Foreign Affairs etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Foreign Affairs etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Ocak 2021 Cuma

R.FORD: ABD’NİN SURİYE STRATEJİSİ BAŞARISIZLIĞA UĞRADI

 

ABD’NİN SURİYE STRATEJİSİ BAŞARISIZLIĞA UĞRADI

Robert S. Ford (2011-2014 yılları arasında ABD’nin Suriye Büyükelçisi olarak görev yaptı. Halihazırda Ortadoğu Enstitüsü kıdemli uzmanı ve aynı zamanda Yale Üniversitesi Jackson Küresel İlişkiler Enstitüsü’nde Kissinger kıdemli uzmanıdır.)

Foreign Affairs, 25.1.2021

Tercüme: Zahide Tuba Kor


NOT: Bu tercüme Perspektif web sitesinde 29.1.2021 tarihinde yayınlanmıştır. https://www.perspektif.online/abdnin-suriye-stratejisi-basarisizliga-ugradi/

İngilizcesi “U.S. Strategy in Syria Has Failed” başlığıyla yayınlanan yazıyı okumak için TIKLAYINIZ. 

NOT: Blogda yer alan 850 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.

Kaynak göstermeden blogdaki yazı, tercüme ve infografikleri kullanmamanız önemle rica olunur.


Özet: Hiç şüphesiz Washington’ın YPG ve SDG’ye çok fazla borçlu olduğunda ısrar eden Amerikalı siyasetçilerden ve uzmanlardan protesto sesleri yükselecektir. Ancak IŞİD’le mücadelede Kürtlerin değerli yardımlarına rağmen ABD, vergi mükellefleri pahasına bu gruplara sınırsız bir askeri koruma sağlamaya mecbur değildir. ABD’nin milli menfaati, Suriye’nin doğusundaki yönetimin şeklini güvence altına almak değil, terörist tehditleri kontrol altına almaktır.

Amerikan Başkanı Donald Trump, dört yıllık görev süresi boyunca defalarca ABD’yi ulus inşası işinden çıkaracağı sözünü verdi. Çatışmaların ardından toplumları yeniden inşaya ve istikrara kavuşturmaya dönük uzun vadeli Amerikan çabalarının yanıltıcı ve başarısızlığa mahkûm olduğunu savundu. Sıklıkla Irak ve Afganistan’daki asker sayısını azalttığını ve görevde bulunduğu süre boyunca demokrasiyi teşvik fonunu yaklaşık 1 milyar dolar düşürdüğünü söyleyip durdu.

Ancak Trump yönetimi, Suriye’de başarı ihtimali düşük zor bir işe girişerek ulus inşa etmeme politikasından uzaklaştı. ABD, Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed’i önemli anayasal reformları yapmaya ve ülkenin kuzeydoğusunda bir Kürt özerk bölgesini kabul etmeye zorlamak için askeri güç kullanmaya ve mali baskı uygulamaya çalıştı. ABD nezaretinde bu bölge, Suriye Demokratik Güçleri (SDG) altında kendi ordusu ve Suriye Kürt Halkını Savunma Birlikleri (YPG) ile onun siyasi kolu Demokratik Birlik Partisi (PYD)’nin hâkimiyetinde oturmuş bir bürokrasisi olan bir yarı devlete dönüştü.

Altı yıldan ve yaklaşık 2,6 milyar dolar harcadıktan sonra bu devletçik, Amerikan askeri koruması altında büyüyen ve düşman komşularından korunan ABD’nin bir bebeği mahiyetinde. Kendi kendini ayakta tutamayan özerk bölge, öngörülebilir gelecekte Amerikan kaynaklarına bağımlı kalacak. Ancak bu türden açık uçlu bir taahhüt ABD’nin ihtiyacı olan bir şey değil. Suriye hiçbir zaman ABD’nin temel bir milli güvenlik meselesi olmadı ve oradaki Amerikan menfaatleri, her zaman için çatışmanın Washington’ın başka yerlerdeki daha önemli kaygılarını tehdit etmesini önlemekle sınırlı kaldı. Mevcut Amerikan politikası, bu merkezi hedefi gerçekleştirmekte pek de işe yaramayacak. Ayrıca bu politika şimdiye kadar Şam’da siyasi reformu teminat altına almadı, ülkeye istikrarı geri getirmedi ve IŞİD olarak da bilinen İslam Devleti’nin kalıntılarının üstesinden gelmedi. Başkan Joe Biden, yöntem değiştirip hâlihazırda Suriye’ye konuşlu yüzlerce Amerikan askerini çekerse ve IŞİD’i kontrol altına almak için Rusya ve Türkiye’ye bel bağlarsa iyi olacak.

Çıkmazda Kalakalmak

Görünüşte ABD’nin kuzeydoğu Suriye’deki stratejisi, IŞİD’in son kalıntılarını temizlemek, böylelikle saldırıları başlatabileceği güvenli bir sığınaktan mahrum bırakmak üzere tasarlandı. Her ne kadar yıllarca süren uluslararası askeri operasyon terör örgütünü büyük ölçüde yok etse de, geriye kalan mensupları hala Suriye’de ve Irak’ta ara sıra düşük düzeyli saldırılar düzenliyorlar. SDG’ye ve onun Kürt çekirdeği YPG’ye yönelik Amerikan desteğinin, bu grupların IŞİD’i asgari dış yardımla ve geniş çaplı bir Amerikan konuşlanmasına gerek kalmadan kontrol altına almasına yardımcı olacağı düşünüldü.

Siyaseten cazip olmasına rağmen bu strateji son derece problemli. ABD’nin Suriyeli Kürt müttefikleri, Araplar ile Kürtler arasındaki uzun süredir devam eden bölgesel gerilimleri şiddetlendirdi. Bilhassa Araplar arasında –ABD tarafından sağlanan– Kürt siyasi hâkimiyeti ve yerel petrol yataklarında Kürt kontrolü üzerinden yaygın bir hayal kırıklığı var. Arap bölge sakinleri ayrıca SDG’nin iddia edilen idari yolsuzluklarını, sert terörle mücadele operasyonlarını ve zorunlu askerlik uygulamalarını protesto ediyorlar. Kürt güçler ise Türk askeri kontrolü altındaki Arap şehirlerine bombalı araçla saldırılar düzenliyorlar. Etnik gerilimler ve aşiret ihtilaflarıyla dolu böylesi bir ortamda IŞİD, yerel toplulukların zımni rızasıyla hareket edebilir ve hoşnutsuz olanların safından adam devşirebilir. ABD, politikalarıyla Suriye’nin doğusunda Kürtlerin hâkimiyetinde bir devletçiği koruyup kollarsa bu sorunla her zaman yüzleşecektir.

Amerikan stratejisinin daha temel başka bir kusuru var: IŞİD varlığı, ABD ve SDG’nin kontrolü altındaki bölgelerden ibaret değil. Terör örgütü, Suriye hükümeti ve müttefikleri Rusya ve İran tarafından gevşekçe kontrol edilen Fırat Nehri’nin neredeyse 320 kilometre batısına kadar uzanan bir bölgede faaliyet gösteriyor. Eğer ki amaç, IŞİD’in kendini yeniden yapılandırmasını veya Suriye’yi başka yerlerdeki saldırılar için bir sıçrama tahtası olarak kullanmasını engellemekse, Amerikan konuşlanmasını Fırat’ın doğusuyla sınırlandırmak bu sorunu çözmez. Esed hükümetine yaptırım uygulamak da öyle; zira bu, yalnızca Suriye hükümet güçlerine aşırılıkçı grupla savaşmak için daha az kaynak bırakıyor.

Mevcut Amerikan yaklaşımı aynı zamanda başarıya ulaşabilir bir nihai oyundan yoksun. ABD’nin diplomatik ve askeri kılıfı olmaksızın YPG ve SDG, muhtemelen hem Türkiye’ye hem de Suriye hükümetine karşı iki veya üç cepheli bir savaşla karşı karşıya kalacak ki bu da savaşçılarını IŞİD’le savaştan uzaklaştıracak. Bu sonucu önlemek için ABD’nin Kürt güçlerini desteklemeyi sürdürürken süresiz olarak Suriye’nin doğusunda kalması gerekecek. Eğer ki Rusya, Türkiye, İran veya Suriye hükümeti, Amerikan güçleri veya yeni ortaya çıkan Kürt devletçiği üzerindeki askeri baskıyı artırmayı tercih ederse, ABD bu soruna daha fazla kaynak ayırmak zorunda kalacak. Tıpkı Rus askeri birliklerinin 2020 yazında ABD devriyelerini tacize başlamasında ve ABD Merkez Komutanlığının da caydırıcı olarak yeni hafif zırhlı birlikler göndermesinde görüldüğü gibi. Bu dinamik, önümüzdeki yıllarda muhtemelen daha da kötüye gidecek.

Rusya ve Türkiye’ye Bel Bağlamak

Trump’ın Suriye politikasındaki bu kusurlar göz önüne alındığında, yeni yönetimin farklı bir yaklaşıma, yani Amerikan ordusunu sonu gelmez bir başka savaşa sokmadan IŞİD’i başarıyla kontrol altına alabileceği bir yaklaşıma ihtiyacı var. Biden ekibi, mevcut Amerikan stratejisini sürdürmek yerine diplomasi üzerine yeni vurgusuyla, Rusya ve Türkiye’ye daha fazla bel bağlamalı. Kulağa pek hoş gelmese de bu iki ülkenin Suriye’deki menfaatlerini kabul etmek daha iyi sonuçlar üretebilir.

