17 Mayıs 2018 Perşembe

G.DUFF: İSRAİLLİ SUİKASTÇILAR ŞU AN TÜRKİYE’DE, ERDOĞAN HEDEF






Gordon Duff (Veteran’s Today kıdemli editörü; dünyadaki en büyük özel istihbarat şirketlerinden birini yönetmekte olup dünyanın sayılı istihbarat uzmanlarından biri olarak kabul ediliyor)
Veteran’s Today, 15.5.2018

Tercüme: Zahide Tuba Kor

NOT: Lütfen kaynak göstermeden tercümenin bir kısmını veya tamamını kullanmayınız, alıntılamayınız, yayınlamayınız.

Blogda yer alan 750 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.

Dün Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan, beklenmedik bir adım atarak, -görünüşte- 3000 kişinin ölümüne ve yaralanmasına yol açan Gazzeli göstericilere saldırılardaki rolleri nedeniyle Amerikan ve İsrail büyükelçilerini kovdu.
Trump ve neocon menajerleri ile onların üstadı/akıl hocası Netanyahu arasında planlanan bir kumpasın arka plan hikâyesi var. Erdoğan bir kumpası daha açığa çıkardı ve ABD ile İsrail’i teşhis etti. Bildiklerimizi aşağıda özetleyeceğiz.
Erdoğan’ın suikasta uğramasıyla başlayacak bir darbe planlanmakta. Bunu planlayan İsrail; sözkonusu bilgiyi her yerden edindik, özellikle de Türk Ordusu içindeki bağlantılarımızdan.
Bu, Erdoğan’ın Amerikan ve İsrail büyükelçilerini kovmasından çok önce başladı.
Erdoğan’ın canına tak etti; 3000 kişi İsrail ordusunun ateşi altındayken Kushner ile İvanka’yı ağzı kulaklarına varan gülücüklerle gördüğünde dayanamayıp patladı.
Russia Today’den: “İsrail dışişleri bakanlığına göre, İsrail Türkiye konsolosuna Yahudi devletini terk etmesini söyledi. Bu adım Ankara’nın Gazze’deki şiddet yüzünden İsrail büyükelçisine Türkiye’yi terk etme emri vermesinin ardından geldi.”
Reuters’ın haberine göre, bakanlık sözcüsü, konsolosun resmen çağrılıp “bir süreliğine istişarelerde bulunmak üzere” Türkiye’ye dönmesinin söylendiğini bildirdi.
Bu adım, Türkiye’nin İsrail büyükelçisine ülkeyi terk etmesini bildirmesinin hemen ardından geldi. Bir Türk Dışişleri kaynağı dedi ki “İsrail büyükelçisine, İsrail’deki kendi elçimizi istişareler için geri çağırdığımız söylendi ve kendisinin de bir süreliğine ülkesine dönmesinin yerinde olacağı bildirildi.”
Haaretz gazetesine göre İsrail Büyükelçisi Eitan Naeh, salı günü Ankara’da Dışişleri Bakanlığına çağrıldı. Ekim 2015’ten beri bu görevdeydi.
Bu adım, pazartesi günü Türkiye’nin İsrail ve ABD’deki kendi büyükelçilerini şiddet olaylarıyla ilgili “istişareler için” geri çağırmasının ardından geldi.  Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, ülkesinin Filistin halkıyla dayanışma taahhüdünün altını yeniden çizerken İsrail birliklerinin göstericileri bastırmasını “soykırım” olarak niteledi ve İsrail’e “terrorist devlet” dedi.
İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’dan da karşılık gelirken Türkiye cumhurbaşkanını “Hamas’ın baş destekçileri arasında olmakla” suçladı ve devam etti: “Terörizm ile katliamı kendisinin gayet iyi bildiğine hiç şüphe yok… Bize ahlakı vaaz etmemesini tavsiye ederim.”
Bunun üzerine Erdoğan da Netanyahu’nun “BM kararlarını ihlal ederek 60 küsur yıldır savunmasız bir halkın topraklarını işgal eden ırkçı apartheid devleti”nin lideri olduğunu belirten bir tweet attı.
Sadece İngilizler Erdoğan’ın yanında duruyor, ABD’den uzaklaştırarak. Türkiye’de sokaklarda, hükümette ve bölge çapında ABD aleyhtarlığı giderek artıyor.
Biz ayrıca Erdoğan’ın Suriye Cumhurbaşkanı Esed’e elini uzatmasını bekliyoruz; Türkiye ile Rusya’nın İdlib bölgesinin kurtarılmasına yardım için el ele vereceğine dair söylendiler var.
Nihayetinde, salt Hizbullah’tan ziyade İsrail hedef olacaktır; ama -İsrail’in baş destekçisi Suudi Arabistan’ın yanısıra Körfez’deki askeri müttefiklerinin kararlılığını da test edecek- bir kara savaşının içine doğru itilecektir.
Bölgeyi rahatsız eden şey, Moskova’da Zafer Gününde [9 Mayıs] Netanyahu’yu Putin’le birlikte kürsüde görmekti; adeta hakaret edercesine Netanyahu elini -sanki Devlet Başkanı Putin küçük bir çocukmuşçasına- sırtına koymuştu.
Yoksa Putin yeniden dirilen Rus askeri gücünün ellerinden yaşayacağı kaderi mi gösteriyordu? Bekleyip göreceğiz.
Erdoğan çağımızın en esrarengiz şahsiyetlerinden biri. NATO’nun iktisadi güç merkezi olan, son derece sanayileşmiş ve stratejik bir konumdaki Türkiye, ABD tarafından “sokağa düşmüş hayat kadını” muamelesi görüyor. ABD’nin Erdoğan’a karşı tertiplenen 2016’daki darbenin arkasında olduğu konusunda pek de bir soru işareti yok.
Şu an için net olan şu ki Erdoğan, ABD’nin gizli gizli Türkiye içinde Kürt merkezli bir terör örgütü kurup ona Amerikan silahlarına boğduğu görüşünde.
ABD, şimdilerde ilk önce Erdoğan’ı öldürmeden İran’a saldıramayacağına ve Putin’in de -Erdoğan kendi safında yer almadığı takdirde- Esed’e destekten çark edeceğine veya İran’a -Suud’a karşı ve hatta Suudi hava sahası içinde kullanıma müsait 4. ve 5. nesil savaş uçağı başta olmak üzere- daha fazla silah satmayı teklif etmekten geri duracağına inanıyor.


10 Mayıs 2018 Perşembe

H.FRISCH: MUHTEMEL BİR İSRAİL-İRAN SAVAŞI NEYE BENZEYEBİLİR?





Hillel Frisch (İsrail Bar-Ilan Üniversitesi Ortadoğu ve siyaset bilimi profesörü ve Begin-Sadat Stratejik Araştırmalar Merkezi kıdemli araştırmacısı)
The Jerusalem Post, 8.5.2018 ve BESA Center Perspectives Paper No. 828, 10.5.2018

Tercüme: Zahide Tuba Kor

NOT: Lütfen kaynak göstermeden tercümenin bir kısmını veya tamamını kullanmayınız, alıntılamayınız, yayınlamayınız.

Blogda yer alan 750 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.

