Richard N. Haass etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Richard N. Haass etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Nisan 2020 Cuma

R.HAASS: KÜRESEL SALGIN TARİHİ YENİDEN ŞEKİLLENDİRMİYOR, HIZLANDIRIYOR




KÜRESEL SALGIN TARİHİ YENİDEN ŞEKİLLENDİRMİYOR, HIZLANDIRIYOR

Richard N. Haass (Dış İlişkiler Konseyi başkanı; daha evvel Amerikan dışişleri bakanlığı politika planlama direktörü, Amerikan Başkanı George W. Bush’un Kuzey İrlanda özel elçisi ve Afganistan’ın Geleceği koordinatörü idi)
Foreign Affairs, 7.4.2020

Tercüme ve editoryal katkı: Zahide Tuba Kor

NOT: Bu özet tercüme Fikir Turu web sitesinde 16.4.2020 tarihinde yayınlanmıştır.

İngilizcesi “The Pandemic Will Accelerate History Rather Than Reshape It” başlığıyla yayınlanan yazının tamamını okumak için TIKLAYINIZ. 

NOT: Blogda yer alan 800 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.
Kaynak göstermeden blogdaki yazı, tercüme ve infografikleri kullanmamanız önemle rica olunur.


Spot: Korona sonrası dünya kimi düşünürlere göre radikal kopuşlar ve değişimler yaşayacak. Bazılarıysa, mevcut ve pek de iyimser olmayan eğilimlerin derinleşeceğini öngörüyorlar. İşte onlara göre, küresel güç mücadelelerinden yeni dengelere, Çin’in gücünden mültecilerin durumuna göre bizi bekleyen dünya…

Koronavirüs salgını ile birlikte bireyin hayatından toplumlara, devletlere ve uluslararası sisteme kadar büyük bir dönüşümün içindeyiz. Dünyayı nelerin beklediğine yönelik analizler birçok yazıya konu oluyor. Kimi yazarlar radikal kopuşlar ve değişimler öngörürken, kimileri de on küsur yıldır dünyada mevcut temel eğilimlerin çok daha ileri boyutlara taşınacağını savunuyorlar.
Bu ikinci grubun önde gelen isimlerinden biri, hâlihazırda Dış İlişkiler Konseyi Başkanı olan Richard N. Haass. 7 Nisan’da Foreign Affairs’te “Küresel Salgın, Tarihi Yeniden Şekillendirmek Yerine Hızlandıracak” başlıklı bir makale kaleme alan Haass, 2001-2003 yılları arasında Amerikan dışişleri bakanlığı politika planlama direktörlüğü, ardından Amerikan Başkanı George W. Bush’un Kuzey İrlanda özel elçisi ve Afganistan’ın Geleceği koordinatörü olarak görev yapmış bir isim.
“Her bakımından büyük bir krizden geçiyoruz; dolayısıyla bunun modern tarihin bir dönüm noktası olacağını öngörmek doğal” diye yazısına başlayan Haass, koronavirüsün dünyayı kökten değiştireceğini iddia eden uzmanların aksine, pandemi sonrası dünyanın öncesinden radikal biçimde farklı olacağını beklemiyor.
Ona göre Covid-19 dünya tarihinin temel istikametini çok fazla değiştirmeyecek ama hızlandıracak.
“Pandemi ve gösterilen reaksiyon, günümüz jeopolitiğinin temel özelliklerini ortaya döküyor ve pekiştiriyor. Sonuçta bu kriz, bir dönüm noktasından ziyade, dünyanın son on yıllarda ilerlediği güzergâhta bir ara istasyon olacağa benziyor.”
Yazara göre krizin ne zaman sona ereceğini öngörebilmek için henüz oldukça erken. Ancak krizden doğacak dünya bilindik olacak.
“Zayıflayan Amerikan liderliği, sarsılan küresel iş birliği, büyük güç anlaşmazlıkları… Bütün bunlar daha Covid-19 ortaya çıkmadan evvelki uluslararası ortamın özellikleriydi ve pandemi bunları çok daha keskin bir şekilde açığa çıkardı. Bunların gelecekteki dünyanın çok daha belirgin birer özelliğine dönüşmesi muhtemel.”

Amerika-sonrası dünya
Yazara göre mevcut krizin bir özelliği Amerikan liderliğinin bariz bir şekilde eksikliği.
“ABD, virüsle ve iktisadi etkileriyle mücadele etmek için dünyayı ortak bir çaba etrafında toplayabilmiş değil. Keza içerideki problemle baş etmek üzere dünyayı kendi liderliğini izlemesi için harekete geçirmiş de değil. Diğer ülkeler kendi başlarının çaresine bakıyor veya salgının tepe noktasını geride bırakmış Çin gibi ülkelerden yardım istiyor.”
Haass’a göre, eğer ki bu krizin akabindeki dünya ABD’nin gittikçe daha az hükmettiği bir dünya olacaksa bu gidişat zaten yeni değil; en az on yıldır bu zaten besbelli:
“Bu bir bakıma Fareed Zakaria’nın deyimiyle ‘ötekinin yükselişi’nin (özellikle de Çin’in) bir sonucu. ABD’nin mutlak iktisadi ve askeri gücü artmaya devam etse de [ötekinin yükselişi] mukayeseli üstünlüğünde bir düşüşü beraberinde getirdi. Ama bu, düşen Amerikan kapasitesinden ziyade bocalayan Amerikan iradesinin bir sonucu.”
Bu bağlamda “Amerikan Başkanı Barack Obama Afganistan’dan ve Ortadoğu’dan geri çekilişe nezaret etti. Donald Trump da düşmanlarıyla mücadelede çoğunlukla iktisadi gücü kullandı. Bununla birlikte Suriye’deki Amerikan mevcudiyetini temelde sonlandırdı ve şu an Afganistan’da da aynısını yapmaya çalışıyor; çok daha önemlisi, ittifaklara da ABD’nin temel ulus-üstü meselelere eğilmekte geleneksel liderlik rolünü sürdürmeye de pek ilgi göstermedi.”
“Bu değişim beklentisi, Trump’ın ‘Önce Amerika’ mesajının çekiciliğinin büyük bir parçasıydı; ABD’nin yurt dışına daha az yönelip enerjisini iç meselelere odaklaması halinde daha güçlü ve daha müreffeh olacağını vaat ediyordu. Bu görüşte örtük olan husus, ABD’nin dünyada yaptıklarının çoğunun savurganca, gereksiz ve içerideki refahla bağlantısız olduğu varsayımıydı.”
Yazara göre pandemi, içerideki refahın dünyanın geri kalanından nasıl etkilendiğine ışık tutmak yerine, birçok Amerikalının zihninde ‘Önce Amerika’ mesajında örtük olan varsayımı güçlendirecek.
Haass’a göre Amerikan politika tercihleri kadar önemli olan diğer bir boyut da ABD örnekliğinin gücü. “COVID-19 dünyayı kasıp kavurmadan çok önce Amerikan modelinin cazibesinde keskin bir düşüş zaten vardı. Müzminleşen siyasi tıkanıklık, silahlı şiddet, 2008 küresel finansal krizine yol açan kötü yönetim, her türlü uyuşturucu madde salgını ve daha niceleri sağ olsun, ABD’nin temsil ettiği şeyler gittikçe cazibesini yitirdi. Federal hükümetin pandemiye karşı yavaş, tutarsız ve çoğu zaman beceriksizce tutumu, ABD’nin yolunu kaybettiğine dair yaygın kanaati pekiştirecek.”

