola çıktı; ama 28 gün Refah Sınır Kapısı’nda bekletildi ve Mısır tıpkı bize yaptığı gibi taşlarla sopalarla saldırdı konvoya.

Mısır konvoyları engellemekle neyi hedefliyor?
Mısır’ın asıl hedefi, eziyet yaparak, korkutarak bu tip çalışmaların önü kesmek. Yaptığımız görüşmelerde bize açıkça “Akabe’den geçişinize izin verirsek, dünyanın her tarafından yeni konvoylar gelir ve bu da bizi rahatsız eder” dediler. Ancak bu tavrın 1,5 milyon Gazzeliyi ölüme mahkum ettiği açık. Mısır eğer dünyanın dört bir yanından gelecek konvoylara ve yardımlara kapılarını açıp geçişlerine izin verirse, Ortadoğu’nun lideri, yüzyılın kahramanı olabilir. Mısır kendi gücünün farkına varmayan ve kendi kendini yıpratan bir yönetim tarzıyla karşı karşıya.

“Filistin’e Yol Açık” Konvoyu’yla hedeflerinize ulaşabildiniz mi?
Daha önce Mısır “Yollar açık” demesine rağmen her defasında prosedürü uzatarak yardımların girişini engelledi. Getirilen üç-beş yardım da İsrail’in kontrolündeki kapıdan girdi. Mısır egemen bir ülke olmasına rağmen her şeyi İsrail’le ve İsrail’in istediği şekilde yapıyor. İşte biz bunun kırılması gerektiğine inanıyoruz. Bu ambargo bir şekilde ortadan kalkmalı; bu, yüzyılın ayıbı diye düşünüyoruz… Hedefimiz, bu üçüncü konvoyu biraz daha dünya kamuoyuna duyurmaktı. Canlı yayın aracı götürerek her safhada yaşadığımız olumsuzlukları ve güzel şeyleri duyurmaya gayret ettik. Birincisi, Türkiye’de bizim de katılmamızla birlikte, üçüncü konvoy diğer ikisinden çok daha fazla ses getirdi ve ambargonun delinebileceğini ortaya çıkardı. İkincisi, İsrail’in tek başına bu ambargoyu uygulamadığını; Ortadoğu’dan bazı ülkelerin doğrudan, bazılarının da dolaylı olarak ambargoya destek verdiğini görmüş olduk. Üçüncüsü, ambargoya destek veren ülkelerin halklarının buna taraftar olmadığını ve önümüzdeki günlerde yönetimlerini zorlayacağını fark ettik. Dördüncüsü, adalet ve vicdan ekseninde, özelde Türkiye’deki bütün kesimler birleşti; genelde de dünyada birçok STK, siyasetçi ve aydın konvoya destek verdi.

Konvoy normalde saldırının başlangıç tarihinin yıldönümü 27 Aralık’ta Gazze’de olmak istiyordu; ama Mısır’ın engellemeleri nedeniyle 5 Ocak’a kadar bölgeye giremedi. Mısır’da neler yaşadınız?
Biz Aralık’ın 27’sinde Gazze’de olmayı istedik ama olunmayacağını çok iyi biliyorduk. Onun için daha baştan “Hedef ayın 27’si; ama eğer bizi içeri almazlarsa, gerekirse günlerce sahilde, açık alanda yatarız” demiştik. Birbirlerinden çok farklı yüzlerce aktivist, dünyanın çeşitli yerlerinden Mısır’a, Kahire’ye geldiler. Buradan Ariş’e, oradan da Refah’a ulaşıp Gazze’ye gireceklerdi. Hedef, Türkiye’deki başörtüsü eyleminde olduğu gibi, el ele tutuşup Gazze’nin sahil şeridini bir baştan bir başa eylem bölgesi haline getirmek ve dünyanın dikkatini buraya çekmekti. Fakat Mısır çok akıllıca bir taktikle “grev kırıcılığı” yaptı; aralarında bazı Türklerin de bulunduğu 100 eylemciye izin verdi. Ne yazık ki bu taktiği algılayamayıp içeri girdiler. Bunun üzerine konvoy içinde ciddi problemler yaşandı. Geçen Mart’tan beri hazırlıkları yapılan böyle bir eylemin bu şekilde hedefine ulaşamaması bizi üzdü.
Aslında aynı taktiği bize de uygulamak istediler. “Yabancılar provokasyon yapıyorlar, bizim Türklerle problemimiz yok, yabancılardan ayrılıp sadece Türkler içeri girsin” gibi şeyler söylediler bize. Yabancılara da, özellikle İngilizlere “Sizin bu yaptığınız Ortadoğu’da Türkiye’nin Mısır’ın önüne geçmesine yarıyor, onun için siz onlardan ayrılın” dediler. Fakat her iki grup da birbirinden bilgileri saklamadığı için oyuna gelmedi, direndi. Mesela Suriye/Lazkiye’den dört uçakla arkadaşlarımızın hepsini Mısır/Ariş’e taşıdık. İlk heyette biz gitmiştik ve bize “Hiçbir arama olmadan siz çok kolay geçebilirsiniz” dediler. Tam 9,5 saat direndik orada. Biz eğer geçseydik, diğerlerine izin verilmeyecekti ki bu sonradan ortaya çıktı. Kısaca, aktivistlerin aralarındaki birlikteliği bozmayı hedeflediler. Ama konvoy soğukkanlı davranarak oyuna gelmedi.
Mısır’ın bir diğer taktiği de şu oldu: “Yardım malzemelerinizi Ariş Limanı’na getirin, orada Mısır Kızılayı’na teslim edin ve onlar içeriye soksun” dediler. Biz aslında bunu reddetmedik. Ama geçmişte bu usulü uyguladığımız her defasında yardım malzemeleri kadar da gümrükte bekleme ücreti verdik. Çünkü Mısır Kızılayı, yardım malzemelerini 3-3,5 ayda anca teslim alıyor, sonra bunu Gazze’ye sokabilmek için 7-8 ay İsrail’le görüşmelerini yapıyor ama sonunda “Bu iş olmuyor” diyor; zaman uzayınca mecburen yardım malzemelerinizi alıp dönüyorsunuz. İşte Mısır dünyaya kendini haklı çıkarmak için bu yolu gösterdi; fakat bu, doğru bir yol değildi. 18 yıldır faaliyet gösteren ve 120 ülkeyle çalışan uluslararası bir yardım kuruluşu olarak yardım faaliyetlerinin nasıl yapılması gerektiğini gayet iyi biliyoruz. Bu nedenle biz tekrar görüştük Mısırlı yetkililerle. Bütün güzergahımızı biliyorlardı.

İngiltere’den yola çıkan konvoy Türkiye’den Suriye’ye, oradan da Ürdün’ün Akabe Limanı’na gitti; ancak Mısır’ın itirazı üzerine Suriye’ye geri dönüp Lazkiye üzerinden deniz ve hava yoluyla Mısır’a geçebildi.Mısır “Biz daha baştan güzergahı Galloway’e söyledik, Akabe’den geçilmeyeceğini bildirdik ama buna karşı çıktılar” gibi bir propaganda yaptı.
Evet, söylendi ama 21 Aralık’ta. Galloway, ben ve konsolosluk oturup konuştuk ve Galloway Mısır’ın teklifini kabul etmedi. Çünkü “Tamam Lazkiye Limanı’na gidelim, o zaman Ariş’ten siz bizim malzemelerimizin hepsini içeri alacak mısınız?” diye sordu; “Hayır” dediler. “Birincisi, İsrail’den izin almanız gerekir; İsrail’le güvenlik anlaşmamız var. İkincisi, bütün malzemeleri BM’ye bağlı UNRWA teşkilatına vereceksiniz.” dediler. Ancak UNRWA sadece Filistinli mültecilere çalışıyor. Bunlar kabul edilmediği için Ürdün’ün Akabe Limanı’na gidildi. Akabe’de yapılan görüşmelerde bir yazılı metin üzerinde anlaştık. Mısırlılar kendileri, “İstediklerinizi kabul ediyoruz, Lazkiye’ye dönün, Ariş Limanı’na gelin” diye davet ettiler bizi. Dedik ki “Bakın 1.000 kilometre geri gideceğiz. Aramızda yaşlılar, araba kullanan 78-80 yaşında hanımefendiler var. Yolda kaza olur, Allah korusun. Ayrıca Lazkiye’ye gidince, İsrail’in tehdidi olduğu için gemi bulmakta zorlanacağız. Sonra gemilerle insan taşınamayacağı için uçaklar kiralayacağız...” Nitekim öyle de oldu. Tam 5.000 kilometreden fazla arabalarla yol gittik, daha sonra araçlar için gemi tuttuk, İsrail tehdit etti, yolcular için dört sefer uçak kiraladık ve sonuçta Ariş Limanı’na ulaştık. Konsolos bize “Gittiğinizde misafirperverliğimizi göreceksiniz” demişti…

Aslında gördünüz bir bakıma!…
Misafirperverliği gördük tabii. Ama bunların hiçbiri bizim İsrail’e olan karşıtlığımızı Mısır’a çevirmeye sebep değil. Yine de “Düşmanın taşı gelsin bağrımı delsin, dost elinden gelen gül göğsümde al kan olur.” Mısır’ı dost olarak görmek istiyoruz. Nitekim yeni konvoylar yapacağız...