Rusya mükemmel bir ortak olmaktan çok uzak; ancak Esed’e verdiği destek, onu IŞİD’e karşı mücadeleyi devralmak için tam da doğru bir aktör yapıyor. Moskova, Suriye hükümetinin hayatta kalmasını sağlamaya ahdetmiş durumda ve yeniden dirilen bir IŞİD (muhtemelen SDG’den ele geçirilen Suriye petrol sahalarından geçinerek) Esed’i ciddi şekilde tehdit edecek. Bu dar ortak zeminden istifade ederek Biden yönetimi, Fırat’ın her iki tarafındaki IŞİD’le mücadele misyonunu Moskova’ya havale eden bir anlaşma yapmalı. Bu da kaçınılmaz olarak Suriye’nin doğusunda Rus askeri varlığının artmasını gerektirecek ve ABD’nin de kuvvetlerinin aşamalı olarak geri çekilmesi ve kontrolün ABD’den Rusya’ya geçişi için bir zaman çizelgesini müzakere etmesi gerekecek.

Ancak Suriye’nin doğusunda IŞİD’le mücadele misyonlarının sorumluluğunu devretmek, terör örgütünün Suriye’yi Amerikan müttefiklerine veya menfaatlerine saldırmak için bir üs olarak kullanmasını engelleme ihtiyacını ortadan kaldırmayacak. Bu tehdidi hafifletmek için ABD’nin Türkiye’yi güney sınırını güvenceye almaya ikna etmesi lazım. Tıpkı Moskova gibi Ankara’nın da işbirliğine girmek için açık gerekçeleri var; IŞİD, Türkiye içinde de terör saldırıları düzenledi. Yaklaşık 900 kilometre uzunluğundaki sınırı tamamen kapatmak zor olacak; bu nedenle Washington, Türkiye’ye terör trafiğini izlemek için teknoloji ve istihbarat desteği sağlamak zorunda kalacak. Böyle bir çaba yoğun bir işbirliğini gerektirecek. Türkiye’nin terör örgütü olarak gördüğü YPG’ye Amerikan desteğinin ilişkileri dibe vurdurmasından evvel de Türklerle anlaşmak zordu. Ancak ABD Kürt güçlerine doğrudan yardım etmez hale geldiğinde işbirliği daha kolay olacak. Zira Türkiye’nin öncelikli hedefi, bu grupların Suriye’de özerk bir yapı kurmasını engellemek.

Doğru Lansman

Biden bu yeni stratejiyle ABD’nin Kürt ortaklarını şaşırtmaktan kaçınmalı; Amerikan yönetimi, atacağı adımlar hakkında onları erkenden bilgilendirmeli. SDG ve YPG, IŞİD’e karşı mücadelede iyi ortaklar oldular ve Ruslar yeni bir düzenleme altında onlarla çalışmaya devam edecek kadar ferasetli. Moskova’nın bu sahada tecrübesi var: Ruslar ülke çapında misyonlar yürüten Şam yanlısı savaşçılardan müteşekkil “Beşinci Kolordu”yu kurdu, donattı ve hâlihazırda denetliyor. Moskova, Suriye hükümetiyle birlikte, Rus komutası altında SDG mensuplarından oluşan yeni bir “Altıncı Kolordu” oluşturabilir.

PYD ve YPG, kontrol ettikleri bölgenin siyasi statüsü konusunda Şam’la ayrı ayrı müzakere etmek zorunda kalacak. PYD’nin Suriye hükümetiyle geçmişten gelen ilişkileri bu süreci kolaylaştırabilir. 2012’de örgüt, Suriye ordusu geri çekilirken kuzeydoğu şehirlerinin kontrolünü ele almak için Esed’le bir anlaşmaya varmıştı ve buradaki topluluklar Humus, Halep ve Şam kırsalını hedef alan tarzda rejim bombardımanlarına hiçbir zaman maruz kalmadı. Şimdi YPG ve PYD, kendi toplumları için –birçok Suriyeli Kürt’ün yıllar yılı inkâr edilen– eşit vatandaşlık ve mülkiyet haklarını güvence altına almak üzere bu mirasa dayanmalı. Her ne kadar böyle bir düzenleme, federal bir Suriye’de tam özerklik sağlamasa da savaş öncesi statükoya kıyasla önemli bir ilerleme olacaktır.

Hiç şüphesiz Washington’ın YPG ve SDG’ye çok fazla borçlu olduğunda ısrar eden Amerikalı siyasetçilerden ve uzmanlardan protesto sesleri yükselecektir. Ancak IŞİD’le mücadelede Kürtlerin değerli yardımlarına rağmen ABD, vergi mükellefleri pahasına bu gruplara sınırsız bir askeri koruma sağlamaya mecbur değildir. ABD’nin milli menfaati, Suriye’nin doğusundaki yönetimin şeklini güvence altına almak değil, terörist tehditleri kontrol altına almaktır.

ABD’nin Sınırlarını Kabul Etmek

Nihayetinde Biden yönetiminin ABD’nin Suriye’de siyasi tavizler koparma becerisi konusunda gerçekçi olması gerekiyor. Benim de aralarında olduğum Amerikalı yetkililer, Esed yönetiminden uzun süredir reformlar yapmasını bekledi, ama pek bir başarı sağlayamadı. Trump yönetimi ise Şam’ı davranışını değiştirmeye zorlamak için mali yaptırımları ve Suriye’nin petrol sahaları üzerindeki kontrolünü kullanmaya çalıştı. Esed neredeyse hiç kılını kıpırdatmadı. Şam, müzakereleri oyalamakta olağanüstü başarılı oldu ve Washington’ın ümit bağladığı Cenevre’deki BM görüşmeleri çıkmaza girdi. Esed ve kliği için çatışma, –yükselen reform veya özerklik talepleri kaçınılmaz olarak istikrarsızlığa, iktidarı kontrolüne karşı meydan okumalara veya istenmeyen hesap verme çağrılarına yol açacağından– sıfır toplamlı bir oyun niteliğinde. Dolayısıyla rejim, reformun kendi ömrünü kısaltacağı acı varsayımıyla mücadeleye devam ediyor. ABD’nin veya SDG’nin kuzeydoğudaki küçük petrol sahalarını kontrolü de bu hesabı değiştirmeyecek.

Diğer uzmanlar, ABD’nin geri çekilmesinin İran ve Rusya’ya Suriye’de serbestçe at oynatma imkânı vereceğini iddia ediyor. Bu iddia, her iki ülkenin de Şam’la on yıllardır süren –Amerikan baskısıyla zayıflama ihtimali olmayan– siyasi ve askeri bağlarını göz ardı ediyor. Rusya ve Suriye, Soğuk Savaş’tan itibaren yakın bir ilişki sürdüregeldi ve Rus danışmanlar, mevcut çatışma 2011’de başlamadan çok evvel Suriye’de faaliyetteydi. İran’ın varlığı da benzer şekilde eskiye dayanıyor: Bundan on sene evvel ben Suriye’de ABD büyükelçisiyken Amerikalı diplomatlar İran’ın İslam Devrimi Muhafızları personeliyle aynı apartmanı paylaşıyordu. Suriye’de Devrim Muhafızları askeri tesisleri neredeyse yirmi yıldır var. Suriye’nin doğusunda ara sıra yapılan küçük Amerikan devriyeleri bu ikili ilişkilerin hiçbirini değiştirmeyecek ve İran’ın ülkeye füze sevkiyatını da engelleyemeyecek – ki bu engellemeyi İsrail hava kuvvetleri zaten etkili bir şekilde yapıyor.

Biden elbette Trump yönetiminin stratejisini sürdürebilir. Ancak bunu yapmak, toplumlararası gerilimleri şiddetlendirirken ve IŞİD’i kontrol altına almayı başarısız kılarken milyarlarca doları da boşa harcamak anlamına gelecek. ABD’nin Suriye’de Washington’a çok daha ucuza mâl olması gereken sınırlı hedefleri var; harcamak istediği para muazzam mülteci sorununa gitmeli. Rusya ve Türkiye’nin IŞİD’le mücadelede yükünü üstlenerek milli menfaatlerini güvence altına almalarına izin vermek daha iyi. Nihayetinde –nahoş ortaklarla bile olsa, sınırlı ama karşılıklı hedeflere ulaşmak için belirli sorunlar üzerinde çalışmaya dayalı– bu tür pazarlıklar diplomasinin özüdür.

 

23 Ocak 2021 Cumartesi

F.FUKUYAMA: DİBİNE KADAR ÇÜRÜMÜŞ (MÜ)?

 

DİBİNE KADAR ÇÜRÜMÜŞ (MÜ)?

Francis Fukuyama (Stanford Üniversitesi Demokrasi, Kalkınma ve Hukukun Üstünlüğü Merkezi’nin Mosbacher Direktörü ve “Siyasi Düzen ve Siyasi Çürüme” kitabının yazarıdır)

Foreign Affairs, 18.1.2021

Tercüme: Zahide Tuba Kor


NOT: Bu tercüme Perspektif web sitesinde 21.1.2021 tarihinde yayınlanmıştır. https://www.perspektif.online/dibine-kadar-curumus-mu/

İngilizcesi “Rotten to the Core?” başlığıyla yayınlanan yazıyı okumak için TIKLAYINIZ. 

NOT: Blogda yer alan 850 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.

Kaynak göstermeden blogdaki yazı, tercüme ve infografikleri kullanmamanız önemle rica olunur.