Anarşik toplum
Haass, zayıflayan Amerikan liderliği boyutunu ele aldıktan sonra sarsılan küresel iş birliğine giriyor. Ona göre, bir ülkede başlayan ve dünya çapında büyük hızla yayılan bu salgın, küreselleşmenin bir tercih değil, bir gerçeklik olduğunun kanıtı. Ancak eksik olan şey, en ufak bir anlamlı küresel reaksiyonun bulunmaması. Dünya Sağlık Örgütü’nün adeta ilgisizliği, küresel yönetişimin zayıflığını ortaya döküyor.
Haass küresel iş birliğindeki sarsıntının yeni olmadığını şöyle anlatıyor:
“Pandemi bu gerçekliği gün gibi açık hale getirse de altta yatan şu cereyanlar çoktandır vardı: Ne kadar güçlü olursa olsun hiçbir ülkenin kendi başına başarılı bir şekilde mücadele edemeyeceği küresel meydan okumaların ortaya çıkması ve küresel örgütlerin de bu meydan okumalara yetişmekteki başarısızlığı. Gerçekten de küresel meseleler ile bunları giderme kapasitesi arasındaki boşluk, pandeminin ölçeğini açıklamakta çok yardımcı oluyor.
Pandemiye verilen temel reaksiyon uluslararası değil, ulusal, hatta yerel düzeyde. Kriz geçtikten sonra ise vurgu ulusal toparlanmaya kayacak. Bu bağlamda mesela iklim değişikliğiyle mücadele için pek bir istek ve şevk görmek zor, hele de -yanlış bir şekilde- daha acil olanlara el atmak için rafa kaldırılabilecek uzak bir sorun olarak görülmeye devam ederse…”

Büyük güç anlaşmazlığı
Haass, uzunca bir süredir yaşanan büyük güç anlaşmazlıkları boyutuna şöyle giriyor:
“Mevcut karamsarlığın bir nedeni, küresel meydan okumaların çoğuyla baş edebilmek için dünyanın en güçlü iki ülkesi arasında iş birliğinin elzem olması, ancak ABD-Çin ilişkilerinin yıllardır giderek kötüleşmesi. Pandemi iki ülke arasındaki sürtüşmeyi artırıyor.”
Washington’da birçokları pandemiden Çin hükümetini sorumlu tutarken, Pekin’in şu an kendisini pandemiyle başa çıkmak için başarılı bir model olarak sunma ve bu anı dünya üzerindeki etkisini yaymak için bir fırsat olarak kullanma girişimi, yazara göre, yalnızca Amerikan düşmanlığına katkıda bulunacak. Bu arada mevcut krizle ilgili hiçbir şey, Çin’in ABD’nin Asya’daki varlığının tarihî bir anomali olduğu görüşünü değiştirmeyecek veya ticaret, insan hakları ve Tayvan da dahil olmak üzere Amerikan politikasına ilişkin bir dizi konudaki kızgınlığını azaltmayacak.
Yazar, Amerikan ve Çin ekonomilerinin birbirine bağımlılığının bu süreçten nasıl etkileneceğine dair öngörülerine de yer vermiş:
“İki ekonominin ‘ayrıştırılması’ fikri, ABD’de birçok temel üründe potansiyel düşmana çok bağımlı olunduğu ve Çin casusluğu ve fikri mülkiyet hırsızlığına aşırı yatkın hale gelindiği korkusuyla pandemiden önce kayda değer bir ilgi görmüştü. Ayrıştırma güdüsü, pandeminin bir sonucu olarak ve kısmen de Çin hakkındaki endişeler nedeniyle artacak. Yerli üretimi teşvik etme arzusunun yanı sıra tedarik zincirlerinin kesintiye uğrama potansiyeline yeniden odaklanılacak. Küresel ticaret kısmen toparlanacak, ancak ticaretin çoğu piyasalardan ziyade hükümetler tarafından yönetilecek.”

Mülteci akınlarına direnç
Peki ya 2015’ten bu yana dünya gündemine damgasını vuran mülteci akınları pandemiden nasıl etkilenecek? Haass’ın öngörüleri şu şekilde:
“Gelişmiş dünyanın çoğunda -en azından son beş yıldır görülen bir eğilim olan- büyük göçmen ve mülteci kitlelerini kabul etmeye karşı direniş, pandemiyle birlikte daha da yoğunlaşacak. Bu, kısmen bulaşıcı hastalıkları ithal riskiyle ilgili endişeden, kısmen de yüksek işsizliğin toplumları yabancıları kabul etmeye karşı temkinli kılmasından kaynaklanacak. Ekonomiler artık nüfuslarını besleyemezken -zaten tarihi seviyelerde olan- yerinden edilmişlerin ve mültecilerin sayısının önemli ölçüde artmaya devam etmesine karşı muhalefet de paralel şekilde artacaktır.”
Yazar, bütün bunların sonuçta hem yaygın insani acılar hem de devletler üzerinde altından kolay kolay kalkamayacakları büyük yükler oluşturacağı ve başarısız devlet olgusunu giderek yaygınlaştıracağı kanaatinde:
“Devletin zayıflığı zaten onlarca yıldır var olan önemli bir küresel sorundu; ancak pandeminin ekonomik maliyeti çok daha zayıf veya başarısız devletler yaratacak. Bunun tırmanacak bir borçlanma meselesiyle daha da kötüleşeceği neredeyse kesin: Dünyanın büyük bir kısmında kamu borçları ve özel borçlar zaten görülmemiş seviyelerdeydi; artık sağlık harcamalarını karşılamak ve işsizleri desteklemek için hükümet harcamalarına duyulan ihtiyaç borçların fırlamasına neden olacak. Özellikle gelişmekte olan dünya, karşılayamayacağı muazzam ihtiyaçlarla yüz yüze kalacak ve gelişmiş ülkelerin içerideki talepler karşısında dışarıya yardım etmeye istekli olup olmayacağını göreceğiz. Küresel toparlanmayı engelleyebilecek artçı şoklar ihtimali -Hindistan, Brezilya, Meksika ve bütün Afrika kıtasında- hakikaten var.”
Haass’a göre, COVID-19’un Avrupa’ya ve kıta üzerinden [dünyaya] yayılması, Avrupa projesinin ivme kaybına işaret ediyor. “Ülkeler pandemiye ve onun iktisadi etkilerine çoğunlukla tek başlarına çözüm üretmeye çalışıyor. Ancak Avrupa entegrasyonu süreci, -Brexit’in alenen gösterdiği gibi- bu krizden çok önce enerjisini tüketmişti. Pandemi sonrası dünyada temel soru şu olacak: Ülkeler kendi sınırları üzerindeki kontrolün virüsün yayılma hızını yavaşlatıp yavaşlatamayacağını sorgularken, acaba sarkaç Brüksel’den ulusal başkentlere doğru ne ölçüde salınmaya devam edecek?”
Peki ya demokrasinin ve özgürlüklerin akıbeti ne olacak? Yazara göre pandemi, son 15 yıldır belirgin olan demokratik gerilemeyi daha da pekiştirecek. “İster nüfus hareketliliğini kısıtlamak isterse iktisadi yardım sağlamak amacıyla olsun, toplumlarda hükümet rolünün artması için çağrılar yapılacak. Sivil özgürlükler, birçokları tarafından bir savaşzede, kriz anında karşılanamayacak bir lüks muamelesi görecek. Bu arada Rusya, Kuzey Kore ve İran gibi liberal olmayan ülkelerin tehditleri devam edecek.”

