Soner Çağaptay etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Soner Çağaptay etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Ekim 2017 Çarşamba

S.ÇAĞAPTAY: TÜRKİYE İLE ABD YAKIN TARİHİN EN ÖNEMLİ KRİZİNDE


TÜRKİYE İLE ABD YAKIN TARİHİN EN ÖNEMLİ KRİZİNE GİRMİŞ DURUMDA

Soner Çağaptay (Washington Yakın Doğu Politikası Enstitüsü Türkiye Programı Direktörü)
The Cipher Brief, 10.10.2017

Tercüme: Zahide Tuba Kor

NOT: Vakit darlığı nedeniyle aşağıdaki tercümede bazı cümleleri kelime kelime çevirmek yerine asıl önem arz eden genel manasını verip geçtiğimi belirtmek isterim.

ABD ile Türkiye’nin karşılıklı vize sınırlamalarını yürürlüğe koymaları ne denli önemli bir gelişme?
Bence bu son derece önemli bir kriz noktası; muhtemelen Türk-Amerikan ilişkilerinde yakın tarihin en önemli krizi. En son ikili ilişkilerin bu denli bir kriz noktasına ulaşması, tahminim [1974] Kıbrıs harekâtının akabinde Türkiye’ye karşı silah ambargosunun ve yaptırımların uygulandığı, aşırı Sol ve işçi hareketlerinin ivme kazanmasıyla Amerikan karşıtlığının iyice yükseldiği 1970’lerin ikinci yarısı olmalı.
(…) Dolayısıyla ilişkiler 1970’lerden beri ilk defa bu denli ciddi bir krizden geçiyor.

Sizce başlangıçta Amerikan kısıtlamalarına sevk eden şey neydi?
Zannımca Amerikan tepkisi zaman içinde giderek gelişti. Washington, darbe kalkışmasının akabinde çifte vatandaşlığı olanlar da dahil Amerikan vatandaşlarının tutuklanmasından rahatsızlık duyup itiraz etti. Türkiye ABD’nin Amerikan vatandaşlarına hukuki erişimini kabul etmedi. Bardağı taşıran son damla, konsolosluk çalışanlarının tutuklanması oldu. (…)

Türkiye’nin bu yetkilileri rahatsız etmesinin veya tutuklamasının ardındaki temel saikler neler? Gülen meselesinin ötesine uzanıyor mu?
Mesele sadece Türkiye’deki Amerikan vatandaşlarının tutuklanması değil, burada daha büyük bir konu var: Washington yönetiminde Erdoğan’a bakışın değişmesi ve biriken duygu ve hassasiyetler. Geçen yılki darbe, güç konsolidasyonu bağlamında, tedricilikten yana olan Erdoğan’ı ortadan kaldırıp yerine mutlakıyetçi Erdoğan’ı getirdi. Erdoğan, demokratik denge-denetleme sistemini yavaş yavaş aşındıran, muhalefeti tedricen saf dışı bırakan veya kendi yönetimi altında ona boyun eğdiren son derece başarılı Makyavelist siyasetiyle biliniyordu. Ancak darbenin ardından son derece mutlakıyetçi bir Erdoğan ortaya çıkıverdi. Son 1,5 yılda, darbe öncesindeki 14-15 yılda elde ettiğinden çok daha fazla güce ulaştı. Tabii ki kısmen bu, darbeyle birlikte derin bir travma geçirmesinden kaynaklanıyor. Ama kısmen de Erdoğan tarafından yavaş yavaş ufalanan Türkiye’nin demokrasisinin şimdilerde yine onun tarafından tamamen altının oyulmasıyla alakalı.
Tedricilikten yana Erdoğan’dan mutlakıyetçi Erdoğan’a kayışla birlikte Washington’da Türkiye’deki demokrasiye dair görüşler de değişti. Amerikan vatandaşlarının tutuklanıp avukatlarına erişimlerinin engellenmesi (…) de buna tuz biber ekti.

Sizce Türk hükümetinin bu adımlarının arkasında seçim hesapları olabilir mi?
Şu an için değil. (…) Bazıları, daha büyük resimde, konsolosluk çalışanlarının ve Amerikan vatandaşlarının tutuklamalarını aslında Erdoğan’ın (…) işadamı Rıza Zarrab’la değiş tokuş yapma isteğine bağlıyorlar. (…)
Ancak bu geri tepebilir. Zira geçmiş 15 yılda ABD, demokratik ihlalleri hep “Türkiye Erdoğan’dan daha büyüktür” diyerek (…) görmezden gelirken bu defa Washington farklı bir tepki gösterme kararı aldı.
Washington, bir krizi tetikleyeceğinin bilinciyle, neredeyse kasıtlı olarak böyle bir adım attı. Ve Erdoğan söz konusu olduğunda ABD için bir şeyler artık değişti. (…)
Asıl soru şu: 15 yıldır Erdoğan’ın ihlallerini görmezden gelen ve Türkiye’yle bir krizi her ne pahasına olursa olsun önleyen Washington, bu defa bir krizi başlatacağını bile bile niçin böyle bir adım attı? Bence bu, Erdoğan’ın ABD’yle ilişkilerinde çizgiyi aşmak üzere olduğu algısıyla alakalı; zira ABD, Amerikan misyonlarında çalışan görevlileri tutuklamaktan kaçınmasını daha evvel ondan istemişti.

