George Friedman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
George Friedman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Nisan 2020 Salı

G.FRIEDMAN: BÜYÜK BUHRAN’DA NE YAŞANDI? BİR BENZERİ KAPIDA MI?




BÜYÜK BUHRAN’DA NE YAŞANDI? BİR BENZERİ KAPIDA MI?

George Friedman (Jeopolitik öngörüleriyle meşhur Amerikalı stratejist ve siyaset bilimci; Geopolitical Futures’ın kurucusu ve yöneticisi; geçmişte Stratfor’un kurucusu ve 2015 yılına kadar başkanıydı)
Geopolitical Futures, 21.4.2020

Tercüme ve editoryal katkı: Zahide Tuba Kor

NOT: Bu özet tercüme Fikir Turu web sitesinde 28.4.2020 tarihinde yayınlanmıştır.

İngilizcesi “Recession and Depression” başlığıyla yayınlanan yazının tamamını okumak için TIKLAYINIZ. 

NOT: Blogda yer alan 800 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.
Kaynak göstermeden blogdaki yazı, tercüme ve infografikleri kullanmamanız önemle rica olunur.

Spot: İktisadi durgunluk ve buhran arasındaki farklar neler? Hangisine yakınız? Büyük Buhran ve bunalımlar hangi siyasi liderleri yarattı? Tarihte buhran ve bunalımdan çıkışın yolu ne oldu? Koronavirüs salgınıyla savaş arasında benzerlik var mı? Dünya bunalım noktasında mı? George Friedman’ın analizi…

Koronavirüsün yol açtığı belirsizlik içinde dünyada dengeler altüst olmuş durumda. Salgını kontrol altına almaya dönük tedbirlerin de tetiklemesiyle dünya iktisadi durgunluğa çoktan girdi. Ancak daha vahimi olabilir mi? Geçen yüzyılda iki savaş arası dönemde yaşanan ve on yıl sonra tarihin en kanlı savaşını tetikleyen 1929 Büyük Buhranı’nın bir benzeri kapıda mı?
Bu önemli konuyu, jeopolitik öngörüleriyle meşhur bir stratejist olan George Friedman, kurucusu ve başkanı olduğu Geopolitical Futures adlı web sitesinde 21 Nisan’da yayınlanan “Durgunluk ve Bunalım” başlıklı yazısında ele almış. Daha evvel Friedman 1996’da kurduğu Stratfor’un başkanlığını 19 yıl boyunca yürütmüştü.
Friedman, iktisadi durgunluğu iş döngüsünün acı verici ama hayati bir parçası; buhranları ise iktisadi olayların değil, savaşlar veya hastalık gibi -ekonomilerin yanı sıra insanlığın çok büyük bir kısmını kırıp geçiren- harici saiklerin bir sonucu olarak görüyor. Tam da bu yüzden “Hâlihazırda iktisadi bunalım içinde miyiz yoksa durgunlukta mıyız?” sorusu, yazara göre, salt akademik bir konu değil, aynı zamanda insanlığın karşı karşıya kaldığı en önemli soru. Zira bunalımdan kurtulmak, durgunluğa kıyasla, çok daha uzun ve sancılı bir süreç olacaktır.
Friedman’a göre, bunalımlar salt iktisadi saikli gelişmeler olmadığından derinliğini sadece iktisadi tedbirlerle ölçmek yetersizdir. Çünkü bir bunalımın ölçüsü, bir neslin umutlarını ve hayallerini ne denli yıktığıyla bağlantılıdır; normalde kolay erişilebilir olanı akıl almaz şekilde çok uzak kılar, başarılı insanları alıp sefalete düşürür.

Bunalımlar savaş mı doğurur?
“ABD, İkinci Dünya Savaşı’ndaki son bunalımından doğdu” diyen Friedman, üzerinden neredeyse yüzyıl geçen bu bunalımın bir savaşla patlak verdiğini ve yine bir savaşla çözüldüğünü hatırlatıyor ve şöyle devam ediyor:
“Birinci Dünya Savaşı Avrupa’nın ekseriyetinde büyük bir bunalım yarattı. Almanya bilhassa Versay [Barış] Antlaşması’yla gaddarca parçalandı; ama İngiltere, Rusya ve Polonya da farklı şekillerde enkaza döndü. Bunalımın nedeni, dört yıl boyunca çoğunluğunu gelecek nesillerin oluşturduğu en az 20 milyon Avrupalının hayatını kaybetmesiydi. Dört yıl boyunca ekonomiler silah ve mühimmat üretimine odaklandı. Savaş sonrası nevrozu yaşayan askerler, -endüstriyel planları sadece savaşa odaklı olan ve sevgili hemşehrilerinin teşekkürlerine mazhar oldukları- savaş sonrası dumura uğramış ülkelerine geri döndüler. Hayal ettikleri geleceklere dönemediler, ama sonra savaşa gitmeyenlerin de geleceği paramparça oldu.”
İktisatçıların 1920’lerde iktisadi büyümenin kaydedildiği dönemlere işaret etmeyi sevdiklerini, ancak ara ara yaşanan bu büyümenin kendi bunalım tanımını hiçbir şekilde etkilemediğini belirtiyor. Zira Friedman, ayakkabı mağazasına sahip olma ümidindeki bir askerin cepheden vatanına döndüğünde artık ayakkabıların satın alınmayıp sadece tamir edilebildiği bir ülkede kendini bulması örneği üzerinden “kayıp nesil”lere işaret ediyor.
[1917-1918 arasında] Sadece bir yıl savaşan ve ekonomisi işleyen ABD’nin bir istisna oluşturduğuna dikkat çekiyor. “Hayalleri büyük ölçüde canlı kaldı, ama bir süreliğine” diye ekliyor. Zira “Avrupa’daki bunalımın devam etmesi ABD’nin ihracatçı rolünü sürdüremeyeceği anlamına geliyordu. Bunun yerine, Amerikalılardan daha düşük ücretlerle çalışan Avrupalılar, ABD’de Amerikan ürünlerinin fiyatlarını kırdırıp yok pahasına sattırdı. Washington’ın cevabı, küresel ticaretin yapısını değiştiren ve ABD’yi de zayiata uğrayanlar listesine ekleyen Avrupa mallarına karşı gümrük vergisi koymak oldu.”

Büyük Buhran hangi liderleri yarattı?
Yazar, 1929 Büyük Buhranı’nı yaşayan bu neslin İkinci Dünya Savaşı’nı büyük umut olarak gördüğünü hatırlatıyor ve şöyle devam ediyor:
“Bunalımlar siyasi bir olay haline gelir. Böyle zamanlarda iyi iş çıkaran ve bunalımın sürmesini isteyenler vardır. Bir bunalımın alttan alta yaşandığını anlayamayacak kadar çok zengin ya da fakir olanlar da vardır. Ve iki tür siyasetçi öne çıkar: [Kendine] sanki ne yapacağını biliyormuş süsü verip kimsenin bunu fark etmeyeceğini zanneden ve zamanın ruhuna uymayan eski ideolojiye başvuranlar yahut bir kriz anında insanların durumu umursayan ve plan yapanlar etrafında toplanacağını bilen az sayıda siyasetçi.”
Bu siyasetçi tipolojisi üzerinden buhrandan etkilenen ülkeleri şu şekilde değerlendiriyor:
“Bu ikinci gruptaki politikacılardan biri de Lenin’di. Rusya tamamen paramparça olmuştu. Liderler durumu umursamamıştı. Lenin ise umursamıştı ve ne yapacağını da biliyordu. Şu meşhur sözü söylemişti: ‘Kabuğunu kırmadan pasta yapamazsın.’ (…) Ancak Rusya için yapılabilecek çok az şey vardı.”
“Almanya’da işsizliğin sorunun temeli olduğunu kabul eden ve faşizmi buna bir çözüm olarak sunan bir lider vardı; tabii hayati olan, suçlanacak bir günah keçisi eşliğinde. İşletmeleri olduğu gibi yerinde bırakarak ekonomiyi millileştirdi ve çılgınca alkışlar altında Yahudileri hain olarak belirledi.”

Bunalıma çare teşvik paketi mi savaş mı oldu?
Yazar, -Hitler ve Lenin gibi- canavarvari olanların bunalımlarda başarıya ulaştığı, -ABD ve diğer Avrupa liderleri gibi- dürüst ve terbiyelilerin ise bunalımın saldığı güçleri kontrol edemediği iddiasında. Bu bağlamda ABD Başkanı Franklin Roosevelt’in [Büyük Buhran’ın yaralarını sarmak ve ekonomiyi kurtarmak amacıyla 1933-1939 yılları arasında yaptığı bir dizi program, kamu projesi, mali reform ve düzenlemeleri içeren] ‘Yeni Anlaşması (New Deal)’nın da bazılarına yaradığını, ancak gerçeği değiştirmediğini vurguluyor.
“İkinci Dünya Savaşı tüm zamanların en büyük teşvik paketini sundu. (…) Sonunda çözüm Merkez Bankası değil, silahlı kuvvetler tarafından bulundu.” diye ekliyor. Ardından İkinci Dünya Savaşı sonrasında başlayan Soğuk Savaş sürecini anlatıyor:
“İkinci Dünya Savaşı, ABD hariç, bunalımı sona erdirmedi. Avrupa bir kez daha bunalıma düştü. Çin ve Japonya enkaza dönmüştü. Ben çocukken malların üzerindeki ‘Made in Japan’ ibaresi gülüşmelere yol açar, ucuz ve beş para etmez mal diye düşünülürdü. Çözüm, Amerikalıların Sovyetlerden korkması ve müttefikler için yardım paketleri ve ABD’ye ucuz mal satma hakkı vermesi sayesinde geldi. Avrasya’nın kalifiye işçileri, ya Sovyetler tarafından nesiller boyu bunalıma sürüklenecekler ya da Amerikalılar tarafından toparlanmaları sağlanacaktı. Bunalımlar ile savaş ihtimali bir kez daha kol kolaydı.”

Koronavirüs kriziyle savaş arasındaki benzerlikler neler?
Yazar, şu an yaşadığımız koronavirüs krizi ile savaş arasında yine benzerlikler olduğunu savunuyor: “Devlet, sonuçlarını dikkate almadan insanları seferber ediyor. İşgücünün tamamı ya da büyük bir kısmı işinden uzaklaştırılıyor. Okullar kapalı. En önemlisi korkuyoruz. (…) Düşman, virüsten kaynaklı ölüm. Eğilip siper alıyoruz; savaşın kuralı, zafer için ödenmeyecek hiçbir bedel yoktur.”
Friedman, bu benzerliği kursa da savaşta zafer ile koronavirüse karşı zaferin zannettiğimizden çok farklı olduğu kanaatinde. Virüsün kendi başına veya bir aşıyla ortadan kalkması ve dünyanın eski haline dönmesi beklense de “Savaşlarda ve bunalımlarda sorun şu ki, dünya bir daha eski haline geri dönmez” diyor. En hafif haliyle hayatta kalanların hayallerini değiştirmek zorunda kalacaklarını vurguluyor.

Henüz bütün dünya bunalım noktasında değil
Friedman henüz [bir bütün olarak] bunalım noktasına ulaşılmadığı kanaatinde. Ancak dünyanın bir kısmı bu noktaya ulaşmış olabilir diye de not düşüyor. “Aşıların ve açılımların aciliyeti, kırılma noktasına ulaşıldığı korkusunu yansıtıyor, ancak ABD hakkındaki kitabımda [Sessizlik Öncesi Fırtına: Amerika’nın Uyumsuzluğu, 2020’lerin Eli Kulağındaki Krizi ve Ötesindeki Zafer] yazdığım gibi biz, benzersiz şekilde yaratıcı bir halkız ve bu da nihayetinde teknik bir mesele.” diyor.
Friedman yazısını şöyle tamamlıyor: “Yine de maziyi hatırda tutmak faydalı olur. 20. yüzyılın ilk yarısında ekonomi, savaşın bir esiriydi ve dönemin tarih kitaplarındaki iddiaların aksine, belirleyici olan iktisat teorisi değildi. Siyasi sistemler ödenecek bedele karar veriyordu ve bu bedel can kaybı açısından muazzamdı. Bütün bu denklemde de iç karartıcı gerçeklik şu ki, tıp mesleğinin olağanüstü bir yöntemi olmadığı sürece, ölümü kabul etmeden bunu çözmek zor olacaktır.”

13 Mart 2020 Cuma

G.FRIEDMAN: DÜŞEN PETROL FİYATLARI VE SALGIN KÜRESEL DENGELERİ NASIL DEĞİŞTİRECEK?




DÜŞEN PETROL FİYATLARI VE SALGIN KÜRESEL DENGELERİ NASIL DEĞİŞTİRECEK?

George Friedman (Amerikalı siyaset bilimci, Stratfor’un kurucusu ve 2015 yılına kadar başkanı, Geopolitical Futures’ın kurucusu ve yöneticisi)
Geopolitical Futures, 10.3.2020

Tercüme ve editoryal katkı: Zahide Tuba Kor

NOT: Bu özet tercüme Fikir Turu web sitesinde 13.3.2020 tarihinde yayınlanmıştır. 

İngilizcesi “Oil Prices” başlığıyla yayınlanan yazının tamamını okumak için TIKLAYINIZ. 

NOT: Blogda yer alan 800 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.
Kaynak göstermeden blogdaki yazı, tercüme ve infografikleri kullanmamanız önemle rica olunur.

Özet: Corona salgını, düşen petrol fiyatlarıyla yan yana gelince hayatımız nasıl etkilenecek? Bu süreçte hangi ülkeler ekonomik ve siyasal sorunlarla karşılaşacak? Küresel dengeler değişebilir mi? Stratejist George Friedman’ın analizi.

Petrol fiyatlarındaki dalgalanma petrol üreticilerini de tüketicilerini de farklı şekillerde etkileyegeldi. Kısa süre evvel petrol fiyatlarında başlayan ani düşüşün, hem korona salgınının yayıldığı hem de küresel durgunluk beklentilerinin arttığı bir döneme denk gelmesi nedeniyle iktisadi, siyasi ve sosyal sonuçları olacak.
Dünyadaki siyasi, iktisadi ve toplumsal dalgalanmaları yakından takip eden, kritik gelişmeleri jeopolitik bir perspektifle analiz ederek gelecek öngörülerinde bulunan ve özellikle her yılın sonunda küresel ve bölgesel sistemin gidişatıyla ilgili ayrıntılı raporlar yayınlayan Geopolitical Futures adlı bir web sitesi var. Bu sitenin kurucusu ve yöneticisi George Friedman, 10 Mart tarihinde “Petrol Fiyatları” başlıklı bir analiz kaleme aldı. Amerikalı siyaset bilimci Friedman, aynı zamanda düşünce kuruluşu Stratfor’un kurucusu ve 2015 yılına kadar başkanıydı.
Friedman yazısına petrol sektöründeki bağımlılık ilişkisi üzerinden başlıyor: “Birinci Dünya Savaşı öncesinden başlayıp 1970’li yıllara kadar devam eden süreçte petrolü kontrol edenlerin diğer insanları kontrol altında tutmak için bir kozları vardı. 1980’lerden itibaren bu denklem değişti ve petrol üreticileri petrol tüketicilerine bağımlı hale geldi. Talep her zaman belliydi ama sonra talep değişmeye başladıkça petrol üreticilerinin siyasi istikrarı da değişti.”