İsrail hem söylemde hem de eylemde kırmızı çizgilerine sıkıca sadık. En kıpkırmızı çizgisi, İran’ın doğrudan operasyonları için Suriye’nin bir ileri üsse ve hassas güdümlü füzelerin üretim merkezine dönüşmesine izin vermemek.
Buna mukabil İran İslam Cumhuriyeti, her iki kırmızı çizgiyi de gerçekleştirmeye bir o kadar kendisini adamış durumda.
Her iki tarafın da birbirinden 180 derece farklı olan hedeflerini gerçekleştirmeye kararlı olduğu dikkate alındığında, İsrail ile İran ve müttefikleri arasında bir büyük felaket çıkma ihtimali o denli yüksek ki bu savaşın nasıl yürütüleceği ve böyle bir ölümcül çatışmanın nasıl dallanıp budaklanabileceği üzerinde kafa yormak lazım.
Eğer ki bir savaş patlak verirse bu, 1973 Ekim Savaşı’yla birlikte girilen ve -dönemin en kuvvetli Arap düşmanı olan- Mısır’la imzalanan 1979 barış antlaşmasıyla resmileşen çağın sonuna işaret edecektir. Zira bu antlaşma, Müslüman ülkeler ile İsrail arasında cereyan eden devletler arası savaşların sonunu getirmişti. Bundan sonraki 45 yılda verilen savaşların ekseriyeti, (…) İsrail ile devlet dışı aktörler arasında cereyan etmişti.
Acaba İran, İsrail’e doğrudan kendisi saldırır mı yoksa Hizbullah’ı mı harekete geçirir? (Şu sıralar kuzeybatıdaki İdlib’de Sünni muhalefet kuvvetlerini tamamen yenilgiye uğratmakla ve isyanlarını engellemekle meşgul olan Suriye ordusunun ise işi başından aşkın.)
Tahran birçok nedenle doğrudan saldırmaya karar verebilir. Hizbullah’ın yürüteceği bir füze savaşının İsrail’i Suriye’deki İran altyapısına saldırmaktan yeterince caydırmayabileceğini düşünebilir. Bu da bir tehlikeyi, yani İsrail’in doğrudan İran’a misillemede bulunmayı tercih etmesini beraberinde getirebilir.
Hizbullah’ın savaş yorgunluğu da İran’ın ya tek başına saldırma ya da vekilleriyle birlikte savaşın sıkıntılarını paylaşma kararında etkili bir diğer faktör olabilir.
Hizbullah, nüfusu topu topu 2 milyona bile ulaşmayan küçük bir cemaat içinden adamlarını devşiriyor. 1982’den 2000 yılına kadar başta İsrail’e karşı olmak üzere (…) cemaatin gençlerinin mütemadiyen kanının akmasından sorumlu. Bu kan dökme, İsrail’in 2000 yılında Lübnan’ın güneyinden apar topar geri çekilmesi ve onun vekil gücü olan Maruni destekli milis gücünün dağılmasıyla geçici de olsa durakladı; ama altı sene sonra 2006’daki İsrail’le savaşında yüzlerce Hizbullah mensubu can verdi.
Bundan yine altı sene sonra Hizbullah, bir kez daha kendi cemaatinden gençlerin kanını Suriye’deki iç savaşta akıttı ve bu durum hala daha devam ediyor. Hizbullah’ın bugüne kadar girdiği savaşların muhtemelen en fazla can kaybına yol açanı olan Suriye savaşına müdahalesinin rağbet görmediği, örgüte bağlı büyük medya organlarındaki yayınlardan görülebilir. Hizbullah’ın Suriye savaşına katılmasına ilişkin haberlere nadiren yer veriliyor ve örgütün savaşçılarını (“şehitleri”ni) ölümsüz kılmak için hazırlanan komplike videolar web sitelerine öyle bir gizleniyor ki onları bulmak dahi zor. Bu videoların (…) genel Şii kamuoyu için değil, sadece aileleri için çekildiği çok açık (…).
Lübnan’daki Şiilerin doğum oranlarını gösteren demografik veriler de yere çakılmakta (tıpkı İran’da da olduğu gibi). Daha 2004 yılında veriler “Avrupalı”ların doğum oranlarına ulaşmıştı. Bu da demek oluyor ki yeni devşirilen savaşçılar, gittikçe daha fazla -zaten acı verici can kayıplarını yaşamış- dört kişilik ailelerden geliyor.
İşte bu nedenlerden ötürü Tahran’ın İsrail’e doğrudan saldırması daha muhtemel. Ancak [Tahran’ın Suriye’de] hava kuvvetleri bulunmadığından ve İran’dan askeri birlik gönderme kapasitesi de (yolda İsrail hava kuvvetlerinin avı haline gelecekleri için) son derece az olduğundan İran yönetimi muhtemelen içinde Hizbullah’ın da yer alacağı bir füze savaşını tercih edecektir.
Bir füze savaşı ve akabinde İsrail hava kuvvetinin muazzam şekilde kullanımı, her iki ülkenin de zafiyetlerini ve hassasiyetlerini ifşa edecektir. İran, İsrail’e kıyasla muazzam bir nüfusa sahip olsa da (8,5 milyona karşı 80 milyon) ve yüzölçümleri arasındaki fark çok daha büyük olsa da (21 bin km²’ye karşı 1,65 milyon km²) saldırıya açık durumda.
Peki ama bu büyük farklılıklara rağmen İran niçin İsrail kadar saldırıya açık? Çünkü varoluşsal engelleri var. Birincisi, İran petrol ve doğalgazının %90’ını tek bir limandan, Körfez’de -İran-Irak sınırının 160 km güneydoğusundaki- Harg adasından ihraç ediyor. Buradan petrol ve doğalgaz ihracından elde ettiği gelir, hükümet harcamalarının ez az %40’ına ve döviz rezervlerinin de yaklaşık yarısına tekabül ediyor.
Yine İran’ın güney ucundaki Bandar Abbas limanı, konteyner ticaretinin %90’ının yapıldığı yer. Konteyner ile getirilip götürülen mallar tüm ticaretinin sadece %15-20’sine tekabül etse de bunlar 21. yüzyılda İranlıların hayat kalitesini ayakta tutan türden.
İsrail hava kuvvetlerinin İran’ın bu iki büyük hassas noktası üzerine gitmeyi düşüneceğini tahmin etmek hiç de zor olmasa gerek.
Savaş, sadece İsrail ve İran için değil, aynı zamanda komşu devletler için de son derece yıkıcı ve kargaşaya yol açıcı olacaktır. İsrail, İran birliklerinin ve teçhizatının hareketliliğini engellemek için kendisini Lübnan, Suriye ve hatta Irak’taki havaalanlarına saldırmak zorunda hissedebilir.
İsrail de yüzölçümünün küçüklüğü ve nüfusunun yoğunluğu yüzünden hassas durumda, özellikle de sahil kesimi. Ama bir avantajı var: İran’la düşmanca bir ilişkiye geçilmesi halinde İsrail vatandaşları demokratik olarak seçilmiş hükümetinin arkasında sıkıca kenetlenecektir.
Ancak aynısı, halkı, emperyalist ihtiraslarının bedelini pahalı bir şekilde ödeyen ve bir savaşın çıkması durumunda yüz kat daha fazlasını ödemek zorunda kalacak olan İran’daki fundamentalist rejim için geçerli olmayabilir.
Kim bilir, belki de İran rejimi, düşüşünü geçici de olsa def etmek için (…) İsrail’le bir savaştan kaçınmaya karar verebilir.

