Mauldin Economics etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mauldin Economics etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Ocak 2018 Pazar

J.SHAPIRO: 2018’İN HİKÂYESİNİ ANLATAN BEŞ HARİTA VE GRAFİK




Jacob L. Shapiro (Geopolitical Futures Analiz Direktörü)
Mauldin Economics, 15.1.2018 ve Geopolitical Futures, 22.1.2018

Tercüme: Zahide Tuba Kor

NOT: Lütfen kaynak göstermeden tercümenin bir kısmını veya tamamını kullanmayınız, alıntılamayınız, yayınlamayınız

(…)

HARİTA 1: ÇİN İLE JAPONYA ARASINDA YAKLAŞAN ÇATIŞMA



2017’de (…) Kuzey Kore’nin nükleer programına karşı ABD’nin önalıcı bir saldırı düzenleyeceğini öngörmüştük. Ancak bu saldırı, büyük ölçüde, ABD’yi Kim Jong Un’un füze menzilinden uzak tutacak diye kendi başkenti Seul’u feda etmek istemeyen Güney Kore yönetiminin itirazları yüzünden gerçekleşmedi.
Bunun 2018’de değişmesini beklemiyoruz. [1950’lerdeki] Kore Savaşı’nın bir tekrarı yaşanmayacak. En fazla ABD, Kuzey Kore’nin uzun menzilli nükleer silah üretiminde ilerleyişini yavaşlatmak için sınırlı taktik bir saldırı düzenleyecek. Diğer bir deyişle dünya nükleer bir Kuzey Kore fikrine alışacak. Bu da bölgede odak noktasını, Kim ile Trump arasında uçuşan ileri geri tehditlerden Çin-Japon ilişkilerine doğru kaydıracak.
Çin-Japon ilişkileri haklı olarak on yıllardır durgundu. Nihayetinde Çin ile Japonya’nın birçok ortak iktisadi menfaatleri vardı. Ancak nükleer bir Kuzey Kore bölgedeki oyunu değiştiriyor. Zira bu durum Japonya’ya Amerikan güvenlik garantisinin belki de artık eski değerine sahip olmadığı sinyalini verecek ve Tokyo’nun daha agresifçe kendi menfaatleri peşinde koşmasını sağlayacak. Bu da Çin’e ABD’nin ısırmayıp sadece havladığı ve Trump’ın kâğıttan bir kaplan olduğu işaretini verecek.
2017’de Şi Cinping, Çin’in en yeni diktatörü oldu ve Şinzo Abe, Japonya’da şaşırtıcı bir seçim zaferi kazanarak önümüzdeki yıllar için de koltuğunu sağlama aldı. Bunlar, tarihsel olarak karşılıklı güvensizlik yaşamış iki güçlü ülkenin iki güçlü lideri ve ABD’nin alışıldığı şekilde bölgede ağırlığını koyamayacak kadar çok kendi içine daldığı önsezisine sahipler. Bu da demek oluyor ki Çin ve Japonya Kore Yarımadası’nda, Güneydoğu Asya’da ve -yukarıdaki haritada görüldüğü gibi- üzerinde hak iddia ettikleri alanlarda birbiriyle doğrudan rekabete başlayacak.


HARİTA 2: İRAN YÜKSELİYOR



2017’de Ortadoğu tamamen İslam Devleti’ne karşı savaştaydı. Bu mücadele birbirine zıt kesimlerin aynı dava uğruna bir araya gelmelerine yol açtı. Rusya askerî faaliyetlerini ABD’yle koordine etti. Tarihsel rakipler olan Türkiye ile İran’ın işbirliği görülmemiş derecedeydi. Arap devletleri farklılıklarını ve Beşşar Esed’den rahatsızlıklarını bir kenara bırakıp kaynaklarını İD’i mağlup etmeye adadı.
Görüldüğü üzere savaş başarılı oldu. (…) Bu savaştan İran galip çıktı ve 2018 itibarıyla bölgede en önemli aktör olmaya artık hazır. Yukarıdaki haritada görüldüğü üzere İran, geçmişte birçok defa Ortadoğu’da hâkimiyet kuracak kadar güçlenmişti. İD’in mağlubiyeti İran’ın bölgesel ihtiraslarını hayata geçirmesi için en iyi fırsat oldu.
İran için her şey gayet yolunda. Eski baş düşmanı Irak üzerindeki nüfuzu oldukça güçlü. Esed rejiminin koltuğunu koruması, İran’ın en güçlü müttefiklerinden birinin varlığını muhafazası demek. İD’e karşı savaşın sona ermesi, Hizbullah’ın savaş alanından geri dönerek Lübnan yönetimindeki ağırlığını artırabileceği ve İsrail’in başını ağrıtacağı anlamına geliyor. Ve bütün bunlar demek oluyor ki İran, Akdeniz’e kadar gücünü yayma hayalini başarabilir.
İran’ın tüm hedeflerine ulaşmasını beklemiyoruz. Öncelikle, bölgede güçlü müttefikleri olsa bile, İran’ın coğrafyası gücünü yaymasını zorlaştırıyor. Ancak ikincisi ve daha önemlisi, Türkiye İran’dan çok daha güçlü.  Bununla birlikte Ankara bu gücünü göstermek için henüz daha hazır değil. Bu da demek oluyor ki 2018 İran’ın yılı olacak. Eğer ki mevcut avantajından başarılı bir şekilde istifade etmek istiyorsa adımlarını şimdiden atmak zorunda. Uzun vadede ise yeni bir Pers imparatorluğu hayali gerçekleşemeyecek. Bununla birlikte 2018’de İran’ın imparatorluk peşinde koşması Ortadoğu’daki gidişatı belirleyecek.

