12 Haziran 2020 Cuma

M.MERZÛKÎ: LİBERALİZMİ YENİDEN DÜŞÜNMEK



KORONAVİRÜS SONRASI ACI VERİCİ GÖZDEN GEÇİRMELER: LİBERALİZMİ YENİDEN DÜŞÜNMEK

Munsif Merzûkî (Tunus eski cumhurbaşkanı [2011-2014], Arap dünyasının önde gelen mütefekkirlerinden, alanında öncü bir tıp doktoru, tanınmış bir insan hakları aktivisti, siyaset felsefecisi ve siyasetçi)
El-Cezire Arapça, 23.5.2020

Tercüme ve giriş yazısı: Zahide Tuba Kor

NOT: Bu tercüme Fikir Turu web sitesinde 11.6.2020 tarihinde yayınlanmıştır.

المراجعات الموجعة (3): الليبرالية” başlığıyla yayınlanan yazının Arapçasını okumak için TIKLAYINIZ

Daha evvel el-Cezire’de yayınlanmış 16 makalesini Türkçeye tercüme ederek ve Munsif Merzûkî Beyefendiyle iki röportaj yaparak yayınladığım “Diktatörlük ile Devrim Arasında Arap Dünyasının Krizleri” (Küre Yayınları) kitabını okumanızı hararetle tavsiye ederim.

NOT: Blogda yer alan 800 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.
Kaynak göstermeden blogdaki yazı, tercüme ve infografikleri kullanmamanız önemle rica olunur.


Özet: Bugüne kadarki krizlerini atlatabilmiş liberalizmin bu sefer kaderinin farklı olacağı beklentisine girmemizi sağlayan şey nedir? İnsana ve çevreye karşı bütün suçlarına rağmen ayakta kalmış liberalizmi yeniden düşünürken hangi soruları sormalıyız? Tunus’un eski cumhurbaşkanı, düşünür ve hekim Munsif Merzûkî’nin yazısı…

Tunus’un eski cumhurbaşkanı (2011-2014), önemli mütefekkirlerden ve insan hakları savunucularından Prof. Dr. Munsif Merzûkî’nin koronavirüsle birlikte gözden geçirilmesi gereken yerleşik doktrinler ve ideolojiler üzerine el-Cezire’de kaleme aldığı yazı dizisinin 23 Mayıs’ta yayınlanan bölümü liberalizm üzerineydi.
1980’lerle birlikte, liberalizmin dönemin gereklerine göre yeniden gözden geçirilmiş hali olan neoliberalizm, ABD ve İngiltere başta olmak üzere Batı Blogu’na damgasını vurmaya başlamış, Soğuk Savaş’ın SSCB’nin yenilgisiyle sona ermesinin ardından 1990’larda tek hâkim ve sorgulanamaz modele dönüşerek dünyaya yayılmıştı. Ancak hâkimiyeti kısa sürdü. Aslında bu modelin yol açtığı bir kriz olan 2008 Finansal Krizi’nden beri (neo)liberalizm, insan ve çevre üzerinde açtığı tahribatlarıyla tartışılıyor ve sorgulanıyor.
Munsif Merzûkî de gerek tarihsel bir perspektiften gerekse mevcut pandemi ışığında liberalizmi sorguladığı yazısında acı verici bir gözden geçirmenin nasıl olması gerektiğine ışık tutuyor.

***


“Liberalizm” kelimesini ilk kullanan 1818’de Fransız filozof Maine de Biran’dı ve onu “hürriyetlerin gelişmesini savunan bir doktrin” olarak tanımladı. O günden itibaren, bu kavram fikri ve siyasi alana da teşmil edilmeli mi yoksa sadece iktisadi alanla mı sınırlı kalmalı konusundaki tanım ve yorum tartışmaları hiç bitmedi.
Böylece “liberalizm”, Mısırlı entelektüeller ve siyasetçiler nezdinde demokrasiyle neredeyse eşanlamlı, Amerikalı gençler arasında İskandinav ülkelerindeki sosyal demokrasiye daha yakın, solcuların dilinde ise en büyük hakaret haline geldi.
Bize gelince, bu tartışmaya hiç girmeyeceğiz; liberalizmle kastımız, madalyonun şu iki yüzü olacak:
1.     Teoriye göre, mümkün olan en iyi ekonomiyi inşa etmenin yolu, –piyasa mekanizmaları ve rekabeti ışığında ve devletin asgari müdahalesiyle– mülkiyet ve iktisadi teşebbüs hürriyetinin kutsallığından geçer.
2.     Bu “postülalar”ı koyan kapitalist sistem, sayısız özel şirket üzerinden ve piramidin en tepesinde de dünya ekonomisini kontrol eden en büyük 500 şirket aracılığıyla bunları uygulamaya döktü. Bu sistemin birincil amacı, –üretim alanı ve koşulları her ne olursa olsun– insani veya çevre maliyetini hiç dikkate almaksızın mümkün olan azami kârı elde etmek, ardından daha fazla üretim ve daha fazla kâr sağlamak için bu kârın bir kısmını yeniden kullanmak ve bu şekilde ilelebet yoluna devam etmektir.
Yüz milyonlarca insanın hayat standardını iyileştirmeyi başardığı övgüsünden tutun bu sürecin ağır maliyetini sövmeye kadar liberalizm hakkında her şey söylendi. Kısır tartışmalara burada girmeyeceğiz; bizi ilgilendiren şey, herhangi bir siyasi veya iktisadi sistemi incelerken sorulması gereken tek bir sorudur: Bu yapı –şu anki haliyle ve mevcut koşullarda kalırsa– devam edebilir mi, yoksa er ya da geç çökmeye mahkûm mu?

Liberalizm üzerine sorular
Temsili demokrasinin bütün kusurlarına rağmen, kendi içinde sahip olduğu tüm düzeltme mekanizmalarıyla ve iktidarın el değiştirmesi metodu üzerindeki uzlaşının bir sonucu olarak ulaştığı istikrarla İsveç siyasi sistemine bir bakın. Bu iktidarın el değiştirmesi metodunun halk nezdinde gördüğü geniş kabul [Ortadoğu’daki gibi] bastırılmadı. İşte böyle bir sistemin uzun süre devam edeceğini söyleyebilirsiniz.
Şimdi de bağrında taşıdığı tüm saatli bombalarıyla ve iç reform ve telafi mekanizmalarının yokluğunda mevcut Mısır sistemine bir bakın; mütevazının da altındaki performansından ve günden güne genişleyen toplumsal kesimlerin artan itirazlarından hiç bahsetmiyorum bile… Kahve falına bakmanıza gerek yok; şöyle derseniz tarih sizi yalancı çıkarmaz: Bu sistemle ilgili asıl soru, “Acaba çökecek mi?” değil, “Ne zaman çökecek?” sorusudur.
Kapitalist sistemi, –tıpkı müteahhidinin ilelebet ayakta kalacağına inandığı en lüks binayı depremin vurması gibi– bu sistemi vuran pandemi ışığında incelediğimizde akıllara bazı sorular geliyor:
Bugün bildiğimiz gibi, pandeminin vurduğu dünyada üretim aksar ve milyonlarca işçi işsiz kalırsa, en ucuz işgücüne göre tüm dünyaya dağılmış haldeki üretim zincirinin halkalarının koptuğu bir ortamda liberalizm yoluna devam edebilir mi?
Tütün, gazlı içecek ve hazır gıda alanında büyük uluslararası şirketler tüm halk sağlığı mütehassısları tarafından kanser, diyabet ve kalp hastalığının yayılmasından kazanç sağlamakla ve yüz milyonlarca insanın hastalanmasına neden olmakla suçlanırken liberalizm hayatiyetini sürdürebilir mi? İlaç ve silah şirketlerinin rolünden hiç bahsetmiyorum bile.
Şirketlerin toprağı, gökyüzünü ve denizi zehirleyen kimyasalları üreterek çevreyi tahrip etmesi pahasına liberalizmin devam etmesi mümkün mü?
Dünya servetinin yarısını %1’lik bir kesimin ellerine koyarak gerek ülkeler arasında gerekse her ülkenin kendi içinde sınıfsal uçurumun genişlemesinin gölgesinde liberalizmin devam etmesi mümkün mü? Bu durumun kuruyu da yaşı da yakabilecek nice savaşların ve nice devrimlerin tohumlarını attığı hesaba katılmalı.
Sanayiye yatırılan sermaye ile paraya yani borsa spekülasyonuna yatırılan sermayenin birbirinden ayrılmasından sonra liberalizm devam edebilir mi? Ekseriyeti hırsız ve dolandırıcı olan bir avuç spekülatörün hızlı hayali kârlarını, –göz açıp kapayıncaya kadar bütün birikimlerini kaybedebilecek– milyonlarca insanın çıkarlarının üzerine yerleştirmenin –ahlaki mazeretleri bir kenara bırakın– ne gibi bir iktisadi gerekçesi olabilir?
Bugün Çin ile Amerika arasındaki ölümüne ticaret savaşının gölgesinde ve tek serbest pazarı sona erdirecek şekilde uluslararası şirketlerin önüne muazzam kısıtlamalar ve engeller koyacak gümrük sınırlarının geri dönme hayaleti altında liberalizmin devam etmesi mümkün mü?