Özellikle S-400 füze sistemlerini satın alma anlaşmasıyla birlikte Türkiye’nin NATO’dan uzaklaştığı, muhtemelen Rusya’ya doğru kaydığında dair çokça görüş var. Acaba bu konu burada önemli bir rol oynuyor olabilir mi, yoksa bu aşırı bir yorum mu?
Aslen bu, Erdoğan’a dair değişen görüşle bağlantılı. Bunun iki yönü var. İlki yukarıda anlattıklarım (…). İkincisi, darbeden evvel Erdoğan dış politikada [Doğu ile Batı arasında] dengeleme oyununu ustaca oynadı. (…) Ancak darbe sonrası, denge oyununu maharetle oynayan Erdoğan artık ortada yok. Belki bu, kısmen Erdoğan’ın darbenin arkasında Gülen’in olduğuna inanması ve onun da ABD’de bulunmasıyla alakalıdır. Belki ABD’nin darbeyi kınamakta gecikmesi ve Amerikalı yetkililerin, dönemin Başkan Yardımcısı Joe Biden’ın, Ankara’ya gelip geçmiş olsun dileklerini iletmesinin haftalar almasıyla bağlantılıdır. Darbe sırasında ve sonrasında ABD’nin Türkiye’ye tam destek verdiğine herkes ikna olmuş değil. Bu da Erdoğan’a, Batılı müttefikleriyle ve nahoş ortaklarla [Rusya, İran gibi ülkeleri kastediyor] ilişkileri maharetle dengeleme oyununu bırakıp bu nahoş ortaklarla artık daha fazla iş tutacak şekilde dış politikayı yeniden ayarlamasına imkan verdi.
Size iki örnek vereceğim: Birincisi, İran İslam Cumhuriyeti’nin genelkurmay başkanı geçtiğimiz günlerde ilk kez Türkiye’yi ziyaret etti. İkincisi, Venezüella Devlet Başkanı Nicolas Maduro’nun ziyareti ki bildiğim kadarıyla yakın geçmişte bu ülkeden Ankara’ya hiç ziyaret gerçekleşmemişti. Problematik ve pragmatik bir karışım olan Türkiye’nin dış politikasının şimdilerde pragmatikten çıkıp problemli bir hale geldiğine dair tabii ki Washington’da endişeler var. (…)

Önümüzdeki gidişat nedir? Bu kriz nereye kadar tırmanabilir? Tam kapsamlı bir krize dönüştüğü takdirde Amerikan çıkarlarını nasıl etkileyebilir? Ve ABD bunu nasıl yatıştırabilir?
Erdoğan’ın atması gereken asgari adım, Amerikan misyonlarında çalışanları serbest bırakmasıdır. Bunlar Türk vatandaşı olup diplomatik dokunulmazlıkları bulunmasa da normal şartlarda ülkeler arasında yabancı misyonlarda çalışanlara bir tür koruma sağlayan centilmenlik anlaşması vardır. Zannımca ABD bunun için diretecektir. Washington, eğer bu tür elçilik görevlileri korunmazsa, yakında Amerikan misyonlarında çalışacak Türk vatandaşları bulamaz hale geleceğinin farkındadır zannediyorum. Soru şu: Acaba Türkiye, bu tutukluları serbest bırakmayı kabul edecek ve Amerikan misyonlarında çalışan başka Türk vatandaşlarını tutuklamamaya söz verecek mi? Erdoğan böyle bir anlaşmayı kabul edebilir; ancak kaybediyor görüntüsü vermemek için karşılığında ona da bir şeyler sunulmalı. Unutmayın, son 15 yıldır onun alamet-i farikası, her daim kazanan, her daim galip kişi olması; dolayısıyla bu krizden kesinlikle galip gibi sıyrılmalı. İşte bu sağlanabilirse bir anlaşmaya varılır.
Bence Türkiye’nin konsolosluk çalışanlarını serbest bırakmayı kabul edeceği ve fakat mağlup görünmeyecek şekilde bunu çerçevelendirileceği bir anlaşmaya varmamız mümkün. Erdoğan tabii ki bu krizden yaralı çıkacak; zira 15 yıldır Erdoğan’ı idare edip hep çatışmayı önleyen ve ihlallerini görmezden gelen Washington ilk kez bunu yapmadı. Bu, Erdoğan için önemli bir siyasi vuruş. Dolayısıyla bu meselede bir çözümümüz olsa bile onun ABD’ye bakışı bir daha asla eskisi gibi olmayacak.

9 Nisan 2017 Pazar

J.JEFFREY&S.ÇAĞAPTAY: IŞİD’E KARŞI TRUMP’IN İHTİYACI SİYASİ-ASKERİ BİR PLAN



IŞİD’E KARŞI TRUMP’IN İHTİYACI SİYASİ-ASKERİ BİR PLAN

James Jeffrey (ABD’nin eski Irak ve Türkiye büyükelçisi; şu anda Washington Enstitüsü kıdemli üyesi) & Soner Çağaptay (Washington Enstitüsü Türkiye Araştırmaları Programı Direktörü)
The Cipher Brief, 1.3.2017

Tercüme: Zahide Tuba Kor

NOT: ABD’nin eski Irak ve Türkiye büyükelçisi James Jeffrey’nin bu blogda yer alan 3 makalesinin tercümesini toplu olarak okumak için TIKLAYINIZ. 