Z.T.K. İran’ın yayılmasıyla ilgili daha evvel tercüme ettim şu üç analizi okumanızı tavsiye ederim:
George Friedman, Mauldin Economics, 17.10.2016
George Friedman & Jacob L. Shapiro, Mauldin Economics, 20.3.3017 ve Geopolitical Futures, 27.3.2017
Kamran Bokhari, Stratfor Analiz, 12.5.2015


GRAFİK 3: PETROLÜN CAM TAVANI


Bu grafik, [Alaska ve Hawaii dışındaki] 48 Amerikan eyaleti, Meksika Körfezi ve Kanada’da yeni petrol kuyularının masrafları çıkartıp kâra geçiş fiyat aralığını gösteriyor. Bu kuyuların çoğu için bu kâra geçiş noktası varil başı 60 doların da epeyce aşağısına indi. Bu da demek oluyor ki 2018, yine petrol fiyatlarının düşük seyrederek özellikle İran, Suudi Arabistan ve Rusya’nın temel problemlerini çözmesine imkân vermeyeceği bir yıl olacak.
Bu analizi kaleme aldığımız sırada petrol fiyatları 70 dolara yaklaştı. Bunun bir dizi nedeni var: soğuk havalar, siyasi belirsizlik ve ABD ham petrol stoklarında beklenmedik şekilde büyük düşüş. Şunu unutmamak gerekir ki birçok OPEC üyesi ham petrol üretiminde kesintiye gidecek bile olsa 2018’de arz talebi aşacak.
Bu, İran’ın yurtdışı maceraları için daha az para harcamak durumunda kalması demek. Suudi Arabistan için ise siyasi çalkantı anlamına geliyor; zira yeni genç veliaht prens kendisinden evvel hiçbir Suudi yöneticinin yapamadığını yapmaya kalkıştı: Suudi Arabistan’ı petrol gelirleriyle bir arada tutulan sun’i bir devlet olmaktan çıkarmak. Rusya için bu, sosyal harcamaları ve savunma harcamalarını kesmek veya ekonomisini çökecek hale getirmek arasında bir tercih yapmak demek (ki bunlardan hiçbiri Moskova açısından hoş seçenekler değil).
Büyük ham petrol üreticilerinden birini yere serecek herhangi bir büyük olayın yokluğunda (ki biz 2018’de böyle bir gelişme öngörmüyoruz) petrol fiyatlarının 60 dolar veya belki biraz daha altında kalacağını bekliyoruz. Tam fiyatı tahmin edemeyiz; fakat petrole bağımlı devletlerde problemlerin devam edeceğini ve aynı zamanda ABD’de üretimin tarihî rekora koşacağını öngörüyoruz.


HARİTA 4: AVRUPA’DA KARTLAR KARIŞIYOR


Perspektif haritaları, Geopolitical Futures olarak hazırladığımız, benim en beğendiğim harita çeşidi. Perspektif haritalarda ustaca hazırlanmış en ince değişim dahi bir olaya bakışımızı tamamen değiştirebilir. Yukarıda yer alan İngiltere’nin perspektifinden Avrupa haritası bunun tipik bir örneği. Önümüzdeki yıllarda Avrupa meselelerine yön vermesini beklediğimiz bazı konuların da altını çiziyor.
İngiltere 2019’da AB’den çıkmış olacak. AB-İngiltere müzakereleri manşetleri işgal ederken 2018 yılı epeyce bir siyasi melodram özelliği taşıyacak. Ancak manşetler asıl önemli konuları yakalayamayacak. Zira asıl mesele, İngiltere ile AB arasında bir ticaret anlaşması imzalanıp imzalanmaması değil. Ki biz bir anlaşmaya varılmasını bekliyoruz; zira AB’nin (yani Almanya’nın) İngiltere’yle ticareti yoğun ve İngiltere’nin de AB’yle ticareti fazla. Anlaşmaya varamamak iki tarafın da menfaatine değil.
Fakat İngiltere’nin AB’den ayrılması, Londra’nın Avrupa’yla dış politikasının eski haline geri dönmek zorunda olması demek. Bu sürece girişi, kısa süre evvel Polonya-İngiltere savunma antlaşmasının imzalanmasıyla görmüş olduk. İngiltere’nin hedefi ne? Avrupa kıtasında hiçbir devletin İngiliz Kanalı’nın öte tarafında güç intikaline gidecek kadar güçlenmemesini sağlamak.
Bu haritanın diğer bir şaşırtıcı unsuru, merkezinde -ikili ilişkileri, 2018’de AB’nin gidişatını diğer herhangi birinden çok daha fazla belirleyecek olan- iki ülkenin yer alması: Polonya ve Almanya. Polonya, Almanya’nın AB içindeki orantısız nüfuzundan bıkıp usandı ve AB içinde Almanya’ya karşı dengeleyici güç olan İngiltere’yi kaybetmenin ne anlama geleceğinin farkında olarak kaygı içinde. Önümüzdeki yıl, AB birçok alanda test edilecek ve ayrılıkçılık bitip gitmeyecek; ancak AB’nin geleceği konusunda Polonya-Almanya anlaşmazlığı izlenmesi gereken en önemli konu olacak.


GRAFİK 5: NAFTA’NIN DİRENÇLİLİĞİ



NAFTA müzakereleri o kadar çok ısınıyor ki Kanada bile zorlu bir müzakereciye dönüştü... Şaka bir yana, 2018 için temel tahminlerimizden biri, her ne tehdit yayılırsa yayılsın veya Trump hangi niyet mektuplarını imzalarsa imzalasın NAFTA’nın varlığını koruyacağı yönünde. Yukarıdaki grafik bunu açıklıyor.
Aşırı siyasallaşmış tartışmaları analiz etmenin bildiğimiz tek yolu, söylemleri duymazdan gelmektir. Menfaatler kelimelerin ve siyasetin önüne geçer. Buradaki menfaatler de -her üç ülke için- NAFTA’nın olduğu gibi kalmasını gerektiriyor. Grafiğin de gösterdiği gibi, Kanada ve Meksika için ABD’yle ticaret, ekonomilerinin gidişatı için son derece önemli.
(…) ABD’nin NAFTA ortaklarıyla ticareti büyük, ama dünyanın geri kalanıyla ticaret hacmine kıyasla düşük sayılır. Bununla birlikte şunu unutmamalıyız ki ABD 50 eyaletten oluşmakta ve bunlardan en etkili ikisi -yani Kaliforniya ve Teksas- NAFTA’nın varlığının devamına çokça yatırım yaptı. Üstelik ekonomileri NAFTA ortaklarıyla ticarete dayalı olan eyaletler sadece bu ikisiyle de sınırlı değil.
(…) Bu üç taraf ne kadar beter birbirine hakaret ederse etsin günün sonunda NAFTA’nın ayakta kalacağı beklenmeli.