Tahmin edilen küresel durgunluk şimdi daha da ağır olacak
Yazar daha sonra, Geopolitical Futures web sitesi olarak 2019 yılı sonunda yayınladıkları “Geopolitical Futures 2020 Tahminleri” raporunda küresel ekonomide bir yavaşlama yaşanacağını öngördüklerini, ancak coronavirüs salgınını da, onun yol açtığı küresel paniği de, bilhassa Çin ekonomisindeki [ani] bozulmayı da beklemediklerini vurguluyor.
Rapordan hareketle şunları söylüyor: “Çin ekonomisinin küresel talepteki düşüşün bir sonucu olarak bozulacağını ve bunu petrol fiyatlarında düşüşün takip edeceğini öngörmüştük. Sonuç, özellikle petrol üreticileri üzerinde küresel siyasi baskının artması olacaktı. Nihayetinde enerji, Rusya’nın GSYH’sinin %30’unu ve ihracatının %60’ını, Suudi Arabistan’ın GSYH’sinin ise %50’sini ve ihracatının %70’ini oluşturuyor.”
“Tahminlerimize göre küresel yavaşlamanın siyasi sonuçları, enerji üretimine en bağımlı ülkelerde en yoğun hissedilecekti. En çok etkilenecek ikinci katmandaki ülkeler ise, ihracata en fazla bağımlı olanlardı; bunların başını da GSYH’sinin yaklaşık %50’si ihracata dayalı olan Çin ve Almanya çekiyordu. Bu ülkeler, küresel yavaşlamayla birlikte hem iç iktisadi hem de bir bütün olarak sosyal sistemleri etkileneceğinden iç siyasi çalkantılarla karşı karşıya kalacaklardı.”
Friedman, son dönemdeki beklenmedik krizlerden çok daha evvel büyük güçlerin iktisadi durumuna ilişkin yaptıkları değerlendirmeleri bu yazısında da şöyle paylaşıyor:
“Avrupa ülkeleri ekonomilerinde daralmalar ya da büyümede düşüş yaşıyor. Çin, daha ABD gümrük vergileri uygulamadan evvel ağır iktisadi baskılar altındaydı ve Hong Kong ile Şincan’da istikrarsızlıkla karşı karşıyaydı. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Rus yönetişim sistemi için radikal bir yeni model uygulamaya koymuş ve petrol fiyatlarındaki düşüklüğe karşı hassastı. ABD ise hâlâ dünyanın en güçlü ekonomisi ve kısmen bu, büyük ekonomiler arasında GSYH’si ihracata (%13’lük bir oranla) en az bağımlı ülke olmasından ve ihracatının neredeyse yarısını Kanada ve Meksika’ya yapmasından kaynaklanıyor.”
Bu değerlendirmenin ardından Friedman şöyle devam ediyor: “Şu an olup bitenler özetle tam da beklediğimiz gibi: Çin sendeleyerek petrol fiyatlarında düşüşü tetikliyor ve ABD yavaşlıyor ama krize girmiyor.”
Yazar önemli bir soruya cevap arıyor: Petrol fiyatlarındaki düşüş Suudi Arabistan ve en önemlisi Rusya’yı nasıl etkileyecek?

Rusya’ya ne olacak?
“Bu düşüşün ekonomik sonucu ciddi olacaktır. Rusya’nın rezervleri var ve Moskova, varil başına 40 dolarlık petrol fiyatıyla Rus sisteminin tıkırında işleyeceğini iddia ediyor. Bu yazıyı yazdığımız sırada ise fiyatlar 40 doların da altına düşmüştü ve daha bu krizden evvel, özellikle Moskova ve St. Petersburg dışındaki diğer Rus şehirlerinde ciddi ekonomik sıkıntının olduğuna dair haberler yaygındı. Daha da önemlisi, Ruslar ne zaman rezervlerden bahsetse aslında ulusal bütçelerinden bahsediyorlar. Bu bütçe, ekonomilerinin hayati bir parçası ama hepsi değil. Bütçe biraz tamponlanabilir, ancak ekonominin geri kalanı düşük petrol fiyatlarının etkisine karşı oldukça savunmasız.”
Yazar, büyük bir güç olan Rusya’da yaşanacak bir iktisadi istikrarsızlığın küresel açıdan da oldukça önemli olacağını vurguluyor. “Birçokları, SSCB’nin düşük petrol fiyatları ve yüksek savunma harcamaları yüzünden çöktüğünü savunageldi. Bence bunlar çöküşe katkıda bulunan faktörlerdi ama belirleyici değil. Şu an aynı güçlerin yeniden iş başında olduğunu görüyoruz. Ruslar, tam da bu yüzden Suudilerin talebi uyarınca petrol üretimini azaltmaya hazır değillerdi. Çünkü petrol fiyatını sabitlemenin maliyetini kaldıramazlar” diyerek önemli bir noktaya işaret ediyor.

Suudlar bu maliyeti kaldırabilir mi?
Benzer şekilde “Suudilerin de petrol fiyatını sabitlemenin maliyetini kaldırıp kaldıramayacağı net değil” diyen yazar, Suudi Arabistan’ın rolünü ve gücünü ele alıyor:
“Bir zamanlar muazzam olan küresel önemleri, 1970’lerden bu yana büyük ölçüde azaldı ve hatta Suudi Arabistan’ın bölgesel gücü bile şu an sınırlı. Suudilerin, iç baskılarla hareket ederek veya Rusların Suudilerle saf tutup zararlarını sınırlandırmasını bekleyerek bir hesap hatası yapıp yapmadığı bilinmiyor; ama küresel ekonomiye verilen zarar büyük olup bir süre daha bunun etkileriyle uğraşmak kaçınılmaz.”
Friedman, Rusların Amerikalı kayagazı üreticilerine zarar vermek amacıyla fiyatları düşürmeyi planladığı iddialarını pek muteber bulmuyor. “Bu düşüşü Rusya’nın değil Suudi Arabistan’ın planladığı göz önüne alınırsa (ki Rusya Suudilerin fiyat indirimine direniyordu) söz konusu iddia, Rusya’nın bir Amerikan parmağını keseceğim diye kendi boğazını doğraması demek olurdu. Ruslar, yüksek petrol fiyatlarına Amerikalılardan katbekat fazla bağımlı. Teksas petrolü zarar görse bile bu Amerikan ekonomisinin ufak bir parçası” diyor.
Coronavirüsün muhtemelen yok olmayacağını belirten yazar, “İnsanların ve malların hareketliliğinin durdurulması ve iktisadi üretimin kesilmesi, muhtemelen coronavirüsten daha büyük olumsuz sonuçlar doğuracak” diyor ve şu soruya cevap veriyor: İktisadi ve dolayısıyla siyasi zarar ne olacak?
“Çin, meselenin dayanak noktası ve problemleri coronavirüsün ötesine geçiyor. Aynı zamanda dünyanın en büyük petrol ithalatçısı. Ekonomisi zayıfladıkça petrol fiyatları düşecektir. Fiyatlardaki düşüşle birlikte petrol ihracatçılarının ekonomileri zayıflayacak ve ciddi iktisadi problemlerle ve siyasi gerginlikle karşı karşıya kalacaklardır. Coronavirüs buna neden olmadı ama süreci çarpıcı bir şekilde hızlandırdı.”