Mısır Dışişleri Bakanı Ahmed Ebu’l-Geyt yardım konvoylarının ülkeleri üzerinden geçişine bir daha izin vermeyeceklerini söyledi ama.
Alacak, eğer insanlığı önemsiyorsa almak zorunda. Almadığı takdirde, -biz bir STK’yız, hiçbir hükümet ve hiçbir siyasi partiye bağlı değiliz- bu konuyu bütün dünyaya duyururuz, mücadelemizi yaparız. Bu ambargo kalkana kadar denizden, karadan, hatta gerekirse havadan yardımlarımızı ulaştıracağız ve sonunda bu ambargo kalkacak. Buna hiçbir ülke, hiçbir devlet, hiçbir ordu engel olamaz.

Siz Ariş’te beklerken taşlar atıldı, yaralananlar oldu; yine Gazzeliler ile Mısır askerleri çatıştı ve bir asker öldü. Bu olayların konvoyun amacını gölgelediği, bir insani yardım konvoyunun siyasi meselelere girmemesi gerektiği yönünde eleştiriler geldi. Bu eleştiriler hakkında ne düşünüyorsunuz?
Bu eleştirileri sadece iki kişi dillendirdi ve bunlardan biri diğerinin yazısına atıfta bulundu. İkisi de çok sevdiğimiz, değerli aydınlarımız; ama bence Mısır’ı tanımadıkları, Gazze konusunu da çok irdelemedikleri ortaya çıktı… İnsani yardım kuruluşu olarak biz oraya topla tüfekle gitmedik. 350 kişiyle koskoca Mısır ordusuna savaş açacak da değildik. Aramızda 100’ün üzerinde kadın ve yaşlı vardı. Orada bir insani yardım kuruluşunun yapması gereken müzakereler, anlaşmalar yapıldı. Yanımızda siyasetçiler de vardı. Birdenbire taşlamaya başladılar ve biz kendimizi olayların içerisinde bulduk. Ne olayı siyasallaştırmak ne de kavga boyutuna çekmek gibi bir hedefimiz oldu. Biz yaralılara, ilacı olmayan çocuklara yardımın Mısır topraklarından gitmesi gerektiğini dünyaya duyurmak istedik ve bunda da başarılı olduk. Zannediyorum, bu süreçler çok iyi bilinmediğinden, Mısır’ın resmî söylemlerine göre yapılan tespitler, dışarıdan bakılınca doğru olarak algılanabiliyor.

Gerek Mısır’ın Türkiye Büyükelçisi gerekse Filistin lideri Mahmud Abbas, “Yardımları biz gönderiyoruz; ama Hamas hükümeti kendi siyasi çıkarları için bunu engelliyor” mealinde açıklamalarda bulundular.
Savaş sırasında ve sonrasında ben Gazze’deydim. Doğrudan Mahmud Abbas’a bağlı olan Filistin Kızılayı, hem Batı Şeria hem Gazze’de çalışıyordu, Gazze’deki yönetimle de irtibat içindeydi. Filistin Kızılayı gelen malzemeleri içeri sokabiliyor; ama bu malzemeleri nereden alıyor? İsrail’den. Bu malzemeler ya geciktiriliyor ve bu nedenle son kullanma tarihleri geçiyor ya da bir kısmına el konuluyor. Onun için Gazze’ye çok sağlıklı malzemeler giremiyor. Filistin Kızılayı’na verilen her malzeme zaten dağıtılıyor; ama bu malzemenin doğru dürüst geldiğini kimse iddia edemez.

Mısır, zannedersem sadece ilaçların ve tıbbi malzemelerin girişine izin verdi, çocuk mamalarını dahi acil yardım kapsamında görmeyerek geri çevirdi. Gazze’ye neler götürdünüz, neler yasak kapsamındaydı?
Aslında Mısır, sadece tıbbi malzemelerin bir kısmının, ambulansların ve listelerinde yer alan belirli ilaçların Refah Sınır Kapısı’ndan Gazze’ye girişine izin veriyor; diğerlerini tamamen İsrail’in kontrolündeki kapıya yönlendiriyor. Ama biz İsrail’e güvenmiyoruz. Organ çaldıkları basına yansıyan, hakkında böyle bir kanaat oluşan İsrail’e nasıl güvenebilirsiniz ki? Zaten İsrail gelen yardımları da çok uzun süre bekletiyor sınır kapısında… Biz götürdüğümüz bebek mamalarını içeriye soktuk; ama çok zorlandık. Normalde bebek maması ilaç kapsamında olmadığı için İsrail’in kontrolündeki kapıya gitmesi gerekiyor.

Araçların yaklaşık 50 tanesini Gazze’ye sokamadınız…
43 tane binek arabasının girişine izin vermediler. Taşlama hadisesi de bunun müzakereleri esnasında gerçekleşti. Bu arabaların hikayesi çok ilginç. Amerikalılar geçen sene Gazze’ye yardım götürmek için ellerinde bir miktar parayla Mısır’a gelmişler. Mısırlı yetkililer bunlara, şuradan şu arabaları alabilirsiniz demiş. Bu arabaları almışlar; fakat Mısır, daha sonra binek arabaları oldukları gerekçesiyle, Ariş Limanı’ndan içeriye sokmamış… Aradan bir sene geçti, bu konvoy oluşunca bize başvurdular. Limandaki bu arabaları alıp bizim konvoya katıp içeri girmeyi düşünüyorduk. Ama Mısırlı yetkililer, “Bunları buradan Mısır’a sokamayız. Başka bir ülkeye gidip plakaları değişecek ve öyle gelecek.” dediler. Ariş’ten gemi tutup arabaları Mersin’e getirdik. 500.000 dolar teminat vererek Mersin’de geçici plakalar yaptırdık. Fakat belki konvoya yetişemezler diye Mısırlı yetkililere ilk verdiğimiz listede bu arabalar yoktu. Mısırlılar da Türkiye’de bu araçlar için teminat yatırılıp geçici plaka alınması en az üç-dört gün sürer diye hesaplıyorlardı. Biz bunu bir günde yapınca, hemen ikinci listeyi götürdük. Akabe’den Lazkiye’ye yeni gelmiştik; “Arabalar Lazkiye’ye yetişiyor” dedik. Bize “Tamam” dediler. Bunun üzerine Mersin’den arabaları Lazkiye’ye getirdik ve iki konvoyu birleştirip tekrar gemiye bindirdik, Ariş’e geri getirdik. Ariş’e varınca bu sefer de “Bunlar İsrail’in kontrolündeki kapıdan geçecek” dediler. İsrail’in kontrolündeki bir kapıdan geçecek bu arabaların içerisine ne yerleştirilecek? Bu arabaları kullanacak Gazzeliler yarın öbür gün İsrail bombalarıyla vurulursa, bunun vicdan azabını nasıl çekeceğiz? Bu nedenlerle 43 arabayı geri alıp Suriye, Lübnan ve Ürdün’deki Filistin mülteci kamplarına dağıtmak üzere tekrar gemiyle Lazkiye’ye getirdik. Yani bu arabalar üç kere deniz yolu gördü.

Bir de Mısır konvoydan yedi kişiyi tutuklamaya çalıştı. Bunların da ilginç hikayeleri var.
Tabii oradaki bazı Mısır polislerinin yargılanması lazım. Bu çocuklara işkence yaptılar. Kendileri taş atıp provoke ettiler ki bunların hepsinin kayıtları var bizde; ondan sonra da bu çocukları tutuklama kararı çıkarttılar. Biz de “O zaman hep beraber burada kalır, direniriz” deyince sonunda hepsini bırakmak zorunda kaldılar. Birlikte geri döndük. Ancak biz Mısır’la ikinci bir konvoy için anlaşma yaptığımızdan dolayı bu insan hakları ihlallerini çok fazla gündeme getirmek istemiyoruz. Çünkü Mısır’ın da kendisini bu konuda gözden geçireceğine inanıyoruz. Bu konular çok gündeme gelince, toplumlar İsrail’den ziyade Mısır’a yüklenir ki bu da bizim istediğimiz bir şey değil. Umarım Mısır, yeni konvoyu taşlarla değil, çiçeklerle karşılar ve dünya üzerindeki imajını da tazeler.

Buradan sözü Gazze’ye getirelim. Gazze’ye girdiğinizde karşılaştığınız manzara neydi? Bir senedir İsrail saldırılarının yaraları sarılamadı; üstelik 2006’dan beri de bir ambargo var. Gazzeliler nasıl yaşıyor?
Gazzelileri İstanbul’da yaşadığımız duygularla algılamak çok zor. Gazze’de birkaç gün kalan insan, burada her şeyin çok farklı bir şekilde algılandığını hisseder. Gazzelilerin bir kere özgüvenleri yerinde. Yokluğa sabretmeyi biliyorlar. Direniş kültürleri çok iyi. Konvoyu karşılamaya gelen, ancak Mısır askerinin kurşunuyla belden aşağısı felç kalan 17 yaşında bir çocuk vardı. Hastaneye ziyaretine gittik; çocuk bizi görünce, “Siz gelebildiniz ya” dedi. Ailesi onu hastanede bırakmış, memleketine dönmüş; çünkü zaten aile içerisinde birçok şehitleri var. Yani her şey çok sıradan orada. Oradaki insanlar düğünü de şahadeti de bayram biliyorlar; hepsi bir onlar için. Bu dünya ile öbür dünya arasında sadece bir eşik olduğunu yakinen kabul etmişler. Gazze’de 6.500 tane yatakta olması gereken hasta var; ama hastanelerdeki yatak sayısı 2.000. Bunun yanında beslenme yetersizliği var. Gıda maddeleri karaborsada. Tüneller de kapatılınca her şey Yahudi tüccarların eliyle girecek içeriye. Kısaca Gazze’nin durumu bu… Ama yer gök sevinçti bizi görünce. Zaten konvoy Gazzelilerin talebi üzerine oldu; bunu ne bir siyasetçi ne de bir yardım kuruluşu yaptı. Gazzeliler ölüyor. Gazzeliler yavaş yavaş yok oluyor. Onlar bu sene içinde İsrail’in bir kez daha saldıracağını biliyorlar. Çünkü onlar Yahudileri, Siyonizm’i bizden çok daha iyi tanıyorlar. Biz coğrafi olarak da, kültürel olarak da onlardan uzağız; İsrail’in ne yapacağını bilmiyoruz. Ama Filistinliler onlarla iç içe; 90 yıldır işgal altında ve dünya siyasetini de bizden daha iyi biliyorlar.

El-Fetih ile Hamas arasında çok ciddi bir ayrışma var. Bir uzlaşma olmadan, bu ambargonun veya dramın hafifleyebilmesi mümkün mü?
Geçen sene İsrail’in saldırıları sırasında Refah Sınır Kapısı’ndan geçtik ve yakınımıza bir bomba düştü. 10 tane çocuğu olan bir arkadaş şehit oldu. Eşi bizi görünce “Hamas ile el-Fetih birleşseydi, İsrail bize bunu yapabilir miydi?” dedi… Hamas ile el-Fetih arasındaki barış görüşmelerinin devam etmesi ve mutlaka bir sonuca erişmesi gerekiyor. Ama şunu da unutmamak lazım: Bugün Gazze’ye yönelik bu ambargonun temel sebebi, Hamas’ın 2006’daki seçimlerde yüksek bir oy oranıyla iktidara gelmesi. Hem Filistin’in içerisinde hem Mısır’da hem de dünyada Hamas’ı bitirmek isteyen bir anlayış var. Ama anne-baba Hamas’a oy verdi diye yeni doğan çocukların dahi ambargoyla karşılaşması büyük haksızlık. Filistin yöneticileri ve Mısır, yeni doğan çocukları da mahkum ettiklerini bilmeli ve bir an önce bu anlayıştan vazgeçmeliler. Buradaki asıl problem, Mısır’ın Hamas’a bakışı. Eğer Mısır ve Abbas yönetimi, Filistin’in bütünlüğünü düşünüyorsa, Hamas’a ambargo uygulayarak değil onu özgürleştirerek, aynı masaya oturmak suretiyle bu birliği sağlayabilirler. Çünkü ambargo, sağlık açısından zarar verse de, direnişi ciddi bir şekilde güçlendiriyor.

Buradan İHH’ya geçelim. Bir insani yardım kuruluşundan çok daha ötesiniz. Faaliyet alanınız çok geniş. Mesela İsrail hapishanelerindeki Filistinli milletvekillerinin eşlerini, Irak hapishanelerinde işkence görenleri, Doğu Türkistanlıları getiriyor, dünyanın dört bir yanında yaşanan insan hakları ihlallerini kamuoyunun gündemine taşıyorsunuz.
Biz vakıf olarak, insan hak ve hürriyetleri ile insani yardım ayağını bir arada götürüyoruz. Çünkü bir bölgeye sadece insani yardım olarak ulaşmanın o toplumdaki çatışmaları ortadan kaldıracağına inanmıyoruz. Siyasi meselelerden kaynaklanan ciddi problemler var. Adam gelip saldırıyor ve diyor ki “Ben burayı işgal ettim; siz de vicdanlarınızı biraz rahatlatabilmek için benim vurduğum bu bölgedeki insanların karınlarını doyurun. Hem ben masraftan kurtulayım hem de bu şekilde sempati kazanayım.” İşte bu oyuna, uluslararası işgalcilerin bir parçası haline gelmemek lazım. Sadece insanların karnını doyurmak, saldırgan güçlere “Biz sizin aç değil, tok insan öldürmenizi istiyoruz” demek anlamına gelir. Yardım kuruluşları kendilerini kandırmasınlar, herhangi bir kriz bölgesinde, oradakilerin en fazla %10-15’ine ulaşabilirler; ama savaştan, doğal afetten veya sömürüden etkilenen koskoca bir kitle var. Bunlarla nasıl mücadele edeceksiniz? Mesela Doğu Türkistan meselesini nasıl masaya yatıracaksınız? Doğu Türkistan’daki insanların neler çektiğini bilemiyoruz ki, uluslararası gözlemcilere kapalı o bölge. Onun için mesela biz önümüzdeki aylarda Doğu Türkistan sempozyumu yapacağız. İnsani yardım kuruluşlarının bu yönüyle de ele alınması gerektiği, artık büyük STK’lar tarafından tartışılmaya ve kabul edilmeye başlandı.

Özellikle son senelerde Türk dış politikasında ikincil derecede aktörlerden biri haline geldiniz. Faaliyet gösterdiğiniz bölgelerde Türkiye’ye sempati ve güven duyulmasında büyük bir katkınız olduğunu düşünüyorum. Buna katılıyor musunuz? Bir de Türkiye’nin son yıllarda izlediği dış politika faaliyetlerinizi kolaylaştırıyor mu?
18 yıldır yaptığımız çalışmaların bölgedeki meyvelerini aldığımızı zannediyorum; bu çalışmalar gözlerin ve hislerin Türkiye’ye yönelmesine sebep oldu. Türk dış politikasında bir dönem sadece etnik yapıya dayalı bir çalışma vardı; bugün ise çok unsurlu çalışmalar söz konusu ve bunda bizim büyük katkımız olduğunu herkes söylüyor. Batı’da da Türkiye’de de bu konuyla ilgili üniversitelerde çalışmalar yapılıyor. Ayrıca tabii son dönemde Türk dış politikasının bizim çalışmalarımıza çok faydası olduğu da aşikâr. Çünkü birçok konuda paralel düşünüyoruz ve aynı şeyleri yapıyoruz. Arazide birlikte hareket ettiğimiz çok noktalar var. Yarı resmî veya resmî kuruluşlar birçok dengeyi gözetmek zorundayken, STK’lar hızlı hareket edebiliyorlar. Mesela biz Haiti’ye çok hızlı ulaşabildik. Çünkü Amerika’da ve Dominik Cumhuriyeti’nde arkadaşlarımız var. Hemen oradan malzemeleri alıp deprem bölgesine ulaşabiliyorlar veya yağmacıların olduğu yere girebiliyorlar. Ama resmî kuruluşlar, Haiti’deki resmî birimlerle irtibat kurmak ve güvenlik sorununun aşılmasını beklemek mecburiyetinde. Kısaca şunu belirteyim, STK’lar ne kadar aktif olursa, o STK’ların merkezlerinin bulunduğu ülkeler de dünyada o kadar güçlü hale gelir.

18 yıllık tecrübelerinizden hareketle sormak istiyorum: Sizce dünyada yaşanan problemlerin temel kaynağı nedir? Bunların çözümü için neler yapılmalı?
Bizim de geçmişten beri birçok seyyahın da, özellikle İslam dünyasında ve sömürgeleştirilen toplumlarda tespit ettiği üç temel problem var ki Said-i Nursi Hazretleri de bunu söylüyor: Cehalet, fakirlik ve aradaki ihtilaflar. Eğer siz cehaleti ortadan kaldırıp eğitime ağırlık verirseniz, diğer ikisi kendiliğinden ortadan kalkar.

Peki, bahsettiğiniz konularda siz neler yapıyorsunuz? Faaliyetlerinizden de bahsedebilir misiniz?
Birçok bölgede hastaneler, okullar, su kuyuları açıyoruz. İnsani ihtiyaçları karşılamaya çalışıyoruz. Ayrıca yetimlere önem veriyoruz. Haiti’de de şu anda 700 tane yetimin bakımını üstlendik ve bunun sayısını gittikçe artıracağız. Bunların dışında bizim için asıl önemli olan, problemlerin kaynağına inebilmek, ki indiğimizde önümüze hak ihlalleri geliyor. İHH’nın girdiği alan aslında burası. Sempozyumlar düzenleyerek Mescid-i Aksa’yı, Balkanlar’daki meseleleri vs. gündeme getiriyoruz. Faaliyet alanımız çok geniş olmakla birlikte, hepsi oldukça planlı ve sistematik bir şekilde ilerliyor. Zannediyorum 10 sene içerisinde, dünyanın pek çok ülkesinde eğitim müesseseleriyle beraber, özellikle cehaletle olan mücadelede ciddi bir yol almış olacağız.

MUHAMMED NUREDDİN: "OBAMA SADECE VAKİT KAZANMAYA ÇALIŞIYOR"

Muhammed Nureddin ile söyleşi
Anlayış Dergisi, Sayı: 72, Mayıs 2009, sf. 26-29.
Konuşan: Z. Tuba Kor

NOT: Her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.