Soner Çağaptay’ın bu blogda yer alan 4 makalesinin ve röportajının tercümesini toplu olarak okumak için TIKLAYINIZ. 

(…)
(…) Şu anda Washington’ın vereceği kararlar, Ortadoğu’nun gelecekteki on yıllarını belirleyecek.
Önümüzdeki aylarda Musul IŞİD’den kurtarıldığında, 2017 yılı içinde Rakka’daki son kalesinin de düşürülmesiyle birlikte, örgütlü askeri güce sahip bir “devlet” olan IŞİD’e karşı zafer ilan edilebilir. Ancak bundan sonra Ortadoğu’nun çok daha güvenli olacağının hiçbir garantisi yok.
“IŞİD sonrası” senaryosunu hazırlarken Washington, ABD’nin bölgede kalmaya devam edeceği, yenilerle (Suriye Kürtleri) ve eskilerle (Türkiye ve Irak) ilişkilerini muhafaza edeceği, İran’ı çevreleyeceği ve Rus varlığını idare edeceği bir şekilde hem askeri hem de siyasi perspektifli bir IŞİD stratejisi belirlemeli.
(…) Amerikan ordusunun Başkan Trump’a yeni önerisi, SDG’yi destekleme politikasını bu defa ağır silahlarla, zırhlı araçlarla ve Rakka’ya hızlıca ilerlemeyi “kolaylaştırıcı” daha fazla Amerikalı askerle sürdürmek şeklinde olabilir.
Bu en iyi askeri plan olacaktır ama siyasi kusurlarına da dikkat çekmek gerekir. SDG içindeki Arap unsur zayıf olup hâkim unsur Kürtlere ise Rakka gibi Arap bölgelerinde destek sınırlı. Dahası, cihatçı IŞİD, Kürtlere karşı bir “Arap milliyetçiliği”ni temsil ediyor. Öte yandan YPG’nin Suriye yönetimi, Türkiye, İran veya Rusya’ya yönelik uzun vadeli hedeflerinin neler olduğunu bilmiyoruz.
Bu stratejideki en büyük sorun Türkiye. Ankara doğru bir şekilde YPG’yi (…) PKK’nın bir kolu olarak görüyor. (…) 
Türkler, daha evvel yaptıkları gibi, ABD’nin İncirlik Üssü’nü ve diğer askeri tesisleri kullanmasını zorlaştırabilir ki Washington’ın bunlarsız bölgesel harekâtlarını desteklemesi güçleşecektir. Türkiye, Suriye’nin kuzeyinde yerel Sünni Araplardan oluşan Özgür Suriye Ordusu’yla işbirliği içindeki kendi kuvvetlerinin Rakka’ya saldırmasını istiyor. Ancak Türk-ÖSO birlikleri, Suriye’nin kuzeyindeki el-Bab’da IŞİD’e karşı meşakkatli bir çatışmayı henüz daha yeni bitirebildi ve Rakka’yı kendi başlarına ele geçirebilecekleri şüpheli.
Bu yüzden Obama yönetiminin yaptığı gibi Türkiye’yi görmezden gelip YPG’yle yola devam etmek Trump yönetimi için de çok daha cazip görünüyor. Ancak SDG-YPG’yi desteklemenin yukarıda zikrettiğimiz sakıncaları dışında bir başka boyut da Türkiye’yle bozuşmanın mantıksızlığı. Nitekim PKK-YPG’yle ilgili varoluşsal güvenlik endişelerini ABD’nin göz ardı etmesine öfkelenecek ve Batı’ya yönelimini büsbütün gözden geçirecek bir Türkiye, Trump yönetiminin diğer bir bölgesel inisiyatifi olan İran’ın Arap dünyasındaki yayılmacılığını frenleme politikasının altını oyarak Rusya ve İran’la işbirliği yapabilir.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın durumu ve PKK’nın tarihi dikkate alındığında bir uzlaşma stratejisi oluşabilir. (…) Erdoğan, 16 Nisan’daki başkanlık referandumunu kazanmak için Kürt karşıtı milliyetçiliği alevlendiriyor ve dolaysıyla referandum öncesi Kürt meselesinde herhangi bir adım atılamaz. Ama referandum sonrası Erdoğan, PKK ve YPG’ye karşı daha uzlaşmacı bir pozisyon alabilir. Zira önünde sonunda Suriye’deki istikrarsızlığa karşı bir güvenlik koridoru olarak Suriye Kürtlerine ihtiyaç duyacaktır, tıpkı Irak’taki Kürt müttefikleri Irak’ın kaos ve kargaşasına karşı ona bir kalkan olduğu gibi.
Dahası, Erdoğan’ın hasımlarıyla barışmaktansa onları istismar etme sicili dikkate alındığında, yürütme yetkisine sahip bir cumhurbaşkanlığına kavuştuğunda, uzun yıllardır hapisteki ve 2015’ten beri de hiç kimseyle görüştürülmeyerek tecrit edilen PKK lideri Abdullah Öcalan’ın serbestçe konuşmasına yine müsaade edebilir. Referandumu kazanmak için Erdoğan’ın Kürt milliyetçilerin desteğine ihtiyacı var, ama sonrasında değil; daha evvel PKK ve Öcalan’la anlaşma yapmıştı, yine yapabilir. Türkiye ve Suriye’de Kürt milliyetçi hareketinin büyük saygı duyulan kült lideri olarak Öcalan’ın PKK ve YPG üzerinde muazzam bir cazibesi ve daha evvel yaptığı gibi iki tarafı müzakere masasında buluşturma isteği var, tabii bu defa hapisten çıkış kartı karşılığında…
Referandumun sonuna kadar beklemek suretiyle ABD’nin, Rakka’da bir kenara itilmiş ve Amerikan bölgesel politikasına destek vermeyen bir Türkiye yerine, IŞİD’e karşı harekâtta hem YPG’yle hem de Türkiye ve ÖSO’nun askeri desteğiyle ilerleme şansı çok daha yüksek.