Özet: Trump, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve Çin Devlet Başkanı Xi Jinping gibi otoriterlere muazzam bir armağan verdi: bölünmüş, kendi içiyle meşgul ve kendi demokratik idealleriyle çelişen bir ABD. Biden’ın Kongre’de zayıf bir Demokrat çoğunlukla Beyaz Saray’ı kazanması, ABD’nin uluslararası konumunu yeniden kazanması için yeterli olmayacak.

 

2014’te Foreign Affairs dergisinde yayınlanan “Çürümekte Olan Amerika”  başlıklı yazımda idari kurumların giderek işlevsizleştiği Amerika Birleşik Devletleri’nde kök salan siyasi çürümenin yasını tutuyordum. “Entelektüel katılık ile yerleşik siyasi aktörlerin gücünün bir birleşimi bu kurumların reforme edilmesini engelliyor.” diye yazmış ve şöyle devam etmiştim: “Ve siyasi düzende büyük bir şok yaşanmadan durumun pek değişeceğinin bir garantisi de yok.”

Hemen takip eden yıllarda Bernie Sanders ve Donald Trump’ın yükselişinin bu türden bir şok yaratması mümkün görünüyordu. 2016 başkanlık kampanyası sırasında yine Foreign Affairs sayfalarında “Amerikan Siyasi Çürümesi mi Yenilenmesi mi?” başlıklı yazımda siyasi çürüme meselesini yeniden ele alırken “yelpazenin her iki tarafındaki seçmenlerin arındırıcı bir temizlik ümidiyle radikal aykırı tiplere dönerek yozlaşmış, kendi yararına çalışan bir Müesses Nizam olarak gördükleri şeye karşı ayaklandığı”nı görmek beni cesaretlendirmişti. Bununla birlikte, “popülist dava erleri tarafından piyasaya sürülen her derde deva mucizevi çözümlerin neredeyse tamamen faydasız olduğu ve benimsendikleri takdirde büyümeyi boğacakları, rahatsızlığı şiddetlendirecekleri ve durumu iyileştirmek şöyle dursun daha fazla kötüleştirecekleri” konusunda da uyarıda bulunmuştum.

Bu mucizevi çözümler, Amerikalılar ya da en azından Trump’ı Beyaz Saray’a taşımaya yeten kesim tarafından benimsendi. Ve durum gerçekten daha da kötüye gitti. Bozulma süreci, şaşırtıcı bir hızda ve o zamanlar tahmini zor bir ölçekte devam etti ve ABD Başkanı tarafından teşvik edilen bir başkaldırı eylemi olan 6 Ocak’ta Amerikan Kongre binasına yapılan toplu saldırı gibi gelişmelerle zirvesine çıktı.

Bu arada söz konusu krize neden olan temeldeki koşullar değişmeden kaldı. Hâlâ Amerikan yönetimi, politikayı kendi çıkarları doğrultusunda bozan ve bir bütün olarak rejimin meşruiyetini baltalayan güçlü seçkin grupların elinde. Ve sistem kendini reformdan geçirme noktasında hâlâ çok katı. Ancak bu koşullar beklenmedik şekillerde değişti. Yeni ortaya çıkan iki olgu, durumu muazzam bir şekilde kötüleştirdi: yeni iletişim teknolojileri, demokratik tartışma için ortak bir olgusal zeminin ortadan kalkmasına katkıda bulundu ve bir zamanlar “mavi” [Demokrat] ile “kırmızı” [Cumhuriyetçi] hizipler arasında politika farklılıkları niteliğindeki şeyler, kültürel kimlik üzerinden bölünmeler olarak pekişti.

 

Bağdaştırılamaz Farklılıklar

Teoride, Amerikan yönetiminin seçkinler tarafından ele geçirilmesi, siyasi bölünmenin her iki tarafını da kızdırdığından bir birlik kaynağı olabilirdi. Ne yazık ki bu düşmanlığın hedefleri her birinde farklılık arz ediyor.

Sol cenah için söz konusu seçkinler -sahip oldukları lobicileri ve paraları her türlü demokratik hesaplaşmaya karşı kendi çıkarlarını korumak için çalışan- fosil yakıt şirketleri, Wall Street bankaları, serbest yatırım fonu milyarderleri ve Cumhuriyetçi dev bağışçıların aralarında olduğu şirketler ve kapitalist çıkar grupları; sağ kanattakilere göre habis seçkinler ise muhafazakâr Amerikalıların geleneksel veya Hristiyan değerler olarak gördükleriyle çelişen “[sosyal adalet ve ırksal adalet konularında bilinçli olma anlamında] uyanık” bir seküler ideolojiyi benimseyen Hollywood’daki kültürel güç simsarları, ana akım medya, üniversiteler ve büyük şirketler.

Bu iki görüşün örtüşebileceği düşünülen alanlarda, mesela dev teknoloji şirketlerinin gücüne ilişkin endişelerin artması konusunda dahi iki tarafın endişeleri bağdaştırılamaz nitelikte. Mavi Amerika, Twitter ve Facebook’u komplo teorilerini ve Trumpçı propagandayı teşvik etmekle suçlarken kırmızı Amerika, aynı şirketleri muhafazakârlara karşı iflah olmaz önyargılı olarak görüyor.

Amerikan yönetim sisteminin katılığı giderek daha bariz ve sorunlu hale gelmekle birlikte kendine has meziyetleri de var. Genel olarak anayasal denge ve denetleme sistemi çalışıyor: Trump’ın ülkenin kurumsal temellerini zayıflatmaya dönük sonu gelmez çabalarına rağmen en kötüsünü yapma çabası mahkemeler, bürokrasi ve yerel düzeydeki yetkililer tarafından engellendi. Bunun en net örneği, Trump’ın 2020 başkanlık seçimlerinin sonuçlarını tersine çevirme çabasıydı. Çoğu Trump tarafından atanan hâkimlerden müteşekkil yargı sistemi, Trump tarafının mahkemeler önüne getirdiği düzinelerce saçma sapan davayı onaylamayı reddetti. Ve Georgia seçimlerini denetleyen Eyaleti Sekreteri Brad Raffensperger ve diğerleri başta olmak üzere Cumhuriyetçi yetkililer, eyaletin kaybını yasadışı bir şekilde tersine çevirmeleri için kendilerine baskı yapan başkana kahramanca karşı durdular.

Ancak Trump’ı kısıtlayan aynı denetleme mekanizması, sistemin temel işlevsizliklerini düzeltmek için gelecekte girişilecek herhangi bir çabayı da sınırlayacaktır. En önemli kurumsal kusurlardan biri, Seçiciler Kurulu ve Senato’nun oluşum şekli sağolsun, hem ulusal hem de eyaletler düzeyinde halktan daha az oy almalarına rağmen iktidarı ellerinde tutmalarına imkan sağlayan Cumhuriyetçilerin sahip oldukları önemli avantajdır. Amerikan Anayasası’nda Seçiciler Kurulu’nun ilgası gibi değişikler yapmak, değişikliklerin kabul edilmesi ve onaylanması için gerekli inanılmaz derecede yüksek çıta göz önüne alındığında gündeme bile getirilemez. Demokratların Senato’daki zayıf çoğunluğu, kabine atamaları gibi sıradan konularda Cumhuriyetçi vetosunu ortadan kaldırıyor; ancak Washington DC bölgesinin eyalet olması veya Cumhuriyetçilerin haklardan mahrum bırakma çabalarına karşı koyacak yeni Oy Kullanma Hakkı Yasası gibi daha büyük reformlar, Cumhuriyetçi kürsü işgalcilerinin engellemeleriyle karşılaşacak. Başkan seçilen Joe Biden, yeni bir teşvik paketi ve altyapı harcamaları gibi nispeten daha mütevazı yasaları bile geçirmek için şansa ve beceriye ihtiyaç duyacak. Kısa süre evvel Temsilciler Meclisi’ndeki Demokratların sunduğu reform paketinde öngörülen dönüştürücü yapısal değişiklikler büyük ölçüde gerçekleştirilemeyecek.

 

Partiden Kült Tarikata

2016’daki makalemde belirttiğim gibi, Amerikan siyasetindeki temel işlevsizlik, denge ve denetleme kurumlarının durağanlık ve daimi partizan mücadele üretecek şekilde siyasal kutuplaşmayla etkileşime girme şeklidir. Bu kutuplaşma 2016’dan bu yana çok daha derinleşti ve tehlikeli bir hal aldı. Bunun itici güçlerinden biri teknoloji olup ana akım medya veya hükümet gibi yerleşik kurumların halkın neye inanacağını şekillendirme becerisinin altını oydu.

Quinnipiac tarafından yapılan son ankete göre, bugün Cumhuriyetçilerin yüzde 77’si 2020 seçimlerinde büyük bir sahtekârlık olduğuna inanıyor. Sağda artan otoriter eğilimlerden bahsediliyor ki bu, kesinlikle Trump ve ona imkân sunan birçokları için doğru. Ama ona oy veren ve demokrasi fikrinden hoşlanmadıkları için değil -kendilerince- başkanlık seçimini çalan Demokrat Parti’ye karşı demokrasiyi savundukları için Trump’ı desteklemeye devam eden on milyonlarca insan var.

Bu teknoloji kaynaklı problemi çözmek, önümüzdeki dönemin en büyük meydan okumalarından biri olacak. Twitter ve Facebook, Kongre Binası’na yapılan 6 Ocak saldırısının akabinde Trump’ın platformunu kaldırarak doğru olanı yaptı; bu karar, ulusal bir acil duruma karşı kısa vadeli bir cevap olarak savunulabilir nitelikteydi. Şiddeti teşvik, güvence altına alınan serbest konuşma hakkını kullanmaktan farklıdır. Ancak uzun vadede özel şirketlerin bu tür kamuya açık sonuçları olan kararları kendi başlarına almaları meşru değildir. Aslında bu platformların daha baştan bu kadar güçlenmesine izin vermek ülke için çok büyük bir hataydı.