Neden olmasın?
Dünyadaki mevcut durum ve liberalizm tarihi hakkında bildiklerimiz bağlamında bütün bu sorulara verilebilecek objektife en yakın cevap şu olabilir: Neden olmasın? Öte yandan çevreye karşı olan suçları çöküşü için yeterli olsaydı liberalizm 19. yüzyılda son nefesini verirdi. Zira Batı’nın büyük şehirlerinde yeni sanayilerin yol açtığı kirlilik öyle bir tehlikeli seviyeye ulaşmıştı ki, tıp alanında “iş sağlığı” diye yeni bir branşın doğmasına yol açmıştı; halbuki bu branş, milyonların sağlığını mahveden ve hala daha mahvetmeye devam eden iş hastalıklarının sağlığıydı.
Ve insana karşı suçları çöküşü için yeterli olsaydı liberalizm en geç 20. yüzyılın başlarında son nefesini verirdi. 19. yüzyılda, gerek –İskoçya’da olduğu gibi– milyonlarca çiftçinin toprakları ellerinden alınmak suretiyle uğratıldıkları zulmün gerekse –Fransa ile Almanya’da olduğu gibi– insanları karın tokluğuna bir ücretle, 12 saatten fazla çalışacakları fabrikalarda işe girmeye zorlayan fakirliğin boyutlarını bugün hayal dahi edemeyiz.
Bu nedenle İngiltere 1933’te sömürgelerinde köleliği kaldırdığında, devletin beyaz köleyi, yani tüm İngiliz halkını da azat etmeye başlaması gerektiği çığlıkları yükseldi. Bu talepte herhangi bir mübalağa yoktu; zira liberalizm, yereldeki emekçi sınıfını sömürgelerdeki köleleri istismar ediş zihniyetinin tamamen aynısıyla sömürüyordu. Bu beyaz köle, beş yaşındaki çocukların kömür madenlerinde çalıştırılmasını reddederek isyan ettiğinde devlet, tıpkı 1817’de Manchester’daki ünlü St. Peters Meydanı olaylarında olduğu gibi, barışçıl protestocuları toplu olarak öldürmek için orduyu –ve özellikle de atlı birlikleri– üzerlerine gönderiyordu.
Ancak insana ve çevreye karşı bütün suçlarına rağmen liberalizm, –son iki yüzyıl boyunca işçi sınıfına yönelik manevra yapma, adaptasyon ve taviz verme kabiliyetinin, özellikle de siyasi ve kültürel karar alma merkezlerini ele geçirmedeki muazzam hünerinin ve meşru ve gayrimeşru menfaatlerini korumak için bu merkezler üzerinde kurduğu etkinin de gösterdiği üzere– kırıntıları dağıtarak yoluna devam edebildi.
2008 krizinden ve daha önce de 1929 krizinden sağ salim ve daha aktif şekilde –veya hiç olmadığı kadar hoyratlığı azalarak– çıkmadı mı? Bugüne kadarkilerin en büyüğü de olsa krizlerden bir kriz sayılabilecek bu korona pandemisinden sonra, liberalizmin kaderinin farklı olacağı beklentisine girmemizi sağlayan şey nedir?

Dengeli olmaya zorlayacak muhatap eksikliği
Sovyetler Birliği, 26 Aralık 1991’de Kremlin’de Sovyet bayrağı indirildiği ve Rus bayrağı ilk kez göndere çekildiğinde resmen çökmüş oldu. Liberalizmin en şiddetli hasmının bu çöküşünün kendisi için bir talih kuşu olduğunu zannedenler hala var ve bir gün bunun zehirli bir armağan olduğu ortaya çıkacak. Zira bir tür denge sağlayıcı caydıranı olmayan herhangi bir sistem, tıpkı tabiattaki memeli hayvanların akıbeti gibidir; şöyle ki, yırtıcı hayvanlar kendilerinden gizlendiklerinde bu memeliler yerde biten bütün otları yiyecek ve bitkiler yeniden filizlenme ve büyüme imkânı bulamadığında sonunda bu hayvanlar açlıktan ölecektir.
Aynısı siyasi ve iktisadi sistemler için de geçerlidir; kendisini dengeli olmaya zorlayacak bir muhatap bulamadığında, haddini aşıp aşırılığa kaçar ve bu da onun yok oluşuna yol açar. Bugün böyle bir durumda mıyız? Elbette hayır, ama kibir çağının bittiğini ve en zeki tapınak muhafızlarının ayaklarının altındaki er meydanını hissetmeye başladığını bize haber veren birden fazla olgu var.
Geçtiğimiz Ağustos’ta, 181 büyük Amerikan şirketi başkanının artık sadece hissedarların değil, işçilerin ve toplumun da menfaatlerini göz önünde bulunduracaklarına dair taahhütlerini içeren açıklaması ne anlama geliyor? Bir yıl önce –farklı bir formatta– ortaya atılan “Kapitalizm nasıl farklı yapılır?” sorusunu niçin bugün Amerikan gazetelerindeki makalelerde okuyoruz?
Şimdilerde –liberalizme en çok inanmış sınıfın içinde– acı verici bir gözden geçirmeden çok daha fazlası başlıyor gibi görünüyor. Belki de bu sınıfın olgunlaşmış önde gelenleri, –bizi bekleyen ve sorumluluğun büyük bir kısmını bizzat taşıdıkları– iklim değişikliği felaketinin kendi torunları ve hatta çocukları için bile yaşanabilir bir toprak bırakmayabileceğini düşünüyorlardır.
Peki ama gözden geçirme hangi boyutta ve sözkonusu sınıfın bu yöndeki kabiliyetleri ve hazırlıkları ne düzeyde? Satır aralarını okuduğumda, –onlar için gerçekten çok acı verici olan– gözden geçirme, kutsal doktrinlerine göre iktisadi konulardan uzak durması gereken devletin rolünü kabul etmeleri olacak. Devletten tek isteğin, bir tür pozitif tarafsızlık ve –böylelikle toplumun da meyvelerini toplayacağı şekilde servet yaratmaya çalışması için– iktisadi kurumları serbest bırakması olduğuna dair değişmez iddiası, belki de liberalizmin yaydığı yalanların en büyüğüdür.
Son iki yüzyıl boyunca ikisi arasındaki gerçek ilişkiyi incelerseniz, liberalizmin devletten her şeyi talep edip her istediğini aldığını ama karşılığında çok az şey verdiğini ve piyasa hazretlerinin görünmez eli ya da teşebbüs hürriyeti sebebiyle değil, o hor gördüğü devletin himayesi sayesinde hayat bulup serpildiğini keşfedeceksiniz.
19. yüzyıl boyunca –Avrupa ya da Amerika’daki işçi eylemleri durmak bilmediğinde– şirketler devletten yardım istiyor, devlet de polisini ve bazen de ordusunu onları bu çıkmazdan kurtarmak için yolluyordu. 20. yüzyıl boyunca üçüncü dünya ülkelerinde kurulu bulunan Batılı şirketlerin, ülkelerini, fakir halkların kaynaklarını çalmayı sürdürmeye nasıl yana yakıla çağırdıklarını gördük.
Ucuz petrole erişimi sürdürmek için 1953’te İran’daki, muz tekelini korumak için 1954’te Guatemala’daki ve Süveyş Kanalı denilen sağmal ineği geri almak için 1956’da Mısır’daki darbeler tam da böyle gerçekleşti. En önemlisi ise seçilmiş cumhurbaşkanının ülkesinin zenginliğini büyük şirketler değil, halkı için istemesi nedeniyle öldürüldüğü Şili’deki darbeydi.

