The Chipher Brief etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
The Chipher Brief etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Nisan 2018 Salı

K.DOZIER: İSRAİL İSTİHBARAT BAKANLIĞININ BİR GÖZÜ TAHRAN’DA, DİĞERİ İSTİKBALDE





Kimberly Dozier (The Cipher Brief genel yayın yönetmeni ve CNN analisti; daha evvel Associated Press, CBS News ve BBC World’de istihbarat ve terörle mücadele alanında muhabirlik yapmıştı)
The Chipher Brief, 3.4.3018

Tercüme: Zahide Tuba Kor

NOT: Lütfen kaynak göstermeden tercümenin bir kısmını veya tamamını kullanmayınız, alıntılamayınız, yayınlamayınız.
Blogda yer alan 750 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.

İsrail istihbarat bakanlığından Chagai Tzuriel, İran Suriye’de kalıcı bir varlık inşa ettiği takdirde İsrail’in buna karşı harekete geçeceği, böyle bir çatışmanın da Amerikan birliklerinin orada kalması halinde önlenebileceği mesajını iletmek üzere Brüksel’e geldi.
Tzuriel, Brüksel’deki Alman Marshall Forum toplantısı arasında dedi ki “Şu an için bir numaralı hedefimiz, İran’ın askerî olarak Suriye’de üslenmesini engellemek. Eğer ki ABD sahada var olup Suriye’nin geleceğine ilişkin siyasi süreçte yer alırsa gidişatı etkileyebilir.”
Tzuriel, pazartesi günü Başkan Trump’ın sarf ettiği Suriye’den “çok çok kısa bir süre sonra” çekileceklerine dair sözlerine bir yorum yapmadı. Ancak eğer ki ABD İran’ı Suriye’de askerî üsler kurmaktan alıkoyacak bir yol bulamazsa İsrail’in Trump’ın bahsettiği “icabına bakacak başkaları” haline gelebileceği aşikâr.
İsrail (…) bir Şii milisler ağını destekleyen İran’ı gönülsüzce sineye çekti. (…)
Tzuriel dedi ki “Eğer ki onlar [İranlıları kastediyor] kendileri ve Şii milisler için -daha evvel tıpkı Lübnan’da Hizbullah için bir ileri üs kurdukları gibi- hava, deniz ve kara üsleri inşa etmeye başlarlarsa bu durumu kabul etmeyeceğimizi açıkça ortaya koyduk. Bunu bir kırmızı çizgi olarak ilan ettik.”
İsrail’in diğer kırmızı çizgileri ise şunlar: Suriye’ye gelişmiş silahlar aktarmayın, Golan Tepelerinde İsrail topraklarının egemenliğini ihlal etmeyin, kimyasal silah üretmeyin.
Bu giderek büyüyen endişeler listesi, İsrail’in Moskova’yla niçin görüştüğünü de kısmen açıklıyor.
Tzuriel şöyle devam etti: “Suriye’de müthiş başarılar elde eden Ruslar bunu sarsıntıya uğratmak istemiyor… İran’ın Suriye’de bulunan vekil kuvveti bir anlaşmazlık ve gerilim kaynağıysa ve potansiyel bir parlama noktasıysa kendilerinin de [Rusya’yı kastediyor] yapıcı bir oyuncu olabileceğini ve İran ile Hizbullah’a karşı sınırlayıcı ve dizginleyici bir rol oynayabileceğini biliyorlar.”
Tzuriel, Amerikalı muhataplarını Suriye’de kalmaya ikna etmek isteyecektir.

Müstakbel tehlikelerin izini sürmek
Tzuriel Washington’da mesaj iletiminin nasıl işlediğini biliyor. 27 yılını geçirdiği Mossad’da araştırma ve analiz birimi başkanı, ABD temsilcisi ve stratejik işler birimi başkan yardımcısı görevlerinde bulunmuş bir isim.
İsrail istihbarat bakanlığı, dış istihbarata odaklanan Mossad ve iç güvenlik servisi Şin-Bet’i yöneten başbakanlığa bağlı bir kurum. Askeri istihbarat teşkilatı olan Aman ise İsrail ordusunun idaresinde.
(…)
(İngiltere, ABD ve Singapur’da çalıştığı istihbarat paylaşım ağlarını kopyalamak suretiyle) İsrail’deki bahsi geçen istihbarat birimlerinin çabalarını bir araya getirmek, Tzuriel’in müstakbel tehditleri öngörme görevinin bir parçası. İstihbarat Bakanlığında “Ufuk/Horizan Forumu” veya Cav Ofek adını verdiği toplantıları başlatmaya yardımcı oldu. Bu platform, şimdiye kadar üç defa toplanan, İsrail’in güvenlik ve istihbarat kurumlarını sivil bakanlıklarla bir araya getiren gizliliği bulunmayan bir forum.
Tzuriel’e göre, “Güncelle irtibatta kalmak, sadece istihbarat teşkilatları değil, özel sektör için de stratejik bir meydan okuma. Son birkaç yıldır herkes istikrarsızlığın ve değişimin baş döndürücü hızıyla nasıl baş edeceğini konuşuyor.”
Bu da onun, görevi sırasında Mossad’da günlük taktik operasyonlardan ayrı olarak, geniş bir çerçevede müstakbel tehditleri çalışabileceği küçük bir stratejik öngörüler ofisi kurmasına yol açmış. (…)
Ufuk Forumu’nda bir sonraki adımı, yatırımları ve karar verme süreçlerini yönlendirecek trendleri ve mega-trendleri inceleyerek, verileri öğütüp paylaşmak için bir “ufuk tarama mekanizması” kurmak.
Önümüzdeki yıllar boyunca Tzuriel’in stratejik tehdit listesinin en başında neyin yer alacağını bilmek için bir foruma gerek yok. [Tabii ki] Tahran.

Müstakbel tehdit İran
İsrail, bölgedeki İran nüfuzundan neşet eden bir yığın muhtemel baş ağrısı görüyor ki bu ağrılar, ileride Amerikalı müttefikini de içine çekebilecek doğrudan çatışmalara yol açabilir.
Sözkonusu baş ağrıları şunlar: İran, Lübnan Hizbullah’ı ve Hamas arasında güçlenen bağlar; Suriye’den Lübnan’daki Hizbullah’a ileri teknoloji ve gelişmiş silah transferinin devam etmesi (ki şu an zaten tahminen 100.000’i aşkın füze güneyde yönü İsrail’e çevrilmiş halde bekliyor); Hizbullah ve Şii milislerin Golan Tepelerinin diğer tarafındaki varlığı; İran ve ona bağlı milislerin Suriye ve Irak sınırını kontrolü.
İsrailliler, Obama yönetiminin Suriye’de işi ağırdan alan yaklaşımından hayal kırıklığına uğrayarak ve Amerika’yı önceleyen mevcut başkanın da bir an evvel çekip gideceğini hesaba katarak çoktan Moskova’yla görüşmelere başladılar.
Tzuriel dedi ki “Rusya Suriye’de daha baskın. Savaşın başlarında ABD’nin hareketsizliği dolayısıyla [Ruslar] ortada bir boşluk ve bir fırsat gördüler. Onlar tamamen dost gibi görünen bir düşman; yaşananlar, mümkün oldukça işbirliği yapıp diğer alanlarda sürtüşmekten ibaret. ABD bizim stratejik müttefikimiz, Rusya ise hayatın bir gerçeği.”
Peki, tehlike nerede? Tzuriel’e göre, Suriye’nin kendisi “küresel ve bölgesel ilişkilerin bir küçük evreni: Rusya ve ABD, Türkiye ve İran, Araplar ve Arap olmayanlar, Şiiler ve Sünniler, IŞİD, el-Kaide ve biatlıları.” “Suriye çatışmasının beklenmedik yan ürünleri, hem terörizmin hem de mültecilerin ihracı oldu ve bunlar Ortadoğu ve Avrupa’nın iktisadi ve toplumsal dokusunu bozdu” diyerek sözlerine devam etti.
Dolayısıyla İsrail, ABD’nin sahada en azından küçük de olsa bir askerî birlikle çatışmada kalmasını isteyecektir. Tzuriel de dedi ki  “Ümit ederim ki [ABD] çatışmaya müdahil olmaya ve [İsrail olarak bizim] endişelerimizi orada temsil etmeye devam eder. Bölgenin en büyük meselesi olan İran’a karşı koymak, öncelikle Suriye sahasında gerçekleştirilmeli. Az şeyle çok işler başarabilirsiniz. Nihayetinde orada var olmakla masada oturup Suriye’nin geleceğini şekillendiriyorsunuz.”