Geçenlerde Foreign Affairs’te Barak Richman ve Ashish Goel’le birlikte kaleme aldığımız “Demokrasi Teknolojiden Nasıl Korunabilir” başlıklı makalemizde önerdiğimiz bir çözüm, platformların içerik denetleme görevini dış kaynaklara havale edeceği rekabetçi bir “ara katman yazılımı” şirketlerini kurmak, böylelikle platformların gücünü azaltmak ve kullanıcıların karşılaştıkları bilgiler üzerinde çok daha fazla kontrol gücü edinmesine izin vermekti. Bu, komplo teorilerini ortadan kaldırmayacak; ancak platformların uç sesleri güçlendirme ve hoşlanılmayan sesleri susturma gücünü azaltacaktır.

Ülkenin kutuplaşmasını sınırsız ölçüde derinleştiren ikinci gelişme, izlenecek politika konularıyla ilgili tartışmalardan kimlik kavgalarına doğru kayıştır. 1990’larda kutuplaşma henüz yeni başladığında bu iki ayrı Amerika; vergi oranları, sağlık sigortası, kürtaj, silahlar ve denizaşırı askeri güç kullanımı gibi konularda fikir ayrılığı içindeydi. Bu sorunlar ortadan kalkmadı; ancak kimlik meselelerinin ve ırk, etnisite, cinsiyet ve diğer büyük toplumsal göstergelerle tanımlanan sabit gruplara mensubiyetin gölgesinde kaldı. Siyasi partiler, siyasi kabileler tarafından ele geçirildi.

Kabileciliğin yükselişi en çok Cumhuriyetçi Parti’de belirgin. Trump, partiye ve seçmenlerine serbest ticarete inanç, küresel demokrasiye destek ve diktatörlüklere husumet gibi temel ilkeleri terk ettirmeyi kolayca başardı. Trump’ın şahsi nevrozları ve kendini merkeze alması derinleştikçe parti de giderek daha kişi merkezli hale geldi. Trump’ın başkanlığı süresince sizi Cumhuriyetçi yapan şey, ona olan sadakatinizin derecesiydi: Onun söylediği veya yaptığı herhangi bir şeyi eleştirerek en ufak bir sapma gösterdiyseniz uzaklaştırılıyordunuz. Bu, partinin [başkan adayını ve yardımcısını belirlemek için toplandığı] 2020 Cumhuriyetçi Ulusal Kongresi’nde bir parti programı sunmayı reddedip bunun yerine Trump’ın istediği her şeyi destekleyeceğini bildirmesiyle zirve noktasına çıktı. Tam da bu yüzden maske takma ve COVID-19 küresel salgınını ciddiye alma gibi bir basit eylem acı bir şekilde partizan mevzulara dönüştü.

Bütün bunlar 2016’dan sonra ortaya çıkan keskin bir coğrafi ve demografik toplamsal bölünme üzerine inşa edildi. Siyaset bilimci Jonathan Rodden’ın gösterdiği gibi, Trump yanlısı ve karşıtı hissiyatın tek büyük bağlantısı nüfus yoğunluğu. Ülke, değerler üzerinden muazzam bir kültürel yarılmayı yansıtan Demokrat şehirler ve varoşlar ile Cumhuriyetçi şehir dışındaki lüks yerleşimler ve kırsal alanlar olarak bölünmüş durumda ve bu kültürel yarılma ABD dışındaki birçok ülkede de aynen mevcut.

Formun Altı

Ancak şu anda olan biten, yapısal faktörlerle tam olarak açıklanamaz. Geçtiğimiz sonbaharda yapılan bir NPR/Ipsos anketi, Cumhuriyetçilerin neredeyse dörtte birinin QAnon komplo teorisinin o tuhaf temel iddiasına, yani -anketörlerin deyimiyle- “Bir çocuk istismarı şebekesini yöneten bir grup satanist seçkin siyasetimizi ve medyamızı kontrol etmeye çalışıyor.” iddiasına inandığını ortaya koydu. Cumhuriyetçi Parti artık fikirlere veya politikalara dayalı bir parti olmaktan çıkıp bir kült tarikata giderek daha fazla benziyor.

Kabilecilik solda da var; ancak daha az belirgin bir biçimde. Kimlik siyaseti, 1960’ların ve 1970’lerin toplumsal hareketlerinin akabinde sol cenahta doğdu. Irk, etnisite, cinsiyet veya cinsiyet yönelimine dayalı ayrımcılığa karşı kimlik temelli seferberlikler, soldaki bazıları için grup tanınması ve bir grubun farklılığının olumlanması taleplerine yavaş yavaş dönüştü. Ancak genel anlamda mavi Amerika, kırmızı muadilinden çok daha çeşitli. Biden’ın başkanlığı, bu konularda Demokrat Parti içindeki hizipler arasında büyük bir bölünmeye şahit olacak ki bu, Trump yönetimindeki Cumhuriyetçilerin başına asla gelmeyecek bir şeydi.

 

Bölünmüş Bir Ev

Biden’in yemin töreninden sonra ülkenin nereye gideceğini kimse tahmin edemez. En büyük belirsizlik Cumhuriyetçi Parti içinde neler olacağı konusunda. Trump ve takipçileri, Kongre binasını basarak çizmeyi ciddi şekilde aştılar ve bazı Cumhuriyetçiler nihayet onunla ipleri alenen kopardılar. Siyaseten Trump’ın başkanlığı Cumhuriyetçi Parti’yi güçlü bir konuma getirmedi: Parti, 2017’de başkanlığı ve Kongre’nin her iki kanadını birden elinde tutarken bugün bu kurumların hiçbiri elinde değil.

Trump’ın kişi kültü partiye öylesine hâkim oldu ki, bu şiddete başvuruş bile insanların vazgeçmesine yetmeyebilir. Eski ana akım Cumhuriyetçilerin, iktidardan uzaklaştıkları gerçeğine ve müstakbel seçimleri kazanmak için parti koalisyonunu genişletme ihtiyacına intibak ettikçe yavaş yavaş ama istikrarlı bir şekilde yönetimi geri alacağı düşünülebilir. Diğer bir alternatif de Trump’ın kendisini ülkesi için her şeyi feda eden bir şehit olarak sunarak partideki hâkimiyetini koruyabilmesi. Diğer bir uçta da Trump ve kararlı destekçilerinin bir terörist yeraltı örgütüne dönüşerek gayrimeşru saydıkları Biden yönetiminden intikam almak için şiddete başvuracağı düşünülebilir.

Bunun nihai olarak nasıl sonuçlanacağı, önümüzdeki yıllarda küresel demokrasi üzerinde önemli sonuçlar doğuracaktır. Trump, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping gibi otoriterlere muazzam bir armağan verdi: bölünmüş, kendi içiyle meşgul ve kendi demokratik idealleriyle çelişen bir ABD. Biden’ın Kongre’de zayıf bir Demokrat çoğunlukla Beyaz Saray’ı kazanması, ABD’nin uluslararası konumunu yeniden kazanması için yeterli olmayacak: Trumpçılık, tıpkı 1950’lerdeki McCarthycilik gibi, reddedilmeli ve baştan ayağa gayrimeşrulaştırılmalıdır. Ulusal kurumların etrafına normatif parmaklıklar ören seçkinler, kendilerine gelmeli ve ahlaki otoritelerini yeniden tesis etmelidir. Meydan okumaların üstesinden gelip gelemeyecekleri ABD kurumlarının ve daha da önemlisi Amerikan halkının kaderini belirleyecektir.


12 Haziran 2020 Cuma

F.FUKUYAMA: PANDEMİ SONRASI SİYASAL DÜZEN





FUKUYAMA’YA GÖRE PANDEMİ SONRASI SİYASAL DÜZEN

Francis Fukuyama (Stanford Üniversitesi Freeman Spogli Enstitüsü kıdemli araştırmacısı; “Tarihin Sonu” teziyle meşhurdur)
Foreign Affairs, Temmuz-Ağustos 2020

Tercüme ve editoryal katkı: Zahide Tuba Kor

NOT: Bu özet tercüme Fikir Turu web sitesinde 12.6.2020 tarihinde yayınlanmıştır.

İngilizcesi “Pandemic and Political Order” başlığıyla yayınlanan yazının tamamını okumak için TIKLAYINIZ. 

NOT: Blogda yer alan 800 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.
Kaynak göstermeden blogdaki yazı, tercüme ve infografikleri kullanmamanız önemle rica olunur.


Spot: “Tarihin sonu” teziyle ünlenen Francis Fukuyama, pandemi sonrası dünya düzenini ele aldığı yazısında faşizmin mi yeniden doğacağını yoksa liberal demokrasinin mi canlanacağını tartışıyor. Karamsar ve iyimser olmak için nedenlerini sıralıyor.