***
Yukarıdaki beş harita ve grafik, 2017’de Geopolitical Futures olarak hazırladığımız en iyi haritalarımızın ve grafiklerimizin bazıları ve her biri 2018’deki en önemli hikâyelerin neler olacağına ışık tutuyor. Çin ve Japonya Asya’da güç mücadelesine girecek. İran kendi çıkarlarına uyacak şekilde Ortadoğu’yu şekillendirmeye çalışacak. Petrol fiyatları İran, Suudi Arabistan ve Rusya’nın umduğundan çok daha düşük düzeyde kalacak. İngiltere, yabancı konumuna düşerek Kıta Avrupa’sındaki güçleri dengelemeye çalışırken Polonya ve Almanya, Brüksel’de kararları kimin alacağı konusunda birbirine meydan okuyarak kavga pozisyonu alacak. Ve NAFTA yaşanacak tüm siyasi acıklı oyuna rağmen ayakta kalacak. 2018 ilginç bir yıl olacağa benzer.



29 Mayıs 2017 Pazartesi

G.FRIEDMAN & J.SHAPIRO: IŞİD'İ UNUTMAYIN



İSLAM DEVLETİ’Nİ UNUTMAYIN

George Friedman (Amerikalı siyaset bilimci, Stratfor’un kurucusu ve 2015 yılına kadar başkanı, Geopolitical Futures’ın kurucusu ve yöneticisi) & Jacob L. Shapiro (Geopolitical Futures Analiz Direktörü)
Mauldin Economics, 8.5.2017 ve Geopolitical Futures, 15.5.2017

Tercüme: Zahide Tuba Kor

(…) ABD destekli Suriye Demokratik Güçleri (SDG)’nin İslam Devleti (İD) savaşçılarını (…) Tabka’daki son İD kontrolündeki bölgelerden çıkardığını (…)  iddia ettiği bir sırada İD, Tabka’nın 200 kilometre doğusundaki Şedadi’ye saldırı düzenledi. (…) yaklaşık 40 kişi hayatını kaybetti.
(…)

ABD’nin İD yaklaşımı
Donald Trump göreve geldikten sonra Savunma Bakanı James Mattis’ten 30 gün içinde İD’in nasıl mağlup edilebileceğine dair bir plan istedi. Mattis şubat ayında bir taslak sundu, ancak hiçbir ayrıntı dışarıya sızmadı.
Bizim tahminimiz, Mattis’in Trump’a şu yönde bir plan sunduğu yönünde: ABD’nin İD’den daha büyük problemleri var; ordumuz Müslümanların coğrafyasında 16 yıldır savaş vermekte. Teçhizat akışının devam etmesi, birliklerin güçlendirilmesi ve silahların modernize edilmesi lazım. Bunlar 30 gün içinde yapılamaz. Dahası, ABD’nin bölgede Türkiye gibi bir NATO müttefiki var ve İD’i mağlup etme noktasında İran’la çıkarımız ortak. ABD’nin herkes için her şeyi yapması beklenemez. Niçin Müslüman ülkeleri, problemlerini kendilerinin çözmesi için kendi hallerine bırakmıyoruz?
Şimdiye kadar bu strateji İD’i frenleyip sınırlandırdı, ama düşüşünü hızlandırmadı. İD 2014 Haziran’ında Musul’u sadece iki haftada ele geçirmişti. ABD’nin eğitip desteklediği Iraklı güçler 2016 Ekim’inden bu yana 7 aydır Musul’u geri almak için çarpışıyor, (…) ve hala savaş bitmiş değil. Bu arada SDG, geçtiğimiz kasım ayında büyük tantanayla Rakka’yı geri alma hamlesine başladı. O dönemde öngörümüz Rakka’nın 2017 yılı içinde düşmeyeceği yönündeydi ve bu hala daha geçerli.
Tabka ve Şedadi’deki son gelişmeler, öngörümüzün doğruluğuna niçin hala daha inandığımızı ortaya koyar nitelikte. SDG Tabka’da İD kontrolündeki bölgelere saldırdığında, birçok haber kanalı SDG’nin İD’i ilçeden [kendi bileğinin gücüyle] çıkardığı iddiasını sanki bir hakikatmiş gibi kamuoyuna yaydı. Ancak çok daha ferasetli başka kaynaklar da vardı. Mesela the New Arap haber kanalı, Kürt SDG savaşçılarının İD’in bölgeden geri çekilmesi için bir müzakere yürüttüğüne dikkat çekti. SDG, bu bölgeleri [kendi bileğinin gücüyle] ele geçirmedi, İD’in [müzakere sonucu kendi rızasıyla] geri çekilmesinin ardından kontrolü ele aldı. Bunun yerine İD, Tabka’nın doğusundaki Şedadi’ye saldırmayı tercih etti ve –Rakka hedefine odaklanmış SDG savaşçılarına savunmasız bir haldeyken– beklemedikleri bir anda ölümcül bir darbe vurdu.
(…)
(…) ama Şedadi’deki öyle önemsiz bir saldırı değil. SDG’yi bir tercihte bulunmaya zorluyor: Ya sıkı savunulan Rakka’ya yavaş yavaş ilerlemeye devam edecek ya da geri çekilip İD saldırısına maruz kalabilecek hassas mevkileri savunacak.
İD’i mağlup etme mücadelesi, Trump’ın geçen ayki referandum zaferini tebrik için Türk mevkidaşı Recep Tayyip Erdoğan’la yaptığı telefon görüşmesinin ana gündem maddesiydi. ABD Rakka’da İD’i ortadan kaldırmada Türkiye’nin öncü bir rol oynamasını istiyor. Erdoğan da bu amaca matuf olarak Amerikan ve Rus birliklerinden müteşekkil bir koalisyonla çalışmaya istekli olduğunun işaretlerini verdi; ancak SDG savaşçılarının ekseriyetini oluşturan Suriye Kürtlerinin dışarıda bırakılması kaydıyla. ABD ise SDG’nin İD’le savaşı göğüslediğine işaret ederek şimdiye kadar bunu kabul etmedi.