Böylesi bir siyasi-askeri koalisyon, IŞİD’le savaşın çoğunu Ruslara, İranlılara ve Suriye Cumhurbaşkanı Esed’e havale etme gibi bir kötü fikrin de önüne taş koyabilir. Dahası bu, PKK-YPG-Türkiye arasında bir uzlaşmayı teşvik edebilir ve –Suriye ateşkesi için Astana sürecini devam ettirme, İran’ın Suriye, Irak ve diğer yerlerdeki maceralarını dizginleme ve Rusya’nın bölgeye yeniden girişini idare etme gibi– meydan okumaların ertesinde ABD’ye daha güçlü müttefikler kazandırır.

6 Ocak 2017 Cuma

S.ÇAĞAPTAY: TÜRKİYE AŞIRI DERECEDE HASSAS VE SAVUNMASIZ



TÜRKİYE AŞIRI DERECEDE HASSAS VE SAVUNMASIZ

Röportajı veren: Soner Çağaptay (Washington Enstitüsü Türkiye Araştırmaları Programı Direktörü)
Röportajı yapan: Fritz Lodge & Mackenzie Weinger
The Cipher Brief, 20.12.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor

Rus Büyükelçi Andrey Karlov’un Ankara’da suikasta uğramasının ardından Türkiye nerede duruyor?
Suikastın zamanlaması manidar, Suriye’nin kuzeyinde Türkiye ile Rusya’nın ciddi bir şekilde yakınlaştığı bir dönemde geldi. (…) başarısız darbe teşebbüsünün ardından (…) Batı’nın kendisini yalnız bıraktığını hisseden Erdoğan Rusya’nın elini tuttu.
Tabii ki Erdoğan’ın Rusya’yla yakınlaşmasının Suriye’de Kürt ilerleyişini engellemek gibi başka nedenleri de var. Bir bakıma darbe, ilişkilerin normalleşmesini hızlandırmada sadece uygun ortamı yaratmış oldu. Halep konusunda iki ülke birbirine yaklaştı (…). Bir bakıma Ankara, Halep’te on binlerce kişinin katledileceği bir soykırımın önüne geçerek Suriye’de aklıselimin sesi oldu. (…)
Karlov suikastı, işte tam da Türkiye ile Rusya’nın birçok öncelikte buluştuğu bir anda meydana geldi. Başta suikast, Türk-Rus ilişkilerine zarar verecek gibi görünüyordu, ancak artık durum değişti. Rusya, Suriye’nin kuzeyinde Türkiye’den istediklerinin çoğunu aldığından [bu suikastı büyüterek] bir çuval inciri berbat etmek istemiyor. Benzer şekilde Türkiye de Rusya’dan istediklerini elde ediyor: PYD’nin Türkiye’nin güney sınırı boyunca bir “Kürt koridoru” kurmasını engellemek üzere Ankara, Suriye’nin kuzeyinde Rusların zımni onayını aldı ve İdlib’le Halep’te Türkiye destekli isyancıların kontrolünde bir güvenlik kuşağı oluşturdu. Bu yüzden iki taraf da normalleşmenin rayından çıkmasını istemiyor (…).
(…) Mesela Türkiye suikastla ilgili bir ortak soruşturma komisyonu kurdu. Bu son derece sıradışı bir adım. Devletlerin çoğu bu tür suikastları araştırmak için milli bir komisyon kurarlar ve yabancı bir istihbarat teşkilatını davet etmezler. Hele de Türkiye’de, hatırladığım kadarıyla, bunun bir benzeri daha yok. (…)