Soğuk Savaş’tan çıkarken ortaya attığı “Tarihin Sonu” teziyle Batılı liberal demokrasilerin nihai zaferini ilan eden Amerikalı siyaset bilimci Francis Fukuyama, Foreign Affairs dergisinin Temmuz-Ağustos sayısı için “Pandemi ve Siyasal Düzen” başlıklı bir yazı kaleme aldı.
Geçmişte Amerikan Dışişleri Bakanlığında görevler almış, hâlihazırda Stanford Üniversitesi Freeman Spogli Enstitüsü kıdemli araştırmacısı olan Fukuyama’nın Türkçeye de çevrilmiş çok sayıda kitabı bulunuyor.
Bu hafta yayınlanan yazısında da koronavirüs pandemisinin siyasi alanda birçok değişimi tetikleyeceğini hatırlatarak, faşizmin mi yeniden doğacağını mı yoksa liberal demokrasinin canlanacağını mı tartışıyor.
Büyük krizlerin genellikle beklenmedik önemli sonuçlar doğurduğunu, koronavirüs pandemisinin de muazzam etkileri olacağını belirterek başladığı yazısında Fukuyama geçmiş örnekleri hatırlatıyor:
“1929’daki Büyük Buhran izolasyonculuğu, milliyetçiliği, faşizmi ve İkinci Dünya Savaşı’nı tetiklediği gibi, aynı zamanda [Buhran’ın yaralarını sarmak ve ekonomiyi kurtarmak amacıyla 1933-1939 yılları arasında ABD Başkanı Franklin Roosevelt’in uyguladığı] Yeni Anlaşma’ya, ABD’nin küresel bir süper güç olarak yükselişine ve nihayetinde sömürgelerin bağımsızlığa kavuşmasına yol açtı. 11 Eylül saldırıları da iki başarısız Amerikan müdahalesini, İran’ın yükselişi ve yeni İslami radikalizm biçimlerini üretti. 2008 mali krizi, dünya genelinde liderleri koltuklarından eden müesses nizam karşıtı popülizm dalgasının kabarmasına neden oldu.”

Pandemide başarı rejimlere değil, devlet kapasitesine bağlıydı
Fukuyama’ya göre bazı ülkelerin krizle başa çıkmada diğerlerinden daha başarılı olması, rejim türüyle değil devlet kapasitesi, toplumsal güven ve liderlikle bağlantılı. Bu bağlamda yetkin devlet aygıtına, vatandaşların itibar ettiği ve sözünü dinlediği bir hükümete ve etkili liderlere sahip ülkeler etkileyici bir performans sergilerken işlevsiz devletlere, kutuplaşmış toplumlara veya zayıf liderliğe sahip ülkeler, vatandaşlarını ve ekonomilerini savunmasız bırakarak kötü bir performans gösterdi.
Fukuyama, koronavirüsün tetiklediği krizin yıllar sürecek uzun bir süreç olacağını düşünüyor. Ona göre, insanlar gerektiği kadar ciddiye almazsa salgın, dünya çapına yayılarak muazzam sayıda ölümü beraberinde getirecek. Ülkelerin hastalığa karşı zafer ilan edebilecekleri bir an da olmayacak; ekonomiler ağır ağır ve geçici olarak açılacak.
Fukuyama, ekonomide V şeklindeki iyileşme umutlarını çılgınca bir iyimserlik olarak görüyor; ona göre, yukarı doğru eğimli uzun bir kuyruğu olan L veya bir dizi W şeklinde iyileşme çok daha muhtemel. Dolayısıyla dünya ekonomisinin yakın zamanda COVID öncesi duruma geri dönmeyeceği kanaatinde. İktisaden uzun süreli bir krizin çeşitli sektörlerde işletme başarısızlıkları ve yıkım anlamına geleceğini, sadece bol parası olan büyük şirketlerin fırtınadan kurtulabileceğini ve teknoloji devlerinin en çok kazanacağını vurguluyor.
Ama Fukuyama’ya göre krizin siyasi sonuçları çok daha önemli olabilir: “Halk yığınları kahramanca kolektif fedakârlık eylemlerine bir süreliğine davet edilebilir, ama sonsuza dek değil. Derin iş kayıpları, uzun süreli durgunluk ve benzeri görülmemiş bir borç yükü ile birleşen geçmek bilmeyen bir salgın, kaçınılmaz olarak siyasi bir ters tepkiye dönüşecek gerginlikler yaratacaktır. Ancak bu tepkinin kime yöneleceği henüz belirsiz.”
Fukuyama krizin küresel muhtemel sonuçlarına da eğiliyor: “Doğu Asya krizi yönetmede Avrupa ya da ABD’den daha iyi bir performans sergilediğinden küresel güç dağılımı doğuya kaymaya devam edecek. Pandemi Çin kaynaklı (…) olmasına rağmen Pekin bu krizden görece faydalanacak. (…) Pekin, en azından durumu kontrol altına alabildi ve şimdi ekonomisini hızlıca ve sürdürülebilir bir şekilde toparlayarak bir sonraki meydan okumaya hazırlanıyor.”
“ABD ise, aksine, kötü bir mukabeleyle işleri yüzüne gözüne bulaştırdı ve prestijinin muazzam şekilde kayıp gittiğini gördü. Ülke, büyük bir potansiyel devlet kapasitesine sahip ve geçmiş epidemiyolojik krizlerde etkileyici bir performans sergilemişti; ancak iyice kutuplaşan mevcut toplumu ve beceriksiz lideri, devletin etkili bir şekilde çalışmasını engelledi. Başkan, birliği teşvik etmek yerine ayrılığı körükledi, yardım dağıtımını siyasallaştırdı, önemli kararları alma noktasında sorumluluğu valilere atarken halk sağlığını korumak için onlara karşı protestoları teşvik etti ve uluslararası kurumları hemen harekete geçirmek yerine onlara saldırdı. (…)”
Fukuyama’ya göre pandemi, gelecek yıllarda ABD’nin göreceli düşüşüne, liberal uluslararası düzenin sürekli aşınmasına ve dünya çapında faşizmin dirilmesine yol açabileceği gibi, gösterdiği olağanüstü esneklik ve yenilenme kabiliyetiyle şüphecileri defalarca şaşkına çeviren bir sistem olan liberal demokrasinin yeniden doğuşunu da beraberinde getirebilir. Her iki vizyonun da unsurları farklı farklı yerlerde ortaya çıkacak. Ancak ne yazık ki mevcut eğilimler dramatik şekilde değişmezse genel tahmin iç karartıcı.

Yükselen faşizm mi?
“Kötümser sonuçları tahayyül etmek kolay. Milliyetçilik, izolasyonculuk, yabancı düşmanlığı ve liberal dünya düzenine yönelik saldırılar yıllardır artışta ve bu eğilim salgınla sadece daha da ivme kazanacak.” diyen Fukuyama bazı ülkeleri örnek gösteriyor:
“Macaristan ve Filipinler hükümetleri, krizi -kendilerini demokrasiden uzaklaştıracak şekilde- olağanüstü yetkiler edinmek için kullandı. Çin, El Salvador ve Uganda gibi diğer birçok ülke de benzer tedbirler aldı. İnsanların hareketliliği önünde engeller Avrupa’nın merkezi de dahil her yerde ortaya çıktı; ülkeler, ortak menfaatler yolunda yapıcı bir iş birliği geliştirmek yerine içe kapandılar, birbirleriyle çekiştiler ve kendi başarısızlıkları için rakiplerini siyasi günah keçileri haline getirdiler.”
Fukuyama’ya göre “Milliyetçiliğin yükselişi uluslararası çatışma ihtimalini artıracak. Liderler, yabancılarla kavgaya tutuşmayı faydalı bir iç siyasi dikkat dağıtıcı olarak görebilir ya da rakiplerinin zayıflığını veya meşguliyetlerini kullanarak gözde hedefleri istikrarsızlaştırmak ya da sahada emrivakiler yaratmak için salgından istifade edebilir.” Ama yine de “nükleer silahların istikrar sağlayıcı gücü ve tüm büyük oyuncuların karşı karşıya kaldığı ortak meydan okumalar göz önüne alındığında uluslararası kargaşa iç kargaşadan daha az muhtemel görünüyor.”
Fukuyama, kalabalık şehirleri ve zayıf halk sağlığı sistemleri olan fakir ülkelerin sert bir darbe yiyeceği kanaatinde. Zira sadece sosyal mesafe değil, el yıkama gibi basit hijyen imkanları bile, birçok vatandaşın temiz suya düzenli erişiminin olmadığı ülkelerde son derece zor.
Yazara göre, bazı hükümetler, ister planlı şekilde toplumsal gerginlikleri kışkırtarak ve uyumu baltalayarak isterse düpedüz beceriksizlikten olsun, işleri kötüleştiriyorlar. Buna Hindistan örneğini veriyor: “Hindistan, her büyük şehre doluşmuş on milyonlarca göçmen işçinin akıbetini hiç düşünmeden ülke çapında aniden faaliyetleri durdurduğunu ilan ederek kırılganlığını artırdı. Birçokları kırsaldaki evlerine giderken hastalığı da ülke çapına yaydı; hükümet politikasını değiştirip insan hareketliliğini kısıtlamaya başladığında bu defa da çok sayıda kişi işsiz güçsüz, başını sokacağı evi veya bakım imkanı olmadan şehirlerde mahsur kaldı.”
Yazar, pandeminin düşük ve orta gelirli Asya, Afrika ve Latin Amerika ülkelerini kapsayan Küresel Güney’e muhtemel etkilerini şöyle ayrıntılandırıyor:
“İklim değişikliğinin yol açtığı yerinden olma, zaten Küresel Güney’de yavaş yavaş gelişen bir krizdi. Pandeminin etkileri, gelişmekte olan ülkelerdeki geniş kesimleri kıt kanaat geçinme noktasına getirecek. Kriz, yirmi yıldır devam eden iktisadi büyümeden istifade etmiş fakir ülkelerdeki yüz milyonlarca insanın umutlarını daha şimdiden kırdı geçirdi. Kitlesel öfke giderek büyüyecek. Vatandaşların artan beklentilerinin boşa çıkması devrimlere klasik bir davetiyedir. Çaresiz kalanlar göçmeye çalışacak, demagog liderler iktidarı ele geçirmek için durumdan istifade edecek, yozlaşmış siyasetçiler becerebildiğini çalma fırsatını değerlendirecek ve birçok hükümet ya kontrolü sıkılaştırıp göz açtırmayacak ya da çökecek. Bu arada Küresel Güney’den Kuzey’e kalkışılacak yeni bir göç dalgası, bu sefer daha az sempati ve daha fazla dirençle karşılaşacak; zira göçmenler artık daha inandırıcı bir şekilde hastalık ve kaos getirmekle suçlanabilecek.”
“Geçmiş pandemiler, uzun süren zorlukların neden olduğu aşırı kaygılar etrafında büyüyen apokaliptik vizyonları, kültleri ve yeni dinleri teşvik etmişti. Faşizm de aslında Birinci Dünya Savaşı ve akabinde yaşanan şiddet ve altüst oluştan kaynaklı böyle bir kült olarak görülebilir. Komplo teorileri, sıradan insanların güçsüzleştiği ve bir özne olmaktan kendini yoksun hissettiği Ortadoğu gibi yerlerde zaten gelişmiş durumda. Bugün ise kısmen internet ve sosyal medyanın yol açtığı kırılgan medya ortamı sayesinde zengin ülkelerde de iyice yayılıyor; süreğen sıkıntıların, popülist demagogların sömürmesi için bolca malzeme sağlaması muhtemel.”