İD ortadan kalkmayacak
Kuzey Kore, Amerikalıların dikkatini celbetmeye devam edecek, ancak İD problemi ortadan kalkmayacak. Erdoğan 2 hafta içinde ABD’yi ziyaret edecek ve Amerikan ve Türk menfaatleri arasındaki farklılık sıcak bir gündem olacak. Seçim kampanyası sırasında Kürt savaşçıları öven Trump, selefi Obama’nın karşı karşıya kaldığı aynı açmazla yüzleşecek. ABD, hem vizyonları hem de bölgede Türk ve Arap güçleri dengelemede elverişli bir grup olmaları nedeniyle SDG’yi bırakmak istemiyor. Ancak ABD, İD’i Rakka’dan tamamen çıkarmada Türkiye’nin yardımına ihtiyaç duyuyor ve Ankara da Kürtlerle ilgili Türkiye’nin endişeleri konusunda ABD’yi aynı hizaya getirtmek için bunu kullanıyor.
Erdoğan İD’le savaşmak için Suriye çöllerinin derinliklerine dalmayı ABD kadar istemiyor. Türk ordusunun kendisini yeniden organize ve modernize etmeye ihtiyacı var. Türkiye Suriye’de çatışmaya daha yeni girdi, ancak Rakka’ya ilerleme katbekat büyük bir meydan okuma. Türkiye, ABD’den taviz koparmak ve Rusya’yla ilişkilerini çekip çevirmek için kendi stratejik konumunu ve ordusunun itibarını kullanıyor. Büyük güçler aralarında satranç oynuyorlar ve şu an için oyunda olanlar sadece piyonlar.

(…) İD uygun vakti bekleyerek fırsat kolluyor. Düşmanlarından çok daha fazla stratejik düşündüğünü, taktiksel savaş verdiğini ve sabırla davrandığını artık ispatladı. Dini adanmışlığından mı yoksa alternatifsizliğinden mi böyle, en iyisi bunun tahlilini psikanalistlere bırakalım. Jeopolitik uzmanlar olarak bizim ekleyebileceğimiz husus şu: İD hala daha kazanabileceğini düşünen bir kuvvet gibi davranıyor ve SDG sahada İD’e karşı savaşan tek kuvvet olarak kaldığı müddetçe bu değerlendirme çok da mantıksız sayılmaz.

9 Nisan 2017 Pazar

G.FRIEDMAN: GEÇMİŞ İMPARATORLUKLARIN GELECEK HAKKINDA SÖYLEDİKLERİ



GEÇMİŞ İMPARATORLUKLAR GELECEK HAKKINDA BİZE NELER SÖYLER?

George Friedman (Amerikalı siyaset bilimci, Stratfor’un kurucusu ve 2015 yılına kadar başkanı, Geopolitical Futures’ın kurucusu ve yöneticisi) & Jacob L. Shapiro (Geopolitical Futures Analiz Direktörü)
Mauldin Economics, 20.3.3017 ve Geopolitical Futures, 27.3.2017

Tercüme: Zahide Tuba Kor

NOT: Amerika’nın önemli jeopolitik uzmanı, Stratfor ve Geopolitical Futures’ın kurucusu olan George Friedman’ın bu blogda yer alan 22 makalesinin tercümesini toplu olarak okumak için TIKLAYINIZ. 
Geopolitical Futures Analiz Direktörü Jacob L. Shapiro’nun bu blogda yer alan 7 makalesinin tercümesini toplu olarak okumak için TIKLAYINIZ. 


İspanyol yazar George Santayana der ki “Geçmişi hatırında tutmayan tekrarlamaya mahkûmdur” (…)
Tarihi bilmenin değeri, bir kez daha tekerrür etmesini önlemek değil, tarihin hangi döneminde yaşanmış olursa olsun, değişmezleri ve olayları şekillendiren unsurların bilincine varmanızı sağlamasıdır. (…) dolayısıyla şu ifade daha doğru olur: Geleceği öngörmek için geçmişi anlamak lazım. 
(…)

ÇİN



(…)
Bu haritadan iki çıkarım yapılabilir: Birinci ve en önemlisi, Çin’in hep bir kara gücü olması. Kontrolü anakaranın ötesine ciddi bir şekilde hiçbir zaman yayılmadı. Tayvan dikkat çekici tek istisna. (…)
İkincisi, Çin’in merkezî topraklarının sınırlarının belli ve bin yılı aşkın süredir pek değişmemiş olması. (…)


