9 Nisan 2017 Pazar

G.FRIEDMAN: GEÇMİŞ İMPARATORLUKLARIN GELECEK HAKKINDA SÖYLEDİKLERİ



GEÇMİŞ İMPARATORLUKLAR GELECEK HAKKINDA BİZE NELER SÖYLER?

George Friedman (Amerikalı siyaset bilimci, Stratfor’un kurucusu ve 2015 yılına kadar başkanı, Geopolitical Futures’ın kurucusu ve yöneticisi) & Jacob L. Shapiro (Geopolitical Futures Analiz Direktörü)
Mauldin Economics, 20.3.3017 ve Geopolitical Futures, 27.3.2017

Tercüme: Zahide Tuba Kor

NOT: Amerika’nın önemli jeopolitik uzmanı, Stratfor ve Geopolitical Futures’ın kurucusu olan George Friedman’ın bu blogda yer alan 22 makalesinin tercümesini toplu olarak okumak için TIKLAYINIZ. 
Geopolitical Futures Analiz Direktörü Jacob L. Shapiro’nun bu blogda yer alan 7 makalesinin tercümesini toplu olarak okumak için TIKLAYINIZ. 


İspanyol yazar George Santayana der ki “Geçmişi hatırında tutmayan tekrarlamaya mahkûmdur” (…)
Tarihi bilmenin değeri, bir kez daha tekerrür etmesini önlemek değil, tarihin hangi döneminde yaşanmış olursa olsun, değişmezleri ve olayları şekillendiren unsurların bilincine varmanızı sağlamasıdır. (…) dolayısıyla şu ifade daha doğru olur: Geleceği öngörmek için geçmişi anlamak lazım. 
(…)

ÇİN



(…)
Bu haritadan iki çıkarım yapılabilir: Birinci ve en önemlisi, Çin’in hep bir kara gücü olması. Kontrolü anakaranın ötesine ciddi bir şekilde hiçbir zaman yayılmadı. Tayvan dikkat çekici tek istisna. (…)
İkincisi, Çin’in merkezî topraklarının sınırlarının belli ve bin yılı aşkın süredir pek değişmemiş olması. (…)


İRAN



[Konuyla ilgili George Friedman'a ait bir başka analiz tercüme edildiğinden aşağıda sadece önemli noktalara yer verilmiştir. Friedman'ın İran jeopolitiğini konu alan analizinin tercümesi için TIKLAYINIZ]
(...) Birçokları İran’ın Pers İmparatorluğunu tekrar kurmaya çalışmasından korkuyor; ancak bunu kısa süre içinde başaramayacaktır. Zira böyle bir imparatorluğun önşartı, Türkiye’de zayıf bir yapının olması ve Ankara zayıf olmadığını gösterme konusunda giderek de daha korkusuzlaşıyor.
(…) Özellikle her üç Fars imparatorluğunun da yönetimi altına girmiş [kırmızı] bölgeler her şeyi anlatıyor. (…) İran’ın mevcut stratejisi üzerinde düşünürken en dikkat çekici olan, yukarıdaki haritanın bütün Fars imparatorluklarının günümüz Irak’ının ekseriyetini kontrolü altına aldığını gözler önüne sermesi.
(…)
Farklı etnik grupların bu dağlık kalesinden [Z.T.K. İran’ı kastediyor] dışarı bakıldığında Irak, İran’ın üzerine gitmesi gerektiği en önemli stratejik zorunluluk. Ancak İran’ın nüfuzu birçok yönden dışa doğru yayılıyor ve buralar İran’ın gücünün sürekli değerlendirilmesi gereken bölgeler.

TÜRKİYE



(…)
Yukarıda bahsi geçen Fars imparatorlukları genişti ve zaman zaman günümüzün Yunanistan’ı, Bulgaristan’ı, Romanya’sı ve hatta Ukrayna, Kırım ve Rusya sahillerine kadar yayıldı. Ama Avrupa’nın geri kalanına ulaşamadı. Farsların güç merkezi Ortadoğu, Orta Asya ve Kafkaslardı. Ama aynısı Osmanlı İmparatorluğu için geçerli değil.
Osmanlı, gücünün zirvesindeyken sadece Avrupa sahillerinde yayılmayıp Avrupa’nın kalbindeki toprakları da yönetti ve 1683’te Viyana’yı kuşattı. (…) Osmanlılar hem bir Avrupa hem de bir Ortadoğu gücüydü. Bu, günümüz Türkiye’sini anlamak için elzem.
(…)
Farslar kara merkezli bölgesel bir güçtü. Osmanlılar ise hem bir kara hem de bir deniz gücüydü ve onların buyruğu kıtalara yayıldı. Osmanlılar bir Akdeniz imparatorluğuydu. Ana limanların çoğunu ve daha da önemlisi, 15. ve 16. yüzyılda dünyanın en hayati ticaret rotalarının bazılarından olan Akdeniz ticaret rotalarını kontrol ettiler. Bugün bu rotalar hala önemli, ama geçmişteki kadar kritik değil ve bu da son derece güçlü bir Türkiye’nin olsa olsa ne kadar kuvvetli olabileceğinin sınırlarını çiziyor.
Buna rağmen Osmanlı tarihini çalışmak önemli, zira Türkiye’nin nereye doğru gittiğini gösteriyor. Güneyindeki Arap dünyası kaos içinde. Rusya zayıflıyor. İran’ın sınırlılıkları var. Kafkaslar her zamanki gibi bölünmüş durumda. Balkanlar kısa bir istikrarın keyfini sürse de bu fazla devam edemez. Kahire’den Cezayir’e kadar uzanan Kuzey Afrika hem ekonomik bakımdan hem de güvenlik açısından çöküntü içinde.
Türkiye son derece güçlü bir ülke ve giderek daha da güçleniyor. Son haftalarda Türkiye’nin Almanya, Hollanda ve diğer ülkelerle diplomatik çatışmaları hakkında çokça şeyler yapıldı. Bu gelişmeleri yukarıdaki haritayı akılda tutarak düşünmek önemli.

FRANSA




Son harita diğerlerinden farklı. İki tür Fransız imparatorluğunu gösteriyor: (i) (Fransa’nın Avrupa kıtasını egemenliği altına aldığı) Napolyon İmparatorluğu ve (ii) Fransa’nın çeşitli kıtalara yayılmış sömürge imparatorluğu. Kadim döneme ait bir harita ise yok; zira günümüz Fransa’sı, Avrupalılar Amerika kıtalarını keşfedene kadar Avrupa kıtasının dışındaki toprakları yönetmediler. Siyasi ve teknolojik şartların özgün bir karışımı, Fransa’nın gücünü geleneksel sınırlarının çok ötesine yaymasına imkân verdi. Bugün artık sözkonusu şartlar mevcut değil. Dolayısıyla yukarıdaki harita, Fransa’nın kısa bir süre sonra Hindistan, Afrika veya Kuzey Amerika’da egemenlik yarışına gireceğinin bir işareti olarak görülemez.
Yine de bu harita bazı temel olguları ortaya koyuyor: Birincisi, Fransa bundan sadece bir-iki yüzyıl evvel Avrupa kıtasını baştanbaşa egemenliği altına almış büyük Avrupalı güçlerden biri. Ancak şimdilerde Fransa o günlerden çok uzaklarda. En iyi haliyle, şu anda Almanya ve İngiltere’nin ardından Avrupa’nın üçüncü en büyük gücü.
Ancak Fransa önemsizliğe mahkûm değil. İktisadi durgunluğu ve seçimleri etrafında dönen acıklı oyun dünyanın dikkatini çekiyor; ancak Avrupa’da güç yapılanması yeniden şekillenirken Fransa burada önemli bir rol oynayacaktır. Ekonomisi düşük büyümeyle kötü durumda ve iç siyaseti içeriye odaklanmış halde olsa da Avrupa kıtasında önemli bir bölgesel güç.
İkincisi, Fransa bir zamanlar böyle bir büyük emperyal güç olduğundan bu gücün kalıntıları beklenmedik yerlerde hala daha varlığını sürdürüyor. Dünyada Fransa’dakinden çok daha fazla sayıda insan Fransızca konuşuyor (Uluslararası Frankofoni Örgütü’nün 2014 raporuna göre, Fransızca konuşanların sadece %36’sı Fransa’da yaşıyor.) Fransa ordusu, Kuzey Afrika’nın birçok yerinde radikal İslamcılara karşı savaş veriyor ve yine Paris, Ortadoğu’da İslam Devleti’yle savaş için askeri birlik gönderdi. Lübnan ve Tunus gibi ülkeler Fransız siyasi, sosyoekonomik ve kültürel yapısını muhafaza ediyor, her ne kadar emperyalizmle bağlar çoktan kopmuş olsa da. Fransa artık bu bölgelerde gücünü kullanamıyor, ancak eski gücünün yakıları hala daha ayakta.