Yoksa esnek ve dirençli demokrasi mi?
Bununla birlikte, tıpkı Büyük Buhran’ın sadece faşizm üretmeyip aynı zamanda liberal demokrasiyi canlandırması gibi, pandeminin de bazı olumlu siyasi sonuçlar doğurabileceği ümidinde. “Katılaşmış siyasi sistemlerin durağanlığını kırmak ve oldukça gecikmiş yapısal reformlar için gerekli koşulları yaratmak, genellikle bu gibi büyük bir dış şokla gerçekleşir ve bu örüntünün en azından bazı yerlerde tekrar yaşanma ihtimali var.” diyor.
“Pandemiyle başa çıkmak, pratik gerçekliği, profesyonelliği ve uzmanlığı gerektirir; ama demagoji ve yetersizlik çoktan açığa çıkmış durumda. Bu da nihayetinde başarılı olan siyasetçileri ve hükümetleri ödüllendiren ve kötü olanları cezalandıran faydalı bir seçme etkisi yaratacaktır.” diyen Fukuyama, ülkesinin demokratik kurumlarının altını oymuş ve şimdilerde bir sağlık felaketiyle debelenen Brezilya ile başta pandemiyi hafife alan ve her şeyin kontrol altında olduğunu iddia eden ancak salgının ülkesine yayılmasıyla söylemini değiştirmek zorunda Rusya devlet başkanlarını örnek gösteriyor. “Putin’in meşruiyeti zaten krizden önce zayıflamıştı ve bu süreç ivme kazanabilir.” diye ekliyor.
“Pandemi, her yerde mevcut kurumlara parlak bir ışık tutarak yetersizliklerini ve zayıflıklarını ortaya döktü. Gerek insanlar gerekse ülkeler arasındaki zengin-fakir uçurumu krizle birlikte derinleşti (…). Ancak kriz, problemlerin yanı sıra, hükümetlerin bu süreçteki müşterek kaynaklardan yararlanarak çözüm sağlama yeteneğini de ifşa etti. Yavaş yavaş beliren ‘yalnızca birlikte’ hissiyatı, tıpkı Birinci Dünya Savaşı ve Büyük Buhran’ın ortak ulusal acılarının 1920’ler ve 1930’larda refah devletlerinin gelişmesini teşvik ettiği gibi, toplumsal dayanışmayı canlandırabilir ve daha cömert sosyal korumaların gelişmesini sağlayabilir.”
“Bu ise Gary Becker, Milton Friedman ve George Stigler gibi Chicago Üniversitesi iktisatçılarının öncülük ettiği serbest piyasa ideolojisi olan neoliberalizmin aşırı biçimlerini unutturabilir. Büyük ölçekli ve müdahaleci bir hükümeti iktisadi büyümenin ve insani ilerlemenin önünde bir engel sayan Chicago okulu, 1980’lerde Amerikan Başkanı Ronald Reagan ve İngiliz Başbakanı Margaret Thatcher’ın politikaları için entelektüel meşruiyet sağlamıştı. O dönem birçok hükümet mülkiyeti ve düzenlemesinde kesintiye gitmek için iyi nedenleri vardı. Ancak argümanları, bilhassa ABD’deki muhafazakâr entelektüeller kuşağında devlet eylemine düşmanlık katıp liberteryen bir dine dönüşerek pekişti.”
“Pandemiyi yavaşlatmada güçlü devlet eylemlerinin önemi göz önüne alındığında, Reagan’ın göreve geldiğinde yaptığı ilk konuşmasında ‘Hükümet, problemlerimizin çözümü değildir, problemin ta kendisidir’ sözünü savunmak artık zor olacak. Özel sektör ve hayırseverliğin ulusal bir acil durumda yetkin bir devleti ikame edebileceğini de kimse inandırıcı bir şekilde savunamaz.” diyen Fukuyama buna bir örnek olarak Twitter’ın CEO’su Jack Dorsey’in COVID-19’un yaralarını sarmak için 1 milyar dolar katkıda bulunacağını açıklarken Amerikan Kongresi’nin pandemiden zarar gören işletmeler ve bireyler için 2,3 trilyon dolar tahsis ettiğini hatırlatıyor.
“Kriz sonunda yenilenmiş uluslararası iş birliğini teşvik edebilir. Ulusal liderler suçlama oyunu oynarken, dünyadaki bilim adamları ve halk sağlığı yetkilileri kendi aralarındaki ağları ve bağlantıları derinleşiyor.” diyen Fukuyama, uluslararası iş birliğinin çöküşü felakete (…) yol açsa bile müteakip dönemin müşterek menfaatler için çok taraflı çalışmayı yeniden sağlayabileceği görüşünde.

Pandemi: Küresel bir siyasi stres testi
“Pandemi küresel bir siyasi stres testi oldu.” diyen yazara göre, -fakirleşmese ve istikrarsızlaşmasa bile en azından durgunluğa girecek- devlet kapasitesi veya liderliği zayıf olan ülke sayısının reformlar yaparak güçlenecek yetenekli ve meşru hükümetlerden çok daha fazla olacağını öngörüyor.
“Maalesef stres testi o kadar zor ki çok az ülke bunu geçebilecek gibi görünüyor. Krizin ilk aşamalarının üstesinden başarıyla gelebilmek için ülkelerin sadece yetenekli devletlere ve yeterli kaynaklara değil, aynı zamanda büyük bir toplumsal uzlaşıya ve güven telkin eden yetkin liderlere de ihtiyacı var.” diyen Fukuyama buna örnek olarak Güney Kore ve Almanya’yı gösteriyor. Hükümetlerin çoğunun bu gerekliliklerin gerisinde ve krizin geri kalanının da yönetilmesi güç olduğunu düşünen yazara göre iyimser olmak zor.
Karamsarlığının bir başka nedeni, “olumlu senaryoların bir tür rasyonel kamusal söylem ve toplumsal öğrenmeyi gerektirmesi. Ancak teknokratik uzmanlık ve kamu politikası arasındaki bağlantı bugün -elitlerin daha fazla güce sahip olduğu geçmişe kıyasla- daha zayıf. Dijital devrimin teşvik ettiği otoritenin demokratikleşmesi, diğer hiyerarşilerle birlikte bilişsel hiyerarşileri de dümdüz etti ve siyasi karar alma artık çoğunlukla silaha dönüştürülen boş lakırdıyla yönlendiriliyor. Bu ise yapıcı, müşterek özdenetim için pek de ideal bir ortam değil.”
Yazar bu noktada “en büyük değişken” olarak gördüğü ABD’yi ele alıyor: “Kriz vurduğunda modern tarihinin en beceriksiz ve bölücü liderine sahip olması ABD’nin başlıca talihsizliğiydi ve Başkan’ın yönetişim tarzı baskı altında da değişmedi. Görev süresini başkanlığını yaptığı devletle savaşarak geçirdikten sonra, şartlar gerektirdiğinde onu etkin bir şekilde harekete geçiremedi. Milli birlikten ziyade cepheleşme ve hıncın siyasi varlığına en iyi hizmet ettiği değerlendirmesini yaparak bu krizi, hırgür çıkarmak ve toplumsal ayrılıkları körüklemek için kullandı. Pandemi sırasında ABD’nin performans düşüklüğünün muhtelif nedenleri olsa da en önemlisi önderlik etmeyi başaramayan bir ulusal liderin varlığı.”
Trump’ın önümüzdeki kasım ayında yapılacak başkanlık seçimlerini yeniden kazanması halinde Fukuyama’ya göre, demokrasinin veya liberal uluslararası düzenin yeniden dirilme şansı azalacak. Ancak seçimlerin sonucu her ne olursa olsun, ABD’deki derin kutuplaşmanın devam edeceğini, yenilen tarafın pandemi şartlarında yapılacak seçimin meşruiyetine meydan okuyacağını öngörüyor. Dahası, Demokratlar Beyaz Saray’ı ve Kongre’nin her iki kanadını birden kazansa bile, yazara göre, dizlerinin üzerine çökmüş bir ülkeyi miras alacaklar.
“Harekete geçme talepleri borç dağları ve geriye kalan muhalefetin sonuna kadar tutucu direnişiyle karşılaşacak. Ulusal ve uluslararası kurumlar yılların suiistimalinin ardından zayıf ve sendeler olacak ve -eğer hâlâ mümkünse- onları yeniden inşa etmek yıllar alacak.”
Pandeminin hem olumsuz hem de olumlu muhtemel sonuçlarını değerlendiren Fukuyama yazısını şu satırlarla tamamlıyor:
“Krizin en acil ve trajik aşaması geçerken dünya uzun ve iç karartıcı bir zorlu, bata çıka yürüyüşe giriyor. Sonunda, dünyanın bazı kısımları diğerlerinden daha hızlı olmak kaydıyla bundan illaki çıkacaktır. Şiddetli küresel ihtilaller muhtemel görünmüyor ve demokrasi de, kapitalizm de, ABD de daha önce dönüşüm ve adaptasyon becerisini kanıtlamıştı. Ama bir kez daha şapkadan tavşan çıkarmaları gerekecek.”