Sizce bu, Türkiye’nin dünyadaki yeri hakkında neler söylüyor? Biz burada Rusya’yla Türkiye arasında gerçekten derinleşen ilişkilere mi şahit oluyoruz, yoksa hala anlaşmazlık içindeler mi?
Bence hala ihtilaflar var. Her iki ülke de vekâlet savaşını sürdürüyor. Türkiye destekli isyancılar Esed’e karşı savaşı bırakmadılar. Suriye’de hala bazı ciddi anlaşmazlıklar var ve bu da Ankara’yla Moskova arasında sıcak ilişkiler kurulmasını zorlaştırıyor.
Bana göre Türk-Rus yakınlaşması için bakılması gereken yer, Türkiye’nin Karadeniz ve Ukrayna meselelerinde Rusya’nın konumuyla uzlaşma istekliliği. Rusya için asıl öncelik Suriye değil, hep Karadeniz ve Ukrayna olmuştur. Dolayısıyla Türkiye, Suriye meselesinde %60 ama Karadeniz, Ukrayna ve Kırım meselelerinde %90 Rusya’nın yanında yer alsa Moskova bundan son derece memnun olacaktır. Çünkü Türkiye’nin Rusya’nın Kırım’ı ilhakını gayriresmi kabulü, Rus karşıtı yaptırımlardan uzak durması ve kıyıdaş olmayan devletlerin Karadeniz’e erişimini sınırlaması Moskova için çok daha önemli ve kanaatimce Türk-Rus işbirliğinin asıl yansımasını burada göreceğiz. (…) Türkiye ve Rusya Karadeniz konusunda çok yakın çalışacaklar.

Peki, Türkiye’nin İran’la ilişkileri nasıl?
Bu ilginç; zira İran’la Rusya Suriye’nin kuzeyi konusunda aynı görüşte değiller. Rusların “Faydalı Suriye” denilen büyük şehirleri ve sahil kesimini içine alan bölgeyi Esed’in kontrolüne almasını yeterli gördüğünü ve İdlib ile Halep’in kuzey kırsalının isyancıların elinde kalmasını çok da umursamadığını düşünüyorum. Yani bu bölgeyi Türkiye’nin kontrolü altına alma planı bir bakıma Rus vizyonuna da uyuyor. İranlılar ise Esed’in kontrolü konusunda daha keskin görüşlere sahipler; rejimin mümkün olduğunca fazla bölgeyi kontrolü altına almasını istiyorlar.

Türk-İran rekabetinin alanlarından biri de tarihsel olarak Irak. Burada herhangi bir değişim görüyor musunuz?
Rekabetin asıl alanı Irak olacaktır. İran’ın eli burada çok daha güçlü; hem Bağdat’taki gelişmeleri kontrol ediyor hem de çok fazla sayıda kendisiyle müttefik milis gücü var. Katılmak istemesine rağmen Türkiye’yi Musul operasyonundan uzak tutan aslında Irak hükümetiydi. 
Bu, İran’ın Ruslarla gücü paylaştığı Suriye’ye kıyasla Irak’ta ne denli güçlü olduğunun bir göstergesi. İranlıların Irak’ta gerek Şii milisleri gerekse Bağdat yönetimini kullanarak Türkiye’ye karşı koyacağı ve burada siyasi bir vekâlet savaşına şahit olacağımız düşüncesindeyim. Türkiye’nin de aralarında Iraklı Türkmenlerin ve Kuzey Irak’tan Mesud Barzani ile partisi KDP’nin olduğu kendi vekilleri var.

Türk iç siyasetine dönersek, [suikastçıyla ilgili] Gülenci iddiası hakkında ne düşünüyorsunuz? Bu, içeride Erdoğan için ne anlama geliyor?
Bu beni üzüyor. Zira uzunca bir süre ben hep Türkiye’yi istikrarsızlığa ve şoklara karşı dayanıklılıkta bir istisna olarak düşünmüştüm. Ve yine Ortadoğulu komşularına kıyasla hep bir istikrar adası olarak görünmüştü. Türkiye’yi istikrarlı olarak görme sebebim, güçlü kurumlara, özellikle de istihbarattan polis teşkilatı ve orduya kadar güçlü milli güvenlik kurumlarına sahip olmasındandı.
Şimdi ise bu kurumlar siyasallaştı. Ordu içinden bir fraksiyonun hem Türk Silahlı Kuvvetlerini hem de hükümeti devirmeye kalkışmasında bunu gördük. Şimdi ise aynısını polis teşkilatında görüyoruz. Suikast sırasında izinli olsa da Mevlüt Mert Altıntaş bir polis memuruydu. Siyasi bir suikast işledi. Motivasyonu ve arkasındakiler her ne olursa olsun bu siyasallaşmanın bir ürünü.
(…)
Türkiye çok zorlu bir fırtınayla, Suriye savaşının kendisine doğru yayılmasıyla karşı karşıya (…). Türkiye’nin en fazla ihtiyaç duyduğu bir dönemde bu kurumlar siyasallaşmış durumda. Bu yüzden durumun çok tehlikeli olduğunu düşünüyorum. Türkiye önceki şoklara ve krizlere güçlü kurumları sayesinde dayandı. Ama artık kurumlarına bel bağlayamaz; Türkiye’yle ilgili en derin endişem işte bu.