10 Nisan 2018 Salı

G.FRIEDMAN: GAZZE’DEKİ ÖLÜMLER VE STRATEJİK İHTİMALLER




George Friedman (Amerikalı siyaset bilimci, Stratfor’un kurucusu ve 2015 yılına kadar başkanı, Geopolitical Futures’ın kurucusu ve yöneticisi)
Geopolitical Futures, 2.4.2018

Tercüme: Zahide Tuba Kor

NOT: Lütfen kaynak göstermeden tercümenin bir kısmını veya tamamını kullanmayınız, alıntılamayınız, yayınlamayınız.
Blogda yer alan 750 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.

İsrail askerî birlikleri 30 Mart’ta Gazze’de 17 Filistinliyi öldürdü. (…) Hangi tarafın iddialarında haklı olduğu akademik bir konu. İnkâr edilemez gerçek ise şu: İsrail-Gazze sınırı, nispeten sakinlikle geçen uzunca bir sürenin ardından son aylarda çok daha aktif bir hale geldi ve İsrailliler sınırı kontrol etmek için askerî varlığını ciddi bir şekilde artırdı.
Gazze’deki olaylara daha geniş stratejik bağlamda bakılmalı. Geçen hafta İsrail hava kuvvetlerinin Lübnan-Suriye sınırında faaliyet gösteren Hizbullah birliklerini bombaladığına dair teyit edilmemiş haberler var. Lübnan’ın gözetlenmesi ve Suriye içinde veya yakınlarında Hizbullah birliklerine yönelik saldırılar yeni değil, ama belli bir örüntü ortaya çıkıyor. İsrail’in tüm sınırları hareketlendi veya hareketlenme tehdidiyle karşı karşıya. İran’ın Suriye’de ciddi bir gücü ve Esed rejimi ile attığı adımları üzerinde derin bir nüfuzu var. İran’ın boyunduruğu altındaki Hizbullah Lübnan’da ciddi bir kuvvet olup örgütün Suriye İç Savaşı’nda da büyük bir rolü var. (…) İsrail’e roket ve füze atma kabiliyetini halen koruyor ve 2006’da[ki savaşta] İsrail’i durduran kara kuvvetlerini daha da iyileştiriyor.
İsrail’in kuruluşundan beri Araplar ve İsrailliler temel stratejik problemlerle yüzleştiler. Araplar hiçbir zaman kendi sayı üstünlüklerinden istifade ederek İsrail’in çevresinde uzun süre koordineli bir savaş verecek müşterek bir komutanlık oluşturamadılar. İsrailliler de -nüfuslarının azlığı ve nispeten küçük ama etkili askerî gücü dikkate alındığında- (on binlerle ifade edilen) büyük can kayıplarını sindirebilecek durumda değildi. Dolayısıyla İsrail’in stratejisi, hep ya Arap dünyası içindeki bölünmüşlüklerden istifade etmek ya da bunları körüklemek oldu. Ayrıca İsrail’in savaş stratejisi, sonuçlanmamış bir savaş anlamına gelse dahi can kayıplarını asgaride tutmak için çatışmaları hızlıca sona erdirmek olageldi.
Araplar için ideal strateji, İsrail’i kuzeyde Lübnan ve Suriye’den başlayıp doğuda Ürdün Nehri boyunca ilerleyip güneyde Eliat’a kadar ve güneybatıda Mısır’dan Sina-Necef bölgesi boyunca tüm çevresinde bir savaşa zorlamak olageldi. Araplar, İsrail’in teknolojisinin ve çok daha üstün olan askerî birliklerinin etkisini kırmak için daha fazla can kaybını kabullenerek çok daha fazla sayıda asker kullanacak ve zaman içinde İsrail askerî gücünü kırmak için bir yıpratma savaşı verecekti.
Bu türden bir girişime 1948’de kalkışıldı ama başarılı olmak için gerekli koordinasyon yetersizdi. [1969-]1970’te Mısırlılar ve İsrailliler bir yıpratma savaşı verdiler; ama bu sadece İsrail’in tek bir sınırı boyuncaydı. 1973’te Suriyeliler ve Mısırlılar başlangıçta başarı kazandıkları iki cepheli bir savaş açtılar; ama sonunda İsrailliler tarafından önleri kesildi. Araplar, bu savaşların hiçbirinde İsrail’e -uzun Ürdün Nehri hattını savunmak ve süresi belirsiz şekilde askerî birliklerini savunma pozisyonunda [farklı cephelere] yaymak zorunda bırakarak- tam bir çevre savaşı verdiremedi. İsrail’in siyasi stratejisi [yani Arap dünyasındaki bölünmüşlüklerden istifade etme ya da körükleme stratejisi], askerî birliklerinin tek bir noktada toplanıp düşmanı yenmelerine imkân verdi.

Gazze’nin rolü
Dolayısıyla Gazze olayları önemli. Tahran’ın Hamas’a uzaktan malzeme desteği verdiği önceki dönemlerin aksine, İranlılar şu an doğrudan Suriye ve Lübnan’dalar. Sina-Necef hattı cihatçılara karşı eşgüdüm içindeki İsrail ve Mısır birlikleriyle takviye edildiğinden ve Ürdün Nehri hattı da İsrail’den çok daha büyük endişelere sahip Ürdünlüler tarafından sıkı tutulduğundan tam bir çevre savaşı yine imkânsız. Bununla birlikte Lübnan ve Suriye’de cephelerin aktifleşme ve -İsrail’in hızla bertaraf edemeyeceği roketler de dâhil- Gazze’den yükselen başka bir tehdidin de buna eşlik etme ihtimali İsrail için bir risk. Arap (ve şu anda İran) bakış açısından hedef, hızlı bir zafer değil, İsrail’in savaşma kabiliyetini ve istekliliğini baltalayacak şekilde uzunca bir süre askerî ve sivil nüfusa can kayıpları verdirtmek. İran varlığından evvel bunu başarmak zordu; şu an hala zor, ama imkânsız değil.
İşte tam da bu yüzden İsrailliler Gazze’de meydana gelen herhangi bir gelişmeye karşı son derece hassaslar ve Gazze’deki Filistinliler de İsraillileri dikkatlice test ediyorlar. Hamas kısa bir süre evveline kadar köşeye sıkışmıştı; ama şimdi İran’la (Sünni ve Şii işbirliğiyle) birlikte fırsatlar doğdu. İsrail için şu an kilit çözüm siyasi. Cumhurbaşkanı Abdülfettah es-Sisi’nin Mısır’ın, Haşimilerin de Ürdün’ün başında kalmasını teminat altına almak için elinden gelen her şeyi yapması lazım. İran’ın stratejisi, başta Ürdün olmak üzere her ikisini de istikrarsızlaştırmak olmalı. Tahran’ın Irak’taki gücünü ve İran lojistiğinin yayılmasını dikkate alarak İsrail, [mevcut konuşlu] birliklerini [kaydırıp] seyrelterek ve kuvvet yığınağı stratejisini baltalayarak Ürdün Nehri hattına ciddi bir kuvvet yerleştirebilir.
İran nükleer silahlarına ilişkin tüm söylenenler bir yana, asıl İran tehdidinin, yani İsrail’e karşı yıpratma savaşının ilk aşaması bu. Tabii ki bölgedeki büyük güç ve İran’ın komşusu olan Türkiye de diğer Arap ülkeleri de Tahran’ın Arap dünyasını kontrol ettiğini görmeye meraklı değil. Arap dünyasındaki bölünmüşlükler sonunda aşılıp İsrail’e değil ama İran’a karşı bir birleşmeye yol açabilir.

