John Mauldin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
John Mauldin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Şubat 2017 Pazar

J.MAULDIN: AVRUPA’NIN PROBLEMLERİ ÇÖZÜMSÜZ



AVRUPA’NIN PROBLEMLERİ MUHTEMELEN ÇÖZÜMSÜZ

John Mauldin (Mauldin Economics’in başkanı; Amerikan ve dünya ekonomisi konusunda dünyaca meşhur finansal uzman, kitapları en çok satanlar listesinde yer alan yazar)
Mauldin Economics, 16.1.2017

Tercüme: Zahide Tuba Kor

NOT: Bu blogda yer alan John Mauldin'e ait önceki tercümeleri okumak için TIKLAYINIZ.

AB kurucularının hep hayalindeki şey, ortak para birimiyle ve mali birlikle devasa bir serbest ticaret bölgesi olan 50 eyaletli ABD’ydi. Bu sistemin ABD’de işlemesi, kısmen eyaletlerimizin –her biri kendi nev-i şahsına münhasır olmakla birlikte– Avrupa gibi yüzyılların kültürel ve dil çeşitliliğine sahip olmaması.
Avrupa milletlerinin sahip olduğu farklı farklı diller, kültürler ve tarihler, kıtanın iktisaden daha iyi bir işbirliği geliştiremeyeceği anlamına gelmez. Ancak mevcut AB yapısının –özellikle de Avrupa Para Birliği ve avronun– buna bir çözüm olmadığı gayet net.

Avro Bölgesi problemlerini çözecek hiçbir mekanizma yok
İtalyan bankalarının verdiği, geri dönüşü olmayan yaklaşık 350-400 milyar avroluk kredi var.  Bu miktarın kahir ekseriyeti sadece kısa vadeli geri dönüşü olmayan krediler değil, üzerine bardak bardak soğuk su içilmesi gereken uçup giden paralar. İtalyan bankaları durum sanki böyle değilmiş gibi davranıyor; hükümet de Avrupa Merkez Bankası da buna izin veriyor. Ancak bu, Avrupa’nın yüzleşmesi gereken bir olgu.
(…)
Avro Bölgesi içinde hiçbir mekanizmanın çözemeyeceği devasa dengesizlikler sözkonusu ve İtalya bunun ceremesini çeken güney kuşak ülkelerinden biri.
Geçen ay Almanya’da enflasyon %1,7’ye ulaştı. Almanya’da ve diğer kuzey ülkelerinin çoğunda daha sıkı para politikasının davul seslerinin yükseleceğine bahse girebilirsiniz. Ancak bu, İtalya ve güney ülkelerinin ihtiyaç duyduğu şeyin tam aksi.