Çok daha büyük bir kargaşa içinde dünya
Yazar, 2017 yılı başında Kargaşa İçinde Bir Dünya: Amerikan Dış Politikası ve Eski Düzenin Krizi başlıklı bir kitap yayınladığını hatırlatıyor. “Kitap dünyada azalan Amerikan rolünün yanı sıra büyük güç rekabetinin arttığı, nükleer silahların yayıldığı, zayıf devletlerin ortaya çıktığı, mülteci dalgalarının kabardığı ve milliyetçiliğin yükseldiği bir dünya manzarası çiziyordu. Pandemi sonucunda değişecek şey, kargaşa gerçeği değil, kargaşanın ölçeği.”
Yazara göre ideal olan, krizin beraberinde daha sağlam bir uluslararası düzen inşa etme taahhüdünü getirmesi; ancak günümüz dünyası böyle şekillenmeye elverişli değil: “Güç, daha evvel hiç olmadığı kadar çeşitli -hem devlet hem de devlet dışı- aktörlerin ellerinde dağılmış halde. Fikir birliği ekseriyetle mevcut değil. Yeni teknolojiler ve meydan okumalar, onlarla baş etme konusundaki kolektif kabiliyeti aştı. Hiçbir ülke 1945’teki ABD’nin konumuna sahip değil.”
“Üstelik ABD, Afganistan ve Irak’taki iki uzun savaşın getirdiği tükenmişlik ve ülke içinde artan ihtiyaçlar yüzünden şu an öncü bir uluslararası rol üstlenmeye hazır ve istekli değil. Kasım ayındaki başkanlık seçimlerini eski Başkan Yardımcısı Joseph Biden gibi bir dış politika “gelenekçi”si kazansa dahi Kongre’nin ve halkın direnişi, dünyada geniş çaplı Amerikan rolüne tam anlamıyla geri dönmeyi engelleyecek. Ve ne Çin ne de başka herhangi bir ülke, ABD’nin bıraktığı boşluğu doldurma arzusuna ve yeteneğine sahip değil.”
Yazısının sonunda Haass, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra beliren komünist tehdide karşı koyma zaruretinin, Amerikan halkını, ülkelerinin dünya çapında öncü bir rol üstlenmesini desteklemeye sevk ettiğini hatırlatıyor. Bazı uzmanlar, Çin tehdidinin bugün benzer bir şekilde Amerikan halkının desteğini harekete geçirebileceğini savunsa da Haass, konuya başka bir boyuttan bakarak itiraz ediyor: “Çin’e karşı koymaya dayalı bir dış politika, günümüz dünyasını şekillendiren küresel meydan okumaların üzerine eğilmek için pek uygun değil.”
Yazar ayrıca küresel sorunlarla mücadeleyi ABD dış politikasının merkezine koymayı Amerikan halkına pazarlamanın zor olacağını da vurguluyor ve şu önemli tespitle yazısını sonlandırıyor: “Buna göre dikkate alınması gereken daha uygun örnek, İkinci Dünya Savaşı’nı takip eden dönem değil, -Amerikan müdahilliğinin azaldığı ve uluslararası çalkantıların arttığı- Birinci Dünya Savaşı’nı takip eden dönem olabilir. Hani derler ya, gerisi zaten malumunuz.”

25 Mart 2018 Pazar

R.N.HAASS: LİBERAL DÜNYA DÜZENİNİN RUHU ŞAD OLSUN





Richard N. Haass (Dış İlişkiler Konseyi başkanı; daha evvel Amerikan dışişleri bakanlığı politika planlama direktörü (2001-2003), Amerikan Başkanı George W. Bush’un Kuzey İrlanda özel elçisi ve Afganistan’ın Geleceği koordinatörü idi. “A World in Disarray: American Foreign Policy and the Crisis of the Old Order” kitabının yazarı)
Project Syndicate, 21.3.2018

Tercüme: Zahide Tuba Kor

NOT: Lütfen kaynak göstermeden tercümenin bir kısmını veya tamamını kullanmayınız, alıntılamayınız, yayınlamayınız.

1000 yıla yakın hüküm sürdükten sonra son demlerini yaşayan Kutsal Roma İmparatorluğu -Fransız filozof ve yazar Voltaire’in alaycı deyimiyle- ne kutsaldı ne Romalıydı ne de bir imparatorluktu.  Yaklaşık 2,5 asır sonra bugünkü problem de, son demlerindeki liberal dünya düzeninin -Voltaire’in ifadelerinden ilhamla- ne liberal ne dünya çapında ne de düzen içinde olması.
ABD, İkinci Dünya Savaşı akabinde Birleşik Krallık ve diğerleriyle yakın işbirliği içinde liberal dünya düzenini kurdu. Hedef, otuz yıl içinde iki dünya savaşına yol açan şartların bir daha asla ortaya çıkmamasını temin etmekti.
Bu amaçla demokratik ülkeler, -hukuk devletine ve devletlerin egemenliği ve toprak bütünlüğüne saygıya dayalı olma bağlamında- liberal bir uluslararası sistem kurmaya koyuldular. İnsan hakları korunacaktı. Bütün bunlar gezegenin her yerinde uygulanacaktı; aynı zamanda buna katılım herkese açık ve gönüllülük esasına dayalı olacaktı. Barışı temin (Birleşmiş Milletler), iktisadi kalkınma (Dünya Bankası) ve ticaret ve yatırım (Uluslararası Para Fonu ve yıllar sonra Dünya Ticaret Örgütüne dönüşecek yapının nüvesi) için kurumlar tesis edilecekti.
Bütün bunlar ve daha fazlası, -saldırganlığı caydırmak üzere- ABD’nin iktisadi ve askeri gücüyle, Avrupa’ya ve Asya’ya uzanan ittifaklar ağıyla ve nükleer silahlarla desteklendi. Yani liberal dünya düzeni sadece demokrasiyi kucaklayan ideallere değil, kaba kuvvete de dayanıyordu. Bunların hiçbiri, bütünüyle liberalizm aleyhtarı olan SSCB, Avrupa’da ve dünya çapında düzeni tesis için bambaşka düşünce ve eğilimlere sahip diye yitirilmedi.
Liberal dünya düzeni, Soğuk Savaş’ın sona erip SSCB’nin çökmesiyle birlikte çok daha güçlü ve sağlammış izlenimi verdi. Ancak yaklaşık çeyrek asır sonra bugün bu düzenin geleceği belirsiz. Gerçekten de bunun üç bileşeni -yani liberalizm, evrensellik ve düzenin kendisini muhafaza etmek- yetmiş yıllık tarihlerinde daha evvel hiç olmadığı şekilde meydan okumalarla yüz yüze.
Liberalizm geriliyor. Demokrasiler artan popülizmin etkilerini enselerinde hissediyor. Siyasi uçlarda yer alan partiler Avrupa’da zemin kazanıyor. İngiltere’de AB’den ayrılma yanlılarının kazandığı referandum, elit nüfuzunun yitirildiğinin bir kanıtı. ABD bile kendi başkanının Amerikan medyasına, mahkemelerine ve kanunları uygulayan kurumlarına yönelik daha evvel görülmemiş saldırılarıyla yüzleşiyor. Çin, Rusya ve Türkiye de dâhil otoriter sistemler çok daha gözde hale geldi. Macaristan ve Polonya gibi ülkeler kendi genç demokrasilerinin kaderini umursamıyorlar.
Dünyadan bir bütünmüş gibi bahsetmek artık giderek zorlaşıyor. Her biri nevi şahsına münhasır bölgesel düzenlerin -veya en açık şekliyle Ortadoğu’da görüldüğü üzere düzensizliklerin- ortaya çıkışına şahit oluyoruz. Küresel çerçeveler oluşturma çabaları başarısızlığa uğruyor. Korumacılık yükselişte; küresel ticaret müzakerelerinin son turu sonuç vermedi. Siber alanın kullanımını düzenleyen çok az kural var.
Aynı zamanda büyük güçlerin rekabeti geri dönüyor. Rusya, Avrupa’nın sınırlarını değiştirmek için silahlı gücünü kullanarak uluslararası ilişkilerin en temel normunu ihlal etti; keza 2016 başkanlık seçimlerini etkileme çabasıyla Amerikan egemenliğini de çiğnedi. Kuzey Kore nükleer silahların yayılmasını engellemeye dönük güçlü uluslararası uzlaşmayı deldi geçti. Suriye’de ve Yemen’de insani kâbuslar yaşanırken dünya seyirci kalmakta; Suriye yönetiminin kimyasal silah kullanmasına cevaben BM’de veya diğer platformlarda çok az şey yapılmakta. Venezüella batmakta olan bir devlet. Bugün dünyada her yüz kişiden biri ya mülteci ya da ülke içinde yerinde edilmiş durumda.
Bütün bunların neden meydana geldiği ve niçin şu anda yaşandığının birçok açıklaması var. Popülizmin yükselişi, -büyük ölçüde yeni teknolojilerden kaynaklanan, ama ithalata ve göçmenlere hamledilen- gelirlerin yerinde sayması ve iş kayıplarına kısmen bir tepki niteliğinde. Milliyetçilik, -özellikle iktisadi sıkıntıların ve siyasi şartların ortasında- liderlerin kendi otoritelerini takviye etmek için gittikçe daha fazla başvurdukları bir araç. Küresel kurumlar da yeni güç dengelerine ve teknolojilere ayak uydurmakta başarısız olmuş durumda.
Ancak liberal dünya düzeninin zayıflaması, diğer her şeyden çok daha fazla, ABD’nin tutum değişikliği yüzünden. Donald Trump’ın başkanlığı altında ABD, Trans-Pasifik Ortaklığına katılmaktan vazgeçti ve Paris İklim Anlaşması’ndan geri çekildi. Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması ve İran’la nükleer anlaşmadan da geri çekilmekle tehdit ediyor. Başkalarının da kullanabileceği bir gerekçeye (milli güvenlik) dayanarak, çeliğe ve alüminyuma tek taraflı olarak gümrük vergileri getirdi ki bu durum süreç içinde dünyayı ticaret savaşları tehlikesiyle karşı karşıya getirecek. NATO ve diğer ittifak ilişkilerine yönelik taahhütlerine dair soru işaretleri belirmiş durumda. Ve [Başkan Trump] nadiren demokrasi veya insan haklarından bahsediyor. “Amerika Öncelik” [söylemi] ve liberal dünya düzeni birbiriyle bağdaşmaz görünüyor.
Amacım sadece ABD’yi seçip eleştiri topunun ağzına yerleştirmek değil. Bugün diğer büyük güçler (AB, Rusya, Çin, Hindistan ve Japonya) de ne yaptıkları, ne yapmadıkları veya her ikisi için de eleştirilebilir. Ama ABD öyle herhangi bir ülke değil. Liberal dünya düzeninin baş mimarı ve temel destekçisiydi. Aynı zamanda bundan en çok nemalanan da oydu.
Dolayısıyla ABD’nin yetmiş yılı aşkın süredir oynadığı rolü bırakma kararı bir dönüm noktası. Liberal dünya düzeni kendi başına ayakta kalamaz; zira diğerleri ya bunu hayatta tutmak için gerekli araçlardan yoksunlar ya da düzenin devamını kendi çıkarlarına görmüyorlar. Sonuç, gerek ABD gerekse diğer herkes için daha az özgür, daha az müreffeh ve daha az barışçıl bir dünya olacak.