Se­kiz yıl­lık Ge­or­ge W. Bush yö­ne­ti­mi, ar­dın­da çok kö­tü bir mi­ras bı­rak­tı. Ha­le­fi Ba­rack Oba­ma ise Ame­ri­kan baş­kan­la­rı­na ay­kı­rı bir pro­fi­li bu­lun­ma­sı­nın da et­ki­siy­le ki­mi ke­sim­ler için bü­yük bir umut kay­na­ğı ol­du. Ha­li­ha­zır­da Oba­ma’nın ge­rek Ame­ri­kan ge­rek­se Or­ta­do­ğu po­li­ti­ka­la­rın­da de­ği­şim bek­len­ti­si hâ­kim. Oba­ma ile bir­lik­te Ame­ri­kan yö­ne­ti­mi­nin Or­ta­do­ğu po­li­ti­ka­sın­da bir de­ği­şik­lik olup ol­ma­ya­ca­ğı­nı, önü­müz­de­ki dö­nem­de böl­ge­yi ne­le­rin bek­le­di­ği­ni, Tür­ki­ye’nin Or­ta­do­ğu’ya yö­ne­lik po­li­ti­ka­la­rı­nın ge­rek Arap halk­la­rı ge­rek­se yö­ne­tim­le­rin­de na­sıl bir yan­kı bul­du­ğu­nu ve Oba­ma’nın Tür­ki­ye zi­ya­re­ti­nin an­la­mı­nı; Bey­rut’ta gö­rüş­tü­ğü­müz, düşünce olarak direniş cephesine daha yakın duran Lüb­nan’ın ön­de ge­len ilim adam­la­rın­dan, Tür­ki­ye uz­ma­nı Mu­ham­med Nu­red­din’e sor­duk.
1954’te Lüb­nan’da do­ğan Prof. Mu­ham­med Nu­red­din, Lüb­nan Üni­ver­si­te­si’nde ta­rih, Türk di­li ve kül­tü­rü ders­le­ri ve­ri­yor. Ha­len Bey­rut Stra­te­jik Araş­tır­ma­lar Mer­ke­zi baş­kan­lı­ğı­nı yü­rü­ten Nu­red­din, Şu’un el-Aw­sat (Or­ta­do­ğu So­run­la­rı) ad­lı der­gi­nin de ge­nel ya­yın yö­net­me­ni. Ay­rı­ca es-Sa­fir (Lüb­nan), eş-Şark (Ka­tar), el-Ha­lij (BA­E) gi­bi ga­ze­te­ler­de Tür­ki­ye hak­kın­da ya­zı­la­rı ya­yın­la­nı­yor. Çağ­daş Türk ede­bi­ya­tı ve ta­ri­hi üze­ri­ne çe­şit­li ki­tap­la­rı bu­lu­nan ve ya­kın­da Fa­zıl Hüs­nü Dağ­lar­ca üze­ri­ne ye­ni bir ki­ta­bı da okur­la bu­lu­şa­cak olan Nu­red­din, Arap­ça, Fran­sız­ca, Bul­gar­ca, Rus­ça, Türk­çe ve Os­man­lı­ca bi­li­yor. Nu­red­din’in Tür­ki­ye hak­kın­da bir­çok ki­ta­bı bu­lu­nu­yor: De­ği­şen Za­man­da Tür­ki­ye: Kim­lik Kav­ga­sı ve Ter­cih­le­rin Mü­ca­de­le­si; Te­red­düt­lü Tür­ki­ye Cum­hu­ri­ye­ti: Din, Si­ya­set ve Dış İliş­ki­ler Üze­ri­ne Araş­tır­ma­lar; Şap­ka ve Sa­rık: Tür­ki­ye’de İs­lam­cı Ha­re­ket­ler; Ba­şör­tü­sü ve Nam­lu­lar: Tür­ki­ye’de Ke­ma­lizm ve Kim­lik Prob­lem­le­ri; Tür­ki­ye: Sis­tem ve Rol; Mo­dern Türk Ede­bi­ya­tı: Çiz­gi ve Ör­nek­ler; Bu Ölüm Bi­zim (şi­ir).

Se­kiz yıl­lık Ge­or­ge W. Bush yö­ne­ti­mi bo­yun­ca Or­ta­do­ğu’da iş­gal­ler, ça­tış­ma­lar ve sa­vaş­lar ya­şan­dı hep. Ye­ni baş­kan Ba­rack Oba­ma ile bir­lik­te Ame­ri­kan yö­ne­ti­mi­nin Or­ta­do­ğu po­li­ti­ka­sın­da her­han­gi bir de­ği­şik­lik bek­li­yor mu­su­nuz?
Ame­ri­ka’nın yer­le­şik bir dev­let po­li­ti­ka­sı var­dır. Son el­li yıl­lık sü­re­ce ba­kar­sak eğer, De­mok­rat­lar ve Cum­hu­ri­yet­çi­ler ara­sın­da bu an­lam­da pek de önem­li bir fark ol­ma­dı­ğı gö­rü­lür. Me­se­la Fi­lis­tin me­se­le­si­ni ele ala­lım; alt­mış yıl­dır Fi­lis­tin­li­le­rin hak­la­rı­nı ko­ru­mak üze­re zer­re ka­dar adım at­ma­dı­lar. Oba­ma’nın da bu ko­nu­da ye­ni bir po­li­ti­ka ge­liş­ti­re­ce­ği ka­na­atin­de de­ği­lim. Baş­kan­lık kol­tu­ğu­na otur­duk­tan he­men son­ra bir ko­nuş­ma yap­tı ve Fi­lis­tin için ye­ni hiç­bir şey söy­le­me­di. İkin­ci bir nok­ta, Bush’un tam ter­si­ne Oba­ma, Af­ga­nis­tan’da­ki sa­va­şı da­ha faz­la teş­vik edi­yor. Ame­ri­ka ha­li­ha­zır­da Irak’ta çık­maz­da; an­cak Oba­ma Af­ga­nis­tan’da ye­ni­den sa­va­şı tır­man­dır­mak is­ti­yor. Ay­rı­ca Pa­kis­tan’ı “dün­ya­nın en teh­li­ke­li ye­ri” ilan edi­yor. Üçün­cü nok­ta, İran’ın nük­le­er prog­ra­mı me­se­le­si. Oba­ma tıp­kı Bush gi­bi nük­le­er İran’ı Ame­ri­ka’nın mil­li gü­ven­li­ği­ne yö­ne­lik ola­ğa­nüs­tü bir teh­dit ola­rak gö­rü­yor. Bu se­bep­le ge­lir gel­mez İran’a am­bar­go­yu bir yıl da­ha uzat­tı. Şim­di­ye ka­dar Oba­ma’nın Or­ta­do­ğu’da­ki te­mel me­se­le­le­re iliş­kin po­li­ti­ka­la­rın­da ye­ni ve kök­lü bir de­ği­şim gö­ze çarp­mı­yor. Bel­ki tak­tik­ler de­ği­şir; ama stra­te­jik he­def­ler ay­nı ka­lır. Çün­kü Ame­ri­ka’da ge­lip ge­çen baş­kan­lar pek de be­lir­le­yi­ci de­ğil­dir; ku­rum­sal­laş­mış bir dış po­li­ti­ka, bir dev­let po­li­ti­ka­sı söz ko­nu­su­dur. Alt­mış yıl­dır Ame­ri­ka’nın Or­ta­do­ğu bağ­la­mın­da de­ğiş­me­yen en önem­li stra­te­jik he­def­le­ri, İs­ra­il’in gü­ven­li­ği­ni sa­vun­mak, Arap ve İs­lam ül­ke­le­ri­ni mez­he­bî ve ır­kî çiz­gi­de par­ça­la­mak, böl­ge­nin zen­gin­lik­le­ri­ne (özel­lik­le pet­ro­le) el koy­mak­tır. Tak­tik­ler de­ğiş­se bi­le bu amaç­la­ra ulaş­ma nok­ta­sın­da Cum­hu­ri­yet­çi ve De­mok­rat yö­ne­tim­ler ara­sın­da hiç­bir fark yok­tur.

Amaç­lar de­ğiş­mez ama araç­lar de­ği­şe­bi­lir de­di­niz. Önü­müz­de­ki dö­nem­de araç­lar ne şe­kil­de de­ği­şe­bi­lir?
11 Ey­lül sal­dı­rı­la­rı son­ra­sın­da bas­kı­cı bir üs­lu­bu ve gü­ce da­ya­lı po­li­ti­ka­yı be­nim­se­yen Bush ön­ce Af­ga­nis­tan’a, son­ra Irak’a kar­şı sa­vaş ilan et­ti. Irak iş­ga­li­nin he­men ar­dın­dan Su­ri­ye’yi teh­dit et­ti. Lüb­nan’da Su­ri­ye kar­şı­tı güç­le­ri des­tek­le­di; za­man za­man iç ça­tış­ma­ya va­ran ger­gin­lik­ler ya­şan­dı bu­ra­da. Yi­ne İs­ra­il’i ve sal­dı­rı­la­rı­nı des­tek­le­di, hem 2006’da Lüb­nan’a hem de 2008 so­nun­da Gaz­ze’ye kar­şı. Ama bü­tün bu bas­kı­la­rı­na, gü­cü son rad­de­si­ne ka­dar kul­lan­ma­sı­na rağ­men Ame­ri­ka amaç­la­rı­na ula­şa­ma­dı. Hal böy­le olun­ca Ame­ri­kan sis­te­mi­nin güç odak­la­rı (si­lah, fi­nans ve pet­rol lo­bi­le­ri ile di­ğer­le­ri), ye­ni ara­yış­lar içi­ne gir­di­ler. Bas­kı ve sa­vaş işe ya­ra­ma­yın­ca, üs­lu­bu de­ğiş­ti­re­rek di­ya­log yo­luy­la bu amaç­la­rı­na ula­şa­bi­le­cek­le­ri­ni dü­şün­dü­ler. Araç­lar­da­ki de­ği­şi­min ne­de­ni Ame­ri­kan po­li­ti­ka­sı­nın için­de bu­lun­du­ğu iş­te bu aç­maz. Bir di­ğer ne­den de kü­re­sel eko­no­mik kriz yü­zün­den ar­tık Ame­ri­ka’nın da­ha faz­la sa­vaş aç­ma­ya gü­cü­nün kal­ma­ma­sı. Hem bu aç­maz hem kü­re­sel fi­nan­sal kriz ne­de­niy­le bel­ki Ame­ri­ka ye­ni bir üs­lup kul­lan­ma­ya te­şeb­büs ede­cek. Ama ka­na­atim­ce ana he­def­ler de­ğiş­me­ye­cek.