Özetle

(…) Winston Churchill bir zamanlar demişti ki, “Tarih çalışın. Devlet idaresinin tüm sırları tarihte gizlidir.” (…) Gelecekte yaşanabilecekleri anlamanın ilk adımı, geçmişte nelerin imkânsız olduğunu idrak etmektir.

G.FRIEDMAN: 4 HARİTAYLA İRAN’IN ORTADOĞU’DAKİ KONUMU



DÖRT HARİTAYLA İRAN’IN ORTADOĞU’DAKİ KONUMU

George Friedman (Amerikalı siyaset bilimci, Stratfor’un kurucusu ve 2015 yılına kadar başkanı, Geopolitical Futures’ın kurucusu ve yöneticisi)
Mauldin Economics, 17.10.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor

İnsanoğlunun gelişimini en fazla etkileyen medeniyetleri sıralarsanız Persler neredeyse liste başı olur. Oysa bunu çoktan unutup gittik. Zira son yüzyıllarda İran’ı yöneten devletler ya zayıftı ya da dünyanın geri kalanından tecrit olmuştu.
1979 İran Devrimi’nden bu yana durum değişti. Hatta İran’ın Ortadoğu’ya az kalsın hâkim olacağı kısa bir dönem dahi yaşandı. Biraz sonra açıklayacağım gibi bu dönem, Suriye İç Savaşı’nın patlak vermesinden hemen önceki ana denk düşüyor. Ama bu fırsat çöktü ve İran yakın gelecekte ikincil bir bölgesel güç olmaya mahkûm. Aşağıdaki dört harita bunun nedenlerini açıklıyor.



Coğrafi sınırlamalar
Coğrafyası İran için hem bir avantaj hem de bir dezavantaj. Yüzölçümü ve nüfus bakımından Ortadoğu’nun en büyük, dünyanınsa 17. en büyük ülkesi.
İran’ın büyük şehirlerinin etrafı dağlarla ve çöllerle kuşatılmış halde. Bu aslında hem kadim Pers stratejisini hem de İran’ın günümüzdeki taktiklerini açıklıyor. İran coğrafyasının dışarıdan fethedilmesini son derece zorlaştırıyor; ama aynı zamanda İran’ın dışa doğru kolayca genişlemesine de set çekiyor.
İran’ın güç projeksiyonu için en uygun mekan ülkenin batısı. Diğer tüm yönlerden dışa açılması ise çok daha zorlu. Doğusundaki Afganistan’da güçlü bir nüfuzu var; ama bu ülke çok daha fazla dağlık olup istifade edilmeye daha elverişsiz bir aşiretler bölgesi.
Orta Asya, İran nüfuzunun yayıldığı diğer bir bölge; ancak burası da arazi bakımından fethedilmeye değer bir coğrafya değil. Kafkaslar ise umutsuz vaka. Zira arazi yapısı itibarıyla herhangi bir ordunun Kafkasları istilası son derece zor.
Dolayısıyla İran ancak ve ancak batıya doğru genişleyebilir.
İran, Körfez bölgesinde yer alsa da hiçbir zaman güçlü bir donanma sahibi olamadı. [Z.T.K. Körfez’in Hint Okyanus’una açıldığı] Hürmüz Boğazı o kadar dar ki İran’ı büyük ölçüde bloke edici mahiyette. Ne tür bir kuvvetle ortaya çıkarlarsa çıksınlar kolayca kuşatılabilir durumdalar.
Petrol son dönemde kilit önemi haiz bir kaynak haline geldi ve bu, Hürmüz Boğazı’nı çok daha önemli bir ulaşım rotasına dönüştürdü. İran boğaza deniz mayınları döşemekle tehdit ediyor. Ama bu da savunmaya dönük bir adım. Bunu hayata geçirmeye kalkışması İran için son derece tehlikeli olacaktır. Zira İran bir kara gücüdür.



Etnik ve dini bölünmüşlük
İran’da çok fazla etnik grup bulunuyor ve bu da dağlık coğrafyasının bir ürünü. Dağlar insanları birbirinden ayırıyor ve hareketi zorlaştırıyor. Birbirinden izole alanların kendinine mahsus kültürleri var.
Nüfusunun kabaca %60’ı Fars. Farsça resmi dil olmakla birlikte en az 7 dil daha bölgesel düzeyde tanınıyor. Ülkenin tamamında konuşulan onlarca dil bulunuyor.
Yukarıdaki harita İran’ın ne denli karmaşık etnik, dilsel ve hatta dinsel bir yapıya sahip olduğunu gösteriyor. Farsî merkez hemen göze çarpıyor. Ama ülkenin dört bir yanına dağılmış halde bulunan hiç de azımsanmayacak Araplar, Kürtler, Azeriler, Türkmenler, Beluciler ve diğer gruplar mevcut.
Nüfusun %90’ı Şii, ama Sünni bölgeler de var. Yani mezhebi bakımdan dahi İran karmaşık.
Bütün bunların anlamı şu: Her kim ülkeyi Tahran’dan yönetirse bu karmaşık nüfus yapısını bir arada tutmak zorunda. Bu da tarihsel olarak, halka kendi emrini/iradesini dayatacak şekilde, esaslı bir zorlayıcı güce ve kurumsal kapasiteye sahip merkezî hükümetleri zorunlu kılıyor.


Sınırlı Dış Güç

Zağros Dağları, İran’ı muhtemel meydan okuyucularından koruyor. Aynı zamanda onları sıkıştırıyor. Eğer ki İran Irak’a nüfuzunu yaymak isterse ortada mutlaka iki şarttan bir olması lazım: ya İran son derece zengin ve askeri bakımdan da kuvvetli olacak ya da Irak’ın zayıflığından istifade edecek.
Persler bu zayıflıktan tarih boyunca defalarca istifade ettiler. Sonrasında da bu bölgenin İranlıların ilerlemesine direnemeyecek kadar zayıf olduğu nice dönemler geldi geçti.
2011’den öncesini ele alalım. Irak, İran’ın baş rakibiydi. Bağdat, 1980-1988 arasında İran’a karşı inanılmaz derecede kanlı bir savaş verebilmişti. Hem de nüfusu İran’ınkinin dörtte biri kadar olmasına rağmen. Ama ABD’nin 2003 işgali bu tehdidi ortadan kaldırdı. [Z.T.K. aynı zamanda Tahran’ın doğusundaki baş rakibi Taliban rejimin de devirdi]
İşte bundan sonra İran, Ortadoğu’da bir Şii hilali inşa edebildi. Suriye Cumhurbaşkanı Esed’in Alevi rejimi zaten İran’ın bir müttefikiydi ve Hizbullah’ın Lübnan’daki hegemonyası sayesinde İran ta Akdeniz’e kadar gücünü yayabilirdi.
Suriye İç Savaşı bu rüyaya darbe vurdu. İslam Devleti’nin yükselişi de İran için bir tehditti. Ve Ortadoğu’nun kalbinde kuvvetli bir Sünni Arap güce müsamaha gösterilemezdi. İşte bu durum ABD ile İran’ı endişeli ama istikrarlı bir ortaklığa soktu.
İran, Irak’ı nüfuzu altına almak istiyor. Öte yandan ülkedeki birçok Şii milis grubuna para aktarıyor. Amacı, Irak’ın Sünni azınlığını Bağdat’taki yönetimi tehdit edemez hale getirmek.
Esed rejimi zayıfladı. İran artık Suriye üzerinden Akdeniz’e kadar nüfuz kurmaya bel bağlayamaz.
Arap dünyası kaos içinde. İsrail’in tuzu kuru. Türkiye yükselen bir güç. Türkiye’nin nüfusu neredeyse İran’ınki kadar; coğrafi bakımdan çok daha avantajlı bir konumda, ekonomisi ve ordusu da daha gelişmiş durumda. [Z.T.K. Türkiye’nin ordusu güçlü olmakla birlikte İran’ın 1980’lerden bu yana gayrinizami harp ve yabancı ülkelerin içine sızıp operasyon düzenleme konusunda son derece tecrübeli olduğunu bir not olarak düşmek isteriz.]
Önümüzdeki süreçte Ortadoğu’daki egemen güç Türkiye olacak. İran bölgesel bir güç olmayı kabullenmek zorunda kalacak. Bölge ülkelerini etkileyebilir, ama daha ötesine geçemez.