M.SINGER: SURİYE’DE İSRAİL VE İRAN’IN OYNAMASI GEREKEN “OYUN”





Max Singer (Hudson Enstitüsü kurucusu ve kıdemli üyesi, İsrail Bar-Ilan Üniversitesi Begin-Sadat Stratejik Araştırmalar Merkezi kıdemli araştırmacısı)
BESA Center Perspectives Paper No. 825, 8.5.2018

Tercüme: Zahide Tuba Kor

NOT: Lütfen kaynak göstermeden tercümenin bir kısmını veya tamamını kullanmayınız, alıntılamayınız, yayınlamayınız.

Blogda yer alan 750 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.

Suriye’yi ve ondan ayrışan parçaları kontrol etme mücadelesinin sonuçlarını etkilemek için İsrail’in yapabileceği şeyler çok sınırlı. İsrail yönetimi, muhtemel alternatif sonuçlar arasında herhangi bir güçlü tercihe sahip değil, çünkü bunların tamamı kendisi için kötü. (İsrail insani nedenlerle sivillere yönelik kanlı saldırıların durmasını isterdi, ama güvenlik açısından düşmanlarının kendi aralarında birbirleriyle çatışıp durmasından faydalanmakta.) 
İsrail’in Suriye’de uygulanabilir nitelikteki temel çıkarları şunlar: İran’ın İsrail’e saldırma kapasitesini artıracak şekilde askeri tesisler kurulmasına mani olmak ve Golan Tepeleri yakınlarındaki toprakları kontrolü altına almasını engellemek.
İsrail, Suriye’deki çıkarlarını korumak için siyasi çabalar sarf etti, ama bu türden çabaların başarılı olabilme ihtimali pek de yok. Rusya gibi üçüncü bir taraf, herhangi bir sebeple devreye girip de Tahran’ı İsrail’i tehdit edecek bir üs inşa etmemeyi kabullenmeye teşvik etse bile İran’ın böyle bir anlaşmaya sadık kalacağına güven duyulamaz (…). İsrail dışında hiç kimsenin umursamadığı üs kurma konusunu İran önemsiyor.
Dolayısıyla İsrail, İran’ın Suriye’den kendisini tehdit edecek yeni kabiliyetler kazanmasını engellemek zorunda. Diplomatik taleplerle veya İran’la farklı türden müzakerelerle bunu yapamaz. Ama İsrail, İran’ın Suriye’de -üsler veya fabrikalar gibi- yeni askeri tesisler edinmesini bunları bombalamak suretiyle engelleyebilir.
Bu stratejik “oyun” hem İsrail hem de İran tarafından idrak ediliyor. Şimdilik her iki taraf da bir savaş istemiyor, ama her ikisi de savaş riski doğurabilecek adımlar atmakta istekli. Her ikisi de dikkatli olacak, ama pasif kalmayacaktır. “Oyun” burada sunulduğundan çok daha karmaşık ve ince ayrıntılarla dolu.
Karmaşıklığın ilk seviyesi, her iki tarafın da sırtlanmak isteyeceklerinden çok daha fazla tehditler savurması. (…) Her ikisi de yeni bir savaşı engellemek için diğerine geri adım attırmaya çalışıyor.
Her iki taraf da düşmanının tehditlerinin abartılı olduğunun farkında; ama karşısındakinin fiiliyatta neler yapacağından da emin olamıyor. İran, Suriye’nin güneyinde -İsrail’in kuzeyine küçük bir bomba yollamak için insansız hava aracı kaldırdığı- küçük bir üs inşa etmek suretiyle çoktan işe başladı bile. Bu üsteki İran tesislerini imha etmek suretiyle İsrail, kendine bu denli yakın bir yere Tahran’ın kuvvet konuşlandırmasını engelleme iradesini, gücünü ve kapasitesini gösterdi. İran daha uzak mesafede durması gerektiğini, yoksa küçük düşürücü bir askeri darbe riskiyle karşı karşıya olduğunu öğrendi.
Her iki taraf da bu ders verme/ders alma tecrübesinde bir bedel ödemek zorunda. İran bu üssü inşa etmek için her ne yatırdıysa kaybetti. Daha önemlisi, gerekli mukabele kabiliyeti olmaksızın saldırıya uğramanın utancını yaşadı, yani tehditlerinden bazılarının boş olduğu açığa çıktı. İsrail yakın hedefine erişmeyi başarmış olmakla birlikte onun da ödemek zorunda olduğu bedeller var. Her askeri saldırının maliyetleri ve riskleri vardır; her ne kadar riske atılan tehlikeler gerçekleşmese de... Ve başarılı şekilde askeri kuvvet kullanmanın siyasi faydaları yanında siyasi maliyetleri de vardır.
İran’ın Suriye-İsrail sınırdan uzakta bir tesisi güven içinde kurup kuramayacağını artık bilmesi lazım. Ne kadar uzağa kurabilir? İsrail net bir sınır çekmeyecektir, zira belirsizlik kendi işine yarıyor. (…) İran’ın İsrail yönetiminin çektiği sınırları saptayabilmesinin tek yolu, bir şeyler inşa edip İsrail’in onu imha edip etmeyeceğini görmek. İran, kırmızı çizgiyi geçerse tıpkı geçen ay insansız hava aracı kaldırdığı üssünü İsrail’in yok etmesi gibi kayıplar yaşayacaktır.
İran liderlerinin asıl umurunda olan şey, Suriye’de İsrail’i tehdit eden üsler inşa etmekten ziyade bu ülkeyi kimin kontrol edeceği. Dolayısıyla bu aşamada İsrail’le bir savaşa girmeye istekli görünmüyor. (…)
Bir zamanlar Suriye toprakları olan tüm parçaların nasıl kontrol edileceği meselesi en sonunda çözüme kavuşturulduğunda -ki bu da muhtemelen yıllar alacaktır- işte o zaman İran, Suriye’yi İsrail’e saldırmak için diğer bir üs olarak kullanma hedefine daha fazla vurgu yapabilir. O noktada, hele bir de nükleer silahlara sahip olursa, İsrail’le savaşmaktan kaçınmayı fazla umursamaz. Bu gerçekleştiği takdirde İsrail’in Tahran’ın Suriye’de askeri tesis inşasını sınırlandırma kapasitesi azalacaktır, her ne kadar bu da bir ölçüde Suriye’deki yeni rejimin veya rejimlerin doğasına bağlı olsa da.
Suriye’de savaş sona erdiğinde İran’da yeni bir rejimin var olması da son derece muhtemeldir. Burada anlattığımız “oyun”u sonlandıracak olan işte tam da budur ve [bir rejim değişikliği] şu an bölgenin başına bela olan diğer birçok problemi de çok büyük ölçüde azaltacaktır.

S.WALT: REJİM DEĞİŞTİRME SANATI






Stephen M. Walt (Harvard Üniversitesi uluslararası ilişkiler profesörü)
Foreign Policy, 8.5.2018

Tercüme: Zahide Tuba Kor

NOT: Lütfen kaynak göstermeden tercümenin bir kısmını veya tamamını kullanmayınız, alıntılamayınız, yayınlamayınız.

