Jarusalem Post etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Jarusalem Post etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Mayıs 2018 Perşembe

H.FRISCH: MUHTEMEL BİR İSRAİL-İRAN SAVAŞI NEYE BENZEYEBİLİR?





Hillel Frisch (İsrail Bar-Ilan Üniversitesi Ortadoğu ve siyaset bilimi profesörü ve Begin-Sadat Stratejik Araştırmalar Merkezi kıdemli araştırmacısı)
The Jerusalem Post, 8.5.2018 ve BESA Center Perspectives Paper No. 828, 10.5.2018

Tercüme: Zahide Tuba Kor

NOT: Lütfen kaynak göstermeden tercümenin bir kısmını veya tamamını kullanmayınız, alıntılamayınız, yayınlamayınız.

Blogda yer alan 750 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.

İsrail hem söylemde hem de eylemde kırmızı çizgilerine sıkıca sadık. En kıpkırmızı çizgisi, İran’ın doğrudan operasyonları için Suriye’nin bir ileri üsse ve hassas güdümlü füzelerin üretim merkezine dönüşmesine izin vermemek.
Buna mukabil İran İslam Cumhuriyeti, her iki kırmızı çizgiyi de gerçekleştirmeye bir o kadar kendisini adamış durumda.
Her iki tarafın da birbirinden 180 derece farklı olan hedeflerini gerçekleştirmeye kararlı olduğu dikkate alındığında, İsrail ile İran ve müttefikleri arasında bir büyük felaket çıkma ihtimali o denli yüksek ki bu savaşın nasıl yürütüleceği ve böyle bir ölümcül çatışmanın nasıl dallanıp budaklanabileceği üzerinde kafa yormak lazım.
Eğer ki bir savaş patlak verirse bu, 1973 Ekim Savaşı’yla birlikte girilen ve -dönemin en kuvvetli Arap düşmanı olan- Mısır’la imzalanan 1979 barış antlaşmasıyla resmileşen çağın sonuna işaret edecektir. Zira bu antlaşma, Müslüman ülkeler ile İsrail arasında cereyan eden devletler arası savaşların sonunu getirmişti. Bundan sonraki 45 yılda verilen savaşların ekseriyeti, (…) İsrail ile devlet dışı aktörler arasında cereyan etmişti.
Acaba İran, İsrail’e doğrudan kendisi saldırır mı yoksa Hizbullah’ı mı harekete geçirir? (Şu sıralar kuzeybatıdaki İdlib’de Sünni muhalefet kuvvetlerini tamamen yenilgiye uğratmakla ve isyanlarını engellemekle meşgul olan Suriye ordusunun ise işi başından aşkın.)
Tahran birçok nedenle doğrudan saldırmaya karar verebilir. Hizbullah’ın yürüteceği bir füze savaşının İsrail’i Suriye’deki İran altyapısına saldırmaktan yeterince caydırmayabileceğini düşünebilir. Bu da bir tehlikeyi, yani İsrail’in doğrudan İran’a misillemede bulunmayı tercih etmesini beraberinde getirebilir.
Hizbullah’ın savaş yorgunluğu da İran’ın ya tek başına saldırma ya da vekilleriyle birlikte savaşın sıkıntılarını paylaşma kararında etkili bir diğer faktör olabilir.
Hizbullah, nüfusu topu topu 2 milyona bile ulaşmayan küçük bir cemaat içinden adamlarını devşiriyor. 1982’den 2000 yılına kadar başta İsrail’e karşı olmak üzere (…) cemaatin gençlerinin mütemadiyen kanının akmasından sorumlu. Bu kan dökme, İsrail’in 2000 yılında Lübnan’ın güneyinden apar topar geri çekilmesi ve onun vekil gücü olan Maruni destekli milis gücünün dağılmasıyla geçici de olsa durakladı; ama altı sene sonra 2006’daki İsrail’le savaşında yüzlerce Hizbullah mensubu can verdi.