Avro Bölgesi’nde büyük değişimler kapıda
Geçen hafta Spectator dergisinde hiç de cesaret verici olmayan bir makale gördüm. Durumu makalenin yazarı James Forsythe’den daha iyi bir şekilde dile getiremezdim; dolayısıyla ondan aşağıdaki alıntıyı yapmayı tercih ettim:
2016’nın hengâmesinden sonra Avrupa’nın bir sükûnet yılına ihtiyacı olabilir. Ama buna erişemeyecek. Avrupa projesinin altı kurucu ülkesinden dördünde seçimler yapılacak ve her birinde popülist Avrupa şüpheciler yükselişte. En azından bunlardan birinde iktidar değişikliği yaşanacak: François Hollande yeniden Fransa cumhurbaşkanlığı yarışına katılamayacak kadar popülerliğini yitirdiğini kabullendi ve eğer ki tek gidici Avrupa lideri o olursa gerçekten bir sürpriz olur. Diğerleri sıkıca koltuklarına tutunabilirler; ancak iktidara tutunmalarının popülistlerin başarılarıyla zayıflayacağını göreceklerdir.
Mali çöküş heyulası Avrupa siyasetine musallat olmuş durumda. Paralar basıldı ve bankalar kurtarıldı; ancak bu toparlanma yabancılaşmaya, ümitsizliğe ve öfkeye yol açan hayat standartlarında büyük bir durgunluk pahasına gerçekleşti. Bu öfke hali olmasaydı Donald Trump, bırakın Amerikan başkanlığını, Cumhuriyetçi Parti’den adaylık hakkını dahi kazanamazdı.  Trump’ın zaferine yol açan koşullar Avrupa’da çok daha güçlü bir şekilde mevcut.
Mali çöküşün ardından kendilerini koruması için devletlerine yüzünü dönen Avrupalı seçmenler, bir süre sonra hükümetlerinin çaresizliğini keşfetti; zira hükümetler, ekonomi politikalarının çok büyük bir kısmının kontrolünü AB’ye devretmişlerdi. İkinci büyük şok olan küresel göç dalgası da AB içinde oldukça çetrefilli bir meseleydi; zira neredeyse bütün AB üyeleri, Schengen Anlaşması’nın altına imza koyduklarında sınırlarındaki kontrolden feragat etmişlerdi. Bu durumdan mutsuz olanların yüzünü dönebilecekleri sadece yeni popülist partiler var. Dolayısıyla gelinen aşamada Avrupa seçimlerinin çoğu, mevcut düzene isyan edenlerle savunanlar arasında bir savaşa dönüştü.
James Forsythe’nin de belirttiği üzere, Donald Trump’ın Amerikan başkanlık seçimlerini kazanmasını sağlayan koşullar Avrupa’da da mevcut ve muhtemelen burada çok daha güçlü. 2017 içinde Fransa, Hollanda ve Almanya’da genel seçimler yapıldığında, kanaatimce bunun ispatını görmüş olacağız. İtalyanların da bankacılık krizi yüzünden erken seçime gitmek zorunda kalma ihtimali var. Yine referandum sandığı önlerine konduğunda çoğunluğun Avro Bölgesi’nde kalmayı destekleyeceği de tam net değil.
Bu siyasi partilerin çözümleri olmayabilir; ancak görevli memurların hiçbir çözümü olmadığı kesin. Mümkün görünmeyen ile imkânsız arasında bir tercih yapmanız gerektiğinde mümkün görünmeyenin peşinden gidersiniz.

Avrupa’nın problemleri, dünyanın problemlerine dönüşecek
Ben 2017’nin Avrupa’ya birçok değişiklik getirmesini bekliyorum; ama henüz bunun sonuna gelindiğine ikna olmuş da değilim. 2010 yılında Avrupa Borç Krizi kıtayı vurduğundan beri “geciktir ve oyala” taktiği, AB ve avro yanlısı güçlerin işine yaramıştı.
Bir noktada, onların kararlılıkları önem arz etmeyebilir; ancak nihai adımı kısa vadeli çözümlerle öteleme inadını 2018 veya sonrasına kadar sürdürebileceklerinden şüpheliyim. Yoldan ne zaman çıkacakları henüz net değil.
Bu gerçekleştiğinde sonuç, muhtemelen Avrupa’da çok feci bir ekonomik durgunluk olacaktır ve eğer ki bu çok hızlı gerçekleşirse, dünyaya sirayet edecek ve ABD’yi de durgunluğa sürükleyebilecektir.

Belki ABD’de ihtiyaç duyduğumuz reformları yaparsak ve sürdürülebilir bir büyüme kaydedersek, parçalanan bir Avrupa, sadece büyümeyi %2, hatta %1 bandının altına çekebilir. Ancak eğer ki Çin de 2017’deki hedeflerini tutturamazsa işte o vakit her şey mümkün. 

10 Ağustos 2016 Çarşamba

J.MAULDIN: TÜRKİYE’DEKİ DARBENİN SONUÇLARI

Darbeleri mazur gören veya gösteren herkesi kınıyor, darbecileri lanetliyoruz


TÜRKİYE’DEKİ DARBENİN SONUÇLARI

John Mauldin (Mauldin Economics’in başkanı; Amerikan ve dünya ekonomisi konusunda dünyaca meşhur finansal uzman, kitapları en çok satanlar listesinde yer alan yazar)
Mauldin Economics, 16.7.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor

(…)
(…) bir darbe tertip etmek kolay değildir. Haftalar evvelinden çok dikkatlice planlanmalıdır. Binlerce asker ile tanklar, helikopterler ve diğer teçhizat bir anda, hızlıca ve kararlı bir şekilde caddelere çıkmalı ve kontrolü ele almalıdır. Ve bütün bunların planlanması tam bir gizlilik içinde yürütülmelidir. Çünkü sürpriz unsuru olmaksızın hiçbir darbe gerçekleşemez.
O halde ordu tek bir kelime dışarı sızmadan bu darbeyi nasıl planladı? Türk güvenlik ve istihbarat teşkilatı profesyonel ve yetenekli olup orduyu takip etmeleri ana görevlerinden birisidir. Darbe planlamak için sayısız toplantı ve hazırlık yapmak lazım. Gizlice sızarak gözetlemenin (intrusive surveillance) bu kadar zirvede olduğu bir çağda ordu niyetlerini nasıl gizlilik içinde yürüttü?
Bulabildiğimiz tek açıklama şu: İstihbarat örgütlerinin de bu darbe planı içinde dahli olmalı. Eğer böyleyse Erdoğan için oyun bitmiş demektir. Ordudan epeyce üst düzey bir kaynağımız bize “Darbe olduğuna dair hiçbir fikrimiz yoktu” dedi. O, Erdoğan’ın Marmaris’te otelde olduğunu biliyordu. Darbe Erdoğan Ankara’dan uzaktayken planlandı ki böylece onu tecrit edip tutuklamak kolay olsun. Dışarı hiçbir sızıntı olmaksızın mükemmel bir planlama.
(…) Kaynaklarımız bize darbenin, komuta kademesinden olmasa da, çok üst düzey generallerle yürütüldüğünü söylediklerinden biz başarılı olduklarını zannettik. Erdoğan bir tatil beldesinde alıkonmuş, net bir şekilde İstanbul’a veya Ankara’ya dönememekteydi. İletişim merkezleri denetim altına alınmıştı. İstanbul’un Taksim dahil büyük meydanlarında askeri birlikler konuşlanmıştı. Darbe başarıya ulaşacak gibi görünüyordu.
Ama bir anda her şey değişiverdi. Erdoğan bir Türk televizyon kanalında FaceTime aracılığıyla açıklamalar yapmaya başladı. Belki de Erdoğan henüz tutuklanmamıştı ama, bize inandırıldığı şekliyle, askeri birlikler hemen otelinin dışındaydı ve Erdoğan bu sayede televizyon kanalına açıklamalar yapabilmişti. Darbeciler tarafında işler baştan savma yürütülüyordu. Ardından Erdoğan bir uçağa bindi ve darbe yapanların kontrolünde olduğu daha evvel bildirilmiş İstanbul Atatürk Havalimanı’na uçtu. Darbecilerin bir yarım yamalak işi daha. Aşikârdı ki Erdoğan artık serbestti, çünkü tehditler savuruyordu. Sonrasında Taksim Meydanı’nda askerlerin polislere teslim olduğu haberlerini aldık. (…)
Durum sadece saatler içinde olağan bir başarılı darbeden başarısız bir darbeye dönüşüvermişti. Darbeyi uygulamaya koyanların neden istihbarat birimlerince fark edilemediğine dair hala elimizde bir açıklama yok.
Haydi spekülasyon yapalım: Erdoğan darbeyi istemiş olabilir. Darbeyi bertaraf edeceğini biliyordu ve bu darbe girişimi ona orduda tam bir temizlik için bir mazeret sunacaktı. Belki de Marmaris’e kendi güvenliği için gitmişti. (…) Darbe ya sona erdi ya da henüz ermedi. Darbeyi planlayanlar [hazırlık sürecinde] ya gerçekten yakayı ele vermediler ya da [fark edildiler de bilerek göz yumularak] Erdoğan’ın tuzağına düşmeleri sağlandı. Gerçekte neler olup bittiği önümüzdeki birkaç saatte netleşecek. (…)
Ancak bu darbe girişiminin derin manaları ve jeopolitik sonuçları var. Türkiye’nin İstanbul merkezli, köklü ve Atatürk’ün felsefesiyle huzur bulan laik nüfusu ile Erdoğan’ın Anadolu’daki daha dindar destekçileri arasında derin bir gerginlik olduğunu biliyoruz. (…)