6 Aralık 2016 Salı

M.HAYDEN: TRUMP’IN MUHTEMEL GÜVENLİK POLİTİKASI



TRUMP’IN MUHTEMEL GÜVENLİK POLİTİKASI

Michael Hayden (Amerikan Hava Kuvvetlerinden emekli general, CIA [2006-2009] ve Milli Güvenlik Ajansı NSA [1999-2005] eski direktörü)
The Chipher Brief, 9.11.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor

Donald Trump ayrıntılı açıklamalar yapan veya düşünce kuruluşlarında görüşlerini dile getiren vs. biri değil. Araştırılabilecek geçmiş herhangi bir dış politika performansı da bulunmuyor. Bu yüzden seçim kampanyası söyleminden başka incelenebilecek pek de birşey yok. Tarih bize gösteriyor ki kampanya söylemleri çoğunlukla göreve gelindiğinde yumuşatılır. Federal bürokrasinin de kendi geri püskürtme yolları vardır.
Bununla birlikte geçtiğimiz yıl boyunca bazı net Trump kalıpları ortaya çıktı. Bu nedenle kampanyasının diliyle tutarlı bir yönetim sergilemeye çalışacağı kanısındayım. (...) Trump’ın başkanlığında bir yönetimin genel prensiplerini size özetleyeyim:
Göç, Amerikan refahı için bir avantajdan ziyade bir tehdit muamelesi görecek. Aşırı dikkatli elemelerle, şahane duvarlarla ve sınırdışı eden güvenlik birimleriyle ABD bundan böyle yabancıları daha da soğuk karşılayan bir ülkeye dönüşecek. Göçmen tehdidini azaltarak Beyaz Saray; dünyanın en büyük tek tanrılı dinlerinden birine inananları [Z.T.K. Müslümanları kastediyor] yabancılaştıracak, nüfusumuzu genç, dinamik ve girişimci kılan kesimin ülkeye girişini yavaşlatacak ve ülkedeki yabancı öğrencilerin sayısını azaltacak – ki bu öğrencilerin niceleri, ABD’de İngilizceyi çok iyi öğrenmiş ve Amerikan değerleriyle aşılanmış, daha sonra kendi ülkelerinde başbakanlık ve diğer makamlara gelmişlerdi.
Amerikan ittifakları çok daha fazla ticari ve çok daha az stratejik hale gelecek ve bunun özü de “ne kadar ekmek o kadar köfte”ye dönüşecek. Diğer bir deyişle, bundan böyle ilişkiler, ortak menfaatlerden ziyade verilen hizmetlerin bedellerinin ödenmesine dayanacak. (...) ancak yük paylaşımı görüşmeleriyle dostlarımızı yabancılaştırma ve düşmanlarımızı cesaretledirme ihtimalimiz iyiden iyiye var.
(Bu arada Japonya, Kore ve Almanya gibi ülkeler, topraklarındaki Amerikan askeri birliklerinin bakım giderleri için her sene milyar dolarlar ödüyorlar ve eğer geri dönecek olurlarsa ABD bunların masrafını kaldıramaz.)
75 yıldır dünyada serbest ticaretin en büyük küresel destekçisi olmasına rağmen ABD iktisaden daha korumacı bir devlete dönüşecek. Küreselleşmeyi yönetmek yerine bundan geri adım atmaya karar vermek, dünyanın en güçlü ve hala daha en fazla imrenilen ekonomisi için tuhaf bir pozisyon gibi görünebilir. İç sanayiyi geliştirmek için her ne yaparsa yapsın, Transpasifik Ortaklığı gibi aksi yöndeki ticaret anlaşmaları, Çin gibi güçlü rakiplere kurallara dayalı ticari düzenin gelecekte alacağı şekil üzerinde nüfuz alanı açacaktır.
Yeni yönetim aşağı yukarı eşdüzeydekilerle ve hak iddia edenlerle ilişkilerini yeniden ayarlayacak. Çin’le ilişkiler kötüleşirken Rusya’yla iyileşecek. Çin’le kötüleşmenin nedeni, Pekin’in Güney Çin Denizi’ndeki agresif toprak iddiaları ve kumdan kaleleri veya insan hakları ihlallerinden ziyade, büyük ölçüde sözde döviz manipülasyonu ve malları çok düşük fiyatlara satmasıdır. Rusya’yla ilişkiler ise Ukrayna, Suriye, siber alan ve diğer yerlerde Moskova’nın politiklarında herhangi bir değişiklik olmaksızın iyileşeceğe benziyor. Putin’in davranışlarını değiştirmesi noktasında hiçbir şey söylenmezken seçim kampanyasında motto “Ruslarla dostluk harika olmaz mı?” idi.
IŞİD’den kaynaklanan ve geniş Ortadoğu’dan yükselen meydan okumaların çözüme bağlanmasında süratle kendi yolumuzu tıkamaya kalkışacağız. Biz “(...) [IŞİD’i] bombalayacağız.”. Ve Trump’ın Youngstown’daki konuşmasından hareketle, “(...) [IŞİD’i] bombalayan” her kim varsa bizim dostlarımız olacak; zira IŞİD’le savaş Amerikan dostluğunu tanımlamanın ana kriterine dönüşecek. Bütün bunlar bizi tuhaf bir şekilde işin sonunda (eğer IŞİD’le savaşa katılırlarsa) Suriye’nin canavar cumhurbaşkanı Esed, terör devleti İran ve Şii Hizbullah’la müttefik dahi kılabilir.
Bunun terörizm meselesini çözmesi mümkün görünmüyor; ne de olsa biz, sahadaki hiçbir gerçekliği değiştirmek için uzun süre herhangi bir yerde çakılıp kalmayacağız. Ulus inşası artık tabii ki gündem dışı.
Son olarak silahlı kuvvetlere yatırımda mütevazı bir artış olacak, ama bunun parası nereden gelecek? Geçtiğimiz 15 yıldaki tarihsel olarak yüksek harcamalar operasyonel ve personel hesaplarına ayrılmıştı. Şimdiki ihtiyaç ise geleceğin sistemlerine yatırım; peki ama hangi gelecek sistemlerine destek verilecek? Siber alan, terörle mücadele, deniz, hava, kara, uzay, casusluk? Kampanyada bu hiç dile getirilmedi ve bütçenin gerçekleri bunların hepsinde aynı anda yatırıma el vermiyor.
Emin olun başka değişimler de olacak. Üst makamlara kimlerin getirileceğini gördükçe bu konuda daha fazla bilgi sahibi olacağız. (…)
Ve ardından Başkan’ın temel odak noktası ne olacak sorusu gündeme gelecek. Acaba bu olabilir mi?