2008 yı­lı­nın son­la­rın­da Baş­ba­kan­lık baş­da­nış­man­la­rın­dan Ah­met Da­vu­toğ­lu’nun, Was­hing­ton Post ga­ze­te­sin­den Da­vid Ig­na­ti­us’a bah­set­ti­ği do­mi­no te­ori­si hak­kın­da ne dü­şü­nü­yor­su­nuz? Bi­li­yor­su­nuz 2009 yı­lı bo­yun­ca Or­ta­do­ğu’da ar­dı ar­dı­na kri­tik ül­ke­ler­de se­çim­ler var ve bi­ri­nin so­nu­cu di­ğe­ri­ni de et­ki­le­ye­bi­lir, tıp­kı do­mi­no taş­la­rı gi­bi... 2008 yı­lı ba­rış ve ateş­kes gö­rüş­me­le­riy­le nis­pe­ten sa­kin geç­miş­ti; an­cak son gün­le­rin­de İs­ra­il Gaz­ze’ye çok bü­yük bir sal­dı­rı baş­lat­tı. Ar­dın­dan da İs­ra­il’de şid­det yan­lı­sı Ben­ya­min Ne­tan­ya­hu baş­ba­kan ol­du. Önü­müz­de­ki dö­nem­de Lüb­nan’da, İran’da ve Irak’ta se­çim­ler ola­cak. Böl­ge­de ne­ler ya­şa­na­bi­lir? Şid­det ar­tar mı?
Ön­ce­lik­le Ah­met Da­vu­toğ­lu’nun dü­şün­ce­le­ri­ni ve çiz­gi­si­ni tak­dir et­ti­ği­mi ve bü­yük oran­da des­tek­le­di­ği­mi be­lirt­mek is­te­rim. Özel­lik­le de çok bo­yut­lu dış po­li­ti­ka­sı­nı... An­cak do­mi­no te­ori­si ben­ce bi­raz tar­tış­ma­lı bir teo­ri. Baş­ka bir pen­ce­re­den de ba­ka­bi­li­riz Or­ta­do­ğu’da ya­şa­nan­la­ra. Ön­ce­lik­le Or­ta­do­ğu’da­ki ça­tış­ma iki pro­je ara­sın­da. Bi­rin­ci pro­je, ge­nel ola­rak Ame­ri­ka-İs­ra­il-Av­ru­pa pro­je­si ve bu pro­je­nin için­de ba­zı “mu­te­dil” Arap ül­ke­le­ri var; Mı­sır, Suu­di Ara­bis­tan, Ür­dün, Bir­le­şik Arap Emir­lik­le­ri gi­bi. Bu­na kar­şı di­ğer pro­je­nin için­de ise İran, Su­ri­ye, Hiz­bul­lah baş­ta ol­mak üze­re Lüb­nan­lı­la­rın bir kıs­mı ve Ha­mas var. Bu iki pro­je ara­sın­da­ki ça­tış­ma, son iki-üç yıl­da ben­ce bi­raz an­ti-Ame­ri­kan pro­je­nin le­hi­ne ne­ti­ce­ler ver­di. Ge­liş­me­le­re bak­tı­ğı­mız­da bu çok da­ha net gö­rü­lür: Ame­ri­ka Irak’ta çık­maz­da ve bu­nun da et­ki­siy­le İran’ı vur­mak­tan vaz­geç­ti. İs­ra­il hem Lüb­nan hem Gaz­ze’de ye­nil­gi­ye uğ­ra­dı. Lüb­nan’da mu­ha­le­fe­tin bas­kı­sı sa­ye­sin­de, bi­rin­ci pro­je ta­ra­fın­dan des­tek­le­nen ik­ti­dar grup­la­rı ge­ri adım at­mak zo­run­da kal­dı ve Ma­yıs 2008’de im­za­la­nan Do­ha An­laş­ma­sı’nın aka­bin­de mil­li bir­lik hü­kü­me­ti ku­rul­du. Su­ri­ye’ye kar­şı izo­las­yon si­ya­se­ti tut­ma­dı ve şim­di her­kes Şam’a ko­şu­yor. Yi­ne Ame­ri­ka, Af­ga­nis­tan’da da bü­yük bir çık­maz­da. Ben­ce bü­tün bun­lar Ame­ri­kan-İs­ra­il-“mu­te­dil” Arap ül­ke­le­ri­nin pro­je­si­nin çö­küş­te ol­du­ğu­nu ve an­ti-Ame­ri­kan pro­je­nin güç ka­zan­dı­ğı­nı gös­te­ri­yor. An­cak her iki pro­je­nin de des­tek­çi­si güç­ler ara­sın­da bü­yük bir de­ği­şik­lik ol­ma­dı­ğı­nı be­lirt­mek ge­re­kir.
Öte yan­dan Gaz­ze Sa­va­şı’nı İs­ra­il’de aşı­rı sağ­cı­la­rın ha­ne­si­ne ya­zıl­mış bir ka­zanç ola­rak gör­mü­yo­rum. Çün­kü İs­ra­il si­ya­se­tin­de sağ­cı, sol­cu, ra­di­kal vs. de­ni­len grup­lar ara­sın­da as­lın­da her­han­gi bir fark yok. Hep­si ra­di­kal, hep­si aşı­rı mil­li­yet­çi, hep­si din­ci… Bu­nun için se­çim­le­ri Li­kud li­de­ri Ben­ya­min Ne­tan­ya­hu ka­zan­mış, Ka­di­ma li­de­ri Tzi­pi Liv­ni ka­zan­mış, öne­mi yok. Eğer Tzi­pi Liv­ni mu­te­dil ise o za­man aşı­rı olan kim? Hem Ka­di­ma Par­ti­si’nin es­ki li­de­ri ve dö­ne­min baş­ba­ka­nı Ehud Ol­mert hem de ye­ni li­de­ri ve dö­ne­min dı­şiş­le­ri ba­ka­nı Tzi­pi Liv­ni’nin 2006 yı­lın­da Lüb­nan’da ne yap­tık­la­rı­na biz­zat şa­hit ol­duk. Gaz­ze’de de ke­za. Ya­ni en mu­te­dil, en gü­ver­cin de­ni­len po­li­ti­ka­cı­lar bi­le İs­ra­il’de en aşı­rı po­li­ti­ka­la­rı uy­gu­lu­yor.
Bu­nun için iki pro­je ara­sın­da bir ça­tış­ma var ve bu ça­tış­ma de­vam ede­cek. Üs­lup de­ği­şe­bi­lir. Me­se­la şim­di­ler­de Su­ri­ye ile an­laş­mak için te­şeb­büs­ler var. An­cak bu ça­ba­la­rın ama­cı ne? Su­ri­ye’yi İran’dan ayır­mak, ya­ni iyi ni­yet­li, an­laş­mak için yü­rü­tü­len ça­ba­lar de­ğil bun­lar. Onun için ça­tış­ma­nın ana hat­la­rı de­vam ede­cek. Çün­kü prob­lem­ler çok de­rin ve çok kar­ma­şık Or­ta­do­ğu’da, özel­lik­le de Fi­lis­tin me­se­le­sin­de.

Irak ve Af­ga­nis­tan’ın iş­ga­liy­le İran’ın en bü­yük iki düş­ma­nı olan Ta­li­ban ve Sad­dam re­jim­le­ri dev­ril­di. Ar­dın­dan Şi­i­le­rin yük­se­li­şe geç­ti­ği, Şii hi­la­li oluş­tu­ğu en­di­şe­si­ne ka­pı­lan Sün­ni ül­ke­ler bir ara­ya gel­di­ler. Ha­li­ha­zır­da böl­ge­de bir ku­tup­laş­ma var; ki­mi­ne gö­re Sün­ni-Şii ku­tup­laş­ma­sı, ki­mi­ne gö­re ise ılım­lı İs­lam-ra­di­kal İs­lam ku­tup­laş­ma­sı. İs­lam dün­ya­sın­da­ki bu ku­tup­laş­ma­nın so­nu ne­re­ye va­ra­cak?
Irak iş­ga­li­nin he­def­le­rin­den bi­ri­si hem Irak’ı böl­mek hem de Müs­lü­man­lar ara­sın­da fit­ne ya­rat­mak­tı. Ama bu sa­de­ce Irak coğ­raf­ya­sıy­la da sı­nır­lı de­ğil­di. Ame­ri­ka ve İs­ra­il bu­nu di­ğer ül­ke­le­re yay­ma­ya ça­lış­tı. Böl­ge­de­ki ça­tış­ma si­ya­si bir ça­tış­ma, mez­he­bî de­ğil. De­min de bah­set­ti­ğim iki si­ya­si pro­je­nin ça­tış­ma­sı. An­cak dış güç­le­re kar­şı hiç­bir di­renç gös­ter­me­yen ba­zı mu­te­dil Arap ül­ke­le­ri, ken­di za­af­la­rı se­be­biy­le bu ça­tış­ma­yı baş­ka yö­ne çe­vir­me­ye te­şeb­büs et­ti­ler. “Ça­tış­ma­nın özü mez­he­bî; İran böl­ge­yi İran­laş­tır­mak, Şi­i­leş­tir­mek is­ti­yor” de­di­ler. Hal­bu­ki İran böy­le bir şey is­te­ye­cek ol­sa bi­le, bu­nun ger­çek­leş­me­si müm­kün de­ğil. Üs­te­lik eğer ça­tış­ma id­di­a et­tik­le­ri gi­bi Şi­i­ler­le Sün­ni­ler ara­sın­da ise, o za­man “Şi­i” İran ile “Sün­ni” Ha­mas ara­sın­da­ki it­ti­fa­kı ya da “Sün­ni” Tür­ki­ye’nin “Şi­i” İran ve Su­ri­ye’de­ki “Ale­vi-Nu­say­ri” re­ji­mi ile iyi iliş­ki­le­ri­ni na­sıl izah ede­bi­li­riz?