Tabii ki bütün bunlar için henüz daha oldukça erken. Ancak Gazze’de son yaşananlar ve İran’ın Suriye ile Lübnan’daki gücü dikkate alındığında çatışmanın muhtemel şeklini düşünmek için erken sayılmaz. Hizbullah kuzeyden ve Hamas da güneyden roket fırlatırken İsrail askerî birliklerinin kara operasyonu için birkaç cepheye dağılması, İsrail’i batırmayacaktır ama fazlaca zorlayacak ve -İran’ın hedefi olduğu üzere- bölgede güçler dengesini yeniden şekillendirme yolunda bir adım olacaktır. Bu da İsrail’i yok etmekten ziyade Arap dünyasına hâkim olmak demektir ve İran için en ilginç sonuç olacaktır.

26 Ekim 2017 Perşembe

G.FRIEDMAN: AVRUPA’NIN SINIR PROBLEMİ



AVRUPA’NIN SINIR PROBLEMİ

George Friedman (Amerikalı siyaset bilimci, Stratfor’un kurucusu ve 2015 yılına kadar başkanı, Geopolitical Futures’ın kurucusu ve yöneticisi)
Geopolitical Futures, 23.10.2017

Tercüme: Zahide Tuba Kor

Yüzyıllarca Avrupa, sınırlar üzerinden savaşlar verdi. 19. yüzyıl boyunca ve 20. yüzyılın ilk yarısında imparatorluklar parçalanırken, yeni uluslar doğarken ve kanlı savaşlar verilirken Avrupa’nın sınırları da iyice değişti. 1945’ten sonra ve Soğuk Savaş’ın başlamasıyla birlikte kıtada yeni bir prensip ortaya çıktı; İkinci Dünya Savaşı sonunda şekillenen sınırlar değişmez birer kutsal addedildi. Avrupa kıtasında ABD ile SSCB’nin karşı karşıya gelmesi muazzam derecede tehlikeliydi. Sınır ihtilaflarının geçmişteki iki dünya savaşının sebeplerinden biri olduğunun ve yeni sınırların meşruiyetini gündeme getirmenin dahi şiddete yol açan ihtirasları alevlendirme riski taşıdığının bilincindelerdi.
Genel olarak Avrupalılar, mantıksız veya haksız sınırlar içinde yaşamanın onları düzeltmeye çalışmaktan çok daha iyi olduğunu kabul ettiler. Bu yüzden Soğuk Savaş yıllarında sınır meseleleri nadiren tartışmaya açıldı ve gündeme geldiğinde de alelacele halının altına süpürülüverdi. Kontrolü elinde tutan ABD ve SSCB’ydi ve her ikisi de Avrupa sınırları üzerinden bir dünya savaşının patlak vermesini istemediği gibi, Avrupa siyasetinin sağduyusuna da güvenmiyordu, hele de 20. yüzyılın ilk yarısının o kanlı savaşlarından sonra…
Benzer şekilde kıtada var olan nüfuz alanları da dokunulmazdı. Ortada Doğu ve Batı [blokları] vardı ve ikisi de birbirinin alanlarına müdahale etmeyecekti. Dolayısıyla Sovyetler, Macaristan’daki ve Çekoslavakya’daki bağımsızlık hareketlerini ezdiğinde ABD herhangi bir askerî adımdan kaçındı (başka bir seçenek de pek yoktu zaten). Yugoslavya, [Z.T.K. SSCB yörüngesindeki] Varşova Paktı’na girmektense Batı yanlısı bir tarafsızlığı tercih ettiğinde Sovyetler, Yugoslavya’yı oluşturan federal cumhuriyetler içinde bağımsızlık yanlısı hareketleri destekleyerek mukabele etme imkanı olduğu halde sonunda bundan kaçındı. Sınırlar ve Avrupa liderlerinin bu sınırlar üzerindeki pervasızca davranışları on milyonlarca can kaybına yol açmıştı. Amerikalılar ve Sovyetler çok daha ihtiyatlıydı; tabii bunda tehlike altında olanın kendi sınırları olmamasının da kısmen payı vardı.
1991-1992’de iki önemli gelişme yaşandı. Önce SSCB dağıldı, ardından Maastricht Antlaşması imzalandı ve böylelikle Avrupa Birliği inşa edildi. Yine sınır meseleleri olayların gidişatını şekillendirmeye başladı. SSCB’nin sınırları çöktü ve birçok ülke, geçmişlerini ihya etmek üzere mantar gibi bitiverdi. Sınırlarla ilgili ağızlarda gevelenen birçok soru vardı. Ukrayna ve Belarus sınırları 1945’te batıya doğru epeyce genişletilmişti. Kafkasya’nın sınırları dosdoğru tanımlanmamıştı. Orta Asya’nın sınırları teorikti. Doğu Avrupa ülkeleri arasındaki sınırlar, askıya alınmış bir ihtilafın konusuydu.
Ama Doğu Avrupa ülkeleri için başka problemler öncelikti: milli egemenliklerini tesis, bir parçası olmayı arzu ettikleri Avrupa’da kendilerine bir yer bulma ve halklarına yeni bir hayat kurma. Dolayısıyla sınır meselesini –çok büyük oranda– gündem dışına çıkardılar.
Yugoslavya ve Kafkasya, Avrupa sınırları dersinin farkına varılmasını sağlayan istisnalardı. Bu iki bölgede, –AB çerçevesi dışında ve diğerlerini fazla etkilemeden– 100.000’i aşkın insan hayatın kaybetti. Bunu, gelecekteki [1993’teki] Avrupa devletleri çerçevesi içinde meydana gelen ve kimsenin canına mâl olmayan Çekler ve Slovakların Kadife Ayrılığı [Kadife Devrimi] ile kıyaslamak lazım... Bundan sonra Yugoslavya ile Kafkasya tecrübesi akılda tutularak AB sınırlarının kutsallığı/değiştirilemezliği prensibi yeniden tesis edilmeye çalışıldı. AB projesi, vaat ettiği barış ve refahı sağladı ve mevcut sınırlara çağdışı muamelesi yaptı. Hiç kimsenin sınırların nereden çekildiğini umursamadığı varsayıldı.
Ama ortada bir problem vardı: AB, bir ulusun aslında ne olduğu sorusunu cevaplamaktan kaçınırken ulusların kendi kaderlerini tayin ilkesini olumlamıştı/onaylamıştı. Birliğin tanımına göre ulus, AB kurulurken var olan her siyasi yapıydı. Bundan sonrasının üzerinde pek de düşünülmedi.
İşte bu yüzden İskoçya’yla birlikte Katalonya son derece önemli. İskoçlar [2014 bağımsızlık referandumunda] şaşırtıcı derecede az bir oy farkıyla İngiltere’den ayrılmayı reddetti. İskoçların %90’ının Birleşik Krallık’ta kalmak istediği zannedilebilir, oysa sadece %55’ten birazcık fazlası bu yönde oy kullandı [Z.T.K. Bu sonucun ortaya çıkmasında AB’den kopmak istememeleri önemli bir faktördü; şimdi Brexit’le İngiltere’nin AB’den ayrılmakta olduğu bir süreçte yeni bir İskoç referandumunda bağımsızlık yanlılarının kazanması kuvvetle muhtemel]. Bu da demek oluyor ki ayrılıkçılar ayrılmaya dikkat çekici mesafedeler; bu durum sadece İskoçya’yı İngiltere’den ayırmakla kalmayacak, aynı zamanda İskoçlar arasındaki bölünmüşlüğü de devam ettirecek.
Buna bir başka kritik unsur eklenebilir. Katalonya uzun bir süredir İspanya’nın bir parçası; ama çok daha uzunca bir süredir kendisini ayrı bir ulus olarak görüyor. İspanya, Katalonya’nın bağımsızlık referandumunu meşrulaştırmayacak. Altta yatan temel sorular, Avrupa’nın bilhassa Yugoslavya vakasından sonra gömmeye çalıştığı soruların aynısı: Ulus nedir ve ne gibi haklara sahiptir? Gerek İskoçya gerekse Katalonya birer ulus. Bu durumda acaba onlar kendi kaderlerini tayin hakkına sahipler mi, yoksa bu hakkı kaybetmiş durumdalar mı? Katalonların hemfikir olmaması halinde acaba bunun ne gibi sonuçları olur?
Bu, Avrupa’da açılan tek yara değil. Macaristan bir zamanlar Romanya ile Slovakya arasında bölünmüştü. Acaba onun eski topraklarının iadesini isteme hakkı var mı? Belçika devleti, Hollandalılarla Fransızları mutsuz bir evlilikle birbirine bağlayan bir İngiliz icadıydı. Acaba şimdi boşanabilirler mi? Lviv geçmişte tastamam bir Polonya şehriydi ve fakat artık Ukrayna’nın bir parçası. Acaba Ukrayna’nın batısı ayrılarak halkı 1945 öncesinde vatandaşı oldukları ülkelere bağlanabilirler mi?
AB, sınırlar sorununu askıya alıp kendi kimliklerini göz ardı ettikleri takdirde herkese evrensel bir refah vaat etmişti. Bu iyi bir pazarlıktı. Ancak köprünün altından çok sular aktı ve iktisadi problemler sınırları çok daha önemli bir hale getirdi. Tabii ki Avrupa’nın bu probleme herhangi bir çözümü yok. 2017’de bağımsız bir İskoçya ve Katalonya’dan bahsetmemiz absürt kaçabilirdi. Hiçbir iktisatçı bunu rasyonel bir tartışma olarak göremezdi.