Pers yayılmasının sınırları

Nüfus çeşitliliğine ve güç projeksiyonundaki meydan okumalara rağmen dünyanın bu bölgesinden büyük imparatorluklar yükseldi ve Ortadoğu’nun kahir ekseriyetini egemenliği altına aldı. Bu imparatorlukların sınırları hep birbiriyle oldukça tutarlıydı.
Pers İmparatorluğu’nun ulaştığı azami sınırlar, doğuda Hindikuş’tan başlayıp güneyde Kahire’ye ve kuzeyde İstanbul’a kadardı. Sadece antik Pers Ahameniş Hanedanı [MÖ550-330] bu sınırları aşabildi ve Karadeniz’in kuzeye doğru sahil bölgelerine kadar yayıldı.
Bunun nedeni Ortadoğu’nun o dönemde paramparça halde olmasıydı. Ne İran civarında ne de Avrupa’da Perslerin bu ilerlemesine karşı herhangi bir direniş vardı. Karşılaştıkları tek direniş, günümüz Yunanistan coğrafyasından geldi. Perslerin ordusu Yunanlardan daha büyük olsa da burada yenilgiye uğratıldılar. Persler bir daha Avrupa kıtasını ciddi şekilde tehdit edemediler.
İran’ın merkez coğrafyası dışında kurduğu nüfuzu, açıkça boyun eğdirme veya kontrol etme yerine hep gizlice/sinsiceydi. Coğrafi sınırlılıkları çok fazla olduğundan yönetmeyi ümit ettiği topraklarda yerel gruplarla işbirliği yapmak zorunda kaldı. Bu da kültürlerin ve fikirlerin harmanlanmasına yol açtı. İslam’ın yükselişinden evvel Pers coğrafyasındaki hâkim din, –ilkeleri günümüz Hristiyanlığında ve Yahudiliğinde hala daha varlığını sürdüren– Zerdüştlüktü.
Perslerin İslam’ı benimsemesi, farklı kültürlerin ve dinlerin unsurlarını harmanlamakta ne denli başarılı olduklarının bir göstergesi. Tarih boyunca bugünkü İran coğrafyasını dışarıdan bütünüyle fethedebilmiş, İslam gibi, çok az dış güç var oldu. İslam kökeni itibarıyla bir Arap hareketi. Bugün Farsçanın Arap alfabesiyle yazılması İslam’ın Fars kültüründeki etkisinin bir yansıması.
Ancak Farslar kendi dillerini koruyabildiler. Farsça Orta Asya, Kafkaslar, Afganistan ve Güney Asya’daki Türk kökenli halkların ortak dili oldu. Hatta Urduca, Hintçe, Bengalce ve Osmanlı Türkçesini de etkiledi.
Farslar, kendi kültürlerinin büyük kısmını kaybetmeksizin İslam’ı benimsediler. Bugüne kadar İran’da İslam nev-i şahsına münhasır şekilde toplumun içine karıştı. Farslar 1501’de Şiileştiler. Haritanın da gösterdiği gibi bugün İran, Müslüman dünyada heybetli tek Şii güç.

Sonuç
Dört haritanın da gösterdiği üzere İran, gurur verici bir tarihi, kültürü ve iş tutma biçimiyle kendi çapında etkili bir güç. Sınırları dışındaki etkisine rağmen bu gücü oldukça sınırlı. Kültürel nüfuzu Kuzey Afrika, Ortadoğu ve Orta ve Güney Asya’ya yayılmış durumda.
İran, temel bölgesel güçlerden biri ve dünyanın en etkili medeniyetlerinden birinin de tarihsel olarak ev sahibi. Ama İran’ın bir bölgesel güçten daha fazlası olabilmesi için belirli bazı şartları karşılaması lazım. Bunun kısa sürede gerçekleşeceğine dair ortada pek de fazla bir gösterge yok.

İran günümüzde ve gelecekte zorlu bir jeopolitik güç olmaya devam edecek. Ancak gücü coğrafyasıyla sınırlı.

K.BOKHARİ: ŞİİLİĞİN YAYILMASI KISA ÖMÜRLÜ OLACAK


ŞİİLİĞİN YAYILMASI NİÇİN KISA ÖMÜRLÜ OLACAK?

Kamran Bokhari (Geopolitical Futures (Ortadoğu ve Güney Asya’da radikalizm ve jeopolitik alanında) kıdemli uzmanı, Küresel Politikalar Merkezi kıdemli üyesi, George Washington Üniversitesi Aşırıcılık Programında bilim kurulu üyesi; Ottawa Üniversitesi Güvenlik ve Politika Enstitüsü’nde Kanadalı askerlere, istihbaratçılara, emniyetçilere ve diğer hükümet yetkililerine milli güvenlik ve dış politika dersleri veriyor; daha evvel Stratfor (2003-2015) Ortadoğu ve Güney Asya danışmanı ve Dünya Bankası danışmanıydı.)
Stratfor Analiz, 12.5.2015

Tercüme: Zahide Tuba Kor

Tahminler
o       Bir grup Şii devletin Ortadoğu’da koalisyon kurması jeopolitik açıdan önemli bir gelişme; ancak başını İran’ın çekmesi bunun kısa ömürlü olacağı anlamına geliyor.
o       Aslında böyle bir bloğun kurulması ve yayılması Sünni Arap devletlerinin bölünmüşlüğü ve zayıflığı sayesinde gerçekleşebildi.
o       Başta Suriye İç Savaşı ve etnik-dini koşullar/kısıtlamalar olmak üzere birçok faktör İran’ın mevcuttan daha öteye Şii nüfuzunu yaymasını engelleyecek.
Ortadoğu’daki mezhep çatışması Sünni-Şii rekabetine indirgenebilir. Gerçekte ise durum çok daha karmaşık. Sünni birlik tezi bir efsane; Sünni bloktaki ülkeler bir dizi konu üzerinde bölünmüş durumdalar. 1990’ların başından itibaren gücü giderek artan Şiiler de azınlık olmaktan kaynaklanan kaçınılmaz bazı kısıtlamalarla maluller.

Demografik bir meydan okuma
Şii bloğun en önemli özelliği, Müslüman nüfusun sadece küçük bir kesimini oluşturmaları. Müslüman dünyanın dörtte üçünden fazlası Sünni İslam içinde.
2011’de Pew Araştırma Merkezi’nin bir çalışmasına göre Şiiler sadece dört ülkede çoğunluk: İran, Azerbaycan, Bahreyn ve Irak. Ama diğer bazı ülkelerde de önemli miktarda Şii azınlık var: Yemen, Kuveyt, Suudi Arabistan, Afganistan, Pakistan, Türkiye, BAE, Katar ve Umman. Lübnan’da da Şiiler farklı Müslüman ve Hristiyan mezhepler arasında en büyüğünü oluşturuyor. Hindistan’daki yaklaşık 180 milyonluk Müslüman’ın da %20’sini teşkil ediyor.


Sünni muadilleri gibi Şiiler de kendi içlerinde muhtelifler. On İki İmam Şiileri en büyük kesimi oluştursa da İsmaililer, Zeydiler, Aleviler ve Dürziler de var. Bütün bu alt mezhepler coğrafya, dil, siyaset ve ideoloji bakımından farklılıklar arz ediyorlar.
Tarihsel olarak Şiiler, bazı istisnalarla birlikte, zaman zaman yönetime geçti. Fatımiler (909-1171), Fas’tan Arap Yarımadası’nın batı sahillerine uzanan bir coğrafyada Kahire merkezli bir hilafeti sürdürdüler. 12 İmam Şiileri olan Büveyhoğulları (932-1055), bugünkü İran ve Irak’ın büyük bir kısmını hükümranlığı altına aldı. Daha sonra Orta Asya Moğolları olan İlhanlılar Pakistan, Afganistan, İran, Irak, Suriye ve Türkiye’nin bir kısmını yönetti. Daha yakın bir zamanda Zeydiler Yemen’deki imamlıklarıyla (897-1962) iftihar ettiler. Yine Ortaçağ’da birçok küçük Müslüman devleti de Şii hanedanlarca yönetildi.