24 Nisan 2020 Cuma

R.HAASS: KÜRESEL SALGIN TARİHİ YENİDEN ŞEKİLLENDİRMİYOR, HIZLANDIRIYOR




KÜRESEL SALGIN TARİHİ YENİDEN ŞEKİLLENDİRMİYOR, HIZLANDIRIYOR

Richard N. Haass (Dış İlişkiler Konseyi başkanı; daha evvel Amerikan dışişleri bakanlığı politika planlama direktörü, Amerikan Başkanı George W. Bush’un Kuzey İrlanda özel elçisi ve Afganistan’ın Geleceği koordinatörü idi)
Foreign Affairs, 7.4.2020

Tercüme ve editoryal katkı: Zahide Tuba Kor

NOT: Bu özet tercüme Fikir Turu web sitesinde 16.4.2020 tarihinde yayınlanmıştır.

İngilizcesi “The Pandemic Will Accelerate History Rather Than Reshape It” başlığıyla yayınlanan yazının tamamını okumak için TIKLAYINIZ. 

NOT: Blogda yer alan 800 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.
Kaynak göstermeden blogdaki yazı, tercüme ve infografikleri kullanmamanız önemle rica olunur.


Spot: Korona sonrası dünya kimi düşünürlere göre radikal kopuşlar ve değişimler yaşayacak. Bazılarıysa, mevcut ve pek de iyimser olmayan eğilimlerin derinleşeceğini öngörüyorlar. İşte onlara göre, küresel güç mücadelelerinden yeni dengelere, Çin’in gücünden mültecilerin durumuna göre bizi bekleyen dünya…

Koronavirüs salgını ile birlikte bireyin hayatından toplumlara, devletlere ve uluslararası sisteme kadar büyük bir dönüşümün içindeyiz. Dünyayı nelerin beklediğine yönelik analizler birçok yazıya konu oluyor. Kimi yazarlar radikal kopuşlar ve değişimler öngörürken, kimileri de on küsur yıldır dünyada mevcut temel eğilimlerin çok daha ileri boyutlara taşınacağını savunuyorlar.
Bu ikinci grubun önde gelen isimlerinden biri, hâlihazırda Dış İlişkiler Konseyi Başkanı olan Richard N. Haass. 7 Nisan’da Foreign Affairs’te “Küresel Salgın, Tarihi Yeniden Şekillendirmek Yerine Hızlandıracak” başlıklı bir makale kaleme alan Haass, 2001-2003 yılları arasında Amerikan dışişleri bakanlığı politika planlama direktörlüğü, ardından Amerikan Başkanı George W. Bush’un Kuzey İrlanda özel elçisi ve Afganistan’ın Geleceği koordinatörü olarak görev yapmış bir isim.
“Her bakımından büyük bir krizden geçiyoruz; dolayısıyla bunun modern tarihin bir dönüm noktası olacağını öngörmek doğal” diye yazısına başlayan Haass, koronavirüsün dünyayı kökten değiştireceğini iddia eden uzmanların aksine, pandemi sonrası dünyanın öncesinden radikal biçimde farklı olacağını beklemiyor.
Ona göre Covid-19 dünya tarihinin temel istikametini çok fazla değiştirmeyecek ama hızlandıracak.
“Pandemi ve gösterilen reaksiyon, günümüz jeopolitiğinin temel özelliklerini ortaya döküyor ve pekiştiriyor. Sonuçta bu kriz, bir dönüm noktasından ziyade, dünyanın son on yıllarda ilerlediği güzergâhta bir ara istasyon olacağa benziyor.”
Yazara göre krizin ne zaman sona ereceğini öngörebilmek için henüz oldukça erken. Ancak krizden doğacak dünya bilindik olacak.
“Zayıflayan Amerikan liderliği, sarsılan küresel iş birliği, büyük güç anlaşmazlıkları… Bütün bunlar daha Covid-19 ortaya çıkmadan evvelki uluslararası ortamın özellikleriydi ve pandemi bunları çok daha keskin bir şekilde açığa çıkardı. Bunların gelecekteki dünyanın çok daha belirgin birer özelliğine dönüşmesi muhtemel.”

Amerika-sonrası dünya
Yazara göre mevcut krizin bir özelliği Amerikan liderliğinin bariz bir şekilde eksikliği.
“ABD, virüsle ve iktisadi etkileriyle mücadele etmek için dünyayı ortak bir çaba etrafında toplayabilmiş değil. Keza içerideki problemle baş etmek üzere dünyayı kendi liderliğini izlemesi için harekete geçirmiş de değil. Diğer ülkeler kendi başlarının çaresine bakıyor veya salgının tepe noktasını geride bırakmış Çin gibi ülkelerden yardım istiyor.”
Haass’a göre, eğer ki bu krizin akabindeki dünya ABD’nin gittikçe daha az hükmettiği bir dünya olacaksa bu gidişat zaten yeni değil; en az on yıldır bu zaten besbelli:
“Bu bir bakıma Fareed Zakaria’nın deyimiyle ‘ötekinin yükselişi’nin (özellikle de Çin’in) bir sonucu. ABD’nin mutlak iktisadi ve askeri gücü artmaya devam etse de [ötekinin yükselişi] mukayeseli üstünlüğünde bir düşüşü beraberinde getirdi. Ama bu, düşen Amerikan kapasitesinden ziyade bocalayan Amerikan iradesinin bir sonucu.”
Bu bağlamda “Amerikan Başkanı Barack Obama Afganistan’dan ve Ortadoğu’dan geri çekilişe nezaret etti. Donald Trump da düşmanlarıyla mücadelede çoğunlukla iktisadi gücü kullandı. Bununla birlikte Suriye’deki Amerikan mevcudiyetini temelde sonlandırdı ve şu an Afganistan’da da aynısını yapmaya çalışıyor; çok daha önemlisi, ittifaklara da ABD’nin temel ulus-üstü meselelere eğilmekte geleneksel liderlik rolünü sürdürmeye de pek ilgi göstermedi.”
“Bu değişim beklentisi, Trump’ın ‘Önce Amerika’ mesajının çekiciliğinin büyük bir parçasıydı; ABD’nin yurt dışına daha az yönelip enerjisini iç meselelere odaklaması halinde daha güçlü ve daha müreffeh olacağını vaat ediyordu. Bu görüşte örtük olan husus, ABD’nin dünyada yaptıklarının çoğunun savurganca, gereksiz ve içerideki refahla bağlantısız olduğu varsayımıydı.”
Yazara göre pandemi, içerideki refahın dünyanın geri kalanından nasıl etkilendiğine ışık tutmak yerine, birçok Amerikalının zihninde ‘Önce Amerika’ mesajında örtük olan varsayımı güçlendirecek.
Haass’a göre Amerikan politika tercihleri kadar önemli olan diğer bir boyut da ABD örnekliğinin gücü. “COVID-19 dünyayı kasıp kavurmadan çok önce Amerikan modelinin cazibesinde keskin bir düşüş zaten vardı. Müzminleşen siyasi tıkanıklık, silahlı şiddet, 2008 küresel finansal krizine yol açan kötü yönetim, her türlü uyuşturucu madde salgını ve daha niceleri sağ olsun, ABD’nin temsil ettiği şeyler gittikçe cazibesini yitirdi. Federal hükümetin pandemiye karşı yavaş, tutarsız ve çoğu zaman beceriksizce tutumu, ABD’nin yolunu kaybettiğine dair yaygın kanaati pekiştirecek.”