İs­ra­il’in son Gaz­ze sal­dı­rı­la­rın­da Ha­mas bü­yük bir di­re­niş gös­ter­di ve aka­bin­de özel­lik­le Av­ru­pa ül­ke­le­ri Ha­mas’la gö­rüş­me ko­nu­su­na da­ha olum­lu bak­ma­ya baş­la­dı­lar. Yi­ne da­ha ön­ce Dev­let Baş­ka­nı Mah­mud Ab­bas ke­sin­lik­le Ha­mas’la ma­sa­ya otur­mam der­ken şu an­da uz­laş­ma sin­yal­le­ri ve­ri­yor. Bu ge­liş­me­le­ri na­sıl de­ğer­len­di­ri­yor­su­nuz?
Doğ­ru, ama Av­ru­pa’nın gi­ri­şim­le­ri­nin he­de­fi Or­ta­do­ğu’da­ki prob­le­min özü­ne ulaş­mak ve onu çöz­mek de­ğil. Çün­kü prob­le­min asıl kay­na­ğı İs­ra­il’in iş­ga­li. Şu an­da bu iş­ga­li bi­tir­mek­ten bah­se­den, bu ko­nu­yu tar­tı­şan Av­ru­pa­lı var mı? On­lar sü­rek­li prob­le­min di­ğer yön­le­riy­le, ta­li me­se­le­ler­le uğ­ra­şı­yor­lar. Do­la­yı­sıy­la Av­ru­pa’nın Ha­mas’a yö­ne­lik açı­lı­mı ben­ce sa­mi­mi de­ğil. Gaz­ze’ye sal­dı­ra­rak Ha­mas’ı ve di­re­ni­şi bi­tir­me he­de­fi­ne ula­şa­ma­yın­ca, bu kez üs­lu­bu de­ğiş­tir­di­ler. Ama amaç ay­nı. Çün­kü Ba­tı’nın, Av­ru­pa’nın asıl sı­na­vı, İs­ra­il’in iş­ga­li­ni so­na er­dir­me­k, baş­ka birşey de­ğil.

Ha­mas’ın ba­şa­rı­sı­nın ar­dın­dan Fi­lis­tin’de bun­dan son­ra ne ön­gö­rü­yor­su­nuz? Önü­müz­de­ki sü­reç­te den­ge­ler­de bir de­ği­şik­lik ola­bi­lir mi?
Ben o ka­dar iyim­ser de­ği­lim. Çün­kü Fi­lis­tin prob­le­mi­nin özü söy­le­di­ğim gi­bi İs­ra­il’in iş­ga­li. Fi­lis­tin­li­le­rin ve İs­ra­il­li­le­rin önün­de üç ana baş­lık var: Bi­rin­ci­si 1967’de iş­gal ettiği top­rak­la­r­dan çe­kil­mek; an­cak İs­ra­il tam ter­si­ne her gün ye­ni yer­le­şim bi­rim­le­ri in­şa ede­rek ya­yıl­ma­cı po­li­ti­ka­sı­nı sür­dü­rü­yor. İkin­ci nok­ta Fi­lis­tin­li mül­te­ci­le­rin ana­va­tan­la­rı­na dön­me­si; İs­ra­il bu­na da kar­şı du­ru­yor. Üçün­cü nok­ta Fi­lis­tin dev­le­ti­nin baş­ken­ti­nin ne­re­si ola­ca­ğı; ancak İs­ra­il Do­ğu Ku­düs’ten de çe­kil­mek is­te­mi­yor. O za­man hem İs­ra­il hem de Ba­tı, Fi­lis­tin­li­le­re ne ve­re­cek? Hiç­bir şey. Bu du­rum kar­şı­sın­da Mah­mud Ab­bas ve onun çiz­gi­si­nin bir­kaç yıl son­ra mut­la­ka Ha­mas gi­bi ola­ca­ğı­nı dü­şü­nü­yo­rum. Böy­le bir or­tam­da Fi­lis­tin­li­ler ara­sın­da uz­laş­ma gi­ri­şim­le­ri ben­ce sa­nal gi­ri­şim­ler. Çün­kü ge­nel­de bu iki pro­je ara­sın­da, özel­de de Ha­mas ile el-Fe­tih ara­sın­da de­rin ih­ti­laf­lar var. Mah­mud Ab­bas, Ame­ri­ka ve mu­te­dil Arap ül­ke­le­ri­nin pro­je­si­nin bir par­ça­sı; Ha­mas ise di­ğer cep­he­nin. Şim­di­ye ka­dar bu iki cep­he ara­sın­da her­han­gi bir an­laş­ma sağ­la­na­ma­dı. Do­la­yı­sıy­la ben­ce ufuk­ta Fi­lis­tin­li­ler ara­sın­da bir uz­laş­ma gö­rün­mü­yor. Yi­ne bü­tün ça­ba­la­ra rağ­men şim­di­ye ka­dar Suu­di Ara­bis­tan ile Su­ri­ye ara­sın­da­ so­mut bir an­laş­ma sağ­la­na­ma­dı. Çün­kü ze­min bel­li de­ğil. Oba­ma’nın po­li­ti­ka­sın­da ne tür de­ği­şik­lik­ler ola­cak bi­lin­mi­yor. Alt­mış yıl­dır Fi­lis­tin­li­le­re hiç­bir şey ver­me­di­ler, ge­le­cek­te de ver­me­ye­cek­le­ri­ni dü­şü­nü­yo­rum. Çün­kü İs­ra­il bir dev­let de­ğil, bir pro­je ve bu pro­je­nin ana ze­mi­ni, ta­ri­hî Fi­lis­tin top­ra­ğın­da. İs­ra­il, her gün da­ha faz­la Fi­lis­tin top­ra­ğı­na ya­yı­lı­yor. Bu gi­diş­le beş-on yıl son­ra Fi­lis­tin­li­le­rin tek bir met­re top­ra­ğı da­hi kal­ma­ya­cak.

Bu­ra­dan Lüb­nan’a ge­çe­cek olur­sak, bil­di­ği­niz üze­re Ha­zi­ran ayın­da ge­nel se­çim­ler var. Lüb­nan hep Or­ta­do­ğu’da söz sa­hi­bi güç­le­rin nü­fuz mü­ca­de­le­si­ne sah­ne ol­du. Böl­ge ça­pın­da ya­şan­mak­ta olan ku­tup­laş­ma, özel­lik­le 2005’te Re­fik Ha­ri­ri sui­kas­tın­dan son­ra Lüb­nan’a da yan­sı­dı. Se­çim­ler Lüb­nan’da­ki oyun­da bir de­ği­şik­li­ği be­ra­be­rin­de ge­ti­re­bi­lir mi?
Lüb­nan’da­ki bö­lün­me çok de­rin. Ba­tı yan­lı­sı 14 Mart cep­he­siy­le, mu­ha­lif 8 Mart cep­he­si ara­sın­da­ki ih­ti­laf­lar çok de­rin ol­sa da, güç ça­tış­ma­sı den­ge­li. Lüb­nan mez­he­bî-di­nî bir dev­let ve hiç­bir grup bir di­ğe­ri­ni yok ede­mez. Bu ne­den­le bü­tün grup­lar is­tik­rar için ara­la­rın­da uz­laş­mak mec­bu­ri­ye­tin­de. İş­te bu­nun için 14 Mart cep­he­si mec­lis­te ço­ğun­lu­ğu elin­de tut­sa da iki cep­he ara­sın­da bir mil­li bir­lik hü­kü­me­ti ku­rul­du. Se­çim­ler­de eğer mu­ha­le­fet ka­za­nır­sa, ben­ce bü­yük bir de­ği­şik­lik ol­ma­ya­cak. Çün­kü mu­ha­le­fet tek ba­şı­na ik­ti­dar ola­cak ço­ğun­lu­ğa ulaş­sa bi­le, 14 Mart cep­he­si­nin ba­şı­nı çe­ken Ge­le­cek Ha­re­ke­ti li­de­ri Sa’d Ha­ri­ri, İle­ri­ci Sos­ya­list Par­ti li­de­ri Va­lid Can­bo­lat gi­bi di­ğer güç­le­ri hü­kü­me­tin dı­şın­da bı­ra­ka­maz, bu müm­kün de­ğil. Bu­nun için mu­ha­le­fet de ka­zan­sa, ik­ti­dar­da­ki güç­ler de ka­zan­sa, aşa­ğı yu­ka­rı ay­nı for­mül de­vam ede­cek ve iki­si­nin uz­laş­ma­sıy­la bir hü­kü­met ku­ru­la­cak. Hiç kim­se ka­zan­ma­ya­cak, hiç kim­se kay­bet­me­ye­cek. Şu bir ger­çek ki, Lüb­nan’ın is­tik­ra­rı iç di­na­mik­ler­den de­ğil, dış di­na­mik­ler­den kay­nak­la­nı­yor. Çün­kü Lüb­nan böl­ge­de­ki prob­lem­le­rin bir ay­na­sı ni­te­li­ğin­de. Eğer Arap­lar ara­sın­da, özel­lik­le de Suu­di Ara­bis­tan ile Su­ri­ye ara­sın­da yü­rü­tü­len uz­laş­ma gi­ri­şim­le­ri ba­şa­rı­ya ula­şır­sa, ki ben­ce bu o ka­dar da ko­lay de­ğil, o za­man Lüb­nan’da­ki is­tik­rar da­ha sağ­lam ola­bi­lir. An­cak eğer bu gi­ri­şim­ler ba­şa­rı­lı ol­maz­sa, mev­cut güç den­ge­si de­vam ede­cek.