Ama tarihin büyük kısmında Şii yönetimleri aslında nadirattandı. 16. yüzyıla kadar Şiiler Sünnilerin egemenliği altında kaldılar, ta ki Safevi İmparatorluğu Şii İslam’ı resmi din ilan edene kadar. O döneme kadar Ortadoğu ve Güney Asya’nın çoğu, her ikisi de Sünni imparatorluklar olan ya Osmanlıların ya da Babürlerin kontrolü altına girmişti.

Tutunma noktaları kurma
Şii gücü bundan sonra Acemistan’a kaydı. 1979’da İran Devrimi’yle resmen Şii bir cumhuriyet kuruldu. Şu anda İran en büyük ve askeri açıdan en güçlü Şii devleti ve bu güç, Tahran’daki din adamlarının Şii cemaatleri destelemesini ve böylelikle Arap dünyasındaki nüfuzunu artırmasını sağladı. Ama nüfuzunu yaymak her zaman öyle kolay olmadı. Mesela Azerbaycan’daki Şii çoğunluğu kendi lehine çevirmek için İran’daki etnik Azerileri bir koz olarak kullanmaya çalıştı. Ancak 1991’e kadar Azerbaycan SSCB’nin bir parçası ve laik bir yapıydı. Laikliği onu Şiilerin faaliyetlerine karşı dirençli hale getirdi.
İran’ın nüfuzu Güney Asya gibi yerlerde de bastırıldı. Hindistan ve Pakistan gibi güçlü devletlerin varlığı ve tabii ki Afganistan savaşı Tahran’ın doğuya doğru yayılmasını iyice zorlaştırdı. Kuzeybatıya ve doğuya yayılmanın önü büyük ölçüde kapatılmışken İran’ın genişleyebileceği tek yön batıya doğru Arap dünyası olarak kaldı. 1980’lerde İran-Irak Savaşı’ndaki o kirli çatışmalara rağmen Tahran, Bağdat-Şam rejimlerinin düşmanlığı sayesinde Suriye'de kendine bir tutunma noktası kurabildi. Gerçekten de Suriye, kısmen Sünni çoğunluğu yöneten Alevi azınlık rejimi sayesinde erken dönemde İran’ın müttefiki oldu. Suriye yönetimi aynı zamanda İran’ın Hizbullah’ı büyük bir siyasi ve askeri güç olarak geliştirmesine de yardımcı oldu.
İran’ın bölgesel nüfuzunun yayılmasında iki olay daha etkiliydi: İran-Irak Savaşı’nın akabinde, bir bakıma tesadüfen Lübnan İç Savaşı da 1989’da çözüldü. Bu da İran’ın vekil gücü Hizbullah’ı Lübnan’ın en büyük siyasi gücü haline getirdi. Ertesi sene Irak’ın Kuveyt’i işgal etmesiyle 1991’de Körfez Savaşı başladı. Körfez Savaşı, Bağdat hükümetini zayıflattığı için İran inanılmaz bir avantaj yakaladı. Daha evvel Körfez İşbirliği Konseyi (KİK)’ne üye olan ülkeleri İran’ın ihlallerinden/saldırılarından koruyan Irak’tı.
Ardından Tahran’ın yıllardır destek verdiği Kürtler ve Şiiler, Irak rejiminin artan zafiyetini istismar etmeye başladı. ABD Saddam Hüseyin’i devirdiğinde Irak artık İran’ın nüfuzuna girmeye hazırdı. Gerçekten de bu oldu ve bu sayede İran, Tahran’dan Akdeniz’e uzanan bir Şii hilali kurdu.
Ancak İran’ın yayılması kısa süre sonra durdu, her ne kadar hegemonya kurma arzusu devam etse de. Batı kanadının güvenli olduğu varsayımıyla Tahran, baş rakibi Suudi Arabistan’ın merkezi olan Arap Yarımadası’na yayılmak için Arap Baharı’nı bir fırsat olarak gördü. Özellikle Bahreyn’deki Şii isyanını kendi lehine kullanma ümidindeydi. KİK müttefiklerinin yardımıyla Suudi Arabistan Bahreyn’deki isyanı ve böylelikle İran’ın bu ada devleti üzerinde üstünlük kazanma ümidini bastırdı.
Kısa süre sonra İran’ın hırsları, Arap Baharı protestolarının bir iç savaşa dönüştüğü Suriye’de bir darbe daha aldı. Alevi yönetimi hala Suriye’nin başında ve onun düşmesi İran için bir felaket olacak: Müttefiki Hizbullah’a erişimi kesilecek ve Iraklı Şiileri Suriye’de Sünni bir rejime maruz bırakacak. Dolayısıyla İran’ın Esed rejimini aşkla ve şevkle desteklemesi bir sürpriz değil.

Çok fazla kırmızı çizgi
Hâlihazırda İran ve Şiiler, Suudi Arabistan ve Sünnilerden çok daha iyi bir durumda gibi görünüyor. Hizbullah ve diğer milisler Esed rejiminin başta kalmasına yardımcı oldu. Nusra Cephesi ve İslam Devleti gibi radikal gruplarla savaş, İran’a hem yeniden gruplaşma hem de ABD’yle nükleer müzakereleri yürütme fırsatı verdi. Dahası Suudiler Yemen’de Husi isyanını bastırmaya çalışmakla meşguller.


Ancak Şiilerin avantajları kalıcı değil. Şiilerin kazanımları, büyük ölçüde Sünnilerin zayıflığı ve anlaşmazlıkları sayesinde ve son dönemdeki bazı gelişmeler Sünnilerin, geçici de olsa, yeniden zemin kazanmaya başladığını gösteriyor. İsyancılar Suriye’de kritik toprakları, özellikle İdlib’i ele geçirdi ve Suudi Arabistan ile Türkiye Esed’i devirmek için bir ittifaka girdi.
Daha da önemlisi, Sünni nüfus Şiilerin çok çok üstünde ve Sünnilerin Şii yönetimine boyun eğmeyeceğini gösteren birçok kanıt var. Lübnan’da Hizbullah, askeri büyüklüğü ve nüfuzuna rağmen hükümetin hâkim unsuru olamadı. Yemen’de Zeydi Husi hareketi, Hizbullah’ın Yemen versiyonuna dönüşebilir ama Zeydilerin yaşadığı topraklar dışında kendi irade ve isteklerini dayatamaz. Barbarlığına rağmen İslam Devleti, Irak’ta hala güçlü bir Sünni grup, hatta Şiilerin ağırlıkta olduğu bölgelerde dahi.
Cihatçılar aslında İran’ı ve onun Şii müttefiklerini tehdit ediyor; ama aynı zamanda bu bir fırsat da. Cihatçılık Sünni devletleri zayıflatıyor ve uluslararası kamuoyunun İran’a doğru kayışını sağlıyor. İranlılar Suud’un çökmeye başlayacağı ümidinde. Onlara göre Yemen’deki Husi hareketin ivmesi, Suudi Arabistan’ın –Yemen’e komşu– Necran ve Cizan bölgesindeki İsmaililer arasında benzer bir isyanın tetiklenmesini sağlayabilir. Tercihen, Suudi Arabistan’ın Doğu Vilayeti’ndeki On İki İmam Şiileri de dalgalanacaktır ki böyle bir gelişme, Bahreyn’le birlikte, Suudi Arabistan’da İran nüfuzunun önemli bir ileri karakolunu tesis edecektir.
Bölgenin Sünnileri için çok fazla kırmızı çizgi var. Pek mümkün görünmeyen Suudi Arabistan’ın iyice zayıflayıp da İran’ın Arap Yarımadası’nı fiili kontrolü altına alması senaryosunda dahi Sünniler, kutsal beldeler Mekke-Medine’nin Şiilerin kontrolüne girmesine müsaade etmeyecektir. Sünnilerce kuşatıldıklarından bu konuda pek bir şey yapabilecek ölçüde Şii de yok.
Şii yönetimin yayılmasını engelleyen dini mülahazaların yanısıra etnik sebepler de var. Şii liderlik Arapların değil Farsların elinde. Arap Şiiler, Tahran’la ittifak kursalar bile bunu, kendi ülkelerinde uğradıkları iftiralar yüzünden mecburiyetten yaptılar. Bu da İran’ın kendi hedeflerine ulaşmak için onlara ne derece güvenebileceğinin sınırlarını ortaya koyuyor.
Arap dünyasının Şiileri büyük ölçüde birleşmiş olsalar da bazı farklılıkların görmezden gelinmesi çok çok zor. Şii ilim merkezleri olan Irak’ın Necef’i ile İran’ın Kum’u arasında hala daha rekabet var ve İran, Necef üzerindeki nüfuzunu artırmak için çok çalıştı. İranlı liderlerin ümidi, Irak’taki güç boşluğundan istifade ederek kendi velayet-i fakih doktrinini yaymak. Ancak İran kendi siyasi dönüşümünü yaşarken liberal-muhafazakâr fraksiyonlar ve demokrasi-teokrasi taraftarları arasındaki gerilim daha akut bir hale geliyor. Bu gerilimler İran’ı uluslararası hedeflerini bir kenara bırakıp içeriye odaklanmak zorunda bırakabilir.