Bundan yine altı sene sonra Hizbullah, bir kez daha kendi cemaatinden gençlerin kanını Suriye’deki iç savaşta akıttı ve bu durum hala daha devam ediyor. Hizbullah’ın bugüne kadar girdiği savaşların muhtemelen en fazla can kaybına yol açanı olan Suriye savaşına müdahalesinin rağbet görmediği, örgüte bağlı büyük medya organlarındaki yayınlardan görülebilir. Hizbullah’ın Suriye savaşına katılmasına ilişkin haberlere nadiren yer veriliyor ve örgütün savaşçılarını (“şehitleri”ni) ölümsüz kılmak için hazırlanan komplike videolar web sitelerine öyle bir gizleniyor ki onları bulmak dahi zor. Bu videoların (…) genel Şii kamuoyu için değil, sadece aileleri için çekildiği çok açık (…).
Lübnan’daki Şiilerin doğum oranlarını gösteren demografik veriler de yere çakılmakta (tıpkı İran’da da olduğu gibi). Daha 2004 yılında veriler “Avrupalı”ların doğum oranlarına ulaşmıştı. Bu da demek oluyor ki yeni devşirilen savaşçılar, gittikçe daha fazla -zaten acı verici can kayıplarını yaşamış- dört kişilik ailelerden geliyor.
İşte bu nedenlerden ötürü Tahran’ın İsrail’e doğrudan saldırması daha muhtemel. Ancak [Tahran’ın Suriye’de] hava kuvvetleri bulunmadığından ve İran’dan askeri birlik gönderme kapasitesi de (yolda İsrail hava kuvvetlerinin avı haline gelecekleri için) son derece az olduğundan İran yönetimi muhtemelen içinde Hizbullah’ın da yer alacağı bir füze savaşını tercih edecektir.
Bir füze savaşı ve akabinde İsrail hava kuvvetinin muazzam şekilde kullanımı, her iki ülkenin de zafiyetlerini ve hassasiyetlerini ifşa edecektir. İran, İsrail’e kıyasla muazzam bir nüfusa sahip olsa da (8,5 milyona karşı 80 milyon) ve yüzölçümleri arasındaki fark çok daha büyük olsa da (21 bin km²’ye karşı 1,65 milyon km²) saldırıya açık durumda.
Peki ama bu büyük farklılıklara rağmen İran niçin İsrail kadar saldırıya açık? Çünkü varoluşsal engelleri var. Birincisi, İran petrol ve doğalgazının %90’ını tek bir limandan, Körfez’de -İran-Irak sınırının 160 km güneydoğusundaki- Harg adasından ihraç ediyor. Buradan petrol ve doğalgaz ihracından elde ettiği gelir, hükümet harcamalarının ez az %40’ına ve döviz rezervlerinin de yaklaşık yarısına tekabül ediyor.
Yine İran’ın güney ucundaki Bandar Abbas limanı, konteyner ticaretinin %90’ının yapıldığı yer. Konteyner ile getirilip götürülen mallar tüm ticaretinin sadece %15-20’sine tekabül etse de bunlar 21. yüzyılda İranlıların hayat kalitesini ayakta tutan türden.
İsrail hava kuvvetlerinin İran’ın bu iki büyük hassas noktası üzerine gitmeyi düşüneceğini tahmin etmek hiç de zor olmasa gerek.
Savaş, sadece İsrail ve İran için değil, aynı zamanda komşu devletler için de son derece yıkıcı ve kargaşaya yol açıcı olacaktır. İsrail, İran birliklerinin ve teçhizatının hareketliliğini engellemek için kendisini Lübnan, Suriye ve hatta Irak’taki havaalanlarına saldırmak zorunda hissedebilir.
İsrail de yüzölçümünün küçüklüğü ve nüfusunun yoğunluğu yüzünden hassas durumda, özellikle de sahil kesimi. Ama bir avantajı var: İran’la düşmanca bir ilişkiye geçilmesi halinde İsrail vatandaşları demokratik olarak seçilmiş hükümetinin arkasında sıkıca kenetlenecektir.
Ancak aynısı, halkı, emperyalist ihtiraslarının bedelini pahalı bir şekilde ödeyen ve bir savaşın çıkması durumunda yüz kat daha fazlasını ödemek zorunda kalacak olan İran’daki fundamentalist rejim için geçerli olmayabilir.
Kim bilir, belki de İran rejimi, düşüşünü geçici de olsa def etmek için (…) İsrail’le bir savaştan kaçınmaya karar verebilir.

16 Kasım 2017 Perşembe

D.ORBACH: İSRAİL’İN YENİ BİR SİYASİ GÖNÜL İLİŞKİSİ DAHA MI?