Son yıl­lar­da böl­ge­de önem­li bir oyun­cu olan Su­ri­ye’nin gü­cün­de bir za­yıf­la­ma gö­rü­yor mu­su­nuz? Me­se­la Lüb­nan’dan as­ker­le­ri­ni çek­me­si ve aka­bin­de ya­şa­nan ge­liş­me­ler, Su­ri­ye’nin böl­ge­de­ki gü­cü­nü na­sıl et­ki­le­di?
Ta­bii Su­ri­ye eko­no­mik, as­ke­rî ve je­os­tra­te­jik açı­lar­dan es­ki­si ka­dar güç­lü de­ğil. Su­ri­ye’nin gü­cü elin­de­ki kart­lar­dan kay­nak­la­nı­yor; Ha­mas, Irak’ta­ki di­re­niş, Lüb­nan’da­ki Hiz­bul­lah ve 8 Mart cep­he­si kart­la­rı gi­bi. Da­ha ön­ce elin­de­ki en önem­li kart­lar­dan bi­ri olan Lüb­nan’da­ki as­ke­rî var­lı­ğı­nı çek­me­si, mut­la­ka Su­ri­ye’nin Or­ta­do­ğu’da­ki ko­nu­mu­nu za­yıf­lat­tı. An­cak bu­na rağ­men Lüb­nan’da Su­ri­ye­siz is­tik­rar ola­maz. Çün­kü Su­ri­ye Lüb­nan’ı doğ­ru­dan ve sü­rek­li et­ki­li­yor. Su­ri­ye or­du­su Lüb­nan’ın için­den çe­kil­se de he­men dı­şın­da du­ru­yor. Yi­ne Hiz­bul­lah, Emel ve Mi­şel Avn ha­re­ke­ti­nin ba­şı­nı çek­ti­ği 8 Mart cep­he­si Su­ri­ye’ye ya­kın. Lüb­nan ile Su­ri­ye ara­sın­da­ki iliş­ki­ler hem ta­ri­hî hem coğ­ra­fi hem eko­no­mik hem de ai­le­vi; ya­ni çok bo­yut­lu ve de­rin. Kı­sa­ca Lüb­nan, Su­ri­ye için önem­li bir kart ol­ma­ya de­vam ede­cek. Di­ğer ta­raf­tan Su­ri­ye’nin en önem­li kart­la­rın­dan bi­ri­si Fi­lis­tin­li ra­di­kal ör­güt­le­ri des­tek­le­mek ve on­la­ra ku­cak aç­mak ol­du­ğu için Or­ta­do­ğu prob­lem­le­rin­de Su­ri­ye­siz bir çö­züm müm­kün de­ğil. Do­la­yı­sıy­la gü­cü za­yıf­la­sa da Su­ri­ye, Or­ta­do­ğu coğ­raf­ya­sın­da mar­ji­nal de­ğil, mer­ke­zî bir güç ol­ma­yı sür­dü­re­cek.

Bil­di­ği­niz gi­bi, Gaz­ze sal­dı­rı­sıy­la ke­sil­miş ol­sa da, Su­ri­ye’yle İs­ra­il ara­sın­da Tür­ki­ye ara­bu­lu­cu­lu­ğun­da do­lay­lı ba­rış gö­rüş­me­le­ri var­dı. Su­ri­ye’nin iş­gal al­tın­da­ki Go­lan Te­pe­le­ri’ni İs­ra­il’den ge­ri al­ma kar­şı­lı­ğın­da di­re­ni­şe ver­di­ği des­tek­ten vaz­geç­me ih­ti­ma­li yok mu? Çün­kü Su­ri­ye di­re­ni­şi hep stra­te­jik he­def­le­ri­ne ulaş­ma­da bir koz ola­rak kul­la­na­gel­di.
Su­ri­ye Go­lan’ın ia­de­si kar­şı­lı­ğın­da di­re­niş kar­tı­nı hiç­bir za­man bı­rak­maz. Çün­kü eğer Fi­lis­tin ve Lüb­nan’da­ki di­re­niş kar­tı­nı, İran kar­tı­nı bı­ra­kır­sa, Su­ri­ye’den ge­ri­ye ne ka­la­cak? Bü­tün bun­lar Su­ri­ye’nin güç kart­la­rı. Ben bü­tün söy­len­ti­le­re rağ­men Su­ri­ye’de re­ji­min ana hat­la­rı­nın Ame­ri­kan kar­şıtı ol­du­ğu­nu dü­şü­nü­yo­rum. Ara sı­ra Ame­ri­ka’yla iş­bir­li­ği ya­pa­bi­lir (Kör­fez Sa­va­şı’nda Irak’a kar­şı yap­tı­ğı gi­bi), ama önem­li ko­nu­lar­da iş­bir­li­ği yok. 1979’da Mı­sır Cum­hur­baş­ka­nı En­ver Se­dat ve 1994’te Ür­dün Kra­lı Hü­se­yin İs­ra­il’le bir an­laş­ma im­za­lan­dı­ğı za­man, Su­ri­ye de ay­nı şey ya­pa­bi­lir­di, ama yap­ma­dı. Çün­kü Su­ri­ye re­ji­mi­nin ana çiz­gi­le­ri İs­ra­il ve Ba­tı kar­şı­tı. Şu­nu da vur­gu­la­mak ge­re­kir ki İs­ra­il’in, Ame­ri­ka’nın ve Suu­di Ara­bis­tan’ın ana he­de­fi, Go­lan’ı Su­ri­ye’ye ia­de et­mek de­ğil; Su­ri­ye ile İran ara­sın­da ça­tış­ma çı­kar­mak, Su­ri­ye’yi İran’dan ayır­mak. İş­te bu­nun için Su­ri­ye bu şart­la­rı ka­bul et­me­ye­cek. Ka­bul eder­se eğer, er­te­si gün re­jim dü­şer.

Irak’ın ge­le­ce­ği hak­kın­da ne dü­şü­nü­yor­su­nuz?
Es­ki Irak bit­ti. Şim­di ye­ni bir ha­ri­ta, Arap ve Kürt fe­de­ras­yon­la­rı var. Bu bi­rin­ci bo­yut. İkin­ci­si, Irak es­ki ça­tış­ma­cı Irak ol­ma­ya­cak. İran ile iyi iliş­ki­ler içi­ne gir­mek mec­bu­ri­ye­tin­de. An­cak ma­ale­sef Irak’ın kom­şu­la­rı, güç­lü bir Irak’ı is­te­mi­yor­lar. Bu­nun için de hem bö­lün­müş hem de za­yıf Irak de­vam ede­cek. An­cak Irak ken­di kom­şu­la­rı­na kar­şı düş­man bir ül­ke de ol­ma­ya­cak.