Blogda yer alan 750 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.

Donald Trump -uzun zamandır beklendiği üzere- egosuna, Obama’ya karşı fevri kıskançlığına, ödün vermeyen bağışçılarına, yeni şahin danışmanlarına ve en çok da cehaletine boyun eğip İran’ın nükleer silah edinmesini önleyen uluslararası anlaşmadan çekildi. Transpasifik Ortaklığı Anlaşması’ndan aptalca çekilme kararıyla birlikte bunun, Trump’ın ciddi sonuçlar doğuracak en önemli dış politika hatası olması muhtemel.
Gerçekte neler olup bittiğini anlamak önemli. Trump’ın kararı İran’ı nükleer bomba edinmekten alıkoyma arzusuna dayanmıyor; eğer öyle olsaydı, anlaşmaya daha sıkıca tutunması ve nihayetinde onu kalıcı kılmak için müzakere etmesi daha mantıklı olurdu. Zira gerek Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu gerekse Amerikan istihbaratı İran’ın anlaşmaya uyduğunu kabul ediyor. Peter Beinart’ın işaret ettiği gibi, aslında kendi taahhütlerine uymakta başarısız olan ABD’nin ta kendisi.
Trump’ın kararının ardında, İran’ın Suriye’de Esed rejimini ve Lübnan’da Hizbullah’ı desteklemesi gibi bölgesel faaliyetlerine karşı koyma arzusu da yok. Eğer hedefi bu olsaydı, anlaşmada kalıp endişe edilen konularda İran’a baskı yapmak üzere diğer ülkelerin de ABD’nin peşine takılmasını sağlardı. (…)
O halde neler olup bitiyor? Cevap basit: Nükleer anlaşmadan çekilmek, aslında “İran’ı ceza kutusunda tutma” ve dış dünyayla normal ilişkiler kurmasını önleme arzusuna dayanıyor. Bu hedef İsrail’i, İsrail lobisinin sertlik yanlısı kanadını (Amerika-İsrail Halkla İlişkiler Komitesi/AIPAC, Demokrasileri Savunma Vakfı/FDD ve Nükleer İran’a Karşı Birlik/UANI) ve Milli Güvenlik Müsteşarı John Bolton ve Dışişleri Bakanı Mike Pompeo başta olmak üzere daha birçok şahini aynı noktada birleştiriyor. Onların büyük korkusu, ABD ve Ortadoğulu müttefiklerinin en sonunda İran’ı meşru bir bölgesel güç olarak tanımak ve ona belli bir düzeyde bölgesel nüfuz bahşetmek zorunda kalmaları ihtimali. Dikkat edin, (…) bölgesel hâkimiyet değil, İran’ın bölgesel çıkarları olduğunu ve önemli sorunların çözümünde onun tercihlerinin de nazar-ı dikkate alınması gerektiğini teyit etmek… Bu, Amerikalı şahinler için nefret edilesi bir şey; zira onların temel hedefi, İran’ın ilelebet tecrit edilip dışlanmış olarak kalmasını sağlamak.  
Bu bakış açısının merkezinde, Amerikalı şahinlerin ve diğer rejim karşıtı güçlerin onlarca yıldır peşinden koştuğu İran’da rejim değişikliği sireni var. Yıllardan beri ABD’nin terörizm izleme listesinde yer alan İran menşeli sürgündeki Halkın Mücahitleri gibi örgütlerin nihai hedefi tam da bu olup (…) geçmişte ciddi paralar akıttıkları gerek (Bolton da dahil) Cumhuriyetçi gerekse Demokrat siyasiler tarafından da rejim değişikliği savunuluyor. Amerikalı bir siyasetçinin satın alınamayacağını -veya en azından kiralanamayacağını- kim söyleyebilir ki? (Hiç kimse.)
Şahin kanat rejim değişikliği için ortada iki muhtemel seçenek görüyor: (i) halkın huzursuzluğunun artacağı ve molla rejiminin kolayca çökeceği ümidiyle Tahran üzerindeki iktisadi baskıyı artırmak, (ii) Washington’ın önleyici bir savaş açabilmesi için bir koz/bahane edinmek amacıyla İran’ı nükleer programını yeniden başlatması için kışkırtmak.
Her iki seçeneğe de daha yakından bakalım.
Birincisi, daha sıkı yaptırımlar rejimin çöküşüne yol açar inancı bir hüsnükuruntudan ibaret. Küba’ya yönelik Amerikan ambargosu 50 yıldan fazla sürdü ve fakat Castro rejimi ayakta kaldı (…). 60 küsur yıldır giderek dozu artırılan yaptırımlar da Kuzey Kore rejimini çökertmediği gibi kullanılabilir nükleer silah elde etmekten de alıkoymadı. Yıllar yılı İran rejiminin çöküşün eşiğinde olduğunu söyleyip durduk, ama bu hiç de gerçekleşeceğe benzemiyor. Yaptırımlar ne Irak’ta Saddam Hüseyin’i ne de Libya’da Muammer Kaddafi’yi devirdi. Bu tavizsiz ekip, birkaç ay evvel İran’ın birçok şehrinde baş gösteren yönetim karşıtı gösterilerden heyecanlanmıştı; ama aynı mantıkla bakarsak, Trump’ın seçilmesinden bu yana birçok Amerikan şehrinde yaşanan kitlesel gösteriler de bu durumda ABD’de bir rejim değişikliğinin eli kulağında olduğunun bir işareti… Her iki durum da böyle değil. İktisadi baskılar, bazen muhalifleri müzakereye ikna edebilir ve hatta politikaları değiştirebilir ve savaş dönemlerinde düşmanın ekonomisini zayıflatabilir; ancak nükleer anlaşmadan çekilmek İran’a diz çöktürtmeyecektir.
Peki ya ben yanılıyorsam ve molla sınıfının rejimi çökerse ne olacak? Diğer örneklerde gördüğümüz üzere istikrarlı, düzgün işleyen ve Amerikan yanlısı bir rejimin ortaya çıkması pek de muhtemel değil. Irak’ta Amerikan himayesinde yaşanan rejim değişikliği bir iç savaşa, kanlı bir isyana ve İslam Devleti’nin yükselişine yol açtı. Libya’da dışarıdan dayatılan rejim değişikliği de öyle. ABD ayrıca son yıllarda Somali, Yemen, Afganistan ve Suriye de dahil çeşitli ülkelere müdahale etti ve elde ettiği tek şey, daha fazla istikrarsızlık ve teröristler için verimli bir alanın oluşması oldu. Ve şunu da unutmayalım ki 1953’te (…) İran’daki ilk Amerikan destekli rejim değişikliği, 1979 Devrimi’nden bu yana ABD’nin baş etmek zorunda kaldığı Amerikan karşıtlığını besledi. Ve yine unutmayalım ki [2009’daki] Yeşil Hareket’in liderleri de dahil önde gelen birçok rejim muhalifi de İran’ın nükleer programını destekliyor ve bir şekilde iktidara geldiklerinde Washington’ın şakşakçısına dönüşmeyecekler.
İkinci seçenek olan savaşa gelince,  şahinlerin ümidi, iş o raddeye gelir de bir savaş fırsatı doğarsa [2003 Irak Savaşı’ndan] aşina olunduk o şok ve dehşet bileşiminin, eşzamanlı olarak İran’ın hem nükleer altyapısını ortadan kaldırması hem de halkını ayaklandırıp -kendilerini o zavallıca duruma düşürdüğü (varsayılan)- liderlerini devirmeye teşvik etmesi. Bu senaryo komik: Eğer ki ABD İranlıları bombalarsa sizi temin ederim ki ilk tepki bir tür minnettarlık olmayacaktır. İran’a karşı bir Amerikan ve/veya İsrail hava harekâtı, İran milliyetçiliğini tetikleyecek ve halkın rejime olan sadakatini daha da pekiştirecektir.
Üstelik İsrail veya ABD’nin askeri saldırısı, İran’ın nükleer silah edinmesini önlemeyecek, bu süreci sadece bir-iki yıl geciktirecektir. Böyle bir saldırı, güvenlik için tek yolun -tıpkı Kuzey Kore gibi- kendi caydırıcılığını elde etmek olduğuna İran’da hemen herkesi ikna edecektir. İran’ın nükleer çalışmalarını gizlilik içinde ve daha iyi korunan alanlarda kat kat artıracak olması bu bağlamda elde bir.  Ve bir kere ABD İran’ı bu yola girmeye zorlarsa bölgedeki diğer devletlerin de onu takip etmesi muhtemeldir. Eğer ki Ortadoğu’da nükleer silaha sahip birçok rejimle dünyanın daha iyi bir yer olacağını düşünüyorsanız var gücünüzle bu seçeneği tercih edin. Ondan sonra da şikâyet edip durmayın.
Hata da yapmayın: Eğer savaş yaşanır da sonuç daha fazla can kaybı, daha fazla doların çarçur edilmesi olursa ve bu da daha geniş bir bölgesel çatışmayı tetiklerse bunun sorumlusu, şu an Oval Ofis’te oturan adamdan başkası olmayacaktır. (…)
(…) Trump bizi George W. Bush’un ilk dönemindeki o naif, basit, tek taraflı ve aşırı militerleşmiş dış politikaya geri götürüyor. Bolton’ın milli güvenlik müsteşarlığına ve Pompeo’nun dışişleri bakanlığına atanması ve CIA’in başına da eski işkence amiri Gina Haspel’in aday gösterilmesi, realizme değil Cheneyizme [yani Bush’un Savunma Bakanı Dick Cheney ekolüne] geri dönüştür. Hatırlıyor musunuz geçmişte bu ne kadar iyi işleyebilmişti?
Vakti zamanında Otto von Bismarck, kişinin kendi hatalarından ders alması iyidir, ama daha iyi olan başkalarının hatalarında ders alabilmektir demiş. Bu son sahne, ABD’nin her ikisinden de ders alamadığını gözler önüne seriyor. (…)