Devletin geri dönüşü?
21. yüzyıla geldiğimizde, 2008’de insanların paralarını çeşit çeşit manipüle ettiği için çöken çılgın bir bankacılık sistemi gördük ve sonunda onu iflastan kurtaran yine devlet oldu… En azından Çin’in, Batı’da yaygın olan ikiyüzlülüğü yapmadığını kabul edebiliriz; zira liberalizmin tam hizmetinde olan devlet ile devletle tam uyum içinde olan liberalizm arasındaki ittifakın en net görüldüğü yer Çin’dir.
Bu nedenle devletin “geri dönüşü”nden bahsetmenin bir manası yok. Çünkü devlet tek bir gün dahi oyunun dışında değildi. Liberalizme iman etmiş ülkelerin ekseriyetinde dahi devlet, –kendisine ıslık çalındığında tehlike teşkil eden herkese karşı hemen savunma ve saldırı pozisyonuna geçen– bir bekçi köpeği gibiydi veya –enerjisini emen ama ona hiçbir şey katmayan– bağırsaklara yapışık parazitin yaşaması için elzem olan bir beden gibiydi.
Hatırlatmak isterim ki –teknik anlamda– devlet; siyasi sistem tarafından yönlendirilen, beşeri, maddi ve bilgi kaynaklarına sahip yapılar ve kurumlar olup temel amacı kamu yararıdır. Tam aksine liberalizm; insanlar ve yönetim kurulları tarafından yönlendirilen, beşeri, maddi ve bilgi kaynaklarına sahip şirketler olup temel amacı özel çıkardır. İki çıkar arasında her zaman bir çatışma olduğunu söylemek haksızlık olabilir; ancak kesin olan şu ki “General Motors için iyi olan, Amerika için de iyidir” sloganından daha büyük bir yalan yoktur.
Bugün artık hepimiz dünya ve insanlık yararına olan şeyler nelerdir biliyoruz: Kömür ve gaz üretim tesislerinin durdurulması; kimyasal böcek ilaçlarının yasaklanması; banka hesaplarının değil, dünyanın ihtiyaç duyduklarını üretmek için ilaç şirketlerinin millileştirilmesi; 2008 felaketinin tekrarlanmaması için borsadaki işlemlere sıkı kısıtlamalar getirilmesi; gazlı içecekler, hazır gıdalar ve tütünün yasaklanması veya satın almaktan vazgeçirecek şekilde ağır vergiler konması; küresel ısınmayı azaltmadaki muazzam rolleri nedeniyle Brezilya, Kongo ve Endonezya ormanlarının uluslararası koruma altına alınması ve devletlerin ve yerli halkın kereste sanayiini yitirmesinden doğan kayıpların telafi edilmesi…
Benzer şekilde, –tıpkı Güney Kutbu Antarktika gibi– tüm Kuzey Kutbu’nun da herhangi bir doğalgaz veya petrol yatırımını yasaklayan uluslararası anlaşmaların koruması altına alınması, küresel ısınmanın orada açtığı deniz yolunda kirlenme tehlikesi nedeniyle seyrüseferin engellenmesi, bu önlemlerden doğan işsizliğin finanse edilmesi… Gerek belli bir sınırı aşan servetlere gerekse Google, Amazon, Facebook ve Apple gibi büyük şirketlere konan vergilerden ve ayrıca büyük devletlerin bile kurban gittiği, hırsızlıkla elde edilen kazançların toplandığı büyük hazineler olan dünyanın dört bir yanındaki vergi kaçırma cennetlerinin kapatılmasından elde edilecek gelirle, temiz enerjiye dayanan dayanışmacı bir ekonominin inşa edilmesi…

Dünyanın çöküşü
Bu listeye baktığınızda hayata geçirmenin imkânsız olduğu zihinlerde netleşir; zira liberalizm, bu tür önlemlerle kendisinin çökmesindense dünyanın çöküşünü tercih edecektir. Ancak ya hep ya hiç demeden, en azından bazı iyileştirmelere gitmek mümkün müdür?
Bu bile liberal ahtapotla yüzleşmek için en geniş uluslararası ittifakı gerektirir. Bugün böyle bir şeyden ne kadar da uzağız; Avrupa Birliği’nin kendisinin bile böyle bir yüzleşmeden aciz kaldığını görürken, bugün hangi ülke, –yerel düzeyde dahi– vatandaşlarının sağlığını korumak ve nesillerini muhafaza etmek için önlemler alabilir? Hele de bu durum onu çevreyi ve insanı tahrip eden büyük şirketlerle doğrudan bir çatışma konumuna sokarken…
Elbette böyle bir devlet, –kendine ve vazifelerine saygı duyan her devletin misyonu olan– kamu yararını her şeyin üzerine koyan milli ve demokratik bir devlet olmalıdır. Fakat bugün demokrasi, birden fazla mekânda ve zamanda kendisine nüfuz edip boyun eğdiren liberalizmle nasıl yüzleşebilir? Eğer ki liberalizmin battığı günde boğulmak istemiyorsa demokrasinin yüzleşeceği şey acı verici gözden geçirmelerdir. Yoksa Allah göstermesin hep birlikte boğuluruz.

NOT: Oldukça ağır bir Arapça ile yazan Munsif Merzûkî'nin yazılarını tercüme ederken içinden çıkamadığım veya emin olamadığım bazı cümlelerde kendisine her ne zaman başvursam vaktini ayırıp yardımcı olan gazeteci Ola Karakurt'a ve Firas Sancaktar’a sonsuz teşekkürlerimi sunarım. 

M.MERZÛKÎ: İNSAN HAKLARINI YENİDEN DÜŞÜNMEK



KORONAVİRÜS SONRASI ACI VERİCİ GÖZDEN GEÇİRMELER: İNSAN HAKLARINI YENİDEN DÜŞÜNMEK

Munsif Merzûkî (Tunus eski cumhurbaşkanı [2011-2014], Arap dünyasının önde gelen mütefekkirlerinden, alanında öncü bir tıp doktoru, tanınmış bir insan hakları aktivisti, siyaset felsefecisi ve siyasetçi)
El-Cezire Arapça, 9.5.2020

Tercüme ve giriş yazısı: Zahide Tuba Kor

NOT: Bu tercüme Fikir Turu web sitesinde 28.5.2020 tarihinde yayınlanmıştır.

المراجعات الموجعة (1): حقوق الإنسان” başlığıyla yayınlanan yazının Arapçasını okumak için TIKLAYINIZ

Daha evvel el-Cezire’de yayınlanmış 16 makalesini Türkçeye tercüme ederek ve Munsif Merzûkî Beyefendiyle iki röportaj yaparak yayınladığım “Diktatörlük ile Devrim Arasında Arap Dünyasının Krizleri” (Küre Yayınları) kitabını okumanızı hararetle tavsiye ederim.

NOT: Blogda yer alan 800 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.
Kaynak göstermeden blogdaki yazı, tercüme ve infografikleri kullanmamanız önemle rica olunur.