İran’ın mevcut Sünni zayıflığını istismar etmek istemesi kadar, Tahran’daki değişimler de liderlerinin bölgesel hırslarına gölge edebilir; tıpkı Şiiler arası iç farklılıklar ve Suriye İç Savaşı’nın gelişimi gibi.

J.JEFFREY&S.ÇAĞAPTAY: IŞİD’E KARŞI TRUMP’IN İHTİYACI SİYASİ-ASKERİ BİR PLAN



IŞİD’E KARŞI TRUMP’IN İHTİYACI SİYASİ-ASKERİ BİR PLAN

James Jeffrey (ABD’nin eski Irak ve Türkiye büyükelçisi; şu anda Washington Enstitüsü kıdemli üyesi) & Soner Çağaptay (Washington Enstitüsü Türkiye Araştırmaları Programı Direktörü)
The Cipher Brief, 1.3.2017

Tercüme: Zahide Tuba Kor

NOT: ABD’nin eski Irak ve Türkiye büyükelçisi James Jeffrey’nin bu blogda yer alan 3 makalesinin tercümesini toplu olarak okumak için TIKLAYINIZ. 

Soner Çağaptay’ın bu blogda yer alan 4 makalesinin ve röportajının tercümesini toplu olarak okumak için TIKLAYINIZ. 

(…)
(…) Şu anda Washington’ın vereceği kararlar, Ortadoğu’nun gelecekteki on yıllarını belirleyecek.
Önümüzdeki aylarda Musul IŞİD’den kurtarıldığında, 2017 yılı içinde Rakka’daki son kalesinin de düşürülmesiyle birlikte, örgütlü askeri güce sahip bir “devlet” olan IŞİD’e karşı zafer ilan edilebilir. Ancak bundan sonra Ortadoğu’nun çok daha güvenli olacağının hiçbir garantisi yok.
“IŞİD sonrası” senaryosunu hazırlarken Washington, ABD’nin bölgede kalmaya devam edeceği, yenilerle (Suriye Kürtleri) ve eskilerle (Türkiye ve Irak) ilişkilerini muhafaza edeceği, İran’ı çevreleyeceği ve Rus varlığını idare edeceği bir şekilde hem askeri hem de siyasi perspektifli bir IŞİD stratejisi belirlemeli.
(…) Amerikan ordusunun Başkan Trump’a yeni önerisi, SDG’yi destekleme politikasını bu defa ağır silahlarla, zırhlı araçlarla ve Rakka’ya hızlıca ilerlemeyi “kolaylaştırıcı” daha fazla Amerikalı askerle sürdürmek şeklinde olabilir.
Bu en iyi askeri plan olacaktır ama siyasi kusurlarına da dikkat çekmek gerekir. SDG içindeki Arap unsur zayıf olup hâkim unsur Kürtlere ise Rakka gibi Arap bölgelerinde destek sınırlı. Dahası, cihatçı IŞİD, Kürtlere karşı bir “Arap milliyetçiliği”ni temsil ediyor. Öte yandan YPG’nin Suriye yönetimi, Türkiye, İran veya Rusya’ya yönelik uzun vadeli hedeflerinin neler olduğunu bilmiyoruz.
Bu stratejideki en büyük sorun Türkiye. Ankara doğru bir şekilde YPG’yi (…) PKK’nın bir kolu olarak görüyor. (…) 
Türkler, daha evvel yaptıkları gibi, ABD’nin İncirlik Üssü’nü ve diğer askeri tesisleri kullanmasını zorlaştırabilir ki Washington’ın bunlarsız bölgesel harekâtlarını desteklemesi güçleşecektir. Türkiye, Suriye’nin kuzeyinde yerel Sünni Araplardan oluşan Özgür Suriye Ordusu’yla işbirliği içindeki kendi kuvvetlerinin Rakka’ya saldırmasını istiyor. Ancak Türk-ÖSO birlikleri, Suriye’nin kuzeyindeki el-Bab’da IŞİD’e karşı meşakkatli bir çatışmayı henüz daha yeni bitirebildi ve Rakka’yı kendi başlarına ele geçirebilecekleri şüpheli.
Bu yüzden Obama yönetiminin yaptığı gibi Türkiye’yi görmezden gelip YPG’yle yola devam etmek Trump yönetimi için de çok daha cazip görünüyor. Ancak SDG-YPG’yi desteklemenin yukarıda zikrettiğimiz sakıncaları dışında bir başka boyut da Türkiye’yle bozuşmanın mantıksızlığı. Nitekim PKK-YPG’yle ilgili varoluşsal güvenlik endişelerini ABD’nin göz ardı etmesine öfkelenecek ve Batı’ya yönelimini büsbütün gözden geçirecek bir Türkiye, Trump yönetiminin diğer bir bölgesel inisiyatifi olan İran’ın Arap dünyasındaki yayılmacılığını frenleme politikasının altını oyarak Rusya ve İran’la işbirliği yapabilir.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın durumu ve PKK’nın tarihi dikkate alındığında bir uzlaşma stratejisi oluşabilir. (…) Erdoğan, 16 Nisan’daki başkanlık referandumunu kazanmak için Kürt karşıtı milliyetçiliği alevlendiriyor ve dolaysıyla referandum öncesi Kürt meselesinde herhangi bir adım atılamaz. Ama referandum sonrası Erdoğan, PKK ve YPG’ye karşı daha uzlaşmacı bir pozisyon alabilir. Zira önünde sonunda Suriye’deki istikrarsızlığa karşı bir güvenlik koridoru olarak Suriye Kürtlerine ihtiyaç duyacaktır, tıpkı Irak’taki Kürt müttefikleri Irak’ın kaos ve kargaşasına karşı ona bir kalkan olduğu gibi.
Dahası, Erdoğan’ın hasımlarıyla barışmaktansa onları istismar etme sicili dikkate alındığında, yürütme yetkisine sahip bir cumhurbaşkanlığına kavuştuğunda, uzun yıllardır hapisteki ve 2015’ten beri de hiç kimseyle görüştürülmeyerek tecrit edilen PKK lideri Abdullah Öcalan’ın serbestçe konuşmasına yine müsaade edebilir. Referandumu kazanmak için Erdoğan’ın Kürt milliyetçilerin desteğine ihtiyacı var, ama sonrasında değil; daha evvel PKK ve Öcalan’la anlaşma yapmıştı, yine yapabilir. Türkiye ve Suriye’de Kürt milliyetçi hareketinin büyük saygı duyulan kült lideri olarak Öcalan’ın PKK ve YPG üzerinde muazzam bir cazibesi ve daha evvel yaptığı gibi iki tarafı müzakere masasında buluşturma isteği var, tabii bu defa hapisten çıkış kartı karşılığında…
Referandumun sonuna kadar beklemek suretiyle ABD’nin, Rakka’da bir kenara itilmiş ve Amerikan bölgesel politikasına destek vermeyen bir Türkiye yerine, IŞİD’e karşı harekâtta hem YPG’yle hem de Türkiye ve ÖSO’nun askeri desteğiyle ilerleme şansı çok daha yüksek.

Böylesi bir siyasi-askeri koalisyon, IŞİD’le savaşın çoğunu Ruslara, İranlılara ve Suriye Cumhurbaşkanı Esed’e havale etme gibi bir kötü fikrin de önüne taş koyabilir. Dahası bu, PKK-YPG-Türkiye arasında bir uzlaşmayı teşvik edebilir ve –Suriye ateşkesi için Astana sürecini devam ettirme, İran’ın Suriye, Irak ve diğer yerlerdeki maceralarını dizginleme ve Rusya’nın bölgeye yeniden girişini idare etme gibi– meydan okumaların ertesinde ABD’ye daha güçlü müttefikler kazandırır.

J.MALSIN: SURİYE’DEKİ ABD BİRLİKLERİ EN YÜKSEK SAYIYA ULAŞTI



SURİYE’DEKİ AMERİKAN BİRLİKLERİ EN YÜKSEK SAYIYA ULAŞTI; NE ZAMANA KADAR VE NİÇİN?