Bütün bu tehditlerle kuşatılmış durumdaki Erdoğan, sizce kafasında belli bir planı olan mı, yoksa salt olaylara göre tepki veren bir lider mi?
Bence bir planı var. Yürütme yetkisine sahip bir cumhurbaşkanı olmak istiyor ve bu yüzden Türkiye, ona adeta tapan destekçileriyle lanet okuyan muhalifleri arasında iyice kutuplaşmış durumda. Olumsuz olan şu ki Türkler artık iki ayrı gerçeklik âleminde yaşıyorlar. Türkiye’nin yarısı Erdoğan’ı sevip ülkesini cennet olarak görüyor ve onun asla yanlış yapmayacağına inanıyor. Diğer yarısı ise ondan tiksinip ülkenin bir cehennem olduğunu ve Erdoğan’ın doğru hiçbir şey yapmadığını düşünüyor. Erdoğan, planı doğrultusunda ilerlerken ülkenin yarısının desteğini alacak, ama kalan yarısı bu planı baltalayacak kanaatindeyim. Ve Türkiye hakkındaki endişemle konuyu bağlarsam, bu plan tam da Türkiye’nin IŞİD’den PKK’ya, Rusya’dan Esed’e ve İran’a kadar olağanüstü iç tehditlerle yüzleştiği bir dönemde gündeme geldi.
gündeme geldi.
Dolayısıyla birincisi, Türkiye derinden kutuplaşmış durumda. İkincisi, şiddetin zirveye çıkışıyla ve artan dış ve iç düşmanlarla yüzleşiyor. Üçüncüsü, Türkiye’nin önceki krizlerden sağ salim çıkmasını sağlayan kurumları siyasallaşmış durumda. Dördüncüsü, kutuplaşma o denli derin ki artık iki ayrı gerçeklik söz konusu ve benim en büyük endişem de bu. Çünkü daha evvel ülkenin şoklarla yüz yüze olduğu dönemde –1970’lerde iç savaşvari sokak çatışmaları, otuz yıla yakın süren üç haneli enflasyon, 1990’larda İran ve Suriye destekli topyekûn PKK isyanı sürecinde- Türkler iki ayrı âlemde yaşamıyorlardı. Ama artık öyleler. Bu gerçekten endişe verici. Zira çok fazla şiddet yaşanması (ki son 18 ayda meydana gelen 32 terör saldırısında 700 kişi can verdi), çok fazla dış düşman bulunması (İran, Irak, Suriye ve hatta Rusya) ve gerek içeriden gerekse Suriye’den kaynaklı cihatçı tehdit, büyüyen Kürt meselesi ve PKK’yla savaş hali ve kurumların siyasallaşması Türkiye’yi bana göre son derece hassas ve savunmasız bir hale getiriyor. 


10 Ağustos 2016 Çarşamba

S.ÇAĞAPTAY:TÜRKİYE 1979 İRAN’INI YAŞIYOR

Darbeleri mazur gören veya gösteren herkesi kınıyor, darbecileri lanetliyoruz


TÜRKİYE 1979 İRAN’INI YAŞIYOR

Soner Çağaptay (Washington Enstitüsü Türkiye Araştırmaları Programı Direktörü)
The Wall Street Journal, 17.7.2016

Tercümeler: Zahide Tuba Kor

(…)
Geçtiğimiz senelerde Erdoğan’ın tarzı, daha ziyade yavaş yavaş artıran bir dozda iktidar iplerini ele geçirmekti; ancak hafta sonundan bu yana İslami desteğin güçlü bir şekilde patlaması son derece kışkırtıcı olabilir. Bu yaşanan Türkiye’nin 1979 İran’ı anı: Acaba mayalanan İslami bir devrim laik güçlere galebe çalacak mı?
(…) Bu strateji işe yaradı; salalar ve ezanlar siyasi seferberlik çağrısı işlevi gördü ve dindar Türkler laik orduya meydan okumak için sokaklara döküldü. Hükümet yanlısı polislerle birlikte ordunun acemice teşebbüsünü ezdiler.
(…)
İktidarı [tamamen kontrol altına almanı]n ikinci ve daha hızlı yolu ise İslami bir devrim. Sokaklara çıkıp darbeye meydan okuyanlar (…) daha ziyade İslamcılar ve hatta cihatçılardı. Hafta sonundan beri Erdoğan yanlısı serseri güruhu darbeyi destekleyen askerleri yakalayıp dövdü. Tıpkı İslam Devleti usulü, bir askerin kafasının kesildiğini gösteren fotoğraflar sosyal medyaya düştü. [Z.T.K. Askerlerin başının kesilmesi hikayesi, acaba psikolojik harbin bir parçası olarak, IŞİD’le benzerlik kurmak amacıyla üretilmiş olabilir mi, araştırmak lazım]
Maalesef ki Türkiye’de cihatçı hissiyat son dönemde gözle görünür bir şekilde arttı. Sayın Erdoğan’ın eğitim politikasının yanı sıra İslamcı radikallerin Türkiye’yi bir toplanma/konaklama merkezi olarak kullanmalarına izin verildiği Suriye politikasının da bu gidişatta azımsanmayacak payı var. Pew Araştırma Merkezi’nin son dönemdeki bir anketine göre, Türklerin %27’si İslam Devleri hakkında olumsuz duygular beslemiyor. Sayın Erdoğan İslami bir devrimi başlatmak için artık bu güçleri kullanabilir.
Devrimlerde çoğunluklara ihtiyaç yoktur; iktidarı ele geçirmek için şiddet kullanmaya istekli öfkeli ve heyecanlı azınlıklar yeterlidir. Başarısız darbe teşebbüsünün ardından Türk siyasetinde sular durulmuş değil. Sayın Erdoğan da hala bütün ülkenin kontrolünü ele alabilmiş değil. Bu nedenle Ankara’ya dönemiyor. (…)
Eğer ki Sayın Erdoğan dini coşkuyu daha da pompalarsa Türkiye’nin laik demokrasisini sonlandırarak yaşanan “dini karşı-darbe”yi “İslamcı bir karşı-devrim”e dönüştürebilir. Darbe sonrası bölünen ve kamuoyu gözünde itibarını yitiren ordu, artık böyle bir karşı-devrimi engelleyebilecek bir pozisyonda da değil.
(…)
Sayın Erdoğan’ın darbeyi kendi gücünü konsolide etmek için kullanma senaryosu bu ikincisinden daha muhtemel; ama İslamcı devrim ihtimali Türkiye’de hiç bu kadar yüksek olmamıştı.