Danny Orbach (Kudüs İbrani Üniversitesi Tarih ve Asya Araştırmaları bölümlerinde ders veren askerî tarihçi)
Jarusalem Post, 15.11.2017

 

Tercüme: Zahide Tuba Kor

 

NOT: Lütfen kaynak göstermeden tercümenin bir kısmını veya tamamını kullanmayınız, alıntılamayınız, yayınlamayınız


2000 yılında İsrail ordusu, en sadık müttefiki olan Güney Lübnan Ordusu’nu yüzüstü bırakarak utanç verici bir şekilde Lübnan’dan geri çekildi [Z.T.K. İsrail ilk kez 1978’de kısa süreliğine Lübnan’ın güneyini işgal etmiş, ayrılırken kurduğu tampon bölgeye Hristiyan milisleri yerleştirmişti. Ardından 1982’de 18 yıl sürecek bir işgale başlamış ve 2000 yılında tek taraflı olarak geri çekilene kadar yazıda bahsi geçen Güney Lübnan Ordusu’nu kullanmıştı]. Bu, onlarca yıllık geçmişi olan İsrail’in Lübnan’ın Hristiyan fraksiyonlarıyla siyasi gönül ilişkisinin bir sonuydu. İsrail’in bu Arap müttefiklerinin yanlarına aldıkları azıcık eşyalarıyla mülteci olarak sınıra koştukları, yenilgiye uğramanın, vefasızlığın ve hatta ihanetin şamarını yedikleri sahnelerdi.
[Z.T.K. İsrail, 1950'lerin ikinci yarısında Ortadoğu'da Arap olmayan unsurlarla ittifak kurarak kendisini kuşatan Arap tehdidini aşma politikasını benimsedi. "Çevre İttifakı/Periphery Alliance" denilen bu politika uyarınca Türkiye, İran, Etiyopya, Irak Kürtleri ve Lübnan Marunileriyle ilişkilerini geliştirdi.]
Eski bir İsrail ordusu istihbarat subayı, Lübnanlı meslektaşlarına “Affetmeniz için size yalvarmak istiyorum” diye yazmıştı, “bir hainler ulusuyla [Z.T.K. İsrail’i ve Yahudileri kastediyor] işbirliğine sizi ikna ettiğimiz için”.
Bozulan her gönül ilişkisinde olduğu gibi artık sevgi bağlarının yerine öfke geçmişti. İsrail tarafında birçokları, Lübnan’da düştükleri bataklıktan Güney Lübnan Ordusu’nu suçlamışlardı. Şu an neredeyse tamamen unutulmuş olan bu gönül ilişkisi, İsrail’in bölge politikasında sorunlu bir dinamiği açığa çıkarıyor. Gayriresmi İsrail-Suud işbirliğinin ilerleme kaydettiği şu sıralarda geçmişten alınacak dersler çok daha fazla önem arz ediyor.
İster Lübnan, Güney Sudan ve Irak Kürdistan’ı isterse başka yerlerde olsun, İsrail ile birçok bölgesel güç veya azınlık arasındaki ittifaklarda birbiriyle bağlantılı iki problem sözkonusu. Birincisi, İsrail tarafı bu tür geçici ilişkilere aşırı derecede duygu/heyecan ve ümit bağlıyor. Daha da kötüsü, İsrailli askerî ve sivil yetkililer, bu tür ittifakları sıklıkla aşırı ve neredeyse megalomanca hedefler için sonuna kadar kullanıyor. Bugün Irak Kürtleriyle veya birkaç yıl evvel Güney Sudanlılarla ilgili basında tutturulan söylemi takip eden herkes, Lübnan Hristiyanlarıyla mazideki gönül ilişkisinden kalan naif romantikliği hemen fark edecektir. Onlar İsrail’in gerçek dostları, Ortadoğu’daki asil bir azınlık. Tıpkı bizim gibi onlar da “tek dostu dağlar olan” cesur, gözüpek ve yaratıcı insanlar. Cesurca Mossad operasyonları ve gizli işbirliği hikâyeleri İsrail’in hassasiyetleriyle uyumlu. Kim kendi ülkesini aydınlığın bir feneri, İsrail’in düşmanları tarafından zulüm gören azınlıkların savunucusu olarak tahayyül etmek istemez ki?
1980’lerde bu türden bir romantiklik, İsrailli karar vericilerin Lübnan Cumhurbaşkanı Beşir Cümeyyil ve onun milis grubu Falanjistlere aşırı bel bağlamasına yol açmıştı [Z.T.K. Falanjist milislerin lideri olan Beşir Cümeyyil, 23 Ağustos 1982’de Beyrut’un doğusundaki bir kışlada, İsrail tanklarının gölgesinde yapılan ve Müslümanların boykot ettiği seçimlerde cumhurbaşkanı seçildikten 3 hafta sonra, daha görevine başlamadan karargahına düzenlenen bombalı bir saldırıyla öldürüldü. Böylece İsrail'in Lübnan üzerindeki planları suya düşmüş oldu]. Sonuç, ardında hiç iz bırakmadan unutulup giden baştan savma yapılmış [Z.T.K. 17 Mayıs 1983 tarihli] bir “barış anlaşması” olmuştu. Daha yakın bir tarihte İsrail Dışişleri Bakanlığındaki Afrika’yla ilgilenen eller, basınımızda cesur, İsrail yanlısı ve özgürlük aşığı bir ülke olarak resmedilen Güney Sudan [Z.T.K. bağımsızlıktan kısa süre sonra] patlayıp da herkesin herkesle savaştığı bir kabile iç savaşına tutuştuğunda şaşkına dönüp ümitsizliğe düştüler. Şimdi de İsrail’de son derece moda olan Kürt romantizmi, pek çoklarının gözünü kör ederek Irak’taki Kürt bölgesel yönetimini saran yapısal zafiyetleri, kötü politikaları ve yaygın yolsuzlukları fark etmelerini engellemekte.