30 Ekim 2016 Pazar

E.LUTTWAK: ORTADOĞU’DA SAVAŞA BİR ŞANS VERİN



ORTADOĞU’DA SAVAŞA BİR ŞANS VERİN

Edward Luttwak (Stratejik ve Uluslararası Araştırmalar Merkezi (CSIS) kıdemli ortağı; Amerikan Savunma Bakanlığı, Dışişleri Bakanlığı, Ulusal Güvenlik Konseyi, Ordu, Donanma ve Hava Kuvvetlerinde, aynı zamanda finansal kurumlar, uluslararası şirketler ve bir dizi müttefik devletlerin hükümetlerinde danışmanlık görevlerinde bulundu; çeşitli üniversitelerde ve askeri okullarda dersler verdi; “Strategy: The Logic of War and Peace” kitabının yazarı)
The Cipher Brief, 13.10.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor

1999’de Foreign Affairs dergisine “Savaşa Bir Şans Verin” başlıklı, oldukça tartışma yaratan bir makale kaleme almış; burada barış çabalarının –yani ateşkes, müzakereler, barışı koruma operasyonlarının– acıları dindirmek yerine, çoğunlukla iç savaşların hem süresini hem de şiddetini uzattığını iddia etmiştiniz. Bu düşüncenizi biraz daha açabilir misiniz? Sizce Suriye’deki çatışma da bu kalıba uyuyor mu?
Bu makalemin ilham kaynağı Bosna müdahalesi olmuştu. Zira Yugoslavya’daki savaş, her defasında dış müdahaleyle ve sonunda dayatılan anlaşmalarla kesintiye uğratıldı. Bundan sonra bu bölgeye (…) barış gelmedi; barış yerine dondurulmuş savaş hali sözkonusu. Mesela Saraybosna şehrine baktığınızda, belirli amaçlar için verilen AB finansmanıyla inşa edilen, ama çoğunlukla işe yaramaz olan birçok bina görürsünüz. Burada hayatın esaslı/organik bir canlanışı sözkonusu değil. 
Avrupa’nın dört bir yanında Saraybosnalar yok. Geçmişin tüm savaşları –iyi veya pek de iyi olmayan– şekilde hayatın kaldığı yerden devamıyla sonuçlandı. İnsanlar evlerini tamir ettiler, kendilerini iyileştirdiler, yeni aileler kurdular vs. “Savaşa bir şans verin” makalesi, özetle “dünyayı barışla değil, dondurulmuş savaşlarla, çözülmemiş çatışmalarla darmadağınık ediyoruz” diyor. 
Filistinliler bunun en ileri noktası. Mülteci konumuna düşen Filistinlilerin bugün torunlarının çocukları dahi, Suriyeli veya Ürdünlü olmak veya Yeni Zelanda’ya göç etmek yerine, hala mülteci kamplarında yaşıyorlar, UNRWA’nın verdiği yemekle karnını doyuruyorlar. Eğer ki vakti zamanında Avrupa’da UNRWA’nın bir muadili olmuş olsaydı bugün Londra, Paris, Milano, Roma veya Prag şehirleri olmazdı. Zor duruma düşmüş Vizigotlar, tükenmiş Vandallar ve Romalı mülteciler için büyük kamplar olurdu bunların yerinde. 
Bu, felaketvari bir süreç. Afrika örneğine bakarsanız, Raunda katliamının sonuçlarından birisi Kongo’nun doğusunda kurulan mülteci kampları. Kamplar kurulduğunda hemen bir STK’lar akını yaşandı, ücretsiz gıda dağıtımına başlandı ve böylece mültecilerin yeni evler, yeni kimlikler bulabileceği, yeni vatandaşlıklar edineceği ve sonunda yeni hayatlara kavuşabilecekleri organik bir sürecin oluşumu engellendi. Hutular bu kamplarda çakılıp kaldılar. Bir daha evlerine gidemediler; tabii ki geri gidip Ruanda’ya saldıranlar dışında… Yıllarca Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nin Goma bölgesinin doğusundaki kamplarda kalıp toparlanacaklar, ardından birkaç Tutsi daha öldürme gayesiyle ülkelerine geri gideceklerdi. Bu böylece devam etti, ta ki Ruandalılar bu Hutu militanları öldürmek veya en azından oradan sürüp çıkarmak için Kongo’nun doğusuna girip saldırana kadar. 
Bu tür suni müdahalelerle ve bir çatışma başladığında yapılması gereken en doğru şeyin ateşkes dayatmak olduğu inancıyla nüfusların organik şekilde yeniden entegrasyonu engelleniyor. Bu yüzden biz dünyayı 65 milyon zorla yerinden edilen iç göçmenle ve 21 milyon mülteciyle karmakarışık ettik. On milyonlarca insan STK’lar, BM ve iyi niyetli ama yanlış yönlendirilmiş kurumlar tarafından besleniyor ve Tazmanyalı, Belçikalı, Türk vs. olarak yeniden ortaya çıkışı engelleniyor. 1945’ten sonra biz bir daha hiçbir zaman gerçek barışa ulaşamadık; sadece çözülmemiş çatışmaları kemikleştirdik. Bunların bazıları çok kanlıydı, bazıları değil. [Savaş sonrası] Bosna örneğinde şiddet yok, ama geçmişteki toplumlara geri dönüş de yok. Oysa tarihte bu topraklar onlarca savaşa sahne olmuş ve [toplumlar] her defasında küllerinden yeniden doğup hayatlarını yeniden kurmuşlardı. 
Konuyu Suriye’ye getirirsek, burada yaşanan gerçek bir iç savaş değil. Başlangıçta bir iç savaştı; ama hemen ardından önce İran’ın vekili Hizbullah üzerinden, daha sonra doğrudan İranlı milislerin müdahalesi ve en sonunda Rus hava kuvvetlerinin müdahalesi geldi. Bu müdahaleler dizisi iç savaştan ziyade kemikleşmiş bir çatışmaya yol açtı. 
Ayrıca Suriye’de ABD’nin de bir rolü ve dostlarıyla düşmanlarını ayırt etmede bir acziyeti sözkonusu. Mesela İslam Devleti (İD)’ni ele alalım. İD’in düşmanları Şiiler ve bir Şii devleti olan İran. İran ABD’nin de bir düşmanı. Her ne kadar Taliban Afganistan’daki Şiileri öldürüyor olsa da İran, Taliban’ın Amerikalılara karşı saldırılarının arkasındaki güç. ABD’nin Irak işgali sırasında Amerikalılara saldırmayı ahdetmiş Mehdi Ordusu milislerini fonlayan da yine İranlılardı; ama öte yandan Amerikan birlikleri onları Sünnilerin saldırılarından korumaktaydı. Yani Irak’ta Amerikalılar, Şii nüfusu Sünni milislerden korumak için müdahale ettiğinde Şiiler Amerikalıları arkalarından vuracaktı; yine Amerikalılar, Sünnileri korurken Sünniler de Amerikalılara arkalarından saldıracaktı. 
Ve bugün ABD, İD’in Sünnilerine saldıran Şii milislere askeri bilgi, teçhizat ve destek veriyor. ABD Şiilerin İD’e karşı saldırılarına yardım ederken, aynı zamanda Şiiler Halep’te Sünnilere saldırıyor. ABD Kürtleri takviye ederek dolaylı bir şekilde Halep’te Sünnileri destekliyor. Yani ABD, şu anda Şiileri silahlandırıyor, ama bunlar daha sonra Şiiler tarafından Amerikan müttefiklerine saldırmak için kullanılacak. Diğer bir deyişle ABD, bir yandan dostlarıyla savaşması için düşmanlarını silahlandırıyor, öte yandan düşmanlarına saldırması için dostlar arıyor. Bu düşmanlara dost deme temel acziyeti, dostla düşmanı tanımlamak için ürettiğimiz yanlış kategorilerin bir ürünü. 
Aslında özünde bu, kendi çıkarlarına uygun olmadığı halde, coğrafi açıdan kendisinden çok uzaklardaki çevre bölgelerde ciddiyetsiz bir tavırla çatışmalara giren ülkelerin bir olgusu. [ABD eski Dışişleri Bakanı] Hillary Clinton, [ABD Ulusal Güvenlik Müsteşarı] Susan Rice veya [ABD’nin BM Daimi Temsilcisi] Samantha Power gibi kişileri mesela Libya hakkında konuşurken duyarsınız; bunlar aslında çok az bilgi sahibi oldukları, çok uzak bir ülke üzerine spekülasyon yapan dar kafalı insanlar. 
Mesela topraklarını yönetmek için kendince bir sistem geliştirmiş olan Muammer Kaddafi’yi devirmek üzere Libya’ya müdahale ettiler; ama yerine bir alternatif geliştirmeden onu devirdiler. Eğer ki birazcık araştırma yapsalardı tarihte Libya diye bir devletin hiçbir zaman olmadığını öğrenirlerdi. Antik çağlarda dahi batıda Trablusgarp, doğuda Sireneyka olarak ayrılmıştı ve Sireneyka Grekçe, Traplusgarp ise Latince konuşurdu. Modern suni Libya yapısı sadece Kaddafi sayesinde bir arada tutulabildi. Eğer Kaddafi’yi deviriyorsan Libya’yı hemencecik 100.000 kişilik bir orduyla işgal edip orada 50 yıl kalman gerekir ki belki sonunda yeni bir yapı oluşabilsin. 
Burada hepsi de aynı şeyden türeyen üç olgu sözkonusu. (i) Çok az bildiğimiz, (ii) ama araştırmaya tenezzül etmediğimiz ülkelere (iii) uzun süreli müdahaleler yapıyoruz. Yoksa ABD’nin Saddam Hüseyin’i devirirsem Irak’a demokrasi gelir düşüncesiyle 2003’te Irak’a müdahalesini başka nasıl açıklayabilirsiniz ki? Olabilecek en yanlış kategori de Iraklılıktır; Iraklılık diye bir şey hiçbir zaman var olmadı. Bunun yerine Sünniler ve Şiiler, Araplar ve Türkmenler, Türkmenler ve Kürtler, Kürtler ve Yezidiler vardı. Bütün bu gruplar zaten oradaydı ve onların sayısal varlıkları Amerikan müdahalesinin bir iç savaştan başka bir şey getirmeyeceğinin apaçık garantisiydi. Yani biz uzun süreli bir cehalete sahibiz ve en hayret verici şey de hala daha öğrenme sürecimizin olmaması. 
(…)

Sözü Suriye’ye getirelim. Diyelim ki Batı, Suriye’ye müdahale etmedi; bunun mantıki sonucu olan senaryo nedir?
Suriye’de mantıki sonuç şu: Herkes şikâyet edip ağlaşsa da kimse ordu yollamaya istekli değil. ABD’nin Suriye’de hiçbir müttefiki yok. Hiç kimse sizin safınızda değilken tutup da bir müdahalede bulunamazsınız. Suriye Cumhurbaşkanı Esed daha başta hemencecik İran’ın vekili oldu. Buna karşı Nusra Cephesi de İslam Devleti de ABD’nin bir müttefiki olamaz. Bu yüzden ABD’nin müdahale edebilmesinin tek yolu, kendine müttefik büyük bir orduyu konuşlandırmak olabilirdi. 
Obama yönetimi, Suriye’de işlenen zulümlere karşı sözlü müdahaleyi sürdürmeye istekliydi, ama Amerikan ordusunu yollamaya değildi. ABD’nin destekleyebileceği hiçbir taraf olmadığından müdahale edemedi. Böyle bir ortamda Suriye’nin kuzey kenarında yaşayan Kürtlerle işbirliği yaptı. Kürtler, Esed birlikleri dikkatli bir şekilde Kürt topraklarından uzakta durduğundan iç savaşa taraf olmamıştı. ABD zamanla Kürtleri sahiplenerek savaştaki bir tarafı yanına çekmiş oldu; her ne kadar bu, Suriye’nin çok dar bir kısmında gerçekleşse de. Böylece ABD, Suriye’nin kenarında da olsa, bir şekilde müdahale için bir araç edindi.
Bu adım, ABD’nin Suriye’nin kenarına iyi düşünülmüş bir müdahalede bulunmasına ve buraya yerleşmesine imkân vermiş olmalı. Bundan sonra ABD, Washington’ın destekleyip koruyacağı küçük bir eyalet oluşturabilir. Eğer ki Amerikan politikası Irak’ta ve Türkiye’de Kürdistan’ın oluşumunu sağlamaksa [Suriye’deki bu yapı] oldukça anlamlı hale gelir. Nitekim Suriye Kürdistan’ı bunun mantıksal bir tamamlayıcısı olacaktır. Yoksa bu adım anlamsız; zira Esed, Kürt topraklarında faal değil. Evet, İslam Devleti burada faaldi; ama Kürtler, doğu Kürdistan’a girdiklerinde IŞİD militanlarını görece az bir yardımla püskürttüler. Bu nedenle İslam Devleti’ni uzak tutmak için burada bir orduya ihtiyaç yoktu. 

(…)
Özelikle Suriye konusunda müstakbel Amerikan başkanına ne tavsiye edersiniz?

Rusların başladıkları işi sürdürmesine müsaade edin derim. Başka devletlerin işine karışmama, onlara müdahale etmemek demektir, oraya buraya girmek değildir. Bırakın Ruslar devam etsinler; bırakın İran yerine Ruslar Esed’in zaferinin başkahramanı olsunlar. Zira İran zaferine kıyasla Rus zaferi ABD için daha az maliyetli olacaktır. 


J.OLIDORT: IŞİD’İN ARDINDAN YENİ BİR IŞİD DOĞACAK



IŞİD’İN ARDINDAN YENİ BİR IŞİD DOĞACAK

Jacob Olidort (Washington Yakın Doğu Politikası Enstitüsünde Ortadoğu’da İslami gruplar ve Selefilik uzmanı; aynı zamanda George Washington Üniversitesi Elliott Uluslararası İlişkiler Bölümünde misafir öğretim üyesi)
The Chipher Brief, 8.9.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor

(…) IŞİD’in Haziran 2014’te Hilafet ilanının ardından şimdiye kadar yayımlamış olduğu 150’yi aşkın Arapça yayını gözden geçirerek gerçekleştirdiğim son çalışmama dayanarak (ki bu tür ilk sistematik çalışmadır) şu tespiti yapıyorum: IŞİD, ölümcül bir fikir olarak, Rakka’dan çıkarıldıktan sonra dahi daha uzun yıllar boyunca varlığını sürdürecek gibi görünüyor.

Diğer bir deyişle, önünde sonunda bir devlet olarak varlığı sona erecek olsa da IŞİD, ölümcül sonuçlarıyla bir fikir olarak terörizme “ilham kaynağı” olmayı sürdürecek. Belki de inşa ettiği entelektüel cephaneliğin belli bir toprak parçası üzerine kurulu devletinden çok daha uzun yaşamasını sağlamak için örgüt, savaş alanında en büyük kayıplarını verdiği son iki ayda uzun uzun yorum yazıları ve dinî irşadın el kılavuzlarını yayınladı. Dolayısıyla Halifelik ortadan kalktığında dahi vaat edilmiş Hilafet fikri saldırılara ilham kaynağı olmayı sürdürecek.

Rakka ve Musul’daki karargâhlarını kaybettiğinde IŞİD, yok olmayıp farklı bölgelerde ayrı ayrı terörist kollara ayrılacak. IŞİD hücreleri, ya tıpkı Libya’da olduğu gibi Ortadoğu’nun istikrarsız bölgelerinde bir araya gelebilir ya da sembolik rezonansa sahip Türkiye ve Suudi Arabistan gibi ülkelerde sorun çıkarabilir. Dahası, IŞİD’den türeyen bu kollar, cihatçıların ilgisini çekmek için kendilerini devletleşmiş İslam Devleti yapısından çok daha özcü ve saf bir din anlayışına sahibiz diye pazarlayacaklar.

Ancak bunları el-Kaide biatlılarından ayıran alamet-i farikaları, yalnız kurt saldırılarına ilham kaynağı olma kapasiteleri, yani sadece şiddet konusunda değil, aynı zamanda örgütün dışlayıcı İslam tanımının daha alelade yönlerinde dahi yazılı bir külliyat üreterek öncülük ettikleri emsalsiz pazarlama stratejisi. IŞİD’in bir toprak parçası üzerinde Hilafet devleti kurma yönündeki bilinçli stratejisi bata çıka ilerleyecek olsa da, yeni yeni filizlenen stratejisi, kendi imajını nasıl şekillendirip pazarlayacağı konusuna çok daha fazla odaklanacak.

Bu arada türeyen terörist kollar, IŞİD’in Batı’daki ve Ortadoğu’daki takipçilerini diğer coğrafyalardaki seçilmiş mezhepçi ve Batılı hedeflere saldırmak üzere harekete geçirme vurgusunu daha da ileri aşamalara taşıyacaklar. Bütün faaliyetler, IŞİD’in en geniş tanımlı yol gösterici ilkeleri, yani “kalma ve genişleme” ilkesi altında örgütün liderliğince kutsanacak. IŞİD’den türeyen kolların kararlılığına ve genişlemesine, bir de Batı’da “kendi kendine radikalleşen” bireyler eklendiğinde, IŞİD hilafeti ideali uğruna, istikrarsızlık ve sembolik rezonansın en iyi birleşimini sunan herhangi bir toprak parçası üzerinde (mesela Suriye’de veya hatta şartlar elverişli hale geldiğinde Türkiye’de ve/veya Suudi Arabistan’da) “Hilafet 2.0” inşası amacıyla savaşma söylemini daha da ileri boyutlara taşıyacak.
(…)

Eşi benzeri bulunmayan bir kavram olmanın yanısıra IŞİD “Hilafet”i amaçları itibarıyla pratik ve etkili. Üzerinde çalıştığım IŞİD’in çocuk eğitimi programı “cihatçı nesil” adını verdikleri bir hedefe odaklanıyor. Hedef, sloganları olan “nebevi yöntemle bir hilafet” adına, hem dinî metinleri ve inanç esaslarını ezberlemekte hem de silah kullanmakta ve bilgisayar programları yazılımında eşit derecede mahir olacak şekilde çocuktan yetişkine herkesi eğitimden geçirmek.

Bugünkü ve gelecekteki toprak kayıplarının ardından bir geçiş sürecine girerken bahsettiğim bu gidişatın yayılması örgüt için çok daha önemli bir hale gelecek. IŞİD şehitliği, Batı başkentlerine saldırmayı ve sivil merkezlerde terör estirmeyi pazarlayacak. Ve belki çok daha önemlisi, örgüt Ortaçağa özgü teolojinin izinden giderek dini vecibe risaleleri ve yorumlar kaleme alıp yayınlamaya devam edecek. Böylelikle örgüt, destekçilerini takip edecekleri fikrî silahlarla teçhiz etmek maksadıyla inşa ettiği entelektüel cephaneliğini koruyacak.
(…)


25 Eylül 2016 Pazar

M.HAYDEN: YENİ AMERİKAN BAŞKANI TEKTONİK HAREKETLİLİKLERLE YÜZLEŞECEK




YENİ AMERİKAN BAŞKANI TEKTONİK HAREKETLİLİKLERLE YÜZLEŞECEK
Michael Hayden (Amerikan Hava Kuvvetlerinden emekli general, CIA [2006-2009] ve Ulusal Güvenlik Ajansı NSA [1999-2005] eski direktörü)
The Chipher Brief, 5.9.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor

Kısa süre evvel bana, “Herhangi bir başkan adayına veya seçilmiş başkana bugünün dünyasında en çok neyden endişelenmesi gerektiğini söylerdin?” diye soruldu. Bu soru insanın uykularını kaçıran türdendi.
Cevabı düşünürken aklıma gelenler, (muhtemelen CIA’deki görevim sırasındaki operasyonel ortamı de yansıtacak şekilde) Kuzey Kore nükleer programının kontrolden çıkması, İran’la nükleer anlaşmanın zayıflığı ve Tahran’ın anlaşmadan bu yana dengesizce saldırganlığı, Vladimir Putin’ın kontrolsüz maceracılığı, Çin’in Güney Çin Denizi’ndeki tehdit edici kumdan kaleleri [Z.T.K. Pekin’in inşa ettiği yapay adaları kastediyor olmalı] veyahut siber saldırı veya terör saldırısı yakın tehdidi gibi güncel konulardı.
(…)
Birkaç ay evvel Baltimore’da Brookings Enstitüsü’nün ferasetli jeopolitik uzmanlarından Robert Kagan’ı dinledim; bugünün kaotik dünyasını İkinci Dünya Savaşı sonrasının Amerikan merkezli liberal, küresel düzeninin erimesinin bir sonucu olarak değerlendirdi. Bu değerlendirmesi beni etkiledi. Endüstri Çağı’nın zirvesinde, büyük dünya savaşlarının sonunda, 20. yüzyılın ortalarında büyük ölçüde Amerikalıların eliyle şekillenen kurumlara dayalı olarak biz yaklaşık 75 yıl boyunca görece barış, refah ve ilerleme içinde yaşadık.
Bretton Woods’taki anlaşmalar, ABD ve diğerlerinin kurallara dayalı bir uluslararası sistem geliştirme taahhüdü ve Dünya Bankası, IMF ve BM gibi kurumların inşası (mükemmel olmasa da) dikkate şayan başarılardı. Ancak küresel yapının dayandığı sanayileşmiş, devlet temelli, birbiriyle daha az bağlantılı olan bu dünya dramatik bir şekilde değişmiş durumda.
ABD’nin –çoğunlukla küresel menfaatleri, daha dar tanımlı milli menfaatlerinin önüne geçirmesini gerektiren– kendine has özel rolünü hayata geçirme taahhüdü de değişmekte. Dikkatle incelerseniz Donald Trump’ın “Önce Amerika” sloganı ile Başkan Obama’nın küresel yükümlülükleri ve harcamaları azaltma politikası (global retrenchment) arasındaki şaşırtıcı tutarlılıkları görürsünüz. (…)
Kagan’ın önermesinden hareketle, bana öyle geliyor ki eriyen sadece İkinci Dünya Savaşı sonrası düzen değil; biz hâlihazırda Birinci Dünya Savaşı sonrası kurulan dünyanın, özellikle de devletler ve devlet sınırlarının da parçalanmasına şahit oluyoruz. Avrupa zaten [1919] Versay Antlaşması’nın bir ürünü olan Yugoslavya ve Çekoslavakya’nın dağılmasını [Doğu Bloku’nun çöküşünün ardından] tecrübe etmişti. Aynı çağın dolaylı bir ürünü olan SSCB de ortadan kalktı.
Bugüne gelirsek, aynı dönemde aynı aktörlerce oluşturulan Ortadoğu devletleri de şu an parçalanmakta. Açıkça söylemek gerekirse, Irak ve Suriye devletleri artık yok ve bir daha asla eskiden var olan –veya en azından var olduğu iddia edilen– üniter ulus-devletlere dönülemeyecek.
Her ikisi de yıkıcı iç savaşlara maruz kaldı. Irak’ta belki de “Irak” adı altında çarpışan tek organize askeri kuvvet, 4000 üniformalı Amerikalı. Diğer herkes çok daha dar bir vizyonla çarpışıyor. Suriye’de “demokratlara karşı otokratlar” formülasyonu içinde başlayan çatışma, hızla rezil bir Sünni-Alevi/Şii mezhep çatışmasına dönüştü ve artık eski Suriye devleti sınırları veya yapısı içinde bir uzlaşma ümidi neredeyse kalmadı.
İşleyen bir hükümeti olmayan Lübnan aynı eşikte sallantıda; Libya da egemenlik yarışı içinde kabileciliğin tuzağına düştü. Her iki devletin de ismi dışında hayatta kalma şansı yok.
Mesele, “Esed kötü adamdı, gitmeli” öncülüne karşı bir argüman geliştirmek değil; Esed iktidarda kalsın veya kalmasın hiç fark etmez, bölgenin devlet yapısı çökmüş durumda. Benzer şekilde bugünün acil sorusu olan Kürdistan’ın geleceği, bundan böyle Bağdat’taki milli birlik hükümetiyle yeni bir petrol anlaşması imzalamak suretiyle çözülemeyecek; zira Bağdat’taki yapı ne bir milli ve birlik içinde ne de gerçek bir hükümet.
Eğer ki şu anda Bretton Woods ve Versay sistemleri eriyorsa, Avrupa’da Otuz Yıl Savaşlarını sonlandıran ve birçok tarihçinin Batı’da modernitenin doğuşu olarak andığı 1648 Vestfalya Antlaşması’nın da yavaş yavaş çözülmeye başladığına şahit oluyoruz demektir.
Daha da açmak gerekirse, Vestfalya, Hristiyan dünyanın dini ve dünyevi olanı büyük ölçüde birbirinden ayırmak suretiyle devletin zor gücünü teolojik sorulardan ayrıştırdığı, ulus-devletler olarak kendini yeniden yapılandırma kararı verdiği andır. Bu yaklaşım 17. yüzyıl Avrupa’sının aşkın inançtan çark edip akıl, bilim ve deneye dönmesini sağladı.
Müteakip yüzyıllarda bütün bunları kendimize hatalarıyla, kusurlarıyla tatbik etmiş olsak da Avrupa gücünün zirvesine ulaştığımızda bu geniş kavramları [kusurlarına rağmen] dış dünyaya ihraç ettik. Hristiyan dünyanın bu inanç, olgusal gerçeklik, güç/iktidar ve yönetişim gerilimlerine kendi içinde ürettiği çözümü evrensel doğru olarak farz ettik.
Bu, en iyimser görüşle erken [bir faraziyey]di. Bugün tek tanrılı diğer bir büyük din olan İslam, 17. yüzyılda Hristiyan dünyanın “hallettiği” sorularla boğuşuyor; akıbet henüz daha net değil, mücadele de daha az zorlu değil. Ortadoğu’daki kıyımdan tiksinerek yüzümüzü çevirsek de unutmamalıyız ki Otuz Yıl Savaşları, tahminlere göre o dönemde Alman topraklarında yaşayan her üç kişiden en az birinin ölümüyle sonuçlanmıştı. O dönemde [bugüne kıyasla] tek eksik olan şey CNN, BBC, el-Cezire ve sosyal medyanın grafiklere dökülmüş belgeleri.
Bugün Ortadoğu’da Vestfalya’nın kanlı canlı bir antiteziyle karşılaşıyoruz; yani kendini bir Hilafet ve insanın değil Allah’ın iradesinin doğrudan bir tecellisi olarak tanımlayan bir siyasi yapıyla yüz yüzeyiz. Bu yapıya göre ulus-devletler, Yaratıcı ile yaratılanlar arasına insan yapımı bir kurumu koyduğundan bizatihi birer küfür.
Tarih, bize bunun uzun bir mücadele olacağını gösteriyor; İslam’ın bizim modernite dediğimiz şeyle ilişkisine karar vereceği bir mücadele... Bu demek değil ki Batı’nın hava kuvvetleri önümüzdeki 30 yıl boyunca Ortadoğu’yu bombalayıp durmak zorunda; (İslam Devleti’nin halifesi) Ebu Bekir el-Bağdadi’yi öldürmekle veya başkenti Rakka’yı ele geçirmekle işlerin bir anda yoluna gireceğini falan düşünmemeliyiz.
Avrupa’nın bizzat kendisi dahi bu temel değişimlerden muaf değil. Vladimir Putin’in Kırım’ı, Ukrayna’nın doğusunu ve Gürcistan’ın bazı bölgelerini ele geçirmesi gayet tehlikeli gelişmeler. Hesap hatası, tepki veya aşırı tepki ihtimali her daim mevcut. 2014 Temmuz’unda Malezya Havayollarına ait bir uçağın [Ukrayna semalarında] vurulması buna bir örnek.
Daha da önemlisi, Putin, İkinci Dünya Savaşı sonrası düzenin kurallara dayalı bir uzlaşması olan “Avrupa sınırlarının kuvvet kullanarak değiştirilemeyeceği” temel prensibine meydan okuyor. Yine Vestfalya’nın “ikamet yerine dayalı vatandaşlık” kavramına da meydan okuyor: x bölgesinde ikamet ediyorsanız x-li sinizdir! Putin bunu reddediyor veya en azından buna bir ekleme yapıyor: Vatandaşlık, çocukken evinde konuştuğun annenin veya babanın diliyle de tanımlanabilir. Böylelikle her nerede yaşarlarsa yaşasınlar Rusça konuşanları savunma hakkı ve sorumluluğu olduğuna inanıyor (ve herhangi bir dirençle karşılaşmadığından bu doğrultuda adımlar da atıyor). Bu, müsamahasız bir Hilafet kadar istikrarsızlaştırıcı bir kavram.
Asya’da Çin, İkinci Dünya Savaşı sonrası düzenden belki de diğer herhangi bir ülkeden çok daha fazla istifade etti. Çin iktisadi mucizesi Amerikan düzeninin oluşturduğu küresel istikrar ortamına dayandı ve Çin’in merkantilist iştahını besleyen de deniz yollarının güvenliğini sağlayan Amerikan donanması oldu. Ama Çin, kendisini bu düzenin sahibi hissetmiyor ve (kısmen haklı bir şekilde) bu düzenin yönetişiminde meşru bir söz hakkından mahrum bırakıldığına inanıyor. Pekin, –sanal âlemde sınırsız endüstriyel casusluk faaliyeti yürütmek veya Güney Çin Denizi’nde kurallara dayalı toprak iddiaları tanımını reddetmek gibi– kendine has birtakım telafi çabalarına girerken, hangi küresel sistem ortaya çıkarsa çıksın, dünyanın bu ikinci büyük ekonomisi nasıl gerçek bir paydaş yapılabilir?
İşte Sayın Clinton veya Sayın Trump’ı taşıyacağım yer burası.
Zeminin kaymasına ve suyun bulanmasına yol açan ortada gerçek tektonik hareketlenmeler var. Baştaki soruya dönersek, başkanlık koltuğuna oturduklarında eğer bir gün karşılaşırsam onlara ısrarla şunu tavsiye ederim: Günlük çalkantılara veya dalgalara saplanıp kalarak bu tektonik hareketlenmeleri sakın gözden kaçırmayın.

(…)

10 Ağustos 2016 Çarşamba

S.ÇAĞAPTAY: TEDİRGİN EDİCİ GÜÇLER SOKAKLARA SALINDI


Darbeleri mazur gören veya gösteren herkesi kınıyor, darbecileri lanetliyoruz

TEDİRGİN EDİCİ GÜÇLER SOKAKLARA SALINDI

Soner Çağaptay (Washington Enstitüsü Türkiye Araştırmaları Programı Direktörü)
The Chipher Brief, 19.7.2016

Tercümeler: Zahide Tuba Kor

Erdoğan’a karşı darbe teşebbüsünü sizce kim kışkırttı? Kimden destek aldılar? Eski darbe girişimlerinden farkı neydi?
(…) Birincisi, emir-komuta zinciri içinde olmamasıyla önceki darbe teşebbüslerinden farklılaşıyor. İkincisi, geçmişte Türk ordusu darbe yaparken halka hiçbir zaman ateş açmamıştı. Bu defa ordu kendi halkını öldürdü. Bunun ordu üzerinde uzun vadeli sarsıcı/zayıflatıcı etkileri olacaktır.
Darbenin arkasında kimler olduğu konusunda bir şey söylemek zor. Tabii ki ordu içinden bir grup bunu yaptı. Ama söylendiği üzere bunun öyle küçük bir grup olmadığı kesin. Tüm amiral ve generallerin %20’si, tek yıldızlı (tuğgeneral) ve iki yıldızlı (tümgeneral) generallerin de üçte biri bu teşebbüsün içinde. Yani çok ciddi bir oran.
Diğerleri darbenin arkasında Gülen Hareketi olduğunu söylüyor. (…) Erdoğan Gülen’in iadesi için çok sert bir şekilde ABD’ye bastıracaktır. Bu, Türk-Amerikan ilişkilerinde temel bir mesele olacaktır.
(…) Eğer ki Gülen’in iade talebi karşılanmazsa, -ABD’nin İncirlik Üssü’ne ve Güneydoğu’daki diğer üslere erişimi de dahil- Türk-Amerikan askeri işbirliğinin uzun vadede bu meselenin esiri olma ihtimal az da olsa var.