İRAN



[Konuyla ilgili George Friedman'a ait bir başka analiz tercüme edildiğinden aşağıda sadece önemli noktalara yer verilmiştir. Friedman'ın İran jeopolitiğini konu alan analizinin tercümesi için TIKLAYINIZ]
(...) Birçokları İran’ın Pers İmparatorluğunu tekrar kurmaya çalışmasından korkuyor; ancak bunu kısa süre içinde başaramayacaktır. Zira böyle bir imparatorluğun önşartı, Türkiye’de zayıf bir yapının olması ve Ankara zayıf olmadığını gösterme konusunda giderek de daha korkusuzlaşıyor.
(…) Özellikle her üç Fars imparatorluğunun da yönetimi altına girmiş [kırmızı] bölgeler her şeyi anlatıyor. (…) İran’ın mevcut stratejisi üzerinde düşünürken en dikkat çekici olan, yukarıdaki haritanın bütün Fars imparatorluklarının günümüz Irak’ının ekseriyetini kontrolü altına aldığını gözler önüne sermesi.
(…)
Farklı etnik grupların bu dağlık kalesinden [Z.T.K. İran’ı kastediyor] dışarı bakıldığında Irak, İran’ın üzerine gitmesi gerektiği en önemli stratejik zorunluluk. Ancak İran’ın nüfuzu birçok yönden dışa doğru yayılıyor ve buralar İran’ın gücünün sürekli değerlendirilmesi gereken bölgeler.

TÜRKİYE



(…)
Yukarıda bahsi geçen Fars imparatorlukları genişti ve zaman zaman günümüzün Yunanistan’ı, Bulgaristan’ı, Romanya’sı ve hatta Ukrayna, Kırım ve Rusya sahillerine kadar yayıldı. Ama Avrupa’nın geri kalanına ulaşamadı. Farsların güç merkezi Ortadoğu, Orta Asya ve Kafkaslardı. Ama aynısı Osmanlı İmparatorluğu için geçerli değil.
Osmanlı, gücünün zirvesindeyken sadece Avrupa sahillerinde yayılmayıp Avrupa’nın kalbindeki toprakları da yönetti ve 1683’te Viyana’yı kuşattı. (…) Osmanlılar hem bir Avrupa hem de bir Ortadoğu gücüydü. Bu, günümüz Türkiye’sini anlamak için elzem.
(…)
Farslar kara merkezli bölgesel bir güçtü. Osmanlılar ise hem bir kara hem de bir deniz gücüydü ve onların buyruğu kıtalara yayıldı. Osmanlılar bir Akdeniz imparatorluğuydu. Ana limanların çoğunu ve daha da önemlisi, 15. ve 16. yüzyılda dünyanın en hayati ticaret rotalarının bazılarından olan Akdeniz ticaret rotalarını kontrol ettiler. Bugün bu rotalar hala önemli, ama geçmişteki kadar kritik değil ve bu da son derece güçlü bir Türkiye’nin olsa olsa ne kadar kuvvetli olabileceğinin sınırlarını çiziyor.
Buna rağmen Osmanlı tarihini çalışmak önemli, zira Türkiye’nin nereye doğru gittiğini gösteriyor. Güneyindeki Arap dünyası kaos içinde. Rusya zayıflıyor. İran’ın sınırlılıkları var. Kafkaslar her zamanki gibi bölünmüş durumda. Balkanlar kısa bir istikrarın keyfini sürse de bu fazla devam edemez. Kahire’den Cezayir’e kadar uzanan Kuzey Afrika hem ekonomik bakımdan hem de güvenlik açısından çöküntü içinde.
Türkiye son derece güçlü bir ülke ve giderek daha da güçleniyor. Son haftalarda Türkiye’nin Almanya, Hollanda ve diğer ülkelerle diplomatik çatışmaları hakkında çokça şeyler yapıldı. Bu gelişmeleri yukarıdaki haritayı akılda tutarak düşünmek önemli.

FRANSA




Son harita diğerlerinden farklı. İki tür Fransız imparatorluğunu gösteriyor: (i) (Fransa’nın Avrupa kıtasını egemenliği altına aldığı) Napolyon İmparatorluğu ve (ii) Fransa’nın çeşitli kıtalara yayılmış sömürge imparatorluğu. Kadim döneme ait bir harita ise yok; zira günümüz Fransa’sı, Avrupalılar Amerika kıtalarını keşfedene kadar Avrupa kıtasının dışındaki toprakları yönetmediler. Siyasi ve teknolojik şartların özgün bir karışımı, Fransa’nın gücünü geleneksel sınırlarının çok ötesine yaymasına imkân verdi. Bugün artık sözkonusu şartlar mevcut değil. Dolayısıyla yukarıdaki harita, Fransa’nın kısa bir süre sonra Hindistan, Afrika veya Kuzey Amerika’da egemenlik yarışına gireceğinin bir işareti olarak görülemez.
Yine de bu harita bazı temel olguları ortaya koyuyor: Birincisi, Fransa bundan sadece bir-iki yüzyıl evvel Avrupa kıtasını baştanbaşa egemenliği altına almış büyük Avrupalı güçlerden biri. Ancak şimdilerde Fransa o günlerden çok uzaklarda. En iyi haliyle, şu anda Almanya ve İngiltere’nin ardından Avrupa’nın üçüncü en büyük gücü.
Ancak Fransa önemsizliğe mahkûm değil. İktisadi durgunluğu ve seçimleri etrafında dönen acıklı oyun dünyanın dikkatini çekiyor; ancak Avrupa’da güç yapılanması yeniden şekillenirken Fransa burada önemli bir rol oynayacaktır. Ekonomisi düşük büyümeyle kötü durumda ve iç siyaseti içeriye odaklanmış halde olsa da Avrupa kıtasında önemli bir bölgesel güç.
İkincisi, Fransa bir zamanlar böyle bir büyük emperyal güç olduğundan bu gücün kalıntıları beklenmedik yerlerde hala daha varlığını sürdürüyor. Dünyada Fransa’dakinden çok daha fazla sayıda insan Fransızca konuşuyor (Uluslararası Frankofoni Örgütü’nün 2014 raporuna göre, Fransızca konuşanların sadece %36’sı Fransa’da yaşıyor.) Fransa ordusu, Kuzey Afrika’nın birçok yerinde radikal İslamcılara karşı savaş veriyor ve yine Paris, Ortadoğu’da İslam Devleti’yle savaş için askeri birlik gönderdi. Lübnan ve Tunus gibi ülkeler Fransız siyasi, sosyoekonomik ve kültürel yapısını muhafaza ediyor, her ne kadar emperyalizmle bağlar çoktan kopmuş olsa da. Fransa artık bu bölgelerde gücünü kullanamıyor, ancak eski gücünün yakıları hala daha ayakta.