31 Ekim 2016 Pazartesi

D.IGNATIUS: MUHTEMEL BAŞKAN CLINTON’IN DIŞ POLİTİKA PARADOKSU



MUHTEMEL AMERİKAN BAŞKANI CLINTON’IN DIŞ POLİTİKA PARADOKSU

David Ignatius (Washington Post gazetesi köşe yazarı, ödüllü gazeteci ve kitapları en çok satanlar listesinde yer alan casusluk romanı yazarı)
Washington Post, 27.10.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor

Amerikan başkanlık seçimleri öncesinde yapılan tahminlerin büyük çoğunluğu Demokratların adayı Hillary Clinton’ın zaferine işaret ederken, Clinton’ın başdanışmanları, başkanlık seçimleriyle ve Amerikan gücünün son dönemde gerilemesiyle sarsıntı geçiren dünyayı nasıl istikrara kavuşturacaklarını düşünüp taşınmaya başladılar bile.  
Demokratlar seçimi kazandığı takdirde Clinton ekibinin asıl paradoksu şu: Bir yandan Rusya, Çin ve diğer problemlerle uğraşırken ABD’nin “köşeye sıkışmış” gibi görünmesini engellemek için politikalarını sertleştirirken, diğer yandan birçoğunun bizzat görev aldığı selef Obama yönetimiyle devamlılık sinyalini nasıl verecekler? Clinton’ın danışmandan birinin de belirttiği gibi, dünyada durumun “alışılmadık biçimde fazlaca değişken” olduğu bir ortamda yeni başkan Amerikan üstünlüğünü tekrar tesis etmek zorunda.
Mevcut küresel belirsizlik ve meydan okuma ortamının geçmişteki benzerleri kendisine sorulduğunda, bu danışman, Vietnam Savaşı ve SSCB’nin çöküşünün hemen ardındaki dönemleri zikretti. Her iki dönemde de bu krizlerin yönetilmesinde kilit unsur, ABD’nin “stratejik inisiyatifi” almasıydı diye ekledi. Dönemin dışişleri bakanları Henry Kissinger ve James Baker, Amerikan diplomasisini aktif bir şekilde yöneterek küresel istikrarsızlığın ortasında dahi olayların akışını şekillendirebilmişti.
Rusya ve Çin ABD’yi test edeceği için müstakbel Amerikan yönetiminin ilk senesi, dünyanın dört bir yanında çok sayıda ihtilafla boğuşarak geçebilir. Clinton, müttefikleri ve hasımları tarafından ekibinin gayet iyi bilinmesinin avantajlarını yaşayacak ve muhtemelen acemice hatalar yapmayacaktır. Henüz bitmemiş İslam Devleti’ni yok etme ve terörle savaş görevlerini sürdürme sorumluluğu omuzlarında olacaktır.
Clinton’ın başa geçmesi halinde ekibi, Amerikan iktisadi gücünü yeniden inşa etmeyi ilk hayati adım addedecektir. Yavaş büyüyen Avrupa’yı ve diğer müttefiklerini cesaretlendirici adımlar babından ilk 100 gün içinde altyapı inşası ve yatırımı teşvik için büyük mali inisiyatifler alacaktır.
İlk danışman diyor ki “Dünya, idareyi ele alması ve ekonomik talebe ivme katması için ABD’ye bakıyor.” Bu ekipten ikinci bir danışman da “Ülke içindeki temellerimizi güçlendirmek, küresel ittifaklarımız bakımından yapabileceğimiz en önemli şey” iddiasında.
Rusya’yla mücadele çoktan başladı. Clinton ile Rus Devlet Başkanı Vladimir Putin arasında geçmişten gelen bir öfke sözkonusu ve bu, Rusya’nın Clinton’ın seçim kampanyası e-postalarını gizli kapaklı heklemesinin bir nedeni olabilir. Clinton ekibine göre, Putin’in bu entrikaları, Soğuk Savaş sonrasının bir stratejisi olan Rusya’yı Batılı iktisadi, siyasi ve güvenlik kurumlarına entegre etme çabalarının sonuna işaret ediyor. İlk danışman ısrarla diyor ki “Entegrasyon Rusya’nın umurunda değil.”
Rusya’yı yeniden çevrelemenin ilk adımı, parçalanmış ve zayıf düşmüş Avrupa’yı desteklemek. Clinton’ın yardımcıları Avrupalı diplomatlara diyorlar ki, seçimi kazandığı takdirde yeni başkan NATO ittifakına desteğini yeniden teyit için derhal bir NATO zirvesini toplamaya çalışacak. Benzer şekilde Clinton, Suudi Arabistan gibi diğer geleneksel müttefiklerine ABD’nin bölgeye geri döndüğü güvencesini vermeye çalışacak. İkinci danışmana göre Arap müttefiklere mesaj şu olacak: “Biz, Ortadoğu’nun güvenliğinde net ve öngörülebilir bir ortak olacağız.” Böylece Sünni devletler daha emin ve kendine güvenir hale geldikçe ABD İran’la diplomasiyi daha rahatça sürdürebilecek.
Avrupa güvenlik siyaseti, kıtanın geleneksel olarak en Amerikan yanlısı sesini susturan Brexit’le birlikte karmakarışık bir hale gelecek. Avrupalı bir diplomat, Clinton ile Alman Şansölyesi Angela Merkel’in birbirlerine “çok derin bir sempati” beslediklerini söylüyor. Bu sayede Clinton ekibinin daha sert bir Rusya politikası gütme arzusu çok daha fazla kolaylaşacak; zira Moskova’ya yönelik iktisadi yaptırımların süresinin Aralık ayındaki AB zirvesinde uzatılacağı kesin.
Clinton’ın danışmanları, Suriye kâbusu ve İslam Devleti sonrası Irak’ın nasıl yeniden inşa edileceği meselesi üzerinde çoktandır kafa yormaktalar. Seçimi kazandığı takdirde geçiş dönemi ekibinin yeni seçenekler geliştirmek için derhal “Suriye’yi Yeniden Gözden Geçirme Süreci”ni başlatmaları muhtemel. En büyük meydan okuma, Clinton’ın seçim kampanyasında vaat ettiği Suriye rejimince kontrol edilmeyen bölgelerde “güvenli alanlar” oluşturmayı nasıl hayata geçirecekleri meselesi olacak.
Asya politikası en alengirli sınav olabilir. Clinton’ın ekibi, Kuzey Kore’nin nükleer silahlar edinme çabasını Amerikan politikasının bir başarısızlığı ve muhtemel en büyük kriz olarak görüyor. Ekip, Kuzey Kore yönetimiyle nasıl baş edilebileceği konusunda Japonya ve Güney Kore’yle hızlıca görüşmelere başlayacak. Hedeflerden biri, tıpkı İran’ı felce uğratanlar kadar ağır bir dizi iktisadi yaptırımın yürürlüğe konması.