Özet: İnsan hakları kavramını da İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ni de gözden geçirme zamanı gelmedi mi? İnsanın hem cellat hem de kurban olduğu gerçeğini kabullenmezse insanlığı neler bekliyor? Yoksa salgın tabiatın kendini savunma yolu mu? Tunus’un eski cumhurbaşkanı, düşünür ve hekim Munsif Merzûkî’nin yazısı…

11 Mayıs tarihinde Fikir Turu’nda Tunus eski cumhurbaşkanı (2011-2014), aynı zamanda dünyaca tanınmış Arap mütefekkirlerinden ve insan hakları savunucularından olan Prof. Dr. Munsif Merzûkî’nin 19 Mart’ta yayınlanmış “Koronavirüs ve kardeşleri” başlıklı ilk makalesinin tercümesini yayınlamıştık. Merzûkî daha sonra mayıs ayından itibaren el-Cezire’de her hafta bir yazı yayımlamaya başladı.
Yazı dizilerinin ana fikri, koronavirüsle birlikte bir silkelenme yaşadığımız şu günlerde küresel, bölgesel ve yerel düzeyde insan hakları, demokrasi, liberalizm gibi birtakım doktrin ve ideolojileri acı da olsa yeniden gözden geçirmemiz gerektiği, aksi takdirde feci akıbetlerle karşı karşıya kalacağımız üzerine kurulu. 3 Mayıs tarihli “Koronavirüs, Acı Verici Gözden Geçirmeleri Gerekli Kılıyor” başlıklı önemli yazısıyla konuya giriş yaptıktan sonra, aşağıda okuyacağınız insan hakları odaklı analizi yayınladı.
Merzûkî, analizinde İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ni “fikrî otopsi masası”na yatırarak bu alanın -insanoğlunun gerçek ve karmaşık tabiatı ışığında- nasıl üç düzeyde yeniden gözden geçirilmesi gerektiğini anlatıyor. Bu bağlamda her hakkın bir görevle ve her görevin kanunî bir yükümlülükle ilişkilendirilmesi gerektiğini savunuyor.

Bireycilik: İnsanı tanrılaştırmak
İsrailli yazar Yuval Harari tartışmalı bir isim olmakla birlikte okumaya değer. Son kitabı Homo Deus: Yarının Kısa Bir Tarihi, dinlerin yaratılmasının tarih boyunca hiç durmadığını ve durmayacağını, 17., 18. ve 19. yüzyıllarda Avrupa’dan kaynaklı ortaya çıkan “bireycilik” olarak adlandırdığı çağdaş dinin en ufak bir gizleme gereği dahi duymadan insanı tanrılaştırdığını söylüyor (ve kitabının başlığı Tanrı İnsan da buradan geliyor) … Aranızda bu dini hiç duyan var mı? Acaba şeytana tapan satanistler gibi gizli bir din mi? Harari, hayır asla, aksine İslamiyet ve Katoliklikten bile daha yaygın olan aleni bir din diyor.
Harari’nin ileri sürdüğü argümanlar şunlar:
Ø  Her yeni dinin eski kutsaldan kurtulup alternatif bir kutsal bulması gerekir ve bu tam da bireyciliğin, insanoğlunu –dünyayı ve değişimlerini anlamanın referansı, yasamanın kaynağı ve ibadetgâh kılmak için– Yaratan’la yer değiştirmek suretiyle yaptığı şeydir.
Ø  Her yeni dinin bir peygambere veya peygamberlere ihtiyacı vardır ve bu, tam da bireyciliğin Rousseau, Voltaire, Nietzsche, Adam Smith ve Karl Marx gibi laik “peygamberleri” pazarlamasıyla gerçekleşmiştir.
Ø  Her yeni dinin insanı ve dünyanın durumunu iyileştirmek için bir projesi vardır ve bu, tam da bireyciliğin yaptığı ve halen de yapmaya devam ettiği şey olup üç koldan silahlanmıştır:
İktisadi kol: Liberalizm olup üretim ve tüketimin düzenlenmesiyle ilgili tüm konularda birincil referans olarak bireyi kabul eder.
Siyasi kol: Demokrasi olup yönetimle alakalı tüm meselelerde birincil referans olarak bireyi kabul eder.
İdeolojik kol: İnsan hakları olup insanın ne olduğunu ve nelerin lehine, nelerin aleyhine olduğunu belirlemede birincil referans olarak bireyi kabul eder.
Harari’nin insan haklarının bireycilik dininin ideolojik kolu olduğunu belirttiği bölümde –adeta yılan sokmuşçasına– silkelendiğimi itiraf ediyorum. Kendimi hep şöyle tanımlayageldim: Milliyetçi olmayan bir Arap, ateist olmayan bir laik ve İslamcı olmayan bir Müslüman. Peki, yerine insanı koymak amacıyla Tanrı’yı merkezden çıkartan bir dine farkında olmadan bağlanmışken nasıl aynı anda bir Müslüman olabilirim?
İnsan hakları çağrısına adadığım [2003’te yayınlanan] kitabımın başlığının Mukaddes İnsan olması bir tesadüf mü? Bu, tam anlamıyla dahil olduğum fikrî sistemin beni itiraf edebileceğimden çok daha fazla kullandığı anlamına gelmez mi?
Her ikisi de internet sitemde mevcut olan Mukaddes İnsan ve İnsan Hakları: Yeni Bir Vizyon kitaplarıma baktığımda, insanın saygınlığı ve kutsallığını, insanın kendisinden menkul değil, -[Allah’ın varlığına delil sorulduğunda bir bedevinin meşhur cevabı olan] “Deve pisliği develerin varlığına, ayak izi yayanın geçtiğine delalet eder” darbımeselinden hareketle- yaratılan da Yaratan’ına delalet eder anlayışıyla savunduğumu keşfederek rahat bir nefes alabildim.
Fakat şahsi duruşumdan bağımsız olarak, acaba İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, insanı, kutsallığın tüm tezahürlerini atfettiğimiz bir tanrı olarak addetmeye bizi gerçekten teşvik etti mi, yoksa Harari haksız yere suçluyor ve abartıyor mu?

İnsan haklarını yeniden düşünmek
Peki ya –hakkında kitaplar yazdığım, sayısız konferanslar verdiğim, Cumhurbaşkanlığı Sarayı içinde dahi konuşmalar yaptığım ve hatta uğrunda hapis yattığım– bu Beyanname’nin diğer tüm doktrinler gibi yeniden gözden geçirilmesi gerekiyorsa ne olacak?
Bu makalemde -bütün bu dönemde edindiğim tecrübeyle birlikte- ilk okuyuşumdan çeyrek yüzyıl sonra, metni fikrî otopsi masasına yatırıyorum. Temel derdim ise metne, [İmam Şafii’nin şiirinde dediği gibi] “tüm kusurları görmez olan rıza nazarıyla” bakmamak.
İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin otuz maddesinde sınıflandırılan haklar ve hürriyetlerin bir listesini alalım. O, temel insan ihtiyaçlarının a priori bir listesidir, insan onuruna yakışır bir varoluşun gereklilikleri ve şartlarıdır, insanlığın hedefleri ve hayalleridir. Peki ya satır aralarını da okursak nasıl bir metin görürüz?
Önsözünde uluslararası kanun koyucu şöyle yazmış: “İnsan haklarının tanınmaması ve hor görülmesi insanlık vicdanını isyana sevk eden vahşice eylemlere sebep olduğundan…” Güzel, ama kim insan haklarını tanımayıp hor görüyor ve ona karşı vahşice eylemlerde bulunuyor? Sömürgeciler Mars’tan mı geldi?
Kim, “Irk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasi veya diğer herhangi bir akide, milli veya içtimai menşe, servet ve doğuma dayanan ayrımcılığı” uyguluyor? (2. Madde)
Kim, “Her ferdin yaşama hakkına, hürriyetine ve kişi emniyetine” meydan okuyor? (3. Madde)
Kim, insanı kölelik veya kulluk altına alıyor ve insan kaçakçılığıyla uğraşıyor? (4. Madde)
Kim, insanı işkenceye, zalimane, gayriinsani, haysiyet kırıcı cezalara veya muamelelere maruz bırakıyor? (5. Madde)
Kim, herhangi bir insanın keyfi olarak tutuklanmasına, alıkonmasına veya sürülmesine izin veriyor? (9. Madde)
Kim, insanı düşünce ve ifade özgürlüğünü kullandığı, haberleri ve fikirleri aradığı, elde ettiği ve başkalarına yaydığı için cezalandırıyor? (19. Madde)
Kim, insanın eşit iş karşılığında eşit ücret alma, kendisine ve ailesine insan haysiyetine uygun bir yaşayış sağlayan ve gerekirse her türlü sosyal koruma vasıtalarıyla da tamamlanan adil ve tatmin edici bir ücret alma hakkını engelliyor? (23. Madde)
Tüm bu soruların cevabı tabii ki insandır, ister bir birey ister zaptedilmez bir grup isterse bir devleti idare edenler olsun, insanın ta kendisi… Küresel kanun koyucunun insan haklarını tanımama suçunu belirsizlikle inşa ederken atladığı şey neydi? İnsanoğlunun gerçek ve karmaşık tabiatı.