Dahası, bölgesel ortaklarıyla dikkatlice işbirliğine girmek yerine İsrail, hiç de gerçekçi olmayan ve aşırı derecede riskli hedeflerine ulaşmak için bu türden ittifakları sonuna kadar kullanma eğiliminde olageldi. Lübnan örneğinde İsrail, sınırın öte tarafından Hristiyanların ihtiyaçlarını tedarik etmek[le yetinmek] yerine, ülkeyi işgal etmek ve Sedirler Diyarına [Z.T.K. dağlarının tepesindeki sedir ağaçlarına nispetle Lübnan bu şekilde adlandırılır] “yeni bir düzen” dayatmak için Hristiyanlarla kurduğu işbirliğine bel bağladı. Bu karar, Sabra ve Şatila katliamı gibi [Falanjist] müttefiklerinin işlediği bir mezalimde İsrail’i töhmet altında bırakmakla kalmadı, aynı zamanda 20 yıla yakın süren gereksiz ve kanlı bir savaşa saplanmasına da yol açtı.
Ürkütücü şekilde, İsrail’in Suudi Arabistan’la giderek sıkılaşan ve fakat tamamen gayriresmiliğini koruyan ittifakında da benzer temayüller sezilebilir. Gerçekten de Ortadoğu çıkarlar ağı ve İsrail-İran soğuk savaşı, Yahudi Devleti ile Suudi Kraliyet Ailesinin çıkarlarını bağdaştırarak onları aynı eksene oturttu. Her ikisi de İran’ın düşmanı; bölgesel iktidar oyunlarında düşmanımın düşmanı bazen dostum olabilir. Suudi Arabistan’la ve onun hırslı yeni veliahtı Muhammed bin Selman’la işbirliği bu yüzden çıkarlara uygun düşüyor; ancak İsrail, geçmişteki hatalarının tekrarlanmasını önlemek için özel dikkat göstermeli.  
Her şeyden evvel, (gizli olsa da) alttan alta ısınan bu işbirliği Suudi politikasının maceracı tabiatı konusunda gözlerimizi kör etmemeli. Bin Selman hırslı ve cesur olmakla birlikte onun dış ve iç politikası en iyimser ifadeyle pervasızca. Şimdiye kadar ordusu Yemen’de Şii [Z.T.K. Husi demek daha doğru olur] kabilelere karşı bitmek bilmez ve büyük ölçüde başarısız bir savaşa saplanmış durumda. Ortadoğu tarihinin duayenleri, Mısır’ın Yemen’e daha önceki [Z.T.K. 1960’lardaki] müdahalesiyle bugünkü Suudi müdahalesi arasında paralellikler çizebilirler. Geçmişteki iyi bir şekilde sonuçlanmamıştı, muhtemelen bugünkü de iyi bitmeyecek.
İran’a karşı soğuk savaşta Suudi Arabistan’ın aldığı skor da etkileyici değil. Katar’a abluka başarıya ulaşmazken Lübnan, Irak ve Suriye yavaş yavaş İran tahakkümüne giriyor. Suudiler, kendi müttefikleri olan –şu an hala Riyad’da şüpheli şartlarda alıkonan– Lübnan eski Başbakanı Saad Hariri’ye kabadayılık taslayacak kadar çaresizlik içinde görünüyor. Veliaht prensin iç politikaları başarılı olabilir; ama aynı zamanda ülkeyi Saddamvari bir diktatörlüğe, istikrarsızlığa veya çöküşe sürükleyebilir.
Burada İsrail için en büyük tehlike, bu ittifakla gücünü aşan bir yük altına girmesi. Lübnan örneğini ele alalım. Hariri’nin [görevinden istifa edip] köşeye çekilmesi ve ortadan kaybolmasının akabinde Suudi Arabistan ile Lübnan savaşın eşiğine geldi; ama Suudi ordusu muhtemelen Lübnan’daki Hizbullah’ı vuramaz. Bunu İsrail yapabilir ve Suudiler, Netanyahu’nun kendilerini kurtarmak için tehlikeyi göze alarak belaya daldığını görmekten çok mutlu olacaklardır. Suudiler para teklif edebilirler veya buz üstüne çekici vaatler yazabilirler. Çok büyük bir ihtimalle Riyad, İsrail’e saldırması için Hizbullah’ı kışkırtma ve böylelikle Yahudi Devleti’ni karşı-saldırıyla mukabeleye çekme ümidinde. Ancak çok sık olduğu gibi, Lübnan’da işler yine yolunda gitmezse, gizli olan bütün bu ilişkide Suudiler ellerini yıkayıp çıkacaklar ve hatta İsrail’i “saldırganlığı” nedeniyle kınayacaklar.

Özetle, Suudi Arabistan’la işbirliği İsrail’in stratejik konumuna cuk diye oturuyor; ancak Suudi tarafı ilişkiyi gizli tuttuğu sürece İsrail’in katkıları da gizli kalmak zorunda. İstihbarat işbirliği, stratejik koordinasyon ve hatta örtülü operasyonlar[la iş sınırlı kalırsa] ne âlâ; İsrail olarak Suudi Arabistan adına savaşlara girişmemeliyiz ve bu ittifakın İran’ın Ortadoğu’daki kazanımlarını tamamen tersine çevirebileceği gibi bir hayale de kapılmamalıyız. İsrail-Filistin barış sürecinde ciddi bir ilerleme kaydetmeden Suudi Arabistan’la aramızda resmî bir ittifakı veya bir barış anlaşmasını sabırsızlıkla beklememeliyiz. Şimdilik biz, –sicili başarılar ve başarısızlıklarla karmakarışık olan– istikrarsız bir rejimle gayriresmi bir koordinasyon içindeyiz. Hepsi bu kadar.

11 Haziran 2017 Pazar

S.J.FRANTZMAN: İSRAİL’İN KATAR KRİZİ’Nİ ÖNEMSEMESİ İÇİN BEŞ GEREKÇE



İSRAİL’İN KATAR KRİZİ’Nİ ÖNEMSEMESİ İÇİN BEŞ GEREKÇE

Seth J. Frantzman (Jarusalem Post gazetesi editörü ve yazarı)
Jarusalem Post, 5.6.2017

Tercüme: Zahide Tuba Kor

1.      HAMAS’a darbe vuruyor
Geçtiğimiz 10 yılda Katar, HAMAS’a destek verdi ve eski lideri Halid Meşal’i son 5 yıldır Doha’da misafir etti. (...) Katar, HAMAS’a barınak sağlamakla kalmadı, aynı zamanda mali destek ve diplomatik yardımda da bulundu. Katar’a uygulanan bu yeni baskı, onu HAMAS mensuplarını kovması için cesaretlendirmekte. Bu sayede Doha’nın örgüte desteği azalacaktır. Bu, Türkiye’yi de HAMAS’la ilişkilerinde yalnızlaştırabilir. Şu anda Katarlılar hangi havayollarının ülkelerine uçmaya devam edeceğine odaklanmış durumdalar; bu şartlar altında Gazze Şeridi için para harcamak ve HAMAS mensuplarına ev sahipliği yapmak, uğraşmak istemedikleri bir sorumluluğa dönüşebilir. HAMAS çok daha az müttefikle kaldığını görecek ki bu da İsrail’in örgütün yolunu değiştirmesine teşvikte elini güçlendirebilir. Ancak HAMAS’ın yıkılmayıp ayakta olduğunu göstermek için İsrail’e saldırması daha muhtemel görünüyor.

2.     İsrail’i Suudi Arabistan, Mısır ve Körfez’e yaklaştırıyor
İsrail, İran’a karşı durma noktasında Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleriyle ortak menfaatlere sahip. Doha HAMAS’ı destelediğinden bu yeni kriz, Katar’a karşı duran devletlerin HAMAS’a ve İran’a karşı İsrail’i bir ortak olarak görmeye teşvik edebilir. Son yıllarda bu ilişki zaten sessiz sedasız gelişiyor. Ama bu kriz sayesinde Suudi Arabistan ve Körfez’in yazarları HAMAS’a karşı daha dolambaçsız ve kesin bir dille konuşup yazabilirler. (...)

3.     Amerikan nüfuzunun bölgeye geri döndüğünü gösteriyor
Bu krizin arka planındaki saik, Tump’ın terörün “kökünü kazıma” konuşmasının bölge ülkelerine harekete geçmeleri için bir açık çek verdiği hissiyatıydı. İsrail, Obama yönetimi altında zaman zaman kendini tecrit edilmiş hissetmişti, özellikle de ABD’nin İran’la nükleer anlaşmaya varmasıyla. Şimdi ise İsrailliler ABD’nin bölgeye geri döndüğü ve müttefiklerinin yanında duracağı beklentisinde.

4.     Terörü gayrimeşru kılıyor
(...) İsrail, terör gruplarının komşu devletlerin altını oymadığı istikrarlı bir bölgeyi tercih ediyor. Ancak Sina’da IŞİD, Gazze’de HAMAS, Golan çevresinde cihatçılar ve Golan ile Lübnan’da Hizbullah var. Bu bağlamda İsrail, bölgedeki daha büyük bir istikrarsızlığın kendisi için bir tehdide dönüşeceğini biliyor. Mısır, Ürdün, Suudi Arabistan ve diğerleri birlikte iş tuttuğu sürece istikrar rüzgârları İsrail yönüne doğru da esecek. (...)

5.     Genel anlamda İsrail’in, özelde ise mevcut Netanyahu hükümetinin elini güçlendiriyor
İsrail ilgi odağı olmadığında ve tabii ki baskı altına girmediğinde bundan faydalanır. Katar Krizi, mevcut İsrail yönetimi için bir lütuf. Zira Başbakan Netanyahu, çoktandır Mısır ve Ürdün’ün ötesine geçip Körfez’e uzanarak bölgesel ilişkileri sessiz sedasız geliştirmeye çalışmaktan bahsediyor. (...) Eğer ki Arap ülkeleri, Filistinlilere kıyasla, İran’dan ve Katar’dan daha fazla endişe duyarlarsa bu, İsrail üzerindeki baskıyı kaldırır; tam da Filistinlilerin [Z.T.K. 1967 Altı Gün Savaşı’nın yıldönümü olan bugünlerde] 50 yıldır İsrail askerî yönetimi altında yaşamaya maruz kaldıklarını hatırlatmaya çalıştıkları bir dönemde… Yıllardır bölge problemlerinin temel kaynağı olarak görülen İsrail giderek bu konumundan uzaklaşırken, gelinen noktada Filistin meselesi Suriye, Irak, Yemen, Libya ve şimdi de Körfez’deki daha büyük çatışmaların gölgesinde kalıyor. Bu, Netanyahu’nun söylemine yarıyor ve 1967’den bu yana 50 yıldır tam aksi bir etki doğuracağını ümit eden herkesin hevesini kursağında bırakıyor. Kısmen geri tepişler de olacaktır; zira bölgedeki sesler Körfez’i ve Suud’u “İsrail hesabına/faydasına” çalışmakla itham edeceklerdir. Suriye ve İran zaten onları İsrail’le iş tutmakla suçluyor. Ama bu ikili zaten hep İsrail’e karşı çıkan seslerdi. Bu da demek oluyor ki mevcut krizlerin ortasında İsrail’in bölgedeki imajı olumlu yönde gelişebilir.

[Z.T.K. Yeri gelmişken, İsrail Savunma Bakanı Avigdor Liberman’ın Katar Krizi’yle ilgili değerlendirmesini burada kısaca alıntılamak isterim: “Arap devletleri bile bu bölge için riskin İsrail değil, terörizm olduğunu anladı; bu, işbirliği için bir fırsat.” Bunu söylettiren Arap liderlerine yazıklar olsun!]

Z.MAZEL: TRUMP'IN ORTADOĞU’DAKİ SORUMLULUKLARI NELER?



ORTADOĞU’DAKİ YENİ ŞERİFİN SORUMLULUKLARI NELER?