A.HAREL: İSRAİL İRAN’A KARŞI: WASHİNGTON’IN DESTEĞİYLE KUDÜS’TE ESEN SAVAŞ RÜZGÂRLARI




Amos Harel (Haaretz muhabiri)
Haaretz, 1.5.2018

Tercüme: Zahide Tuba Kor

NOT: Lütfen kaynak göstermeden tercümenin bir kısmını veya tamamını kullanmayınız, alıntılamayınız, yayınlamayınız.

Blogda yer alan 750 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.

29 Nisan pazar gecesi Suriye’ye yönelik İsrail’e atfedilen saldırının ardından (ki eylül ayından beri bu tür saldırıların en az beşincisiydi bu) artık şüpheye pek de mahal kalmamışa benziyor. İsrail Suriye’de İran’ın askeri varlığının kökünü kazımaya kararlı.
9 Nisan tarihinde 7’si İran Devrim Muhafızları’ndan toplamda 14 kişinin hayatını kaybettiği Humus’taki T4 hava üssüne yönelik saldırının akabinde İran ciddi bir misillemede bulunmakla tehdit etmişti. (…) Ama şimdiye kadar hiçbir şey olmadı. (…)


(…)
Geçen hafta CNN televizyonu, Amerikan ve İsrail casuslarının İran’ın -İsrail’le “hesabı kapatmak” için kullanabileceği- Suriye’deki silah hareketliliğini yakından izlediğini bildirdi. (…)
İsrail’in kuzeyinde İran’la yüzleşme doğrudan: İsrail çizgiyi çekerek son noktayı koydu ve bunu kuvvet kullanarak uygulamaya hazırlanıyor. (…) bu çatışma tırmanabilir. (…)

Trump’ı kışkırtmaktan korkmak
Geçtiğimiz sene Ortadoğu’da iki gidişat apaçık hale geldi: (i) Cumhurbaşkanı Beşşar Esed’in ekseni Suriye’deki kanlı iç savaşı kazandı ve (ii) ABD bölgedeki mevcudiyetini azaltıyor. Washington’ın Esed rejimine yönelik [Fransa ve İngiltere’yle birlikte düzenlediği] son cezalandırıcı saldırısı dahi sembolik bir jestti. Bu arada iki gidişat daha şekilleniyor: (i) İsrail’in İran’ı Suriye’den kovma çabası ve (ii) Washington’ın 12 Mayıs’a doğru İran’la nükleer anlaşmayı toprağa gömmeye dönük bir karar almaya hazırlanması.
Başbakan Benyamin Netanyahu’nun hükümeti bu son iki gidişata tutunmuş gibi görünüyor. Şöyle düşünüyorlar: İran, İsrail’in Suriye’de son iddia edilen hareketlerine karşı tepki göstermekte kendini frenliyor; zira ABD’nin öfkesini tetikleyecek bir hata yapmaktan korkuyor. Bu görüşe göre, Amerikan Başkanı Donald Trump, İran ile İsrail arasında yaşanacak bir tırmanmaya nükleer anlaşmadan vaktinden evvel çekilmek suretiyle mukabele edebilir (ki bu, teorik bir İsrail saldırısına kıyasla çok daha büyük bir sıkıntıya yol açacaktır). Tahran’daki yetkililer, mali krizden tutun fırtınalı gösterilere kadar ülke içindeki bir dizi tehditten de endişeli. Bunun görünüşteki kaçınılmaz sonucu, İsrail’in Suriye’de İranlıları pataklamaya dilediğince devam edebileceği.
Gerçekten de ABD, Obama dönemine kıyasla son derece farklı davranışlar sergiliyor. (…) Bu, Kudüs’te esen savaş rüzgârları için Washington’dan verilen net bir arkadan gaz. (…)
Bu arada Netanyahu da normal davranışlarından oldukça farklı bir şekilde Trumpvari bir ruh hali içinde. Güvenlik olaylarına duyduğu ilgi, koalisyon hükümeti içinde yaşanan siyasi mücadeleyle meşguliyetini dahi gölgede bıraktı. Kendisinden beklenmedik, kumara eşdeğer riskler almaya hazır. Olağan dışı bir şekilde savunma ve güvenlikle ilgili müesseseler de onunla birlikte. 2010’ların başlarında yürüyen İran’daki nükleer tesisleri bombalama tartışmalarının aksine, bu defa İsrail’in güvenlik şefleri Suriye’de İran mevcudiyetine ilişkin zorlu ve saldırganca bir çizgiye öncülük ediyorlar. 
(…) peki ama İsrail’in adımı başarısızlığa uğrarsa ne olacak?
İran’ın şu an ABD’yi kızdırmamaya çalıştığı doğru. Yatırımını, nükleer programını baskılardan koruma üzerine yapmış durumda ve Suriye’deki birliklerine zarar vermekten de çekiniyor. Suriye’de bir çatışma, Esed rejimini istikrara kavuşturmaya odaklandığından Rusların da işine gelmez.
Ancak eğer ki Suriye’de alevler kontrolden çıkarsa ve -yine hesapların aksine- eğer ki İran mesela 6 Mayıs’taki Lübnan seçimlerinin ardından kontrol edilemeyen o büyük yangının içine Hizbullah’ı da atarsa İsrail’in hesapları tamamen altüst olabilir. Hizbullah Suriye’de engin bir operasyonel tecrübe kazandı. 100.00’i aşkın füze ve roketi var. Hizbullah’ın İsrail ordusundan daha güçlü olmadığı kesin, ama bir savaş halinde İsrail’in iç cephesinde sivillere gerçekten de zarar verebilir ve Lübnan’da girişilecek bir kara savaşı İsrail ordusuna pahalıya patlar.
Bu türden bir çatışma, Savunma Bakanı Avigdor Lieberman’ın defaatle uyardığı üzere, Gazze’de Hamas’ı da içine çekebilir (Lieberman da dahil İsrail yönetiminden yükselen o kendinden emin ton ile fiilî korkular arasında bir çelişki var gibi görünüyor).  Şimdiye kadar İsrail, Suriye semalarında bir sürtüşmeyi önlemek amacıyla Rus hava kuvvetleriyle koordinasyon kurup sürdürmeyi başardı. Peki ama Moskova, bir noktadan sonra İsrail yönetiminin zorla diktelerinden bıkıp usanamaz mı?
İsrail’in Suriye’de mazur görülecek bir hedefi var. İran’ın mevcudiyeti, gelecekte İsrail ordusuna yük olabilecek tehlikeli bir potansiyele dönüşüyor. Böyle bile olsa (…) bu durum bazı soruları beraberinde getiriyor. (…)