Zahirde ve gizlide insanlık halleri
Konuyu açıklığa kavuşturmak gerekirse, şu aşikârdır ki, küresel kanun koyucunun bahsettiği insan –zahirde– hayatı boyunca öldürülme, aşağılanma, haksızlık, ayrımcılık, zulüm, zorbalık, sömürü vs.’ye maruz kalan zayıf bir varlıktır. Gizlide –ve zımnen– ise öldürme, kölelik, zorbalık, sömürü, hoşgörüsüzlük vs.’yi bizzat uygulayan korkunç bir varlıktır.
Birisi çıkıp da şöyle diyebilir: İnsanın kurban rolüne de cellat rolüne de razı gelmeyen bir varlık olduğunu unuttun, bu beyanname de “İnsanlık topluluğunun bütün fertleri ile organlarının -bu Beyanname’yi daima göz önünde tutarak- bu haklar ve hürriyetlere saygıyı güçlendirmeye gayret etmeleri amacıyla bütün halklar ve milletler için ulaşılacak ortak ideal olarak” ilan edildi…
Tamam, dediğiniz gibi olsun ve bu üçüncü yönü “vicdanın sesi olan insan” olarak adlandıralım; ama sorun şu ki, vicdanın varlığı, içimizdeki şeytanın varlığını ortadan kaldırmayıp aksine onu teyit eder. Vicdan, içimizdeki şeytanın günahkârlığını kısıtlamak için her an teyakkuzda bekler.
O halde insanı her an cellat yapabilecek –günümüz diliyle– tüm “algoritmalar”ın içinde var olduğunu bilirken, nasıl onunla tam anlamıyla mutlak bir empati kurabiliriz ya da tabiatının bir yüzünü görmezden gelebiliriz? En masum haliyle kurban, en cani haliyle cellat, çoğu zaman da her ikisi bir arada olan böyle bir varlığı nasıl kutsayabiliriz?

İnsan haklarına inancımızı yitirmeli miyiz?
Şimdi de sorunun acı verici olanına gelelim: Endişeli olan nefislerimizi teskin etmek için sarıldığımız naif algılara ve kuruntulara esir düşmüş olabildiğimiz, ancak yine de hep yanılgıların peşinde koşmaya devam ettiğimiz gerçeği ortadayken insan haklarına inancımızı mı yitirelim?
Tabii ki hayır. Birleşmiş Milletler tarafından 10 Aralık 1948’de kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, insanlığın en önemli kazanımlarından biridir. Çünkü hazırlanmasına insanlığın kahir ekseriyetinin temsilcilerinin katkı verdiği ilk metindir ve ayrıca şiddetin ve vahşetin daha az olduğu, daha adil bir dünya düzeni kurmaya çalışan tüm uluslararası antlaşmaların ve sözleşmelerin doğuşunda önemli bir rol oynamıştır.
Şüphesiz, mazlumları mensubiyetlerine bakmaksızın desteklemek üzere uluslararası ve yerel insan hakları örgütleri üzerinden seferber edilen yüz binlerce insan sağ olsunlar, onlar yukarıda zikrettiğimiz insanoğlunun üçüncü yüzünün en iyi tecessüm etmiş halidir.
Tabii ki, en zor koşullarda, özellikle de (Mısır ve Suudi Arabistan gibi) felaket içindeki Arap dünyasında mücadeleye devam edenleri ve bir sonraki istibdat dalgasıyla ve yeni diktatörlerle yüzleşmeye hazırlık yapanları selamlamalı ve desteklemeliyiz. Bu yeni diktatörler, eski Avrupalı ve Amerikalı efendilerine –yarım asırdan fazla bir süredir onlardan aldıkları destekle ayakta kalmalarına rağmen– biattan vazgeçip şimdilerde bizleri Çin örneğine biat etmeye hazırlıyorlar.
Tabii ki insan haklarını savunma mücadelesine katıldığım için hiç pişman değilim ve 1980’ler ve 1990’larda işkence afetine karşı mücadele eden Tunus ve Arap insan hakları hareketine katılıp öncülük etmem hayatımda en çok iftihar ettiğim şeydir. Allah şahittir ki cumhurbaşkanlığına geldiğimde bu iğrenç suçu tam anlamıyla engelledim ve İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde belirtilen herhangi bir hakkı, özellikle de düşünce ve ifade özgürlüğünü çiğnemedim.
Ancak bütün bunlar, gerek yerel düzeyde gerekse bölgesel olarak Arap dünyasında insan hakları hareketinin işleyiş biçiminde acı verici gözden geçirmelerin gerekliliğinden bizi muaf tutmuyor. Maalesef ki bu hareketin yaşadığı savrulmalara ve seçiciliğine bizzat şahit oldum; Şam katilinin pohpohlanmasından (gerçekten de öyle) söz etmiyorum bile… Hatta bu gözden geçirme, ilk Beyanname’nin kendisini bile kapsamalı.

İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ni yeniden yazmak
2048 yılında insanlık, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin ilanının 100. yıldönümünü kutlayacak; bu kutsal bir metin olmadığından yeniden gözden geçirme fırsatını üç düzeyde değerlendirmek gerekir:
Birincisi, önsözde küresel kanun koyucu şöyle yazmış: “İnsan haklarının tanınmaması ve hor görülmesi insanlık vicdanını isyana sevk eden vahşice eylemlere sebep olduğundan…” Cesareti toplayıp metni şu şekilde yeniden yazma vakti geldi: “İnsanın, insan haklarını tanımaması ve hor görmesi vahşice eylemlere sebep olduğundan…”
Bu formülasyonla birlikte, gerçeklerden kaçmak yerine, insanın şeytani yarısının varlığını ve eylemlerinden doğan sorumluluğa katlanması gerektiğini kabul ediyoruz. Böylelikle Harari ve başka herhangi bir kimse, bizi kutsallık sıfatı atfettiğimiz gerçek dışı bir varlığa tapmakla suçlayamayacak.
İkincisi, cellat-insana tek bir kelime bile değinmeden kurban-insanın maruz kaldığı insan hakları ihlallerini saymanın bir anlamı yok; hele de cellat, hasımlarına işkence etme, fikir ve inanç hürriyetini engelleme, onları davar gibi satma ve ırklarını sömürme gibi her türlü hakkı kendinde bulurken…
Metnin iç bütünlüğünün ve kapsamlılığının sağlanabilmesi için her bir maddenin insana şeytani yarısının sorumluluğunu hatırlatır şekilde yeniden yazılması lazım. Mesela 18. Maddeyi ele alalım: “Her şahsın fikir, vicdan ve din hürriyetine hakkı vardır.” Bu madde, tamamlayıcı şöyle bir paragraf eklenmedikçe amacına ulaşamaz: “Hukukun belirlediği cezalar çerçevesinde, diğerinin fikir, vicdan ve din hürriyetine saygı duymak her şahsın görevidir.”
Evrensel Beyanname’nin tamamı bu şekilde yazılmış olsaydı ve her hakkı bir görevle ve her görevi kanuni bir yükümlülükle ilişkilendirseydik, gözden geçirilmiş metne “İnsan Hakları ve Görevleri Evrensel Beyannamesi” adını vermemiz gerekirdi ve böylece daha olgun pozisyonlara ve daha net bir vizyona doğru adım atardık.
Üçüncü ve en önemli yanlış tasvir şu: İnsanın kutsallığından hep bahsettik, çünkü tüm kusurlarına ve eksikliklerine rağmen Yaradan’ın lütfuna mazhardı. Ancak fikrin geri kalanı şöyleydi: tıpkı diğer tüm canlı varlıklar gibi…
İnsanın neden olduğu –hepsi de Allah’ın yarattıkları ve mucizeleri olan– sayısız canlı türünün neslinin tükenmesine baktığınızda ve dünyada yol açtığı yıkımın farkına vardığınızda şu korkunç düşünce aklınıza geliverir: İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin yayınlanması da dahil hümanist vizyonlar, bugün Allah’ın mülkünde en tehlikeli canlı olan bir varlığı yüceltiyor ve kutsallaştırıyor.

Tabiat salgın hastalıklarla kendini mi savunuyor?
Peki, giderek artan ve insan ırkının varlığını tehdit eden bu salgın hastalıklar, –mütedeyyinlerin mantığıyla– insana gururu, kibri ve ahmaklığı yüzünden Allah’ın bir cezası veya –ateistlerin mantığıyla– tıpkı yaşayan bir bedenin kendisini virüslerin ve mikropların saldırısına karşı antibiyotik salgılayarak savunması gibi, tabiatın da kendi kendini savunduğu bir mekanizma olabilir mi?
Çok şükür ki bugün artık insanın, bizimle aynı havayı, suyu, onurlu bir şekilde hayat sürme hakkını paylaşan diğer canlı varlıklar arasında yaşayan bir varlıktan başka bir şey olmadığı konusunda artan bir farkındalık var. Bu, belgesel kanallarının en gelişmiş bilimsel araştırma verilerine dayanan –zikredilmeyi ve teşekkürü hak eden– yayınlarıyla katkıda bulunduğu yeni bir tasavvur.
Acayipliği, mucizeviliği ve tabiatüstü zekâsı ile tüm canlı varlıkların Yaratan’ın harikaları arasında yer aldığını keşfetmemiz için bitkiler ve hayvanlar âlemi [belgeseller sayesinde] gafil gözlerimizin önüne açıldı. Zekâyı, dili ve duyguları sadece insanoğlunun münhasır tekelinde sayan cahilce ve safça yüzeysel görüşlerin ne kadar da mahkûmuyduk; –bilinçlenmenin şokundan sonra– insanın her şeyin ölçüsü olduğu efsanesini sürdürmenin artık neresindesiniz?
Sadece insanlık ailesi değil, aynı zamanda çeşitli canlı türlerinin oluşturduğu bütün bir yapı içinde tüm haklar ile görevlerin birbiriyle bağlantısını –giderek daha fazla– anlıyoruz. İnsanoğlu tarafından insan haklarının hor görülmesi, sadece insanlığı isyana sevk eden vahşice eylemlere sebep olmuyor, aynı zamanda diğer canlı varlıkların hukukunun hor görülmesi de –çevrenin tahribi de dahil– vahşice eylemlere yol açıyor ve bu halimizle adeta bindiğimiz dalı kesiyoruz.
Bu nedenle gelecek nesilden hukukçuların bu belgeye –üzerinde uzlaşılan şekilde– ilave bir 31. Madde eklemeleri gerekir; ancak önemli olan, kelimelerin temel fikri billurlaştırmasıdır. Nasıl ki insanoğlu geçmişte maruz bıraktığı tüm ihlallerden kurtulmuş sağlıklı bir çevre hakkına sahipse, hayvanlar ve bitkilerden oluşan tüm canlı varlıkların da iyi şartlarda hayat sürme hakkı vardır ve insanın bu haklara saygı göstermesi ve bunu somutlaştırması bir görevidir.
İnsanoğlunun ihtilafları ışığında, anlaşmanın bundan daha ileri gidebileceğini zannetmiyorum; ancak eğer ki böyle bir madde aktif şekilde devreye sokulmazsa –dengelerin bozulmasını kaldıramayan– tabiatın, gerekirse yeryüzünün barındırdığı türler listesinden insanoğlunu çıkararak dengeyi yeniden kuracağı kanaatindeyim. Ve bu kuralı eğer dinî bir tabirle ifade etmek isterseniz… De ki: İnsanoğlunu yeryüzünde halife kılan Allah –insanın sorumluluğa layık olmaması karşısında– işleri yerli yerine koyması ve mülkünü koruması için tabiatın elini serbest bıraktı. Böyle bir korkunç ihtimal, artık çok geç olmadan teoride ve pratikte kendimizi gözden geçirmemizi gerektirmez mi?


NOT: Oldukça ağır bir Arapça ile yazan Munsif Merzûkî'nin yazılarını tercüme ederken içinden çıkamadığım veya emin olamadığım bazı cümlelerde kendisine her ne zaman başvursam vaktini ayırıp yardımcı olan gazeteci Ola Karakurt'a ve Firas Sancaktar’a sonsuz teşekkürlerimi sunarım. 

M.MERZÛKÎ: KORONAVİRÜS, ACI VERİCİ GÖZDEN GEÇİRMELERİ GEREKLİ KILIYOR




KORONAVİRÜS, ACI VERİCİ GÖZDEN GEÇİRMELERİ GEREKLİ KILIYOR

Munsif Merzûkî (Tunus eski cumhurbaşkanı [2011-2014], Arap dünyasının önde gelen mütefekkirlerinden, alanında öncü bir tıp doktoru, tanınmış bir insan hakları aktivisti, siyaset felsefecisi ve siyasetçi)
El-Cezire Arapça, 3.5.2020

Tercüme: Zahide Tuba Kor

NOT: Bu tercüme Perspektif web sitesinde “Koronavirüs, Zahmetli Bir Muhasebeyi Gerekli Kılıyor” başlığıyla 12.5.2020 tarihinde yayınlanmıştır.

عن ضرورة المراجعات الموجعة” başlığıyla yayınlanan yazının Arapçasını okumak için TIKLAYINIZ

Daha evvel el-Cezire’de yayınlanmış 16 makalesini Türkçeye tercüme ederek ve Munsif Merzûkî Beyefendiyle iki röportaj yaparak yayınladığım “Diktatörlük ile Devrim Arasında Arap Dünyasının Krizleri” (Küre Yayınları) kitabını okumanızı hararetle tavsiye ederim.

NOT: Blogda yer alan 800 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.
Kaynak göstermeden blogdaki yazı, tercüme ve infografikleri kullanmamanız önemle rica olunur.


Özet: Durumun olağanüstü tehlikeli olduğu bir dönemde, kolektif aklın haraketli kısmının vazifesini icra etmesi gerekir. Buna göre, bize pusula olup yol gösterecek bir değer ve fikir sistemini süratle üretmemiz lazım; tıpkı bu fikirleri ve değerleri bireyler, halklar ve tüm insanlığı kurtaracak eylemlere dönüştürmek için etkili siyasi araçlar üretmemiz gerektiği gibi.

Amerikalı büyük düşünür Noam Chomsky ilginç bir röportajında şöyle diyor: “Koronavirüs salgını öncesinde hâkim olan normal hâle geri dönmeyi her kim hayal ediyorsa yanılıyor; zira o hâl, aslında hiçbir şeyde normal değildi.”
Pandemi, bazılarının tesirli ilaç ve koruyucu aşı keşfedildikten sonra geri dönmeyi hayal ettiği bu “normal” hâlin ne denli kırılgan olduğunu gösterdi. Bu, başka bazılarının tahmin ettiği gibi, pandemi sona erdiğinde aniden koronavirüsten önce yaşadığımızla ilgisi olmayan bambaşka bir dünyaya geçeceğimiz anlamına da gelmez.
Kesin olan şu ki, krizin tehlikesi, hepimizi çağdaş dünyanın üzerine inşa edildiği tüm temelleri kökten yeniden gözden geçirmeye zorlayacak ve bu durum –önünde sonunda– bizim düşünme ve yaşama biçimlerimizde köklü bir değişikliğe yol açacak. Birçokları henüz idrak edemese de bu zaten başlamıştı.
Bu pandemi, tıpkı mühendisleri, gelecekte daha güçlü ve ölümcül olabilecek depremlere dayanıklı binalar inşa etmeleri için yeni teknikler bulmaya zorlayan bir depreme benzetilebilir, ki böyle bir buluş için de öncelikle eski binaların zayıf noktalarını anlamak gerekir. Aynı şekilde bireyler, halklar ve devletler olarak, inşa ettiğimiz mevcut fikrî ve maddî sistemler ve politikalardaki tüm zayıf noktaları açığa çıkarmak ve daha iyisini kurmak için bu korkunç tecrübenin bize öğrettiklerini kullanmak üzere mecbur kalacağımız acı verici gözden geçirmeler söz konusu.