S.ÇAĞAPTAY: TEDİRGİN EDİCİ GÜÇLER SOKAKLARA SALINDI


Darbeleri mazur gören veya gösteren herkesi kınıyor, darbecileri lanetliyoruz

TEDİRGİN EDİCİ GÜÇLER SOKAKLARA SALINDI

Soner Çağaptay (Washington Enstitüsü Türkiye Araştırmaları Programı Direktörü)
The Chipher Brief, 19.7.2016

Tercümeler: Zahide Tuba Kor

Erdoğan’a karşı darbe teşebbüsünü sizce kim kışkırttı? Kimden destek aldılar? Eski darbe girişimlerinden farkı neydi?
(…) Birincisi, emir-komuta zinciri içinde olmamasıyla önceki darbe teşebbüslerinden farklılaşıyor. İkincisi, geçmişte Türk ordusu darbe yaparken halka hiçbir zaman ateş açmamıştı. Bu defa ordu kendi halkını öldürdü. Bunun ordu üzerinde uzun vadeli sarsıcı/zayıflatıcı etkileri olacaktır.
Darbenin arkasında kimler olduğu konusunda bir şey söylemek zor. Tabii ki ordu içinden bir grup bunu yaptı. Ama söylendiği üzere bunun öyle küçük bir grup olmadığı kesin. Tüm amiral ve generallerin %20’si, tek yıldızlı (tuğgeneral) ve iki yıldızlı (tümgeneral) generallerin de üçte biri bu teşebbüsün içinde. Yani çok ciddi bir oran.
Diğerleri darbenin arkasında Gülen Hareketi olduğunu söylüyor. (…) Erdoğan Gülen’in iadesi için çok sert bir şekilde ABD’ye bastıracaktır. Bu, Türk-Amerikan ilişkilerinde temel bir mesele olacaktır.
(…) Eğer ki Gülen’in iade talebi karşılanmazsa, -ABD’nin İncirlik Üssü’ne ve Güneydoğu’daki diğer üslere erişimi de dahil- Türk-Amerikan askeri işbirliğinin uzun vadede bu meselenin esiri olma ihtimal az da olsa var.

Bu darbe teşebbüsüne yol açan temel bir faktör var mı?
(…) Türkiye, iktidar partisi AKP destekçileri ve karşıtları arasında derinden kutuplaşmış durumda. Askerliğin zorunlu olduğu ülkede ordu, tüm Türk erkeklerin katıldığı tek kurumdu. Ama ordu kendi halkına ateş ettiğinde bir nevi kendi ayağına kurşun sıkmış oldu. Ordu artık birleştirici bir kurum değil. Asıl endişe Türkiye’de bir iç kargaşa çıkması. Ve eğer ki iç kargaşa çıkarsa ülkeyi birleştirici bir orduda olmayacak ortada.

Darbe teşebbüsünü Türk vatandaşları nasıl görüyor? Hükümetin güçlü bir İslami tepkisi söz konusu mu?
Herhangi bir demokratik rejim en iyi askeri darbeden çok daha yeğdir. Ancak darbenin sonrası sıkıntılı; zira darbeyi engelleyen Erdoğan’ın sokaklara döktüğü güçler, demokrat ve liberal güçler olmadığı gibi AKP destekçisi sıradan muhafazakârlar da değil. Görünen o ki sokaklara dökülenler İslamcı ve hatta bazıları cihatçı.
(…) Diyanet’in imamlara sala okutması (…) Bu daha evvel Türkiye’de hiç görmediğimiz, Osmanlı’nın son yıllarından bu yana şahit olunmamış türden bir dini seferberlik.
Erdoğan’ı savunmak için yapılan çağrı, demokrasiyi savunma çağrısı değil, Erdoğan’ı siyaseten savunmanın dini bir vecibe olduğu çağrısıydı. Bu seferberlik, İslamcıların ve hatta cihatçıların caddelere muazzam şekilde akışını tetikledi. Bu İslamcılar ve cihatçılar hala evlerine dönmüş değiller. Sokaklara dökülme çağrısı ve salalar gün boyunca devam ediyor ki bu da hem dini heyecanı diri tutuyor hem de Erdoğan’ı savunmayı siyasi-dini bir görev haline getiren bir siyasi çağrı olarak hizmet görüyor. İşte bu en dramatik gelişme, hatta en az darbenin kendisi kadar dramatik…
(…) Soru şu: Bundan sonra ne olacak? Öncelikle Erdoğan, hala tam anlamıyla ülkeyi kontrolü altına alamadığından, direnişin son kırıntılarının da dağıldığından emin olana kadar bu hareketi araçsallaştırabilir. İkinci ihtimal, AKP’nin süper çoğunluğu elde etmesini sağlayacak şekilde bir erken seçim atmosferi oluşturmak için bu duyguları, sokaklardaki bu dini hareketi araçsallaştırabilir. Böylece anayasayı değiştirerek başkanlığı getirebilir. (…)
Üçüncü ihtimal, son bir yüzyıldır Türkiye’de ender görülen bir şekilde sokaklara saldığı bu gücü kullanıp kullanmayacağına odaklanıyor. Bir siyasi-dini hareketin sokaklara salınması en son Osmanlı döneminde gerçekleşti, ironik bir şekilde, laik Jön Türkleri ortadan kaldırmak için 1909’da yaşanan ve başarısızlığa uğrayan karşı-darbe sırasında… Erdoğan’ın –yüzyılı aşkın bir süredir hiç görmediğimiz- böyle bir hareketi, ileri hamle yapmak ve dini karşı-devrim hareketini bir İslamcı karşı-devrime dönüştürmek için araçsallaştırıp araçsallaştırmayacağını bekleyip göreceğiz.
Üçüncü senaryonun gerçekleşme ihtimali birinci ve ikinci senaryoya kıyasla daha az.

