10 Mayıs 2018 Perşembe

S.WALT: REJİM DEĞİŞTİRME SANATI






Stephen M. Walt (Harvard Üniversitesi uluslararası ilişkiler profesörü)
Foreign Policy, 8.5.2018

Tercüme: Zahide Tuba Kor

NOT: Lütfen kaynak göstermeden tercümenin bir kısmını veya tamamını kullanmayınız, alıntılamayınız, yayınlamayınız.

Blogda yer alan 750 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.

Donald Trump -uzun zamandır beklendiği üzere- egosuna, Obama’ya karşı fevri kıskançlığına, ödün vermeyen bağışçılarına, yeni şahin danışmanlarına ve en çok da cehaletine boyun eğip İran’ın nükleer silah edinmesini önleyen uluslararası anlaşmadan çekildi. Transpasifik Ortaklığı Anlaşması’ndan aptalca çekilme kararıyla birlikte bunun, Trump’ın ciddi sonuçlar doğuracak en önemli dış politika hatası olması muhtemel.
Gerçekte neler olup bittiğini anlamak önemli. Trump’ın kararı İran’ı nükleer bomba edinmekten alıkoyma arzusuna dayanmıyor; eğer öyle olsaydı, anlaşmaya daha sıkıca tutunması ve nihayetinde onu kalıcı kılmak için müzakere etmesi daha mantıklı olurdu. Zira gerek Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu gerekse Amerikan istihbaratı İran’ın anlaşmaya uyduğunu kabul ediyor. Peter Beinart’ın işaret ettiği gibi, aslında kendi taahhütlerine uymakta başarısız olan ABD’nin ta kendisi.
Trump’ın kararının ardında, İran’ın Suriye’de Esed rejimini ve Lübnan’da Hizbullah’ı desteklemesi gibi bölgesel faaliyetlerine karşı koyma arzusu da yok. Eğer hedefi bu olsaydı, anlaşmada kalıp endişe edilen konularda İran’a baskı yapmak üzere diğer ülkelerin de ABD’nin peşine takılmasını sağlardı. (…)
O halde neler olup bitiyor? Cevap basit: Nükleer anlaşmadan çekilmek, aslında “İran’ı ceza kutusunda tutma” ve dış dünyayla normal ilişkiler kurmasını önleme arzusuna dayanıyor. Bu hedef İsrail’i, İsrail lobisinin sertlik yanlısı kanadını (Amerika-İsrail Halkla İlişkiler Komitesi/AIPAC, Demokrasileri Savunma Vakfı/FDD ve Nükleer İran’a Karşı Birlik/UANI) ve Milli Güvenlik Müsteşarı John Bolton ve Dışişleri Bakanı Mike Pompeo başta olmak üzere daha birçok şahini aynı noktada birleştiriyor. Onların büyük korkusu, ABD ve Ortadoğulu müttefiklerinin en sonunda İran’ı meşru bir bölgesel güç olarak tanımak ve ona belli bir düzeyde bölgesel nüfuz bahşetmek zorunda kalmaları ihtimali. Dikkat edin, (…) bölgesel hâkimiyet değil, İran’ın bölgesel çıkarları olduğunu ve önemli sorunların çözümünde onun tercihlerinin de nazar-ı dikkate alınması gerektiğini teyit etmek… Bu, Amerikalı şahinler için nefret edilesi bir şey; zira onların temel hedefi, İran’ın ilelebet tecrit edilip dışlanmış olarak kalmasını sağlamak.  
Bu bakış açısının merkezinde, Amerikalı şahinlerin ve diğer rejim karşıtı güçlerin onlarca yıldır peşinden koştuğu İran’da rejim değişikliği sireni var. Yıllardan beri ABD’nin terörizm izleme listesinde yer alan İran menşeli sürgündeki Halkın Mücahitleri gibi örgütlerin nihai hedefi tam da bu olup (…) geçmişte ciddi paralar akıttıkları gerek (Bolton da dahil) Cumhuriyetçi gerekse Demokrat siyasiler tarafından da rejim değişikliği savunuluyor. Amerikalı bir siyasetçinin satın alınamayacağını -veya en azından kiralanamayacağını- kim söyleyebilir ki? (Hiç kimse.)
Şahin kanat rejim değişikliği için ortada iki muhtemel seçenek görüyor: (i) halkın huzursuzluğunun artacağı ve molla rejiminin kolayca çökeceği ümidiyle Tahran üzerindeki iktisadi baskıyı artırmak, (ii) Washington’ın önleyici bir savaş açabilmesi için bir koz/bahane edinmek amacıyla İran’ı nükleer programını yeniden başlatması için kışkırtmak.
Her iki seçeneğe de daha yakından bakalım.