Kriz Liberalizmi Daha da Zayıflatacak
Koronavirüs depreminin sarstığı ilk sistem olan sağlık sistemini ele alalım: Bu denli tehlikeli bir pandemi karşısında fakir ülkelerde sağlık sisteminin çökmesi şaşırtıcı değildir. Ancak Amerika, İngiltere ve İtalya gibi Batı’nın büyük devletlerinin –Çin askeri uçaklarından tıbbî yardım taşındığını gördüğümüz– felâketvari bir fotoğraf vermesi, onları sağlık sistemlerinin rehabilitasyonuyla ilgili acı verici bir gözden geçirmeden çok daha fazlasını yapmaya zorlayacaktır.
Aslına bakarsanız Barack Obama’nın düzeltmeye çalıştığı, ancak daha sonra Donald Trump’ın gelip de selefinin tüm reformlarını bozduğu Amerikan sağlık sisteminin çöküşüne hiç şaşırmış değilim. Tüm ahlaki kural ve kontrolleri yitirmiş liberalizmin bir bedelini ödeyen –ve masum hastalara da bunun bedelini ödeten– İngiliz sağlık sisteminin altüst olmasına da şaşırmadım.
1980’lerin başlarında Sûsa Tıp Fakültesi’nde koruyucu tıp alanında öğretim üyesiyken beşinci sınıf öğrencilerine, dünyadaki sağlık sistemleri konusunda Sovyetler Birliği gibi komünist, ABD gibi kapitalist ve İsveç, İngiltere gibi kapitalizm ile sosyalizmin en iyi fikirlerini mezcetmiş ülkelerin sağlık sistemlerinin mukayesesine dayalı bir ders verdiğimi hatırlıyorum.
Öğrencilere –gayrisafi milli hasılaya göre genel sağlık alanına aktarılan finansmanın miktarı ve elde edilen sonuçlara dayanarak– en kötü sağlık sisteminin ABD’de olduğunu gösteriyordum. Maliyeti yüksekti ve gerek bebekler gerekse yaşlılar arasında hastalık direnci ve ölüm oranlarını azaltma açısından maliyet etkinliği zayıftı. Bütün bunlar, sağlık sisteminin hastaların faydasına değil, sağlığı bir meta olarak gören aşırı liberalizmin menfaatine dayanmasından kaynaklanıyordu. Bu anlayışa göre, sağlık tıpkı alınıp satılır tüm diğer metalar gibidir ve hastaneler veya sigorta şirketleri için temel endişe de her şeyden önce kârdır.
Öğrencilere –bilimsel çalışmalardaki mevcut rakamlara dayanarak– en iyi sağlık sisteminin İngiliz sistemi olduğunu gösteriyordum; zira hasta özgürlüğü, adalet ve planlamayı mezcediyor ve devlet tarafından vergilerle finanse ediliyordu. Bu, Margaret Thatcher’ın iktidara gelip 1980’lerin sonunda İngiliz sağlık sistemini parçalamasından önceydi. İngiliz Başbakanı’nın anahtar kelimeleri, özelleştirme ve hastalardan ne kazanç sağlandığıysa sadece onu harcayan bir iktisadi işletme olarak hastaneydi.
Kesin olan şu ki, –Thomas Piketty gibi– dünyanın önde gelen iktisatçılarının topa tuttuğu liberalizm, bu krizden çok daha zayıf bir hâlde çıkacak. Ve bu, sadece liberalizmin sağlık sistemlerinde yol açtığı işleyiş nedeniyle değil, aynı zamanda – 1980’lerin sonlarında ABD Başkanı Reagan ve İngiltere Başbakanı Thatcher’ın anlaşmalarının akabinde şekillenen– küresel iktisadi mekanizmanın ne denli çabuk arızalandığını da gözler önüne sermesinden kaynaklanıyor.
Pandemi bize vurur vurmaz, iş gücünün ucuzluğuna göre dünyanın dört bir yanına dağılmış hâldeki fabrikalar arasında bağlantının kesilmesi neticesinde üretimin çökmesi, en kırılgan ülkelerde aniden işsizlik tsunamisine ve onun arkasından kıtlığın dönüşü korkusuna yol açtı. Hiç şüphesiz liberalizme tapanları bekleyen zor zamanlardayız.
Halklar ve seçkinler, tabiatı tahrip ederken –bunu aynı zamanda diğer her şey gibi bir zenginleşme alanı sayarak– liberalizmin hatalarını ve eksikliklerini görmezlikten gelmişlerdi. Ancak mevcut iktisadî krizde ve pandeminin sona ermesinin ardından gelebilecek müstakbel krizlerde halklar da ve hatta büyük uluslararası şirketlere en çok boyun eğen ülkeler de sessiz kalmayarak liberalizmin sorumluluğunu affetmeyebilir.

Virüsün Hepimize Verdiği Dersler
Vatanperverlik ve milliyetçiliğe ne demeli? Pandemi, artık neredeyse bir karikatüre dönüşen vatanperverlik ve milliyetçilik kavramlarının eskidiğini gözler önüne serdi. Bu virüs bize en beliğ dersi verdi: İnsanlık birdir ve dünya tektir. Her ülkenin aynı dokunun birer hücresi mesabesinde olup her birinin o dokunun canlılığıyla hayat sürdüğü, duçar olduğuyla hasta düştüğü ve ölümüyle öldüğü birbiriyle bağlantılı, iç içe geçmiş ve bütüncül bir dünyada yaşarken, ulusal kararın bağımsızlığı gibi bir kavram bugün ne anlam ifade eder ki?
Çinlilerin yarasa eti tüketmeleri yüzünden binlerce İtalyan, İspanyol ve Fransız’ın hayatını kaybettiği, Lübnanlıların açlık gösterilerine çıktığı, Tunus’taki irmik kamyonlarına yönelik soygun olaylarının arttığı, İngiltere Başbakanı’nın yoğun bakım ünitesine kaldırıldığı ve dünyadaki bir numaralı askeri gücünün başkanının hastalığın nasıl tedavi edileceği konusundaki “dâhiyane” önerileriyle herkesin alay konusuna dönüştüğü bir dünyada bugün devletler arası sınırların ne anlamı var ki?
Peki ya demokrasi? Pandemiden önce de demokrasi, popülizmin çekici ile –basın, partiler ve seçimlerden oluşan bütün dayanaklarını çürüten– yolsuzluk örsü arasında zor bir durumdaydı. Ve şimdi pandemiden, geçmiştekinden çok daha tükenmiş bir hâlde çıkıyor. Bu durum karşısında eski ve yeni diktatörler ellerini ovuşturarak, Batı demokrasilerinin zayıf performansı ile kıyasladıkları Çin sistemini gelecek için en ideal siyasal sistem olarak sunuyorlar.
Onlara salgına karşı en iyi performansı sergileyenin demokratik Güney Kore olduğunu hatırlatmak işe yaramaz. Bugün gözler Çin’e ve sistemine odaklanmış durumda ve Araplar bu sistemde en eski, en derin ve en tehlikeli yanılsamalarından birinin başarısını görebilirler: Adil müstebit sistemi.

Virüs ve Haklar Meselesi
Şimdi de insan haklarına bakalım. Teknolojinin gözetleme ve izleme imkânları sağlamasıyla birlikte, bireysel ve kolektif özgürlüklere yönelik muazzam tehditten kaynaklanan ortada büyük bir sorun var ve pandemi, bunu eşi benzeri görülmemiş bir ölçekte test etmek için altın bir fırsat sundu. Pandemi ayrıca biz hukukçuları daha önce hiç olmayan bir meydan okumayla da karşı karşıya bıraktı.
Bugün biliyoruz ki, koronavirüsün öldürdüklerinin çoğu kronik hastalığı olan yaşlı insanlar. Tabiî olarak ömürlerinin sonuna gelen toplumun nispeten küçük bir kesiminin hayatını birkaç yıl daha korumak adına, ekonominin çarklarını durdurarak ve karantinayla yüz milyonların çalışma ve beslenme hakkını feda mı ediyoruz?
Hukukçular olarak, varlıklı insanlar arasında –kendilerini, ailelerini ve korumalarını sağlama almak amacıyla, insanlığın bir kısmının mı yoksa tüm insanların mı öleceğini hiç umursamadan rahatça pandeminin sona ermesini bekleyecekleri– Atlantik veya Pasifik Okyanusu’nda küçük adalar satın almak için yarış yaşandığı haberine nasıl bir cevap üreteceğiz? İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 17. maddesinde belirtilen mülkiyet hakkı, tıpkı işkenceyi yasaklayan ve vücut dokunulmazlığını öngören 5. madde gibi, hiçbir bahane altında dokunulamaz tam anlamıyla mutlak bir hak mıdır? Yoksa belirli sınırları olan göreceli bir hak mıdır?
Bu gibi durumlarda devletin, haksız servet sahiplerinin mülkiyet hakkını askıya alması ve –ihtiyaçlarının çok üstünde biriktirdiklerini– yüz milyonlarca aç insanı kurtarma projelerinin finansmanında kullanmaları hakkı değil midir? Nihayetinde onlar da insan türüne mensuplar ve pandemi ne kadar uzarsa uzasın yaşama hakkına sahipler. Peki ya Evrensel Bildirge’nin bizzat kendisinin sadece bu maddede değil, aynı zamanda diğer maddelerde de revizyon ve eklemelerle gözden geçirilmesi gerekiyorsa?