Erdoğan’ın partisine mensup olmayan Türklerden ve muhalefet partilerinden ne tür bir karşı tepki var?
Muhalefet partileri demokrasiyi savunmaktan yana oldu ve bu iyi bir gelişme. Tüm kesimlerden Türkler demokrasinin safında durdu. Darbe esnasında bile medya böyle bir duruş sergiledi. Keza sivil toplum kuruluşları da muhalefet partileri de. (…) İslamcı veya cihatçı olmayanlar ise evlerinde kalmayı tercih ettiler. Onlar korkuyorlar. 107 sene sonra ilk kez caddeler İslamcıların hakimiyetine girdiğinden dışarı çıkmaktan kaçınıyorlar. Bu oldukça şok edici bir gelişme. Muhalefetin yeniden örgütlenerek sokaklara çıkması biraz zaman alacaktır.
Aslında sokağa çıkmaları pek de iyi olmayabilir. Zira İslamcıların muhalif insanları, solcuları ve diğerlerini taciz vakaları çoktan başladı. Saldırganlıklar daha da artabilir. Bu yüzden Erdoğan’ın bu İslamcı dalgayı nereye sürükleyeceği son derece önemli. Onları araçsallaştıracak mı, cini şişeye geri mi sokacak, yoksa onları bütünüyle sokakta mı bırakacak?

Bu darbe teşebbüsünün IŞİD’le savaşa etkisi ne olacak? Türk-Amerikan ilişkilerini nasıl etkileyecek?
Bu başarısız darbe komplosunun zamanlaması ABD için bundan daha kötü olamazdı. Zira bu, ABD’nin IŞİD karşıtı bir koalisyon inşası için Ankara’yla özenle ve sebatla çalışmasından sonra yaşandı. İki sene süren müzakerelerin ardından Türkiye nihayet geçen yaz Amerikan savaş uçaklarına üslerini açmış, ardından da geçtiğimiz aylarda Suriye’nin kuzeybatısında IŞİD’e karşı savaşa doğrudan katılmıştı. (…) Türkiye bu koridoru [Azez-Cerablus] kontrol altına almak için sıkıştırıyordu. IŞİD Türkiye’nin bu baskısını ensesinde hissetmiş ve bana göre tam da Türkiye’nin Suriye’ye girmesine karşı doğrudan bir misilleme olarak İstanbul Atatürk Havalimanına saldırı düzenlemişti.
(…)
Bu yüzden darbe bundan daha kötü bir vakitte gelemezdi. Zira şimdi ordu bölünmüş durumda. Hükümet, bu darbe teşebbüsünün niçin ve kimler tarafından yapıldığını, ideolojik veya siyasi bir bölünme olup olmadığını görmek için orduya tam kapsamlı bir teftişte bulunmak isteyecek. Bu da demek oluyor ki en azından geçici olarak ABD’yle işbirliğini donduracaklar.
Bu iyiye işaret değil. Diyebilirim ki IŞİD’e karşı işbirliği, en azından dondurulacak veya geçici de olsa bir durgunluk dönemine girecek. Veyahut belki de Türk ordusu demoralize olduğundan ve hükümet ordunun bazı faaliyetlerini donduracağından bu işbirliğinde geri adım da atılabilir.  Dahası ordu, bir kısmı darbe teşebbüsüne bulaşan birçok kabiliyetli subayını kaybedecek. Bu da ordunun görevlerini yapmasını ve güç projeksiyonunu gerçekten felce uğratacak. Genel olarak bu hiç de iyi bir haber değil.

Bu, AB’yle ilişkileri nasıl etkileyecek?
Türkiye’nin AB’ye katılımını unutun artık. (…)

Bunun Türk ekonomisi üzerinde ne gibi etkileri olacaktır?
Muhtemelen olumlu olmayacaktır; zira bundan sonra Türkiye’nin uzun vadeli istikrarı sorgulanacaktır.