Zvi Mazel (Kudüs Halkla İlişkiler Merkezi üyesi ve İsrail’in eski Mısır, Romanya ve İsveç büyükelçisi)
Jarusalem Post, 4.6.2017

Tercüme: Zahide Tuba Kor

Başkan Donald Trump, ABD dışında ilk atılımı için Suudi Arabistan’ı tercih ederek Amerikan politikasında tamamen bir terse dönüş olduğunu netleştirmek istedi. Dikkatlice hazırlanan konuşmasında düşmanları belirlemiş oldu: sözde İslam Devleti, el-Kaide, Hizbullah ve HAMAS gibi radikal İslamcı örgütler, Esed ile onun patronu -bölgede hegemonya kurmak için Sünni rejimleri devirmeye çalışan- İran.
Trump (…) Rusya’dan bahsetmekten kaçındı.
Nitekim Rusya’yla bir mutabakata varmadan Suriye krizi çözülemez.
(…)
Trump, Riyad konuşmasında Amerikan yardımını artırma sözü verdi. Ama Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerini seçip onlarla dehşet verici büyüklükte silahlanma anlaşmaları yaparak, İslamcı terörle savaşmanın Müslüman ülkelerin sorumluluğunda olduğunu açıkça belirtti.
Terörizm kökünden temizlenene kadar terörün finansmanı kesilmeli, aşırıcılar camilerden ve cemaatlerden uzaklaştırılmalı.
Aslında Trump, İran’a karşı -İsrail’in geride ihtiyatlı duruşuyla- Mısır, Suudi Arabistan, Körfez ülkeleri, Ürdün ve Fas’tan müteşekkil eski pragmatik Sünni ittifakı yeniden canlandırdı. (…)
Yine Riyad’da terörizmin ardındaki radikal ideolojilerle mücadele amaçlı bir uluslararası merkez kurulmasını taahhüt etti. ABD ve Suudi Arabistan öncülüğünde ikinci bir merkez de terörün finansmanı sorununu çözmekle görevlendirilecek. (…)
(…)
Trump’ın vizyonunun hayata geçirilebilmesi için Suudi Arabistan ve -Mısır’daki Ezher de dâhil- diğer Arap ülkelerindeki yükseköğretim kurumları, şeriatın yanısıra hadis ve siyer gibi sözlü geleneğin öğretilerini tamamen değiştirmek zorunda kalacak; zira bu öğretiler, cihatçı İslami örgütlerin ortaya çıkmasının ve faaliyetlerinin teolojik temelini teşkil ediyor.
Bu ülkeler, İslam’ın diğer bütün inançlardan üstünlüğünü kabul eden ve Batı’ya karşı kışkırtan Müslüman Kardeşleri ve dünyanın dört bir yanındaki binlerce camiyi finanse etmeyi durdurmak zorunda kalacaklar. Yine Körfez ülkelerindeki bireylerin radikal örgütlere gizlice para yollayamaz hale gelmesini de sağlamak zorundalar.
Mısır Cumhurbaşkanı Sisi’nin İslam içindeki aşırı eğilimlerin icabına bakması için Ezher Üniversitesi’ne çoktandır baskı yaptığını, ama şimdiye kadar bu çabanın sonuçsuz kaldığını da not edelim. Peki, Trump çok daha başarılı olabilir mi? Pek muhtemel görünmüyor. Arap ülkeleri terör örgütleriyle çok daha etkin bir şekilde mücadele edeceklerdir; ama dinlerinin prensiplerine dokunmakta isteksiz olacaklardır.
Bugün Suriye, hem en yakıcı ve acil hem de en değişken mesele. Amerikan müdahalesi uluslararası bir krize yol açabilir. Şimdiye kadar sahaya iyice yerleşen Rusya ve Türkiye’nin hedefleri Washington ve Riyad’ınkinden çok farklı.
İran’ın Suriye’yi terk etmeye ve bölgedeki yıkıcı faaliyetlerine son vermeye nasıl zorlanacağı da çetin bir mesele. (…)
(…)
Sözde İslam Devleti’nin başkenti Rakka’nın düşmesiyle birlikte Rusya’nın yanısıra İran ve Türkiye’yle ciddi çatışmalar yaşanabilir; herkes önümüzdeki müzakere sürecini göz önüne alarak sahada mevcudiyetlerini sağlama almaya çalışıyor.
(…)
Mısır’a gelince, Cumhurbaşkanı Sisi ülkesindeki İslamcı terörle mücadele için açık açık Trump’tan yardım istedi; ancak Kahire’nin Rusya’yla siyasi, askeri ve iktisadi ilişkilerini geliştirmesi -ki şimdilerde Moskova, Mısır’da nükleer bir tesis kurulmasına yardım ediyor- Amerikan askeri faaliyetlerine engel olabilir.

Rusya ve ABD şimdiye kadar açık bir çatışmaya girmemeyi başardı; ancak bir kapışma ufukta görünüyor. Trump, İran’ın Suriye’den çıkmasını ve Esed’in devrilmesini istiyor ve Sünni dünya da onu destekliyor. Acaba bu noktada Rusya geri adım atacak mı, yoksa bir bedel ödemeyi göze mi alacak? Ukrayna ve Kırım nedeniyle yaptırımlar gibi? Trump askeri bir çatışmayı önlemek için gerçekten son derece dikkatli adımlar atmak zorunda kalacak. Gerilimi tırmandırma politikası denemesi başkanlığının gidişatını da belirleyecek.

9 Nisan 2017 Pazar

J.QUIRK: ORTADOĞU’NUN EN BÜYÜK KRİZİ



MUHAMMED DÖNEMİNDEN BU YANA ORTADOĞU’NUN EN BÜYÜK KRİZİ

Jim Quirk (Amerikan siyaseti ve karşılaştırmalı siyaset uzmanı Washington Amerikan Üniversitesi öğretim üyesi)
Jarusalem Post, 13.3.2017

Tercüme: Zahide Tuba Kor

Amerikan Başkanı Trump, Filistin-İsrail anlaşmasından bahsededursun eski İsrail savunma bakanı ve başbakan adaylarından General Moşe Ya’alon çok da iyimser değil. Ya’alon’a göre, bugün Ortadoğu “Muhammed döneminden bu yana en büyük krizi”ni yaşıyor.
(...) Ona göre yapay ulus-devletlerin çöküşü ABD’nin bölgeden çekilmesiyle hızlandı. Türkiye ve İran doğan siyasi boşluğu dolduruyor. İki devletli çözüm kısa sürede mümkün görünmüyor. Ve İsrail’in Amerikan Cumhuriyetçilerini desteklediği algısının kendi çıkarlarına faydadan ziyade zarar vermesi çok daha muhtemel.
Ya’alon’a göre modern Ortadoğu, Batı’nın cehaletine, hüsnükuruntusuna ve himaye politikasına dayalı bir müdahalenin ürünü. Sykes-Picot’tan (1916) Irak’ta Geçici Koalisyon Yönetimine (2003) kadar Batılı diplomatlar sınırları çizip yeni hükümetleri kurarlarken bölgenin nüfus yapısını, coğrafyayı veya tarihi –aşiretleri, mezhepleri ve ideolojileri– hiç dikkate almadılar. Seçimlerin insan haklarına ve demokratik süreçlere saygıyı ve anlayışı beraberinde geliştireceğine saf saf inandılar. Bu inanç gerçeklerden ziyade ümide dayalı kararlar almalarına yol açtı. (...) İsrail de geçmişte aynı hatayı yaptı.
Ama ABD’nin Ortadoğu’dan geri çekilmesi İran, Türkiye ve Rusya’nın güç boşluğunu doldurmasına yol açtı. (...)
(...)
Filistin konusunda Ya’alon idealistten ziyade pragmatik. Yakın gelecekte kalıcı bir çözüm ihtimali görmüyor. Tam ayrılmanın güvenlik krizlerine ve insani krizlere yol açacağını tahmin ediyor. Beklentisi, mevcut statükonun aynen sürdürülmesi değil, bağımsızlık olmasa da daha fazla özerkliğe doğru istikrarlı ama artan bir iyileşme. Bu da eğitim reformunu ve terörün finansmanını sona erdirmeyi vs. gerektiriyor. (...)
Ona göre Amerika’yla ilişkilerde en az iki yeni problem var: Genel partizanlık meselesi ve İsrail’in “Demokrat değil de Cumhuriyetçi” olarak görülmesinin uzun vadede olumsuz etkiler doğurabilmesi. Başkan Trump’la özdeşleşmesi halinde, eğer Trump’ın popülaritesi yere çakılırsa bu, İsrail’e Amerikan desteğinin azalmasını beraberinde getirebilir. Küresel olarak Ya’alon, birçok ülkede popülizmin gerçek siyasi liderliğin yerine geçmesinden endişeli.

Her şeyden önemlisi Ya’alon, İsrail ve ABD için en kritik endişenin altını çizdi: İran, İran, İran. Ona göre, İran nüfuzunun giderek yayılması ve ABD’nin bölgeden geri çekilmesi hem İsrail hem de Amerikan çıkarlarına yönelik hayati riskler yaratıyor.