AB’nin tasavvur ettiği homo economicus/iktisadi insan [Z.T.K. yani kendi bireysel faydasına göre, tamamen rasyonel bir şekilde hareket eden birey], maalesef ki bizim kim olduğumuza dair yetersiz bir açıklama. Uluslar önemlidir; çünkü Avrupa sadece bir kıtadır ve AB de sadece bir antlaşmadır. Faydalı bir oluşumdur ve işte bu faydalılık onu meşrulaştıran tek şeydir. Faydalılık özelliğini kaybettiği anda meşruiyetini de yitirir. Bu aynı zamanda AB’nin kabul edilebilir addettiği sınırların bozulup yok olması anlamına gelecektir. Katalonya da İskoçya da ciddi bağımsızlık yanlısı hareketlere sahip. Kaderlerini kendileri tayin etmek istiyorlar; çünkü kendilerini farklı görüyorlar. Onlar [mevcut devletlerden koptuktan sonra] AB’ye kendi başlarına [kendi iradeleriyle tekrar] katılacak dahi olsalar, eski Avrupa uluslarının yeniden ağırlıklarını koyması fikri ve 1945’te çizilen sınırların meşruiyetinin sorgulanması AB’nin ödünü patlatıyor. Gerçekten de bu durum onları Brexit’ten çok daha fazla korkutmalı. Zira Avrupa’daki mevcut devletlerin hemen hepsinin sınır problemleri ve bağımsızlık isteyecek kurucu bileşenleri var. Şu an için bunların çoğu sakin ve hareketsiz halde. Ama İskoçya ve Katalonya’yı izliyorlar. Ve tabii ki Avrupa’da sınır problemlerinin kıtayı nereye sürükleyeceğini biliyorlar.

21 Ekim 2017 Cumartesi

G.FRIEDMAN: ALMANYA İÇİN EN TEHLİKELİ SEÇENEK: RUSYA



ALMANYA İÇİN EN TEHLİKELİ SEÇENEK: RUSYA

George Friedman (Amerikalı siyaset bilimci, Stratfor’un kurucusu ve 2015 yılına kadar başkanı, Geopolitical Futures’ın kurucusu ve yöneticisi)

Geopolitical Futures, 16.10.2017

Tercüme: Zahide Tuba Kor

Geçtiğimiz hafta büyük Alman şirketlerinin yöneticilerinden bir heyet, Rus Devlet Başkanı Vladimir Putin’le bir araya geldi. Bu tür heyetler sıradan sayılır. (…) Ama nadiren önem arz ederler; hele de Rus-Alman ilişkileri sözkonusu olduğunda.

İstikrarsız İlişkiler
Almanya için temel iki ilişki vardır. Biri AB’yle, diğeri ABD’yle. Şu sıralar her ikisiyle de ilişkileri istikrarlı değil. İngiltere’nin AB’den çıkışı (Brexit), İspanya Krizi, Polonya’yla derin ihtilaflar ve güney Avrupa’nın çözümsüz iktisadi problemleri AB’nin dokusunu hırpalıyor. Almanlar ve AB kurumları ise bunların hiçbirinin Birliğin sağlığını temelden tehdit etmediği iddiasında olup 2008 [Küresel Kriz]’den yaklaşık on yıl sonra Avrupa’nın son derece mütevazı bir iktisadi büyüme kaydedebildiği gerçeğine işaret ediyorlar.
Tabii ki Almanlar önlerinde bekleyen tehlikeleri biliyorlar, her ne kadar Brüksel bunun farkında olmasa da. AB’nin problemlerinin çoğu iktisadi değil siyasi. Polonya ile Almanya, ulusal kaderini kendi kendine belirleme hakkı ile AB kuralları[na uyma zorunluluğu] arasındaki gerilimde kafa kafaya gelmiş durumdalar. Brexit de zaten bununla alakalıydı. İspanya, bir ulusun doğası ve bir bölgenin ayrılma hakkı tartışmasına kilitlenmiş haldeyken AB de bir üye devletin içişleri sözkonusu olduğunda ne tür bir rol oynaması gerektiğini kara kara düşünüyor. Her ne kadar güney Avrupa’nın problemleri iktisadi olsa da Avrupa’nın asgari bir büyümeyi dahi zar zor kaydetmesi gerçeği gösteriyor ki bu tür bir büyüme ne sürdürülebilir ne de bu oranda bir büyüme kıtanın derin yapısal sorunlarını çözmeye yetebilir. Hal böyleyken AB’nin fiilî lideri olarak Almanya, bir yandan başarısızlığın sonuçlarını düşünürken diğer yandan [dışarıya] kendinden emin görüntüsü vermek zorunda.
Almanya’nın ABD’yle ilişkileri de bir o kadar istikrarsız ve bu sadece Başkan Donald Trump’ın kişiliğinden kaynaklanmıyor. Avrupa’nın stratejik ve iktisadi durumu, –SSCB’nin dağıldığı, Almanya’nın birleştiği ve hayati önemdeki Maastricht Antlaşması’nın imzalandığı– 1990’ların başlarından bu yana dramatik bir şekilde değişti; ancak Almanya’nın ABD’yle stratejik ilişkileri değişmedi. Her ikisi de NATO üyesi ama örgütün misyonu ve finansmanı konusunda radikal şekilde farklı görüşlere sahipler. Almanya dünyanın en büyük dördüncü ekonomisi: ancak NATO’ya mali katkısı, iktisadi büyüklüğüyle örtüşmüyor.
Bir de Rusya var. ABD’nin Rusya’ya dönük siyaseti, Demokratlar’ın yoğun bir Rus karşıtı duruş benimsemesinden bu yana sertleşti ki [bu karşıt duruş] Moskova’yla ilişkileri zaten hep gergin olan Cumhuriyetçiler’den bile daha yoğundu. Amerikan askerî birlikleri Baltıklar, Polonya ve Romanya’ya konuşlanırken Ukrayna Krizi iltihaplanmaya devam ediyor. Bu da AB içindeki yarıkları daha da büyütüyor. Almanya ikinci bir Soğuk Savaş meraklısı değil; Doğu Avrupa ise çoktandır bir soğuk savaşta olduğuna inanıyor. Doğu Avrupalılar bu konuda Almanlardan giderek yabancılaşarak Amerikalılarla daha yakın saf tutuyor. Almanya’nın kilit Doğu Avrupa ülkeleriyle ilişkilerinin test edildiği bir dönemde bölgede Amerikan politikasının ilave baskısı Alman çıkarlarına yönelik bir tehdit. Almanya Rus probleminin yatıştırılmasını istiyor. ABD ve onun Doğu Avrupalı müttefikleri ise bunu başarma yolunun karşılıklı cepheleşmeden geçtiğini düşünüyor.  