Jared Malsin (Time dergisi Ortadoğu büro şefi)
Time, 13.3.2017

Tercüme: Zahide Tuba Kor

(…)
Amerikalı senatör John McCain, Amerikan Merkezi Komutanlığı CENTCOM’un başındaki General Joseph Votel’in 9 Mart’ta Senato Silahlı Kuvvetler Komitesi’ndeki ifadesi sırasında, Amerikalı yetkililerin IŞİD karşıtı harekâtta YPG’nin rolüne yönelik Türkiye’nin itirazlarının derinliğini hala daha algılayamadığı uyarısında bulundu ve ekledi: “Bence Türkiye ile Kürtler arasında yakında bir çatışmanın patlak verme ihtimali var.”
(…) Washington’a göre bütün bu seçeneklerin hiçbirisi makul değil; Rakka’yı geri almak için SDG’nin Amerikan destekli harekâtı ehven-i şer senaryo gibi görünüyor.
Yeni Amerikan Güvenliği Merkezi uzmanlarında Nicholas Heras’a göre, “Gerçekten de IŞİD’in bu bölgeyi yönetmesine izin vermekten başka bir seçenek yok. Temel açmaz işte bu. Eğer ki IŞİD’in küçülen sözde hilafetini yönetmesine izin vermek istemiyorsanız, ya Esed’in ve İran Devrim Muhafızları’na bağlı milislerin bölgeyi kontrolü altına almasına izin vereceksiniz ya da ABD ve/ya müttefiklerinin yer aldığı Amerikan destekli birlikleri devreye sokacaksınız.”
Ancak Suriye’de Amerikan askeri birliklerindeki artış, Trump yönetiminin yeni saldırganca yaklaşımının bir kördüğüme dönüşeceği endişelerini artırıyor.

(…)

J.QUIRK: ORTADOĞU’NUN EN BÜYÜK KRİZİ



MUHAMMED DÖNEMİNDEN BU YANA ORTADOĞU’NUN EN BÜYÜK KRİZİ

Jim Quirk (Amerikan siyaseti ve karşılaştırmalı siyaset uzmanı Washington Amerikan Üniversitesi öğretim üyesi)
Jarusalem Post, 13.3.2017

Tercüme: Zahide Tuba Kor

Amerikan Başkanı Trump, Filistin-İsrail anlaşmasından bahsededursun eski İsrail savunma bakanı ve başbakan adaylarından General Moşe Ya’alon çok da iyimser değil. Ya’alon’a göre, bugün Ortadoğu “Muhammed döneminden bu yana en büyük krizi”ni yaşıyor.
(...) Ona göre yapay ulus-devletlerin çöküşü ABD’nin bölgeden çekilmesiyle hızlandı. Türkiye ve İran doğan siyasi boşluğu dolduruyor. İki devletli çözüm kısa sürede mümkün görünmüyor. Ve İsrail’in Amerikan Cumhuriyetçilerini desteklediği algısının kendi çıkarlarına faydadan ziyade zarar vermesi çok daha muhtemel.
Ya’alon’a göre modern Ortadoğu, Batı’nın cehaletine, hüsnükuruntusuna ve himaye politikasına dayalı bir müdahalenin ürünü. Sykes-Picot’tan (1916) Irak’ta Geçici Koalisyon Yönetimine (2003) kadar Batılı diplomatlar sınırları çizip yeni hükümetleri kurarlarken bölgenin nüfus yapısını, coğrafyayı veya tarihi –aşiretleri, mezhepleri ve ideolojileri– hiç dikkate almadılar. Seçimlerin insan haklarına ve demokratik süreçlere saygıyı ve anlayışı beraberinde geliştireceğine saf saf inandılar. Bu inanç gerçeklerden ziyade ümide dayalı kararlar almalarına yol açtı. (...) İsrail de geçmişte aynı hatayı yaptı.
Ama ABD’nin Ortadoğu’dan geri çekilmesi İran, Türkiye ve Rusya’nın güç boşluğunu doldurmasına yol açtı. (...)
(...)
Filistin konusunda Ya’alon idealistten ziyade pragmatik. Yakın gelecekte kalıcı bir çözüm ihtimali görmüyor. Tam ayrılmanın güvenlik krizlerine ve insani krizlere yol açacağını tahmin ediyor. Beklentisi, mevcut statükonun aynen sürdürülmesi değil, bağımsızlık olmasa da daha fazla özerkliğe doğru istikrarlı ama artan bir iyileşme. Bu da eğitim reformunu ve terörün finansmanını sona erdirmeyi vs. gerektiriyor. (...)
Ona göre Amerika’yla ilişkilerde en az iki yeni problem var: Genel partizanlık meselesi ve İsrail’in “Demokrat değil de Cumhuriyetçi” olarak görülmesinin uzun vadede olumsuz etkiler doğurabilmesi. Başkan Trump’la özdeşleşmesi halinde, eğer Trump’ın popülaritesi yere çakılırsa bu, İsrail’e Amerikan desteğinin azalmasını beraberinde getirebilir. Küresel olarak Ya’alon, birçok ülkede popülizmin gerçek siyasi liderliğin yerine geçmesinden endişeli.

Her şeyden önemlisi Ya’alon, İsrail ve ABD için en kritik endişenin altını çizdi: İran, İran, İran. Ona göre, İran nüfuzunun giderek yayılması ve ABD’nin bölgeden geri çekilmesi hem İsrail hem de Amerikan çıkarlarına yönelik hayati riskler yaratıyor.

E.ES-SİNVÂR: TRUMP DÖNEMİNDE YAHUDİ YERLEŞİMLERİNİ AKLAMA VE BATI ŞERİA’YI TASFİYE



TRUMP DÖNEMİNDE YAHUDİ YERLEŞİMLERİNİ AKLAMA VE BATI ŞERİA’YI TASFİYE

Emanî es-Sinvâr (Avrupa ilişkileri ve insan hakları araştırmacısı)
El-Cezire Arapça, 8.2.2017

Tercüme: Zahide Tuba Kor

NOT: Bu tercüme, el-Cezire Türk internet sitesinde 16.2.2017 tarihinde “Trump ve yerleşimler” başlığı altında yayınlanmıştır: http://aljazeera.com.tr/gorus/trump-ve-yerlesimler

6 Şubat'ta İsrail meclisi Knesset, Batı Şeria’da Filistinli vatandaşların özel arazileri üzerinde inşa edilen Yahudi yerleşim birimlerini yasallaştıran ve bunların yıkılmasına/sökülüp kaldırılmasına izin vermeyen bir kanun tasarısını onayladı.
Bu karar, Yahudi yerleşimcilerin Filistinlilerin arazileri üzerine inşa ettiği yaklaşık 4 bin yasadışı konuta yasallık kazandırarak statü sorununun çözülmesini sağlıyor. 53 farklı yerleşim birimine dağılmış durumdaki bu konutlar, Batı Şeria ve Doğu Kudüs’te Filistinlilere ait toplam 8 bin dönümlük araziyi kapsıyor.