Clinton’ın Amerikan başkanı seçilmesi tuhaf bir karma mesaj içerecektir: Dünyaya daha sert bir yüz göstermek isterken Obama dönemiyle de bir süreklilik sağlamaya çalışacaktır. Yani yeni yönetimin güftesi değişim, bestesi statüko olacaktır. Muzaffer bir Clinton, ülkesini köşeye sıkışmış halden çıkarıp hamle yapmaya çalışacak; ancak hasımlarının onu devirip geçmeye çalıştığı bir dönemde bu hiç de kolay olmayacaktır. 


***

SEÇİMLERİN ARDINDAN AMERİKA’YI NE BEKLİYOR?

Richard N. Haass (Amerikalı diplomat ve Dış İlişkiler Konseyi başkanı)
Project Syndicate, 25.10.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor

(…) Seçim yarışı Amerikan toplumu içindeki derin fay hatlarını açığa çıkardı ve ülkenin küresel itibarına zarar verdi. (…) Temel soru şu: Seçimler bittikten sonra sırada ne var?
(…)
Bazı tahminler yürütülebilir. Hangi aday kazanırsa kazasın veya Kongre’nin her iki kanadında da hangi parti çoğunluğu elde ederse etsin, ABD’nin seçimlerden bölünmüş bir yönetimi olan parçalanmış bir ülke olarak çıkacağı noktasında pek de bir şüphe yok. Diğer partililerden biraz olsun destek almaksızın ne Demokratlar ne de Cumhuriyetçiler hedeflerini gerçekleştirebilirler.
Ancak kimse zannetmesin ki Amerikan siyasetindeki tek bölünmüşlük Cumhuriyetçilerle Demokratlar arasında. Aslında bu iki büyük partinin kendi içindeki bölünmüşlükler de son derece derin; öyle ki Demokratları sol ve Cumhuriyetçileri sağ aşırı uçlara doğru çeken büyük ve yüksek motivasyonlu fraksiyonlar var. İşte bu, merkezci pozisyonlarda uzlaşmayı çok daha fazla zorlaştıracaktır.
Başkanlık siyasetinin hızlıca yeniden devreye girmesi taviz ve uzlaşmayı daha da baltalayacaktır. Eğer Clinton kazanırsa, birçok Cumhuriyetçi bunun sadece ve sadece Trump’ın kusurları yüzünden gerçekleştiğini varsayacak ve Clinton’ı muhtemelen tek dönemlik başkan olarak değerlendirecekler. (…) Birçok Cumhuriyetçi (özellikle de Clinton’ın zaferinin meşruiyetini inkâr edenler), onun yönetimini sürekli kösteklemeye çalışacak ki 2020 seçimlerinde başarılı bir başkan olarak yarışamasın.
Benzer şekilde eğer Trump kazanırsa, –seçim sonuçlarının sürprizini ve dehşetini atlattıktan sonra- Demokratların çoğu (ve hatta bazı Cumhuriyetçiler) onun ikinci dönem başkanlık için yarışmasını engellemeyi en temel öncelikleri haline getirecekler. Trump’ın politika üreten çalışma arkadaşlarının onun seçim vaatlerinin bir kısmını hayata geçirmeyi sakıncalı bulacakları dikkate alındığında Trump başkanlığında ülkeyi yönetmek iyice zorlaşacaktır.
Her iki senaryoda da eskiyen altyapıyı modernleştirme, vergi yasası, sağlık hizmetlerinde reform gibi birkaç alanda ilerleme kaydetmek mümkün olabilir. (…)
Ancak Kongre’yle Başkan arasında işbirliğini gerektiren göç reformu, ticaret gibi diğer meselelere kısa zamanda el atmak pek de mümkün görünmüyor. (…) Bu arada ABD’nin bütçe açığı ve borçları kesinlikle yükselecektir (…).
Seçimlerin dış politikaya etkisi daha farklı olacaktır; zira Amerikan Anayasasına göre, Başkan Kongre’ye takılmadan epeyce serbest bir şekilde hareket edebilmektedir. (…)
(…)
Amerikan başkanlık seçimlerinden sonra ABD’ye ne olacağı, cevabı hala bilinmeyen bir soru. Bazı sonuçlara akıl yürütmek suretiyle varılabilir, ama kesin olan tek şey şu: Dünya nüfusunun %96’sı Amerikan başkanlık seçimlerinde oy kullanmasa da sonuçların olumlu veya olumsuz etkilerini en az Amerikalılar kadar hissedecekler. 



10 Ağustos 2016 Çarşamba

R.N.HAASS’IN DARBE SONRASI ATTIĞI TWEETLER

Darbeleri mazur gören veya gösteren herkesi kınıyor, darbecileri lanetliyoruz


RICHARD N. HAASS’IN DARBE SONRASI ATTIĞI TWEETLER
Richard N. Haass (Amerikalı diplomat ve Dış İlişkiler Konseyi başkanı)

Tercümeler: Zahide Tuba Kor

Türkiye’deki darbe ABD ve Avrupa yönetimleri için tam bir ikilem: Demokratik olmayan bir darbeyi mi yoksa giderek demokrasiden uzaklaşan otoriter bir lideri mi destekleyecekler?
Türkiye’deki riskler ABD için çok büyük; hele de IŞİD mensuplarının ve mültecilerin Avrupa’ya akmasındaki rolü dikkate alındığında... Suriye ve Kürt meselesinin geleceğine etkisine ise hiç değinmiyorum bile.
Asıl soru Erdoğan’ın darbe planlayanlarla değil Türk toplumuyla nasıl baş edeceği. ABD ve hükümeti destekleyen diğerleri onu dizginlemek ve reform yapması için ittirmeli.
Darbenin arifesinde ABD/AB’nin Erdoğan’ı dizginlemek ve reform yapması için ittirmesi lazım demiştim. Tarih gösterdi ki Erdoğan kendi kendine bunu yapmayacak. Kah havuç kah sopayla buna hazırlık olma zamanı geldi.
Erdoğan darbeyi anayasayı yeniden kaleme almak ve denge-denetleme sistemini zayıflatmak için kullanacaktır. Erdoğan’ın Türkiye’si belki bir müttefik olabilir ama hiçbir şekilde bir ortak olamaz.
Dünya çözülüyor ve ABD masraflarını kısıyor: zehirli bir kombinasyon. Merkezkaç güçlerin kazançlı çıkacağına şüphe yok.
Erdoğan’ın otoriterliği & değişken/kurnaz dış politikası ışığında ABD bundan böyle Ortadoğu ve NATO planlarında/politikalarında Türkiye’ye daha az bel bağlamaya hazır olmalı. 