Daha Tehlikeli Bir Seçenek
Uluslararası realite 1991’den bu yana dramatik bir değişimden geçse de Alman dış politikası aşağı yukarı aynı kaldı. Bu ise Almanya’yı istemediği bir kararı almaya zorluyor. Eğer ki AB ülkeleri dağılmaya ve Avrupa siyaseti ve dış politikası kendisininkinden farklılaşmaya devam ederse Berlin yönetimi neler olacağını düşünmek zorunda. Yine eğer ki ABD, –Almanya’yı Amerikan düşmanlarıyla yüzleşmek zorunda bırakacak şekilde– Avrupa’nın dinamiklerini şekillendirmeyi sürdürürse neler olacağı üzerinde kafa yormak zorunda. Bu sadece Rusya’yla alakalı değil, aynı konuyu İran üzerinden de değerlendirebiliriz.  
Almanya istikrarlı iktisadi ortakları olmaksızın ayakta kalamaz. Zira birleştiğinden bu yana hiç kendi kendine yeterli bir ülke olmadı. Alternatifler keşfetmek zorunda. Almanya için en bariz alternatif ise ister ittifakla isterse fetih yoluyla hep Rusya olageldi. Almanya’nın Rusya’nın hammaddelerine ihtiyacı var. Aynı zamanda Rus piyasası daha sağlam olmalı ki Alman mallarını çok daha fazla satın alabilsinler. Ancak Rusya, dışarıdan yardım olmaksızın hızlı bir iktisadi gelişme kaydetmekten aciz durumda ve petrol fiyatlarının tepetaklak olmasıyla birlikte ekonomisini istikrara kavuşturmak için hızlı bir kalkınma ihtiyacı içinde. Almanya Rus ekonomisinin başarısına muhtaç olup Rusya’ya sunması gereken şeyler sermaye, teknoloji ve işletme yönetimi. Bunun karşılığında Rusya da ona hammadde ve iş gücü sunabilir. Rusya’yla bir işbirliği/hizalanma Doğu Avrupa’yı Almanya’nın yörüngesine sokabilir. Olayların gidişatına göre ve Almanya’nın alternatifleri dikkate alındığında, Rus seçeneği pahalı olmakla birlikte potansiyel olarak son derece kazançlı.
Ancak Almanya’nın Rusya’yla bir problemi var. Daha evvelki her ittifak veya fetih kalkışması başarısızlığa uğradı. Alman mallarına sağlam bir pazar yaratmak için Rus ekonomisini takviye etmek hiç şüphesiz iki ülkenin de faydasına olacaktır; ama bu aynı zamanda Avrupa’daki güçler dengesini değiştirecektir. Şu an için Almanya askeri açıdan zayıf ve fakat iktisaden güçlü. Rusya ise askeri açıdan bir dereceye kadar güçlü ve fakat iktisaden zayıf. Almanya’yla işbirliği/hizalanma Rus ekonomisini güçlendirebilir ve bu sayede Moskova askeri gücünü dramatik şekilde artırabilir. ABD’den uzaklaşmış ve Avrupa yarımadasının kalanında askeri gücün önemini azaltmış olarak Almanya, kendisini eski pozisyonunda bulabilir: Rus gücü karşısında savunmasız/hassas hale gelmek ve fakat Rusya’ya karşı müttefiksiz kalmak.

Şirket yöneticilerinin Rusya seyahati ezber bozucu bir gelişme olmadığı gibi Alman politikasında ciddi bir değişime de işaret değil. Ama bu, devam eden bir sürecin bir parçası. Uluslararası realite Almanya’nın ihtiyaç duyduğundan farklı bir yöne kayarken Berlin de başka bir yol bulmak zorunda. Kısa vadede ABD periyodik bir resesyona maruz [Bu konuyla ilgili daha evvel Friedman’dan yaptığım “ABD’nin Ekonomik Resesyonu ve Dünyaya Muhtemel Yansımaları” başlıklı tercümeyi (26.4.2016) okuyabilirsiniz] ve Almanya’ya karşı husumet Avrupa’da, bilhassa da Doğu Avrupa’da giderek artıyor. Çin kendi iç meydan okumalarıyla yüzleşiyor. Berlin’in önünde Rusya’dan başka çok az seçenek var ve tarihsel olarak bu ülke Almanya için en tehlikeli seçenek.

2 Ağustos 2017 Çarşamba

G.FRIEDMAN: DOĞU VE ORTA AVRUPA’DA BÖLGESEL İŞBİRLİĞİ FİKRİ



İKİ DENİZ ARASINDAN (INTERMARIUM) ÜÇ DENİZE: DOĞU VE ORTA AVRUPA’DA BÖLGESEL İŞBİRLİĞİ FİKRİ

George Friedman (Amerikalı siyaset bilimci, Stratfor’un kurucusu ve 2015 yılına kadar başkanı, Geopolitical Futures’ın kurucusu ve yöneticisi)
Geopolitical Futures, 7.7.2017

Tercüme: Zahide Tuba Kor

NOT: “Intermarium” yani “iki deniz arası” ifadesiyle kastedilen Baltık Denizi ile Karadeniz arasıdır. 1920’lerde Polonyalı Josef Pilsudski tarafından Rus ve Alman yayılmacılığına karşı önerilen Orta ve Doğu Avrupa’daki birçok ülkenin bir federasyon çatısı altında birleşmesi planıdır.

Intermarium, yaklaşık on yıldır bahsettiğim bir kavram, aslında bir olasılık. Rusya kaçınılmaz şekilde büyük bir bölgesel güç olarak yeniden ortaya çıktıktan sonra bunun yükselişe geçeceği öngörüsünde bulunmuştum. Akla yatkın olan bunun Doğu Avrupa’daki eski Sovyet uydularından oluşmasıdır: Baltık ülkeleri, Polonya, Slovakya, Macaristan, Romanya ve muhtemelen Bulgaristan. Amacı, Rusya’nın batıya doğru herhangi bir ilerleyişini çevreleyip kontrol altına almaktır. ABD bunu destekleyecektir. Avrupa’nın kalanı ise bu konuda uzun uzadıya düşünecektir. Bir zamanların kaçınılmazı kısa süre sonra gelip çatabilir.

Intermarium’a yönelik meydan okumalar
(Bölgede sıklıkla “Intermarium” şeklinde bahsedilen) iki deniz arası [planı]nın iki temel aktörü, yakın askeri bağlar geliştiren Polonya ve Romanya. Baltık ülkeleri çoktandır buna dahil. Buna katılmayan ana aktör ise, hiç de şaşırmayacağınız üzere, aynı anda hem ABD’yle hem de Rusya’yla iş tutması gereken Macaristan. Ancak Macaristan’ın da buna katılmaya hazırlandığına dair güçlü emareler var. Kısa süre evvel Macar hükümeti, Romanya ve Bulgaristan’la Karadeniz’deki bir askeri tatbikata katılacağını duyurdu – ki her sene yapılan bu tatbikatlara Macaristan daha evvel hiç katılmamıştı. Eğer ki bu gerçekleşirse, Avrupa Yarımadası’nın doğu kanadı, küresel gücün [yani ABD’nin] desteğiyle, Rusya ile Avrupa’nın geri kalanı arasında bir sınır hattı oluşturarak bütüncül bir gruba dönüşecek.