Bu­ra­dan Tür­ki­ye’ye ge­le­lim. Tür­ki­ye’nin son dö­nem­de Or­ta­do­ğu’ya yö­ne­lik po­li­ti­ka­la­rı hak­kın­da ne dü­şü­nü­yor­su­nuz? Bu po­li­ti­ka­lar Or­ta­do­ğu’da ge­rek halk­lar ge­rek­se dev­let­ler ba­zın­da na­sıl bir et­ki yap­tı?
So­ğuk Sa­vaş sı­ra­sın­da çift ku­tup­lu ya­pı­da Tür­ki­ye Ba­tı ek­se­ni­nin bir par­ça­sıy­dı. Ge­rek So­ğuk Sa­vaş sı­ra­sın­da ge­rek­se 90’lı yıl­lar bo­yun­ca Tür­ki­ye, Or­ta­do­ğu’da ne­ga­tif bir rol oy­na­dı; Ame­ri­ka ve İs­ra­il ile bir­lik­te, Arap­la­ra kar­şı... Ben­ce de­ği­şim­de en önem­li dö­nüm nok­ta­sı 2002’de AK Par­ti’nin ik­ti­da­ra gel­me­siy­di. AK Par­ti’nin ye­ni dış po­li­ti­ka­sı ke­sin­lik­le hem Tür­ki­ye hem Arap dün­ya­sı hem Müs­lü­man dün­ya için çok olum­lu. Tür­ki­ye’nin İs­ra­il dâ­hil di­ğer ya­ban­cı ül­ke­ler­le iliş­ki­le­ri­nin he­de­fi­nin Arap dün­ya­sı ol­ma­ma­sı ben­ce çok önem­li. Yi­ne ilk de­fa 2002 yı­lın­dan be­ri Tür­ki­ye hiç­bir Arap me­se­le­si­ne kar­şı çık­ma­dı. En önem­li nok­ta ise bu po­li­ti­ka­nın ta­ri­hî-me­de­nî zih­ni­yet­ten çık­ma­sı. Bu bir­kaç yıl için uy­gu­la­nan, kon­jonk­tü­rel bir po­li­ti­ka de­ğil; zih­nî-ide­olo­jik bir de­ği­şim var Tür­ki­ye’de. Bu çok önem­li. Biz bu po­li­ti­ka­nın gös­ter­ge­le­ri­ni ge­rek son Gaz­ze sal­dı­rı­sı ge­rek­se 2006’da Lüb­nan’da­ki olay­lar sı­ra­sın­da gör­dük. Tür­ki­ye Lüb­nan ve Fi­lis­tin baş­ta ol­mak üze­re böl­ge me­se­le­le­ri­ni ge­nel ola­rak Arap­lar­dan da­ha faz­la sa­hip­len­di. Bu, Tür­ki­ye’de­ki de­ği­şi­min bir gös­ter­ge­si. Ben­ce bu po­li­ti­ka Tür­ki­ye’nin çı­kar­la­rı­na da uy­gun. Da­ha ön­ce Tür­ki­ye’nin kom­şu­la­rıy­la düş­man­ca iliş­ki­le­ri var­dı; ama ar­tık Tür­ki­ye’nin Müs­lü­man dün­ya­sıy­la, Arap ül­ke­le­riy­le, ya­ni bu coğ­raf­ya­da­ki­ler­le iliş­ki­le­ri ol­duk­ça iyi. Arap dün­ya­sı­nın ve ba­sı­nı­nın önem­li bir kıs­mı, Tür­ki­ye’nin, özel­lik­le de Baş­ba­kan Tay­yip Er­do­ğan’ın ge­rek Da­vos’ta­ki çı­kı­şı­nı ge­rek­se da­ha ön­ce­sin­de­ki tu­tu­mu­nu bü­yük tak­dir­le kar­şı­la­dı. Ge­nel an­lam­da Tür­ki­ye’nin ima­jı ol­duk­ça olum­lu ol­sa da Suu­di Ara­bis­tan, Mı­sır gi­bi ba­zı mu­te­dil Arap ül­ke­le­rin­de çe­şit­li şüp­he­ler di­le ge­ti­ri­li­yor. Na­sıl ol­du da Tür­ki­ye son sa­vaş­ta Gaz­ze’nin ya­nın­da, ama Mı­sır’ın kar­şı­sın­da yer al­dı? Bun­dan kuş­ku du­yu­yor­lar. Tür­ki­ye’nin bu fark­lı ba­kış­la­ra dik­kat et­me­si la­zım.

Pe­ki, Arap so­kak­la­rın­da Tür­ki­ye ima­jı na­sıl?
Tür­ki­ye’nin ima­jı yüz­de yüz mü­kem­mel, yüz­de yüz olum­lu. Bil­di­ği­niz gi­bi çağ­daş Arap ta­ri­hin­de en önem­li şah­si­yet, en önem­li kah­ra­man Mı­sır li­de­ri Ce­mal Ab­dun­na­sır idi. Arap ba­sı­nın­da ka­le­me alı­nan ba­zı ya­zı­lar­da, Er­do­ğan’ın Arap­lar için Ab­dun­na­sır gi­bi ol­du­ğu vur­gu­lan­dı, ki Gaz­ze olay­la­rı­nın baş­lan­gı­cın­da bu­nu ilk kul­la­nan ben­dim. Türk ba­sı­nın­da ya­zı­lan ba­zı ma­ka­le­le­ri oku­dum, bu ben­zer­lik eleş­ti­ri­li­yor­du Ab­dun­na­sır Tür­ki­ye’ye kar­şıy­dı di­ye. Ha­yır, Ab­dün­na­sır Arap halk­la­rı­nın, öz­gür in­san­la­rın vic­da­nı ve mil­li mü­ca­de­le­le­ri­nin sim­ge­si idi. Şim­di Er­do­ğan ay­nı ro­lü oy­nu­yor. Ben­ce bu ben­zer­lik ile gu­rur duy­mak ve olum­suz ya­zı­la­rın et­ki­sin­de kal­ma­mak la­zım. Arap so­kak­la­rı hem Tür­ki­ye’nin hem de Er­do­ğan’ın tav­rı­nı yüz­de yüz olum­lu kar­şı­lı­yor. Tür­ki­ye ile Arap dün­ya­sı­nın ve üçün­cü dün­ya­nın so­kak­la­rın­da­ki in­san­la­rın mü­ca­de­le­si ay­nı ve or­tak.

Oba­ma Ka­na­da’dan son­ra ilk res­mî yurt­dı­şı ziyaretini Tür­ki­ye’ye ger­çek­leş­tir­di ve bu zi­ya­ret çok ses ge­tir­di. Si­ze gö­re Oba­ma’nın Tür­ki­ye zi­ya­re­ti­nin ne gi­bi an­lam­la­rı var?
Oba­ma’nın Tür­ki­ye’ye zi­ya­re­ti önem­li ve ol­duk­ça an­lam­lıy­dı: İlk ola­rak, son yıl­lar­da Tür­ki­ye’nin özel­lik­le Or­ta­do­ğu’da­ki ko­nu­mu ve ro­lü epey­ce güç­len­di. Ame­ri­ka in­sa­ni kay­gı­lar­la de­ğil, çı­kar­la­rıy­la ha­re­ket eder. Bu ne­den­le Oba­ma’nın Müs­lü­man ül­ke­ler ara­sın­da ilk zi­ya­re­ti için Mı­sır ve­ya Suu­di Ara­bis­tan ye­ri­ne Tür­ki­ye’yi seç­me­si bir te­sa­düf de­ğil. İkin­ci­si, Ame­ri­ka ve ge­nel iti­ba­rıy­la Ba­tı es­ki­den ol­du­ğu gi­bi Tür­ki­ye’yi ye­ni­den Ba­tı ek­se­ni­nin sa­dık bir oyun­cu­su ha­li­ne ge­tir­me­yi he­def­li­yor. Üçün­cü­sü, Oba­ma ül­ke­si­nin ol­duk­ça kö­tü olan ima­jı­nı dü­zelt­mek için Tür­ki­ye’ye gel­di. Dör­dün­cü­sü, Ame­ri­ka’nın baş­ta Af­ga­nis­tan, Irak, Kaf­kas­ya ve Or­ta­do­ğu ol­mak üze­re bir­çok prob­le­mi­nin çö­zü­mün­de Tür­ki­ye’ye ih­ti­ya­cı var. Be­şin­ci­si, Oba­ma’nın İs­lam dün­ya­sı­na me­sa­jı­nı, bü­tün İs­lam ül­ke­le­riy­le iyi iliş­ki­le­ri bu­lu­nan uz­laş­ma­cı Tür­ki­ye’den ilet­me­si da­ha olum­lu ve et­ki­li olur­du. İş­te bü­tün bu kay­gı­lar­la Oba­ma ilk res­mî yurt­dı­şı ge­zi­si­ni Ka­na­da’dan son­ra Tür­ki­ye’ye ger­çek­leş­tir­di. An­cak şu­nu da ek­le­mek ge­re­kir ki, söz ve ni­yet­ler­den çok da­ha önem­li olan fii­lî adım­lar­dır ve şim­di­ye ka­dar Oba­ma iyi ni­yet gös­te­ri­sin­den baş­ka bir şey yap­ma­dı. Bu­nun ye­ter­li ol­ma­dı­ğı da aşi­kâr.

Son ola­rak, önü­müz­de­ki dö­nem­de Or­ta­do­ğu’da tan­si­yo­nun dü­şü­rü­le­bil­me­si için ne­ler ya­pıl­ma­lı?
Eğer Oba­ma ger­çek­ten sa­mi­miy­se, ilk ola­rak Fi­lis­tin me­se­le­sin­den baş­la­yıp İs­ra­il’in ya­yıl­ma­cı po­li­ti­ka­sı­nı dur­dur­ma­lı. Da­ha son­ra hem Irak hem Af­ga­nis­tan’dan çe­kil­me­li. Dün­ya­nın en iş­gal­ci, sal­dır­gan ve sö­mür­ge­ci gü­cü Ame­ri­ka’dır. Sö­mür­ge­ci po­li­ti­ka bir stra­te­ji­dir Ame­ri­ka’da, mü­es­se­se­leş­miş­tir. Be­yaz Sa­ray’da kim olur­sa ol­sun, is­ter si­yah is­ter­se be­yaz fark et­mez, ic­raa­ta ge­lin­ce hep­si “be­yaz”dır. Ben iyim­ser de­ği­lim. Oba­ma sa­de­ce va­kit ka­zan­ma­yı he­def­li­yor. Tür­ki­ye de dâ­hil bü­tün ül­ke­le­rin sü­rek­li te­yak­kuz­da ol­ma­sı ge­rek­ti­ği­ni dü­şü­nü­yo­rum.