30 Nisan 2016 Cumartesi

R.N.HAASS - ABD BORCUNUN STRATEJİK SONUÇLARI


AMERİKAN BORÇLARININ STRATEJİK SONUÇLARI

Richard N. Haass (Amerikalı diplomat ve Dış İlişkiler Konseyi başkanı)
Council on Foreign Relations, 6.4.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor

CFR Başkanı Richard Haass, Senato Dış İlişkiler Komitesi’nde verdiği ifadesinde, ABD’nin sürüklendiği bir “ağır çekim kriz” olan Amerikan borçları krizi, bunun temel sebepleri ve Amerikan milli güvenliğine etkileri konusunu tartıştı.

İfadeden özet notlar:
ABD’nin kamu borçları hızla 14 trilyon dolara yaklaşıyor ve bu, GSYH’nin yaklaşık %75’ine tekabül ediyor. On yıl sonra bu oranın GSYH’nin %80-90’ına kadar ulaşması bekleniyor. Harcama-gelir tahminlerine bakıldığında önümüzdeki mesele, borçların GSYH’yi aşıp aşmayacağı değil, ne zaman aşacağı ki bunun 2030’da gerçekleşmesi bekleniyor.

Büyüyen borç problemi düzelmeyip daha da içinde çıkılmaz bir hal alacaktır. Bunun en az iki nedeni bulunuyor: Birincisi, harcamaların artışındaki temel saik olan Medicare, Medicaid ve Sosyal Güvenlik gibi yükümlülüklerin Amerikalı emeklilerin sayısı büyüdükçe ve ömürleri uzadıkça daha da artması muhtemel. İkincisi, faiz oranları tarihinin en düşük seviyelerinde ve önümüzdeki on yıllar boyunca bu oranların düşmesinden ziyade yükselmesi daha büyük bir ihtimal.

Artan borçluluğun birçok stratejik sonuçları var:
o       Borçları finanse etme ihtiyacı, Amerikan bütçesinden daha büyük bir payı tüketecektir. Bu da demek oluyor ki aynı oranda daha az kaynak; savunma, istihbarat, iç güvenlik, dış yardım gibi milli güvenlik önceliklerine ve zorunlu olmayan iç harcamalara ayrılabilecektir.
o       Şişen borçlar dünyada ABD hakkında soru işaretleri uyandıracak ve Amerikan siyasi ve iktisadi modeli eski cazibesini yitirecektir. ABD’nin bir araya gelip zorlu kararlar alma becerisi hakkında zihinlerde sorular uyanacağından diğer devletler ABD’ye imrenerek ona bel bağlamakta pek de istekli olmayacaklardır.
o       Biriken borçlar, ABD’yi piyasaların ve –Çin de dahil– devlet aygıtlarının kaprislerine karşı olması gerekenden daha dayanıksız hale getirecektir. Zira bir memnuniyetsizlik işareti olarak Amerikan borçlarını çevirmeyi yavaşlatabilir veya durdurabilirler ve hatta kendi milli menfaatlerini korumaları gerektiğini düşündükleri bir senaryoda borçları elden çıkarabilirler.
o       Artan borçlar, zaten düşük olan iktisadi büyümeyi daha da aşağı çekerek yurtiçinde veya yurtdışında kullanılabilecek fonları tüketebilir. Daha da kötüsü, yüksek borç oranı ve borç finansmanı, yönetimin doların değerini korumak isteyip istemediğine veya daha kötüsü, sorumluluklarını yerine getirip getiremeyeceğine dair endişeleri artıracaktır. Bu da –borç finansmanının maliyetini daha da artıracak, diğer harcamalara imkan vermeyecek ve büyümeyi düşürecek şekilde– bilhassa yabancıların borç için yüksek faiz istemelerine yol açacaktır.
o       ABD yüksek seviyedeki borcu yeni normali haline getirmek istemiyor. Zira yüksek seviyedeki borçlar, (…) esnekliği ortadan kaldırıyor. Harcamaları artırabilmek için borç düzeyini –bir borç krizini tetiklemeden– yeterli kadar düşük tutmak ihtiyatlı bir tedbire ve makul bir getiriye benziyor.
o       Katlanan borçlar, dünyada rezerv para birimi olan doların çöküşünü hızlandıracaktır. Zira Amerikan mali yönetimine güven kaybolacaktır. (…)
 (…)




R.N.HAASS – AMERİKAN HALKININ RUH HALİ


ABD’NİN DURUMU

Richard N. Haass (Amerikalı diplomat ve Dış İlişkiler Konseyi başkanı)
Project Syndicate, 24.3.2016


Tercüme: Zahide Tuba Kor
Amerikan başkanlık seçimlerine daha altı aydan fazla bir süre var ve 45. başkanın kim olacağını bırakın, kimlerin aday olacağını dahi şimdiden kestirebilmek imkansız. (...)

Bugün ABD’deki yaygın ruh hali, bütünüyle bir öfke olmasa da, hatırı sayılır derecede bir endişe. Kısa süre evvel The Washington Post; Wall Street, Müslümanlar, ticaret anlaşmaları, Washington, polisin vatandaşları silahla vurması, Başkan Barack Obama, Cumhuriyetçiler, göçmenler ve diğer hedeflere yönelik halkın kızgınlığını açığa vuran dört bölümlük bir yazı dizisi yayınladı.

Bugünlerde bir insan hakkında söylenebilecek en kötü sıfatlardan biri “profesyonel siyasetçiler”. Bu ruh halinden istifade edenler ise, serbest ticarete ve göçmen reformuna muhalif politikaları destekleyen ve mevcut vergi ve harcama politikalarında radikal bir revizyon çağrısı yapan düzen karşıtı adaylar. Neyi savunduklarının detayları değişebilir; ama statükodan radikal bir kopuş vaadini paylaşıyorlar.

Bu ruh halinin temel sebepleri apaçık/izahı kolay denemez; zira ülke bugün, 2007-2008 krizinin akabinde ortaya çıkan duruma kıyasla iktisadi açıdan çok daha iyi durumda. O dönemden beri 9 milyonu aşkın yeni iş tesis edildi; (ev ve araba için borç alınabilecek şekilde) faiz oranları düşmüş durumda ve petrol fiyatında düşüş ortalama bir Amerikalı aile için 700 dolarlık vergi kesintisine denk. Üstelik borsa, 7 yıl evvelki düşük seviyesinden %200 yükselmiş durumda ve sağlık sigortası olmayan milyonlar artık sigorta kapsamında.

Ancak ekonomiye ilişkin bu iyi haberler, yaklaşık 15 yıldır reel (enflasyona göre düzeltilmiş) anlamda yerinde sayan hanehalkı gelirlerindeki çok az büyüme yüzünden birçok açıdan dengeleniyor. Tam zamanlı çalışan Amerikalıların gelirleri halen daha yedi yıl evvelki düzeye ulaşamadı. Ve birçoğu yabancı rekabet, yeni teknolojiler veya dış kaynak kullanımı yüzünden işlerini kaybetmekten korkuyor.

Amerikalıların büyük bir kısmı artık daha uzun yaşıyor; ancak emekliliklerinde rahat bir hayat sürmelerini sağlayacak kadar parayı kenara ayıramadıklarından endişe içindeler. Obama döneminde yapılan reformun getirdiği zorunluluklardan dolayı daha evvel kaçındıkları sağlık sigortası primlerini şu anda ödüyorlar.