Bugün Yapmamız Gereken
Mesele, taptığımız tüm teorilere inancımızı yitirip inkâr etmemiz veya halkımıza pahalıya mâl olan kuruntuların peşinde koşmayı telafi arayışıyla dizlerimizi dövmemiz değil. Doğru önerme şudur: Biz daima çağın verilerini onun kavramları, dili ve tasavvurlarıyla düşünüp ele alırız; toplumun gelişiminin ve problemlerinin her aşamasında her birimiz konumumuza göre çözüm bulmaya çalışmışızdır. Bu çözümlerden bazıları başarıya ulaşarak toplumların göreceli de olsa gelişmesine imkân verdi; bazılarının sınırları belliydi ve bu çözümlerin iyileştirilmesi gerekiyordu; bazılarının ise çürümüşlüğü veya eskimişliği tecrübeyle sabit olup bunların alternatiflerini arama mecburiyeti doğdu.
Bugün tam olarak yapmamız gereken şey de budur. Pandemi, toplumlarımızın o veya bu ideolojik kesiminin –daha açık bir ifadeyle vatanperverlik (ve onun daha geniş şekli olarak milliyetçilik), ilericilik, demokrasi, liberalizm, insan hakları ve siyasal İslam’ın– en kutsal fikrî mukaddesatında var olan tüm eski çatlakları ifşa ediyor.
Böyle bir gözden geçirme, korona depreminin tam kalbinden vurduğu tapınak muhafızlarından kaçınılmaz şekilde geniş bir tepki alacağından son derece maliyetli ve sancıdan daha acı verici olacaktır.
Gençliğimde, Galileo Galilei’nin “Aristo’nun kitaplarında okudukları yanlışları reddetmek yerine, gökyüzünde gözleriyle gördükleri hakikatleri inkâr etmeyi yeğliyorlar.” dediği bir milletin zihniyet yapısını açıklamak amacıyla (dili oldukça sert bulunan) Aklın Hapishanesinde başlıklı bir eleştiri kitabı kaleme almıştım. (Kitap şu an internet sitemde mevcut.) Daha sonra tecrübeyle ideolojik doktrinlere bağlı olanların konumunu anlamayı –ve hatta idrak etmeyi– öğrendim; çünkü gerçekte onlar gerekli bir işlevi yerine getiriyorlar.

Verili Olanın Dışında Düşünmek ve Fikrî Seferberlik
Toplumların en büyük korkusu kaos olduğundan en önemli taleplerinden biri istikrardır; bu nedenle muhafazakârların frenlerine ihtiyaç duyarlar. Ancak toplumları en feci şekilde zayıflatan şey donukluk/atalet olduğundan en önemli taleplerinden bir diğeri de gelişmedir; bu nedenle her zaman reformculara ve devrimcilere ihtiyaç hissederler. Sonuçta, ne muhafazakârlar reformistlerden ve devrimcilerden kurtulabilirler, ne de onlardan kurtulanlar muhafazakârları savuşturabilirler; kolektif akıl, durgunluk ile hareketlilik arasında zaruri dengeyi bulabilmek için her ikisine de ihtiyaç duyar.
Bu, –bilinçli veya bilinçsiz olarak– eski kavramları ve uygulamaları mümkün olan en uzun süre korumayı görev bilenlerle tartışmak için boşu boşuna zaman ve çaba harcanmaması gerektiği anlamına gelir. Zaman onların müstahakkını verecektir; onların en iyilerinin akıbeti orta yol çözümler aramak, en kötülerininki ise günden güne köhneleşen binanın içinde çürümektir, ta ki bu bina onların kemiklerinin üstüne çökene kadar. Arapçılığı modası geçmiş bir vizyona hapseden 1950’lerin milliyetçilik modeli, felâkete duçar olmuş bu ümmete karşı sömürgeciliğin de Siyonizm’in de cesaret edemediği suçları işleyen diktatörlerin uygulamalarını bugüne kadar savunageldi.
Durumun olağanüstü tehlikeli olduğu bir dönemde, kolektif aklın haraketli kısmının vazifesini icra etmesi gerekir. Buna göre, bize pusula olup yol gösterecek bir değer ve fikir sistemini süratle üretmemiz lazım; tıpkı bu fikirleri ve değerleri bireyler, halklar ve tüm insanlığı kurtaracak eylemlere dönüştürmek için etkili siyasi araçlar üretmemiz gerektiği gibi.
Böyle bir sistemin işareti ve miladı olacak şimdiye kadar ortada hiçbir şey yok. Bugün liberalizm sonrası (post-liberalizm), vatanperverlik sonrası, demokrasi sonrası, siyasal İslam sonrası, ilericilik sonrası ve insan hakları sonrasına dair net bir vizyon olduğunu kim söyleyebilir ki?
Değişmeyen tek şey, cehaletimizle, sorunların muazzam karmaşıklığıyla ve kolektif aklın muhafazakâr kısmıyla mücadelede verili olanın dışında düşünmemiz gerektiğidir. “Fikrî seferberlik” ilan etmekten ve tüm enerjilerimizi böyle bir vizyonu billurlaştırmak için birleştirmekten başka bir seçeneğimiz yok.
Peki ama nasıl? Bu krizde bilimsel araştırmacıların nasıl davrandıklarına bakın. Çinliler virüsün genetik yapısıyla ilgili keşiflerini saklamadıkları gibi, –tıpkı bütün ülkelerdeki meslektaşlarının yaptığı gibi– dünyadaki araştırmacıların kullanımına bu bilgileri sunmak için acele ettiler. Hâlihazırda devam eden başka bir deney daha var: Bir Amerikan üniversitesinin dünyadaki en fazla sayıda bilgisayarı toplama yönünde bir girişimi sözkonusu ki böylelikle muazzam bir hesaplama kapasitesi ağına kavuşarak virüsün hücrelerin yüzeyine inmesini ve daha sonra içeri girmesini engelleyen bir protein şeklinin görselleştirilmesini hızlandırabilsin.
Proteinler konusunda bir araştırmacı veya uzman olmanız gerekmiyor; tek yapmanız gereken, diğer bilgisayarların imkânlarını artırmak üzere kendi cihazınızı boş zamanlarda ödünç vermeniz. Bilimsel konulara gelince, bu iş uzman araştırmacılar tarafından üstleniliyor. Bu iki örnek bizim de yolumuzu açıyor.
Tüm tecrübelerimizi aynı sepete koymamız ve kafa kafaya verip beyinlerimizi birbirine bağlamamız gerekiyor. Bu iki temel şart, son derece ihtiyaç duyduğumuz yeni düşünce sistemini billurlaştırmak için hayati önem taşıyor. Belki bu şekilde kendimizi kurtarabiliriz ve belki de gözlerimizin önünde şekillenen –ama İbn Haldun devrinden beri hiçbir katkıda bulunmadığımız– muazzam kolektif küresel akla yeni fikirler pompalamaya tekrar dönebiliriz. Bu konuda söylenecek daha çok şey var.


NOT: Oldukça ağır bir Arapça ile yazan Munsif Merzûkî'nin yazılarını tercüme ederken içinden çıkamadığım veya emin olamadığım bazı cümlelerde kendisine her ne zaman başvursam vaktini ayırıp yardımcı olan gazeteci Ola Karakurt'a sonsuz teşekkürlerimi sunarım.