Anadolu’nun bu dindar azınlığı Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra marjinalize oldu. Erdoğan yeni Türkiye’yi inşa etmek için iktidara geldi. İslam dünyasının değiştiğini, İslam’ın yükselişte olduğunu ve Türkiye’nin öyle laik bir güç olarak kalamayacağını anladı hem iç siyasette hem de dış politika bağlamında. Türkiye’nin İslam Devleti (İD)’nin kendi [Türkiye’ninkini kastediyor] mali sistemini kullanmasına, petrolünü satmasına ve adamlarını sınırdan geçirmesine en azından izin verdiğine dair basında sürekli haberler çıkıyor. Erdoğan yakın zamana kadar İD’e saldırmakta isteksizdi; ama son dönemde Türkiye’ye yönelik saldırıları sebebiyle -aşikar ki misilleme amacıyla- stratejisini değiştirdi.
Erdoğan iki kuvvet arasında sıkıştı kaldı. Birincisi cihatçı gruplar; öyle görünüyor ki Erdoğan, Türkiye’yi vurmaktan caymaları için bu grupları bir şekilde idare etmeye çalıştı. Bu da onu hem ABD hem de Rusya’yla aynı anda karşı karşıya getirdi. Aynı zamanda onun stratejisinden korkan içerideki laik grubun da baskısı altındaydı. Ama son dönemde strateji değişti. İsrail’le ilişkileri yeniden başlattı ve Rusya’dan özür diledi. Birçoklarının İslamcılık taraftarı olarak gördüğü bir başbakandan [Ahmet Davutoğlu’nu kastediyor] kurtuldu. Siyasetini yeniden dengelemeye çalışıyor. Darbeyi sahneye koyanların ise bu adımları bir zayıflık olarak görmeleri ve bunu bir fırsat bilmeleri mümkün.
Türkiye’nin daha geniş çaplı bölgede (greater region) asıl kritik ülke haline geldiğini unutmamak gerekir. Suriye’de ve hatta Irak’ta İD’in bastırılmasında kilit konumda. Avrupa’nın göç politikasının tam ekseninde. Karadeniz’de Rusya’ya meydan okuyor. Tıpkı İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana olduğu gibi, ABD’nin şu anda Türkiye’ye ihtiyacı var; zira Rusya onunla [Türkiye’yi kastediyor] bir çatışmayı göze alamaz. Her iki ülke de Erdoğan’ı sevmiyor, ama her iki ülkenin de bir başka alternatifi olup olmadığı net değil. İlginçtir, darbenin yaşandığı bir dönemde Rus ve Amerikan dışişleri bakanları Lavrov ile Kerry, Suriye konusunda maraton toplantılarındaydı.
Komplo teorileri için alan artık sınırsız; zira gerçekten de komplolar vardı ve hatta muhtemelen komplolar içinde komplolar sözkonusuydu. O halde aşikar olanla bitirelim. Türkiye Ortadoğu, Avrupa ve Rusya’yı etkiliyor. Aynı zamanda cihatçıların davranışlarını şekillendirmede önemli bir güç. Erdoğan’ın davranışları giderek değişkenleşti, sanki politikasında yeniden bir denge kurmaya çalışıyor gibi. Darbe, ordu içinden birilerinin Erdoğan’ı zayıf/savunmasız olarak gördükleri anlamına geliyor. Destekçileri ise şimdi artık kontrolü yeniden tesis etmeye çalışıyor.
Darbe sona ermiş gibi görünüyor; ama müteakip eylemlerin yansımaları devam edecektir. Erdoğan mümkün olan en azami derecede siyasi gözdağına ve sindirmeye başvuracak ve orduyu korkutmak için siyasi ve askeri temizliğe girişecektir. Ancak insanları silahla korkutur da artık direnmekle kaybedecek hiçbir şeyleri kalmadığı hissiyatını uyandırırsa bu terör saltanatı pek de işe yaramayacaktır. Ordu içindeki ana askeri yapıların Erdoğan’a yardıma geldiğine dair hiçbir kanıt yok. Öyle görünüyor ki ordu, darbeyi sahneye koyanlar, tarafsız kalanlar ve Erdoğan’ı destekleyen milli polis teşkilatı şeklinde üçe bölündü. Her ne kadar Erdoğan olduğundan çok daha güçlü görünmenin bir üstadı olsa da insanları kendine destek için sokağa davet ederek aslında zayıf bir görüntü verdi. Ama zayıf görünmeye tahammül edemez, bu nedenle kararlı bir karşı-harekat yapmak zorunda. Tabii yapabilirse.