Ayrıca bir de eşitsizlik meselesi var. Bu durum gerçek bir öfkeye yol açıyor; ama problem salt eşitsizlikten değil, fırsatlardaki azalmadan kaynaklanıyor. Amerikan Rüyası, yerini sınıf bilincine bırakıyor – ki çok çalışarak herkes kendi talihini döndürebilir ideali üzerine kurulu bir ülke için bu çok derin bir değişim.

Ancak endişe ve kızgınlığın nedenleri iktisadi gerçekliği ve kaygıları aşıyor. İster suçlar isterse terörizm korkusundan kaynaklansın, ortada bir de fiziksel güvensizlik meselesi var. Birçok grup arasında kültürel ve toplumsal açıdan ülkenin nereye savrulduğu konusunda endişeler sözkonusu. 

Modern medya işleri daha da kötüleştiriyor. Bizimkisi yayıncılık (broadcasting) değil, “dar alana yayma (narrowcasting)” çağı. İnsanlar gitgide salt kendi görüşlerini ve ideolojilerini besleyen kablolu televizyon kanallarını veya web sitelerini takip ediyor.

Bütün bunlar arasında güven verici şeyler oldukça az. [Bu] ulusal ruh hali, [mevcut] seçim kampanyasıyla sınırlı kalmayacak ve [önümüzdeki dönemde] yeni başkan ve yeni kongreye yönelik gerçek bir meydan okumaya dönüşecek. Gerek Demokratlarla Cumhuriyetçiler arasındaki gerekse her partinin kendi içlerindeki bölünmüşlükler, ülkeyi yönetebilmek için elzem olan tavizlerle uzlaşmayı ve koalisyonların oluşumunu neredeyse imkansızlaştıracak.

Emekliliğin ve sağlık hizmetlerinin [ne ölçüde] finanse edilebileceğine dair endişeler, kazanılmış hakların yeniden düzenlenmesini çok daha fazla zorlaştıracaktır, her ne kadar sosyal hakların genişlemesi milli borcu rekor seviyelere yükseltecek olsa da. Serbest ticaret, iş kayıplarının sorumlusu olarak görülüyor ve giderek destek kaybediyor, her ne kadar yeni iş imkanları sunan ve tüketicilerin tercihlerini artıran bir rolü olsa da ve dünyada ABD’nin stratejik konumunu güçlendirse de. Ülke mirasının kadim bir parçası ve yetenekli insanları [ülkeye çekmenin] bir kaynağı olan göç ise artık fazlaca ihtilaf konusu olmaya başladı.

ABD’nin bu ruh hali, ülkeyi yöneten yetkililerin içeriye odaklanmasını artırabilir. Maliyeti kârından/başarısından çok daha ağır olan Irak ve Afganistan müdahaleleri arifesinde dış müdahaleden canı sıkılan Amerikalıların birçoğu, şimdi de ABD’nin yurtdışında neyi başarabileceği konusunda şüphe içinde. Ortak yükü adil bir şekilde paylaşm[aya yanaşm]ıyor gibi görünen dışarıdaki müttefiklerden hayal kırıklığına uğramış durumdalar. Amerikan yönetiminin dünyaya daha az odaklanıp ülke içinde yanlış giden işleri düzeltmeye yoğunlaşması gerektiğine ikna olanların sayısı da giderek artıyor.

Diğer ülkelerden bazıları hiç şüphesiz bütün bu satırları memnuniyetle okuyacak; ama etraflıca bakıldığında bu, aslında dünyanın ekseriyeti için kötü bir haber. Dikkatini başka yöne çeviren ve bölünmüş bir ABD Ortadoğu, Avrupa veya Asya’ya istikrar getirmekte veya küresel meydan okumalarla mukabelede liderliği üstlenmeye daha az istekli ve daha az muktedir olacaktır. Ve Amerikan liderliği olmaksızın bu meydan okumaların, mukabelede bulunulamayan birer probleme, daha da kötüsü krizlere dönmesi son derece muhtemel.




R.HAASS - ÖLÜMCÜL ÇATIŞMA ORTADOĞU’YA YAYILACAK


ON YILLARIN ÖLÜMCÜL ÇATIŞMASI ORTADOĞU’YA YAYILACAK
Richard N. Haass (Amerikalı diplomat ve Dış İlişkiler Konseyi başkanı)
Financial Times, 26.3.2015

Tercüme: Zahide Tuba Kor

Belki de 30 yıl sürebilecek kanlı ve maliyetli siyasi ve dini çatışmaların ağına düşen modern Ortadoğu tıpkı 17. yüzyıl Avrupa’sı gibi. Uzun yıllardır fakirlik ve kabilevi, dini, siyasi ve coğrafi çizgilerde iç bölünmelerle malul Yemen, bu çatışmaların sadece en sonuncusu. Halihazırda en az üç temel aktörün dahil olduğu bir iç savaş söz konusu: [düşen] Sünnilerin liderliğindeki Abdurrabu Hadi hükümetinden kalanlar, terörist grup Arap Yarımadası el-Kaidesi ve Şii İslam’ın bir kolunu temsil eden Yemen nüfusunun [Zeydilerin] bir bölümünün desteğini alan Husiler.

Çatışmaya dışarıdan da müdahale söz konusu. Mesela Amerikan istihbarat servisleri, bölgesel ve hatta küresel bir tehdit olarak görülen el-Kaide ve diğer gruplara karşı hükümetle işleyen bir ilişki yürütmüştü. İnsansız hava uçağıyla saldırılar yaygınlaşmıştı. Ancak bu politika [Yemen’deki] hükümet düştüğünde ve güvenlik bozulduğunda çökmüş oldu.

İran’ın yükselişteki Husilere silah, eğitim ve para verdiği iddia ediliyor. Şimdi ise Suudi Arabistan ve aralarında BAE, Bahreyn, Fas ve Ürdün’ün olduğu ülkeler düşen hükümete yardıma geliyor. (…)

Suudi öncülüğündeki bu askeri müdahale, aşikar ki hem çok yetersiz hem de çok gecikmiş bir adım; sadece hava harekatıyla Husilerin veya el-Kaide’nin kontrolü altındaki topraklar geri alınamayacaktır. Ama bu adım gösteriyor ki, çökmüş veya İran’la müttefik bir grubun kontrolündeki bir Yemen’in gerek Suud’un gerekse diğer Sünni yönetimlerin çıkarlarına büyük bir tehlike oluşturacağının farkına Riyad ve diğer yerlerde varılmış durumda.

Bu da demek oluyor ki Yemen, İran-Suud ve Şii-Sünni çatışmasının son mahalline dönüşmüş durumda. Bir diğeri ise Bahreyn: dört yıl evvel Suudiler ve BAE’liler Şii çoğunluklu nüfusun protestolarıyla karşı karşıya kalan Sünni azınlık yönetimini desteklemek üzere binlerce asker yollamışlardı. Ama Bahreyn’in nüfusu Yemen’in nüfusunun belki de 1/20’si ve yüzölçümü de %1’i kadar. Bahreyn yönetimi hiçbir zaman kontrolü kaybetmedi ve protestolar da iç savaşa dönüşmedi. Az sayıda polis ve asker düzeni yeniden tesis edebildi.

Suudilerin yapabileceklerinin sınırlarını belirleyen başka etmenler de var. Etkili/kapasiteli kara birliklerine sahip değiller ve üstelik ülkenin içiyle ilgili de endişelenecekleri konular var. Suud’un –İslam’ın iki mukaddes şehrine hâkim olan yönetimi devirmeyi büyük hedeflerinin olmazsa olmazı haline getirecek- IŞİD gibi grupların doğrudan meydan okumasıyla yüzleşmesi an meselesi.  Bu arada Suriye’deki iç ve bölgesel savaş devam ediyor: İran ve Rus destekli Beşşar Esed’in azınlık yönetimi, IŞİD’in de aralarında olduğu radikal Sünni gruplar, Kürtler ve diğer Sünni gruplar söz konusu. Sünni devletler hava saldırısı düzenledi ama kara birliklerini savaşa göndermedi. Yüz binlerce Suriyeli hayatını kaybetti ve 10 milyondan fazlası da evlerini kaybetti. Yakın gelecekte savaşın sonu görünmüyor.