Bazıları, anlaşılacağı üzere, bunun oluşmasından endişe duyuyor. Avrupalıların çok azı Soğuk Savaş politikalarına geri dönmek istiyor; çoğu ise yeni bir çevreleme hattı yaratmadan Rus çıkarlarıyla uzlaşabileceklerine inanıyor. Üstelik ABD’nin sponsorluğu Avrupa’nın en tanımlayıcı kurumlarından biri olan NATO’ya doğrudan meydan okuyor. Intermarium, aslında resmen NATO’nun dışında değil; ama –NATO, Amerikan desteği olmaksızın askeri yardım sağlayamadığından– işlevsel olarak dışında sayılır. Zira askeri bir ittifakta ordusu olanların ağırlığı ve etkisi olmayanlardan daha fazladır. 
Her ne kadar kasıtsız olsa da Intermarium AB’ye de meydan okumakta. Intermarium üyelerinin çoğu, ortak para alanı Avro Bölgesi dışında; ama Avrupa’nın iktisaden en dinamik kesimini oluşturuyor. Doğu Avrupa ekonomileri gelişiyor ve dahası, son derece iyi eğitimli, kalifiye ve görece ucuz iş gücüne sahip olmakta övünüyor. Bu bölge, Avrupa ekonomisinde 1950 model şirketlerin hegemonyası altındaki iktisadi statükoya da meydan okuyor. NATO’nun gösterdiği üzere askeri ittifaklar iktisadi işbirliği mantığını kullanırlar. Bana göre Intermarium, daha entegre bir iktisadi hamlenin zeminini hazırlıyor. Bu, AB içinde olacak, ama AB’den farklı davranacak: daha girişimci ve ABD’ye daha fazla benzeyen bir model. Bu da zaten yeterince baskı altındaki AB üzerinde yeni bir baskı daha yaratacak.
Bu, ayrıca AB ideolojisinin dışında bir siyasi tekâmülü gerektirecek. Nitekim AB’nin çok taraflı, kolektivist çerçevesi Polonya ve Macaristan hükümetlerinden nefret duyuyor ve dolayısıyla Brüksel bu iki hükümeti eleştiriyor. Ama şimdiye kadar ne Varşova ne de Budapeşte AB taleplerine boyun eğdi. Dolayısıyla Intermarium bir askeri ittifaktan daha fazlası.

Haritalara karşı jeopolitik
“İki deniz arası”nın son dönemlerde daha yeni kaynaşmaya başlaması kavramsal olarak genişlemesini durdurmadı. Sözkonusu blok Baltık Denizi’nden başlayıp Karadeniz’e kadar iniyor; ama mantıki genişlemesi güneybatıdaki Adriyatik Denizi’ne kadar uzanıyor. “Üç Deniz” denilen model Avusturya, Slovenya ve Hırvatistan’ı da Intermarium’un saflarına katacaktır. (Üç Deniz zirvesi, Polonya’da Donald Trump’ın ziyaretiyle aynı zamanda gerçekleşiyor. Bu ziyaretinde Trump, Intermarium fikrini reddetmedi.)
Genişleme kısmen Türkiye’nin büyümesiyle de açıklanıyor. Türkiye’nin ileride ana bölgesel güç olacağı tartışmasız bir gerçek. Geçmişte güçlüyken nüfuzu Balkanlara, hatta daha ileri aşamada Budapeşte ve Viyana’ya kadar ulaşmıştı. Doğu Avrupa ülkeleri bilhassa göç akınından endişe ediyor ki bu, Türkiye’nin doğal olarak köprü ayağı olduğu bir mesele. Ancak Türkiye’nin gücü [göç meselesinden] çok daha derin bir endişe kaynağı; eğer ki Ankara kendi potansiyelinin farkına varırsa Intermarium sadece Rusya’nın değil Türkiye’nin de önünü kesecektir.
Yine bu yayılma, küçük ülkeleri birleştiren ve onlara büyük ölçüde özerklik veren önemli bir çok-uluslu başarı sayılan Avusturya-Macaristan İmparatorluğu nostaljisiyle de açıklanabilir. Birçokları, 2008 Finansal Krizi’nden sonra Avrupa’yı yönetmekte başarısızlığını ispatlayan AB’nin, tıpkı geçmişteki imparatorluklar kadar, ulusların kendi kaderini tayin hakkını ihlal ettiğine inanıyor. Intermarium’un Avusturya, Hırvatistan ve Slovenya’ya yayılmasıyla eski imparatorluk yeniden yaratılacaktır, ama sadece coğrafi anlamda.
Intermarium, sadece bir fikir ve bölgesel işbirliği için bir araç; ama bir ittifak değil, en azından şimdilik. Ama anlaşılacağı üzere bunun gelişmesi gerekiyor ve tekâmülü bazı problemler yaratıyor. Zira çok-uluslu kurumlar inşa etmek zordur. Zaman, para ve siyasi irade gerektirir ve bunlardan herhangi birine tüm üyelerin eşit derecede sahip olması nadirattandır.
Diğer bir mesele de zamanlama. Rusya şu anda bir tehdit, her ne kadar Rus ekonomisinin hali dikkate alındığında hafif bir tehdit sayılsa da... Bu arada Türkiye kesinlikle şu an için bir tehdit değil. Bölgesel bir büyük güç olduğu takdirde Balkanlara güç projeksiyonuna yönelecektir, ama buna daha çok var. Sıralama/dizilim de önemli ve Üç Deniz yayılmasına geçiş için de henüz daha erken.
Son olarak, Balkan ülkelerinin katılımı Intermarium’un genel görüntüsünü değiştirecektir. Slovenya ve Hırvatistan’ın katılımı, Balkan Yarımadası’nın en büyük gücü Sırbistan’ı alarma geçirecektir ki tarihsel olarak bunu yapmak tehlikelidir. (Hırvatistan ve Sırbistan en sonuncusu 1990’larda olmak üzere tarih boyunca defalarca savaştı.) Bu şekilde Intermarium üyelerini Balkan çatışmalarının içine çekmek, kaynakların tüketilmesine ve muhtemelen halk desteğinin kaybına yol açacaktır. Böyle bir blok Türkiye’yi Avrupa’nın kalanından ayırabilir; ama zaten Rusya’ya yakın olan Sırbistan’ı Türkiye’ye doğru yakınlaştırır. Jeopolitik ile harita birbiri aleyhine işler. Eğer ki bu genişleme gerçekleşirse –ki zamanı geldiğinde muhtemelen gerçekleşecektir– bu durumda Sırbistan da mutlaka Intermarium saflarına çekilmelidir. Yoksa Türkiye tehlikesi azalmayıp artacaktır. Böyle olduğunda [yani Intermarium’a katıldığında] dahi Sırbistan’ın Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’yla iyi geçinemediğini hatırlamalıyız ve eğer ki Intermarium bunun bir benzerini doğurursa yolda arızalar çıkarabilir. (Avusturya’nın görece zenginliğinin, dinamikleri değiştireceğini de not etmek gerekir.)

AB’nin başarısızlıklarından biri, iktisadi baskı dönemlerinde yeni üyelerin eskilerle nasıl iş tutacağı üzerinde dikkatlice düşünmeden gelişigüzel genişlemesiydi. Genişleme dürtüsü AB’nin en büyük hatalarından biriydi. Genişlemek iyidir; ama tarih bize gösteriyor ki bu, sistematik ve üzerinde dikkatlice düşünülmüş olmalıdır. Niyetleri/hedefleri disipline sokmak en zor iştir.