Bu darbe teşebbüsüne yol açan temel bir faktör var mı?
(…) Türkiye, iktidar partisi AKP destekçileri ve karşıtları arasında derinden kutuplaşmış durumda. Askerliğin zorunlu olduğu ülkede ordu, tüm Türk erkeklerin katıldığı tek kurumdu. Ama ordu kendi halkına ateş ettiğinde bir nevi kendi ayağına kurşun sıkmış oldu. Ordu artık birleştirici bir kurum değil. Asıl endişe Türkiye’de bir iç kargaşa çıkması. Ve eğer ki iç kargaşa çıkarsa ülkeyi birleştirici bir orduda olmayacak ortada.

Darbe teşebbüsünü Türk vatandaşları nasıl görüyor? Hükümetin güçlü bir İslami tepkisi söz konusu mu?
Herhangi bir demokratik rejim en iyi askeri darbeden çok daha yeğdir. Ancak darbenin sonrası sıkıntılı; zira darbeyi engelleyen Erdoğan’ın sokaklara döktüğü güçler, demokrat ve liberal güçler olmadığı gibi AKP destekçisi sıradan muhafazakârlar da değil. Görünen o ki sokaklara dökülenler İslamcı ve hatta bazıları cihatçı.
(…) Diyanet’in imamlara sala okutması (…) Bu daha evvel Türkiye’de hiç görmediğimiz, Osmanlı’nın son yıllarından bu yana şahit olunmamış türden bir dini seferberlik.
Erdoğan’ı savunmak için yapılan çağrı, demokrasiyi savunma çağrısı değil, Erdoğan’ı siyaseten savunmanın dini bir vecibe olduğu çağrısıydı. Bu seferberlik, İslamcıların ve hatta cihatçıların caddelere muazzam şekilde akışını tetikledi. Bu İslamcılar ve cihatçılar hala evlerine dönmüş değiller. Sokaklara dökülme çağrısı ve salalar gün boyunca devam ediyor ki bu da hem dini heyecanı diri tutuyor hem de Erdoğan’ı savunmayı siyasi-dini bir görev haline getiren bir siyasi çağrı olarak hizmet görüyor. İşte bu en dramatik gelişme, hatta en az darbenin kendisi kadar dramatik…
(…) Soru şu: Bundan sonra ne olacak? Öncelikle Erdoğan, hala tam anlamıyla ülkeyi kontrolü altına alamadığından, direnişin son kırıntılarının da dağıldığından emin olana kadar bu hareketi araçsallaştırabilir. İkinci ihtimal, AKP’nin süper çoğunluğu elde etmesini sağlayacak şekilde bir erken seçim atmosferi oluşturmak için bu duyguları, sokaklardaki bu dini hareketi araçsallaştırabilir. Böylece anayasayı değiştirerek başkanlığı getirebilir. (…)
Üçüncü ihtimal, son bir yüzyıldır Türkiye’de ender görülen bir şekilde sokaklara saldığı bu gücü kullanıp kullanmayacağına odaklanıyor. Bir siyasi-dini hareketin sokaklara salınması en son Osmanlı döneminde gerçekleşti, ironik bir şekilde, laik Jön Türkleri ortadan kaldırmak için 1909’da yaşanan ve başarısızlığa uğrayan karşı-darbe sırasında… Erdoğan’ın –yüzyılı aşkın bir süredir hiç görmediğimiz- böyle bir hareketi, ileri hamle yapmak ve dini karşı-devrim hareketini bir İslamcı karşı-devrime dönüştürmek için araçsallaştırıp araçsallaştırmayacağını bekleyip göreceğiz.
Üçüncü senaryonun gerçekleşme ihtimali birinci ve ikinci senaryoya kıyasla daha az.

Erdoğan’ın partisine mensup olmayan Türklerden ve muhalefet partilerinden ne tür bir karşı tepki var?
Muhalefet partileri demokrasiyi savunmaktan yana oldu ve bu iyi bir gelişme. Tüm kesimlerden Türkler demokrasinin safında durdu. Darbe esnasında bile medya böyle bir duruş sergiledi. Keza sivil toplum kuruluşları da muhalefet partileri de. (…) İslamcı veya cihatçı olmayanlar ise evlerinde kalmayı tercih ettiler. Onlar korkuyorlar. 107 sene sonra ilk kez caddeler İslamcıların hakimiyetine girdiğinden dışarı çıkmaktan kaçınıyorlar. Bu oldukça şok edici bir gelişme. Muhalefetin yeniden örgütlenerek sokaklara çıkması biraz zaman alacaktır.
Aslında sokağa çıkmaları pek de iyi olmayabilir. Zira İslamcıların muhalif insanları, solcuları ve diğerlerini taciz vakaları çoktan başladı. Saldırganlıklar daha da artabilir. Bu yüzden Erdoğan’ın bu İslamcı dalgayı nereye sürükleyeceği son derece önemli. Onları araçsallaştıracak mı, cini şişeye geri mi sokacak, yoksa onları bütünüyle sokakta mı bırakacak?

Bu darbe teşebbüsünün IŞİD’le savaşa etkisi ne olacak? Türk-Amerikan ilişkilerini nasıl etkileyecek?
Bu başarısız darbe komplosunun zamanlaması ABD için bundan daha kötü olamazdı. Zira bu, ABD’nin IŞİD karşıtı bir koalisyon inşası için Ankara’yla özenle ve sebatla çalışmasından sonra yaşandı. İki sene süren müzakerelerin ardından Türkiye nihayet geçen yaz Amerikan savaş uçaklarına üslerini açmış, ardından da geçtiğimiz aylarda Suriye’nin kuzeybatısında IŞİD’e karşı savaşa doğrudan katılmıştı. (…) Türkiye bu koridoru [Azez-Cerablus] kontrol altına almak için sıkıştırıyordu. IŞİD Türkiye’nin bu baskısını ensesinde hissetmiş ve bana göre tam da Türkiye’nin Suriye’ye girmesine karşı doğrudan bir misilleme olarak İstanbul Atatürk Havalimanına saldırı düzenlemişti.
(…)
Bu yüzden darbe bundan daha kötü bir vakitte gelemezdi. Zira şimdi ordu bölünmüş durumda. Hükümet, bu darbe teşebbüsünün niçin ve kimler tarafından yapıldığını, ideolojik veya siyasi bir bölünme olup olmadığını görmek için orduya tam kapsamlı bir teftişte bulunmak isteyecek. Bu da demek oluyor ki en azından geçici olarak ABD’yle işbirliğini donduracaklar.
Bu iyiye işaret değil. Diyebilirim ki IŞİD’e karşı işbirliği, en azından dondurulacak veya geçici de olsa bir durgunluk dönemine girecek. Veyahut belki de Türk ordusu demoralize olduğundan ve hükümet ordunun bazı faaliyetlerini donduracağından bu işbirliğinde geri adım da atılabilir.  Dahası ordu, bir kısmı darbe teşebbüsüne bulaşan birçok kabiliyetli subayını kaybedecek. Bu da ordunun görevlerini yapmasını ve güç projeksiyonunu gerçekten felce uğratacak. Genel olarak bu hiç de iyi bir haber değil.

Bu, AB’yle ilişkileri nasıl etkileyecek?
Türkiye’nin AB’ye katılımını unutun artık. (…)

Bunun Türk ekonomisi üzerinde ne gibi etkileri olacaktır?
Muhtemelen olumlu olmayacaktır; zira bundan sonra Türkiye’nin uzun vadeli istikrarı sorgulanacaktır. 