Özetle

(…) Winston Churchill bir zamanlar demişti ki, “Tarih çalışın. Devlet idaresinin tüm sırları tarihte gizlidir.” (…) Gelecekte yaşanabilecekleri anlamanın ilk adımı, geçmişte nelerin imkânsız olduğunu idrak etmektir.

5 Şubat 2017 Pazar

J.MAULDIN: AVRUPA’NIN PROBLEMLERİ ÇÖZÜMSÜZ



AVRUPA’NIN PROBLEMLERİ MUHTEMELEN ÇÖZÜMSÜZ

John Mauldin (Mauldin Economics’in başkanı; Amerikan ve dünya ekonomisi konusunda dünyaca meşhur finansal uzman, kitapları en çok satanlar listesinde yer alan yazar)
Mauldin Economics, 16.1.2017

Tercüme: Zahide Tuba Kor

NOT: Bu blogda yer alan John Mauldin'e ait önceki tercümeleri okumak için TIKLAYINIZ.

AB kurucularının hep hayalindeki şey, ortak para birimiyle ve mali birlikle devasa bir serbest ticaret bölgesi olan 50 eyaletli ABD’ydi. Bu sistemin ABD’de işlemesi, kısmen eyaletlerimizin –her biri kendi nev-i şahsına münhasır olmakla birlikte– Avrupa gibi yüzyılların kültürel ve dil çeşitliliğine sahip olmaması.
Avrupa milletlerinin sahip olduğu farklı farklı diller, kültürler ve tarihler, kıtanın iktisaden daha iyi bir işbirliği geliştiremeyeceği anlamına gelmez. Ancak mevcut AB yapısının –özellikle de Avrupa Para Birliği ve avronun– buna bir çözüm olmadığı gayet net.

Avro Bölgesi problemlerini çözecek hiçbir mekanizma yok
İtalyan bankalarının verdiği, geri dönüşü olmayan yaklaşık 350-400 milyar avroluk kredi var.  Bu miktarın kahir ekseriyeti sadece kısa vadeli geri dönüşü olmayan krediler değil, üzerine bardak bardak soğuk su içilmesi gereken uçup giden paralar. İtalyan bankaları durum sanki böyle değilmiş gibi davranıyor; hükümet de Avrupa Merkez Bankası da buna izin veriyor. Ancak bu, Avrupa’nın yüzleşmesi gereken bir olgu.
(…)
Avro Bölgesi içinde hiçbir mekanizmanın çözemeyeceği devasa dengesizlikler sözkonusu ve İtalya bunun ceremesini çeken güney kuşak ülkelerinden biri.
Geçen ay Almanya’da enflasyon %1,7’ye ulaştı. Almanya’da ve diğer kuzey ülkelerinin çoğunda daha sıkı para politikasının davul seslerinin yükseleceğine bahse girebilirsiniz. Ancak bu, İtalya ve güney ülkelerinin ihtiyaç duyduğu şeyin tam aksi.

Avro Bölgesi’nde büyük değişimler kapıda
Geçen hafta Spectator dergisinde hiç de cesaret verici olmayan bir makale gördüm. Durumu makalenin yazarı James Forsythe’den daha iyi bir şekilde dile getiremezdim; dolayısıyla ondan aşağıdaki alıntıyı yapmayı tercih ettim:
2016’nın hengâmesinden sonra Avrupa’nın bir sükûnet yılına ihtiyacı olabilir. Ama buna erişemeyecek. Avrupa projesinin altı kurucu ülkesinden dördünde seçimler yapılacak ve her birinde popülist Avrupa şüpheciler yükselişte. En azından bunlardan birinde iktidar değişikliği yaşanacak: François Hollande yeniden Fransa cumhurbaşkanlığı yarışına katılamayacak kadar popülerliğini yitirdiğini kabullendi ve eğer ki tek gidici Avrupa lideri o olursa gerçekten bir sürpriz olur. Diğerleri sıkıca koltuklarına tutunabilirler; ancak iktidara tutunmalarının popülistlerin başarılarıyla zayıflayacağını göreceklerdir.
Mali çöküş heyulası Avrupa siyasetine musallat olmuş durumda. Paralar basıldı ve bankalar kurtarıldı; ancak bu toparlanma yabancılaşmaya, ümitsizliğe ve öfkeye yol açan hayat standartlarında büyük bir durgunluk pahasına gerçekleşti. Bu öfke hali olmasaydı Donald Trump, bırakın Amerikan başkanlığını, Cumhuriyetçi Parti’den adaylık hakkını dahi kazanamazdı.  Trump’ın zaferine yol açan koşullar Avrupa’da çok daha güçlü bir şekilde mevcut.
Mali çöküşün ardından kendilerini koruması için devletlerine yüzünü dönen Avrupalı seçmenler, bir süre sonra hükümetlerinin çaresizliğini keşfetti; zira hükümetler, ekonomi politikalarının çok büyük bir kısmının kontrolünü AB’ye devretmişlerdi. İkinci büyük şok olan küresel göç dalgası da AB içinde oldukça çetrefilli bir meseleydi; zira neredeyse bütün AB üyeleri, Schengen Anlaşması’nın altına imza koyduklarında sınırlarındaki kontrolden feragat etmişlerdi. Bu durumdan mutsuz olanların yüzünü dönebilecekleri sadece yeni popülist partiler var. Dolayısıyla gelinen aşamada Avrupa seçimlerinin çoğu, mevcut düzene isyan edenlerle savunanlar arasında bir savaşa dönüştü.
James Forsythe’nin de belirttiği üzere, Donald Trump’ın Amerikan başkanlık seçimlerini kazanmasını sağlayan koşullar Avrupa’da da mevcut ve muhtemelen burada çok daha güçlü. 2017 içinde Fransa, Hollanda ve Almanya’da genel seçimler yapıldığında, kanaatimce bunun ispatını görmüş olacağız. İtalyanların da bankacılık krizi yüzünden erken seçime gitmek zorunda kalma ihtimali var. Yine referandum sandığı önlerine konduğunda çoğunluğun Avro Bölgesi’nde kalmayı destekleyeceği de tam net değil.
Bu siyasi partilerin çözümleri olmayabilir; ancak görevli memurların hiçbir çözümü olmadığı kesin. Mümkün görünmeyen ile imkânsız arasında bir tercih yapmanız gerektiğinde mümkün görünmeyenin peşinden gidersiniz.