Hırsızlığın meşrulaştırılması
Her ne kadar yerleşimlerin tamamı uluslararası hukuka aykırı olsa da ve Roma Statüsü’ne göre işgal altındaki topraklara işgalci tarafından nüfus transferi savaş suçu sayılsa da İsrail, hükümetin gözetiminde inşa edilen yerleşimler ile Yahudi yerleşimcilerin Filistinlerin tapulu arazilerini gasp ederek gelişigüzel inşa ettikleri yerleşimleri birbirinden farklı tutuyordu.
Ancak yeni kanun, bu ayrımı ortadan kaldırıyor ve bu yasadışı yola tevessül eden şahıs ve kurumları işledikleri suçun hukuki sonuçlarından koruyarak, üstelik çalınan araziler üzerine inşa edilmiş evlerin yıkılmasını engelleyerek kelimenin tam anlamıyla daha fazla arazi gaspına kapı aralıyor. Keza Filistinlilerin kendi özel arazileri üzerine inşa edilen evlerin yıkılması talebiyle İsrail Yüksek Mahkemesi’ne dilekçe vermeleri de yasaklanıyor ve bu konuda Mahkeme’nin vereceği kararları da gasp edilen araziler karşılığında ya maddi tazminat ödenmesi ya da başka bir arazi verilmesine hükmedilmesi olmak üzere sadece iki alternatifle sınırlandırıyor.
Knesset’ten geçen bu kanun, İsrail yargısına darbe ve hukuk devleti ilkesinin de ihlali sayılıyor. Zira kanunla bugüne kadar Yüksek Mahkeme’nin yerleşim birimlerinin boşaltılmasına hükmettiği kararlar geriye dönük olarak iptal ediliyor ve böylelikle son sözü veren yargı değil, yasama ve yürütme erkleri oluyor.
Son yıllarda yasadışı yerleşim birimleri tartışması, hukuki statü sorununun çözülmesini destekleyen sağcıların ve aşırı sağcıların tezlerinde iyice belirginleşmişti. Ve aslında bu, Batı Şeria’yı ilhak, Doğu ile Batı Kudüs’ü birleştirme ve birer oy deposu niteliğindeki sürekli yayılan ve aşırı radikalleşen yerleşimcileri tatmin etme planlarının bir hazırlığıydı.
Yüksek Mahkeme’nin bazı yerleşim birimlerinin boşaltılması yönünde verdiği kararların ardından, Aralık ayı başında Knesset’ten ilk onayı alan Yerleşimleri Aklama Tasarısı’nın (İsraillilerin adlandırmasıyla Çözüm Kanunu’nun) hazırlıkları tamamlanmıştı. Kanun tasarısının nihai oylamasını geciktirme çabalarına rağmen, Şubat ayı başında Amona yerleşim biriminin boşaltılma görüntülerinin ardından İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun koalisyon hükümetindeki radikal Yahudi Evi Partisi’nden ortaklarının ısrarları üzerine süreç hızlanmıştı.
İsrail, Amona’dan dünyaya dramatik görüntüler yayınladı. Filistinlilere vermek için kuvvet kullanmak suretiyle kendi vatandaşlarını evlerinden çıkaran bir kanun devleti rolü oynarken, aslında Batı Şeria ve Kudüs’te en geniş ve hayati alanları ele geçirmek için kritik bir savaşa hazırlık yapıyor.

Yerleşimler barışın önünde engel mi?
Netahyahu, yeni Amerikan yönetimiyle istişare etmeden bu kanunla ilgili adım atmamaya özen gösterdi. İki gün boyunca “yerleşim kararı”nı onaylamayı ısrarla geciktirerek ABD Başkanı Donald Trump’la 15 Şubat’taki buluşmasının sonrasına erteledi. Ancak başbakanlık sözcüsü, Netahyahu’nun Amerikan yönetimiyle iletişime geçip kararla ilgili genel bir bilgilendirmeden sonra erteleme için ortada bir gerekçe kalmadığını Fransız haber ajansı AFP’ye açıkladı. (El-Cezire’nin bilgi notu: İki liderin 15 Şubat tarihli görüşmesinde, Trump İsrail'in yeni yerleşim yerleri inşasını biraz durdurması gerektiğini söyledi. Ancak ABD Başkanı aynı görüşmede, İsrail  - Filistin sorununda ABD’nin en baştan beri savunduğu iki devletli çözüm konusunda da geri adım atarak “İki devletli çözümün daha iyi olacağını düşünüyordum; ama eğer İsrail ve Filistin mutlu olacaksa onların tercihi ne ise ben de onu kabul ederim.” ifadesini kullandı.)
Amerikan yönetiminin karara yeşil ışık yakması, toprak gaspını meşrulaştıracak, geçmişte verilen yargı hükümlerini ortadan kaldıracak ve işgal yönetiminin mahkemeler karşısındaki üstünlüğünü pekiştirecek. Kararın İsrail Başsavcısı’na göre “anayasaya aykırılığı” ve uluslararası hukuku ihlal etmesi de cabası. Bu karar, Trump’ın göreve gelmesinden bu yana beklendiği gibi, Amerikan-İsrail ilişkilerinde yeni bir faslın hararetli bir şekilde başladığına işaret ediyor.
Bu, Beyaz Saray’ın “Yerleşimler barışın önünde bir engel değil” açıklamasını, Trump’ın seçim kampanyası boyunca ortaya koyduğu duruşundan bir geri adım değil, aksine bunun daha da pekiştirilmesi olarak gören kesimlerin lehine. Trump ve ekibine göre, Yahudi yerleşimleri barışın önünde bir engel olarak görülemez; zira onların barış anlayışında iki devletli çözüm, merkezi bir konumda değil. Nitekim bu, Trump’ın iki devletli çözüm için Tel Aviv’i müzakereye zorlamayacağını vurguladığı açıklamalarına da yansıdı.
Ayrıca barış sürecine nezaret edecek kişi olan Trump’ın damadı Jared Kushner, yerleşimleri desteklediği bilinen Yahudi bir aileden geliyor. Yine Trump’ın ABD'nin Tel Aviv büyükelçiliği için aday gösterdiği David Friedman da yerleşimlere desteği ve İsrail’in Batı Şeria ile Doğu Kudüs’ü topraklarına katmasını bir “hak” olarak savunmasıyla tanınan bir isim.
Kanunu gözden geçirmesi beklenen İsrail Yüksek Mahkemesi iptal yoluna gidebilir. Ancak Knesset’te 52’ye karşı 60 kabul oyuyla kanun tasarısının geçmesini sağlayan İsrail sağının başarısı ve ABD’nin de bu kanunun geçişine yeşil ışık yakması, İsrail aşırı sağıyla Trump yönetimi arasındaki yeni ilişkilerin tabiatını ortaya döküyor.

Karanlık gelecek
Aslında İsrail de, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin yerleşimleri suç sayan ve durdurma çağrısı yapan 2334 sayılı kararının üzerinden henüz sadece bir ayı aşkın bir süre geçmişken, yerleşimleri koruyup kollayan ve toprak gaspını teşvik eden, anayasaya aykırı kanunlar çıkarmakla kibirlilikte dönüm noktası sayılacak kadar ileri gittiğinin farkında.
Trump’ın yemin ederek göreve başlamasının ardından geçen iki hafta içinde İsrail yönetimi 6 bin yeni konutun inşasına izni verdi. Görünen o ki, Tel Aviv, sağcıların hedeflediği Batı Şeria’yı ilhak planını sessizce ama süratle hayata geçirmek için zamanla yarışıyor. Başkan Trump’tan Amerikan Büyükelçiliği’nin Kudüs’e taşınma planının ertelenmesinin istenmesi de İsrail açısından çok daha önemli ve temel adımlar için fırsat yaratma çabasının bir ürünü gibi görünüyor. Ancak Filistin ve Arap halkının bunu aynı heyecan ve dikkatle karşılamayacağı aşikar.

İsrail sağının yerleşimler politikası
İsrail sağının yerleşimler konusunda izlediği yolun üç boyutu var: (i) 2009’dan bu yana yerleşim birimlerinde hummalı bir inşaat faaliyeti yürütmek, (ii) yasadışı yerleşimleri korumak ve yeni kararlarla yasal statü sorunlarını çözmek, (iii) ardından benzer kararlarla Ma’ale Adumim gibi büyük yerleşim bloklarını İsrail’e ilhak etmek için hazırlık yapmak. Bu, Batı Şeria’nın kuzeyini güneyinden tamamen ayırmak ve iki devletli çözümü nihai olarak toprağa gömmek ve belki de Batı Şeria ile Doğu Kudüs’ün yeniden işgalinin zeminini hazırlamak anlamına geliyor.
Görünen o ki, uluslararası ve bölgesel şartlar, Likud’un siyasi ideolojisini yansıtan ve Kasım 2016'da olgunlaşan bu gidişat için uygun. Keza Netanyahu, aşırı sağcılarla koalisyon hükümetini ayakta tutma ihtiyacı içinde ve kendisine karşı açılan yolsuzluk davasının yansımalarını da örtbas etme arzusunda.
Bölgesel düzeyde İsrail, Filistin üzerindeki planlarına karşı kayda değer bir direnişle karşılaşmıyor. Zira “Arap Baharı” dalgası sırasında kendisini tehdit eden tehlikeleri –Mısır’da kukla bir rejim kurulmasını, Suriye’de her şeyin mubah sayıldığı bir alan oluşmasını ve Lübnan direnişinin Suriye bataklığıyla meşgul olmasını sağlamak suretiyle– etkisizleştirdi. Keza İsrail’le ilişkileri yeniden normalleştirme anlaşmasından sonra Türkiye de etkisizleşti ve Ankara, Filistin meselesine ilişkin söyleminde değişikliğe gittiğinin birçok işaretini verdi.
Arapların da dikkati İran tehlikesine karşı koymaya odaklanmış durumda ve bunu Amerikan yönetimiyle ilişkilerin gidişatını belirlemede temel kriter haline getirdiler. Öyle ki, Trump’ın sert bir dille Tahran’a uyarıları, Arapların onun dış politikasını sevinçle karşılamasına yol açtı. Ancak bu sevinç ve kutlamanın bedeli, Filistin meselesinde Trump’ın yıkıcı siyasetine karşı politikalar geliştirilememesi şeklinde tezahür edebilir.
İki devletli çözümün korunmasında en ısrarcı uluslararası taraf olan Avrupa konusunda da durum iç açıcı görünmüyor. Zira Avrupalı oyuncular –İngiltere’nin sert Brexit kararından sonra AB’nin bir birlik olarak geleceği, kıtayı popülist sağcı dalganın istilası ve Paris ile Brüksel’de karar alma mercilerine dahil olma tehdidi başta olmak üzere ortaya çıkan bir dizi sorun yüzünden– vakitlerinin çoğunu iç meselelere odaklanarak geçiriyorlar.