23 Nisan 2018 Pazartesi

J.L.SHAPIRO: BATI, RUSYA’YA DERSİNİ SURİYE’DE VERİYOR





Jacob L.Shapiro (Geopolitical Futures analiz direktörü)
Geopolitical Futures, 16.4.2018

Tercüme: Zahide Tuba Kor

NOT: Lütfen kaynak göstermeden tercümenin bir kısmını veya tamamını kullanmayınız, alıntılamayınız, yayınlamayınız.

Blogda yer alan 750 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.


Geçen hafta ABD, İngiltere ve Fransa Suriye’de belirli rejim hedeflerine yönelik koordineli füze saldırıları gerçekleştirdi. (…) Sözkonusu üç ülkeyi harekete geçiren temel saik, büyük ölçüde kendi iç siyasi mülahazalarıydı; bu da hem Suriye’deki hedeflerinin rejim değişikliği olmadığına hem de Beşşar Esed’in adımlarından kısmen Rusya’yı sorumlu tuttuklarına işaret ediyordu.

Dört büyük güç
Şu an için Suriye’ye müdahil olan dört küresel güç var: Rusya, ABD, İngiltere ve Fransa. Rusya, kendi iç problemlerinden dikkatleri dağıtmak için güneye yöneldi. (…) ABD’nin iki kez Esed’i vurma nedeni, Başkan Trump’ın (…) selefi Obama’yla kıyaslanmak istememesi. İngiltere, Avrupa’nın öcüsü olarak Rusya’ya sarmış durumda; son dönemde hem Rus diplomatların sınır dışı edilmesini hem de Rusların vekil gücü bir devlete [yani Suriye’ye] hava saldırılarını -birkaç ay evvel Başbakan Theresa May hükümetini düşmenin eşiğine getiren- çekişmeli Brexit müzakerelerinden dikkatleri dağıtmak amacıyla kullanıyor. Ülkeyi felce uğratan işçi isyanıyla baş etmeye çalışan ve Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un popülerliğini hızla yitirdiği Fransa ise herkesin malumu olan bir gerçeği gizlemeye çalışıyor: Fransa, AB içinde Almanya’nın küçük ortağına dönüşmüş durumda.
Dört ülke de Esed’in sözümona kimyasal silah kullanımına hazırlıksız. ABD çaresizce Suriye’den bir çıkış yolu arıyor. İngiltere ve Fransa ise, bırakın Rusya’yla askeri bir çatışmayı, Esed rejimini devirmek için gerekli olan türden bir askeri kuvveti konuşlandırmakta dahi isteksiz. Rusya’nın Suriye’deki konuşlanması başından beri hep (…) hava kuvvetleriyle sınırlıydı. Bu, ne bir Körfez Savaşı ne de Üçüncü Dünya Savaşı’nın bir girizgâhı. Dış güçler Ortadoğu’da her zaman yaptıklarını tekrarlıyorlar: Birbirine karşı ve hatta kendilerine puan kazan(dır)mak için satranç tahtasında piyonların üzerine gidiyorlar.
Öte yandan bu savaştaki asıl oyuncular hafta sonu dikkat çekici bir şekilde sessizdiler. Daha evvel Esed rejimini ve Suriye’deki İran hedeflerini defalarca bombalamış olan İsrail, gelen haberlere göre, Suriye’nin kimyasal silah tesisleri hakkında [müttefiklerine] birtakım istihbaratlar sağlamak dışında bu harekâta katılmadı. (…) Türkiye de füzeler düşmeye başlayana kadar Rusya ile ABD arasında arabuluculukla meşguldü. İran ise bu saldırıları suç saydı, ama intikamı söylemlerde kaldı.
Suriye İç Savaşı çok daha geniş bir yangına dönüşebilir ve eğer ki bu gerçekleşirse Batı’nın Esed’in kimyasal silah tesislerine sınırlı hava saldırılarından değil, Türk-İran menfaatlerinin çatışmasından patlak verecektir. Rusya ile ABD BM’de karşılıklı olarak birbirini kınayadursun Esed rejimi muhalefeti temizlemeye devam edecek, Türkiye kuzey Suriye’deki istilasını sürdürecek, İran üsler kurmayı ve kendi vekil güçlerini kuvvetlendirmeyi bırakmayacak, İsrail çok daha geniş bir hedefle caydırma stratejisini uygulayacak ve Suriye Kürtleri de artık kendilerine ihtiyaç duymayan patronları ABD tarafından yarı yolda yüzüstü bırakılacakları o kaçınılmaz ana daha da yaklaşacaktır. Batı’nın hava saldırıları tehdidi yatıştıkça hasım güçler de gerçek savaşa o kadar hızlı geri dönecektir.

Rus karşıtı koalisyon
(…) Duma’da kimyasal silahların kullanıldığına dair mevcut kanıtlar az. (…) Batı’nın saldırılarının zamanlaması (…) kafa karıştırıcı.
Dahası, Esed rejiminin bu türden silahlar kullanması için ortada çok az neden var. (…) Rusya Suriye’den çekilmeye ve bunun için aylardır çözüm amaçlı müzakereler yürütmeye çalışıyor. İran’ın Suriye’deki konumu tehdit edici olmakla birlikte zayıf; sağlam bir varlık oluşturması ve uzun ikmal hatlarını güvence altına alması için zamana ihtiyacı var. Bu şartlar altında İran’ın Batı’nın hedefi haline gelmesi, kendi gündemini hayata geçirmesi bakımından zararlı olacaktır.
Bu kafa karışıklığı arasında kesin olarak söylenebilecek şey, bu vesileyle Rus karşıtı bir koalisyonun şekillenmekte olduğu. Batı’nın saldırıları, Suriye savaşında güçler dengesini değiştirmedi [Z.T.K. aksine bu saldırı Esed’in Suriye’deki meşruiyetini ve halk desteğini artırdı] ve aslına bakarsanız, Suriye’yi moloz yığınına dönüştüren çatışmayla da pek alakalı değildi. Bu aşamada sözkonusu saldırı, daha ziyade Rusya’ya karşı alınmış siyasi bir duruş gibi görünüyor. (…)
[Geopolitical Futures olarak] 2018 yılına ilişkin öngörülerimiz arasında Batı ile Rusya’nın bu boyutta bir çatışması yer almıyordu. Rusya, Ortadoğu’da Türkiye ile İran’ı süresiz olarak birbiriyle çatışma halinde tutan ve böylelikle her ikisinin de -kendi nüfuz alanında Rus menfaatlerine meydan okuyacak kadar- güçlenmesini engelleyecek bir güç dengesi istiyor. Batılı güçler de bir güç dengesi arzusunda. [Z.T.K. Hiçbir gücün diğeri üzerinde hegemonya kuramayacağı şekilde Türk, Arap ve Fars unsurları arasında bir denge diyebiliriz buna.] Ancak eski alışkanlıklar kolay kolay değişmiyor. Soğuk Savaş kıyaslaması, -her ne kadar mevcut duruma uyarlanması yanlış olsa da- ahlaken muğlak bir çatışmada anlaşılabilir şekilde ilgi uyandırıyor [Z.T.K. Shapiro’nun konuyla ilgili “İdeoloji Ölmüş Durumda” başlıklı yazısını okumak için TIKLAYINIZ]. Zaman zaman iç zorunluluklar uluslararası gereklilikleri aşarlar. Amerikan Başkanı Trump güçlü görünmek istiyor; İngiltere Başbakanı May’in Avrupa’nın Kuzey İrlanda’yla sınır meselesi yerine dış tehditlere odaklanmasına ihtiyacı var; Fransa Cumhurbaşkanı Macron da siyasi bir zafer konusunda çaresiz durumda. Ve işte bütün bu istek ve ihtiyaçlar, Ortadoğulu bir paryanın topraklarındaki önemsiz hedeflere yönelik maliyeti düşük bombardımanlarla elde edilebilir. Rus Devlet Başkanı Vladimir Putin’e gelince, [onun formülasyonu da] Moskova’ya karşı Batı; nitekim büyük iktisadi işlevsizlikler, eğer çekilen sıkıntılar Kutsal Ana Rusya’yı savunma adınaysa tabii ki affedilebilirdir.
Burada verilen iki savaş var: Birincisi Suriye için verilen askerî bir savaş, ikincisi Rusya ile Batı arasında bir halkla ilişkiler savaşı. Suriye’ye hava saldırıları bu ikinci savaşın salvoları. İlkine gelince ufukta bir değişiklik, bir çözüm yok. 

X.SYNDER: AMERİKAN GÜCÜNÜN SINIRLARI




AMERİKAN GÜCÜNÜN SINIRLARI

Xander Snyder (Geopolitical Futures jeopolitik analisti)
Geopolitical Futures, 12.4.2018

Tercüme: Zahide Tuba Kor

NOT: Lütfen kaynak göstermeden tercümenin bir kısmını veya tamamını kullanmayınız, alıntılamayınız, yayınlamayınız.

Blogda yer alan 750 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.


Rus rublesi, Türk lirası ve İran riyalinin değeri düşüyor. Bunların ortak noktası nedir? ABD’nin bu paraların değer kaybında bir şekilde payı olması. Bu, Amerikan gücünün bir işareti aslında: ABD, -askerî gücü giderek daha sınırlı hale gelse ve Ortadoğu ile dünyanın diğer bölgelerinden geri çekilmekle tehdit etse de- hala daha kendi menfaati aleyhine çalışan ülkelerin ekonomilerine baskı yapabilir ve askerî kuvvete başvurmaksızın küresel çatışmaları etkileyebilir durumda.

Rusya’da yaptırımların baskısı
Rusya’ya karşı geçtiğimiz günlerde yürürlüğe konan yaptırımların ve yeni yaptırım tehdidinin Rus ekonomisini ve para birimi rubleyi tüketmekte olduğu ortaya çıktı. Geçen hafta ABD, Rus oligarkları ve onların yaptıkları işleri hedef alan yeni bir yaptırımlar paketini ilan etti. Bilhassa dünyanın en büyük alüminyum üreticilerinden olan Rusal maden holdingi, hisselerinin iki gün içinde yaklaşık %35 değer kaybetmesiyle fena darbe aldı. (…) Keza iki büyük Rus bankası Sberbank ve VTB hisseleri de yaklaşık %20 ve %10 oranında bir düşüş yaşadı. Bazı uzmanların tahminlerine göre, Rus oligarkların sahip olduğu 16 milyar dolar değerinde bir servet sadece birkaç saat içinde uçup gitti.
Tali/dolaylı yaptırım aracının kullanımı, Rus şirketler ve bireylerle ticaret yapan Amerikan firmalarını ve diğer yabancı şirketleri de hedef almasına rağmen, ABD Rusya’nın dolara erişimini kısıtlıyor. Bu da Rus şirketlerin küresel çapta dolarla işlem yapma ve dış yatırıma erişim imkânını sınırlıyor. (…) Ayrıca rublenin değer kaybı, Rusya’nın en baş ithalat kalemi arasında yer alan ve ekonomisini modernleştirmek için ihtiyaç duyduğu dış makine ve teçhizat alımını daha maliyetli kılıyor.
Petrole ve diğer doğal kaynaklara bağımlılığını azaltmak amacıyla ekonomisini ıslah etmeye çalışan Moskova için dışarıdan yatırım çekmek son derece önemli. Ancak Rusya’dan sermaye kaçışı 2017’de -2016’ya kıyasla- %60 oranında artarak 2018’in ilk çeyreğinde 13,4 milyar dolara ulaştı. Bu kaçışı durdurmak öyle kolay bir şey değil.
ABD, -yaptırım uygulamak suretiyle- Rusya’nın iç meselelerini daha da artırıp Moskova yönetimini içeriye odaklandırmak ve dış maceralarını sınırlandırmak istiyor. Yeni yeni yaptırımlar yolda olabilir. Geçen hafta Amerikan Kongresine sunulan bir kanun tasarısı, Rusya’nın devlet borçlarına yatırımı sınırlayarak ruble üzerindeki baskıyı daha da artıracak türden. Böylelikle Washington, elinde hala daha [hasımlarına karşı kullanabileceği] silahları olduğunun işaretini veriyor.
Amerikan Hazine Bakanı Steven Mnuchin, bu ay içinde yürürlüğe konan yaptırımların Rusya’nın Kırım’ı işgaline ve Suriye’de Esed rejimine verdiği desteğe bir cevap mahiyetinde olduğunu söyledi. Eski Rus casusunun İngiltere’de zehirlenmesi vakası hiç şüphesiz bu yaptırımların yürürlüğe konmasında etkili oldu. Ancak yaptırımlar salt bu olaylara bir tepki olarak görülmemeli. ABD Rusya’ya çok daha kapsamlı bir mesaj vermekte: Eğer ki Moskova Ukrayna, Suriye ve Gürcistan gibi yerlerde kendi otoritesini kabul ettirme çabasını sürdürürse bunun sonuçlarına katlanacaktır. Bir bakıma bu, Rusları kontrol altında tutmaya ve başka yerleri istilasını önlemeye dönük proaktif bir hamle.