Anarşik toplum
Haass, zayıflayan Amerikan liderliği boyutunu ele aldıktan sonra sarsılan küresel iş birliğine giriyor. Ona göre, bir ülkede başlayan ve dünya çapında büyük hızla yayılan bu salgın, küreselleşmenin bir tercih değil, bir gerçeklik olduğunun kanıtı. Ancak eksik olan şey, en ufak bir anlamlı küresel reaksiyonun bulunmaması. Dünya Sağlık Örgütü’nün adeta ilgisizliği, küresel yönetişimin zayıflığını ortaya döküyor.
Haass küresel iş birliğindeki sarsıntının yeni olmadığını şöyle anlatıyor:
“Pandemi bu gerçekliği gün gibi açık hale getirse de altta yatan şu cereyanlar çoktandır vardı: Ne kadar güçlü olursa olsun hiçbir ülkenin kendi başına başarılı bir şekilde mücadele edemeyeceği küresel meydan okumaların ortaya çıkması ve küresel örgütlerin de bu meydan okumalara yetişmekteki başarısızlığı. Gerçekten de küresel meseleler ile bunları giderme kapasitesi arasındaki boşluk, pandeminin ölçeğini açıklamakta çok yardımcı oluyor.
Pandemiye verilen temel reaksiyon uluslararası değil, ulusal, hatta yerel düzeyde. Kriz geçtikten sonra ise vurgu ulusal toparlanmaya kayacak. Bu bağlamda mesela iklim değişikliğiyle mücadele için pek bir istek ve şevk görmek zor, hele de -yanlış bir şekilde- daha acil olanlara el atmak için rafa kaldırılabilecek uzak bir sorun olarak görülmeye devam ederse…”

Büyük güç anlaşmazlığı
Haass, uzunca bir süredir yaşanan büyük güç anlaşmazlıkları boyutuna şöyle giriyor:
“Mevcut karamsarlığın bir nedeni, küresel meydan okumaların çoğuyla baş edebilmek için dünyanın en güçlü iki ülkesi arasında iş birliğinin elzem olması, ancak ABD-Çin ilişkilerinin yıllardır giderek kötüleşmesi. Pandemi iki ülke arasındaki sürtüşmeyi artırıyor.”
Washington’da birçokları pandemiden Çin hükümetini sorumlu tutarken, Pekin’in şu an kendisini pandemiyle başa çıkmak için başarılı bir model olarak sunma ve bu anı dünya üzerindeki etkisini yaymak için bir fırsat olarak kullanma girişimi, yazara göre, yalnızca Amerikan düşmanlığına katkıda bulunacak. Bu arada mevcut krizle ilgili hiçbir şey, Çin’in ABD’nin Asya’daki varlığının tarihî bir anomali olduğu görüşünü değiştirmeyecek veya ticaret, insan hakları ve Tayvan da dahil olmak üzere Amerikan politikasına ilişkin bir dizi konudaki kızgınlığını azaltmayacak.
Yazar, Amerikan ve Çin ekonomilerinin birbirine bağımlılığının bu süreçten nasıl etkileneceğine dair öngörülerine de yer vermiş:
“İki ekonominin ‘ayrıştırılması’ fikri, ABD’de birçok temel üründe potansiyel düşmana çok bağımlı olunduğu ve Çin casusluğu ve fikri mülkiyet hırsızlığına aşırı yatkın hale gelindiği korkusuyla pandemiden önce kayda değer bir ilgi görmüştü. Ayrıştırma güdüsü, pandeminin bir sonucu olarak ve kısmen de Çin hakkındaki endişeler nedeniyle artacak. Yerli üretimi teşvik etme arzusunun yanı sıra tedarik zincirlerinin kesintiye uğrama potansiyeline yeniden odaklanılacak. Küresel ticaret kısmen toparlanacak, ancak ticaretin çoğu piyasalardan ziyade hükümetler tarafından yönetilecek.”

Mülteci akınlarına direnç
Peki ya 2015’ten bu yana dünya gündemine damgasını vuran mülteci akınları pandemiden nasıl etkilenecek? Haass’ın öngörüleri şu şekilde:
“Gelişmiş dünyanın çoğunda -en azından son beş yıldır görülen bir eğilim olan- büyük göçmen ve mülteci kitlelerini kabul etmeye karşı direniş, pandemiyle birlikte daha da yoğunlaşacak. Bu, kısmen bulaşıcı hastalıkları ithal riskiyle ilgili endişeden, kısmen de yüksek işsizliğin toplumları yabancıları kabul etmeye karşı temkinli kılmasından kaynaklanacak. Ekonomiler artık nüfuslarını besleyemezken -zaten tarihi seviyelerde olan- yerinden edilmişlerin ve mültecilerin sayısının önemli ölçüde artmaya devam etmesine karşı muhalefet de paralel şekilde artacaktır.”
Yazar, bütün bunların sonuçta hem yaygın insani acılar hem de devletler üzerinde altından kolay kolay kalkamayacakları büyük yükler oluşturacağı ve başarısız devlet olgusunu giderek yaygınlaştıracağı kanaatinde:
“Devletin zayıflığı zaten onlarca yıldır var olan önemli bir küresel sorundu; ancak pandeminin ekonomik maliyeti çok daha zayıf veya başarısız devletler yaratacak. Bunun tırmanacak bir borçlanma meselesiyle daha da kötüleşeceği neredeyse kesin: Dünyanın büyük bir kısmında kamu borçları ve özel borçlar zaten görülmemiş seviyelerdeydi; artık sağlık harcamalarını karşılamak ve işsizleri desteklemek için hükümet harcamalarına duyulan ihtiyaç borçların fırlamasına neden olacak. Özellikle gelişmekte olan dünya, karşılayamayacağı muazzam ihtiyaçlarla yüz yüze kalacak ve gelişmiş ülkelerin içerideki talepler karşısında dışarıya yardım etmeye istekli olup olmayacağını göreceğiz. Küresel toparlanmayı engelleyebilecek artçı şoklar ihtimali -Hindistan, Brezilya, Meksika ve bütün Afrika kıtasında- hakikaten var.”
Haass’a göre, COVID-19’un Avrupa’ya ve kıta üzerinden [dünyaya] yayılması, Avrupa projesinin ivme kaybına işaret ediyor. “Ülkeler pandemiye ve onun iktisadi etkilerine çoğunlukla tek başlarına çözüm üretmeye çalışıyor. Ancak Avrupa entegrasyonu süreci, -Brexit’in alenen gösterdiği gibi- bu krizden çok önce enerjisini tüketmişti. Pandemi sonrası dünyada temel soru şu olacak: Ülkeler kendi sınırları üzerindeki kontrolün virüsün yayılma hızını yavaşlatıp yavaşlatamayacağını sorgularken, acaba sarkaç Brüksel’den ulusal başkentlere doğru ne ölçüde salınmaya devam edecek?”
Peki ya demokrasinin ve özgürlüklerin akıbeti ne olacak? Yazara göre pandemi, son 15 yıldır belirgin olan demokratik gerilemeyi daha da pekiştirecek. “İster nüfus hareketliliğini kısıtlamak isterse iktisadi yardım sağlamak amacıyla olsun, toplumlarda hükümet rolünün artması için çağrılar yapılacak. Sivil özgürlükler, birçokları tarafından bir savaşzede, kriz anında karşılanamayacak bir lüks muamelesi görecek. Bu arada Rusya, Kuzey Kore ve İran gibi liberal olmayan ülkelerin tehditleri devam edecek.”

Çok daha büyük bir kargaşa içinde dünya
Yazar, 2017 yılı başında Kargaşa İçinde Bir Dünya: Amerikan Dış Politikası ve Eski Düzenin Krizi başlıklı bir kitap yayınladığını hatırlatıyor. “Kitap dünyada azalan Amerikan rolünün yanı sıra büyük güç rekabetinin arttığı, nükleer silahların yayıldığı, zayıf devletlerin ortaya çıktığı, mülteci dalgalarının kabardığı ve milliyetçiliğin yükseldiği bir dünya manzarası çiziyordu. Pandemi sonucunda değişecek şey, kargaşa gerçeği değil, kargaşanın ölçeği.”
Yazara göre ideal olan, krizin beraberinde daha sağlam bir uluslararası düzen inşa etme taahhüdünü getirmesi; ancak günümüz dünyası böyle şekillenmeye elverişli değil: “Güç, daha evvel hiç olmadığı kadar çeşitli -hem devlet hem de devlet dışı- aktörlerin ellerinde dağılmış halde. Fikir birliği ekseriyetle mevcut değil. Yeni teknolojiler ve meydan okumalar, onlarla baş etme konusundaki kolektif kabiliyeti aştı. Hiçbir ülke 1945’teki ABD’nin konumuna sahip değil.”
“Üstelik ABD, Afganistan ve Irak’taki iki uzun savaşın getirdiği tükenmişlik ve ülke içinde artan ihtiyaçlar yüzünden şu an öncü bir uluslararası rol üstlenmeye hazır ve istekli değil. Kasım ayındaki başkanlık seçimlerini eski Başkan Yardımcısı Joseph Biden gibi bir dış politika “gelenekçi”si kazansa dahi Kongre’nin ve halkın direnişi, dünyada geniş çaplı Amerikan rolüne tam anlamıyla geri dönmeyi engelleyecek. Ve ne Çin ne de başka herhangi bir ülke, ABD’nin bıraktığı boşluğu doldurma arzusuna ve yeteneğine sahip değil.”
Yazısının sonunda Haass, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra beliren komünist tehdide karşı koyma zaruretinin, Amerikan halkını, ülkelerinin dünya çapında öncü bir rol üstlenmesini desteklemeye sevk ettiğini hatırlatıyor. Bazı uzmanlar, Çin tehdidinin bugün benzer bir şekilde Amerikan halkının desteğini harekete geçirebileceğini savunsa da Haass, konuya başka bir boyuttan bakarak itiraz ediyor: “Çin’e karşı koymaya dayalı bir dış politika, günümüz dünyasını şekillendiren küresel meydan okumaların üzerine eğilmek için pek uygun değil.”
Yazar ayrıca küresel sorunlarla mücadeleyi ABD dış politikasının merkezine koymayı Amerikan halkına pazarlamanın zor olacağını da vurguluyor ve şu önemli tespitle yazısını sonlandırıyor: “Buna göre dikkate alınması gereken daha uygun örnek, İkinci Dünya Savaşı’nı takip eden dönem değil, -Amerikan müdahilliğinin azaldığı ve uluslararası çalkantıların arttığı- Birinci Dünya Savaşı’nı takip eden dönem olabilir. Hani derler ya, gerisi zaten malumunuz.”