X: DARBENİN BAŞARISIZLIĞI BAŞARISI KADAR KÖTÜ



TÜRKİYE’DE DARBE GİRİŞİMİ: DARBENİN BAŞARISIZLIĞA UĞRAMASI NEREDEYSE BAŞARISI KADAR KÖTÜ
Röportajı veren: İsmi verilmeyen eski bir Amerikalı üst düzey hükümet yetkilisi
The Chipher Brief, 17.7.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor

(...)
Darbe niçin başarısız oldu?
Sessiz dindar muhafazakar yığınların sesi olduğundan Erdoğan’ın güçlü bir destek tabanı var. (…)
Kibarca belirtmem gerekirse darbe akılsızca yapıldı. Açıkça söylemem gerekirse, eğer binlerce insanı öldürmek istemiyorsanız –ki görüntü akışı devam ederken bunu yapmak zordur- bu işe girişmeden evvel geri kalanların bir kısmının desteğini almalısınız.
Peki bu destekçiler kimler olabilirdi? Tabii ki Erdoğan’a destek veren yaklaşık %40’lık bir kitle değil. Tabii ki onlarca yıldır orduyla savaş içindeki Kürtler de değil. Türk demokratların askeri bir darbenin iyi olacağına inanmalarını hayal etmek bile çok zor.
Geriye pek de bir insan kalmıyor.

ABD buna nasıl tepki verecek? Bunun IŞİD’le savaşa etkisi ne olacak?
Amerika’ya göre, en kötü sonuç, kargaşanın uzaması ve bunun hızlı veya net bir kazananının olmaması. Bahse girerim ki Erdoğan bu raundu kazanacak ve bunu muhaliflerini ezmek için kullanacak ve diktatörlüğe kayışı hızlanacak.
Ortaya çıkabilecek en iyi sonuçta dahi Türkiye, IŞİD’le savaştan dikkati daha da uzaklaşmış bir ortağa dönüşecek.

Peki Türkiye için bundan sonraki adım ne olabilir?
(…)
Darbe girişimi bir kez başladıktan sonra (ki çok kötü bir fikir biliyorum ama) başarısızlığa uğraması neredeyse başarıya ulaşması kadar kötüdür.



J.JEFFREY: “ALLAH’IN LÜTFU”: ACEMİCE BİR DARBE VE ABD


Darbeleri mazur gören veya gösteren herkesi kınıyor, darbecileri lanetliyoruz


“ALLAH’IN BİR LÜTFU”: ACEMİCE BİR DARBE VE ABD

James Jeffrey (ABD’nin eski Irak ve Türkiye büyükelçisi)
The Chipher Brief, 19.7.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor

(…)
(…) Dahası bazı isyancı unsurlar darbe teşebbüsünü protesto eden göstericilere ateş açarak kırmızı çizgiyi aştılar. (…)
Dolayısıyla darbe teşebbüsünün en dramatik sonucu, 30 yıldır dirençli bir PKK isyanıyla karşı karşıya olan ordunun Erdoğan taraftarı ve karşıtı olarak ikiye bölünmüş durumdaki ülkede herhangi bir birleştirici bütünleştirici ve istikrara kavuşturucu rolden artık mahrum kalması.  (…)
Teorik ama etkili bu gücün [orduyu kastediyor] kaybıyla birlikte Türkiye’nin geleceği artık tamamen Erdoğan’ın elinde. Bundan böyle Erdoğan, iktidarda kaldığı müddetçe her türlü denetimden azade kalacak ve –bilhassa Türkiye’nin dindar Müslüman çoğunluğu arasındaki- destekçi sınıfını harekete geçirebilecek. İşte bu, hafta sonu yaşanan olayın ikinci dramatik sonucu. Erdoğan şimdi artık kendisini alaşağı etmek için öldürmeye istekli herkesi –kapsamını son derece geniş tutarak- cezalandırmaya motive olmuş durumda.
Ordunun kontrol ve denetiminin yokluğunda ve hareketlenen “sokak”ın aşırı övgülerinden aldığı gazla Erdoğan, artık ülkeyi istediği hemen her yöne sürükleyebilmek için ihtiyaç duyduğu ivmeye sahip. Darbeyi hemencecik “Allah’ın bir lütfu” olarak değerlendirmesi boşuna değil.
(…)  
Türkiye’nin nereye savrulacağını sadece o biliyor ve buna sadece o karar verecek. Türkiye, şu anda darbe karşıtlığı etrafında kenetlenmiş olabilir ve -tıpkı 2002’den sonra Erdoğan’ın ülkesini taşıdığı- iki haneli büyüme oranına ve istikrara yeniden kavuşabilir. Ama (…) daha fazla kutuplaşması, daha az özgür hale gelmesi ve belki de 21. yüzyıl teknolojik ekonomik dünyasıyla daha az entegre olması da aynı ölçüde muhtemel. (…)
Peki şimdi ABD ne yapmalı? Birincisi, Türkiye’nin kaderi ABD için ne kadar önemli olursa olsun, iç siyasi gelişmeleri temelden etkilemek için Washington’ın yapabileceği hiçbir şey yok. Bundan böyle ABD iki ülke arasındaki ortak çıkarları geliştirmeye odaklanmalı: Suriye’yi istikrara kavuşturmak, IŞİD’i yok etmek, İranlıları ve Rusları çevrelemek, Kıbrıs’ta uzlaşmayı teşvik, Türk enerji koridorunun inşası ve PKK’ya karşı işbirliği.
Ama bunun önündeki engellerden biri, darbenin ardından Erdoğan ve diğerlerinin yorumlarında görüldüğü üzere ABD’yi doğrudan (…) veya dolaylı olarak suçlamaları olacaktır. (…) Eğer Türkiye ilişkilere zarar vermeye devam ederse, mesela Amerikan askeri operasyonları üzerindeki darbe sonrası sınırlamaları uzatırsa, Washington sert tepki vermeli.
Pensilvanya’da yaşayan Fethullah Gülen konusu bilhassa zor. (…) Erdoğan’ın askeri darbeyi tezgahlayanın Gülen olduğu yönündeki suçlaması akıl alır gibi görünmemekle birlikte, -diğer günahlarının yanısıra- Türk yargısına sızan ve onu siyasallaştıran Gülen Hareketinin mensupları aslında her yerde. Dolayısıyla Erdoğan’ın eski müttefiki Gülen’den duyduğu rahatsızlığın bir kısmı anlaşılır. Eğer ki Türkler hukuki işlemleri başlatırsa Amerikan yönetimi, -muhtemelen içerideki avukatların itirazlarıyla- konuyu mahkemeye taşımalıdır. (…) Aynı şekilde ABD, Gülen’in dış siyasi faaliyetlerini sınırlandırmak için hukuki çerçeve içinde elinden gelen her şeyi yapmalıdır. Durum çeşitli konularda Washington’da pazarlık yapmak için son derece vahim ve riskler çok büyük; bu da ABD’nin etkili bir şekilde harekete geçmesini engelliyor.

ABD’nin önündeki asıl uzun vadeli meydan okuma, -Erdoğan’ın nereye sürüklemek istediğine bağlı olarak- siyaseten daha az istikrarlı, iktisaden daha zayıf, Batılı kurumlara daha az tutunan ve demokratik kurumlara ve ortak NATO stratejisine daha az bağlı olabilecek bir Türkiye’dir. Zayıf bir Türkiye, dost olmayan bir Türkiye kadar problemlidir. Eğer ki Washington ve Ankara ortak bölgesel konularda birlikte başarı kazanırsa, ancak o zaman ABD medya özgürlüğü, PKK’yla ateşkes ve tartışmalı iktisadi politikalar gibi hassas konularda Ankara’ya tavsiyelerde bulunabilir hale gelecektir. Büyük ortak olarak Washington, sabırlı olmak ve sözlü sataşmalar yarışını sineye çekmek zorundadır. Ama Türkler şunu unutmamalıdır ki [her şeyin bir sınırı vardır] bir noktadan sonra bu hayati ilişkilere gerçekten hasar verebilirler.