İran’da belirsizlik
ABD’nin karşı karşıya olduğu diğer bir düşman ise İran. ABD Beşşar Esed ve İslam Devleti’yle savaşmak üzere ılımlı isyancılardan zayıf bir koalisyonu bir araya getirmekle meşgulken İran bölgedeki konumunu güçlendiriyor. Şu an ABD, Tahran’ın yayılmasını sınırlandırmak ve İran riyalinin değerini düşürmek için bir yol arıyor ve bu bağlamda İran nükleer anlaşmasını yırtıp atma tehdidini kullanıyor. Anlaşmanın geleceğiyle ilgili belirsizlik, yabancı şirketlerin İran’la iş yapmasını zorlaştırarak dış yatırım potansiyelini sınırlandırıyor. Büyük/kalıcı bir etki bırakmak için ABD’nin anlaşmadan fiilen çekilmesi gerekmiyor; böyle bir tehdit dahi başlı başına yeterli.
Sözkonusu belirsizlik yüzünden riyalin keskin bir değer kaybı yaşaması, Suriye’de ve Irak’ta artan nüfuzuna rağmen, İran ekonomisinin hassas ve kolayca darbe alabilir olduğunun bir işareti. Tıpkı Rusya gibi İran da dışarıda yayılmaya çalışmak yerine kendi iç meselelerine odaklanmak zorunda. (…) Ocak ayındaki geniş çaplı protestolar ve bu hafta Huzistan ve İsfahan’da meydana gelen daha yerel gösteriler, rejimden yaygın ve sürekli bir memnuniyetsizlik olduğunun göstergesi. Bu memnuniyetsizlik sadece öğrenciler veya şehirlerde yaşayanlarla da sınırlı değil. İsfahan’daki çiftçiler, ülke çapında bir kuraklık yaşanırken rejimin su sıkıntısına ciddi bir şekilde eğilmemesini protesto ediyorlar; nitekim bu sıkıntı çiftçilerin geçimini imkânsızlaştırmasa da zorlaştırıyor. Sonuçta içeride daha az ürün hasadı İran’ın gıda ithalatına olan ihtiyacını artırıyor. Ama riyalin değer kaybı yüzünden gıda ithal etmek artık daha pahalı hale geliyor.
Ocak ayındaki gösterileri tetikleyen gelişmelerden biri temel gıda ürünlerindeki fiyat artışıydı. Protestoların akabinde -savaşları sürdürmek için askeriyeye daha fazla para ayırması yüzünden bütçe baskısı altındaki- İran yönetimi, halkı memnun etmek için planladığı sübvansiyon kesintisinden geri adım atmak zorunda kaldı. (…) Ancak zayıf bir riyal, hiç şüphesiz İranlıları askerî bütçe üzerinde yeniden düşünmeye sevk edecek ve son birkaç yıldır yürüttüğü ölçekte bir savaşı sürdürme kapasitesini etkileyebilecektir. Eğer ki yüksek gıda fiyatları bir kez daha büyük çaplı isyanları tetiklerse bu durumda İran, toplumsal istikrarı sağlamak adına kaynaklarını iç ihtiyaçlarını karşılamaya yönlendirmek zorunda kalacaktır.

Türkiye’de borçla sağlanan büyüme
Rusya ve İran’ın aksine, Türkiye ABD’nin doğrudan hedefi değil. Ancak ABD’nin para politikası yüzünden ciddi risklerle karşı karşıya. ABD’de sıkı istihdam piyasası ve sürekli iktisadi büyümeye karşılık Amerikan Merkez Bankası 2015’ten bu yana faiz oranlarını artırıyor ve 2018 yılı boyunca bu politikasını sürdüreceği neredeyse kesin. Bu da ABD’ye dışarıdan sermaye akışını teşvik ediyor; nihayetinde yatırımcılar yüksek kazanç peşindedirler. Ayrıca bu, dolara olan talebi ve dolayısıyla lira da dahil diğer para birimleri karşısında doların değerini artırıyor.
Zayıf bir lira da bir problem; zira her ne kadar Türk ekonomisi yüksek büyüme oranlarını görse de bu daha ziyade dış borçlarla destekleniyor (yani borçlanma döviz cinsinden). Borçla sağlanan büyümeye bir de enflasyon oranlarındaki artış eşlik ediyor ki bu da liranın değerini düşürüyor. Zayıf bir lira, Türk işadamlarının dış borçlarını ödemelerini zorlaştırıyor. (…)
Dolayısıyla Amerikan faiz oranlarının daha da yükselmesi, Türkiye’nin büyüyen ekonomisine ve böylelikle Ankara’nın Amerikan menfaatlerine meydan okunabileceği alanlara yayılma kapasitesine yönelik bir tehdit. Daha fazla kaynağını borçları çevirmeye tahsis eden zayıf bir ekonomi, savaşın maliyetlerini karşılamakta gittikçe daha çok zorlanacaktır. Ve Türkiye, Suriye’den fethettiği toprakları yönetmenin meydan okumalarıyla yüzleştikçe ve daha da doğuya doğru yöneldikçe bu maliyetler artacaktır.
Daha açık olmak gerekirse, ABD kendi para politikası üzerinden Türk ekonomisini kasten zayıflatıyor değil. Amerikan ekonomisi o denli büyük ve yayılmış durumda ki ister istemez dünyadaki ülkeler üzerinde kapsamlı etkilerde bulunuyor. Gerçi ABD ile Türkiye’nin kuzey Suriye yüzünden araları bozuk ve dolayısıyla Washington, Türkiye’nin Suriye’deki Kürt güçlere karşı operasyonlarını genişletme kapasitesini dolaylı şekilde sınırlandırmaktan çekinmeyecektir. 
Küresel meseleler tartışılırken Amerikan gücünün zayıflaması tekrar eden bir temadır. Ancak hasımlarının -ve giderek arasının açıldığı bir müttefikinin- iç problemlerinde payı olma becerisi, ABD’nin -ordusu fazlaca yükümlülük altına girmiş ve yeni alanlara kuvvet konuşlandırma kapasitesi sınırlı olmakla birlikte- hala daha yumuşak gücünü önemli ölçüde uygulayabildiğinin bir işareti.