Irak’ın da kendi dinamikleri söz konusu. İran ve Şii milislerin yardımıyla hükümet güçleri Tikrit’i IŞİD’den geri alıyor. (…) ama IŞİD’i püskürttükten sonra ne olacağı belirsiz. Sünniler ve Kürtler İran ve Şii milislerin kontrolünde bir ülkeyi asla kabul etmeyeceklerdir.

Bütün bunlar bizi Avrupa’nın Otuz Yıl Savaşlarına götürüyor. Dini ve siyasi gündemleri olan dışarıdakiler [dış güçler] tarafından körüklenen iç savaşlar ancak şu şekilde sonlanabilir: ya düzen taraflardan biri veya bir üçüncü taraf tarafından dayatılır yahut taraflar artık tükendikleri için masaya oturur. Yazık ki Ortadoğu için bu senaryolardan hiçbiri yakın görünmüyor.




15 Mart 2016 Salı

R.HAASS - AVRUPA’NIN KUSURSUZ FIRTINASINI İDARE ETMEK



AVRUPA’NIN KUSURSUZ FIRTINASINI İDARE ETMEK
Richard N. Haass (Amerikalı diplomat ve Dış İlişkiler Konseyi başkanı)
Project Syndicate, 2.10.2015

Tercüme: Zahide Tuba Kor

Çinliler hep Çincede kriz ve fırsat kelimelerinin tek bir karakter [aynı] olduğunu söylerler. Kriz ile fırsatın çoğunlukla el ele gittiği doğru olmakla birlikte Avrupa’nın mevcut şartlarını bir fırsat olarak görmek zor.
Avrupa’nın karşı karşıya olduğu mevcut durumun çok zor/çetrefilli olmasının nedenlerinden biri hiç beklenmedik olmasından kaynaklanıyor. İkinci Dünya Savaşı’nın bitmesinin üzerinden 70 yıl, Soğuk Savaş’ın bitmesinin üzerinden çeyrek yüzyıl ve Balkan Savaşlarının üzerinden de yaklaşık 20 yıl geçti ve bir anda Avrupa’nın siyasi, iktisadi ve stratejik geleceği, sadece bir yıl evvel tahmin edilenden çok daha fazla belirsiz gibi görünüyor.
Endişelenmek için bir neden daha var: Avrupa sadece tek bir krizle değil, birçok krizlerle yüz yüze. Bunlardan ilki ekonomik: Sadece mevcut büyümenin yavaşlaması realitesi değil, ama her şeyden evvel iş dünyasında çoğunlukla yatırımdan ve işe alımdan vazgeçirten politikalar yüzünden süresiz olarak yavaş büyüme beklentisinin artması. Avrupa kıtasında hem sağ hem de sol kanattan popülist siyasi partilerin yükselişi halkın hayal kırıklığının ve korkularının bir kanıtı.
Avrupa’nın ekonomisiyle ilgili işleri daha da kötüleştiren şey, onlarca yıl evvel ortak bir mali politika olmaksızın ortak paranın tedavüle sokulması oldu. Birçok ülkede mali disiplin ortadan kalktı; Yunanistan en yakın [dönemdeki] kazazede, ama sonuncusuymuş gibi de görünmüyor.
İkinci kriz Rusya’nın Ukrayna’daki adımlarından kaynaklanıyor. Rusya Kırım’dan vazgeçecek gibi görünmüyor ve Ukrayna’nın doğusu ile Baltık ülkelerindeki niyetlerine dair sorular giderek artıyor. Sonuç olarak, savunma harcamalarının az olduğu ve askeri müdahale için halk desteğinin büyük ölçüde bulunmadığı bir dönemde jeopolitik Avrupa’ya geri dönmüş oldu.
Üçüncü ve en ivedi kriz, Ortadoğu ve diğer bölgelerden kitlesel mülteci akınından kaynaklanıyor. İnsan akışı AB üyeleri arasında yeni çatlaklara yol açıyor ve uzun süredir AB’nin özünü oluşturan açık sınırlar ve hareket serbestisi prensibi konusunda sorular giderek artıyor.
Almanya ve birkaç ülke, hayranlık verse de sürdürülebilir olmayan bir şekilde bu meydan okuma karşısında sorumluluk almaya gönüllü oldu. Günlük yaklaşık 8000 mülteci –modern dönem Volkerwanderung’ı-, kısmen ülkelerindeki zor şartlardan kısmen de Almanya’nın onları ülkesine almakta istekli olmasından dolayı Almanya’ya giriyor. Bu sayıda bir kitlenin bakımı, işe alımı ve entegrasyonu kısa bir süre sonra fiziksel kapasitenin, mali kaynakların ve halkın hoşgörüsünün sınırlarını aşacak. Aşikar ki eğer kamu politikası, mülteci krizinin sebeplerine değil de sonuçlarına odaklanırsa başarılı olamaz. Etkisi en olumlu olacak değişim, Şam’da Suriye halkının büyük bir kısmı için kabul edilebilir ve ABD ve Avrupa için de tatmin edici bir ortak olacak yeni bir yönetimin ortaya çıkması. Maalesef ki bu ancak İran ve Rusya’nın desteği/teşviki/lütfuyla gerçekleşebilir ki onlar da Esed’in gitmesi için çalışma değil, ona desteği artırma eğiliminde.
Öte yandan diğer adımlar durumu iyileştirecektir. Çok sayıda mülteciye ev sahipliği yapan Avrupa ve Ortadoğu’daki ülkelere uluslararası mali desteği artırmak bunlardan biri. İdeal olarak böyle bir destek, daha fazla ülkeyi Almanya örneğini takip etme konusunda ikna edecektir.
Diğer bir işe yarar gelişme, Suriye içinde insanların güvenli şekilde bir araya gelebileceği yerleşim alanları oluşturmak. Bu ise ABD ve diğerlerinin askeri desteğiyle Kürt güçlerden veya seçilmiş Arap aşiretlerinden yerel yardım almayı gerektiriyor.
Gerek Suriye’ye cihatçıların gerekse kuzeye [Avrupa’ya] doğru mültecilerin akışını azaltmak için Türkiye’yle yeni bir kapsamlı anlaşma yapmak da gerekiyor. Kriz geçene kadar Türkiye’nin Avrupa’yla uzun vadeli ilişkileri meselesi bir kenara bırakılarak, sınırlarında daha sıkı denetim karşılığında Türkiye’ye mali ve askeri yardım yapılacaktır.
ABD’nin yardım konusunda özel bir yükümlülüğü söz konusu. Irak, Suriye ve Ortadoğu’nun diğer yerlerinde hem yaptıklarıyla hem de yapmayı başaramadıklarıyla Amerikan dış politikasının mülteci kaçışına yol açan sonuçlarda sorumluluğu var.
ABD’nin aynı zamanda krizle boğuşan Almanya ve Avrupa’ya yardım noktasında stratejik çıkarı var. Avrupa hala dünya ekonomisinin dörtte birini elinde tutuyor ve ABD’nin de en baş jeopolitik ortağı. Ekonomi ve güvenlik alanındaki meydan okumaların yanı sıra nüfus açısından da meydan okumalarla yüzleşen Avrupa’nın etkili bir müttefik olmaya ne gücü ne de isteği kalacaktır.
Bütün bunların arasında zaman her şeyin özüdür. Avrupa, bilhassa da Almanya statükoyu sürdüremez. Suriye sorununa çözümü beklemek bir cevap değildir; daha küçük adımlar Avrupa’nın çıkmazını çözemeyecek olsa da onu yönetilebilir hale getirebilir.