Avrupa’nın problemleri, dünyanın problemlerine dönüşecek
Ben 2017’nin Avrupa’ya birçok değişiklik getirmesini bekliyorum; ama henüz bunun sonuna gelindiğine ikna olmuş da değilim. 2010 yılında Avrupa Borç Krizi kıtayı vurduğundan beri “geciktir ve oyala” taktiği, AB ve avro yanlısı güçlerin işine yaramıştı.
Bir noktada, onların kararlılıkları önem arz etmeyebilir; ancak nihai adımı kısa vadeli çözümlerle öteleme inadını 2018 veya sonrasına kadar sürdürebileceklerinden şüpheliyim. Yoldan ne zaman çıkacakları henüz net değil.
Bu gerçekleştiğinde sonuç, muhtemelen Avrupa’da çok feci bir ekonomik durgunluk olacaktır ve eğer ki bu çok hızlı gerçekleşirse, dünyaya sirayet edecek ve ABD’yi de durgunluğa sürükleyebilecektir.

Belki ABD’de ihtiyaç duyduğumuz reformları yaparsak ve sürdürülebilir bir büyüme kaydedersek, parçalanan bir Avrupa, sadece büyümeyi %2, hatta %1 bandının altına çekebilir. Ancak eğer ki Çin de 2017’deki hedeflerini tutturamazsa işte o vakit her şey mümkün. 

10 Ağustos 2016 Çarşamba

J.MAULDIN: TÜRKİYE’DEKİ DARBENİN SONUÇLARI

Darbeleri mazur gören veya gösteren herkesi kınıyor, darbecileri lanetliyoruz


TÜRKİYE’DEKİ DARBENİN SONUÇLARI

John Mauldin (Mauldin Economics’in başkanı; Amerikan ve dünya ekonomisi konusunda dünyaca meşhur finansal uzman, kitapları en çok satanlar listesinde yer alan yazar)
Mauldin Economics, 16.7.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor

(…)
(…) bir darbe tertip etmek kolay değildir. Haftalar evvelinden çok dikkatlice planlanmalıdır. Binlerce asker ile tanklar, helikopterler ve diğer teçhizat bir anda, hızlıca ve kararlı bir şekilde caddelere çıkmalı ve kontrolü ele almalıdır. Ve bütün bunların planlanması tam bir gizlilik içinde yürütülmelidir. Çünkü sürpriz unsuru olmaksızın hiçbir darbe gerçekleşemez.
O halde ordu tek bir kelime dışarı sızmadan bu darbeyi nasıl planladı? Türk güvenlik ve istihbarat teşkilatı profesyonel ve yetenekli olup orduyu takip etmeleri ana görevlerinden birisidir. Darbe planlamak için sayısız toplantı ve hazırlık yapmak lazım. Gizlice sızarak gözetlemenin (intrusive surveillance) bu kadar zirvede olduğu bir çağda ordu niyetlerini nasıl gizlilik içinde yürüttü?
Bulabildiğimiz tek açıklama şu: İstihbarat örgütlerinin de bu darbe planı içinde dahli olmalı. Eğer böyleyse Erdoğan için oyun bitmiş demektir. Ordudan epeyce üst düzey bir kaynağımız bize “Darbe olduğuna dair hiçbir fikrimiz yoktu” dedi. O, Erdoğan’ın Marmaris’te otelde olduğunu biliyordu. Darbe Erdoğan Ankara’dan uzaktayken planlandı ki böylece onu tecrit edip tutuklamak kolay olsun. Dışarı hiçbir sızıntı olmaksızın mükemmel bir planlama.
(…) Kaynaklarımız bize darbenin, komuta kademesinden olmasa da, çok üst düzey generallerle yürütüldüğünü söylediklerinden biz başarılı olduklarını zannettik. Erdoğan bir tatil beldesinde alıkonmuş, net bir şekilde İstanbul’a veya Ankara’ya dönememekteydi. İletişim merkezleri denetim altına alınmıştı. İstanbul’un Taksim dahil büyük meydanlarında askeri birlikler konuşlanmıştı. Darbe başarıya ulaşacak gibi görünüyordu.
Ama bir anda her şey değişiverdi. Erdoğan bir Türk televizyon kanalında FaceTime aracılığıyla açıklamalar yapmaya başladı. Belki de Erdoğan henüz tutuklanmamıştı ama, bize inandırıldığı şekliyle, askeri birlikler hemen otelinin dışındaydı ve Erdoğan bu sayede televizyon kanalına açıklamalar yapabilmişti. Darbeciler tarafında işler baştan savma yürütülüyordu. Ardından Erdoğan bir uçağa bindi ve darbe yapanların kontrolünde olduğu daha evvel bildirilmiş İstanbul Atatürk Havalimanı’na uçtu. Darbecilerin bir yarım yamalak işi daha. Aşikârdı ki Erdoğan artık serbestti, çünkü tehditler savuruyordu. Sonrasında Taksim Meydanı’nda askerlerin polislere teslim olduğu haberlerini aldık. (…)
Durum sadece saatler içinde olağan bir başarılı darbeden başarısız bir darbeye dönüşüvermişti. Darbeyi uygulamaya koyanların neden istihbarat birimlerince fark edilemediğine dair hala elimizde bir açıklama yok.
Haydi spekülasyon yapalım: Erdoğan darbeyi istemiş olabilir. Darbeyi bertaraf edeceğini biliyordu ve bu darbe girişimi ona orduda tam bir temizlik için bir mazeret sunacaktı. Belki de Marmaris’e kendi güvenliği için gitmişti. (…) Darbe ya sona erdi ya da henüz ermedi. Darbeyi planlayanlar [hazırlık sürecinde] ya gerçekten yakayı ele vermediler ya da [fark edildiler de bilerek göz yumularak] Erdoğan’ın tuzağına düşmeleri sağlandı. Gerçekte neler olup bittiği önümüzdeki birkaç saatte netleşecek. (…)
Ancak bu darbe girişiminin derin manaları ve jeopolitik sonuçları var. Türkiye’nin İstanbul merkezli, köklü ve Atatürk’ün felsefesiyle huzur bulan laik nüfusu ile Erdoğan’ın Anadolu’daki daha dindar destekçileri arasında derin bir gerginlik olduğunu biliyoruz. (…)
Anadolu’nun bu dindar azınlığı Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra marjinalize oldu. Erdoğan yeni Türkiye’yi inşa etmek için iktidara geldi. İslam dünyasının değiştiğini, İslam’ın yükselişte olduğunu ve Türkiye’nin öyle laik bir güç olarak kalamayacağını anladı hem iç siyasette hem de dış politika bağlamında. Türkiye’nin İslam Devleti (İD)’nin kendi [Türkiye’ninkini kastediyor] mali sistemini kullanmasına, petrolünü satmasına ve adamlarını sınırdan geçirmesine en azından izin verdiğine dair basında sürekli haberler çıkıyor. Erdoğan yakın zamana kadar İD’e saldırmakta isteksizdi; ama son dönemde Türkiye’ye yönelik saldırıları sebebiyle -aşikar ki misilleme amacıyla- stratejisini değiştirdi.
Erdoğan iki kuvvet arasında sıkıştı kaldı. Birincisi cihatçı gruplar; öyle görünüyor ki Erdoğan, Türkiye’yi vurmaktan caymaları için bu grupları bir şekilde idare etmeye çalıştı. Bu da onu hem ABD hem de Rusya’yla aynı anda karşı karşıya getirdi. Aynı zamanda onun stratejisinden korkan içerideki laik grubun da baskısı altındaydı. Ama son dönemde strateji değişti. İsrail’le ilişkileri yeniden başlattı ve Rusya’dan özür diledi. Birçoklarının İslamcılık taraftarı olarak gördüğü bir başbakandan [Ahmet Davutoğlu’nu kastediyor] kurtuldu. Siyasetini yeniden dengelemeye çalışıyor. Darbeyi sahneye koyanların ise bu adımları bir zayıflık olarak görmeleri ve bunu bir fırsat bilmeleri mümkün.
Türkiye’nin daha geniş çaplı bölgede (greater region) asıl kritik ülke haline geldiğini unutmamak gerekir. Suriye’de ve hatta Irak’ta İD’in bastırılmasında kilit konumda. Avrupa’nın göç politikasının tam ekseninde. Karadeniz’de Rusya’ya meydan okuyor. Tıpkı İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana olduğu gibi, ABD’nin şu anda Türkiye’ye ihtiyacı var; zira Rusya onunla [Türkiye’yi kastediyor] bir çatışmayı göze alamaz. Her iki ülke de Erdoğan’ı sevmiyor, ama her iki ülkenin de bir başka alternatifi olup olmadığı net değil. İlginçtir, darbenin yaşandığı bir dönemde Rus ve Amerikan dışişleri bakanları Lavrov ile Kerry, Suriye konusunda maraton toplantılarındaydı.
Komplo teorileri için alan artık sınırsız; zira gerçekten de komplolar vardı ve hatta muhtemelen komplolar içinde komplolar sözkonusuydu. O halde aşikar olanla bitirelim. Türkiye Ortadoğu, Avrupa ve Rusya’yı etkiliyor. Aynı zamanda cihatçıların davranışlarını şekillendirmede önemli bir güç. Erdoğan’ın davranışları giderek değişkenleşti, sanki politikasında yeniden bir denge kurmaya çalışıyor gibi. Darbe, ordu içinden birilerinin Erdoğan’ı zayıf/savunmasız olarak gördükleri anlamına geliyor. Destekçileri ise şimdi artık kontrolü yeniden tesis etmeye çalışıyor.
Darbe sona ermiş gibi görünüyor; ama müteakip eylemlerin yansımaları devam edecektir. Erdoğan mümkün olan en azami derecede siyasi gözdağına ve sindirmeye başvuracak ve orduyu korkutmak için siyasi ve askeri temizliğe girişecektir. Ancak insanları silahla korkutur da artık direnmekle kaybedecek hiçbir şeyleri kalmadığı hissiyatını uyandırırsa bu terör saltanatı pek de işe yaramayacaktır. Ordu içindeki ana askeri yapıların Erdoğan’a yardıma geldiğine dair hiçbir kanıt yok. Öyle görünüyor ki ordu, darbeyi sahneye koyanlar, tarafsız kalanlar ve Erdoğan’ı destekleyen milli polis teşkilatı şeklinde üçe bölündü. Her ne kadar Erdoğan olduğundan çok daha güçlü görünmenin bir üstadı olsa da insanları kendine destek için sokağa davet ederek aslında zayıf bir görüntü verdi. Ama zayıf görünmeye tahammül edemez, bu nedenle kararlı bir karşı-harekat yapmak zorunda. Tabii yapabilirse.