Trump yönetiminin, küresel ve bölgesel durumun laçkalaştığı bir dönemde, Yahudi yerleşimlerini aklama gibi tartışmalı ve anormal bir karara yeşil ışık yakması, Tel Aviv’in Filistin meselesini İsrail sağı ile aşırı sağının standartlarına göre nihai olarak tasfiye etmek için bir Amerikan kılıfı yaratmaya çalıştığının uyarı çanları. Ve yazık ki bugün artık Filistin meselesi, Arapların önem verdiği meseleler listesinin en son sırasına düşmüş durumda.


D.IGNATIUS: ALTI SENE SONRA ARAP BAHARI’NA BİR BAKIŞ



ALTI SENE SONRA ARAP BAHARI’NA BİR BAKIŞ

David Ignatius (Washington Post gazetesi köşe yazarı, ödüllü gazeteci ve kitapları en çok satanlar listesinde yer alan casusluk romanı yazarı)
Washington Post, 6.2.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor

NOT: CIA ve Amerikan yönetimindeki etkili kişilerle sıkı bağlantıları olan ve yazılarında içeriden önemli bilgiler veren David Ignatius’a ait bu blogda yer alan 64 yazının tercümesini toplu olarak okumak için TIKLAYINIZ

Arap Baharı artık mazide kalan bir hatıra gibi görünebilir. Ancak Arap ve Amerikalı uzmanlardan oluşan bir ekibin kaleme aldığı yeni bir rapor, Ortadoğu çapında insanların altı sene evvel Tahrir Meydanı’ndaki protestocuları harekete geçiren daha iyi bir yönetişim ve hukuk devleti özlemini hala daha aynen hissettiği iddiasında.
Daha modern ve adil bir yönetim vizyonunun devamlılığını hatırda tutmak önemli, hele de Trump yönetiminin tehdit edici İslamcı aşırıcılık imajına aşırı bir şekilde odaklandığı bir dönemde. Bu rapor, Ortadoğu’daki Müslüman çoğunluklu devletlerin vatandaşlarının ekseriyetinin Amerikalıların sahip olduğu adalet, onur, özgürlük ve refahı talep ettiğini hatırlatıyor.
(…)
Carnegie Uluslararası Barış Vakfının geçen hafta yayınladığı “Arap Kırılmaları: Vatandaşlar, Devletler ve Toplumsal Sözleşmeler” başlıklı rapora göre [Z.T.K. rapora erişmek için TIKLAYINIZ], bu tersine dönüşlere rağmen Araplar, hala daha iyi bir yönetişim gündemini sahipleniyor. Rapor yazarlarının başında eski Ürdün Dışişleri Bakanı Mervan Muaşir geliyor [Z.T.K. Muaşir’in daha evvel tercüme ettiğim “Arap Dünyası için iktisadi ültimatom” başlıklı önemli yazısını okumak için TIKLAYINIZ]. Raporun kaleme alınmasında 3 Arap ve 3 Amerikalı ona eşlik etmiş.
Bu çalışma için 103 önde gelen Arap’la yapılan ankete göre, otoriterlik ve yolsuzluk bölgenin en temel iki meselesi; katılımcıların sırasıyla 65’i ve 48’i bu yönde görüş bildirmiş. Bu yönetişim meseleleri terörizmden, mezhepçi çatışmalardan veya diğer güvenlik meselelerinden çok daha önemli görülüyor.
Rapora göre, “Arap isyanlarından bu yana geçen altı senede Arap devletlerinin çoğu yönetim krizi içinde.” Buna komşularına kıyasla çok daha istikrarlı, ama vatandaşları halen daha serbest ve dinamik bir siyasi hayata aç durumdaki Ürdün ve Suudi Arabistan gibi monarşilerin çoğu da dâhil.
Rapor, 2006 yılından bu yana Princeton ve Michigan üniversiteleri ile Arap Reform İnisiyatifi adlı bir grup tarafından iki yılda bir 15 Arap ülkesinde yapılan ve Arap halkının nabzını tutan “Arap Barometresi” araştırmasından da istifade etmiş. Bulgular, Arapların daha iyi ve daha serbest bir siyasi sistem arzusunu yansıtıyor. Geçen sene yapılan son araştırmaya göre yolsuzluk ve ekonomi en baş iki problem.
Araştırmaya katılanlar şaşırtıcı bir şekilde sorulara açıkça cevap vermişler. Hükümetlerinin “az veya çok” yolsuzluğa bulaşmış olup olmadığına dair soruya, Tunusluların %90’ı, Mısırlıların ve Cezayirlilerin %84’ü, Filistinlilerin %83’ü, Faslıların %76’sı ve Ürdünlülerin %63’ü yolsuzluğun var olduğu cevabını vermiş.
İnternet, Arap dünyasını Batılıların ekseriyetinin fark ettiğinden çok daha fazla dönüştürdü. Carnegie çalışmasına göre, Araplar günde ortalama 5 saatten fazla internetteler. 2014’te Suudiler, bir günde toplam 90 milyonluk izlenmeyle, dünyada kişi başına YouTube video izlenmesinde en baş sıradaydılar ve yine Suud, %33’le dünyada en yüksek Twitter yaygınlık oranına sahip. 2014’te Arap dünyasında atılan günlük tweet sayısı 17 milyondu.
İnternet sayesinde vatandaşlar kendilerini hem birbirleriyle hem de dış dünyayla bağlantılı hissediyorlar. Talepleri, hükümetlerini eleştiri hakkı da dâhil, temel insan hakları. Şaşırtıcı bir şekilde, 2016 Arap Barometresine göre, kendisiyle anket yapılanların 2/3’si korkmadan hükümetlerini eleştirebildiklerini düşünüyor.
Daha iyi bir yönetişim tutkusu önemli; zira perişan bir manzaranın ortasında bu talep hala dillendiriliyor. (…) Rapora göre, 2015’e gelindiğinde 143 milyon Arap, savaş altındaki veya işgale uğramış ülkelerde yaşıyorlar. Araplar dünya nüfusunun sadece %5’ini oluştururken mültecilerin yarısı Arap ülkelerinden.
Arap dünyasının çoğunda polis devleti taktiklerinin sürdürülmesi, raporda, siyasi gelişimdeki gecikmelerin sorumlusu olarak açıkça suçlanıyor: “Arap devletlerinde güvenlik sektörünün ve silahlı kuvvetlerin hâkimiyeti, bölgenin mevcut siyasi ve yönetişim krizlerinde büyük ölçüde pay sahibi.”
Bu çalışma, bağımsız Arap araştırmacıların BM Kalkınma Programı için hazırladığı 2002 Arap İnsani Gelişim Raporu’nu dayanak alarak hazırlanmış. Yeni Carnegie çalışmasına göre, 2002 raporu “siyasi özgürlükler, eğitim ve kadının güçlendirilmesinde derin eksiklikler”e işaret etmişti. “Ancak yaklaşık 15 sene sonra bu üç meydan okuma hala daha devam ettiği gibi bunlara bir de yeni yeni meydan okumalar eklenmiş.”

Raporun sonuç kısmını kaleme alan Mervan Muaşir’e göre, daha iyi bir yönetişimin yolu, çoğulculuğa saygı duyulmasından geçiyor. “Boğucu bir tektipçilik” “Arap toplumlarının durgunluğu”na katkıda bulundu. Önde gelen Arap analistlerin kendi kendilerini eleştirmeleri değişim için temel bir dayanak.