Birincisi, daha sıkı yaptırımlar rejimin çöküşüne yol açar inancı bir hüsnükuruntudan ibaret. Küba’ya yönelik Amerikan ambargosu 50 yıldan fazla sürdü ve fakat Castro rejimi ayakta kaldı (…). 60 küsur yıldır giderek dozu artırılan yaptırımlar da Kuzey Kore rejimini çökertmediği gibi kullanılabilir nükleer silah elde etmekten de alıkoymadı. Yıllar yılı İran rejiminin çöküşün eşiğinde olduğunu söyleyip durduk, ama bu hiç de gerçekleşeceğe benzemiyor. Yaptırımlar ne Irak’ta Saddam Hüseyin’i ne de Libya’da Muammer Kaddafi’yi devirdi. Bu tavizsiz ekip, birkaç ay evvel İran’ın birçok şehrinde baş gösteren yönetim karşıtı gösterilerden heyecanlanmıştı; ama aynı mantıkla bakarsak, Trump’ın seçilmesinden bu yana birçok Amerikan şehrinde yaşanan kitlesel gösteriler de bu durumda ABD’de bir rejim değişikliğinin eli kulağında olduğunun bir işareti… Her iki durum da böyle değil. İktisadi baskılar, bazen muhalifleri müzakereye ikna edebilir ve hatta politikaları değiştirebilir ve savaş dönemlerinde düşmanın ekonomisini zayıflatabilir; ancak nükleer anlaşmadan çekilmek İran’a diz çöktürtmeyecektir.
Peki ya ben yanılıyorsam ve molla sınıfının rejimi çökerse ne olacak? Diğer örneklerde gördüğümüz üzere istikrarlı, düzgün işleyen ve Amerikan yanlısı bir rejimin ortaya çıkması pek de muhtemel değil. Irak’ta Amerikan himayesinde yaşanan rejim değişikliği bir iç savaşa, kanlı bir isyana ve İslam Devleti’nin yükselişine yol açtı. Libya’da dışarıdan dayatılan rejim değişikliği de öyle. ABD ayrıca son yıllarda Somali, Yemen, Afganistan ve Suriye de dahil çeşitli ülkelere müdahale etti ve elde ettiği tek şey, daha fazla istikrarsızlık ve teröristler için verimli bir alanın oluşması oldu. Ve şunu da unutmayalım ki 1953’te (…) İran’daki ilk Amerikan destekli rejim değişikliği, 1979 Devrimi’nden bu yana ABD’nin baş etmek zorunda kaldığı Amerikan karşıtlığını besledi. Ve yine unutmayalım ki [2009’daki] Yeşil Hareket’in liderleri de dahil önde gelen birçok rejim muhalifi de İran’ın nükleer programını destekliyor ve bir şekilde iktidara geldiklerinde Washington’ın şakşakçısına dönüşmeyecekler.
İkinci seçenek olan savaşa gelince,  şahinlerin ümidi, iş o raddeye gelir de bir savaş fırsatı doğarsa [2003 Irak Savaşı’ndan] aşina olunduk o şok ve dehşet bileşiminin, eşzamanlı olarak İran’ın hem nükleer altyapısını ortadan kaldırması hem de halkını ayaklandırıp -kendilerini o zavallıca duruma düşürdüğü (varsayılan)- liderlerini devirmeye teşvik etmesi. Bu senaryo komik: Eğer ki ABD İranlıları bombalarsa sizi temin ederim ki ilk tepki bir tür minnettarlık olmayacaktır. İran’a karşı bir Amerikan ve/veya İsrail hava harekâtı, İran milliyetçiliğini tetikleyecek ve halkın rejime olan sadakatini daha da pekiştirecektir.
Üstelik İsrail veya ABD’nin askeri saldırısı, İran’ın nükleer silah edinmesini önlemeyecek, bu süreci sadece bir-iki yıl geciktirecektir. Böyle bir saldırı, güvenlik için tek yolun -tıpkı Kuzey Kore gibi- kendi caydırıcılığını elde etmek olduğuna İran’da hemen herkesi ikna edecektir. İran’ın nükleer çalışmalarını gizlilik içinde ve daha iyi korunan alanlarda kat kat artıracak olması bu bağlamda elde bir.  Ve bir kere ABD İran’ı bu yola girmeye zorlarsa bölgedeki diğer devletlerin de onu takip etmesi muhtemeldir. Eğer ki Ortadoğu’da nükleer silaha sahip birçok rejimle dünyanın daha iyi bir yer olacağını düşünüyorsanız var gücünüzle bu seçeneği tercih edin. Ondan sonra da şikâyet edip durmayın.
Hata da yapmayın: Eğer savaş yaşanır da sonuç daha fazla can kaybı, daha fazla doların çarçur edilmesi olursa ve bu da daha geniş bir bölgesel çatışmayı tetiklerse bunun sorumlusu, şu an Oval Ofis’te oturan adamdan başkası olmayacaktır. (…)
(…) Trump bizi George W. Bush’un ilk dönemindeki o naif, basit, tek taraflı ve aşırı militerleşmiş dış politikaya geri götürüyor. Bolton’ın milli güvenlik müsteşarlığına ve Pompeo’nun dışişleri bakanlığına atanması ve CIA’in başına da eski işkence amiri Gina Haspel’in aday gösterilmesi, realizme değil Cheneyizme [yani Bush’un Savunma Bakanı Dick Cheney ekolüne] geri dönüştür. Hatırlıyor musunuz geçmişte bu ne kadar iyi işleyebilmişti?
Vakti zamanında Otto von Bismarck, kişinin kendi hatalarından ders alması iyidir, ama daha iyi olan başkalarının hatalarında ders alabilmektir demiş. Bu son sahne, ABD’nin her ikisinden de ders alamadığını gözler önüne seriyor. (…)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder